29.4 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 471

“Zayıflatılmış” Başkanlık Sistemi

0

“Zayıflatılmış
başkanlık sistemi” ifadesi bana ait. Aslında anayasa hukukunda ve genel olarak
literatürde “zayıflatılmış başkanlık sistemi” diye bir kavram yoktur. Teknik
olarak böyle bir sistem olamaz da zaten. Ancak “güçlendirilmiş” parlamenter
sistem tartışmaları bağlamında meramımızı daha iyi ifade etmek amacıyla bu
ifadeyi kullandık.

 

            Zayıflatılmış başkanlık sisteminin
pratik olarak var olamayacağını tekrar edelim. Çünkü bir sistem ya başkanlık
sistemidir ya değildir. Başkanlık sisteminin temel özelliği kuvvetler ayrılığı
ilkesinin sert olarak uygulanıyor olmasıdır. Yani yasama-yürütme-yargı
kuvvetleri başkanlık sisteminde birbirinden kesin olarak ayrılmıştır. Sistem, denge-denetim
(check and balance) omurgası üzerine oturmuştur. Şayet yürütmenin başında tek
bir kişi (başkan / president) bulunuyor ancak bu tek kişinin işlemleri yasama
(meclis / parlamento) ve yargı tarafından sıkı bir şekilde denetleniyorsa
başkanlık sistemi söz konusudur. Yürütmenin başındaki kişinin yani başkanın
yasama ve/veya yargı üzerinde bir tahakkümü söz konusuysa, başka bir ifadeyle
kuvvetler birliği söz konusuysa bu defa o sisteme başkanlık sistemi değil
diktatörlük diyoruz. Türkiye’deki durum da teknik olarak budur. Türkiye’de
Cumhurbaşkanının aynı zamanda siyasi parti yöneticisi olması, Cumhurbaşkanının
milletvekili adaylarının belirlenmesinde doğrudan belirleyici olması, meclisin
Cumhurbaşkanının iradesine göre yasama faaliyetlerinde bulunuyor olması ve bu
haliyle meclisin Cumhurbaşkanının vesayeti altında bulunuyor olması, meclis
seçimlerinin Cumhurbaşkanlığı seçimiyle birlikte yapılıyor olması, bu iki
seçimden birinin yapılmasına karar verildiğinde diğerinin de otomatikman
yapılıyor olması, Cumhurbaşkanının yüksek mahkemelere ve Hâkimler Savcılar
Kurulu’na (HSK) üye atamalarında etkin olması, Adalet Bakanı ile müsteşarının
HSK’nın doğal üyesi olması gibi nedenlerden dolayı Türkiye’de kuvvetler
ayrılığı ilkesinin değil kuvvetler birliğinin olduğunu görmekteyiz. Kuvvetler
ayrılığı olmadığı için de Türkiye’deki sistem başkanlık sistemi değil
diktatörlüktür.

 

            Buradaki “diktatörlük” ifadesini
siyasi bir eleştiri olarak algılamayın. Bu ifade tamamen anayasa hukukunun
kendi terminolojisi içerisinde yürütmenin başında tek bir kişinin olduğu ancak
kuvvetler ayrımının olmadığı durumlar için kullanılmaktadır. (Diktatörlük
kavramının terminolojik içeriğiyle alakalı olarak bkz. Gözler, Kemal: Anayasa
Hukukuna Giriş, Ekin Yayınları, Bursa, 2012, s.77-78)

 

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem vs. Başkanlık Sistemi

 

            Bir önceki yazımızda (1) parlamenter
sistemin olumlu-olumsuz yönleri ile parlamenter sistemi güçlendirmeyi sağlayan
araçlara değinmiştik. Burada da kısaca güçlendirilmiş parlamenter sistem ile
başkanlık sisteminden hangisinin daha tercih edilebilir olduğuna dair
kanaatimizi ifade edeceğiz.

 

            Başkanlık sisteminin (yukarıda
anlattığımız şartlar dahilinde) Türkiye için daha uygun bir sistem olduğunu
ifade ederek başlayalım. Bizi bu düşünceye sev eden sebepler; parlamenter
sistemin yönetimde istikrarı sağlayamaması, güçsüz hükümetlere sebep olması,
yürütmede halk tarafından seçilmiş ve sorumlu Başbakan ile meclis tarafından
seçilmiş sorumsuz bir Cumhurbaşkanından oluşan bir iki başlılığın bulunması,
yürütmedeki bu iki başlılığın sık sık yönetimsel krize neden olması,
parlamenter sistemin çoğunlukla koalisyon hükümetlerine sebep olması, koalisyon
hükümetlerinde hükümet ortağı partilerin aynı zamanda birbirlerine rakip
olmaları ve bu rekabetin ülkeyi ilgilendiren konulara olumsuz yansıması,
bürokraside ve genel olarak devletin işleyişinde hantallığa neden olması vs.
şeklinde özetleyebiliriz.

 

            Spesifik olarak örneklemek
gerekirse; 2000-2001 ekonomik krizinin dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet
Sezer’in dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e anayasa kitabı fırlatmasıyla!)
başlaması, yine 2002-2007 yılları arasında dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet
Sezer ile dönemin Başbakanı arasındaki olumsuz ilişkinin siyasete yansıması,
2007 yılında Cumhurbaşkanı seçiminin devasa bir siyasi krize dönüşmesini
sayabiliriz.

 

Başkanlık Sistemi Nasıl Olmalı?

 

            Türkiye’deki mevcut “sistemsizliği”
başkanlık sistemine çevirebilmek için bir takım düzenlemeler yapılması
gerekmektedir. Bu düzenlemelerin bir kısmı doğrudan doğruya siyasi alanda, bir
kısmı idari alanda, bir kısmının ise hukuk alanında gerçekleştirilmesi
gerekmektedir. Şimdi kısaca bu düzenlemelere değinelim.

 

            Siyasi alanda yapılacak olan
düzenlemelere Devlet Başkanının parti yöneticisi olamaması ile başlamak lazım.
Kanaatimizce Başkanın parti üyesi olup olmaması sadece şekli bir husustur.
Tarafsızlık olgusu kişinin vicdanıyla alakalı bir meseledir. Nitekim Cumhuriyet
tarihi boyunca şeklen partisiz ancak taraflı olan Cumhurbaşkanları görülmüştür.
O nedenle Devlet Başkanının parti üyesi olup olmaması tarafsızlık konusunda tek
başına bir anlam ifade etmemektedir. Ancak Devlet Başkanı hiçbir şekilde parti
yöneticisi olamamalıdır. Çünkü bir koltukta iki karpuz taşınmaz. Bu konuda bir
diğer husus da parti yöneticisi olan Devlet Başkanının partisinin milletvekili
adaylarının belirlenmesinde ve yasama faaliyetlerinin yürütülmesi esnasında
partisi üzerinde tahakküm kuracak olmasıdır. Bu durum yürütmenin yasama
üzerinde bir vesayet oluşturmasına sebep olur. Yasama gücünün yani meclisin
denge-denetim fonksiyonu ortadan kalkar.

            Siyasi alanda yapılması gereken bir
diğer düzenleme %10’luk seçim barajı kaldırılarak temsilde adaletin sağlanması
ve dar bölge seçim sistemine geçilerek mecliste arkasında seçmen desteği olan
güçlü parlamenterlerin (milletvekillerinin) yer almasının sağlanmasıdır.

            Siyasi alanda gerçekleştirilmesi
gereken bir diğer düzenleme siyasette seçimle gelinen bütün görevlerin; yani
muhtarlık, belediye meclis üyeliği, belediye başkanlığı, milletvekilliği,
bakanlık, başkanlık gibi bütün görevlerin en fazla iki dönemle sınırlandırılması
zorunluluğudur. Yani bir kişi bu görevlere hayatı boyunca en fazla iki dönem
gelebilmelidir. Bu değişiklik siyasette hem sirkülasyonu sağlayacak hem de
siyasetin dinamizmini ve kalitesini artırarak siyaseti bir meslek olmaktan
çıkaracaktır.

            Bir diğer düzenleme, Siyasi Partiler
Kanununun değiştirilmesine dairdir. Siyasi partilerde delegasyon sistemi
sonlandırılarak partilerin her kademesindeki yöneticilerin bizatihi parti
üyeleri tarafından seçimi sağlanmalı, parti üyeleri siyasete aktif olarak dahil
edilmeli ve bu şekilde parti içi demokrasi tesis edilmelidir. Yine siyasi
partilerin seçimler öncesi adaylarının belirlenmesinde ön seçim şartı
getirilmeli, adaylar parti yönetimlerince değil bizatihi o partinin üyelerince
seçilmelidir. Böylelikle siyaset sahası sadakat değil liyakat sahiplerine
kalmalıdır.

 

            İdari alanda yapılacak değişiklikler
ise kamu görevlilerinin göreve alınma, atanma ve yükselmeleriyle alakalıdır.
Kamu görevlilerinin göreve alımlarında sözlü sınav (mülakat) faktörü tamamen tarihe
karışmalıdır. Kamu personel alımlarında yazılı sınavda yüksek puan almanın yanı
sıra lisansüstü eğitim (yüksek lisans / doktora) almış olma, özel sektör
tecrübesi, değişik projelerde yer alma vs. gibi objektif kriterler getirilmeli.
Yine kamuda yükselmelerde tecrübe ve sınav şartı getirilerek objektif bir
yükselme standardı sağlanmalı. Bir kamu görevlisi hangi şartlarda şef, müdür,
bölge müdürü, daire başkanı, müsteşar vs. olabileceğini bilmeli. Yine mevcut
yöneticinin yerine hangi tarihte hangi alt seviyedeki yöneticilerin
gelebileceği belli olmalı. Sürpriz (!) yönetici atanmaları son bulmalı. Bu
şekilde devlette devamlılık sağlanmalı.

 

            Hukuk alanında yapılacak
değişiklikler ise, daha önce pek çok yazımızda belirttiğimiz üzere, devlet
başkanının ve meclisin yüksek mahkemelere yargıç atama yetkisi ya tamamen sona
erdirilmeli yahut da 1-2 üye atayabilecek şekilde sembolik hale getirilmeli.
İkincil olarak Hâkimler Savcılar Kurulu sadece Hakimler Kurulu haline
getirilmeli, savcılar ayrı bir birim olarak doğrudan Adalet Bakanı’na
bağlanmalı. Adalet Bakanı ile müsteşarı da Hakimler Kurulundan çıkartılmalı.
Böylelikle yürütmenin yargı organları üzerindeki vesayeti sona ermeli, yargı
bağımsızlığı tesis edilmeli. Aynı zamanda yargı asli görevlerinden olan denge-denetim
görevini tam anlamıyla yerine getirebilmeli.

 

            İşte bu değişiklikler yapıldıktan
sonra Türkiye’de gerçekten bir “başkanlık sisteminin” var olduğunu
söyleyebiliriz.

Aziz Dostum Prof. Dr. HASAN ZUHURİ SARIKAYA’nın Vefatı Üzerine ( 1 )

13 Mayıs 2020 tarihinde tarafıma
gönderilen e –mailde, İst. Tek. Ünv. İnş. Fak. Bölüm Başkanı, İSKİ Yön. Kur.
Üyesi, Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşarı görevlerinde bulunan merhum Prof.
Dr. Hasan Zuhuri Sarıkaya Hocamızın
 hatırasına, Ulusal Membran
Teknolojileri Uygulama- Araştırma Merkezi  (MEM – TEK)  tarafından yayınlanacak olan MEM –TEK
Bülteninde yer almak üzere, özel bir sayı hazırlanmakta olduğundan bahisle, en
geç 18 Mayıs 2020 tarihine kadar gönderilmek üzere, mesai arkadaşlarından bir
hatıra yazısı talep edilmekte olduğunu gördüm.

Tabii ki mevzu, merhum dostum, Değerli Prof.
Dr. Hasan Zuhuri Sarıkaya Hocamız 
olunca yapılan talebe bigâne kalmak
olmazdı. Zira, İSKİ Yön. Kur. Üyesi olarak 8 yıl gibi uzun bir süre mesai
arkadaşlığımız bulunmakta idi. Bu sebeple, ben de çorbada bir nebze de olsa, tuzumuz
olsun kabilinden, hiç değilse, bir şeyler yazmak gayesiyle bu yazıyı yazmaya
karar verdim.

Müsaadenizle
öncelikle, Hasan Hocam ile
tanışmamıza vesile olan serüvenin evveliyatından başlamak istiyorum. Belki
biraz uzun olma ihtimali var ama, mümkün olduğu kadar sıkmadan ve kısa bir şekilde
özetleyerek anlatmaya çalışacağım. Şöyle ki;

 Ben, Türkiye Selüloz ve Kâğıt Fabrikaları
Genel Müdürlüğü  (SEKA ) da Genel Müdür
Yard. Ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak vazife yaptığım tarihlerde, o zaman İstanbul Teknik Üniversitesi ( İTÜ
) İnşaat Fakültesi’nde Öğretim Üyesi olarak görev yapan Prof. Dr. Veysel
Eroğlu, SEKA’nın Müşavirliğini
yapıyordu. Bu sebeple, İstanbul’dan İzmit’e
her gelişinde, fırsat buldukça sohbet eder, SEKA’nın mescidinde beraber namaz
kılardık. Daha sonra, SEKA’da yönetim
değişikliği olunca, Veysel Hocam
Müşavirlik görevinden ayrıldı. Beni de kızak bir yer olan uzmanlık kadrosuna
tayin ettiler. Bu tarihten itibaren, Veysel
Hocam
ile irtibatımız kesildi diyebilirim. Zira o tarihlerde henüz cep
telefonu da olmadığı için pek fazla irtibat kurma imkânı olmadı. Böylece aradan
yıllar geçti.

Yıllar
sonra, 1994 Yılın da yapılan Mahalli Seçimlerde Muhterem Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak seçildi. Seçimin hemen akabinde
Veysel Hocam, Üniversitedeki Öğretim
Üyeliği görevi baki kalmak kaydıyla, İSKİ
Genel Müdürü
olarak tayin edildi. Bu suretle, aradan iki sene kadar daha
bir zaman geçti. Bu arada basından İSKİ’nin bir destan yazdığını, yıllardır
akmayan suların, nasıl gürül gürül aktığını, bir türlü kaldırılamayan
meydanlardaki çöp yığınlarının, sanki sihirli bir el değmiş gibi, kısa bir
zaman içerisinde ortadan kaldırıldığını takip ediyor ve tabii ki, bundan büyük
bir memnuniyet duyuyordum.

Bu
şekilde, günler ve yıllar geçip giderken bir gün SEKA’da Teknik Gen. Müd. Yard.ve
Genel Müdür Vekili olarak beraber vazife yaptığımız ve sonra da İstanbul
Büyükşehir  Belediyesi’nde Müşavir olarak
çalışmaya başlayan, müşterek dostumuz ( merhum ) Sabahattin Doğan bana,”Veysel
Bey,
Sizin ile görüşmek istiyor” dedi. Ben de‘ davete icabet sünnettir “diyerek,
benim Hanım Sultan ile beraber İstanbul’un yolunu tuttuk

İSKİ
’nin o zaman Aksaray’da bulunan Genel Müdürlük binasına giderek 5. Katta
bulunan Genel Müdürlük makamının Özel kalemine vardık. Özel kalemde en az 5- 6
kişi sıra bekliyordu.  Özel Kalem
Müdürüne, Genel Müdür Bey ile görüşmek istediğimi söyledim. Sonradan isminin Lütfi Aydın ( halen SGK. da Başkan Yardımcısı)
olduğunu öğrendiğim Özel Kalem Müdürü,” Beyefendi görüyorsun burası bir
hayli kabalık. Siz lütfen oturun, biz içeriye haber verelim, sıranız gelince
alırız” dediler. Biz haliyle, hanımla beraber oturduk. Allah bilir ya, sıranın
bize en az bir saatten evvel gelmeyeceğini tahmin ediyordum. Fakat oturalı daha
birkaç dakika olmadan, üstelik Özel Kalem Müdürü tarafından henüz içeriye haber
dahi verilmeden, Genel Müdürün, bizi beklediğini söylediler. Tabii ki, bu durum
benim hayretime mucip oldu. Sonradan öğrendiğime göre, Genel Müdür, masasında
bulunan bir kamera vasıtası ile Özel Kalemde bekleyenleri görüyormuş. Bu durumu
ilk defa, öğrenmenin yaşı olmaz misali o gün öğrenmiş oldum.

 İçeri girince Veysel Hocam bizi çok samimi bir şekilde karşıladı. Çay ikramından
sonra,“ Musa Bey Ben, Sizi Yönetim Kurulu
Üyes
i olarak düşünüyorum, ne
dersiniz”
dedi. Ben de, bana olan itimat ve güveniniz sebebiyle teşekkür
ederim diyerek, yapılan teklifi kabul ettim. Hemen orada el yazısı ile 2
dilekçe yazdım. Birinde SEKA Genel Müdürlüğünden Emekliliğimin yapılmasını
istedim. Diğer dilekçe ile de İSKİ
Yönetim Kurulu Üyeliğine
tayinimin yapılmasını talep ettim. Veysel Hocam bu arada bize bir de öğle
yemeği ikram etti. Bu suretle, ilk defa, İSKİ’ nin ekmeğini yemeğe başlamış
olduk.

Görüşmeyi
yaptıktan sonra, İzmit’e döndük. Ben tayin işlerinin en az 15- 20 günde
tamamlanabileceğini tahmin ediyordum. Zira İSKİ
tayin teklifini Büyükşehir Belediyesine yazacak, oradan da İçişleri Bakanlığına
teklif edilecek, İçişleri Bakanı’nın tasdikinden sorma da yine aynı kanallardan
geçerek İSKİ’ ye dönecek. Ben bu
düşünce ile beklerken, daha aradan bir hafta dahi geçmeden, bir telefon geldi, “Musa Bey tayininiz çıktı, vazifeye
başlayabilirsiniz “
dediler. Ben şaştım kaldım. Çünkü o zamana kadar
Belediyelerde işlerin nasıl yürüdüğünü, dışarıdan evrak kayda gelen bir yazının
dahi ancak, bir hafta sonra ilgili makamın önüne geldiğini biliyordum. Bu
durumu görünce, kısa bir zamanda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin nasıl
toparlandığını, İSKİ’ ’nin iki yıl içerisinde nasıl destan yazmaya başlamış
olduğunun sebeplerini çok iyi anladım.

Gelen
telefon haberi üzerine, 05.02.1996 tarihinde İSKİ’ ye giderek hayırlısı ile
Yönetim Kurulu Üyeliği vazifesine başladım. Ertesi günü Yön. Kurulu. Toplantısı
vardı. Toplantıya girince ilk defa diğer üyeler ile tanışma imkânım oldu. O
zamana kadar sadece Veysel Hocamı tanıyordum.
Kurulda, Yön. Kur. Başkan Vekili olarak Genel
Müdür Prof. Dr. Veysel Eroğlu,
Üye olarak da, Prof. Dr. HASAN ZUHURİ SARIKAYA,  Zeki Sayın, Selami Oğuz, İsmet Conkar ve ben
Musa Ordu yer alıyordu. Tanışmadan
sonra, diğer arkadaşların hepsi den evi şahsına münhasır değerli arkadaşlar
olmakla beraber, en fazla kanım Hasan Hocaya
ısınmıştı
. Sakin, ağırbaşlı ve beyefendi bir görünüşü vardı. Bu arada şu
hususu da ifade edeyim ki, memuriyet hayatım boyunca hep personel işleri ile
iştigal etmiş olduğum için insanları çok iyi tanıyabiliyordum. Bir insanı ilk
gördüğüm anda ona, üç beş saniye içerinde vermiş oluğum puan umumiyetle %90
isabetli olmuştur,

Yönetim
Kurulunun, homojen bir yapısı vardı. Zira, seçim yapılırken çok isabetli
yapılmış olup, hiçbir siyasi görüş nazarı itibara alınmadan, tamamen tecrübe ve
ihtisas durumları nazarı itibara alınarak tayinler yapılmıştır. Öyle tahmin
ediyorum ki, İSKİ’ nin ’göstermiş olduğu büyük başarıda, bu seçimin de payı
bulunmaktadır.

DEVAM  EDECEK

Otoritenin Gerçeği- Gerçeğin Otoritesi

Geçen gün can sıkıcı bir tablo elden ele dolaştı. Çeşitli
ülkelerdeki COVID-19 ölümlerini veriyordu. Johns Hopkins Üniversitesi
kaynaklıydı. Bazı ülkeler, “Karşılaştırmada kullanılabilir- güvenilir
diye işaretlenmiş. Çin ve Türkiye’nin rakamları verilmemiş ve şu not düşülmüş:
Bu ülkelerin verileri güvenilir değil“. Aynı kaynaktan bir başka
tabloda da sadece verilerine güvenilmeyen ülkeler, “Çürük elmalar” diye
sayılmış: Vietnam, Hindistan, Venezuela, Mısır, Suriye, Yemen, Türkiye ve Çin.

Bunu hak ediyor muyuz? Bence hayır. Rakamlarımız COVID-19
ölümlerinin tamamını yansıtmıyor. Hele başlangıçta, henüz sayılar küçükken,
test-raporlama zinciri henüz kurulmamışken epey kaçak oldu. Fakat kasten
gizleme yapıldığına inanmak istemiyorum. Mayıs başında burada yayımlanan, “Bildirilmeyen
COVID-19 ölümleri
” yazımda bunu incelemiştim.  Mevsimlik ölüm
istatistikleri, birçok Batı Avrupa ülkesinde ve ABD’de rapor edilen ölümlerle
gerçek arasında %100’e varan sapma olduğunu gösteriyordu.

Hanke’nin Derdi ne?

İki tabloda da Prof. Steve Hanke’nin imzası var. Kim bu
Prof. Hanke? Johns Hopkins Üniversitesi’nin uygulamalı iktisat hocası. Cato
Enstitüsü’nde Kıdemli Üye ve Sıkıntıdaki Para Birimleri Projesi Yöneticisi;
nihayet, Johns Hopkins Uygulamalı Ekonomi, Global Sağlık ve İş Girişimleri
Enstitüsü Eşbaşkanı.  Dünyanın 14 ülkesinde devlete danışmanlık yapmış.
Bizim İstanbul Kültür Üniversitesi, Hanke’ye 2012 yılında Fahrî Doktora unvanı
vermiş.

Prof. Hanke’nin bizimle derdi ne? Bu işin bir geçmişi var.
Hanke’nin üzerinde çalıştığı ve doğruluğunu birkaç ülkede denediği bir ölçütü
var. Yüksek enflasyonlu dönemlerde ülke parasının rezerv paraya (dolara) göre
değeri, enflasyonu yakından izliyormuş. Çalışmasını, Charles Bushnell’le
birlikte World Economics dergisi’nin 2017 Sonbahar sayısında yayımlamış.
 Hanke, 2019 yılında Türkiye’de enflasyon %49 demiş. TÜİK’in verdiği rakam
%12!

TÜİK’in enflasyon verilerine inanan kaç kişi kaldı bilmiyorum.
Bu inanç sarsılmasında kurum yönetiminin defalarca değiştirilmesinin üstüne
yetkililerin bazı beyanlarının da katkısı olmuştur sanıyorum. “Büyüme
rakamlarını değiştirmek için bir sebep görmüyorum
“, gibi…

Hissedilen pahalılıkla TÜİK’i açıkladığı bir birini
tutmuyor. İnsanlar, “TÜİK’in alış-veriş yaptığı süpermarket hangisi acaba
diye şakalaşmaya başladı. Tahminim, Hanke, bizim yalan söylediğimiz kanaatine
ölüm rakamlarımızdan ulaşmadı. Ekonomi hakkındaki beyanlarımıza bakarak vardı.
Ve muhtemelen, ekonomide bu kadar atıyorlarsa, sağlıkta da doğru söylemez
bunlar diye düşündü.

Fakat sağlıkta bu değerlendirmeye müstahak değiliz ve
muhatap da olmamalıydık.

Sovyetler ABD’yi ne zaman geçecek?

Altmışlı, yetmişli yıllarda Samuelson’un Ekonomi‘si
temel ders kitabıydı. Benim hocalık yaptığım ODTÜ’de de bu kitap okutulurdu.
Alıp okudum tabi. Samuelson’un meşhur bir grafiği vardı ve orada mevcut eğilim
sürdüğü takdirde Sovyetler’in ABD’yi seksenli yıllarda geçeceği gösteriliyordu.
Seksenli yıllar geldi. Sovyetler, ABD’yi geçmedi. Samuelson’un yeni baskısı
çıktı. Grafik kaldırılmamış, biraz değiştirilmişti. Sovyetler, ABD’yi doksanlı
yıllarda geçecekti.

Doksanlı yıllarda Sovyetler çöktü ve çöküş sebepleri
arasında başı ekonomi çekti. Geriye dönülüp otopsi yapıldığında, Samuelson’un o
kadar da kabahatli olmadığı, Sovyet istatistiklerinin tamamen uydurma olduğu
anlaşıldı. Yalanın ortaya çıkma gibi bir huyu var. On yıllar sonra bile…

Makam gerçeği tashih eder

Nasıl beceriliyor? Geçen asırdan kalma bir hatıramı nakledeyim.
Hayatımda yapmadığım iş kalmadı. Bir ara arkadaşlarımla birlikte hayvan yemi
ham maddesi ticareti yapıyorduk. İstatistikler ve yalan hikâyem bu yem ham
maddesi dönemindendir. Soya fasulyesi, balık unu gibi değerli maddelerin üretim
miktarlarını yakından izlerdik. Arz-talep dengesi, fiyatlar bu verilere göre
teşekkül edecekti. Neyi ithale neyi ihraca hazırlanmamızın doğru olacağını da
yerli rekolteye göre kestirirdik. Türkiye’de bir elin parmaklarından az
sayıdaki soya işletmesinden aldığımız rakamlarla Toprak Mahsulleri Ofisi’nin
verdikleri tutmuyordu. TMO’daki bir arkadaşımıza telefon açıp sorduk. Cevabı
şöyleydi: “Biz verileri toplayıp makama arz ederiz. Makam gerekli
tashihi yapar. Bizim açıkladığımız rakamlar düzeltilmiş rakamlardır.”
 Ne
demek yani diye sormadık. Teşekkür edip telefonu kapattık. Bu soruyu sormak
siyaseten de doğru değildi, duygusal zekâya da aykırıydı.

Aradan on yıllar geçti. Şimdi uydu fotoğrafları ile her
ürününün gerçek rekoltesi daha tarladayken belirleniyor. Ekonomik veriler de soya
fasulyesinden farksız. Bugünkü şartlar o zaman olsaydı, Samuelson yanılmazdı.

2020 yılında verileri makama arz edip, makamın tashihinden
sonra yayımlamak hiç akıl kârı değil. Duydunuz mu sevgili makamat?

Gerçeğin otoritesi sonunda otoritenin gerçeğini yeniyor.(Alıntı:
Milli Düşünce Merkezi)


Londra Kraliyet Sanat Akademisinde: Türkler (3)

0

    Uzun uzadıya
nitelediğimiz; ayakta direktif verir şekilde yapılan bu iki kara kalem Şeytan
resmi, 14. asır Orta Asyası’na tarihlenmektedir.

     27. 3 x 15. 6 cm
boyutlarındaki kâğıt üstüne donuk boya maddesi, mürekkep ve altın kullanılarak
resmedilmiştir.

     Sonraları bu resim
“Siyah Kalem Muhammed” adındaki bir ressama isnat ettirilip dayandırılmıştır.

     Aslı; İstanbul,
Topkapı Sarayı Müzesinde H. 2153, fol 48 a’da kayıtlıdır.

     Siyah Kalem
Muhammed’e isnat edilip, dayandırılan birçok resimler, çizimler ve tasvirler
var.

     O günkü insanın
hayal dünyasında yer eden şeylerin arasında,

     Şeytan tasvirlerinin
de bulunması çok doğal…

     Bu tasvirlerin
sergide yer alması tabii ki gerekli. Nitekim yer almış.

     Elbette Şeytan
çizimi sergide belli yerde olacaktır. Ve olmalıdır da.

     Fakat bu Şeytan
çiziminin girişte Türkler serlevhasının alt iki yanına yine “TURKS” başlıkları
altına konulmasının te’vili mümkün değildir. Bunun iler tutar tarafı yoktur.
Mantıkî açıklaması da olamaz!

     Çünkü zırva te’vîl
götürmez. Bu bir düşüncesizlik eseri değildir. Olsa olsa hinoğluhinliktir.

     Dediğim gibi beni
asıl şaşırtan, Türk ilgililerin bu kadar saf oluşlarıdır.

     Oysa “Hüsnü zan
ademi itimad.” asıl olmalı. Yani güzel zan ve sanı da bulunmalı.

     Ama tedbiri de
elden bırakmamalıdır.

     Biz AB için deli
divane olurken,

     Biz AB’ye girmek
için çırpınıp dururken,

     Biz AB’ye dâhil
olmak, onun bir parçası; daha doğrusu bir uydusu, maalesef arkasında gezen bir
kuyruğu olmak için yırtınıp dururken, her şeylerini iyiye yorup, ne derlerse
eyvallah deyip, ne yaparlarsa bir hikmeti vardır sanıp, ne isterlerse verelim
gitsin diye düşünürken…

     Adamlar; her şeyi,
her faaliyeti nasıl Türklerin aleyhinde kullanabiliriz diye kafa yoruyorlar. Ve
bulmuyor da değiller.

     Bunun son örneği:
Gayet güzel ve yerinde düşünülmüş bir fuar, Türk Sanat Tarihi’nden, Türk Kültür
Tarihi’nden büyük bir kesit sunarken ortaya konulmuş, en güzel bir sanat
faaliyeti hem de resmî kanaldan yapılan güzel bir sanat hizmeti dünya
insanlarına sunulurken; sinsi hedef, gizli gaye güdülmüş…Olmadık şey
düşünülmüş. Ne yapıp edip tanıtıcı afişte Türkler kelimesinin alt iki yanına,
sergide yer alan ve alması çok tabii olan Şeytan tasvirini koyarak; Türkler
Şeytan’la bir tutulmuş!

     Türkler hakkında
korkunç, yersiz ve şerefsiz bir harekette bulunulmuştur!

     Türk Hükümeti; bunun
sorumlularının bulunmasını, derhal İngiliz hükümetinden istemeli.

     Türk Milleti’nden
resmen özür dilemeleri sağlanmalıdır.

     Ben, inanıyorum
ki, iyi niyetle tasarlanan bu faaliyetten,

     Nasıl Türkler
aleyhinde istifade edebiliriz diye düşünen Türk düşmanı kimseler çıkmış;

     Bu yakışıksız
olarak hazırlanan tanıtıcı afişleri;

     Galeri binasının
ön cephesinin iki yanında, el âleme karşı günlerce sallandırmasını bilmişler…

     Bizleri uyutarak,
dünya milletlerini de kandırmayı başarmışlardır.

     Bu, asla
geçiştirilecek bir mesele değildir. Muhakkak açıklığa kavuşturulmalı.

     Türk Milleti’ne ve
Türk Tarihi’ne vurulmak istenen bu kara lekeden kurtulmanın,

     Mutlaka bir
çaresine bakmalıdır.

     Bir milletin şeref
ve haysiyetiyle bu kadar oynanamaz.

     Bir millet asla
Şeytan’la bir tutulamaz.

     Ayıptır, günahtır.

     Bu vebal altında,
önce bu şenaati işleyenler kalır.

     Sonra da, bunun
hesabını sormayan Türk resmî makamları.

Hâbil Âdem’i Takdim Ederim – I

0

Kimdir o? Ziya Gökalp’in hep gölgede
kalmış benzeri
. Bunca zaman nasıl itinayla unutturulmuş; hayret! TBMM
Kütüphanesi’nden indirdiğim Osmanlıca Türkmen
Aşiretleri
kitabını incelerken Alman Frayliç’le
Ravlig’in vâkıf olamayacağı kadar Türk Zihniyetine vâkıf biri tarafından
kaleme alındığını düşünür ve kitapla ilgili yeni çeviri-yayınların önsöz
bilgilerini okurken Nadir Kitap, körün
istediği 1 iken 2 kitap göndermiş. İlki zaten siparişimizdi: Telhis-i Hukuk-u Düvel. Sapanca Mahmudiye’de adına bir Cami yaptıran ve
İstanbul Büyükşehir’in arkasında Türbesi bulunan bir Devlet Adamı; valilik,
bakanlık ve Meclis Başkanlığı da yapmış Hasan
Fehmi Paşa
. Gayrı ötesini Ali Vasfi
(Kurt) Hoca’ya sorun.

Hediye olarak gönderilen ikinci kitap
kördüğümü çözdü. Hâbil Âdem,
yayınlanan-yayınlanmayan 40 kitaba
sahipti ama imzaları başkaları adına atıyordu. 40 küsur da makalesi ve köşe yazısı bulunan bir II.Meşrutiyet ve Cumhuriyet Aydını idi.
Kendini bilerek öne çıkarmaması Emniyet
Teşkilatında görev yapmaktan çok okur-yazarlığın bile lüks kabul edildiği zamanlarda
Almanca, İngilizce ve Fransızca
bilen bir elektirik mühendisliği
çıkışlı bir felsefe doktorunun
söyleyeceklerinin ancak bir ecnebî ağzından ifadesinin hüsn-ü kabul göreceği
endişesi olsa gerek. Yabancı hayranlığında Milletçe epey iyiyizdir.

Neticede Mehmet Âkif’le aynı sene (1873)
doğan ve 56 yıllık bir ömür süren bu
güzide şahsiyetin adını bile kod adı (müstear) zannedecektik ki Doç. Hasan Babacan’la Dr.Alb. Servet Avşar’ın Hâbil Âdem Pelister adına yayınladıkları “Londra Konferansı’ndaki Meselelerden ANADOLU’DA
TÜRKİYE Yaşayacak mı, Yaşamayacak mı?
” kitabıyla aydınlanmış olduk.  Bunca aymazlık ve paçozluk içinde zihnimizin çalışma prensibine vâkıf
olup gelecek nâmına güzergâh arayanlara ithafen bazı saptamalarını
paylaşmış olalım:

“Türk’ün istikrarsızlığı, bilincinin
şekilsizliğinden ibarettir. Yayla, öyle bir karakter vermiştir ki Türkler, bu
temelsiz ve semaya benzer saha içinde temelsiz bir zevkle, bir ihataya sahip
olarak etrafa dağılmışlardır. Bunlar nasıl düşünürler? Zamanın, çevrenin
terbiyesiyle muhtelif biçimde düşünebilirlerse de gelişime açık yayla
özellikleriyle mütehassıstırlar. Yaylanın dışında çadır kurdukları zaman,
kılıçlarının kudretiyle kazandıkları bu mevkiden emin değillerdir. Emin olmak
istemezler. Evvela, yalnız bir ordu oldukları için ya ileri veya geri gitmeye
mecburdurlar. Ordunun sabit durağı bulunamaz. Kuvvet her zaman hareketlidir.

 İşte
bunun için emin olamazlar. İkincisi, işgal ettikleri mevkide yerleşebilmek için
bu yeni çevrenin tesirleriyle ünsiyet peyda etmek daha doğrusu kılıçtan dimağa
müracaat etmek icap eder. Hâlbuki bu da mümkün olamaz. Zira gayret nefesin
bekası içindir. Bu ihtiyacını kılıcıyla ortaya koyan Türk dimağına terk edemez.
Bu dimağda bir gayret heyulası yoktur. Bu heyula, kolundadır. Bunu nasıl terk
eder. Evet, bunu terk etmesinin ardından diğerinin teşekkülüne başlayacaktır.
Lâkin o teşekkül anına kadar sabredilebilir mi? Belki bir tehlikeye maruz kalır
veya belki çevre, hakkıyla nüfuzunu icra edemeyerek birçok zamandan sonra
ebediyyen âtıl kalır. Bu ruhu ve özüyle hadiselerle çarpışan dimağ geri dönmez.
Eğer geri dönerse olağanüstü meselelerden zuhur edebilir. İşte o zaman çevreye
tâbi olur, fakat istemeyerek..”
(sh. 120-121)

“Türk, yolun merkezinde olduğu için yol
gelenekleriyle mütehassistir. Sabitsizliği bundan kaynaklanmış olsa gerek.”
(sh. 133)

“O daima bir ordu olduğu ve zihnine
karşılık sözünü kullandığı için sözünün sakatlandığı dakikadan itibaren
hareketten uzaklaşır ve artık hayattan çekilmek ister.”
(sh. 139)

Türkiyat

0

13,5 x 21 santim ölçülerinde 234
sayfalık eser, Türk Milliyetçiliği davasının haşmetli yazarı Necdet Sevinç
(1944-2011) merhumun, imzasını taşıyan son kitaptır. ‘Türk Dünyası’ tabirini ilk defa kullanan Prof. Dr Turan Yazgan’ın
(1938-2012) Kurucusu ve Mütevelli Heyeti Başkanı olduğu Türk Dünyası
Araştırmaları Vakfı’nın yayın organları olan Türk Dünyası Tarih ve Kültür
Dergisi ile Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi’nde yayınlanan bazı makale ve
incelemelerden oluşmaktadır. Kitap meydana getirilirken Türk gençlerini bugün
meşgul eden yarın da meşgul edeceği kuvvetle tahmin edilen makaleler tercih
edilmiştir.

 

Kitapta “Atatürk’ün Ataları, Güneydoğu Türkmenleri, Selahattin Eyyubi Türk’tür, Eyyubi
Devleti Türk Devletidir, Fatih’in Annesi Rum mu? Ömer Seyfettin Türk’tür, Şeyh
Sait Ayaklanması ve İngiliz Gizli Servisi, Biz Arapları Koruduk, Araplar Bizi
Vurdular, Kaddafi’nin Bilmediği, Roger Garodi Denen Frenk, İslamcı Yazarın
Onurlu Şairi, Baltacı ve Katherina, Türkçe ve Abdülhamid, Türkiye’nin Türklükle
İlgisi Kesiliyor”
başlıklı makaleler bulunuyor.

 

Necdet Sevinç, tarihimizde çok
tartışılan Baltacı ve Katherina ilişkisini kesin dille ve delillerle
yalanlamaktadır. Rıza Nur’un ve Akdes Nimet Kurat’ın sözlerinin Türk
Başkomutanı Baltacı Mehmet Paşa’ya bir iftira olduğunu belirtiyor. Purut
Savaşı’nda Rus Ordusu teslim bayrağı çektiği halde Baltacı Mehmet Paşa’nın
askere hücum emri vermemesinin tek sebebi “Türk
Milleti ile hiçbir dinî, millî, ahlakî ve insanî değeri paylaşmayan yeniçerilere
güvensizlik
” olduğunu belirtiyor.

 

Türkçe ve Abdülhamid başlıklı yazıda Sultan Abdülhamid’in devletin resmî dilinin Türkçe olduğuna dair
hükmü anayasaya koyduğu, okullarda Türkçeye önem verilmesini istediği,
Azerbaycan okullarında da Türkçe tedrisatın yapılması için Şah’tan ricada
bulunduğu
delilleriyle anlatılmaktadır.

 

“Biz Arapları Koruduk Araplar Bizi Vurdular” başlıklı yazıda Ürdünlü
Prof. Dr. Adnan Bahit’in “Arap
başkaldırısı Osmanlı’ya karşı değildi, o İttihatçılara karşı bir hareketti.
Onlar ayırt etmeksizin bütün kavimlere Turanizm’i empoze etmeye çalıştılar.
Türkçeyi ve Türkçülüğü öne çıkarmak istediler. Hâlbuki bizi bir arada tutan
milliyetçilik fikri değil, İslamiyet’ti”
şeklindeki sözlerine “başkaldırının iman ve kafayla, çapulculuğun
mide ve altınla alakalı olduğunu ifade ederek, bu profesöre önce yapılan işin
bir başkaldırı değil, ayaklanma, yâni cinayet, çapul ve talan olduğunu
hatırlatmak isteriz.”
diye; “Profesörün
zekâ seviyesine göre bir Türk devleti olan Osmanlı’da Arapçanın ve Araplığın ön
plana alınması din birliği adına Arapların himâye edilmesi İslam’a göre makul
ve meşru olduğu halde Türkistan’daki Müslümanlarla ilgilenmek İslam anlayışının
dışına çıkmak demektir.”
diye cevap verildikten sonra “Türk Ordusuna asker vermeyin, bütün Türklerin başını ezin,  zalim Türkiye Devleti’nin adamlarından
memleketinizde kimi bulursanız öldürünüz, Türkleri katledin”
gibi bölümlerde
Arapların Türk düşmanı hâline gelmeleri anlatılıyor. “Şerif Hüseyin’e verilecek 50.000 altın ancak, kat’i olarak harekete
geçtiği ve itimat edilebilecek şekilde bir ayaklanma husule getirdiği takdirde
kendisine verilecekti.”
(Sir Ronald Stross) yine “Stross’un kayıtlarına göre 8 Ağustos 1916 tarihinden itibaren bu çöl
akrebine her ay 125.000 İngiliz altını ödenmiştir.”
Bu bölümün sonundaki
casus Lawrens’in sözleri ne kadar doğru ve ibret vericidir: “…Araplar hiçbir zaman bir bayrak altında
toplanamayacaklar ve bir devlet kuramayacaklardır. Onlar için en mükemmel idare
Türk idaresidir. Biz kendi menfaatlerimiz icabı olarak ihtiyarlamış ve değişen
şartlara uyum sağlayamamış olan bu idareyi yıkacağız ve istediğimizi elde
edeceğiz, fakat hiçbir zaman Türklerin yerini alamayacağız. Bu yer ebediyen boş
kalacaktır.”

Bu yazının sonuna “Prof. Bahit, Türkiye’ye gelip, Türk
hükümeti demek olan İttihat ve Terakki’ye saldırmasaydı bu yazı yazılmayacaktı.
Çünkü biz her şeye rağmen Türklerle Arapların dostça dayanışma ve hatta ittifak
hâlinde yaşamaları gerektiğine inanıyoruz.”
şeklinde bir not eklenmiştir.

 

Türkiye’nin Türklükle İlgisi Kesiliyor başlıklı yazıda Türk adını
taşıdığı için ismi değiştirilen köy isimlerinin, ismi değiştirilen Kuman
köylerinin,  Oğuz boylarının adını
taşıyan meskûn yer adlarındaki azalmanın, Türk boylarını hatırlattığı için adı değiştirilen
köy adlarının listesi verilmiştir. Geleceğin araştırıcılarına mukayese imkânı
sağlamak vatandaşlarımızın kendi köylerinin isimlerine sâhip çıkmaları için hâlen
Türk, Oğuz ve Oğuz boylarının adını taşıyan yer isimleri tablolar halinde
verilmiş, değişiklik olursa Bilgeoğuz Yayınevi’ne bildirmeleri istenmiştir.

 

Bu kitaptaki her yazının dikkatle
okunması gereklidir.

 

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B
Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer:
0.212-527 33 64  e-posta:
bilgi@bilgeoguz.com.tr 
www.bilgeoguz.com.tr

 

 

 

NECDET
SEVİNÇ:

    
Türkçülük, Türk milliyetçiliği ve özellikle Ülkücü camianın önde gelen
isimlerinden gazeteci yazar Necdet Sevinç, 1944 yılında Gaziantep’te doğdu.
22 Temmuz 2011 tarihinde, akciğer
kanseri tedavisi görmekte olduğu İstanbul’daki özel hastanede 67 yaşında iken
Hakk’a yürüdü.

 

    
İlk ve ortaokulu Gaziantep’te okudu. Gaziantep Lisesi son sınıf
öğrencisiyken okul dergisine ‘Allah’ın
olmadığını’
yazan felsefe öğretmenine bir gazetede verdiği cevap
sebebiyle okuldan uzaklaştırıldı. Bu olaydan sonra, Gaziantep’te başladığı
gazetecilik mesleğini devam ettirmek için İstanbul’a geldi. Haber ve Durum
gazetelerinde çalıştı. 1969’tan itibaren Bizim Anadolu, Hergün, Ortadoğu,
Günaydın ve Kurultay gazetelerinde genel yayın müdürü ve köşe yazarı olarak
görev yaptı.

    

    
Yazılarından dolayı birkaç defa kurşunlandı. Hakkında en çok dava
açılan ve yüzlerce yıl mahkûmiyeti istenen yazarlarımızdan oldu. Asliye Ceza,
Ağır Ceza, Devlet Güvenlik ve Sıkıyönetim Mahkemelerinde yargılandı. 1974
affıyla Bayrampaşa Cezaevi’nden çıktı. 12 Eylül 1980 müdahalesinde tekrar
tutuklandı. 1987 yılı sonuna kadar ikişer defa Bayrampaşa ve Paşakapısı
Cezaevi’nde olmak üzere; Silivri, Kastamonu / Daday, Erzincan / Tercan
cezaevlerinde yaklaşık 5 yıl hapis yattı. Binlerce köşe yazısı yazdı.

 

    
Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Ulus Mezarlığı’nda
toprağa verildi.

 

İnsanlar, toprağa verildiğinde değil, eserleriyle ve
hizmetleriyle anılmadığı zaman vefat etmiş olurlar.

Necdet Sevinç eserleriyle, Türk Milliyetçiliği
ülküsüne yaptığı hizmetlerle yaşamaya devam etmektedir.

 

 

 

 

KUŞBAKIŞI

 

SÖĞÜT  ‘Türk Edebiyatı Dergisi’

 

Mütefekkir, siyaset ve dava adamı, muharrir
Merhum Nevzat Kösoğlu (1940-2013) tarafından 1968 yılında kültür hayatımıza
kazandırılan, 1971 yılına kadar 40 sayı neşredilen Söğüt Dergisi, kurucusunun şanına
lâyık fizikî yapısı ve muhtevası ile yeniden yayınlanmaya başladı.

 

Nevzat Kösoğlu; ‘Aylık Edebî ve Fikrî
Mecmua’ olarak isimlendirdiği derginin ilk sayısında;
‘Türk, SÖĞÜT gibi kırıla kırıla bitmez. Türk, SÖĞÜT
gibi kesile kesile tükenmez. Budandıkça fışkırır. Türk, SÖĞÜT gibi her ihtiyaca
cevaptır. Türk, SÖĞÜT gibi yok olduğu zannedilen bir anda birdenbire fışkırır, büyür,
boy atar ve bir orman oluverir.’ Diyordu ve devam ediyordu: Biz birkaç genç bir
bayrak açtık. Beşerî kudretin müsaadesi nispetinde bu bayrağı
dalgalandıracağız. Muvaffak olacak mıyız, yoksa hüsranla mı karşılaşacağız? Biz
orasını bilemeyiz veya ona karışamayız. İşin bu cephesi mülkün sâhibine âkittir.
Biz emre uyar, esbaba tevessül ederiz. Takdir Yaradan’ın tasarrufudur.

 

Sâdece Türkiye’de değil, dünyanın her
tarafında geniş dergi mezarlıkları vardır. Düşünce safhasından ilk sayıya
ulaşamayan, sâdece bir sayı çıkabilen, engelli maraton koşusunun ilk
metrelerinde nefessiz kalıp kenara çekilen, saman alevi gibi sönen ve unutulan dergilerin
sayısı, yayında olanların yüzlerce katından daha fazladır.

 

Böyledir diye dergileri küçümsemek, kadir
bilmezlik olur. Dergiler, fikir fidanlığı olduğu kadar şair ve muharrir
fidanlığı olarak da büyük hizmetler başarmışlardır. Fikrî eserlerde, çok satan
romanlarda, sevilen hikâye kitaplarında, ezberlenen şiirlerin altında isimleri
bulunan pek çok kişinin ilk kalem ürünleri uzun veya kısa ömürlü dergilerde
okuyucuya ‘merhaba’ demiştir. Dergiler olmasaydı fikir, edebiyat ve siyaset dünyamız
çok daha fakir olurdu. 1968 doğumlu Söğüt Mecmuası, yüzlerce edibin, şairin, muharririn
ve hatibin yetişmesine vesile olmuş, kurucularını daha mühim vazifeler için
uğurlayıp okuyucusuna veda etmişti. Yeni bir nesil, yeni bir ekip, daha güçlü
olarak yarım asır sonra gönüllerde ve hâfızalarda ululaşmış olarak hizmete talip
oluyor.

 

İki ayda bir yayın programı ile okuyucuyla
buluşacak olan Söğüt Dergisi’nin Ocak-Şubat 2020 dönemine ait 1. Sayısının
‘Dosya’ konusu ‘Dede Korkut Destanı’ olarak belirlenmiş. Bu bölümde; Dede
Korkut’tan soylamalar, Dede Korkut uzmanı Prof. Dr. Necati Demir ile yapılan
röportaj ve bir makalesi, bir şiir ve 2 adet makale bulunuyor. Deneme bölümünde
7 adet yazı, yer alıyor. 9 adet hikâye, 17 adet şiir, 1 film eleştirisi, 5 adet
inceleme, 1’er adet portre, inceleme ve gezi yazısı ile okuyucuya iki ay
yetecek mündericat tamamlanıyor.

 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

 

 

 

Fatma Âliye
Hanımdan üç roman:

LEVAYİH-İ HAYAT (Hayattan Manzaralar) / REFET /
ÛDÎ

 

Fatma Âliye (Topuz) (1862-1936), büyük
devlet adamı, İslâm ve hukuk âlimi Ahmed Cevdet Paşa’nın (1822-1895) kızıdır.
Resmî okullarda okumadı, özel dersler almadı. Ağabeyi Sedat Bey’in aldığı
dersleri dinleyerek kendini yetiştirdi. İlk Türk kadın romancısı olarak Osmanlı
dönemi kadınlarının sosyal hayatta yer almasına öncülük etti.

 

Levayih-i Hayat isimli
eserinde, iyi eğitim görmüş üçü evli beş kadının mektuplaşmalarından alınan
bölümlerle aile hayatlarını anlatıyor.

 

Refet isimli roman,
fakir bir genç kızın hikâyesidir. Annesi ve arkadaşları ile ilişkileri
üzerinden kadınlar arasındaki dayanışmanın nasıl oluşturulacağı ve dayanışmanın
sağlayacağı faydalar açıklanıyor.

 

Ûdî ise, iyi
eğitim görmüş bir bayan olan Bedia’nın, Şam, Beyrut’ta İstanbul ve Selânik’te
geçen hayatından kesitler veren bir romandır.

 

Her 3 eser de
Osmanlı kadını hakkında okuyucuyu bilgilendiriyor.

 

TURKUVAZ KİTAPÇILIK:

 Barbaros Bulvarı Nu:153 Balmumcu, Beşiktaş
34349 İstanbul. Telefon: 0.212-354 30 00 Belgegeçer: 0.212-288 50 67 e-posta:
info@turkuvazkitap.com.tr  //  www.turkuvazkitap.com.tr 

 

 

 

ALTINÇAYIR VÂDİSİNİN
ÇOCUKLARI

 

Roman ve hikâye yazarı Latife Tekin, dünyanın her tarafında altın madeninin siyanür
kullanılarak arandığını ve işlendiğini bilmiyor olmalı ki, Altınçayır Vâdisinin Çocukları isimli eserinde, altın arayıcıları
sebebiyle huzuru bozulan bir aileyi anlatarak küçük beyinlere, bu işi yapanların
aleyhinde düşünceler yerleştiriyor.

 

Fransız yazarlar Flaubert ve Baudelarie’nin
Sanat, 
sanat içindir
’ sözüne inat, sanatı ideolojik maksatlarla kullanalar
vardı. Çocuk düşüncelerini yönlendirmek için de kullananlar niçin olmasın ki…

 

12,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 96 sayfalık
çocuk hikâyesi Altınçayır Vadisi’nde geçiyor. 

 

Mart 2020’de yayınlandı.

 

CAN YAYINLARI:

Hayriye
Caddesi Nu: 2 Galatasaray, Beyoğlu-İstanbul. Telefon: 0.212-252 59 88

Belgegeçer:
0.212-252 72 33 e-posta:
yayinevi@canyayinlari.com  // www.canyayinlari.com 

 

 

KISA KISA… / KISA KISA…

1-YABANCI: Stephen King – Esat
Ören / Altın Kitaplar.

2-TÜRK DESTANLARI: Hüseyin Adıgüzel /
Bilgeoğuz Yayınları.

3-KOLOMB’DAN ÖNCE
AMERİKA:
Charles
c. Mann – Cevdet Çiner / Tarih ve Kuram Yayınevi.

4-MÜSTEŞAR: Ertuğrul Kumcuoğlu
/ Kronik Kitap.

1-İKLİM KUMARI: William Nordhaus,
Çeviren: Ceni Mizrahi / Doğan Kitap.

 

 

 

DERKENAR:

 

Bu sayfanın okuyucularından Sayın
adı ‘Saklı’ soyadı ‘Gizli’ Beyefendi, lütfedip, yazdığı
romanı göndermiş; ‘Tenkide açığım, lütfen
hatam varsa belirtiniz. Henüz işin başındayım, hatalarımdan kurtulup iyi bir
romancı olmak istiyorum
’ Diyor.

 

Roman yazmak isteyenlere faydalı
olur düşüncesiyle kendisine yazdığım cevabı sunuyorum:

 

Tebrik ederim. Güzel bir
roman yazmışsınız. Sizde ‘roman yazarlığı’ cevheri var. Yazmaya devam ediniz.

 

Tenkitlere açık olduğunuzu
belirtiyorsunuz. Bu da mükemmel bir haslet…

 

Roman tekniği hakkında
bilgi sâhibi değilim. O konuda Sayın Filanca Bey size faydalı olacak
tavsiyelerde bulunur. Benim selamımla arayabilirsiniz. Kendisiyle görüştükten
sonra kitabınızı gönderebilirsiniz. Okuduktan sonra gerekenleri yapar. Ekli
dosyalarda iletişim kanalları var.

 

Romanınız için benim
söyleyeceklerim:

 

ü  Sayfa 15: Arka arkaya iki
cümle ‘yoktu’ kelimesi ile bitiyor. Birinde, Türkçenin zenginliğinden
faydalanıp aynı mâniaya gelen farklı bir kelime kullanılabilirdi.

Halen Kıbrıs’ta Yaşanan Durum Nedir?

     Kıbrıs’ta Korona sürecinden etkilenmiş
adanın güneyinde yaşayan Rumlar bu salgında daha çok kayıp vermiş, adanın
kuzeyinde yaşayan Türkler ise Anavatan Türkiye’nin de desteği ile bu süreci en
az kayıpla atlatmıştır.

     KKTC’de 11 Ekim 2020’de Cumhurbaşkanlığı
seçimi yapılacak olup, halen Başbakan olan Sn. Ersin Tatar’a şimdiden yeni
Cumhurbaşkanı gözüyle bakılmaktadır. Halen Cumhurbaşkanı olup da yeniden
adaylığını açıklayan Sn. Akıncı’nın ise hiç şansı yoktur.

     Adanın Kuzeyini ve Güneyini yönetenler,
yeni turizm sezonunu açmanın peşindedir. KKTC bu yönden çok şanslıdır. Çünkü
adanın kuzeyinde Korona vakası yoktur. Güney Rum kesiminde ise Korona salgını
halen devam etmektedir.

     Kıbrıs sorununa gelince!

     Yaklaşık yarım asırdan fazla bir zamandır
süregelen Kıbrıs anlaşmazlığı, Akdeniz’in tam da orta yerinde dünya gündemini
meşgul eden önemli bir sorun olmaya devam etmektedir.

     Adada yaşanan bu sorun, 46 yıl önce
taraflar arasında varılan ateş kes antlaşması ile sınırlıdır. 16 Ağustos
1974’te yapılan ateş kes anlaşmasından bugüne, taraflar arasında bir mutabakata
varılamamıştır.  Buna rağmen ada iki ayrı
devletli yapısıyla günümüz Kıbrıs’ını oluşturmaktadır.

      Hal böyle olunca; adadaki mevcut duruma
1974’te yaşanan harekât henüz bitmemiş, ara verilmiş de denebilir!

      Çünkü 1968 yılından beri devam eden
müzakereler sürecinde Rum tarafı bir türlü anlaşmaya yanaşmamaktadır.

     O zaman; 1974’te kaybeden Rum tarafı
olduğuna göre, Rumların aklında başka bir çözüm şekli mi var diye de
düşünülebilir?

     Ama milletlerarası sorunların çözümü için
iki hal tarzı vardır:

     Bunlardan birisi tarafların karşılıklı
anlaşmaları, diğeri ise sorunun kuvvet yolu ile çözülmesidir.

     Umarım Kıbrıs sorununu çözmek için
taraflar bir kez daha çatışma yolunu seçmeyeceklerdir. Çünkü savaş, insanlık
tarihinin en acımasız olayıdır.

      Ancak,
aradan geçen bu uzun süreçte adada yaşanan gerçekler, adanın iki ayrı devletli
yapısı, her geçen gün daha da kalıcı olmakta; adada yaşayan iki ayrı halk bu
yaşam şeklini içselleştirerek alışkanlığa dönüştürmüş olup, yıllardan beri
süregelen çözüm müzakerelerinden bir sonuç çıkmayacağını kabullenmiş
görünmektedir.

      Akdeniz’de
mevcut zengin enerji kaynaklarından pay kapmanın türlü oyunlarını oynayan
emperyalist güçler; adada süregelen bu anlaşmazlık dönemini kendi menfaatleri
için kullanmanın peşinde oldukları için bu müzakere sürecinin bitmemesi onlar
için ayrı bir avantaj sağlamaktadır.

      Başta ABD, AB, İngiltere, Rusya, Fransa,
İtalya, Almanya ve İsrail başta olmak üzere diğer bölge ülkeleri her yıl yeni
bir çözüm süreci başlatarak, bu büyük enerji pastasından pay almak için Kıbrıs
konusunda yeni bir rol üstlenmektedirler.

      Pekiyi, bu süreç daha ne kadar devam edecek,
adada bir türlü anlaşması mümkün olmayan taraflar, bu sürece daha ne kadar
sabredeceklerdir?

      Kıbrıs konusuna bu yönüyle bakıldığında;

      Mevcut durum, Güney Rum kesimi yönetimini
çok da rahatsız etmemektedir!

      Çünkü Rum tarafı uluslararası camia
tarafından hala adanın yasal hükümeti olarak tanınmakta, haksız, hukuksuz bir
biçimde üyesi oldukları AB gibi güçlü bir kuruluştan gelen her türlü yardım Rum
hükümetine yaramakta, adalı Rumlar AB vatandaşı olmanın tüm avantajlarından
rahatlıkla faydalanmaktadır. Bunun içindir ki, Rumların adada yeni bir anlaşma
olması, ya da olmaması umurlarında bile değildir. 

      Onlar sadece 1974 yılında kaybettikleri
topraklara, evlerine geri dönmeyi istemekte; eğer bir anlaşma olacaksa, bu
anlaşmada Türk tarafına azınlık haklarından bir fazlasının verilmesine razı
olmayacaklarını, adadaki Türk askerinin bir an önce adayı terk etmesini,
Türkiye’nin AB üyesi bir ülkede garantörlük hakkının olamayacağını talep
etmektedirler.

      1974 harekâtından sonra adada değişen güç dengesine
rağmen BM-AB-ABD üçlüsü;  Rum tarafını
adanın yasal hükümeti olarak tanımanın dışında; ada Türklerinin kurmuş olduğu
KKTC’yi yasal olmayan bir yapı olarak tanımlamakta, adanın yasal garantörü
Türkiye’yi adadaki işgalci güç olarak suçlamaktadırlar.

      Yukarıda sıralamış olduğum gerçeklere
bakıldığında; gerek Türkiye, gerekse KKTC yöneticileri böylesi adaletsiz bir
çözümü kabul etmeyeceklerini; adada sırf anlaşma olsun diyerek ne Kıbrıs Türk
Halkının, ne de Türkiye’nin ada üzerindeki yasal ve tarihi haklarının göz ardı
edildiği bir anlaşmaya evet demeyeceklerini açıklamışlardır.

      Ama daha da önemlisi 2019 yılında sona eren
müzakere süreci sonrasında; Türkiye’nin Dış işleri Bakanlığınca, sırf anlaşma
olsun denerek bir 50 yıl daha beklenmeyeceğinin altı çizilmiştir.

      Bundan
sonraki süreç de Türkiye’nin yapmış olduğu bu açıklamaya göre şekillenecek,
büyük bir olasılıkla 2023 yılı öncesinde Türkiye, KKTC’nin uluslararası arenada
tanınması yönünde yeni bir süreci başlatabilecektir.

Londra Kraliyet Sanat Akademisinde: Türkler (2)

0

     Gelelim sadede,
görmeye gelenleri ilk karşılayan ucubeye, tuhaflığa ve onları sukût-u hayâle
uğratıcı heyûlâya.

     İşte göze batan
korkunç ve korkutucu, çocukların rüyalarına girecek olan dehşeti resmeden
kahverenkli iki afişteki silüet:

     Tahminen iki metre
uzunluğunda, bir metre kadar genişlikte fakat korkunç ve dehşetli görünümüyle
kapının iki yanından sarkıtılan iki Şeytan tasviri.

     Ana kapının iki
tarafında, yukarıdan aşağıya doğru sarkıtılmış o iki bez afişte ucube birer
canavar, birer yaratık, ürkütücü iki Şeytan resmi bulunuyor!

     Başlarının iki
yanlarından, üstlerinde ikişer küçük boynuz çıkıntısı daha bulunan, uçları
sivri, geyik boynuzları gibi ikişer siyah boynuz uzanıyor.

     Alnı altında
kaşları çatık, kızgın, düşmanca bakışlı iki göz!

     Çocukların
düşlerine girecek birer heyûlâ, gençleri ürküten birer manzara, yaşlıları
şaşırtan bir karşılama!

     Sol elleriyle
tuttukları bir asaya dayanmış vaziyette ayakta duruyorlar!

     Sağ el
parmaklarından biri hâriç diğerleri yumulu.

     Sol bacakları
bükülerek sağ dizlerine konulmuş durumda.

     Belden aşağıya
doğru sarkan uzun kuyrukları var!

     Uçlarında korkunç
bir ejderha başı bulunuyor.

     Karınları kırış
kırış, katmer katmer desek daha doğru.

     Vücutları çıplak,
bellerinde sanki dışı siyahımsı içi / astarı kırmızı bir peştemal / önlük var.

     El bileklerinde,
omuza yakın kollarında ve ayak bileklerinde halkalar var.

     Ağızları yarı açık
biçimde. Alt üst çenelerde keskin dişler.

     Alt çenelerde
ikişer diş, sivri ve iri olarak diğerlerinden büyük ve uzun. Kesici ve
parçalayıcı.

     Üst sağ çenelerden
de bir sivri uzun diş kendisini gösteriyor.

     Üst dudak üstünden
yani bıyık yerlerinden göğüslerine doğru siyah kıllar uzanıyor.

     Tehditvâri /
tehdit edercesine bir şeyler söylüyor şeklinde resmedilmişler.

     Vasıf ve
niteliklerini belirtmeye çalıştığım, bez afişlerdeki bu korkunç Şeytan
silüetleri; daha evvel söylediğim hâlde şaşkınlıktan yine “Nerede?” diye
sorarsanız değerli okur; nerede mi?

     Aylarca reklamı
yapılan, dünya âleme ilân edilen Türklerin M. S. 600 – 1600 tarihleri
arasındaki 1000 yıllık serüvenlerinin tarihe vurduğu damganın somut
kalıntılarının sergilendiği, Türkler hakkında tertip edilen sanat fuarının
kurulup teşhir edildiği yerde!

     Evet, vasıf ve
niteliklerini verdiğim ve Şeytanı tasvir eden bu ikiz silüet; binanın cephesine
iri harflerle yazılan: “Royal Academy of Arts: TURKS” şeklindeki takdim
yazısının altına düşen iki tarafında yer alıyor: Yani Kraliyet Sanat
Akademisi’nin Türk girişimcileriyle birlikte hazırlamış olduğu TÜRKLER
hakkındaki, sergiyi belirten yazının hemen iki tarafında yer alıyor.

     Böylece, sergiyi /
fuarı âlâyı vâlâ ile dünyaya duyuranlar, asıl amaçlarına ulaşmış bulunuyor.

     TÜRKLER
kelimesinin alt iki tarafında yer alan bu Şeytan sembolleriyle; “TÜRKLER”
deyince “Şeytan” akla gelmeli demek isteniyor. Yani “Türkler eşit Şeytandır!”

     Türklerin
Şeytandan farkı yoktur! “Türk” deyince, aklınıza “Şeytan” gelmeli demek
isteniyor!

     “Türkleri
tanıtalım” derken, gizli ve asıl amacın ne olduğu da böylece anlaşılmış oluyor.

     Benim asıl
üzüldüğüm nokta; Türklerle müştereken hazırlanan bu serginin bu şekilde afişe
edilmesine Türklerin itiraz etmeyişidir!

     Bu kadar saflığa
ve iyi niyete pes doğrusu!

     Ya Türk Konsolosluğunun
bunu görüp de mesele etmemesine ne demeli?

     Ya orayı gezen
Türk vatandaşlarının; Türkler karşısında yapılan bu ince taşlamayı
sezmemelerine ne demeli?

     Derken Türkler
için “Cehlin bu mertebesi sehl / kolay olmaz!” diyor.

     İngilizler için
ise “Sehlin bu mertebesi cehl olmaz!” diye durumu hükme bağlıyorum.

Toplumsal Ahlak ve Siyasi Ahlak

Bir
toplumda ahlak meselesinin üç boyutu olduğunu söyleyebiliriz. Türk
toplumu ile diğer milletlerin veya toplum kesimlerimizin hangisinin daha
ahlaklı veya ahlaksız olduğuna dair mukayese için bireysel ahlak, toplumsal
ahlak ve siyasi ahlak
yönlerinden değerlendirilmesi gerekir.

Bireysel ahlakın yaşanması açısından dünyanın herhangi bir bölgesindeki insanların ahlaka
aykırı davranma eğilimleri
arasında önemli bir fark olmadığı kanaatindeyim.

İnsanın fıtratında hem iyilik, hem de kötülük
yapma kabiliyeti mevcuttur.
Yani
insanda iyi ahlakın tohumları da, kötü ahlakın tohumları da vardır. (Şems,
91/8)

Ahlak bireyler için “bir davranış kodu” ve “bir
rehber” niteliğindedir. 

Ancak ahlak toplum ile birlikte
bir anlam taşır.
Her toplumun adetleri, gelenekleri, düşünceleri farklı
olduğundan toplumlarda farklı ahlak prensipleri ortaya çıksa da, evrensel ahlak diyebileceğimiz temel ilkelerde pek bir farklılık
yoktur.

İyi ahlakı ifade eden dürüst olmak, güvenilir olmak, sabırlı olmak, adaletli olmak, sözünde
durmak
gibi ilkeleri yaşayan insanlar dünyanın her yerinde varlar.

Konfüçyüs’ün “Sana
yapılmasını istemediğini, sen de başkasına yapma”
sözünün tam bir evrensel ahlak kuralı olduğuna kuşku
yoktur. Benzer şekilde, Hz. Peygamberin
kendisi
için istediğini başkası için de istemedikçe bir kimsenin gerçek iman sahibi
olamayacağına”
dair hadisi
de evrensel ahlak kurallarından birini anlatır.

İnsanda temel olan iyiyi istemedir. İyiyi istemenin kaynağı da vicdandır.
Her kesimde vicdanlı insanlar vardır.

Tam aksine evrensel ahlak ilkelerden ve vicdandan hiç nasibini almamış
olanlara da, her toplumda ve toplumun her kesiminde rastlarız.

Önemli olan toplumlarda ahlak kurallarına uyan insanların toplumda itibar görüp görmediği;
ahlak kurallarına uymayanlara, toplum hakkında karar verme yetkisi verilip
verilmediğidir.

*******************************

Siyasi Ahlaksızlık
Kurumları Çürütür

Bazıları ahlak kavramını sadece cinsellik kapsamında değerlendirirler. Ama bizim kastımız bu
değil.
İslam’ın kurallarıyla da tam örtüşen, evrensel ahlak
kurallarına uygun davranışlar
olup olmadığıdır.

Demokrasisi
gelişmiş ülkelerde
devleti yönetenlerin kamu gücünü veya kamu malını
şahsı veya partisinin menfaati için kullanması 
ağır bir
suçtur, büyük ahlaksızlıktır.

Yine demokratik
ülkelerde
, devleti yönetenlerin halka
yalan söylemesi, gerçeklerin üzerini örtmesi ve doğru bilgiye erişimi
engellemesi
 en affedilmez kusurlardandır.

Bu söylediklerim sadece devleti yönetenler
için değil, dernek, vakıf, siyasi parti,
cemaat ve tarikatların her kademedeki yöneticileri
için de geçerlidir.

Oysaki geri kalmış
ülkelerde
 bu ahlaksız davranışların adı politik beceri ve hatta ustalıktır.

Türkiye ne kadar
demokratik bir ülke?
Kendimize soralım isterseniz.  Halkımız şu fiilleri
ahlaksızlık sayıyor mu?

Rakiplerine en ağır iftiraları atmak,
halka işine geldiği her zaman yalan söylemek, kul hakkı yemek,
adil olmayan bir yönetim tarzı, ehil olmayana yetki vermek.

Biliyoruz ki bunlar ahlaki değildir.

İnsanlarımız ahlaki olmayan yöntemlerle bir yerlere seçilenlere tepki
gösterecekleri yerde, “haktan ve
haklıdan yana değil, güçlüden yana” olabiliyor.

AKP’nin “muhafazakâr ve dindar” seçmeni ile küçük ortağının “milliyetçi- muhafazakâr” seçmeninin iktidarın
18 sene boyunca kazandığı seçimlerde devlet imkânlarını parti çıkarları için
kullandığını, adil ve eşit şartlarda
seçim yapmadığını, demokratik kural ve teamüllere uymadığını
ve halka
onlarca temel konuda yalan söylediğini,
yolsuzlukları, kul hakkı ile zenginleşenleri
bilmediğini mi sanıyorsunuz?

Bunu bilen fakat “siyaset yalan söyleme sanatıdır, seçimde hile mubahtır” gibi
savunma mekanizmaları geliştiren çok sayıda “alnı secdeli” seçmenler tanıyorum.
Maalesef, “Ahlaksız dindarlık” dediğimiz, para,
mevki ve güce tapan bir tür Müslüman modeli ortaya çıktı.

Bu yüzden ülkemizde ahlak ilkelerine bağlılık veya diğer bir
ifade ile sosyal ve dini değerlere uyma duygusu zayıfladı. Sadece
iktidar kanadında değil, muhalefette de, eline geçirdiği yetki ve gücü kötüye
kullananlar, etik dışı yöntemler kullanarak gücünü pekiştirenler tepki
görmüyor.

Birçok vatandaşımız, sosyal
kurumlarımız, bir kısım politikacılarımız ve diğer mesleklerdeki insanlarımız ahlak
ilkelerine
bağlıdır. Ancak ahlaki değerlerimizde çok ciddi bir erozyon
olduğu da açıktır.

“Siyasi
ahlaksızlık”
en
az cinsel içerikli sapkınlık ve ahlaksızlık kadar çirkindir. Hatta toplum için
daha tehlikeli bir durumdur.

Siyasi ahlaksızlar
hangi sosyal organizasyonda etkinse o kurumları çürütüyorlar.

Bu yüzden siyasi ahlaksızlığın toplumsal bedeli çok ağırdır.

Bize düşen Türk siyasetinde ahlaki değerlerin yerleşmesi için çalışmaktır. Kişi bazlı değil, ilkeler ve
değerler
esaslı
mücadele etmektir. Güçlüden yana değil,
hak ve haklıdan
yana tavır koymaktır.

“Eğitim – Keşif”, “Başarı – Sevgi” Paradoksu

0

Kırk yıl öğretme işini yaptım, öğretmen; eğitme işini yaptım,
eğitmen dediler.

Eğitim-öğretim eylemini, hep bir sıkıntılı süreç olarak
yaşadı, yaşıyor velinimetimiz öğrencilerimiz, onları yetiştiren ebeveynler,
güzel ülkemizin insanları.

Kendisine değer verdiğim ve kendisinden değer gördüğüm, bir
zamanların eğitimcisi, şimdilerin biraz siyasetçisi biraz da bürokratı bir arkadaşım
bana gecenin ilerlemiş vaktinde, telefonda “Bir tanıdığımın oğlu yarın Sınav’a
girecek, çocuk perişan, aile perişan, sınav kaygısı sebebiyle evlerinde huzur
yok. Ne tavsiye edersin?” diyorsa, sınava oğlunu götüren anne, “Ben oğlumdan
daha heyecanlıyım, içeride ne yapıyordur acaba? Falan okula gitmesi için tam
puan alması lazım.” cümleleriyle kendisinden medet umduğu gazeteciye hırs ve
heyecanını dillendiriyorsa burada bir sorun var, demektir. Bu, yalnız bir
eğitim-öğretim sorunu değil, bir memleket sorunudur.

Eğitim faaliyeti insan merkezli, insana endeksli. Bu eylemin
öznesi de nesnesi de insan. “İnsan, insanın müşkülüdür.” sözünü çok anlamlı
bulurum. Eğitim faaliyetini zorlaştıran, çile haline getiren; insanoğlunun
kendini ve hemcinsini nesneleştirmesidir, diye düşünüyorum. “Eğitim” sözcüğünün
kendisi anlam yönüyle problemli. Kelimenin kökü “eğmek”. Temel anlamıyla
düşündüğümüzde eğmek eylemi nesneler üzerinde yapılar ve bu nesnenin temel
karakteri direnç göstermesidir. Özne de bu nesne üzerinde ancak şiddet ve güç
uygulayarak sonuç alır. Ağaç eğilir, aslı odundur. Demir eğilir, bina eğilir;
bunların tamamı kendilerinden daha dirençli bu baskı karşısında mukavemet
gösterememeleridir. Eğmek eylemi, nedense özünde bir olumsuzluğu çağrıştırır.
Direnme, şiddet, karşı koyma, isyan, istenmezlik vardır. Eğmek fiilinden
türetilen eğitim kelimesinde de aynı olumsuz ruhu hissetmemek mümkün değildir.

Öncelikle yapılması gereken, insanı nesne olarak görmekten,
algılamaktan vazgeçmektir. İnsan eğilip bükülmeye değil, keşfedilmeye, içindeki
bin bir cevherle yüceltilmeye layık yüce yaratıktır. İnsan, yeryüzünün
halifesi, yaratılmışların en şereflisi, bütün evrenin kuruluş sebebidir. Ona
nasıl nesne gözüyle bakılabilir, nesne muamelesi nasıl yapılabilir? Her insan
evrenin içinde bir evren, dünyanın içinde bir dünyadır. Bin bir derinlik ve
inceliğe sahiptir. İnsan, keşfedilmesi gereken, keşfedilmeyi bekleyen en
mükemmel varlıktır. Adına eğitim denilen bu faaliyette insanı eğitmekten
vazgeçilmeli, insanı keşfetmeye yönelik radikal yöntemler geliştirilmelidir.
İnsan, böylece keşfetmenin ve keşfedilmenin sevincini duyacak, nesne görülmenin
kompleksinden kurulacak, kazanacağı izzetin ayrıcalığını hissedecek, dünyada
var olmayı bir angarya değil, bir kazanç ve Yaratan’ın lütfu olarak görecektir.
Gelin, yeni bir perspektifle merkeze aldığımız insan üzerinde yaptığımız eyleme
özgü yeni bir kelime türetelim, bulacağımız bu kelimenin çağrıştırdığı manaya
göre yeni bir yol haritası çizelim.

İnsanı nesneleştirmek, ondan beklentilerimizi de sıkıntılı
hale getiriyor. Bu sıkıntının adı, “başarı”. Aldığın puan, kazandığın okul
kadar değerli olmak, ne acı bir gerçek, ne kaldırılmaz bir yük! Aldığın puan
kadar iltifat, aldığın puan kadar itibar, aldığın puan kadar hediye… Biz,
üretim kapasitesi yüksek makine ile evrenin varlık sebebi insanı karıştırıyoruz.

Başarıya endeksli eğitim anlayışından, sisteminden derhal
vazgeçilmelidir. İnsan gerçeğini inkişafa yönelik bir eğitim sistemi
uygulanırsa başarı temel kıstas olmaktan çıkacak, sadece keşfedilen cevherimizi
parlatan bir cila olacaktır. Aslında “başarı” kelimesi de anlam itibariyle
problemlidir. “Başarı”; başa çıkmak, bir şeyi yenmek, egale etmektir. Kelime;
bir kavgayı, bir mücadeleyi, gayretin yanında bir galibiyeti ve mağlubiyeti de
çağrıştırmaktadır. Kelimenin dolaylı manasında ter kadar, gözyaşı ve kan da
vardır. Daha sevecen bir kelime bulmak lazım.

Başarmakla değer kazanılacağını öğrenen bir çocuktan,
yarınlarda büyüklerine aynı gözle bakmamasını bekleyemezsiniz. Yaşlandığında
başarma yeteneğini kaybeden, üretime katkı sağlayamayan her insan, o çocuk için,
artık değersiz olacaktır. “Başarın kadar değerlisin veya adamsın” algısını
veren bu sistemin kurucularının ve yürütücülerinin, kendilerine dönecek bu
oklardan şikâyet etme hakları olmayacaktır, olmamalıdır. Hayatımız, “insan
sevgisi” perspektifiyle inşa edilseydi, eğitim süreci buna göre yürütülseydi
toplumun hiçbir yaş grubu birbirini değersizleştirmez, dışlamazdı.

Milli Eğitim’de anlayış değişikliğine hararetle, acilen
ihtiyaç var. İnsanımızı öğütüyoruz, telef ediyoruz. Özellikle Sınav dönemlerinde
depreşen yaralar, ne kadar çürüdüğümüzü göstermektedir.

Bilinen bir sözdür: “Eski hal muhal, ya yeni hal ya
izmihlal!”