27.7 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 470

Korona Salgının Ortaya Çıkardığı Ekonomik ve Sosyolojik Gerçekler!

0

Profesyonel ekonomistler bir tarafa, ekonomi okuyucusu olan
herkesin de bilebileceği gibi Türk Ekonomisi, bilhassa 2018 Ağustosunda oluşan
kur atağı sonrası kırılganlıkları artmış bir ekonomidir.

Biz bu yazımızda 2020 yılı başından başlayarak 11 Mart 2020
tarihinde ilk covid 19 virüsü vaka tespitiyle birlikte, zaten çok kırılgan hale
gelmiş bulunan ve genel dengeleri pamuk ipliğine bağlı bir ekonominin Korona
salgını sebebiyle ancak alabildiği tedbirlerin daha net bir şekilde ortaya
çıkardığı sosyal meselelere dikkat çekmeye çalışacağız.

Bilindiği üzere 11 Mart 2020 tarihini takiben ilk ekonomik
ve idari tedbirler 16 Mart tarihinden itibaren alınmaya başlandı. Maske ve
kolonya dağıtımı ile başlayan tedbirlerin hafifliğini bir tarafa bırakırsak,
adına “gevşek karantina” diyebileceğimiz tedbirler kapsamında
alınan ekonomik tedbirleri 4 başlık altında toplayabiliriz.

1- Doğrudan Bütçe kaynaklarıyla sağlanan gelir
destekleri,

2- İşsizlik Sigorta Fonu kaynaklarıyla sağlanan
ve çalışanlara verilen ücret destekleri,

3- Vergi ve SGK primi ertelemeleri şeklindeki
destekler ve

4- Kredi teşviki yoluyla işletmelere ve
tüketicilere verilen destekler.

1-Doğrudan Bütçe kaynaklarıyla sağlanan sosyal yardım
veya gelir destekleri:

Türkiye Cumhuriyetinin yıllık bütçe rakamlarını veya sosyal
yardımlar konusunda kamuoyundaki tartışmaları takip eden herkesin de
bilebileceği gibi, doğrudan bütçe harcamaları faslında bulunan ve 48 başlık
altında ihtiyaç sahiplerine dağıtılan sosyal yardımlar için bütçede 69,5 milyar
TL kaynak ayrılmaktadır.

Senelerdir dağılan bu yardımların GSYH’ya oranı %1,6 veya
Bütçe harcamalarına oranı ise %6,8 civarındadır. Mukayese
olsun diye 2020 yılı yatırımların harcama bütçesindeki payının %6,5 olduğunu bu
vesileyle bildirelim.

Sosyal yardımlara dair bu genel bilgimiz dışında, aşağıda
detaylarını vereceğimiz üzere, Korona Salgını sebebiyle ortaya çıkan rakamlar
hakkında kimsenin yeterli bilgi sahibi olduğunu zannetmiyoruz. Bu konuda en
fazla bildiğimiz husus; 2 milyon 111 bin 254 haneye, sosyal
yardım altında devamlı aylık gelir desteği sağlandığıdır.

Ancak T.C Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın
18.05.2020 tarihli açıklamasından anladık ki, FAZ 2 kategorisiyle 2 milyon 316
bin  hanenin ve FAZ 3 kategorisiyle açıklanan 1 milyon 689 bin 500
hanenin de aşağıdaki koşulları taşımaları sebebiyle sosyal yardım almayı hak
kazanan hanelerden oluştuğu öğrenmiş olduk. Özetle; korona salgını
sebebiyle “Sosyal Koruma Kalkanı” adı verilen ve bir defalık
olmak üzere hane başına verilen 1.000 TL’lık gelir desteğinden 6 Milyon
116 bin 764 hanenin 
yararlandığını öğrenmiş olduk.

TÜİK hesaplarına göre ortalama bir hane 3,6 kişiden oluştuğu
için nüfusun 22 milyon 20 bin kişilik bölümü, yani toplam
nüfusun %26,5’u aşağıdaki şartları taşıdığı için 1.000 TL’lik gelir
desteği veya sosyal yardım alacak duruma düşmüş…

NİTEKİM SOSYAL YARDIM YARDIM TALEBİNDE BULUNAMAYACAK
HANELER İÇİN AŞAĞIDAKİ KRİTERLER BELİRLENMİŞTİR:

1-Pandemi Sosyal Destek Programı Faz 1 ve Faz 2, Faz 3
kapsamında verilen 1000 TL’lik nakdi destekten faydalanmış olan haneler,

2- 5510 sayılı Kanunun 4/a maddesi kapsamındaki kamu
işçileri,

3- 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi kapsamındaki memurlar,

4- Sosyal Güvenlik Kurumundan gelir veya aylık alanlar
(emekliler),

5-İŞKUR İşsizlik Ödeneğinden faydalananlar (aylık ortalama
1560 TL),

6-İŞKUR Kısa Çalışma Ödeneğinden faydalananlar (ortalama
1620 TL),

Gördüğünüz üzere o haneye aylık en az (39TL x30gün) yani
1.170 TL giriyorsa, o hanede yaşayan başka kimse sosyal yardım talebinde
bulunamaz…

Daha önce yapılmış gelir testlerine göre bu kriterlerden
anlamamız gereken, 6 Milyon 116 bin 764 hanenin yukarıdaki
kategorilere göre, yıllardır zaten açlık sınırının bile altında yaşamaya mahkûm
edilmiş olduklarıdır.

SONUÇ; Korona salgını sebebiyle 6 milyon 116 bin haneye veya
nüfusun %26,5’luk kısmına bir defalık olmak üzere toplam 6 Milyar 116 milyon TL
gelir desteği sağlanmıştır. Bu yardım miktarının GSYH’ya oranı binde 1,41’dir.

2-İşsizlik Sigortası Fonu kaynaklarından sağlanarak ve
çalışanlara verilen ücret destekleri:
 

Bu fasıldan yapılan desteklerin detaylarını vermeden önce
“Korona Salgını” sebebiyle daha çok gündemimize giren İŞSİZLİK
SİGORTASI FONU’na ait özet bilgilerin kamuoyuyla paylaşılmasında fayda var…

Bilindiği üzere bu FON AKP öncesi kurulmuş olup, mevzuatı
gereği işsizlik ödeneğinden faydalanmak sıkı şartlara tabi kılındığından, fon
gelirleri daima giderlerinden fazla olmuş ve bu sebeple de bu FON’da biriken
paralar daha çok Hazine’nin iç borçlanma ihtiyacı için kullanılmıştır.

Fonun gelirleri esas itibariyle; işçi ve işverenden toplanan
primler ve devlet katkılarından oluşmuştur. Primlerin %25’i işçiden, %50’si
işverenden ve %25’i de devlet katkısından oluşmaktadır.

Aynı şekilde FON’da toplanan paralar artmaya başlayınca,
ağırlıklı Hazine Bonoları ve Banka mevduatlarından gelen faiz gelirleri, yıllar
itibariyle prim gelirlerini geçmiştir.

Bu yazının konusu olacak şekilde, resmi kayıtlardan aldığım
rakamlara göre;

1– 2018 yılında toplam FON gelirleri 34,629 milyar TL
olurken, bu gelirlerin 15,108 milyar TL’sı faiz gelirlerinden elde edilmiştir.
Yılsonu fon varlığı 127,644 milyar TL’dır.

2018 yılında FONUN toplam giderleri 23,705 milyar TL olmuş,
bu miktardan işsizlik ödeneği olarak çalışanlara sadece 5,866 milyar TL
ödenmiştir. Geri kalan miktar ise; hükümetin istihdamı teşvik programları adı
altında ve çeşitli kalemlere harcanmıştır.

2– 2019 yılında toplam gelirler 40,365 milyar TL,
faiz gelirleri ise 16,832 milyar TL olmuş, yıl sonu fon varlığı 131,542 milyar
TL’ye ulaşmıştır. 2019 yılında toplam Fon giderleri 40,365 milyar TL olarak
gerçekleşmiş, bu miktarın 10,006 milyar TL’si işsizlik ödeneği olarak
çalışanlara ödenmiş ve bakiye 30,359 milyar TL’sı ise; yine değişik adlar
altında teşvik programlarına aktarılmıştır.

3– 2020 yılının korona salgını öncesi ilk üç ayında
FON’un toplam gelirleri 10,606 milyar TL olmuş, bu gelirlerin 4,252 milyar
TL’si faiz gelirlerinden oluşmuştur. Aynı şekilde fonun ilk üç aylık giderleri
de; 2,641 milyar TL’si çalışanlara ödenen işsizlik ödeneği olmak üzere,
giderler toplamı 10,175 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. 2020 Mart ayı sonu
itibariyle fon varlığı toplam 131,973 milyar TL’dir.

Bütün bu bilgileri niye verdik diye soracak olursanız, onu
da anlatalım:

Korona salgını ortaya çıkıncaya ve iktidarın aldığı önlemler
kapsamında “işsizlik ödeneği” dışında, “kısa
çalışma ödeneği”
 ve “ücretli izin” adı
altında yapılan uygulama ve ödemelerin miktarını göstermek ve dahi TBMM’ne sevk
edilen ve FON gelirlerini 2 kat artıracak düzenlemenin sebebini anlatmak için,
yukarıdaki bilgileri vermek gerekmektedir…

Şimdi 2020 yılı NİSAN-MAYIS aylarında FONUN nakit durumu ve korona
salgını sebebiyle yapılan ödemelere geçebiliriz.

Nisan ayında FON gelirlerinin 3,384 milyar TL’si faiz olmak
üzere toplam 5,459 milyar TL’dir. Nisan ayı toplam giderleri ise; 1,598 milyar
TL’si işsizlik ödeneği, 723 milyon TL “kısa çalışma ödeneği” olmak
üzere çeşitli adlar altında ödemeler toplamı 4,209 milyar TL’dir.

Mayıs ayında ise giderler Nisan ayına göre mutad ödemeler
dışında ve salgın kapsamında sadece 1,4 milyar TL artmış ve toplam giderler
ise; 7,512 milyar TL olmuştur.

Özet olarak anlatmak gerekirse; ilgili bakanlığın yapmış
olduğu açıklamalarda korona salgını sebebiyle İŞSİZLİK SİGORTASI FONUNDAN 10
Haziran itibariyle toplam 4.979.792 kişiye toplam 13
milyar 631
 milyon TL ödeme yapıldığını beyan ederken,
mevzuata göre önceki aylarda zaten fondan işsizlik ödeneği alan çalışanları
bile salgın kapsamında gelir desteği veya yardım yapılan çalışan sayısına dahil
etmiş ve yine bildiğimiz yöntemlerle kamuoyunu yanlış bilgilendirmiştir.

Sonuçta bütçe veya hazineden çıkmayan bu miktarın GSYH’ya
oranı da binde 3,1 oranındadır.

Şimdi ise kamu çalışanlarından zaten kesilmediği için
sayıları sadece 12 milyon 684 bin olan işçi ve bu işçileri çalıştıran
işverenden alınan “işsizlik sigortası” prim miktarını 2 katına
çıkararak, salgın sırasında fazladan ödenen paraları kat be kat geri almak ve
fon kaynaklarını daha fazla bir biçimde Hazine fonlamasında kullanmak üzere
yasal çerçeveyi değiştirmeye çalışmaktadırlar.

Farkındaysanız bu ülkede kamu çalışanları dışında, gerçek
anlamda kayıtlı çalışan miktarının da 12 milyon 684 bin kişi olduğu
bilgisini de bu şekilde öğrenmiş oluyoruz.

Bu durumda sözde istihdamı destekliyoruz adı altında,
kendilerinin bir şey yapmasını bir tarafa bırakalım, ayakta kalmaya çalışan
işletmeleri de ilave yüklerle batırmak niyetinde olmalılar.

Bilmeyenler için bu vesileyle ilave bir bilgi verelim; FON
kaynakları halen 127 milyar TL olup, bu kaynakların %79,5’u Hazine Kâğıtlarında
ve %20,5’u da kamu bankalarının mevduatında bulunmaktadır.

3-Vergi ve SGK primi ertelemeleri şeklindeki destekler:

Sayın Cumhurbaşkanı ve Maliye Bakanı’nın çeşitli beyanlarına
göre yüzbinlerce işletmenin toplam 66 milyar TL’lık vergi ve SGK primleri 2020
yılı Ekim ayına kadar ertelenmiş olup, KOBİ veya diğer işletmelere doğrudan
herhangi bir doğrudan gelir desteği verilmemiştir. Bu miktarın doğruluğunu ise
başkaca bir teyit kaynağımız olmadan aynen kabul etmek zorundayız. Vergi
ve prim ertelemeler toplamının GSYH’ya oranı ise %1,51’dir.

4-Kredi teşviki yoluyla işletmelere ve tüketicilere
verilen destekler:

Merkez Bankası ve BDDK verilerini incelediğimizde kolayca
görüleceği üzere; Türk ekonomisi arz ve talep dengesinin bozulma eğilimine
girdiği durumlarda, kamu destekli kredi mekanizması derhal devreye sokulur ve
iç talep canlandırılmaya, finansman ve tedarik zinciri korunmaya çalışılır. Bu
duruma en iyi örnek 2017 yılında KGF kredileri vasıtasıyla piyasaya 295 milyar
TL verilmek suretiyle o yıl %7,4’lük büyüme oranına ulaşılmış olmasıdır.

Korona salgını sebebiyle Bütçe ve Hazine imkânlarıyla, “Sosyal
Koruma Kalkanı”
 ve “Ekonomik Koruma Kalkanı” oluşturamayan
mevcut yönetim, yaklaşık 155 milyar TL’lik ve ağırlıklı olarak Kamu Bankaları
vasıtasıyla kredi dağıtma yoluna gittiler. Yazımızın konusu olmamakla birlikte,
maliyetinin ve enflasyonun altında sayılabilecek düşük faiz oranları sebebiyle
hem ticari hem de bireysel kredilerle piyasalar ayakta tutulmaya ve ekonomik
küçülme oranları da düşük tutulmaya çalışılıyor. Normal dönemlerde kamu
bankalarının toplam kredilerdeki payı %30’lar civarında iken, son haftalarda
kamu bankalarının kredilerdeki payı %50’li oranların üzerine çıktı.

MB verilerine baktığımızda Haziran ayının son haftası
itibariyle, yaklaşık bireysel kredilerin toplamı GSYH’nın yaklaşık %18’ine denk
gelen 760 milyar TL’ye, toplam kredilerin miktarı ise; 3,22 Trilyon TL civarına
çıkmış oldu…

BDDK verilerine göre 760 milyar TL’lik toplam bireysel kredi
kullanan 32 milyon 510 bin kişiden, toplam miktarın %58’ine denk gelecek
şekilde, 28 milyon 500 bin kredi borçlusunun aylık geliri 5.000 TL ve daha
altındaki kişilerden oluşuyor.

Yani 4 milyon kişinin ortalama kişi başına borcu 80.000 TL
iken, 28 milyon tüketicinin kişi başına ortalama 15.700 TL civarında kredi
borcu bulunmaktadır. Nitekim toplam kredilerin %51’i ihtiyaç kredilerinden
oluşmaktadır.

Kayıtlara daha intikal etmemekle birlikte Maliye ve Hazine
Bakanı’nın beyanlarına göre son hafta konut kredisi için 110 bin kişinin
yaklaşık 25 milyar TL’lik konut kredisi talebinin kabul edildiği bilgisini de
vermeliyiz.

Mukayese olsun diye 2002 yılında hane halklarının bireysel
kredileri toplam 5,8 milyar TL ve GSYH’ya oranı ise %1,6 civarındaydı.

SONUÇ İTİBARİYLE; Korona salgını sebebiyle yönetimin
doğrudan gelir destekleri GSYH’nın sadece binde 1,41 oranında
olup, GSYH’nın binde 3,1’i kadar İşsizlik Sigorta Fonu
vasıtasıyla destek verilmiş olup, Vergi ve prim ertelemeleri GSYH’nın %1,5’u
kadar, faizli kredi destekleri ise GSYH’nın %3,5’u nispetinde
olmuştur. Dolayısıyla korona salgını sebebiyle halkına en az destek veren
ülkelerden biri Türkiye olmuştur.

Elde ettiğimiz veriler doğrultusunda yazımıza konu diğer bir
başlık olan sosyolojik tespitlere gelecek olursak;

BİR ÜLKE DÜŞÜNÜN Kİ;

Son 18 yılda sadece Bütçe’nden 522,2 milyar $
faiz ödemiş olsun,

Kendi beyanlarına göre 50 milyar $ Suriyeli
sığınmacılara harcamış olsun. Buna karşın;

  • 6
    Milyon 116 bin 764 hanenin
     (TÜİK hesaplarına göre ortalama bir
    hane 3,6 kişiden oluştuğu için nüfusun 22 milyon 20 bin kişilik bölümü
    veya toplam nüfusun %26,5’u) 1.000 TL’lik ve tek seferlik
    sosyal yardıma muhtaç olduğunu öğrenmiş olduk.
  • 525
    TL’lik aylık gelir testini geçemediği için 7 milyon 950 bin kişinin GSS
    primini devlet ödüyor olsun,
  • 1,5
    milyon hanenin elektrik parasını devlet ödüyor olsun.
  • 695.000
    emeklinin ortalama 1.200 TL emekli maaşı aldığını,
  • İşgücünü
    oluşturan nüfusun ancak %42’sinin işi var olsun ve bu çalışanların %33’ü
    kayıtsız ve %52’si de asgari ücretli olsun,
  • 32
    milyon 510 bin kişi bireysel kredi olarak bankalara 760 milyar TL borçlu
    olsun,
  • Dar
    anlamda işsizlik tanımına göre, daha geçen yılın işgücüne katılma oranı
    olan %54,3’le hesapladığımızda 7 milyon 650 bin 288 kişi işsiz ve işsizlik
    oranı ise %22,48 olsun,
  • Nüfusun
    %83’ü elde ettiği gelirle zorunlu ve insani ihtiyaçlarını karşılayamıyor
    ve sadece nüfusun %17’si bu salgından etkilenmemiş olsun ve O ÜLKEDE BU
    EKONOMİK VE SOSYAL VERİLER DE SİYASETE YANSIMIYOR OLSUN! (Alıntı: 21.YY
    Türkiye Enstitüsü) 

İngiltere’den Tespitler (1)

0

     İngiltere’de
insanlar, kadın olsun erkek olsun, birbirleriyle karşılaştıkları zaman;
karşılıklı gülümsüyorlar. “Hay” diye yumuşak bir ifade, nazik bir eda ile
selâmlaşıyorlar.

     Bu şekilde herkes,
yekdiğerine emniyet telkin ediyor, güven veriyor. Birbirlerini rahatlatıyorlar.
Birbirlerinden emn ü amanda oluyorlar.

     Böylece
birbirlerini takdir etmesini biliyor; tahsin etmeyi, beğenilerini belirtmeyi
seviyorlar. Özellikle erkeklerin bayanlara karşı centilmence tavırları, onlara
karşı gönül alıcı söz ve cümleler sarfetmeleri; kadınları bilhassa yaşlı
olanlarını mest ediyor, bundan çok memnun oluyorlar.

     Erkekler
sergiledikleri bu tavra “çok naziksiniz” şeklinde bir karşılık alıyor. İki
taraf da memnun ve mesrur oluyor. İçleri sevinç ve sevgiyle doluyor. Bu
davranış biçimleri onları hayata daha çok bağlıyor.

     Güçlüklere dayanma
gücü veriyor. Zorluklara katlanma moraliyle bir kat daha yenileniyor, gün
içinde gözleri yaşama sevinci ile dolup taşıyor.

     Öyleyse bizler de
birbirimizle karşılaştığımızda birkaç güzel kelime ve kelâm edelim. Hiçbir
kaybımız olmayan birkaç cümleyi yekdiğerimizden esirgemiyelim. Oysa insanların
bu şekilde birbirlerine söz sarfetmeye ne de çok ihtiyaç ve gereksinimleri var.

     Hem Peygamber
Efendimiz “Selâmı yayınız.” demiyor mu? Yani birbirinize olan güveninizi, her
fırsatta tazeleyin demek istemiyor mu? Bizleri buna teşvik edip yöneltmiyor mu?

     Hz. Peygamber:
“Verecek hiçbir şeyiniz yoksa bile, bir tebessümünüz, bir gülümsemeniz de mi
yok?” anlamında bizleri sorgulamıyor mu?

     Hem demiyor mu, o
şanlı Nebî: “Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. Kolay gösteriniz,
zorlaştırmayınız!” diye.

     Aydın ve münevverlerimizi; hele mânevî
bataryaları da boş ise, buralara gelince; Türkiye ile kıyaslanamıyan tabii
güzelliklerden noksanlıklara rağmen; maddî alanda şâhit ve tanık oldukları
düzen ve intizam; onları düşündürüyor.

     Her şeyin
hâllolmuş olduğunu görmeleri; insanların zâhiren de olsa iyi hoş tavır ve
davranışları; onları buralara bağlamaya yeter de artar diye düşünmeden
edemiyor! Yüzümü acı çizgiler kaplıyor! Türkiyem ve onlar adına esef edip
üzülmekten kendimi alamıyorum.

     Daha önceki tespitlerim
arasında yazdığım gibi, İngiltere’de, sanki devletin eli değmediği yer yok
gibi. Her tarafta, yolda izde nizam ve intizam kendini hep belli ediyor.

     İşsiz kalana, iş
bulana kadar -kimseye muhtaç olmayacak şekilde- para veriliyor. Evi yoksa, o da
sağlanıyor.

     Böyle
düşünedurayım. İnternet üzerinden dinlediğim bir Türk televizyon yayınında, tam
da üstünde durduğum konu hakkında bir hanım sanatçımız Hollanda’yı anlatıyordu.

     Bu Türk sanatçı,
Hollanda’nın bütün dış güzelliklerini anlattı anlattı. Sonunda, o zahirî, o dış
güzelliğin altındaki sosyal gerçeği nazara verdi. Ve dedi ki:

     “Burada kadınlar
şiddete maruz kalıyor! Çeşitli şiddete uğruyor. Bilhassa kocaları tarafından
dövülüyor, sövülüyor, tartaklanıyorlar! Allahtan; böyle dayağa uğrayan kadınlar
için, kurum ve kuruluşlar var. Kadınlara kucak açan, onlara el atan, mağdur
olanları barındıran sosyal yerler var…”

     Sanatçımız bu gibi
müesseselerden sitayiş ve övgüyle bahsederken, onunla röportaj / mülâkat yapan
spiker / konuşmacı -haklı olarak- çıkıştı. Ve demek istedi ki, ne şiddet
olmalı, ne de sığıntı yeri. Tabii ideali buydu ama, realite bu şekilde tecellî
ediyor, kendini gösteriyordu ne yazık ki…

     Aslında kadın; tüm
Avrupa’da, modern dünyada aynı olumsuz davranışla karşı karşıya. Şüphesiz
İngiltere’de de vaziyet bu merkezde. Boşanmaların had safhada olması, bunun en
açık göstergesi.

     Türk sanatçı,
ayrıca İngiltere’nin de aynı şekilde başının dertte olduğu bir hususa değindi:
“Bisiklet hırsızlığına.” Hollanda’da dedi, günde -inanır mısınız bilmem- beş
yüz bisiklet çalınıyor!

     “Evet yanlış
duymadınız! Bu sokakta çalınıyor; hemen arka sokakta satışa sunuluyor!”

     İşte Avrupa’nın
göz kamaştırıcı cilâsının altında yatan sosyal / içtimaî gerçek.

     Hollanda gibi
Güney İngiltere de tamamen düz bir arazi yapısına sahip. Ufak tefek
dalgalanmalar dışında, dişe dokunur bir yükselti yok.

     Aynı bölgede yer
alan Cambridge şehri de bisiklete çok müsait ve uygun. Herkesin en az bir
-çünkü sayıca fazlası da söz konusu- arabası var. Bir köpeği var. Bir de
bisikleti muhakkak var.

     Nitekim yolların
kıyıları, bisiklete ait olduğu, trafik çizgileriyle belirtilmiş durumda. Çünkü
bisiklet, İngiltere’de trafiğin vazgeçilmez bir parçası olmuş durumda. Bu
bakımdan her yerde bisikletler için park yerleri, ayrıca belirtilmiş. Rast gele
bir yere bırakamazsınız bisikletinizi.

     Fakat her şeye
rağmen çalınmasına da bir türlü mâni olamazsınız! Şayet zincirle sabit bir yere
raptedilse bile, hiç olmazsa tekerleği veya tekerlekleri söküp götürmeleri
işten bile değil. Bu şekilde, tekerleği çalınmış bisikletleri bizzat kendi
gözlerimle gördüm ve şaşmaktan kendimi alamadım.

Devlet mi Önemli, Devlet Başkanı mı?

Dikkatinizi
çekmiştir. Son iki yılda devletin resmi bildirilerinde, kamu spotlarında, yandaş
medyada, bakanların, iktidar partisi yetkilileri ve milletvekillerinin her
beyanatında, mutlaka Cumhurbaşkanından bahsediliyor. “Sayın
Cumhurbaşkanımızın liderliğinde ve O’nun talimatlarıyla”
diye başlayan övgü,
minnet ve sadakat
duygularının beyanı adeta bir ritüel olarak
tekrarlanıyor.

İçişleri
Bakanı S. Soylu’dan ve başka bazı kamu görevlilerinin, “Türk Milletine ve
devletimize
sadık kalacağım” demesi gerekirken,
Cumhurbaşkanına karşı
hayatımın sonuna kadar sadık kalacağım”
 dediğini duyduk.

Eskiden
Azerbaycanlı kardeşlerimizle yaptığımız toplantılar ve sohbetlerde duymaya
alıştığımız “Hörmetli Cenab Prezidentimizden İlham ve destek alaraq”
 diye
başlayan övgü cümlelerini de aşan bir uygulama bu. Azerbaycan’da Prezident’e
övgü biraz abartılsa da, “dövlet” önemini hiç kaybetmeyen bir kavramdır.

Osmanlı
tarihi boyunca padişahlar için “Şevketlü, kudretlü, mehâbetlü, azametlü
hünkârım hazretleri”
gibi sözlerle başlayan uzun övgü, minnet ve sadakat
ifadeleri
kullanılırdı.

Cumhuriyet
döneminde “mülkün (devletin) sahibi” olan “padişah”
yerine, milletin temsilcilerinin seçtiği “Reis-i Cumhur” geldi.
Devlet Başkanına hitap tarzı
Osmanlı’dakine nazaran çok sadeleşti.

Atatürk
için, “Reis-i Cumhur Gazi Paşa Hazretleri”, İsmet İnönü için “Başvekil 
İsmet Paşa Hazretleri” gibi hitaplarda
bulunulmuşsa da, Türk Devleti ve Türk Milleti
kavramları daima şahısların üstünde bir değer olarak kullanılmıştır.

Milletimizin kurtarıcısı ve
devletimizin kurucusu Atatürk hakkında
padişahlar için kullanılan sıfatlar kullanılmamıştır. Bilakis Atatürk demeçlerinde
daima Türk Milletini öne çıkarmış, yapılan
büyük ve faydalı işlerin “milletin azim,
kararlılık, çalışkanlık ve fedakârlığının ürünü olduğunu”
vurgulamıştır. Övgü, minnet ve sadakat ifadelerini,
Atatürk Türk Milletine hitaplarında kullanmıştır.

1950’li yıllardan
günümüze kadar,
dünyadaki gelişmelere paralel olarak, devleti yönetenlerin geçici olarak kamuya hizmetle görevli kişiler olduğu
kabul edilmekte. “Sayın Cumhurbaşkanı
veya Sayın Başbakan”
gibi yalın hitap tarzlarıyla anılmaktadır.

Devletin yaptığı hizmetler için “Reis-i Cumhur veya Başvekil Hazretlerine”
değil, devlete şükran ve minnet duyguları ifade edilmiş, “Allah
devletimize zeval vermesin”
diye dua edile gelmiştir.

Çünkü devletin var olma sebebi millete hizmettir. Milletin
faydasına olan hizmetleri, Cumhurbaşkanının
lütfu veya ihsan-ı şahanesi değildir.
Görevinin
gereğini yapmaktan ibarettir.
Çünkü onlar da sadece birer kamu
görevlisidir.

Elbette
Cumhurbaşkanlığı makamı çok değerli ve saygın bir makamdır. Cumhurbaşkanı
(özellikle yeni sistemde) çok geniş yetki ve sorumlulukları üstlenmiştir. Ancak
asıl olan, kalıcı olan devlettir, millettir.

Cumhurbaşkanı devletin sahibi
değildir, devlet görevlisidir.

Cumhurbaşkanının liderliği çok iyi ve O’nun talimatları fevkalade doğru da olsa,
kullandığı kaynaklar milletin, temsil ettiği güç devletin gücüdür. Bu
yüzden sadakat şahıslara değil, devlete ve millete olur.

Bu
bakımdan devlet kavramı yerine Cumhurbaşkanını öne çıkarma
gayretlerini,
çağdaş demokrasi anlayışından uzaklaşma ve padişahlık
özlemlerine
bağlıyorum.

*******************************

Liderler İyi, Etrafı
Kötü

Cumhurbaşkanı
ve AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’a yıllardır oy verenler, yapılan vahim
hatalar ve kötü yönetimden şikâyetçi de olsalar, doğrudan “Tayyip Bey’i”
değil, “etraf”ını eleştiriyorlar.

Etrafındaki liyakatsizler, yolsuzluk yapanlar, pkk-severler ve FETÖ’cülerden
yakınıyorlar.

Aynı
durum diğer siyasi parti liderleri için de geçerli. CHP ile İYİ Parti’de ve
diğer siyasi partilerde de lideri eleştiremeyenler “etrafını” tenkit
ediyorlar.

Oysaki
o eleştirilen “etraf”, bizzat eleştiriden muaf tutulan, “lider”in
kendi tercihidir. Artık vesayet makamı olan güçler de kalmadığına göre,
kimse onlara bu etrafı tercih etmesi için silah zoruyla baskı
yapmamıştır.

Eğer “etraf kötü” ise lider kötü tercih yapmıştır.

Tamam, her
kurumda ve her durumda liderin etrafını kuşatan
“her devrin adamı”,
“yalaka”, “kurnaz”, “siyasetin ayak oyunlarını bilen”, “dalkavuk” insanlar
olur.

Neticede
liderler de insandır, nefis sahibidirler. Bu yüzden etrafını saran mahlûkların
iltifat, övgü ve “yalakalıklarından” hoşlanmasını pek yadırgamayabiliriz.

Ama etrafın
yanlış kişilerden oluşmasının sorumlusu bizzat bu kişileri tercih edendir.

Liderlik, etrafını iyi ve doğru insanlardan oluşturmakla başlar.

“Lideri yanıltan etraf”ın olduğunu söyleyenler,  liderin
“yanıltılabilir”
olduğunu da söylemiş oluyorlar. Bunu söyledikleri
zaman da “lider” rahatsız oluyor.

Elbette liderler de insandır.
Yanılabilir ve yanıltılabilirler.
Nitekim
Tayyip Erdoğan da “çözüm sürecinde” ve FETÖ ile münasebetlerinde yanıldığını ve
yanıltıldığını itiraf etti.

Liderlerin
yanılma ve yanıltılmaların faturasını millet öder.

Yetki verdiğimiz kişilerin en az yanılmaları veya yanıltılmaları için etrafında her zaman
doğruyu söyleyebilecek, ortak akıl ve vicdana davet edebilecek gerçek dostlara

ihtiyacı vardır.

Ülkede
veya partilerin içinde mutsuz insanların sayısı çok artmışsa, liderlerin
etrafını gözden geçirmesi zamanı çoktan gelmiş demektir.

Arkadaşlar Kanalıma Hoş Geldiniz

0

 

            Evet arkadaşlar YouTube kanalıma hoş
geldiniz. Videoyu izlemeden önce lütfen abone olmayı ve beğenmeyi unutmayın!
Videolarımızı ayrıca Facebook, Twitter, Instagram ve TikTok hesaplarımızdan
beğenip paylaşmayı da unutmayın!

 

            Sevgili arkadaşlarım! Bakınız bu
CeHaPe zihniyeti zamanında ne internet, ne sosyal medya ne Tinder gibi
uygulamalar hiçbirisi yoktu. Çünkü bunlar cahil! Bunlar ayyaş! Bunlar çöp!
Hatırlarsanız bizim iktidarımızdan önce Tinder bile yoktu. Milletim sevdiceğine
kavuşmak için mahalledeki teyzelerine, ablalarına rica minnet çöpçatanlık
yaptırıyordu.

 

            [Yeni Hed end Şoldırs’la sizin de
ahenkle dans eden saçlarınız olsun, güne daha zinde başlayın. 5, 4, 3, 2, 1,
Reklamı Atla]

 

            Bakınız, kanalımızı takip eden
arkadaşlarım canlı yayında Doları 7,5 liraya yükselttiğimiz videoyu
hatırlayacaklardır. Çünkü biz milletimiz için doları 10 da yaparız 15 de! Ama
Bay Kemal bunları bilmez, bunlardan anlamaz! Çıkmış oradan bol keseden atıyor.
Neymiş, Türkiye’de işsizlik artıyormuş. Yahu sen kimsin?!! Bir mermi kaç para
haberin var mı senin?!!

 

            Bakınız burada yeri gelmişken,
Terzioğlu Ceketleri’ne de milletim adına ayrıca teşekkür ediyorum. Mavi zemine
beyaz kareli ceketin mucidi Abdullah Terzioğlu kardeşime buradan en kalbi
duygularımla selamlarımı iletiyorum. Çünkü bu büyük icadıyla kazanan Türkiye
oldu, Bosna oldu, Suriye oldu, Filistin oldu!

 

            [Dı Dı Dı Dı Dı!!!! Takımını kur,
şampiyon ol! Hayranı olduğunu futbolcuları yönetmek istemez misin? Uygulamayı
hemen indir, efsane menajerler arasında yerini al. Futbol Manager Oyunu! 5, 4,
3, 2, 1, Reklamı Atla]

 

            Değerli kardeşlerim. Bakınız! Bir
önceki canlı yayınımızda %40’larda çıkan enflasyonu sadece TÜİK Başkanı’nın
gözlerinin içine bakarak 3 nokta 7 saniye içinde %9’a indirdiğimizi hepiniz
izlediniz. İzlemeyenler aşağıdaki linke tıklayarak bu videomuzu da
izleyebilirler. Buradan İP’in başındaki Hanımefendi’ye sesleniyorum. Biz bu
işleri biliriz. Kürsüye vatandaş çıkartarak siyaset olmaz! O kürsüye çıkıp
kendin konuşmayı beceremiyorsan çıkma bir daha!

 

            Değerli arkadaşlarım. Hatırlarsınız
kanalımızdan yaptığımız ilk canlı yayına “Oy moy yok” diye yorum yapan ve
Dislike atan üç-beş kendini bilmez vardı. Yahu siz kimsiniz?!! Bu millet size
15 Temmuzda gereken cevabı vermedi mi?!. Anlaşılan ders almamış olacaklar ki bu
defa polisimiz dış güçlerin maşası olan bu kişilere gereken cevabı verdi.
Polisimiz destan yazdı destan!

 

            [Krallığını kur, düşmanlarını yok et
ve yüksel! King of the North! Uygulamayı Google Play ve App Store’dan ücretsiz
olarak indirebilirsiniz. 5, 4, 3, 2, 1, Reklamı Geç]

 

            Yeri gelmişken buradan bir takım dış
güçlere sesleniyorum. Eeeey Trump! Öyle Twitter’a mivıtıra girerek, sabahtan
akşama kadar twit atarak ülke yönetilmez! Yahu sen başkan mısın, sosyal medya
bağımlısı ergen misin, kimsin sen?! Sıkıysa You Tube kanalı aç çık karşıma!

 

            Evet arkadaşlar bugünkü videonun da
sonuna geldik. Bir sonraki videomuzda Demet Akalın, Ajda Pekkan, Hülya Koçyiğit
üçlüsünden birini canlı yayında bakan yapacağım. Eğer Demet Akalın’ı bakan
olarak görmek istiyorsanız DEMET yazıp 3232’ye, Ajda Pekkan’ı bakan olarak
görmek istiyorsanız AJDA yazıp 3232’ye, yok ben illa Hülya Koçyiğit’i bakan
olarak görmek istiyorum diyorsanız HÜLYA yazıp 3232’ye SMS atmayı ihmal
etmeyin. Her SMS 10 TL’dir.

 

            Son olarak videoya Like atmayı ve
paylaşmayı unutmayın. Videoyu izlediği halde Like atmayan veya paylaşmayan
kişileri Süleyman tespit edip gereğini yapacaktır. Unutmayın,  biz bize yeteriz!

Bu Davayı Ancak Türkiye Bitirir (Hatırlayamadığımız gerçekleriyle…)

    Korona
gerçekleri dünyayı öylesine alt üst etti, ülkelerin gündemi sadece bu salgına o
kadar çok odaklandı ki!

    Ne dış
ilişkileri, ne de dış sorunları hatırlar olduk! Şimdi biraz olsun bu salgından
çıkıp, dış ilişkilerimize odaklanalım. Neredeyse unuttuğumuz konulara ama bu
konuların adeta kangren olmuş bir davasına bakalım…

   Dava
dosyası bir adayla ilgili!  

   Tam da
Akdeniz’in ortasında…

   Adı:
Kıbrıs…

   Yazılışı
altı harfli kısacık!

   Ama
neredeyse dış ilişkilerimizin en büyük sorunu!

   AB
üyeliğimiz denince anlaşmanın anahtarı o! Akdeniz’deki enerji sorunu denince
çözüme giden yolun ortasında yine o! Yunanistan’ın tarihsel aç gözlülüğünün en
büyük lokmasında yine onun adı! Ama aynı zamanda hem Türkiye, hem de Kıbrıs
Türk’ü için ata yadigârımız, üzerinde şanlı bayraklarımızın dalgalandığı vaz
geçilmez vatan toprağımız…

    6 yüz
yıldan bugüne bölgesinin en hassas noktası. Nice medeniyetlerin izi kalmış. Yüzyıllar
boyunca değişik milletler hüküm sürmüş. Çoğu savaşlara sığınak, çoğu savaşların
merkezi olmuş, stratejik bir ada.  

     Bu adada tarih boyunca yaşanan hep bir
mücadele, adada yaşayanlar arasında hep bir kavga, kargaşa. Geleceğinin ne
olacağına adada yaşayanların değil ama ada üzerinde türlü menfaatleri olanların
kararını bekleyen bir ada…

    Adada
yaşayan iki ayrı halk; ili, dini, örfü, âdeti birbirinden farklı…

    Sadece
kaderleri ortak, çünkü bu ada onların vatanı…

    Akdeniz’in
ortasında bir ada…

    Öylesine
önemli bir yer ki! Neredeyse dünyanın gözü kulağı burada…

    Zaten bu nedenle uluslararası arenada
süregelen 1968 yılından beri bitmeyen bir dava…

    Amerika’sı,
Rusya’sı, İngiltere’si, Fransa’sı, Almanya’sı, İsrail’i, Katar’ı, İtalya’sı
hepsi bu davayla ilgili!

    Sanki
orası onlara aitmişçesine, hepsi Kıbrıs’ta söz sahibi!

    Davanın konusu bu coğrafyadaki enerji
kaynaklarının kullanımı…

    Çünkü bu
adanın çevresi trilyonlarca metreküp doğalgazla, petrolle bezeli.

    Ya
adanın gerçek sahipleri? Kıbrıs’ta yaşayan adalılara ne demeli?

    Birisi Rum, diğeri Türk…

    Birisi Hristiyan, diğeri Müslüman. Biri Türkçe
konuşur, diğeri Rumca. İki toplum yapısal olarak öylesine farklı ki!

   Ama bir
de ada üzerinde söz sahibiymiş gibi davrananlar var ya?  Binlerce kilometre öteden adaya barış ancak
bizim söylediklerimizle gelir, bunları yapacaksınız diyenler var ya!

   Onlar
için adada kimler varmış, kimler yaşarmış? Pek de önemli değildir! Öyle olsaydı
zaten 1950’li yıllardan beri adada süregelen bu karmaşa çoktan sona erer;
adalılar kendilerine uygun bir çıkış/çözüm yolu bulurdu…

   Kıbrıs’ta bir de İngiliz tarafı vardır! Osmanlıdan
hatıradır, 1878’den beri orada.  Her
olayın içindedir ama hayalet gibidir, yaşananların görünmez yüzüdür!

     Savaşlar
yaşanır, barış adına görüşmeler yapılır, çözüme temel konular açıklanır,
taraflar oturur masaya, müzakereler, müzakereler…

     En
nihayetinde bir çözüm metni çıkar ortaya tam da anlaşılacak sanılır ama o da
ne? Rum tarafı bir kez daha mızıklanır!

      Olmadı yeni baştan, bu metnin şurası bana
uymaz, burası adadaki üslerimin geleceğine aykırı! Burasında Türkler olmamalı,
adadaki yabancı askerler öncelikle adadan ayrılmalı, göçmenler evlerine
dönmeli, adaya sonradan yerleşenler kesinlikle adadan gitmeli. Sürer de, sürer
neredeyse 60 yıldan beri bitmez bu dava…

     Nesiller geldi geçti. Hala Kıbrıs konuşulur.
Bu süreç hep böyle devam ederse eğer; bu dava ne son bulur, ne de Kıbrıs’ın geleceği
olur…

     Ne zaman ada halkını baş başa, bırakırlar.
Her iki tarafta hiçbir ülkenin baskısı olmadan müzakere masasına otururlar. Ne
ABD, ne AB, ne de BM. Konunun içinde olur! Davanın çözümü, elbette garantör
ülkelerle birlikte bulunur.

   Yukarıda
çözüm şekli de ne yazık ki bir rüya! Gerçek olsaydı zaten çoktan bitmişti bir
türlü sonlanmayan bu dava…

    Bu
rüyanın gerçek olması bu haliyle ne yazık ki, imkânsız!

    Çünkü on
binlerce kilometre öteden Akdeniz’deki enerji yataklarında hak iddia eden, ada
üzerinde sinsi emeller besleyen ülkelerin olduğu, bu ülkeleri kendisine kalkan
yapan Rum tarafının ada benimdir tavrı sürdüğü, Türkiye’nin adadaki hak ve
hukuku görmezden gelinip, Kıbrıs Türk tarafına da sen adanın azınlığısın
dendiği sürece; bu davanın bitmesi ancak bir rüya olarak kalacaktır! 

      Ama adadaki çözümü rüya olmaktan
çıkaracak, haklı olduğu bu davaya son noktayı koyacak bir ülke vardır ki, o da
Türkiye’dir.

      Kim ne
derse desin!

       Kimi
ülkeler Akdeniz’de, ada üzerinde türlü emeller peşinde koşarsa, koşsun.
Kıbrıs’ta 307 yıl boyunca hükümran olan, ada üzerindeki tarihsel ve hukuksal
kazanımlarını uluslararası anlaşmalardan alan, 1974’ten bu yana adada barışı
sağlayan Türkiye ne zamanki son sözünü söyleyecektir, bu dava da ancak o zaman
bitecektir.

Londra Kraliyet Sanat Akademisinde: Türkler (5)

          Hele el
yazması birbirinden güzel Kur’an-ı Kerîmler;

          Müzeyyen,
müzehheb, mücelled olarak görkemli verimler.

 

          Evrensel
Kur’an mesajı taşınıyor, o güzel iki kap arasında.

          Mânâlarla
Kur’an, sanki okuyanlarda somutlaşıyor sırasında.

 

          Adalet ve
haşmetin timsali, tuğralı Berat-ı Hümayunlar;

          Hatırla
diyor, yıkmak için devleti oynanmış nice oyunlar.

 

          Çiçeklerin
rengini soldurmayan, çinilerdeki bin bir sır;

          Dört mevsimi
tek bir bahara, büyük bir maharetle sığdırır.

 

          Fatih’in, hüsnü hatla baştanbaşa yazılı eğik
kılıcı;

          Belli ediyor
ki, bu dâhî hükümdar İstanbulu alıcı.

 

          Çelik
halkalar ve gümüşten yapılan zırhtan gömlek;

          Gösteriyor
olmadığını asıl gayenin ölmek.

 

          Çünkü ölüm
mukadder, o istenmez, nasılsa gelecek.

          Yaşamaya
bakmak gerek, nasılsa o hayatı delecek.

 

          Öncekinden
düşman karşısında olmuşken şanlı bir gâzi.

          Şehit
düşerse, geçerli olur Allah katında niyazı.

 

          Aziz hayatı
korurken, gelirse ölüm eğer;

          Elbette bunu
tebessümle karşılar, gerçek er.

 

          Medeniyet belirtisi başta yazı ve kalem
demekse eğer;

          Sergideki tüm
yazılar göz alıcı, göz nuru birer şaheser.

 

          O ne titiz
çalışma, o ne muhteşem ince ince dokuma;

          Asırları
yazmışlar sanki desenlerine, gel de okuma.

 

          Âbideler ne de ihtişam içinde, görkemli mi
görkemli.

          Seyrediyor
insan gurur içinde, biraz da gözleri nemli.

 

          Aylardır
devam etti, açık kalarak Londra’da sergi.

          Üstelik
yayımlamışlar, hakkında kitap gibi bir dergi.

 

          Mahşerî bir kalabalığın, gösterdiği bu
sevgi;

          Tarihte
neymiş Türkler? Oldu dünyaya nirengi.

 

          O ne ihtişam
Ya Rabbi? Dünya milletlerinin ağzı açık kaldı!

          Gördükleri
-emin olunuz ki- akıllarını başlarından aldı!

 

          Başka
milletlerin gözüyle bakıp tarihe, göğsüm kabardı.

          Her bakıştan
sonra, inanın ruhumda yeni bir sevinç vardı.

 

         Öyle derin bir iz bırakmış ki, tarih
boyu Türkler;

         Diğer milletlerin merakını, daima
körükler!

 

         İngilizi, Fransızı, Arabı ve Acemi;
nerede kim varsa;

         Toplanmış buraya; anlatacak
geridekilere ne duyarsa.

 

         “Royal Academy of Arts”da “TURKS”
Türk’ün tarihten gelen sesi.

         Sergilenenler; Türkiye için ne büyük
övünç vesilesi.

 

         Uygurlar, Göktürkler, Selçuklular ve
Muhteşem Osmanlı;

         Büyülüyor insanları, bunların haşmeti
ne şanlı.

 

         Ya Fâtih’in muktedir, mütefekkir,
mûnis sûreti;

         Gösteriyor tüm cihana, neymiş cihangir
savleti.

 

         Her eserin önünde, dönmüşlerdi
dakikalarca şaşkına!

         Söylesinler, Türklerin neymiş
medeniyetleri Allah aşkına?

 

         Velhasıl, bütün bu tarihten göz
kamaştırıcı kalıntılar;

         Çeşitli müzelerden, emaneten alınan
tüm alıntılar;

 

         Böylece, Türk-İslâm medeniyetinin
yüksekliği ispatlanıyor.

         Buradan hareketle, madde ve mânâdaki
asrîliğe atlanıyor.

 

         Medeniyetler beşiği Anadolumuz tarih
kokarken buram buram;

         Yetkililer demeli: Kesinkes bu iş
üstünde çok daha fazla duram.

 

         Unutma: “Geçmiş geleceğin aynasıdır.”
derler bak da gör!

         Dünya görüyorken bunu, sen olma
hakikate aman kör!

 

         Belli ki, senin mazin de tamamen
başarılarla dolu.

         Öyleyse, alnın açık olarak sürdür, bu
mukaddes yolu.

 

         Bırak da miskinliği artık, at aşağılık
kompleksini üstünden;

         Sen çok daha lâyıksın yükselmeye, geç
kalma, başla bu günden.

 

         Atalarından aldığın hızla, durma
ilerle.

         Peşinden gelir millet -emin ol-
kafilelerle.

Dursun Gürlek ile Kitap Hakkında konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Pek çok konunun kitabı yazıldı, yazılmaya devam
ediliyor: ‘Çay Kitabı’, ‘Tespih Kitabı’, ‘Takı Kitabı, ‘Aşkın Kitabı’,
‘Biyografi Kitabı’, ‘Ağıtlar Kitabı’ ve diğerleri…

‘Kitabın Kitabı’nı yazmak
en çok size yakışır. Yazmaya teşebbüs etseniz, nelerden bahsederdiniz?

Dursun Gürlek:
Ben yazacağım inşallah. Adı da ‘Kitabın
Kitabı
’ olacak.

Çetinoğlu: Yazmaya başladınız mı?

Gürlek: Düşünce
halinde var. Tasavvur halinde. İnşallah elimdeki kitaplar bitince başlayacağım.

Çetinoğlu: Büyük bir hizmet olur.

Gürlek: İnşallah.
Çünkü kırk yıldan beri kitapların içindeyim. Allah izin verirse bundan sonra da
kitapların içinde olmaya devam edeceğim. Unutmayalım ki medeniyetimizin bir
adı, da kitap medeniyetidir.

Çetinoğlu: Bir zamanlar ‘Kitapsız’ sözü, ağır hakaret sayılırdı.
Günümüzde bu kelime kullanılmıyor. Kitapsızlar mı azaldı yoksa kitapsızlık sözü
hakaret olmaktan mı çıktı? Veya insanlarımız böyle bir suçlamada bulunmaya
hakları olmadığını mı idrak etti?

Gürlek: Bir
kelimenin ne manaya geldiği, hakaret olup olmadığı kullanılan şahsa, kullanılan
yere ve zamana bağlı, tarzına bağlı. Mesela benim bir dostum bunu çok
kullanırdı rahmetli oldu. Hatta ‘Kitapsız
Toplum
’ diye kitap da yazdı. Olcay Yazıcı, şair…

Bence hakaret değildir efendim. Ekmeksiz, susuz, evsiz,
dinsiz demiyor muyuz? Bunlar hakaret mi? Değil.

 Çetinoğlu:
Söylemekten de çekiniyoruz.

Gürlek:
Çekiniyoruz evet. Dediğim gibi söz, mütekellime ve muhataba göre değişir. Siz
bana öyle masum bir kelime getiriniz ki, eğer ben kötü niyetliysem o son derece
masum kelimeyi çok kötü bir şekilde kullanabilirim. Siz bana öyle berbat bir
kelime getiriniz ki, ben onu güzelliğin, zarafetin ambalajıyla ambalajlayıp
yine güzel bir şekilde kullanabilirim. Bu tarz meselesidir efendim. Bizim
büyüklerimizin, Osmanlı âlimlerinin kitaplarına baktığımız zaman bugün
müstehcen diyebileceğimiz, kaba diyebileceğimiz bir takım hikâyeler, fıkralar
bile görebiliriz. Ama onlar öyle yerinde yazılmıştır ki siz onlara açık saçık
sözler gözüyle bakmazsınız.

Çetinoğlu: Mesnevi’de olduğu gibi…

Gürlek: Fakat hiç
de müstehcen değildir, hiç de kaba değildir. Hatta İbnül Emin Mahmut Kemal İnal
merhumun şöyle bir sözü vardır: Mahalline masruf müstehcenat, müstehcenatdan
addedilmez. Yerine göre… Tarzınıza bağlı… Tabii ki konuşurken kibar olacağız,
güzel kelimeler kullanacağız ama bu demek değildir ki yeri gelince öbürlerini
de kullanmayacağız. Üslup meselesi.

Çetinoğlu: Matbaa Türkiye’ye gecikerek geldi. Dolayısıyla
insanlarımız kitaba ulaşma imkânına geç kavuştular. Gecikme, hangi sonuçları
doğurdu?

Gürlek: Matbaanın
geç gelmesi, kitap okuma alışkanlığında herhangi bir değişiklik yapmadı. Erken
gelseydi de biz böyle olacaktık.

Çetinoğlu: Kitaba karşı mesafeli durmak bizim genlerimizde mi var,
kitapla barışık olmama durumu mu oluşuyor?

Gürlek: Onu
söylemek istemiyorum ama manzara maalesef böyle.

Çetinoğlu: ‘İnsan, en mükemmel
kitap.’ Onu nasıl okumalıyız?

Gürlek: Şeyh
Galip gibi okumalı:

Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dide-i ekvan
olan âdemsin sen.

Hakikaten insan büyütülse kâinat olur, kâinat da küçültülse
insan olur. İnsan, Allah’ın yarattığı mükemmel ve mütekâmil bir kitaptır. Zaten
biz bunlara kültürümüzde canlı kitaplar diyoruz. Hatta yine büyüklerimiz
demişler ki: ‘İlim satırda değil
sadırdadır. Buradadır, göğüstedir
. O
yüzden ilmi, canlı kitaplardan alın
.’deniliyor. Eskiden hangi mektepten,
hangi medreseden mezun oldun diye sormazlardı. Hangi hoca efendinin rahle–i
tedrisinde bulundun diye sorarlardı. Bu çok önemli. Burada hoca efendi canlı
kitap demektir.

Çetinoğlu: Eskiden sahhaflık, kültür gerektiren ince bir sanattı.
Günümüzde ticâret alanı hâline geldi. Bu değişimin sizde oluşturduğu duyguları anlatır
mısınız?

Gürlek: Bu
gidişle bırakın 2. El kitapları, 3. El kitaplar bile olacak. Bu değişimin bende
uyandırdığı duygu tek kelimeyle söylemek gerekirse hüzündür. Bu, hazin bir
manzarayı ortaya koyuyor. Evet, tabii eski sahhaflar Raif Yelkenci gibi,
Muzaffer Özak gibi sahaflar aynı zamanda kitap âlimi kimselerdi. Yazılan
eserlerden çok iyi anlarlardı ve bunların dükkânları aynı zamanda ilim yuvası
idi. Daha da ilgi çekici olanı, bu sahhaflar kitapları parası olana değil,
ihtiyacı olana satarlardı.

Çetinoğlu: Osmanlı’da kitap, zengin bir sanat dalı idi. Günümüzde
teknolojiden yararlanılarak muhteşem kitaplar basılıyorsa da bir fakirlik söz
konusu. Değişim-dönüşümle ilgili değerlendirmenizi lütfeder misiniz?

 

Gürlek: Günümüze
çok fazla kitap basılıyor. Bu bir gerçek ve tiraj patlaması diye bir husus var.
Bazı yazarların kitapları elli bin, yüz bin, iki yüz bin basıldığını duyuyoruz
ama bunlar hakikaten okunuyor mu? Benim tespitlerim şu ki: Türkiye’de çok
satılan kitaplar, az okunan kitaplardır. İsim vermek istemem. Meşhur hanım
yazarlarımızdan yahut erkek yazarlarımızdan olan kimselerin yazdığı ve çok
basıldığı söylenen kitapları için; ‘Kitabı
okumaya başladım fakat devam edemedim, bitiremedim
.’ Dediklerini
duyuyoruz.  Ben de merak ettim. Ki
okumayı seven bir adam olarak okumak istedim… Hayır, gerisi gelmiyor ve işin
garibi, bu tür kitaplar reklama, tanıtmaya dayanan bu türlü kitaplar kaliteli
eserleri öldürdü. Yani onlara dolaylı olarak zarar veriyor. Hâlbuki biz isteriz
ki çok satan kitaplar çok okunsun. Maalesef Türkiye’de bu böyle olmuyor. Az
satılan kitaplar daha çok okunuyor

Çetinoğlu: Hasan Pulur; ‘Biz şifahî bir milletiz’ Diyor. Abdülhak
Hâmid Tarhan, İbn’ül Emin Mahmut Kemal İnal, İsmâil Hâmi Danişmend, Hayri
Domaniç ve Aydın Bolak… gibi muhterem zevâtın düzenlediği sohbet meclisleri de
târihe karıştığına göre galiba o özelliğimizi de kaybettik.   Bu
gidişat sizce nereye?

Gürlek: Şifahî
millet olma özelliğimizi bir manada kültürel olarak düşünecek olursak maalesef
kaybediyoruz. Konuşmayı seviyoruz ama konuşmayı sevmenin kalitesi yükselince
şifahî kültür ortaya çıkıyor. Şu anda şifahî kültürümüz son derece zayıf. İşte
profesör, doçent yahut öğretmen yani diplomalı üç beş arkadaşımızı şu odada
toplayalım. Hiç ara vermeden bizimle iki saat konuşun bakalım diyelim. Bırakın
iki saati, üç saati, beş dakika sonra söz bitecektir. Acı bir gerçek. Eskiden
öyle miydi, bu bahsini ettiğiniz zatların evlerinde, iş yerlerinde bilhassa
İsmail Hâmi Bey’in cumartesi toplantılarında o devrin en büyük âlimleri
şairleri yazarları gelip saatlerce sohbet yaparlarmış. Keza Mahmut Kemal İnal
Beyin Mercan’daki konağında 50 sene bu sohbetler devam etti. Tadına doyulmaz.
Dediğim gibi, hem kitap medeniyeti hem de sohbet medeniyetidir bizim
medeniyetimiz. Osmanlı padişahlarının da huzurunda dersler yapılıyormuş, buna
da ‘huzur dersleri’ diyorduk. Huzur
derslerinde de esas olan kitaptır. Dersi yapan sohbeti yapan hoca efendi
mukarrirdir.  Yani takrir eder, eseri okur.
Okuduğu kitap genellikle Kadı Beyzavi tefsiridir. Hani şu meşhur tefsir. Onu
dinleyenlere de muhataplar diyoruz. Kendileri muhatap alınan kimseler. Onlar da
hoca efendiler. Yani sarayda başlıyor bu iş. Sadrazam konaklarında, paşa
konaklarında devam ediyor. Kitap mecnunu, kitap tutkunu olan insanların
evlerinde devam ediyor.

İşte bir Küllük kahvesi vardı. Adı kahve ama ilim
merkeziydi, kültür sanat merkeziydi. Şimdi ne Küllük kaldı ne de böyle sohbet
yapılan konaklar ve yalılar kaldı. Tek tük varsa da, onlar da eski tadı
vermiyorlar. Gönlüm ister ki bu şifahî kültürün olanca güzelliklerinin tezâhür
ettiği mekânlar tekrar ortaya çıksın. İlk giden ben olurum.

Çetinoğlu: Nâmık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Hüseyin Rahmi
Gürpınar, Mehmet Râuf ve Refik Hâlit Karay gibi, 1800’lü yılların ikinci yarısı
ile 1900’lü yılların ilk yarısında yaşamış yazarların eserlerinin günümüz
Türkçesi ile yeniden yayınlanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gürlek: Günümüz
Türkçesine aktarmanın, bana göre anlamı, o güzel eserleri kuşa çevirmektir.
Hani merhum Nasrettin Hoca’mızın Leyleği görüp de bunun ayakları uzun, biraz
keseyim, gagası uzun, biraz keseyim diye hayvanı cüceleştirmesi var ya, biz de
şimdi eskilerin kitaplarını sadeleştirme adı altında, öyle kuşa çeviriyoruz.
Üzülerek ifade ederim ki günümüzün Türkçesi, son derece zayıf, yetersiz ve dar
kalıplar arasında sıkışmış bir Türkçedir.

Çetinoğlu: Üniversiteli gençlerimizin çoğunluğu beş yüz kelime ile
konuşuyor. Onun da yarısını ya yanlış kullanıyorlar veya yanlış telaffuz
ediyorlar.

Gürlek: Bilhassa
telaffuz hataları kulağımı çok tırmalıyor. Unutmayalım ki Türkçe aynı zamanda
musikidir. Kulağa da hoş gelir. ‘Ağzımda
annemin sütü
’ diyor Yahya Kemal. Ben bu konuşmalardan rahatsız oluyorum.
Musikisi yok, üslubu yok, özelliği yok, güzelliği yok. İnsanlar konuşmuyorlar,
bağırıyorlar. Kavga ediyorlar sanki.

Çetinoğlu: Kütüphanelerimiz bizim bilgi ve kültür kaynaklarımız.
Sohbetimizi, kütüphaneler üzerine lütfedeceğiniz 5-10 cümle ile bitirebilir
miyiz?

Gürlek: Tabii ki
bir memleketin, bir şehrin kültürel seviyesini gösteren en önemli mekânların
başında kütüphaneler geliyor. Şimdi siz Paris’e gidin, Bibliothèque Nationale
de France ile karşılaşacaksınız. Milletlerarası kütüphanedir. Dünyanın en
zengin kütüphaneleri;

İngiltere’de British Museum, ABD’nin Washington şehrinde
Kongre Kütüphanesi ve Seattle Halk Kütüphanesi’dir.

İstanbul kütüphane bakımından zengindir. Beyazıt Devlet
Kütüphanesi, Süleymaniye Kütüphanesi, Millet Kütüphanesi, İSAM Kütüphanesi gibi
ilim merkezleri var.  İlim adamlarımızın
buralardan yararlanabilmesi için çok iyi Arapça bilmesi gerekiyor, çok iyi Osmanlıca
bilmesi gerekiyor, İngilizce, Fransızca bilmesi gerekiyor, yani yemek yemenin
bir usulü olduğu gibi kütüphanelerden istifade etmenin de kendine mahsus bir
yöntemi vardır.

Bunlar çok önemli şeyler. Basit gibi görünen önemli
meselelerdir. O bakımdan kütüphaneler üzerinden bu tarz yapılacak çalışmaların
nasıl yapılacağı konusunda ayrı ayrı ve uzun uzun konuşmak lazım.

Çetinoğlu: Sorduğum soruları vermek istediğiniz özel bir mesaj
için yeterli görmüyorsanız,  sorusunu
benim adıma siz sorup mesajınızı cevabın içinde verebilir misiniz?

Gürlek: Sizin
yaptığınız bu hizmetlerin genişleyerek devam etmesi gerekiyor. Bütün günlük
gazetelerimizde bu işlere önem vermesi gerekiyor. Fakat günlük gazetelerin her
birinde üç tane, dört tane, beş tane spor sayfası olduğu halde bir kaçı hariç,
hiç birinde kültür sayfası yok. Olanlar da göstermelik.  Kültür sayfası hazırlayanlar da, zevahiri
kurtarmak için kültür sayfası düzenliyorlar. 
İlan gelince başka sayfaları değil de, ilk olarak kültür sayfasını
kaldırıyorlar. Bu da işte bizim kültür bakımından maalesef geriliğimizi
gösteriyor. Sizin yaptığınız bu hizmet güzel. Günlük gazetelerimiz,
dergilerimiz kültüre, edebiyata, tarihe daha fazla önem verirlerse, birer
kültür adamı olarak bizler elbette mutlu oluruz.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim.

Vahşi Kapitalizmin, Emeğine Çöktüğü Bir Dahi: Nikola TESLA

0

Nikola
Tesla. Sırbistan asıllı bir bilim insanı, bir dâhi. Hayatını bilime ve
insanlığın hizmetine adamışların formal bir milliyeti olsa da, aslında onlar
bütün insanlığın ortak değeri olmalıdır. Nitekim öyle de oldu. Nikola Tesla
dünya için adeta “bizim Tesla” yakınlığını vermişti. Çünkü Tesla,
enerjiyi paketleyip satan vahşi
kapitalizme karşı direnmişti. Hayatının sonuna kadar hiç kaybetmediği bir
hayâli vardı; dünyaya kablosuz ve bedava elektrik enerjisi sağlamak ve
bunu insanlığa hediye etmekti. Ama
kimlerle dans ettiğinin farkında değildi. Ne yazık ki o büyük dahi,
kapitalizmin dizginlenemez azgın
hırslarına yenik düşmüştü.

            Bazı yetenekler vardır ki, zamanının
çok ötelerindedir. Emsalleriyle eşleştirmek, bir kalıba oturtmak nafile bir
iştir. Sığmazlar. İşte Nikola böyle sıra dışı biriydi. İçtiği kahve fincanın,
çorba tasının hacmini hesaplamak biraz uçuk sayılabilir. Elbette o, bundan
sorumlu değildi. Zihinsel aktivitesi ultra
boyutundaydı. Bir anlamda fıtrata had koyulamıyor. Tesla’nın annesi de
çevresinde “pratik ev aletleri mucidi” olarak tanınan
bir kadındı.
Zaten genetik bir gerçek de şudur ki;
çocukların sayısal zekâsı anneden gelmektedir. Ailenin “papaz” olma ısrarına karşılık o, mühendislik eğitimini seçmiştir. Nitekim
o da biliyordu ki, Avrupa’nın skolastik
tortuları Rönesans sonrasında da
devam etmekteydi. Zaten sorgulayan biri
papazlık yapamazdı. Aforoz edilir,
dışlanırdı.

17.yüzyıl sonrası batıdaki bilimi ve aydınlanma
dönemini anlamak için ortaçağ Avrupa’sına bakmak gerekir. O dönem Avrupa’da tam
bir kaos hakimdi. Özellikle kiliseler
tiranların, zorbaların elinde bir nevi baskı aracıydı. Kilise kutsal olduğu kadar bir
anlamda da otoriter kurum gibiydi. Bilimsel araştırma istekleri bile kilisenin
onayına sunulurdu. Bu bir anlamda bilginin îsevileşmesi demekti.
Bütün bunlar “tanrı adına
yapılır, istenmeyen durumda da; “baba, oğul ve kutsal ruh böyle
bir çalışmayı istemiyor” denilirdi. Kilisenin reddettiği bir konu son
nokta sayılırdı. Aksi durum ise engizisyon mahkemelerinde (hep kilise
lehine) çözülürdü. Avrupa tarihi için engizisyon hiç bir hukuk sistemine
uymayan ve silinemeyen bir kara leke olarak kalmıştır. Rönasans
ve reformlara kadar Avrupa, yüzyıllarca süren gerçek bir fetret
dönemi yaşamıştır.  Kilise otoritesiyle
baskılanan araştırmalar ise, bu dönem sonrasında bir nevi bilimsel açlığa
dönüşmüştür. Bu etkiyle mi bilinmez, dünya bilim tarihinde çok hızlı önemli
ve büyük gelişmeler kaydedilmiştir. İşte Nikola Tesla bu dönem sonrasının bir
meyvesidir.

Tesla’yı anlatmak gerçekten zordur.  Yedi yüzü aşan patent ve buluşlarının hangi
birisi anlatılabilir? Onun için; kablosuz mucîdi mi, frekans
mı, alternatif akım mı demeli, fraktal şimşekler
mi?  Elektron mikroskop mu,
Tesla bobini ile yüz binlerce volt mu? Ya da
iyonosfere; elektrik enerjisi, radyo ses ve elektromanyetik dalgaları kablosuz
transfer etmek isteyen bir çılgın mı? tanımlamak kolay değil. Yüz otuz yıl öncesini
tasavvur ediniz; hayâl bile edilemeyecek o yıllarda uzaktan kontrol
sistemini kuran bir ultra zekâyı. 
Yaklaşık kırk km. uzaktaki radyo alıcılarıyla bir dizi ampulü kablosuz
yakan bir bilim şövalyesini.

 

Bu dünyadan birçok bilim
adamı geldi geçti. Newton, Galile, Arşimet, Pisagor’lar. Faraday, Maxwell’ler,
Albert Einstain’ler. Ya da Türk- islam dünyasından;
Katip Çelebi, Hezarfen Ahmed, El-Harezmi, Cabir bin Hayyan’lar.  El-Kindi, Farabi, İbni Sina, İbn-i Heysem’ler.
Hepsi ve daha nice bilim insanı dünya uygarlığına çok önemli katkıda
bulunmuşlardır. Ancak Tesla çok daha başka biriydi.

 

Nikola Tesla, Hırvatistan’lı bir garibandır. Eğitimi sonrasında ünlü Ford şirketinde
indüksiyon ateşleme bobini geliştirmiş ancak patentini şirket kapatmıştır. Piyasanın
ilk tokatını yiyen Tesla, acımasız kapitalizmin ikinci tokatını da Edison’un
Fransa şubesinde vaad edilen primin verilmemesiyle yemişti. Daha sonra ABD’ye
giderek yine Edison’un şirketine muhtaç olmuştur. Bir sermaye devi olan
Edison’un yanında yeniden çalışmış, yeni tasarımlarla ve geliştirdiği otomotik kontrol sistemiyle onun şirketine büyük servetler sağlamıştır.
Ancak Edison tipik bir piyasa adamı (ya da basit bir yalancı) edasıyla vaad
ettiği elli bin doları için “bu bir Amerika espirisiydi” demiştir. Burada bir
ayrıntıdan söz etmek gerekirse o da şudur; Edison zeki bir adamdır. Elektriği
değil, ampulü bulmuş, üretmiş ve tanesini 2,5 dolara pazarlamıştır. Yani bir
bilim insanından çok bir işadamıdır. Ayrıca ucuz bir yalancı ve emeğe çöken
acımasız bir “kapitalci”dir. Bu
yaklaşım, bir servet düşmanlığı olarak algılanmamalıdır.  Ayrıca çalışanların hakkını veren ve katma değer üreten girişimcileri tenzih ederiz. Bilim adamı bilimi ve
araştırmayı bir pazarlama vesilesi yapamaz.
Onun adı “inovasyon”dur.  Bilim ve teknolojiyi kullanır ancak ciro ve
kâr amaçlıdır. İşte daha önce kilisenin baskıladığı bilimsel gelişme bu dönemde
de sınırsız rant ve rekabetçi sermaye ile yeşermeden kurutulmuştur.  Öyle olmasaydı insanlık bugün bedava enerji
kullanacaktı. Global kapital hırsı buna izin vermemiştir.

Sonuçta; Tesla kirasını ödeyemeyen bir borçlu olarak göçüp gitmiştir.
Ortada büyük ve devâsa bir emek var.
Bunlar dünya kamuoyuna mâl olanlar. Bir de bilinmeyen projeleri var ki, ona da ABD
istihbaratı el koymuştur. Buna hakkı var mıdır, sormak gerekir. İnsanlık için hayatını
teknolojik buluşlara harcayan bir dâhinin mirası, elbette bütün insanlığa ait
olmalıydı. Eserleri, hayatın her alanında. Her gün defalarca kullandığımız
ileri teknolojilerde; röntgen, radyo, robot teknolojisi, uydu sistemleri,
radarlar, indüksiyon-transformatörler ve daha yüzlercesinde onun emeği ile yüz
yüzeyiz. Artık “bunlar kuranda zaten vardı” demeyiniz lütfen. Elbette ilahî kitabımızda;
yeryüzüne (adeta) tefriş edilmiş
nimetler
olduğundan söz eder. Elektik de, elektromanyetik de, optik, hidrodinamik
ve fiziğin bütün ilkeleri de işte o
bahsedilen  harika nîmetlerdir. Ancak arayıp
bulursanız onlara erişilir. Gerisi kolaycılık
ve boş laftır.

Minnettarız Tesla, hem de çok. Emeğini bir borç, insanlığa-bilim camiasına
bir hediye olarak biliriz.  İyi ki papaz
olmamışsın. Dünya, doymak bilmeyen, zalim ve yayılmacı güçlerle yeteri kadar “papaz oldu” zaten.  

Londra Kraliyet Sanat Akademisinde: Türkler (4)

0

 

          Türkleri
“Şeytan” resmiyle, temsile kalkmaları bula bula;

          Yenilir
yutulur lokma mı, sevgili dostlar Allah aşkına?

 

          Bu ne
densizlik, Türk Milleti’ne karşı aziz canlar?

          Bunun altında
yatan hınzırlığı, kim olsa anlar.

 

          Yine de
teşekkür ederiz, Royal Academy of Arts’a.

          Çünkü teşhir
etmeleri Türkleri dünyaya, büyük fayda.

 

          Ne kadar
karartmaya çalışsalar da, o şanlı tarihi.

          Türkün Güneşi
balçıkla sıvanır mı hiç, sevgili kaari?

 

     Şimdi de sergiyi
şöyle bir gezelim, yüzlerce tarih kalıntısından bazılarının üzerine biraz
eğilelim.

     Her şeye rağmen
söndürülmek ne kelime, bir nebze de olsa karartılamıyan, pırıl pırıl parlayan
İslâm – Türk Medeniyetinin ışık saçan huzmeleri altında, bir an olsun durup,
muhteşem mâzimizi yâd edelim:

 

          Ve aynı
ruhla, daha mükemmel yarınlara koşalım.

          Aynı iştiyak,
aynı arzuyla, yine dolup taşalım.

          Aynı incelik,
aynı ustalık, aynı insanî ruhla;

          Daha nice
güzel asırları, hep birlikte aşalım.

 

     İşte gördüğümüz,
yüzlerce sanat eserleri hakkında, kalem oynatabildiklerimizden bazıları:

 

          İnci ve
yakutlarla süslü, İslâm motifli destiler.

          Kimbilir,
susuz kalmış nice dudak üstünde estiler.

 

          Sultan ve
şehzadelerin giydiği, kimi lâle desenli kaftanlar.

          Utansın,
Osmanlı’da sanat yok diye iftira edip lâf atanlar.

 

          On altıncı
asır işi, göz kamaştırıcı bir seccâde.

          Bakınca
anlaşılıyor, hemen değil öyle âlelâde.

 

          On altıncı
asır yapımı, altın gümüş, yakut ve zümrütten el aynası.

          “Âyinesi
iştir kişinin lâfa bakılmaz.” sözüne bedel nârin yapısı.

 

          Ceviz tahta
üzerine, bronz ve pirinçle işlenmiş çifte kapı.

          On üçüncü
asır Cizre’sinden, tarihe açılan muhteşem kapı.

 

          Türk halı ve
kilimlerinde, en çok rastlanan desen ve motif koç başları.

          Anadolu’nun
ilmik ilmik, renk renk, el emeği, göz nuru tapu taşları.

 

          Türk
câmileri, meselâ Ulu Süleymaniye câmisi;

          Mânevî
başkent İstanbul’un, taştan oyulmuş tek incisi.

 

          Elbette
kendisi değil ama, resmi var bu sergide.

          Sinan’ın
önceki büyük eseri, ustalıkta gide gide.

 

Maksat Baroları da Ele Geçirmek

“AKP’den
önce de siyasi partiler kendilerine yakın olanları kayırır, belirli kurumlarda
ve STK’larda güçlü olmaya çalışırlardı.

Ancak
iktidarda olan partiler yasama + yürütme + yargı + medya güçlerinin
tamamında aynı güçte olmadıkları gibi kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşları, sendikalar, STK’lar
gibi bütün kurum ve kuruluşlarda hâkimiyet
sağlamış değildi.  İktidarda olanlar da,
muhalefette olanlar da iktidar gücünü farklı oranlarda da olsa kullandıkları
alanlara sahipti. Bu yüzden toplumun bir kesimi kendisini “öz vatanında
parya”
gibi görmezdi.

Ama 18
yıllık iktidarında bütün bu alanların tamamına yakınında Ak Parti ezici bir hâkimiyet
sağladı. Devlet imkânlarını sadece yandaşlara kullandırdı. “Kendilerinden
olmayanları”
ötekileştirdi, yasal haklarını dahi kullanamaz hale
getirdi. 

AKP’nin
siyaset alanlarının tamamını ele geçirme hırsı ve iştiyakı hiç
eksilmedi. Muhalif olmak başlı başına bir risk haline geldi. AKP’li
olmayanların nefes alabileceği bir siyaset alanı bırakılmadı.
Muhalif
olmak demek “öz vatanında garip, öz vatanında parya olmaktır”
duygusunu
yaşatır hale geldi.

Kediyi bile bu kadar duvara
sıkıştırırsanız üzerinize atlar, bir yerlerinizi tırmalar.”

Geçtiğimiz
yıllarda AKP’nin eski milletvekillerinden bir arkadaşıma bu uyarılarda
bulunmuştum.

Hatta
dedim ki, “iktidardan uzaklaştığınız zaman bu ötekileştirdiğiniz kesimlerin
biriktirdiği kin ve nefret
yüzünden sokağa çıkamaz hale gelebilirsiniz.
Lütfen toplumun huzuru ve milletin birliği için muhalif insanların
nefes alabileceği alanlar bırakın.”

O eski
milletvekili arkadaşım beni haklı bulmuş ve hatta şöyle bir örnek vermişti:
“Bazen bir mahalle futbol takımının yöneticiliğine soyunan AKP’li bir vatandaş,
çeşitli kanallardan Tayyip Bey’e ulaşabiliyor ve yardımını isteyebiliyor.
Tayyip Bey de hemşerilik, tanışıklık veya referansların hatırına ‘bu arkadaşa
yardımcı olun’ talimatını veriyor. Oysaki mahalle futbol takımının yöneticisi
Ak Partili olsa ne olur, olmasa ne olur?” demişti.

Otoriterlik görüntüsü veren bu tür güç kullanımlarının, bazı önemsiz yerlerde bile, devreye
girmesinde esas saikin güç kullanma hazzı veya muktedirliğin verdiği kibir
olduğunu düşünmüştüm.

*******************************

Çoklu Baro Akıl ve
Vicdana Aykırıdır

Ak Parti’nin bütün kurumları ve
kuruluşları ele geçirme hırsına
rağmen
etkili olamadığı nadir kurumlardan biri barolardır. Barolar avukatların
üye olduğu, kamu kurumu niteliğinde, tüzel kişiliği haiz meslek kuruluşlarıdır.
Türkiye’deki bütün baroların katılımıyla üst meslek kuruluşu Türkiye Barolar
Birliği
oluşur.

Baro
başkan ve yöneticileri seçimlerle gelirler. Ancak şimdiye kadar AKP birçok ilin
baro seçimlerinde yandaş adaylar çıkararak müdahil olmuşsa da başarılı
olamamış, barolar iktidara yandaş birer kuruluş haline gelmemiştir.

Muktedir
olmanın gurur ve kibrini yaşayamadığı bu nadir alanın da ele geçirilmesi
tutkusu ile iktidar yeni bir kanun hazırlığına girişti.

İktidarın Avukatlık Kanununu
değiştirerek büyükşehirlerdeki Baroları bölmek, kendi taraftarlarının daha
etkin olabileceği bir “çoklu baro sistemi” getirmek istediği
ortaya çıktı.

Taslağa
karşı çıkan baro başkanlarının Ankara’ya yürüyüşleri polis barikatları
kurularak engellendi.

Anayasa’nın
“Madde 34 -Herkes, önceden
izin almadan
, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme
hakkına sahiptir”
hükmü çiğnendi.

Polis
kuşatması altında tutulan avukatlara yağan yağmurda ıslanmamaları için
getirilen şemsiyelere bile izin verilmedi. 27 saatlik eziyetten sonra polis
engellemesi kaldırıldı.

Türkiye’nin
çok ağır bir ekonomik kriz, dış sorunlar ve koronavirüs salgını ile mücadele
ettiği bir dönemde Avukatlar Kanunu, Siyasi Partiler ve Seçim Kanunlarını
değiştirmeye çalışmasının zamanlamasını anlamak güçtür.

Zamanlamasını
anlamakta güçlük çeksek de Avukatlar Kanunu, Siyasi Partiler ve Seçim
Kanunlarını değiştirmeye çalışılmasının sebebinin iktidarın gücünü yaymak ve
tahkim etmek
olduğuna kuşku yoktur.

Bu
kanunlarda değişmesi gereken bölümler yok mudur? Elbette demokratik ilkelere
aykırılıklar, uygulamada görülen aksaklık ve yanlışlıklar ilgili tarafların
görüşleri alınarak, ortak akılla ve uzlaşmayla yeniden düzenlenebilir.

Ancak amaç
kurumları, kuruluşları ele geçirmek ve iktidarın gücünü tahkim etmek
olmamalı.

Çoklu
baro sistemi 12 Eylül 1980 öncesi poliste, emniyette, eğitimde, sağlıkta
siyasi görüşlerine göre kamplaşmanın yaşattığına benzer sıkıntılar yaşatır.

Yargılama
süreçlerinde hâkim ve savcıların önüne gelen dosyalarda görevli avukatların
iktidara yakın baro üyesi olanlar ve olmayanlar kriterine göre karar
vermeyeceğini kimse garanti edemez. Böyle uygulamalarla adalete güven
iyice sıfırlanır. Devletin temeli olan adalet dinamitlenmiş olur.

Türkiye’deki
baroların tamamı bu yüzden çoklu baro sistemine karşıdır. Muhalefetteki
bütün partiler de çoklu baro sistemine karşıdır.

Böylesine
ağır sonuçları olabilecek bir düzenleme için iktidarın ortak akıl ve
toplumsal vicdanın gereğini yerine getirmesini diliyorum.