27.7 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 469

İngiltere’den Tespitler (6)

     Üniversiteler ve
kolejler mıntıkasında, binalar arasında küçük bir arsada el sanatları
sergileniyor. Haftada bir kurulan küçük bir pazar / sergi teşhir yeri.

     Üzeri elle
işlenmiş figürler / resimler satılıyor burada. Çeşit çeşit desenli vazolar boy
gösteriyor. Alıcıları bekliyor sabırla.

     Bulundukları
yerde, önce kilise varmış. Yıkılmış. Yeri bahçe yapılmış. Yirmi beş yıl önce
burada, bu tür sergi kurulmaya başlamış.

     Burada satılanlar,
bizzat yapanlar tarafından satılıyor. Rast gele kişiler ve sıradan mallara yasak
burası. Belediye burayı, sadece yaptıklarını satanlara tahsis etmiş / ayırmış.

     Cambridge şehrinin
Trinity caddesinde yer alan bu sergi sahiplerinin gurubuna katılmak isteyenler,
Belediye’ye başvurmak zorunda.

     Ne yok ki, bu
küçük, bir o kadar da şirin sergilerde, el sanatları olarak. Seramikler,
fotoğraflar, telle işler yapan sanatkârların birbirinden güzel ve zarif
eserleri, meyvalı sabunlar ki, özel kıymetli maddelerden imal edilmişler.

     Tekstil çeşitleri.
Altın ve gümüş işçiliğini aksettiren eşyalar. Çanak ve çömlekler. Metal
çiçeklerden tutun da, incik boncuğa kadar her şey var. Süs eşyası cinsinden
velhâsıl.

     İnsanların
birbirine göndermek istedikleri çok nefis kartlar yapmışlar. Dekoratif
hediyelik sayısız eşyalar. Renk cümbüşü içinde cam vitraylar.

     Burada kimler yok
ki, sepetçiler, tahta işler yapanlar, heykeltraşlar / yontucular, ressamlar,
gümüş iş ustaları, seramik sanatçıları. Camdan özel eşya yapanlar.

     Velhasıl birçok
sanatkâr burada. Sanat eserleriyle, her cumartesi arzı endam ediyor ve kendi
pazarlarını kuruyorlar.

     Haziran ayında, bu
sergi / bu pazar; Cuma günleri de kuruluyor. Çünkü bu ay turizm sezonu /
mevsimidir. Turistlerin / gezginlerin gelme zamanıdır. Ve kendi özel
yapıtlarıyla onları karşılamak lâzımdır.

X

     Hava raporları, en
çok izlenen programlardan. Hele güneş, biraz da olsa yüzünü gösterecekse,
değmeyin keyiflerine. Çok, hem de pek çok heyecanlanıyorlar. O ânı iple
çekiyorlar âdeta. O an için hazırlanıyorlar. O anı kaçırmak istemiyorlar.

     Bir bayram sevinci içinde, o âna muntazır
olmak, o âna hazırlanmak istiyorlar. Bu durumda: Türkiye’nin nasıl bir güneş
cenneti olduğu, bir daha bütün ihtişamı ile geliyor gözlerimin önüne.

“O mâhiler ki, derya içredir. Deryayı bilmezler!” dizesi; bir
başka değer kazanıyor gözümde.

X

     Polis teyakkuzda /
her zaman uyanık. Belli yerleri, belli zamanlarda kolluyor, gözetliyor.
Oralarda serkeşlik / serserilik yapacak kimselere, varlığını her an hissettirmek
istercesine daha doğrusu gözdağı verircesine, onların gözüne batacak şekilde
kendini onlara gösteriyor. Varlığını onlara hep hissettiriyor.

     Âdeta onların
mutasavver fiillerini / tasarladıkları hareketlerini önceden kestirip,
önlemenin çarelerini arıyor. Kısaca onlara göz açtırmıyor.

     Zaten her önemli
binanın gizli – âşikâr kameraları, polisin gözü kulağı mesabesinde işler
görüyor.

     Polisin varlığı,
hayatın düzgün akışını sağlamada en önemli faktör.

     Yokluğu veya
varlığının unutulması, her şeyi meşru gören ve gösteren bir ortamın, hemen
doğmasına yol açıyor!

     Polis buralarda,
ortada pek görülmeyen ve fakat her an pusuda olup, yok gibi var olan bir unsur
olarak varlığını her an, her zaman ve her yerde hissettiriyor.

Korkuyorlar

AKP iktidarı yaptıkları
yanlışların sonuçlarını görebildiğimiz kadar uzun oldu. Temel politikalarda
yapılan kötü tercihlerin bedelini çoğunluk işsiz kalarak ve
yoksullaşarak
ödemekte.

Buna karşılık azınlık
bir kesim devlet imkânlarıyla, yolsuzluklarla ve adam kayırmalarla
zenginleşti, gücü kullanmanın kibri ile halktan koptu.  Bu mağrur muktedirler kendisine hesap
sorabilecek devlet mekanizmalarını da çökerttiler.

Maddi ve manevi araçlarla iradelerini
teslim aldıkları kemikleşmiş bir oy tabanına
kavuştular. Bazı siyasi parti
liderlerini asimile ettiler. Yasama ve yürütme erkini tam olarak ele
geçirdiler.

Yargıyı önce FETÖ’ye teslim
ettiler. Daha sonra “iktidarla uyumlu hale getirdiler.”

Vesayet”  makamı dedikleri kurumları etkisizleştirdiler.
Bunu halka dayanarak değil, “iti ite
kırdırma politikası izleyerek”
FETÖ ile birlikte yaptıklarını itiraf
ettiler.

İş dünyasını vergi müfettişleri ve
yargıyla etkisizleştirdiler veya teslim aldılar. Medyanın yüzde 90’ı son
on senede el değiştirmek suretiyle yandaş hale getirildi.

Sendikaların rengi iyice sarıya döndü. Sivil
Toplum Kuruluşları,
hükümet dışı organizasyonlar (NGO) değil, Hükümetçe
Yönlendirilen Hükümet Dışı Organizasyonlar (GONGO) haline getirildi.

Bütün bunlara rağmen korkuyorlar.

“Birkaç sivil toplum
kuruluşu, birkaç meslek kuruluşu bağımsız kalsa ne olur” diyemiyorlar.

Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları olan baroları
da ele geçirmek istiyorlar.
Böl-
parçala- yönet taktiği ile avukatları
da susturmak
istiyorlar.

Her gün daha otoriterleşen
bir yönetim, her gün yeni yasaklar, yeni korku salma
maksatlı beyan ve
eylemler sergiliyorlar. Çünkü korkuyorlar.

*******************************

Halkın Gerçekleri Öğrenmesinden Korkuyorlar

Türkiye ekonomisi izlenen bu politikalarla
duvara toslamaya çok yaklaştı. Bu feci sondan kurtuluş için hukuk lazım,
şeffaflık lazım, yolsuzlukların sona ermesi lazım.

Bunu yapamıyorlar. Çünkü foyalarının
ortaya çıkacağından korkuyorlar.

Halkın gerçekleri öğrenmesinden korkuyorlar.

Yüzde 90’ını kontrol ettikleri ve her
birini “yarı resmi El Ahram” veya “Rockefeller” için özel çıkarılan Pembe
Gazeteye dönüştürdükleri TV ve gazeteler etkili olamıyor. Kendi seçmenleri
bile, gerçekleri,
sayıları yüzde 10 civarında olan, muhalif medyadan
öğrenmeye çalışıyor.

Bu yüzden muhalif birkaç
kanaldan en güçlü ikisine Halk TV ve TELE-1’e beşer gün ekran karartma
cezası verdiler.
“Benzer bir yayın yaparsanız kanallarınızın ruhsatını
iptal eder, kapatırız” dediler.

Sosyal medya yaygın medyada göremediğimiz
haberler ve yorumlara erişebildiğimiz bir mecra olarak, alternatif değil, asıl
bilgi kaynağına dönüştü.

Sosyal medyada bazı bireysel
kötüye kullanımlar ve örgütlü trol hesaplarıyla manipülasyonlar olması sıkıntı
veriyor. Ancak onların derdi bu değil. Bu mecraların bilgiye erişimi ne kadar
kolaylaştırdığını ve kitlelerin kolayca iletişimi ile örgütlü veya örgütsüz
tepkilerin olabileceğini görüyorlar. Korkuyorlar.

Cumhurbaşkanına, gençlerle
yaptığı Youtube programında, “beğenmeme” tercihi ile dünya rekoru
kırdıran “Z kuşağının” tepkisi bu korkularını büyüttü.

O kadar korkuyorlar ki her
gün “artık bu kadar da yapmazlar canım” dediğimiz işler yapıyorlar.

Erdoğan, Twitter,
Facebook, Youtube
gibi sosyal medya mecralarını (bir de nedense Netflix’i)
kapatmak veya kendi kontrollerine almak istediğini açıkladı.

Hiçbir demokratik ülkenin
liderinin telaffuz etmediği sözleri söyledi: “Parlamentomuzdan bu tür sosyal
medya mecralarının tamamen kaldırılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz”

dedi. Yapılması planlanan hukuki düzenlemelerden sonra “erişim engeli ile
adli ve mali yaptırımlar dâhil her türlü yöntemin devreye sokulacağını”
 beyan
etti.

Bunlar korkunun bacayı
sardığının
işareti değilse, nedir?

*******************************

Cumhurbaşkanlığı Sisteminin Sonucu Bu

AKP iktidara 3Y
olarak formüle ettiği “Yasaklar, Yolsuzluk ve Yoksulluğu”
kaldıracaklarını vaat ederek geldi.

Ancak “Yasaklar,
Yolsuzluk ve Yoksulluğun” boyutlarını, Cumhuriyet tarihimiz boyunca hiç
görmediğimiz kadar büyüttüler.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi ile
kuvvetler ayrılığını kaldırıp, kuvvetlerin tek kişinin iradesinde birleştiren
bir mekanizma oluşturdular.

Devlet Başkanını hesap sorulamaz ve hesap
vermez
la-yüs’el bir kimliğe kavuşturdular.

Bu yönetim tarzı hem yönetenleri ve hem de Türkiye’yi
bozdu.

Bütün bunlara sebep olanlar,
“Türkiye’ye özgü Başkanlık Sistemini” getirmeye katkı verenlerdir.

Bu acayip sisteme itiraz
ederken hep hatırlattık, “güç insanı bozar, mutlak güç mutlak bozar”
dedik.

Tarihte seçimle gelip
diktatör olan
Louis Napolyon, Mussolini, Hitler, Franco, Saddam’dan
örnekler verenler oldu. Bu adamların ülkelerine, dünyaya ve kendilerine
yaptıkları kötülükleri anlattılar.

“Hayır” dediler, “bizim siyasi
kültürümüz tek adam yönetimine yatkındır. Padişah Efendilerimiz zamanında dünya
lideriydik” dediler.

Sistem değiştirdik. TBMM de
pasifleşti.
Cumhurbaşkanı ülkeyi kararnameler ile yönetebilir,
işaret ettiği kişilerin abat veya berbat olmasını sağlayabilir hale
geldi.

Sonunda, bu kadar gücün
kaybedilmesi korkusu ile kitlelerin özgürlük alanına müdahaleler gündeme geldi.

*******************************

Otoriterlerin Kişisel Özellikleri

Tarihte gördüğümüz otoriter muktedirler
için kitaplarda yazanlara bakınız:

“Başlangıçta daha sosyal
olmalarına karşın zaman içinde yalnızlaşırlar. Yalnızlaştıkça da
güvensizlikleri artar, paranoyaları derinleşir.

Kendilerinin, insanların mutluluğu
için yeryüzüne Tanrı tarafından gönderildiğine inanmaya başlarlar.

Ve öylesine ‘narsist’tirler
ki, ne yasa, ne ahlak ve ne de uzlaşma tanırlar. Korku üzerine
kurdukları yönetimlerinde tek karar verici kendileridir.

Toplumdaki her olaya karışırlar ve
gözlerini kırpmadan, ülkenin geleceği üzerinde yıkıcı kararlar alabilirler.
Yaptıkları her şeyin en doğru olduğuna inandıkları için asla pişmanlık
duymazlar…”

****

Otoriter yönetimler korkarlar ve korku
salarak
ayakta durmaya çalışır. Fakat bu yönetimlerden kurtulmanın yolu
cesaretten geçer.

Cesaret hiç
korkmamak değil, korkuya rağmen bir şeyler yapabilmektir.”

Cesur olmak, korkusuzluk
değildir, korkuya direnmek ve korkuyu yenmek demektir.”

 

Coğrafya Bir Kaderdir!

Bazen bir terim güncel
gelişmeler nedeni ile popüler olur ve anlam kazanır. “Coğrafya Bir
Kaderdir”
deyimi içinde bu böyle olmuştur ve bugün bu deyim taşıdığı
anlama göre hakkıyla anılır olmuş ve önem kazanmıştır.

Biz Türkler
için bu sözün çok derin anlamlar ifade ettiği tartışmasız bir gerçektir.
Türkler yaşadıkları tüm coğrafya parçalarında binlerce yıldır kâh mutluluk kâh
acı kâh gözyaşı ve kâh zulüm içinde yaşamış ve yaşamaktadırlar.

Bin yıldır
Anadolu’da olan bitenleri şöyle bir incelesek emin olun şaşkınlıklar içinde
kalırız… Kanaatime göre böyle bir yaşama, dünya üzerinde bir tek Türkler
dayanabilir diye düşünüyorum. Çünkü başımıza gelmedik şey kalmamış gibidir. Bir
tek henüz kıyameti yaşamadık diye biliyorum.

Bizim
Türkiye ile sınırlı bir fiziki coğrafyamız olduğu gibi yine moda tabirle bir de
“gönül coğrafyamız”
dediğimiz uçsuz bucaksız topraklar var!

Bu sebeple
bizlerden binlerce kilometre uzakta yaşayan Doğu Türkistan Türklerini
düşünmeden konuşmadan edebiliyor muyuz? Onları imanımız gereği hiç olmazsa
daima dualarımız içinde tutuyoruz. Sadece Doğu Türkistan Türkleri mi? Elbette
değil… Dualarımıza aynı soydan geldiğimiz ve inanç ortaklığı içinde olan tüm
kardeşlerimiz dâhil…

Ancak “coğrafya bir kaderdir”
diyoruz ama Türklerin girip çıktığı ve hali hazırda bulunduğu her coğrafya
bizim için bir kaderdir. Kırım Türklerini, Ahıska Türklerini unutabilir miyiz?
Onların sürgünlerini ve vatanlarına bir türlü dönemeyişlerini göz ardı edebilir
miyiz? Akrabalarının bugünkü Türkiye topraklarında çırpınışlarını yardımsız
bırakabilir miyiz?

Günümüzde
Doğu Akdeniz’de hakkımız olan enerji yataklarını kaptırmamak için askeri
destekli diplomasi yürütüyoruz ancak Rodos’u ve İstanköyü konuşmuyoruz!
Oralarda yıllardır Türkçe eğitimden ve ibadetleri yasaklayanlardan
bahsetmiyoruz… Hâlbuki iki adada yaşayan yaklaşık on bin Türk’e coğrafyaları
inanılmaz bir kadersizlik yüklemiştir. Türkiye’nin burnunun dibinde ol hatta
Rodos’ta TC’nin Başkonsolosluğu bulunsun ama Türkiye’de bunları konuşma…
Filistin’i konuşanlar buna ne diyecek acaba?

Keza bunlara
Irak ve Suriye Türklerini, Lübnan Türkmenlerini. Kıbrıs Türklerini, Avrupa(
Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika, İngiltere vs.) Türklerini, Balkan
(Yunanistan/Batı Trakya, Bulgaristan, Makedonya, Kosova, Bosna Hersek,
Sırbistan, Karadağ, Romanya, Moldovya) Türklerini daha doğrusu dünyada nerede
bir Türk varsa orayı eklemek ve onları sadece düşünmek düşünmekle de kalmayıp
parmaklarına bir diken batsa yanlarına koşup gitmemiz bir zorunluluktur.
Yapıyor muyuz bunları? Bunun da cevabı hayır!

Bugün “gönül coğrafyamız” dediğimiz
yerler dün “fiziki ve hukuki
coğrafyamız”
idi. Ne çabuk dünü ve arkamızdan bıraktıklarımızı
unuttuk… Hatırlama çabalarımız var ama bunlar çok yetersiz kalıyor…

Örneğin biz
Balkanlardan çekileli 100 yılı çoktan geçti. Oralarda yaşayan Türkler her türlü
baskıya ve yasaklamaya rağmen Türklüklerini koruyor ve Türk kalmak için
direniyorlarsa bu her türlü takdirin üzerindedir. Bu Türkiye’de yaşayan 83
milyona ibret olacak ve ders çıkarılacak bir hadisedir.

Coğrafya bir
salkımın taneleri gibi oraya buraya serpilmiş Türkler için bir kaderdir. Bu
kader iyi de yazılmış olabilir kötü de! Kaderi iyi yazılmışlar kaderi kötü
yazılmışları unutmasınlar ve her daim onların yanında olsunlar…

Zenciler
için istediğimiz insan haklarını aslında gönül değil fiziki coğrafyamızda
olması gereken kardeşlerimizden de esirgemeyelim… Coğrafyanın denildiği gibi
aslında bir kader olmadığını; herkesin her yerde insanca yaşama hakkı bulunduğunu
tüm dünyaya gösterelim. 

Bunu
başaracak güç ve kuvvet sahibiyiz… Yeter ki farkındalık içinde olalım!

 

“Bu yazım Tokat’ta bir avuç Türk
Dünyası gönüllüsü taraftan çıkarılan
“Kızıl
Elma”
dergisi için yazıldı. Bu derginin çıkarılışında
gösterilen gayret ve hedef aslında Türklerin niye binlerce yıldır var olduğunun
önemli bir göstergesi… Bu nedenle başta Yavuz Cemil Erdem olmak üzere
Tokat’ta ki tüm arkadaşları kutluyor, derginin uzun ömürlü olmasını diliyor,
sizleri de bu gayrete destek olmaya çağırıyorum.”
Ö.P

İngiltere’den Tespitler (3)

     Kimi iş yerleri;
çalışanından daha iyi verim alabilmek için, elemanını bilgisayar kursuna gönderiyor.
Tabii bu kurslar; bilgisayar kullananların çalışacakları sahada farklı
gelişmeleri daha iyi takip edebilmeleri, çalışmalarını daha ileri
götürebilmeleri, branşlarındaki yenilik ve metodları öğrenmeleri için.

     İki köpeği olan
işsiz, daha fazla para alıyor! İşsizlere iş bulana kadar, muayyen / belli bir
miktar para ödeniyor. Şayet köpeği varsa, onun da bakımını karşılayacak kadar,
ayrıca para veriliyor. Eğer iki köpek besliyorsa, ona göre daha çok ödeme
yapılıyor. Daha çok ücret alabilmek için, birden ziyade köpek barındıranlar var.

     Bazı şirketler;
şirkette çalışanları, iş yerine ortak ediyor. Daha iyi randıman almak için.
Tabii bunu, safha safha gerçekleştiriyorlar. Bu da gösteriyor ki, insanlar
artık ücretlilik devrini de geride bırakıyor. Sahiplik, malikiyet devrine
geçiyorlar yavaş yavaş. Nitekim gittikçe çoğalan Holdingler bunun işareti olsa
gerek.

     Parklarda ve yol
kenarlarında iyice tutana kadar; rüzgârdan etkilenmesin diye ağaçlar; sıkı bir
şekilde emniyete alınıyor. Ağaçların iki yanında, toprağa çakılmış iki sırık var.
Ağaçları bellerinden kalın lastiklerle sırıklara iyice raptetmişler /
bağlamışlar. Âdeta ağaçları kazıkların yanlarına dikmişler.

     Bâzan da demirden
ağaçlar yapıp, dallarına çiçek saksıları koyarak, renk renk çiçek açan ağaçları
andıracak şekiller aldırmışlar ki, renk cümbüşü içinde. Aynı uygulamayı
İstanbul’da, Kadıköy belediyesi tatbik etmiş. Nitekim vapur iskelesine çıkan
parkta bunu görmek mümkün.

     Cambridge /
Kembriç – Londra arasında, birçok tren işliyor. Direk olarak / doğrudan doğruya
gidenler olduğu gibi, her istasyonda durarak sefer yapanı da var. Genellikle
trenler konforlu, temiz ve rahat. Sarsıntıları pek yok. Sık sık meskûn /
yerleşik mahal ve yerlerden geçiyor. Arada sanki hiç boşluk yok. Metrûk /
insansız / işlenmemiş araziye hiç rastlanmıyor.

     Trenler hızlı,
rahat ve konforlu demiştik ya. Aslında Avrupa’nın en hantal trenleri
İngiltere’deymiş. Biz Türkiye’de böylesine de razıyız ama, henüz ufukta
gözükmüyor. Yine de bize göre trenler gayet güzel. Fakat, inanılır gibi değil
ama, istasyon çevreleri çöplük hâlinde! Çöp atıntılarından geçilmiyor! Keza
tren yolu güzergâhı, özellikle istasyon yakınları ve kenarlarındaki duvarlarda,
boyayla yazılmış yazılar dikkati çekiyor!

     Kat kat yapılmış
araba park yerlerinde, arabayı bıraktıktan sonra inilen merdivenlerde, yer yer
sidik gölcüklerinden ve keskin sidik kokusundan geçilmiyor! Buradan geçerken
burnunuzu tıkamanız gerekiyor! Oysa giriş katında tuvaletler yok değil. Belli
ki sıkışan ve üşenen insanlara, merdiven aralıklarında, ihtiyaçlarını gidermek
daha kolay geliyor!

     Doğrusu şaşmamak
mümkün değil. Demek ki yüzeyde, zâhirde görünen parlaklığın arka plânı; aynanın
arka yüzü gibi kapkara!

     Vicdanlara değil
de sadece kanun ve polis korkusuna dayanan yasaklar; polisin olmadığı yer ve
zamanda işlevliklerini kaybediyor. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar misali.
Polisin yokluğu, mumun söndüğü zaman sanki.

     İngilizler, hiçbir
şeyi şansa ve tesadüfe bırakmıyorlar. Her türlü emniyet tertibatını önceden
alıyorlar. Nitekim elektrik fişlerini bile sigortalı yapmışlar. Açmalı,
kapamalı. Düğmeyi çevirmedikçe fişi taksanız da çalışmıyor.

     Çoluk çocuklu
aileler için güzel bir koruyucu tedbir. Takdir etmemek mümkün değil.

     Tedbirli
oluşlarını, en iyi şekilde yollarda görüyor ve anlıyorsunuz.

     Bir yerde ufak bir
düzenleme veya tamirat yapılacaksa, yüzlerce metre önceden trafik işaretleriyle
/ levhalarla ikaz ve uyarıda bulunuyorlar.

Bu Bir İhbar ve İspiyon Mektubudur

İncir
çekirdeğini doldurma kampanyası yapan tüm tüzel kişi ve kuruluşlara duyurulur.

Herşey “Bizimkiler” Dizisinde Kapıcı Cafer rolündeki Ercan Yazgan’ın (r.) Kapıcılar
Odası
tarafından kapıcıları
aşağıladığı şikâyeti
ile
basın açıklamasına konu olmasıyla başladı. Sonra da bu tip
incir
çekirdekçikleri

mevzuları değişik diziler ve farklı meslek dallarıyla sürüp gitti. O zamanlar
nüfusumuz
50-55 milyondu ve hepimiz harikulade insanlardık;
şimdi
80-85 milyonuz, gene mükemmel ötesiyiz.

Yok, Güldür Güldür’de imam karakteri zemmedilmiş; yok, Foks’ta bir Dizide öğretmenin itibarına kastediliyormuş; yok, Survivor’da Doğu
Türkistan’da zulüm

varken
Ada’da edepsiz
yarışma
tertip ediliyormuş; yok, Yasin
Kampanyasına

adamın biri okuyup-üfleme demişmiş ve saire ve sair.
Faruk
Bildirici
’nin
kitabına koyduğu isimle ‘
Siluetini Sevdiğimin Türkiyesi’nde cinayet, gasp, taciz-tecavüz, işkence,
yalan-talan, rüşvet-irtikâp, torpil-haksızlık, zimmet-yolsuzluk, terör-casusluk
hep
uzaylılar tarafından yapılıyor. Meselâ, benim eğitimci
meslektaşlarımın hepsi melek;
şeytanlık
yapanları yurt dışından getirtiyoruz
.

Neyse, uzun lafın
sopası
(R.Sarısakal) becerebilirsem muhbirlik yapmaya
niyetliyim:

Faik, beni
şımart!
” repliği Kapitalizmin Türkiye’de toplu katliam için kullandığı konvansiyonel ve kimyasal bir silahtır. Tam ifsat eder. Adı Safiye olur, Vasfiye olur; yarım asra bir düzine eklemiş
insanların bu kadar
bayağı, bu kadar pespaye cümlelerle reklama dönmesi tahrip gücü
yüksek
bir sosyolojik
bomba
işlevi görecektir.  ‘5 yaşındaki çocuk musun ki şımarasın
desem bile yanlış zira çocuklarımızı
şımartarak
değil sorumluluk aldırarak

daha iyi bir insan olma yoluna sevkedebiliriz.

            Fok misillü yatanı şımartmak başka canlılara
anında bulaşır.
Hemcinsler, oturduğu yerden talimat

Türkiye Erdoğan’dan Daha Değerlidir

Değerli
büyüğüm Av. Ruhittin Sönmez’in 29 Haziran günü yayınlanan “Devlet mi Önemli,
Devlet Başkanı mı?” adlı yazısını (1) hem pişmanlık hem de hafiften
kıskançlıkla okudum. Çünkü ben de epeydir bu konuyu yazmayı tasarlıyordum ancak
kısmen yoğunluktan kısmen (kendimce) farklı önceliklerden kısmen de
tembellikten yazmaya fırsat bulamamıştım. Şimdi, Ruhittin Bey’in araladığı o
kapıdan geçerek meramımızı ifade edelim.

 

            En başta şunu belirteyim, benim
Erdoğan’ın ne şahsıyla ne de dünya görüşüyle hiçbir problemim yok. Hatta
Erdoğan’ı diğer siyasetçilere göre daha sempatik ve daha muhabbet edilebilir
biri olarak gördüğümü itiraf etmeliyim. Dünya görüşü olarak da birbirimize uzak
kişiler değiliz. Ancak Erdoğan ülkeyi çok kötü yönetiyor, öyle kötü yönetiyor
ki Türkiye ve Türk halkı bugün hak ettiği konumdan çok çok gerilerde ve bunun
da müsebbibi Sayın Erdoğan’dan başkası değil. Benim Erdoğan’a muhalefetimin yegâne
sebebi de budur.

 

            Dünyanın her ülkesinde ülkeyi
yönetenlerle yönetilenlerin menfaatleri daima çatışır. Birinin lehine olan
diğerinin aleyhinedir. Aynı realite Türkiye için de geçerli. Türkiye’nin ve
Türk milletinin menfaatine, lehine olan şeyler Erdoğan’ın aleyhine; Erdoğan’ın
lehine olan şeyler ise Türkiye’nin aleyhinedir. Örneğin yargının siyasi
iktidarın tahakkümünde olması Erdoğan’ın lehine Türkiye’nin aleyhinedir.
Medyanın siyasi iktidarın güdümünde olması Erdoğan’ın lehine Türkiye’nin
aleyhinedir. Ne başkanlık sistemi ne de aslında sistem bile olmayan
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Erdoğan’ın lehine Türkiye’nin aleyhinedir.
Türkiye ve Türk milleti bugün öyle bir noktaya gelmiştir ki kendi
menfaatleriyle Erdoğan arasında bir tercih yapmak zorundadır.

 

            Erdoğan’ın iktidarda bulunduğu 18
yıl boyunca bu ülkeye ne kattığı tartışılır. Ancak ülkenin Erdoğan’a kattıkları
gün gibi ortadadır. Bu katkının içeriğine burada girmeyeceğim bile. Erdoğan’ın
Türkiye’ye verdikleriyle Türkiye’nin Erdoğan’a verdiklerini bir terazide
tartmaya kalktığımızda, terazinin kefelerinin asla dengede kalmayacağını
söylemeye gerek bile yok. Türkiye Erdoğan’a kendisinin hayal bile edemeyeceği
devasa bir servet ve saltanat verdi. Erdoğan ise Türkiye’ye kötü bir eğitim
sistemi, kötü bir yargı sistemi, gitgide daha çok bozulan ekonomi, vatandaşa
hizmet etmekten uzaklaşan bir bürokrasi, partili olmayanların hizmet alamadığı hatta
son zamanlarda partililerin bile hizmet alabilmekten uzak kaldığı bir devlet
anlayışı getirdi.

 

            Erdoğan, Türkiye’nin kendisine
verdiklerini yeterli görmüyor olacak ki Türkiye’nin kendisinin tapulu malı
olduğunu düşünüyor ve kendisinden başka hiç kimsenin seçim kazanmaya hakkı
olmadığını açık veya örtülü olarak ifade ediyor. Muhalif en ufak bir sese
tahammül edemeyerek bunu ifade ediyor, medyada muhalefete yer verdirmeyerek
ifade ediyor, seçim kanunlarını gönlüne göre değiştirerek ifade ediyor, baroları
bölme girişiminde bulunarak ifade ediyor, son olarak sosyal medyayı tamamen
kapatacağını açıklayarak ifade ediyor.

 

            Muhalefet partileri sosyal medyada
ciddi bir propaganda gücüne sahip olmasalardı, Cüneyt Özdemir’in YouTube’da Ali
Babacan’la canlı yayında yaptığı röportaj rekor sayılabilecek şekilde 3 milyona
yakın kişi tarafından izlenmemiş olsaydı, Erdoğan’ın YouTube’da yaptığı canlı
yayına yüzbinlerce “Dislike” atılmamış olsaydı Erdoğan sosyal medyadan asla
rahatsızlık duymazdı. Ancak görünen o ki taht sallanıyor, koltuk elden gidiyor
ve Erdoğan iktidarını korumak için gerekirse bütün ülkeyi, bütün milleti ateşe
atmaya hazır bir görüntü çiziyor.

            Hâlbuki seçim kazanmak, iktidar
olmak sadece Erdoğan’a ait bir hak değil. Bu ülkenin vatandaşı olan herkes
seçim kazanabilir ve iktidar olabilir. Bu ülkenin vatandaşı olan herkes ülkeyi
yönetmeye talip olabilir. Bu ülkenin vatandaşı olan herkes Erdoğan’ı sandıkta
devirebilir.

 

            Seçim kazanmak ve iktidar olmak bu
ülkenin bir vatandaşı olduğu için elbette Erdoğan’ın da en tabii hakkıdır.
Ancak 18 yıl sonra gelinen noktada, yaptığı bunca yanlışın ardından Erdoğan
sandıkta kaybetmelidir. Ve öyle bir kaybetmelidir ki, kazanan diğerlerine ibret
olmalı ve yeni kazananlar Erdoğan’ın yaptığı yanlışları yapmayı akıllarından
bile geçirmemeli, milletin sandıkta nasıl bir fatura kestiğini görmelidirler.

 

            Türkiye çok değerli bir ülke.
Türkiye ve her bir Türk vatandaşı Erdoğan’dan da daha değerli, ittifak ortağı
Bahçeli’den de daha değerli, Kılıçdaroğlu’ndan da daha değerli, Akşener’den de
daha değerli, hülasa bütün siyasetçilerden çok daha değerlidir. O nedenle ben
ülkemi Erdoğan’dan da Bahçeli’den de diğer siyasetçilerden de daha çok
seviyorum. Erdoğan, hiçbir katkı sağlamadığı Türkiye’yi sırf kendi iktidarını
korumak için kurban etmeye çoktan hazır. Ancak ben Erdoğan’ın kişisel menfaati
uğruna ülkemi kurban edemem.

 

            Tekraren belirteceğim üzere, bugün
Erdoğan’ın menfaatleri ile Türkiye’nin menfaatleri çatışmaktadır. Bu ülkenin
vatandaşı olan herkes Türkiye ile Erdoğan arasında bir tercih yapmak
zorundadır. Ben tercihimi Türkiye’den yana yaptım. Umarım bütün vatandaşlarımız
tercihlerini Türkiye’den yana kullanırlar. Aksi halde –Allah korusun- bundan
sonra tercih hakkına sahip olduğumuz bir Türkiye bulamayabiliriz.

İngiltere’den Tespitler (2)

     Bir önceki
yazımda, Hollanda ve İngiltere’deki yaygın bisiklet hırsızlığından
bahsetmiştim.

     İşte Batı’nın
maneviyat ve inançtan yoksun ve mahrum insanlarının, bütün sosyal ihtimam ve
gösterilen özene rağmen, Avrupa’nın tüm cilalı ve zahirî görüntüsünün altında
yatan gerçek bu! Nitekim bir yakınım da, külüstür bir bisikleti olduğu halde
çaldırmıştı!

     AB’ye aşırı
iştiyak duyan ve iflah olmaz istek içinde kıvrananların; düşünmesi gereken,
ince noktalardır bunlar. Anlayana sivrisinek saz.

     TRT – I İzmir
stüdyolarından halka seslenen sanatçımız Hollanda’yı anlatırken, Hollanda’nın
bir Lâle cenneti olduğundan da bahsetti.

     İngiltere’deki
şehirler de Lâle sevgisiyle hemhâl olmuş. Lâleye düşkünlükleri had safhada. Yol
kavşaklarında, yol kenarlarında, kendi bahçelerinde, özellikle parklarda; her
çeşidi, her rengiyle dikkatimizi çekiyor. Gözümüzü üstünden alamaz oluyoruz.

     İşte bu yüzden sanatçımız, Hollanda’dan dem
vururken; bizler, hemen buradaki lâleleri düşünüyor ve sormadan edemiyorum:  ”Neyin nesi bu Lâleler?” Derken sanatçı hanım
şu yorumu yapıyordu:

     “Osmanlı Lâlesini
ya çalmışlar, ya hediye olarak getirmişler. Hollanda’yı Lâle cennetine
çevirmişler.” Oradan da Lâle sevgisi Avrupa ve İngiltere’yi sarmış olsa gerek.

     Hollanda hakkında
işittiklerim ve Cambridge’de gördüğüm renk renk, çeşit çeşit Lâle öbekleri; bu
Lâle sevgisinin altında yatan, itici gücün ne olduğunu düşündürdü ve şu tespiti
hatırlattı bana:

     “Taharri-i
hakikat, muhabbet iledir.” Yani hakikati aramanın altında, hakikati bizzat
sevmek yatıyor.

     İşte diyorum,
İngilizlerin Lâle sevgisi, İngiltere’yi “”Lâlezâr” yapmaya yetmiş. Köyüne, kentine
bu Lâle sevgisini işlemiş.

     Bu da gösteriyor
ki: Dünyanın neresine gitsek, Osmanlıyı hatırlatacak bir şeylerle karşılaşmak
mümkün.

     “Bana her şey seni
hatırlatıyor.” mısraı aklıma geliyor hemen.

     Osmanlı Devleti’ni
her zaman olduğu gibi:

 

          Yine muhabbet ve minnetle anıyorum tüm
kalbimle;

          Dünyanın
neresinde, hattâ yâd ellerde olsam bile.

 

     Cambridge’de emlâk
işleri çok düzenli. Ev sahipleri; satılacak veya kiraya verilecek evlerini,
emlâkçıya bildiriyorlar.

     Evi alacak veya
kiralayacak olan kimseler; ancak emlakçıya başvurmak zorundalar.

     Kiralık bir evin
rast gele kapısına dayanıp, evi görmek istiyorum diyemezsiniz! Zaten emlâkçı,
içinde oturanlardan randevu almadan asla, kimseyi eve götürmez. Görecek kimseyi
de göndermez.

     Kaldı ki habersiz
gittiğiniz takdirde eve kabul edilmezsiniz. Tabii bu davranışta, insanların
birbirine itimat edemeyişin de rolü var. Can, mal ve ırz endişesinin de
şüphesiz bunda payı var.

     Kiraladığınız
takdirde muhatap, her zaman emlakçı oluyor. Emlakçı ev sahibinin vekili
durumunda. Her konuda mal sahibine vekâlet ediyor. Kirayla da o meşgul olup
uğraşıyor.

     Altı ayda bir emlakçı
eve geliyor. Evi inceden inceye kontrol ediyor. Evi teslim ettiği gibi
bulamazsa, hemen kiracıdan gerekeni yapması isteniyor. Meselâ taban halıları mı
kirlenmiş; hemen halı yıkama makinesiyle temizlenmesini talep ediyor.

     Meselâ badanasında
veya duvar boyalarında kirlenme mi var, hemen giderilmesini istiyor.

     Bozulan bir şey,
tabii bir durumsa; ev sahibi adına emlakçı tamir ettiriyor. Şayet kiracının
sebep olduğu bir bozukluk zuhur ederse; kiracıdan hemen bozukluğun giderilmesi
isteniyor.

     Bu durumlar emlakçı
tarafından ev sahibine periyodik / düzenli ve daimî şekilde rapor ediliyor.

     Sözleşme bitiminden altı ay kadar önce
kiracıya soruluyor. “Tamam mı devam mı?” diye. Yani “Oturmaya devam mı
edeceksin? Yoksa evi boşaltacak mısın?”

     Keza / şayet ev
satılacaksa; bu durumdan kiracı, aylarca evvel haberdar ediliyor.

     Böylece ev sahibi,
kiracı sürtüşmelerine mahal kalmıyor. Ne kiracının ne de ev sahibinin başı
ağrıyor.

     Emlakçılar da
geçimlerini sadece satışlardan gelecek paraya bel bağlamamış oluyor. Bu
hizmetlerinden ötürü, düzenli bir gelire sahip bulunuyorlar.

     Emlakçı vitrin ve
camekânlarının satılık veya kiralık evlerin renkli resimleriyle donatılmış
olması da dikkatimi çeken ayrı bir husus.

     Böylece önceden
bir fikir sahibi olan alıcı veya kiracılar; boş yere emlakçıyı meşgul etmemiş
oluyor. Kendileri de reddedecekleri ev yüzünden vakitlerini beyhude yere
harcamamış bulunuyorlar.

     Türkiye’deki
emlakçılar da böyle olsa. Hem emlakçı kazanır, hem alıcı veya kiracı çok daha
rahat eder diye düşündürdü beni, bütün bu tespitlerim.

Kur’an-ı Kerim

0

Kur’ân-ı Kerîm apaçık delillerle Allah Teâlâ’nın varlığını ve birliğini
ortaya koyar. Müslümanların mukaddes kitabıdır. Düşünebilen bir varlık olan
insanı, gerek kendisi gerekse etrafındaki engin kâinat hakkında düşünmeye,
buradan hareketle de herkesin ve her şeyin yaratıcısı olan Yüce Allah’a
inanmaya çağırır.

Kur’ân-ı Kerîm, İlahî bir kitap olarak her seviyedeki insana hitap etme
özelliğine sâhiptir. Ayrıca cihanşümul oluşu sâyesinde zaman üstü ve eskimeyen
bir dil ve üslûp güzelliği; ırk, ülke ve sınır tanımayan bir kuşatıcılık
vasfını bünyesinde taşımaktadır.

Dünya ve âhiret hayatında bütün insanlığın saâdete erişmesi için gerekli
esasları ihtiva etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm insanı değerlendirirken onu, fert,
aile ve toplum; itikat, ibâdet ve ahlâk; dünyevî, uhrevî ve derûnî hayat olmak
üzere bütün yönleriyle kuşatır, onun her türlü ihtiyacına cevap verir.

İslâm dini, varlığını ve hayatiyetini Kur’ân’dan alır. Bu sebeple
Müslümanlar, hayatlarının her bölümünde; inanç ve düşünce sâhasında olduğu
gibi, beşerî ve ahlakî ilişkilerinde de tâkip edecekleri yolu Kur’ân-ı Kerîm’e
dayandırmak mecbûriyetindedirler.

Kur’ân-ı Kerîm, Semâvî-İlâhî kitapların dördüncüsü ve sonuncusudur.
(Dîğer üçü: Tevrat, Zebur, İncil) Allah tarafından Cebrâil isimli büyük melek
vâsıtasıyla ve vahiy* yoluyla Peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhisselâma 22 sene
2 ay 22 günlük zaman içerisinde aralıklı olarak ve bölüm bölüm ve Arapça
diliyle indirilmiştir. İçine, Hz. Peygamber dâhil hiçbir insan sözü
karışmamıştır. Peygamber-i Ekber’e indirildiği ve O’nun ilk Müslümanlara
bildirdiği aslî şekli ile her hangi bir bozulmaya, değişmeye uğramadan günümüze
kadar ulaşmıştır. İslâm’ın temel ibâdetlerinden ve beş şartından biri olan
namaz kılınırken, aslî şekli ile kıraati, okunması namazın şartlarından olduğu
gibi, namaz dışında okunması ve dinlenmesi de ibâdet hükmündedir.

Kur’ân-ı Kerîm’in özel bölümlerine sûre denir ki 114 tânedir. Her
sûrenin (o sûrede geçen özel isim veyâ başka tâbirlerden alınmış) bir ismi
vardır. Sûrelerin ibâre, cümle, kelime veyâ daha uzun ifâdeler şeklindeki
bölümlerine de ‘âyet’ denir. Âyet; işâret, Allah tarafından verilmiş nişan (tanınma
alâmeti), Allah’ın varlık, irâde ve işlerinin belirtisi (nişânesi) demektir.
Kur’ân-ı Kerîm’de 6.000 (altı bin) kusur âyet vardır. Kolay hatırlanabilir ve
tekrarlanabilir bir rakam olarak 6666 olarak da ifâde edilir.  Farklı âyet sayısı söylenmesi, sayma metodu
ile ilgilidir. Hangi sayı verilirse verilsin, hepsinin ifâde ettiği gerçek
birdir. Yalnız, bâzı ibâre ve cümleleri ayrı veyâ bir âyet saymağa, sûrelerin
başındaki besmeleleri ayrı ayrı sayıma dâhil edip etmemeğe göre söylenen sayılar
değişmektedir.

Bâzı âyetlerin de sûreler gibi kendilerine mahsus isimleri vardır:
Âyetü’l Kürsî (Bakara Sûresi, 255. Âyet) gibi.

Kur’ân sûre ve âyetleri vahiyler hâlinde geldikçe, önce Hz. Peygamber,
sonra da sahâbeler tarafından sağlam bir şekilde ezberleniyordu. Aynı zamanda
da, vahiy kâtipleri denilen, okuryazar sahâbîler tarafından ince taşlar, kürek
kemikleri, hurma dalları, deriler v.b. yazmaya müsâit düz satıhlar üzerine
yazılıyordu. Hz. Peygamber’in sağlığında henüz vahiy tamamlanmadığı için,
bizzat O’nun öğreticiliği ve kontrolü altında pek çok hâfız yetiştiği için;
âyetler iniş sırasına göre değil, Hz. Peygamber’in işâret ettiği sıraya göre sûrelere
yerleştirildiği ve bu sebeple de vahyin tamamlanmasını beklemek gerektiği için
Kur’ân’ın kitap hâlinde düzenlenmesi imkânsızdı ve bunda bir mahzur da yoktu.
Fakat vahiy tamamlanıp, Hz. Peygamber de ebediyete göçtükten sonra bir araya
toplanıp kitap hâline getirildi.  

Çok titiz çalışmalarla hazırlanan bu kitap çoğaltılarak bir tânesi İslâm
Devleti’nin başşehri Medine’de muhafaza altına alındı, diğerleri birer adet
olmak üzere Mekke, Küfe, Basra ve Şam’a gönderildi. Bunlara uymayan mushaflarm
yakılması emredildi ve bu metinlere uymayan okuyuşlar da yasaklandı.

Kur’ân-ı Kerîm’i baştan sona kadar okuyup bitirmeğe ‘hatim’ denir. Dilimizde ‘hatim indirmek’ şeklinde kullanılır. Peygamberimizin
mühim sünnetlerindendir. Peygamber-i Ekber, her ramazan ayında, o güne kadar
gelmiş olan sûre ve âyetleri Cebrâil aleyhisselâma baştan sona okur; Cebrâil de
O’na tekrâr ederdi. Sahâbîler de bu olaya şâhid olurlardı. Peygamberimizin
vefâtmdan önceki ramazanda bu işlem iki defa tekrarlanmış, yâni Kur’ân-ı Kerîm
iki defa hatm ve mukabele edilmişti. Bir kişinin Kur’ân’ı ezberden (ki böyle
okuyanlara hâfız denir) veyâ kitaptan yüksek sesle okuması, onu dinleyen
topluluğun da sessizce kitaptan okuyarak veyâ hâfız olanların zihinlerinden
geçirerek tâkib etmesine mukabele denir; kısaca Kur’ân’ın karşılıklı
okunmasıdır.

Kur’ân’m açık ve tâne tâne ve acele etmeden, tecvîd* ve tilâvet*
kaidelerine riâyet ederek ve mümkünse mânâsını anlayarak düşüne düşüne okunması
ideal olan şekildir. İyi niyetle ve gücünün yettiği kadar, güç yetirebildiği
şekilde okumak da makbûldür. Kur’ân-ı Kerîm tilâvetini bir menfaat ve geçim
kapısı hâline getirmek, okunandan çok okuyana ve okuyuşa dikkatleri çekecek
artistik tavır, edâ ve sedâlarda olmak samîmî mü’minleri inciten, hayrı ve
sevâbı şüpheli bir durumdur.

Kur’ân-ı Kerîm, içinde şüphe bulunmayan, Allah’tan geldiğinde şüphe
olmayan, îcâzı (söz kudreti) ile bir benzerini meydana getirmek husûsunda
muarızlarına meydan okuyup onları acze düşüren; inananlara, Allah’a karşı
gelmekten sakınanlara doğru yolu gösteren, dünyâ ve âhiret saâdetinin aslî
prensiplerini veren İlâhî kitaptır. Îman, ibâdet, muâmelât ve ahlâka dâir İslâm
dîninin temel prensipleri, emir ve yasakları O’ndadır. Bu sebeple anlaşılması,
tefekkür konusu yapılması, üzerinde derin derin düşünülmesi, ibret alınması ve
bütün icaplarına riâyetle amel edilmesi, yânî Kur’ân hükümlerinin inananların
hayâtına uygulanması Allah’ın emri ve Peygamber’in sünnetidir.

O’nun düşünüp ibret almak üzere indirilmiş feyz kaynağı bir kitap olduğu
bizzat kendi metninde muhtelif âyetlerde ehemmiyetle vurgulanmıştır. Kur’ân’ın
bütün dîğer sözlere üstünlüğünü ‘Cenâb-ı
Hakk’ın bütün yaratıklara üstünlüğü gibidir’
şeklinde ifâde eden Hz.
Peygamber’in de Kur’ân öğretiminin, Kur’ân’m anlaşılmasının ehemmiyetine;
Kur’ân’ı öğrenip öğretenlerin üstün değerine dâir pek çok hadîs-i şerifleri
vardır.

vahiy: Cenâb-ı Allah’ın peygamberlerine iletmek istediği mesajlarını doğrudan
doğruya veya Cabrâil vâsıtasıyla bildirmesi.

 muhkem âyet: Mânâsı kolaylıkla anlaşılan, yoruma ihtiyaç
göstermeyen, ne söylemek istediği bir bakışta anlaşılan âyetler için kullanılan
bir tâbirdir.  

müteşâbih âyet: Mânâsı kolaylıkla anlaşılmayan, birçok mânâsı olma ihtimali bulunan,
bunlardan doğru olan birinin bulunması için akıl yürütülmesine ihtiyaç olan
âyetlerdir.  

tecvid: Kur’ân-ı Kerîm’i, yerine göre uzatarak, lâzım gelen yerde durmak,
sesleri birbirine katmak veya kesme gibi özel kurallara riâyet ederek güzel
okumak.

tilâvet: Kur’an-ı Kerîm’i bildirme ve duyurma maksadıyla okumak.

Faydalanılan kaynaklar:  

Heyet: Dinî Kavramlar Sözlüğü.
Diyânet İşleri Başkanlığı Yayını. Ankara 2006.

Heyet: İslâm’a Giriş.
Diyânet İşleri Başkanlığı Yayını. Ankara 2008.

Heyet: Yeni Türk Ansiklopedisi.
Ötüken Neşriyat, İstanbul 1985.

Yusuf Ziya Yörükân: Müslamanlık.
Kültür Bakanlığı Yayını. Ankara 1998.

 945

 

KUŞBAKIŞI

 

TÜRKÇENİN TADI VE
ÂHENGİ:

Gazeteci Yazar Refik Hâlid Karay’ın,
(1888-1965) değişik mecmua ve gazetelerde 1938-1965 yılları arasında
yayınlanmış makalelerinin Tuncay Birkan tarafından derlenmesi suretiyle
hazırlanan kitap, 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde 704 sayfadır.

 

Eser; Giriş, Önsöz ve Sunuş başlıklı
bölümler dışında 13 bölümden oluşuyor.

 

1-Dil Reformu Lehine, Arapçacılık Aleyhine.
2-Dil Reformunda İfrada Karşı ve Türk Dil Kurumu. 2-Tefride Karşı. 4-Dil ve
Toplumla Alâkalı Değişim. 5-Gramer. 6-Üslûp Meseleleri. 7-Kelimeler Etrafında.
8-Kelimelerde Nüans İhtiyacı. 9-Kelimelerin Hatırlattığı Kelimeler.
10-Deyimler, Atasözleri, Bilmeceler ve Özlü Sözler. 11-İmlâ. 12-Telaffuz ve
Hitâbet. 13-Eğitim ve Yabancı Diller.

 

Yazıların en eskisi 82, en yenisi 55 yıl
önce yazılmasına rağmen hepsi bugün gündemde olan meselelerle alakalıdır.
Evveliyatı da olmakla birlikte 1911 yılında Ali Cânip Yöntem ve Ömer
Seyfettin’in Genç Kalemler Mecmuası’nda başlattığı ‘Dilde Sâdeleşme Hareketi’ ni temel kabul edersek, 109 yıldır,
Türkçenin durumu ve geleceği hakkında yazıp konuşuluyor. Eli kalem tutan,
salonlarda ve radyoda mikrofonlardan dinleyicilerine, televizyonlardan
seyircilerine hitap etme imkânı bulan pek çok kişi, dil meselesinin çeşitli
yönleri hakkında fikir beyan ediyor. Türk Dil Kurumu gibi anlı-şanlı bir
teşkilat 12 Temmuz 1932’den bu yana 88 yıldır devlet imkânlarıyla
faaliyette.  Temel vazifesi Türkçenin
yabancı kelimeler tarafından işgalini önlemek, ihtiyaç hâlinde Türk dil bilgisi
kaidelerine uygun kelimeler türetmek olan kurum, her iki sâhada da varlık
gösterememiştir. Agresif, aktif, alarm, alternatif, ambulans, antik,
aplikasyon, brifing, center, defans, deklarasyon, destinasyon,  detay, deterjan, dizayn, doküman, egzersiz,
enternasyonal, enstalasyon, erozyon, favori, filtre, final, format, galeri,
izolasyon, kabine, kombinasyon, komisyon, kompozisyon, korner, kuaför, lansman,
legal, lider, lokasyon, market, medya, miting, operatör, operasyon,
organizasyon, pasif, performans, prestij, radikal, segment, servis, spesiyal,
sponsor, stant, star, süper, transfer, trend… gibi Türkçe karşılığı bulunan
kelimeler dilimizde cirit atıyor…

 

Adıl, amaç, andaç, anı, anlak, aşama,
aygıt, ayrıcalık, betimlemek, birey, birim, boyut,  çalıştay, çıkarsamak, değinmek, dışsatım,
direngen, dize, doğaçlama, doğal, döngü, düş, düşsel, düzey, egemen, eleştiri,
eleştirmen, engel, ergimek, eril, etik, etkinlik, evre, evrim, gereksinim,
gizem, gizil, görece, görsel, güvence, içerik, içselleştirmek, ilbay, ilçebay,
ilgeç, ilgi, ilginç, imge, indirgemek, işitsel, iye, iyelenmek, izdüşüm,
izlemek, izlenim, kanıt, karşın, karşıt, kamusal, kestirim, konuk, konut,
koşul, koşut,  kuram, nesnel, ruhsal,
olanak, olasılık, oylum, ödün, önem, öngörmek, öykü, özgü, özgüç, örgüt, öznel,
özümlemek, özveri, sakınca, salık, sarmal, sınaç, simgesel, sorunsal, soyut, sözel,
tanık, tanım, tekdüze, tin, tinsel, tümce, uğraş, uyak, uyarı, yadsımak, yanıt,
yapay, yapıt, yasal, yaşam, yeğleme, yönerge, yönetsel, yöneylem, yöresel,
yüküm, yükümlülük, yüzey, zoralım… gibi Türk dil bilgisi kaidelerine aykırı
olarak türetilen zibidi-zıpçıktı kelimler… Türkçemizin beynine kurşun sıkıyor,
kalbine hançer saplıyor.

 

Acilen bir Türkçe Suçları Ceza Kanunu
çıkarmamız gerek. Türkiye’de öyle bir kanun hazırlanıp yürürlüğe konulduğunda
bu satırların yazarı dâhil, para cezâsına çarptırılmayacak kişi bulamazsınız.
Doğrusu hiç de fena olmaz. Korona virüs tedbirleri sebebiyle perişan olan
devlet bütçesi ayağa kaldırılır. Türk Dil Kurumu’nun muhterem idârecilerinin
aklına böyle bir çâreyi düşünmek geliyor mu?

 

Refik Hâlid Karay, yazı hayatı süresince bu
meselelere çözüm aramak için gayret göstermiş bir insan. Her cümlesini, her
kelimesini düşüne düşüne, döne döne okumak lâzım.

 

İNKILAP KİTABEVİ:

Çobançeşme Mahallesi,
Sanayi Caddesi, Altay Sokağı Nu: 8 Yenibosna 34196 İstanbul.

Telefon:
0.212-496 11 11 Belgegeçer: 0.212-496 11 12 
www.inkilap.com   e-posta: posta@inkilap.com 

 

 

 

EMÂNETÇİ:

 

Emânetçi
Tania Carver tarafından yazılan Boğaç Erkan’in Türkçeye çevirdiği bir
roman. Korkunç bir katilin hikâyesi… Hâmile kadınları öldüren ve karınlarındaki
bebeği alarak problemli bir hayatın içinde var olmaya çalışan bir katili
anlatıyor.

 

Romanda çift taraflı anlatıcının
kullanılması okuyucu açısından farklı merak unsurlarını bir araya getiriyor.
Katil ve katili araştıran bir ekibin aynı olaylar etrafında verdikleri farklı
reaksiyonlar kurguyu çift taraflı ele alabilmeye imkân tanıyor.

 

Roman bir cinâyet sahnesi ile açılıyor,
başarılı bir dedektif olan Philip Brennan’ın olayları açıklığa kavuşturmak için
başvurduğu psikolojik açıklama ve okuyucu için alâka çekici olan sorgulama
tekniklerinin teferruatlı bir şekilde anlatılmasına şâhit oluyoruz. dedektifin
araştırma ekibine hâmile olan ve âşık olduğu Marina Esposito’da eklenince,
sıradan bir polis-katil ilişkisinin iç içe geçmiş olaylarla ince ince işleniş
farklılığını görüyoruz.

 

Umûmî olarak metni okumaya başladığımızda
şekil ile ilgili olarak belirtilmesi gereken bir husus var: İngilizce roman
tercümelerindeki en büyük sıkıntılardan biri, deyimlerin tam Türkçe
karşılığının bulunmasında yaşanan zorluktur. Eğer tecrübesiz biri tarafından ve
üstünkörü yapılmış bir tercüme ile karşı karşıya kalırsanız birkaç sayfa sonra
romanın hâli hazırdaki akıcılığı ve tabiîliği yok olacağından kitabı elinizden
bırakmanız an meselesidir. Ancak Boğaç Erkan’ın başarılı tercümesi ile ilk
sayfadan itibâren içine girdiğiniz romanın sizinle kurduğu iletişim çevirideki
başarıyla doğru orantılıdır. Diyalogların bol olduğu metinlerde romanı tâkip
etmek ve olay akışından kopmamak okuyucuyu zorlayan etkenlerden bir tanesidir.

 

Romanda öğütler ve psikolojik tahminlere de
yer verilmiş. Her ne kadar kurgu içerisinde bir nebze basite indirgenilmiş olsa
da, bir katilin çocukluğundan bu yana yaşadığı sosyal ortamın, aile içi
şiddetin ve hatta çocukların uğradığı tâciz vakalarının ilerideki hayatlarında
sebep olduğu olumsuz şartların da bir tenkidi yapılıyor. Aşk hikâyesi, hayatla
mücâdele, bir cinâyet serisinin çözümü ve şahısların iç dünyalarının gerçekçi
bir anlatımla bir araya geldiği ‘Emânetçi’de gündelik hayattaki iç
konuşmalarımızdan da örnekler sunuyor.

 

13.5 X 21 santim ölçülerindeki kitap 486
sayfadır.

 

DOĞAN KİTAP:

19 Mayıs Caddesi Nu: 1,
Golden Plaza Nu:1 Kat:10 Şişli 34360 İstanbul. Telefon: 0.212-373 77 00

Belgegeçer: 0.212-355 83
16 
www.dogankitap.com.tr  e-posta: satis@dogankitap.com.tr 

 

 

 

HAYAL
OTEL(İ)

Nihan
Erem
’in
yazdığı romanın kahramanları Feryal ile İsmet’in açılışını yaza yetiştirmeye
çalıştıkları on iki odalı bir otel… Otelde her odanın bir adı var: Kaktüs,
Ardıç, Begonvil, Kızılağaç, Şimşir, Lavanta, Menekşe, Funda, Çınar, Limon,
Okaliptüs, Papatya. Feryal ile İsmet bu odalarda, bir gönül kırıklığıyla içine
kapanmış, varlıkları yokluklarına karışmış, kıyıya vurmuş insanlara saâdeti
tanıtmaya, tattırmaya çalışacaklar. (Not. Türk dil bilgisi kaidelerine aykırı
olan otelin ismini değiştirdikten sonra… Bir de odalardan bâzılarının
isimlerini tabiî ki… Gül, Karanfil ve benzeri yerli isimli odalarda kalmak
isteyenlerin bulunmayacağı mı zannediliyor?

KISA KISA… / KISA KISA…

1-CENNET’E GÖTÜREN
HAKİKATLER:
Şükrü
Yıldız / Demlik Yayınları

2- KUT VE TÖRE: Sait
Başer / İrfan Yayımcılık.

3- ALPEREN: Ahmet Kabaklı.
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları.

4-TARİHİMİZDE YANLIŞLIKLAR GEÇİDİ: Süleyman Kocabaş. Vatan Yayınları Kayseri.

Buna değmiş, buna değmemiş teorileri

İstisnaya isim vermekle istisna istisnalıktan çıkmaz.
Çin, “Aa! Buncağazı da unutmuşuz”, diyebileceğiniz boyda bir ülke değil.

 

İki türlü yanlış yapabilirsiniz. Biri saf yanlıştır.
Atarsınız ve tutmaz. Atarsanız, genellikle tutmaz zaten.

İkincisi değdi-değmedi yanlışıdır. Birkaç örnekten hareketle
bir teori kurarsınız. Sonra teorinize uyan daha bir sürü örnek bulursunuz. Ve
itibarlı bir buluşunuz olur. Özellikle buluşunuz hâlihazır ekonomik, politik
sistemleri okşuyorsa, uygunsa, meşhur da olursunuz.

Pek güzel diyeceksiniz. Bilim böyle çalışmaz mı zaten.
Yalnız size söylemediğim bir şey var. Teorime uyan bir sürü örnek bulurken,
teorime uymayanlara da rastladım ve onlardan hiç bahsetmedim!

Siyah Kuğular

Marksizm de bir bakıma böyledir. Avrupa’nın birkaç ülkesi
gözlenerek kurulan teori, Asya’da ona uymayanlarla karşılaşınca, “Ha bu
istisna, istisnanın adı Asya Tipi Üretim Tarzı- ATÜT olsun
” deyip işin
içinden sıyrıldılar. İstisnaya isim vermekle istisna istisnalıktan çıkmaz.

Bilim metodunda istisnalar kaideyi bozar. Bozmaz diyen
yanlış der. Popper’in siyah kuğusu gibi. Gidin, bakın, Ankara’da Kuğulu Park’ta
keyif sürüyor siyah kuğular. Taksonomideki adları, Cygnus atratus imişAvusturalya’dan
gelmişler.

Özetin özeti: Karl Popper, tümevarımı kuğu örneği ile tenkit
eder. Bir- bin- milyon kuğu bulursunuz, hepsi beyazdır. “Kuğular beyazdır”
dersiniz. Bu tümevarımdır. Fakat ortaya bir tanecik siyah kuğu çıkarsa,
vardığınız o “tüm“, tümüyle yıkılır. Zaten siyah kuğu misalindeki gibi,
bir şeyin olmadığını ispat da edemezsiniz.

Aklımda kuğular değil, liberal kapitalizmin doğrularını
savunan teoriler var. Benim de beğendiğim, sevdiğim, zaman zaman savunduğum
teoriler. Şimdi “teoriler”i bir tarafa bırakıp çok popüler sonuncusunu ele
alalım: Daron Acemoğlu ve James Robinson’un kitaplar boyunca tekrarladıkları
tesbiti. Rejimler de ekonomiler de ikiye ayrılır. İhatacı ve istihraççı.
İhatacı, kapsayıcı demek, Acemoğlu ve Robinson’un “inclusive”i karşılığında
kullanıyorum.  Servet, halk içinde dağılsın, toplumun tamamı, teşebbüsü,
çalışması ölçüsünde zenginleşsin. İstihraççı kelimesini da onların
“extractive”i karşılığında benim yıllar önce kullandığım terim. Sözden mana
çıkarmak, topraktan maden çıkarmak gibi anlamları vardır. Yazarlar terimi,
halkın suyunu sıkıp, onun emeğini, ürününü kendine, eşine dostuna kapatan rejim
anlamında kullanıyor. Halk ve ülke maden, kendileri madenci sanki.
Sömürüyorlar. İşte diyor Acemoğlu ve Robinson, birinciler demokrasiler, bunlar
kalkınıyor. İkinciler de diktatörlükler, bunlar batıyor. Bu kadar basit.

Mantık, gönül ve bilim- Uyuşmuyor

Bir kere mantığınızla ve gönlünüzle bakarsanız pek doğru!
Kaldı ki mantık ve teorinin gönle hitabından başka, Acemoğlu’nun Türk olması da
gönlümüzün onu haklı görmesi için bir diğer sebep. Gerçekten MIT gibi dünyanın
zirve üniversitelerinden birinde ve yine dünyanın en çok atıf alan on
ekonomistinden biri!

Fakat bilim, mantık ve gönülle yapılmıyor.

Yıllar önce okuduğum – ve tekrar okumak gereğini duyduğum –
Ha-Joon Chang’ın kitapları var… Orada söylenen de şu: Doğunun ve batının
kalkınmış ülkeleri, mesela İngiltere, mesela Tayvan ve Chang’ın kendi memleketi
Güney Kore kalkınırken hiç de öyle liberal ve demokrat değildi. Chang da az
adam değil. Cambridge Üniversitesi’nden ve onun da bilim hikâyesi madalyalarla
dolu.

Şimdi gelelim asıl varmak istediğim ülkeye. Çin! Çin Halk
Cumhuriyeti veya Komünist Çin. Bir zamanlar “Milliyetçi Çin” ve “Komünist Çin”
derdik. Birincisini tanır, ikincisini tanımazdık. Sonra ikincisini tanıdık ve
birincisini tanımadık. Şimdi tanımadığımıza Tayvan diyoruz.

Çin var ve Acemoğlu var

Çin Halk Cumhuriyeti’nin demokratik bir ülke olduğunu kimse
iddia edemez. Kendilerinin de böyle bir iddiası yok. Asıl demokrasi komünist
demokrasidir falan hikâyelerinin dışında. (Sorarsanız anlatırım bilimsel
sosyalistlerin “gerçek demokrasi”sini.) Çin Komünist Partisi tek parti. Parti
devlet demek. Partiye muhalefet hainliktir, teröristliktir. İster devlet
sektöründe, ister özel sektörde olsun, devlet ekonomiye hâkim. Bütün
sektörlerde kredi ve destek muslukları devletin elinde. Devletin ekonomiye
müdahalesi Xi Jinping ile son on yılda zirveye çıkmış. Şirketlerin her
kademesinde parti temsilcileri bulunur. Yönetim kurullarında da.

Bunlar doğru.

Bir başka doğru, Mao’dan bu tarafa, Çin’in kalkınma hızına
yetişebilen bir “ihatacı”, bir liberal demokrat ülke yok. Büyüme miktarı için
de, büyümedeki süreklilik için de Çin bir numarada. İşte bunu nasıl izah
edeceğiz?

Acemoğlu ve onun gibi daha birçok liberal-kapitalizm
teorisyeni için Çin’i açıklamak farzdır. Çin, “Aa! Buncağazı da unutmuşuz“,
diyebileceğiniz boyda bir ülke değil. Tayvan’ın, Güney Kore’nin ve hatta
İngiltere’nin kalkınmalarının başlangıcını da inceleyip, kendi teorileri
açısından Ha-Joon Chang’a cevap vermeleri gerekmez mi? (Alıntı Milli Düşünce
Merkezi)

Korona Salgının Ortaya Çıkardığı Ekonomik ve Sosyolojik Gerçekler!

0

Profesyonel ekonomistler bir tarafa, ekonomi okuyucusu olan
herkesin de bilebileceği gibi Türk Ekonomisi, bilhassa 2018 Ağustosunda oluşan
kur atağı sonrası kırılganlıkları artmış bir ekonomidir.

Biz bu yazımızda 2020 yılı başından başlayarak 11 Mart 2020
tarihinde ilk covid 19 virüsü vaka tespitiyle birlikte, zaten çok kırılgan hale
gelmiş bulunan ve genel dengeleri pamuk ipliğine bağlı bir ekonominin Korona
salgını sebebiyle ancak alabildiği tedbirlerin daha net bir şekilde ortaya
çıkardığı sosyal meselelere dikkat çekmeye çalışacağız.

Bilindiği üzere 11 Mart 2020 tarihini takiben ilk ekonomik
ve idari tedbirler 16 Mart tarihinden itibaren alınmaya başlandı. Maske ve
kolonya dağıtımı ile başlayan tedbirlerin hafifliğini bir tarafa bırakırsak,
adına “gevşek karantina” diyebileceğimiz tedbirler kapsamında
alınan ekonomik tedbirleri 4 başlık altında toplayabiliriz.

1- Doğrudan Bütçe kaynaklarıyla sağlanan gelir
destekleri,

2- İşsizlik Sigorta Fonu kaynaklarıyla sağlanan
ve çalışanlara verilen ücret destekleri,

3- Vergi ve SGK primi ertelemeleri şeklindeki
destekler ve

4- Kredi teşviki yoluyla işletmelere ve
tüketicilere verilen destekler.

1-Doğrudan Bütçe kaynaklarıyla sağlanan sosyal yardım
veya gelir destekleri:

Türkiye Cumhuriyetinin yıllık bütçe rakamlarını veya sosyal
yardımlar konusunda kamuoyundaki tartışmaları takip eden herkesin de
bilebileceği gibi, doğrudan bütçe harcamaları faslında bulunan ve 48 başlık
altında ihtiyaç sahiplerine dağıtılan sosyal yardımlar için bütçede 69,5 milyar
TL kaynak ayrılmaktadır.

Senelerdir dağılan bu yardımların GSYH’ya oranı %1,6 veya
Bütçe harcamalarına oranı ise %6,8 civarındadır. Mukayese
olsun diye 2020 yılı yatırımların harcama bütçesindeki payının %6,5 olduğunu bu
vesileyle bildirelim.

Sosyal yardımlara dair bu genel bilgimiz dışında, aşağıda
detaylarını vereceğimiz üzere, Korona Salgını sebebiyle ortaya çıkan rakamlar
hakkında kimsenin yeterli bilgi sahibi olduğunu zannetmiyoruz. Bu konuda en
fazla bildiğimiz husus; 2 milyon 111 bin 254 haneye, sosyal
yardım altında devamlı aylık gelir desteği sağlandığıdır.

Ancak T.C Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın
18.05.2020 tarihli açıklamasından anladık ki, FAZ 2 kategorisiyle 2 milyon 316
bin  hanenin ve FAZ 3 kategorisiyle açıklanan 1 milyon 689 bin 500
hanenin de aşağıdaki koşulları taşımaları sebebiyle sosyal yardım almayı hak
kazanan hanelerden oluştuğu öğrenmiş olduk. Özetle; korona salgını
sebebiyle “Sosyal Koruma Kalkanı” adı verilen ve bir defalık
olmak üzere hane başına verilen 1.000 TL’lık gelir desteğinden 6 Milyon
116 bin 764 hanenin 
yararlandığını öğrenmiş olduk.

TÜİK hesaplarına göre ortalama bir hane 3,6 kişiden oluştuğu
için nüfusun 22 milyon 20 bin kişilik bölümü, yani toplam
nüfusun %26,5’u aşağıdaki şartları taşıdığı için 1.000 TL’lik gelir
desteği veya sosyal yardım alacak duruma düşmüş…

NİTEKİM SOSYAL YARDIM YARDIM TALEBİNDE BULUNAMAYACAK
HANELER İÇİN AŞAĞIDAKİ KRİTERLER BELİRLENMİŞTİR:

1-Pandemi Sosyal Destek Programı Faz 1 ve Faz 2, Faz 3
kapsamında verilen 1000 TL’lik nakdi destekten faydalanmış olan haneler,

2- 5510 sayılı Kanunun 4/a maddesi kapsamındaki kamu
işçileri,

3- 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi kapsamındaki memurlar,

4- Sosyal Güvenlik Kurumundan gelir veya aylık alanlar
(emekliler),

5-İŞKUR İşsizlik Ödeneğinden faydalananlar (aylık ortalama
1560 TL),

6-İŞKUR Kısa Çalışma Ödeneğinden faydalananlar (ortalama
1620 TL),

Gördüğünüz üzere o haneye aylık en az (39TL x30gün) yani
1.170 TL giriyorsa, o hanede yaşayan başka kimse sosyal yardım talebinde
bulunamaz…

Daha önce yapılmış gelir testlerine göre bu kriterlerden
anlamamız gereken, 6 Milyon 116 bin 764 hanenin yukarıdaki
kategorilere göre, yıllardır zaten açlık sınırının bile altında yaşamaya mahkûm
edilmiş olduklarıdır.

SONUÇ; Korona salgını sebebiyle 6 milyon 116 bin haneye veya
nüfusun %26,5’luk kısmına bir defalık olmak üzere toplam 6 Milyar 116 milyon TL
gelir desteği sağlanmıştır. Bu yardım miktarının GSYH’ya oranı binde 1,41’dir.

2-İşsizlik Sigortası Fonu kaynaklarından sağlanarak ve
çalışanlara verilen ücret destekleri:
 

Bu fasıldan yapılan desteklerin detaylarını vermeden önce
“Korona Salgını” sebebiyle daha çok gündemimize giren İŞSİZLİK
SİGORTASI FONU’na ait özet bilgilerin kamuoyuyla paylaşılmasında fayda var…

Bilindiği üzere bu FON AKP öncesi kurulmuş olup, mevzuatı
gereği işsizlik ödeneğinden faydalanmak sıkı şartlara tabi kılındığından, fon
gelirleri daima giderlerinden fazla olmuş ve bu sebeple de bu FON’da biriken
paralar daha çok Hazine’nin iç borçlanma ihtiyacı için kullanılmıştır.

Fonun gelirleri esas itibariyle; işçi ve işverenden toplanan
primler ve devlet katkılarından oluşmuştur. Primlerin %25’i işçiden, %50’si
işverenden ve %25’i de devlet katkısından oluşmaktadır.

Aynı şekilde FON’da toplanan paralar artmaya başlayınca,
ağırlıklı Hazine Bonoları ve Banka mevduatlarından gelen faiz gelirleri, yıllar
itibariyle prim gelirlerini geçmiştir.

Bu yazının konusu olacak şekilde, resmi kayıtlardan aldığım
rakamlara göre;

1– 2018 yılında toplam FON gelirleri 34,629 milyar TL
olurken, bu gelirlerin 15,108 milyar TL’sı faiz gelirlerinden elde edilmiştir.
Yılsonu fon varlığı 127,644 milyar TL’dır.

2018 yılında FONUN toplam giderleri 23,705 milyar TL olmuş,
bu miktardan işsizlik ödeneği olarak çalışanlara sadece 5,866 milyar TL
ödenmiştir. Geri kalan miktar ise; hükümetin istihdamı teşvik programları adı
altında ve çeşitli kalemlere harcanmıştır.

2– 2019 yılında toplam gelirler 40,365 milyar TL,
faiz gelirleri ise 16,832 milyar TL olmuş, yıl sonu fon varlığı 131,542 milyar
TL’ye ulaşmıştır. 2019 yılında toplam Fon giderleri 40,365 milyar TL olarak
gerçekleşmiş, bu miktarın 10,006 milyar TL’si işsizlik ödeneği olarak
çalışanlara ödenmiş ve bakiye 30,359 milyar TL’sı ise; yine değişik adlar
altında teşvik programlarına aktarılmıştır.

3– 2020 yılının korona salgını öncesi ilk üç ayında
FON’un toplam gelirleri 10,606 milyar TL olmuş, bu gelirlerin 4,252 milyar
TL’si faiz gelirlerinden oluşmuştur. Aynı şekilde fonun ilk üç aylık giderleri
de; 2,641 milyar TL’si çalışanlara ödenen işsizlik ödeneği olmak üzere,
giderler toplamı 10,175 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. 2020 Mart ayı sonu
itibariyle fon varlığı toplam 131,973 milyar TL’dir.

Bütün bu bilgileri niye verdik diye soracak olursanız, onu
da anlatalım:

Korona salgını ortaya çıkıncaya ve iktidarın aldığı önlemler
kapsamında “işsizlik ödeneği” dışında, “kısa
çalışma ödeneği”
 ve “ücretli izin” adı
altında yapılan uygulama ve ödemelerin miktarını göstermek ve dahi TBMM’ne sevk
edilen ve FON gelirlerini 2 kat artıracak düzenlemenin sebebini anlatmak için,
yukarıdaki bilgileri vermek gerekmektedir…

Şimdi 2020 yılı NİSAN-MAYIS aylarında FONUN nakit durumu ve korona
salgını sebebiyle yapılan ödemelere geçebiliriz.

Nisan ayında FON gelirlerinin 3,384 milyar TL’si faiz olmak
üzere toplam 5,459 milyar TL’dir. Nisan ayı toplam giderleri ise; 1,598 milyar
TL’si işsizlik ödeneği, 723 milyon TL “kısa çalışma ödeneği” olmak
üzere çeşitli adlar altında ödemeler toplamı 4,209 milyar TL’dir.

Mayıs ayında ise giderler Nisan ayına göre mutad ödemeler
dışında ve salgın kapsamında sadece 1,4 milyar TL artmış ve toplam giderler
ise; 7,512 milyar TL olmuştur.

Özet olarak anlatmak gerekirse; ilgili bakanlığın yapmış
olduğu açıklamalarda korona salgını sebebiyle İŞSİZLİK SİGORTASI FONUNDAN 10
Haziran itibariyle toplam 4.979.792 kişiye toplam 13
milyar 631
 milyon TL ödeme yapıldığını beyan ederken,
mevzuata göre önceki aylarda zaten fondan işsizlik ödeneği alan çalışanları
bile salgın kapsamında gelir desteği veya yardım yapılan çalışan sayısına dahil
etmiş ve yine bildiğimiz yöntemlerle kamuoyunu yanlış bilgilendirmiştir.

Sonuçta bütçe veya hazineden çıkmayan bu miktarın GSYH’ya
oranı da binde 3,1 oranındadır.

Şimdi ise kamu çalışanlarından zaten kesilmediği için
sayıları sadece 12 milyon 684 bin olan işçi ve bu işçileri çalıştıran
işverenden alınan “işsizlik sigortası” prim miktarını 2 katına
çıkararak, salgın sırasında fazladan ödenen paraları kat be kat geri almak ve
fon kaynaklarını daha fazla bir biçimde Hazine fonlamasında kullanmak üzere
yasal çerçeveyi değiştirmeye çalışmaktadırlar.

Farkındaysanız bu ülkede kamu çalışanları dışında, gerçek
anlamda kayıtlı çalışan miktarının da 12 milyon 684 bin kişi olduğu
bilgisini de bu şekilde öğrenmiş oluyoruz.

Bu durumda sözde istihdamı destekliyoruz adı altında,
kendilerinin bir şey yapmasını bir tarafa bırakalım, ayakta kalmaya çalışan
işletmeleri de ilave yüklerle batırmak niyetinde olmalılar.

Bilmeyenler için bu vesileyle ilave bir bilgi verelim; FON
kaynakları halen 127 milyar TL olup, bu kaynakların %79,5’u Hazine Kâğıtlarında
ve %20,5’u da kamu bankalarının mevduatında bulunmaktadır.

3-Vergi ve SGK primi ertelemeleri şeklindeki destekler:

Sayın Cumhurbaşkanı ve Maliye Bakanı’nın çeşitli beyanlarına
göre yüzbinlerce işletmenin toplam 66 milyar TL’lık vergi ve SGK primleri 2020
yılı Ekim ayına kadar ertelenmiş olup, KOBİ veya diğer işletmelere doğrudan
herhangi bir doğrudan gelir desteği verilmemiştir. Bu miktarın doğruluğunu ise
başkaca bir teyit kaynağımız olmadan aynen kabul etmek zorundayız. Vergi
ve prim ertelemeler toplamının GSYH’ya oranı ise %1,51’dir.

4-Kredi teşviki yoluyla işletmelere ve tüketicilere
verilen destekler:

Merkez Bankası ve BDDK verilerini incelediğimizde kolayca
görüleceği üzere; Türk ekonomisi arz ve talep dengesinin bozulma eğilimine
girdiği durumlarda, kamu destekli kredi mekanizması derhal devreye sokulur ve
iç talep canlandırılmaya, finansman ve tedarik zinciri korunmaya çalışılır. Bu
duruma en iyi örnek 2017 yılında KGF kredileri vasıtasıyla piyasaya 295 milyar
TL verilmek suretiyle o yıl %7,4’lük büyüme oranına ulaşılmış olmasıdır.

Korona salgını sebebiyle Bütçe ve Hazine imkânlarıyla, “Sosyal
Koruma Kalkanı”
 ve “Ekonomik Koruma Kalkanı” oluşturamayan
mevcut yönetim, yaklaşık 155 milyar TL’lik ve ağırlıklı olarak Kamu Bankaları
vasıtasıyla kredi dağıtma yoluna gittiler. Yazımızın konusu olmamakla birlikte,
maliyetinin ve enflasyonun altında sayılabilecek düşük faiz oranları sebebiyle
hem ticari hem de bireysel kredilerle piyasalar ayakta tutulmaya ve ekonomik
küçülme oranları da düşük tutulmaya çalışılıyor. Normal dönemlerde kamu
bankalarının toplam kredilerdeki payı %30’lar civarında iken, son haftalarda
kamu bankalarının kredilerdeki payı %50’li oranların üzerine çıktı.

MB verilerine baktığımızda Haziran ayının son haftası
itibariyle, yaklaşık bireysel kredilerin toplamı GSYH’nın yaklaşık %18’ine denk
gelen 760 milyar TL’ye, toplam kredilerin miktarı ise; 3,22 Trilyon TL civarına
çıkmış oldu…

BDDK verilerine göre 760 milyar TL’lik toplam bireysel kredi
kullanan 32 milyon 510 bin kişiden, toplam miktarın %58’ine denk gelecek
şekilde, 28 milyon 500 bin kredi borçlusunun aylık geliri 5.000 TL ve daha
altındaki kişilerden oluşuyor.

Yani 4 milyon kişinin ortalama kişi başına borcu 80.000 TL
iken, 28 milyon tüketicinin kişi başına ortalama 15.700 TL civarında kredi
borcu bulunmaktadır. Nitekim toplam kredilerin %51’i ihtiyaç kredilerinden
oluşmaktadır.

Kayıtlara daha intikal etmemekle birlikte Maliye ve Hazine
Bakanı’nın beyanlarına göre son hafta konut kredisi için 110 bin kişinin
yaklaşık 25 milyar TL’lik konut kredisi talebinin kabul edildiği bilgisini de
vermeliyiz.

Mukayese olsun diye 2002 yılında hane halklarının bireysel
kredileri toplam 5,8 milyar TL ve GSYH’ya oranı ise %1,6 civarındaydı.

SONUÇ İTİBARİYLE; Korona salgını sebebiyle yönetimin
doğrudan gelir destekleri GSYH’nın sadece binde 1,41 oranında
olup, GSYH’nın binde 3,1’i kadar İşsizlik Sigorta Fonu
vasıtasıyla destek verilmiş olup, Vergi ve prim ertelemeleri GSYH’nın %1,5’u
kadar, faizli kredi destekleri ise GSYH’nın %3,5’u nispetinde
olmuştur. Dolayısıyla korona salgını sebebiyle halkına en az destek veren
ülkelerden biri Türkiye olmuştur.

Elde ettiğimiz veriler doğrultusunda yazımıza konu diğer bir
başlık olan sosyolojik tespitlere gelecek olursak;

BİR ÜLKE DÜŞÜNÜN Kİ;

Son 18 yılda sadece Bütçe’nden 522,2 milyar $
faiz ödemiş olsun,

Kendi beyanlarına göre 50 milyar $ Suriyeli
sığınmacılara harcamış olsun. Buna karşın;

  • 6
    Milyon 116 bin 764 hanenin
     (TÜİK hesaplarına göre ortalama bir
    hane 3,6 kişiden oluştuğu için nüfusun 22 milyon 20 bin kişilik bölümü
    veya toplam nüfusun %26,5’u) 1.000 TL’lik ve tek seferlik
    sosyal yardıma muhtaç olduğunu öğrenmiş olduk.
  • 525
    TL’lik aylık gelir testini geçemediği için 7 milyon 950 bin kişinin GSS
    primini devlet ödüyor olsun,
  • 1,5
    milyon hanenin elektrik parasını devlet ödüyor olsun.
  • 695.000
    emeklinin ortalama 1.200 TL emekli maaşı aldığını,
  • İşgücünü
    oluşturan nüfusun ancak %42’sinin işi var olsun ve bu çalışanların %33’ü
    kayıtsız ve %52’si de asgari ücretli olsun,
  • 32
    milyon 510 bin kişi bireysel kredi olarak bankalara 760 milyar TL borçlu
    olsun,
  • Dar
    anlamda işsizlik tanımına göre, daha geçen yılın işgücüne katılma oranı
    olan %54,3’le hesapladığımızda 7 milyon 650 bin 288 kişi işsiz ve işsizlik
    oranı ise %22,48 olsun,
  • Nüfusun
    %83’ü elde ettiği gelirle zorunlu ve insani ihtiyaçlarını karşılayamıyor
    ve sadece nüfusun %17’si bu salgından etkilenmemiş olsun ve O ÜLKEDE BU
    EKONOMİK VE SOSYAL VERİLER DE SİYASETE YANSIMIYOR OLSUN! (Alıntı: 21.YY
    Türkiye Enstitüsü)