23.8 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 468

Kıbrıs’ı Anlat Deseler

Ata yadigârı ‘O Gazi Topraklar’
asırlardan beri yasemin kokar,

 Kimi zaman sevdası olur vatan özleminin,

 Kimi zamansa aşkın, sevginin, nice sevdaların
destanını yazar…

 Tam 46 yıl olmuş o ilk günün
ardında kalan zaman, sanki dün gibi!

 Önce vatan, sonra vazife, sonrasında ise
hatıralarda kalan nice yaşanmışlıklar var…

 Yazmakla bitmez Kıbrıs’ı;

 O limon çiçekleriyle süslü ağaçlarını,
portakallarla kuşanmış dallarını,

 Ama ille de yasemin kokulu sevdalarını…

 Baharına pek de güzel eşlik eder gelinciklerle
kır çiçekleri,

 Kaplayınca adanın her yanını papatyaların
sarısıyla, gelinciklerin alı.

 Süslenir, adeta telli duvaklı gelin olur
Boğazla, Lefkoşa arası…

 Hasat mevsimi geldiğinde başakların altın
sarısı kaplar Meserya’yı,

 
Mevsimlere ayrıcalık tanımaz Beşparmakların alıyla moru;

 Toroslara sevdalıdır, O dağların her karışı,
her yolu…

 İlk kez o dağlarda duyuldu 1974’ün 20
Temmuzunda Mehmetçiğin sesi…

 Rüzgâr susmuş, kuşlar durmuş, sadece ilahi bir
kudretin sesi olmuştu o yiğitlerin dinletisi.

 Bu dinletinin dizeleri;

 Sevginin, özgürlüğün, vatanın, milletin, ay
yıldızlı sevdasının sesiydi.

 Beşparmaklarda yankılanan türkülerin kimisi
yavuklulara seslendi;

 Kimisi özgürce yaşamak dedi…

 An geldi; o cesur yürekler vatan, vazife
uğruna can verdi,

 An geldi; düşmanım demedi Rumlara suyunu da, aşını
da pay etti…

 Ya nesiller boyunca özgürlükleri, vatan
belledikleri topraklar için;

 Sabırla direnen Kıbrıs Türk’üne ne denmeli?

 Onlar nasıl nitelenmeli?

 Yılmadılar çalıştılar.

 Gündüzleri kimileri okulda, kimileri iş
yerlerinde,

 Mücahit, Mücahide oldular;

 Tarihin hiçbir döneminde diz çökmediler,

 Yıllar boyunca geceleri mevzilerde,
barikatlarda dimdik durdular…

 Şahadet şerbetini içtiler ama ne İngiliz’e, ne
Rum’a asla teslim olmadılar.

 Gün bittiğinde, yeşili de kaybolur,

‘Toprak Ananın’ rengi sarıp
sarmalar adanın her yerini…

 Bir hasret bulutu çöker Baf’a, Larnaka’ya,
Limasol’a, Erenköy’e…

 Ecdadımız dile gelir, sesi duyulur,

 Tarihin derinliklerinden fısıldar her biri;

 Geçmişimizi anlatır genç nesillere…

 Gecelerin ıssızını yaşanmış nice sevdalar
kaplar,

 Yaseminlerin kokusu sarmalar Lefkoşa’yı

 Dolunayın ışık saçan ruhu, uzakları
çağrıştırır,

 Bir de mehtabın sihri yansımışsa Girne’ye,

 Anılar yumağında yaşarsın her ne kaldıysa
geriye…

 Ağustos böcekleri sustuğunda o an,

 Adanın sessizliği, hüzzam makamına döner;

 Kuytulara dökülür, kulaklarda çınlar sevgi
dolu kelimeler…

 Yıllar öncesinin ufuk hattına takılı kalır
gözler,

 Kırnı’da, Dikomalar’da, Kutsovendi’de,
Haspolat’ta,

 Yaşananlarla sarsılır nice yürekler…

 Yıllar, yıllar geçer;

 Saçlar kırlaşır, yüzlerde oluşur derin
çizgiler…

 An gelir, zaman durur!

 O son nefes de gider…

 Yazı biter,

 Kalem düşer,

 Yavaşça kapanır gözler…

 Işıklar kararmıştır,

 Beşparmakların yıldızları da söner.

 Yaşam, göğün sonsuzluğuna döner…

 Hüzün çiçeklerinin boynu bükülür,

 İlmek, ilmek örülmüş hayatlardan;

 O topraklara hasret birkaç söz dökülür:

‘’Elveda Kıbrıs, Elveda Vatanım’’

 Geride kalan ise;

 Sadece bir hoş sadadır…

Sisteminiz İyi ise Kahramanlara İhtiyaç Azalır

Koronavirüs
salgını mücadelesinde sağlık çalışanlarımızın ne idüğü bilinmeyen bu düşmana karşı mücadelesindeki kahramanlığına
saygı duyuyoruz. Dünyadaki meslektaşlarından daha fedakârca ve insanüstü bir
gayretle çalıştıkları için onlarla gurur duyuyoruz.

Bu
mücadelenin bir başka cephesinde yer alan meslek lisesi müdürü olan bir
arkadaşımı dinlediğimde,
“Garcia’ya Mektup” hikâyesindeki teğmen gibi, övünebileceğimiz nice vatan evlatları
olduğunu düşündüm.

Salgın
başlayınca her ilde belli meslek liseleri maske üretimi ile görevlendirildi.
Arkadaşım, müdür olduğu lise maske üretimi ile görevlendirilince, bu alanda
hiçbir bilgi ve tecrübeleri olmadığı için gerekli teknik bilgileri nereden
alabileceğini sorar.

Görevlendiren
yetkililerden, onlar da bu bilgilere vakıf olmadığı için, “araştır ve en
kısa zamanda üretime başlayın!”
cevabını alır.

****

GARCİA’YA
MEKTUP: Bu olayın bana hatırlattığı “Garcia’ya Mektup” hikâyesini Elbert
Hubbart’ın 1899 Şubat  ayında yazılmış ve tarihin en fazla okunan
makalesinden öğreniyoruz.

Amerika
Kurtuluş Savaşı sırasında,  İspanya Ordusu’nu tecrit edebilmek için, Küba’daki
isyancıların önderi
  General Garcia’ya  bir haber göndermek icap etti. Cumhurbaşkanı Mc Kinley, General
Garcia’ya bir mektup yazdı. Mektubun süratle yerine ulaşması isteniyordu.

Fakat
Garcia, hangisinde olduğu bilinmeyen Küba dağlarından birinde ve nerede oldukları
bilinmeyen onlarca sığınaktan birinde saklanıyordu. Başkomutanlık karargâhında
Garcia hakkında bilgi yoktu, neredeydi, nasıl gidilirdi, hepsi meçhuldü.

Mektubu
götürmeye Teğmen Rowan görevlendirildi. Başkan O’na yalnızca, ‘bu
mektubu Garcia’ya teslim ediniz’
dedi. 

Teğmen Rowan mektubu alınca, “Bu Garcia da kimdir? Nerede bulunuyor?
Oraya nasıl gidilir?
Atla mı, trenle mi? Harcırahımı kim verecek? Arkadaşım Thomas ata
daha iyi biner, onu gönderseniz olmaz mıydı? Eşim biraz rahatsız, hem
bu hafta izin sırasındaydım” demedi.

Teğmen mektubu
aldı, torbasına koydu, tekmilini verdi ve gitti.

Teğmen Rowan dört gün sonra Küba kıyılarına ulaştı. Küba’nın balta girmemiş ormanlarına
dalarak, bu düşman ülkeyi bir uçtan öteki uca yürüyerek geçti ve Garcia’ya
mektubu teslim etti.

****

Bu hikâyenin verilen görevi
sorgusuz sualsiz kabul edip, kendi iradesi ve yeteneği ile sonuçlandıran örnek
asker Teğmen Rowan tarafı anlatılır.

Oysa düşünülmez ki; teğmene bu görevi veren karargâhın yeterli istihbaratı, teknolojisi
ve iletişim becerileri olsaydı,
Rowan gibi kahraman bir teğmen olmasa da,
sıradan bir görevliyle dahi aynı görev başarılabilirdi.

Nitekim
günümüzde ABD, İsrail ve Rusya gibi yüksek savaş teknolojileri kullanan ve
güçlü istihbarat örgütlerine sahip ülkeler sıradan görevlilerle, son derece özel
bireysel kahramanlık hikâyeleri ile anılan silahlı güçleri yenebiliyor.

Ordumuz
İHA
’ları, SİHA’ları kullanmaya başladıktan sonra çatışmalarda
“kahramanca şehit olan askerlerimizin” sayısı azaldı.

Eğer çok kahramana ve
kahramanlıklara ihtiyacınız varsa karargâhınızın eksiklerini gözden geçirmeniz
gerekir.

**************************************

Salgınla Savaşın Kahramanları

Küresel koronavirüs salgını başladığında da sağlık çalışanlarımız, Sağlık Bakanlığı ve oluşturulan Bilim
Kurulu
üyelerinin de çok sınırlı bilgileri vardı. Fakat bu belirsizliklere
rağmen yürütülmesi gereken bir savaş vardı.

Bir
yandan zaman kazandırıcı tedbirler, bir yandan virüs hakkındaki bilgilerin
artırılması çabaları ile bir mücadele verildi, veriliyor. Çok sayıda da
sağlık çalışanımızı şehit verdik.

Birçok
farklı görev alanlarında yüzbinlerce Teğmen Rowan benzeri insanımız salgınla
mücadele görevini sadakatle kabullendi. Görevlerini eksiksiz yapmaya çalıştılar.

İşte
bunlardan biri olan Meslek Lisesi müdürü arkadaşım maske yapma
görevini alınca
çok yoğun görüşmeler yapar. Örnek almak için Türkiye’de
üretim yapan bir fabrika ararlar, bulamazlar. Dünya maske üretiminin lideri Çinli
firmalarla temas kurulur. Çinliler salgın öncesi makine fiyatlarının 5-6 katına
ve 45-60 gün sonrasına montaj teklifi verirler.

“Bir şekilde
sorunların üstesinden gelerek yerli imkânlarla üretim başlatıldı.
İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün malzeme ve kaynak tedarikindeki ciddi
destekleriyle, salgının en yoğun sürecinde il içindeki resmi görevlilerin acil
maske ihtiyacı karşılandı. Kocaeli’de görevli 4 meslek lisesi ile Halk
Eğitimlerin ürettiği maske sayısı 2 milyonu geçti.”

Burada
takdir edilmesi gereken esas konu, onların bahane üretmeyen görev şuuru
yanında, “verilen görevi kendi iradeleri ile sonuçlandırma
idrakine ve eğitimine de sahip olarak iş üretmeleridir.”

Ancak
aradan 2 ay geçince Çinli firmalardan teknoloji satın alarak yüksek
kapasitelerle üretime başlayan firmalar, daha ucuza üretim yapıp, piyasaya
maske vermeye başladı. Bu yüzden meslek liseleri
seri maske üretimini
durdurdu, sipariş aldıkça üretim yapar hale geldi.

**************************************

Yaşadıklarımızdan Ders
Çıkaralım

Şimdi salgın
sürecinde hizmeti geçenlerin bütün bireysel kahramanlıklarını alkışlayalım.
Fakat sistem üzerinden yeni bir değerlendirme yapalım.

Tekstil
ülkesi bir ülkede başlangıçta maske sıkıntısı çekilmesini ve dağıtımdaki
beceriksizlikleri
de sorgulayalım.

Meslek
Liselerinde ve bazı belediyelerin oluşturduğu atölyelerde sona erdirilen maske
üretimleri yerine
bu makineleri ve işgücünü başka üretimlerde kullanalım.
Salgın sona erip, yaygın maske kullanımı sona erdiğinde ihtiyaç fazlası olacak makineler,
fabrikalar hurdaya çıkmasın. Buralarda hangi tür ürünleri üreteceğimizi
şimdiden planlayalım.

Bazı stratejik ürünlerde, kâr edilmese de, üretimi devam ettirecek
destek mekanizmaları oluşturalım. Hıfzıssıhha
gibi müesseselerin kapatılmasının zararını görüp, aşı ve test kiti gibi çalışmalara devlet desteği sağlayalım.

Sezgi tarihçiliği mi bilgi tarihçiliği mi?

Tarih yazmak için bilmek lazım zannedersiniz. Doğru
zannedersiniz. Fakat bilgi, tarihçi olmaya yetmez. İnternet yaşayan bütün
tarihçilerden daha bilgilidir. Bir bilgisayar diski, hatta bir flaş disk bile
öyledir. Tarihçi olmak için kültür gerekir, sezgi gerekir. Bunlarsız tarihçi
olunmaz. Belki tarih teknisyeni olunur.

Rahmetli Yılmaz Öztuna bir defasında bunun adını da
koymuştu: “Benim ekolüm intüitif ekoldür” dediğini
hatırlıyorum. Sezgiye dayanan. Sezgiye dayanan dediyse, havariler gibi gaipten
sezgi alıp yazan değil tabi. Tarihçi temelde belgeye dayanır ve bazıları sadece
belgeye dayanır. Öztuna öyleydi. Arkeolojiye, linguistiğe ve sosyolojiye
ihtiyatla yaklaşırdı. Peki sezgi? Sezgi belgelerin sentezinde, yorumunda öne
çıkar.

Ben sezgi yerine başka bir kelime daha kullanmak isterim.
Tarihçi, yıllarını, günde 24 saatini verdiği tarihte ustalaştıkça tayyi zaman
edip tarihe göçüyor ve onun içinde yaşamaya başlıyor. İşte sezgi tam da bu
“içinde yaşamak”. Günde 24 saat sözümü ciddiye alın. Her bilim dalı öyledir.
Üstünde çalıştığınız mesele, uykuya dalarken son düşünceniz, uyanırken ilk
düşüncenizdir. Muhtemelen uyurken de… Allah’tan onu hatırlamayız.

Tarihin içinde yaşayanlardan misaller vermiştim. Rahmetli
Kafalı Hoca’nın, Büyük Taarruz’un beş bin kişilik o fırtına süvari kolordusunda
yüzyıllar öncesinin yüz küsur bin Anadolu ve Rumeli sipahisi ile Kırım
atlılarını görmesini… Amatör bir tarihçi olan rahmetli büyüğüm ve dostum Rıza
Akdemir’in İttihatçılar için, “Siz bilmezsiniz, onlar buralarda dolaşır.
Pencereden dışarı bakınca ben onları görürüm
” deyişini. Nihayet İlber
Ortaylı’nın “Bize matbaa niçin geç geldi?” sorusuna verdiği cevabı: “Ne
yani, 15., 16. asırda adam evden çıkarken hanımı, ‘Bey, akşam gelirken bir
Leyla ile Mecnun getir de çoluk çocuk birlikte okuyalım’ mı diyecekti
zannediyorsunuz? O toplumun henüz matbaaya ihtiyacı yoktu da ondan.
” İşte
bu zirveler tarihi yaşayanlardır. Seziyorlardı ama ben böyle sezdim diye değil,
sezgilerinin ışığında arayıp, işte belgesi diye yazıyorlardı. Bilim
adamıydılar.

Bu uzun girişi niçin yaptım? Çünkü Konuralp Ercilasun’da o
yaşayışı, o sezgiyi gördüm. Bu bir tarih kitabı ama aslında bir tarih felsefesi
ve metodolojisi kitabı. Sorduğu soru şu: Türk tarihinin çağları nelerdir? Eski
çağ, orta çağ, yeniçağ, yakın çağ! Ezberimizdeki bu tasnifin Avrupa’ya ait ve
ancak Avrupa için doğru olduğunu ilk söyleyen Ercilasun değil. Bakalım
okullarımızda böyle öğretmekten ne zaman vaz geçeceğiz. Fakat bu belirleme,
konuyu kapatan bir cevap değil, konuyu başlatan bir tespit. O halde Türk
Tarihinin Çağları nasıl düşünülmeli? Şöyle diyor yazar: “Avrupa gibi küçük
ve aynı kalan bir bölgede tasnif yapmak şüphesiz bütün Avrasya’da rol oynayan
ve büyük bir nüfus kayması da gerçekleştiren Türklerin tarihini tasniften
kolaydır.
 ”

 

İşte çağlar demeden önce de uyarıları var. Çağları bir
birinden ayıran, çağ açıp çağ kapatan dönüm noktaları var ya… İşte onlar yok
aslında. Kimse bir gece bir çağda yatıp ertesi sabah başka bir çağa uyanmamış.
Bilim adamı Ercilasun uyarıyor:

“Burada önemli bir nokta çağ başlangıç ve bitişlerinin
birer süreç olarak ele alınması gereğidir. Birçok kişi, çağ başlangıç ve
bitişlerini keskin birer nokta olarak düşünmekle yanılmıştır. Bu başlangıç ve
bitişler, keskin bir nokta olmaktan ziyade yeni süreçleri başlatan birer
katalizörden ibarettir yalnızca.”

 “Öncelikle
belirtmek gerekir ki çağ tasnifindeki tarihler birer nokta olarak değil, birer
süreç olarak düşünüldü. Yani belli bir sürecin başlamasına sebep olan bir olay
esas alındı. Ancak çoğu durumda o olay sonucu gerçekleşen gelişmeler daha
sonradan döneme damgasını vurur hâle geldi. Şematik olarak anlatmak gerekirse
tarihi çizgilerle bölünen birbirinden kopuk parçalar şeklinde değil, birbiriyle
iç içe geçen bir kümeler bütünü şeklinde gördüğümü belirtmek isterim. Böylece
bu tasnif çalışması Türk tarihini daha bütüncül anlamamızı sağlayan bir
yöntemdir. Bu çağlar esasında diyebiliriz ki Türk tarihi, zamanıyla ve
coğrafyasıyla ne kadar yayılmış olursa olsun bir bütündür, bölünemez,
birbirinden kopuk düşünülemez. Kitapta da görüleceği üzere her bir çağın içinde
yatay ve çağlar arasında da dikey güçlü bağlar mevcuttur. Bu da bütüne
bakışımızı kolaylaştırır.“

Kökleri toplumda büyük değişiklikten öncelere uzanan, ağır
ağır yükselen ve sonra toplumu ilelebet değiştiren büyük olaylar. Biz
baktığımızda bunları görüyoruz ama asıl görülmesi gereken o patlamadan önceki
birikiş ve o birikimin sebepleridir. Bu bize bir de ölçü veriyor. Tarih
çağlarını bir birinden ayıran “katalizör”ler öyle patlamalar olmalı ki, toplum
bir daha asla eskisi gibi olmasın. O toplum geri dönülmez şekilde değişsin.
Kopuş mu? Hem evet, hem hayır. O çağın sebebi bir önceki çağdır ve bir sonraki
çağın dinamikleri de şimdikinin içinde çalışmaya başlamıştır bile. Biraz Hegel
hissetmişseniz haklısınız. Her tarihçide bir miktar sosyoloji, bir miktar dil
bilimi, biraz arkeoloji ve başka bilimlerden bir şeyler bulunur zaten.
Fakat Türk Tarihinin Çağları‘nı yazabilmek için bütün bunlara
felsefeyi de eklemelisiniz. Ve tabi sezgiyi!

Türk devletinin Asya’nın Kuzeydoğu’sundan Kuzeybatı’sına,
Asya’nın Güney’ine, Avrupa’nın Kuzey’den ve Güney’den ortasına, hatta Batı’sına
gidişlerini, gelişlerini biliyoruz. Bir “med zamanı” Pasifik’ten
Atlantik’e uzanmışız. Öztuna, Türk başkenti, binlerce yılda, Kuzey Doğu’dan
Günay Batı’ya yürüdü derdi. Fakat Ercilasun bize, yürüyenin yalnız başkent
olmadığını, bizim yanımıza büyük nüfuslarımızı da alarak yürüdüğümüzü
anlatıyor. Dündar Taşer, Türk, bayrağının gölgesi çekilince o da bayrakla
beraber o coğrafyadan çekilir, derdi. İki bin yıl önce de öyle yaparmışız
meğer! Ordos’tan, Orhun’dan İli-Isık’a taşınmışız. Sonra da taşınmaya devam
etmişiz. “Sağa, sola, ileri.

Bir dönem bilinip yazılabilir. Fakat binlerce yılı bilmek…
Yetmez. Duymak… Hissetmek… Sonra da bunların tamamını bir arada görebilmek!
Çağları ancak öyle yazabilirsiniz. Ne demek istediğimi tam anlamak için okumaya
devam etmelisiniz. Fakat size kitabın son bölümünden bir paragrafla ipucu
vereyim. İşte böyle bir hissediş:

“Tanıdığımız dünyanın, bize aşımızı, işimizi, evimizi
sunan tabiatın âşığı olduk. Tabiata uygun bir hayat tarzı geliştirdik ve her
zaman için tabiata saygı duyduk. Dünyanın en hareketli insanları olarak evimiz
de buna uygun yapılmalıydı ve yürüyen ev icat ettik. Otağlarımızı bir saatte
kurup bir saate toplayacak teknikler geliştirdik. Tabiata saygıyı hiçbir zaman
kaybetmedik. Unuttuğumuzu sandığımız hasletlerimiz günün birinde hiç
beklemediğimiz yerden ortaya çıktı ve Atatürk çınar ağacı dalını kesmemek için
köşkü yürüttü…”

Konuralp Ercilasun, tıpkı babası büyük Ercilasun gibi her
biri kendi alanında nirengi noktası olan eserler vermeğe devam ediyor!

Türk Milleti Arayış İçinde!

Yaşam sorunlar ve sorunlara aranan çözümlerle gelir geçer. Bu
milletler içinde böyledir. Milletlerin de sorunları vardır. Bu sorunlara
aydınların ve siyasetçilerin önderliğinde çözümler aranır…

Türkiye’de
yaşayan Türk Milleti de benzer bir durumda. Bizim de sorunlarımız vardır ve bu
sorunları çözmek için çareler arayışındayız ve hep olmaya da devam edeceğiz.

Türkiye’de
bir “aydınlar ihaneti”
olduğundan sorunlarımızın çözümünde onlardan sağlıklı bir katkı alamayız. Geriye
de, bu sebeple sadece siyasiler kalır.

Türkiye,
siyaset ve devlet adamları yetiştirme konusunda da kısır bir ülkedir. Bu güne
kadar yaşadıklarımız bize bunu göstermektedir. Bir de bu siyasetçilerin dış
bağlantıları vardır ki, bırakın sorunları çözmeyi, bu durum bize acı
reçetelerle karşı karşıya kalma sonucunu doğurur. Böyle yaşanmış pek çok durum
hafızalarımızda tazeliğini korumaktadır.

Bir de
yüzyıllardır Türkiye’ye ve Türk Milletine musallat olmuş olan bir gayrı milli “müesses nizam” vardır. Bu
siyaseti, uluslararası ilişkileri de kullanarak kontrol eder. Dolayısıyla ülke
içinde eğitim, yargılama düzeni, iş dünyası, üretim, dış politika gibi temel
meselelerde gayrı milli olduğuna inandığım bu yapının çok önemli bir rolü
vardır.

Türkiye’de
yine çoğu zaman olduğu gibi yine siyaset tıkanmış ve sorunlar ağırlaşmıştır.
Mevcut statükonun adına “düzen
partileri”
dediğimiz siyasi yapıları ve onların başında olan insanlar,
çözümü sağlayacak bir umut olmaktan çıkmışlardır.

Bu sebeple “müesses nizam” halkın yeni
arayışlarını dumura uğratmak için birbirine benzer ve eskinin devamı
niteliğinde siyasi partiler kurdurmaktadır. Ancak Türk Milleti tanımlayamasa ya
da adını koyamasa bile bunun farkındadır ve de yerli, milli ve bağımsız bir
hareket arayışındadır.

Sözün özü,
Türkiye’de siyaset tıkanmıştır, mevcutlar (Genel Başkanlar ve kadroları)
sorunları çözemez haldedir ancak buna karşı ülkenin her geçen gün ağırlaşan
sorunları da çözümler beklemektedir. Bu denklem; yerli, milli ve bağımsız bir
hareketle çözülür… Şahsen bende, Türk Milleti de bunun arayışı içindeyiz diye
düşünüyorum…

İnşallah
elbirliği ile bunu başaracağız ve Türk Milletini geleceğe daha sağlam temeller
üzerinde taşıyacağız!  Çünkü Atatürk’e
sözümüz var…

 

#SözümüzVarHareketi

İngiltere’den Tespitler (9)

28 Haziran 2003 tarihinden beri İngiltere’deyim. Londra’nın
kuzeyinde yer alan Cambridge (Kembriç)’in yakın köylerinden biri olan Bar
Hill’de kalmaktayım. Londra’dan Cambridge’e hızlı trenle bir saatta gidiliyor.
Otobüsle bir, bir buçuk saat kadar sürüyor. Cambridge – Bar Hill arası ise
arabayla sadece on dakika sürüyor. Bar Hill köyü, diğerleri gibi yeşillikler
arasında, yemyeşil büyük bir köy. Bizim Kadıköy, Vaniköy gibi. İsmi köyden
ibaret dense yeridir. Çünkü şehir gibi bir köy. İnsanlar gündüz Cambridge’de
çalışıyor; akşamları Bar Hill’e dönüyorlar. Medeniyetin her türlü imkânlarına
fazlasıyla kavuşturulmuş. Hiçbir eksiği gediği bulunmayan bir köy.

     Cambridge şehir
merkezine hemen her gün gidiyor, geziyor, gözlemde bulunuyor, notlar alıyorum.
Önce kaldığım köyden bahsedip sonra Cambridge hakkında edindiğim intiba ve
izlenimlere değineceğim. Daha sonra Londra’dan söz edeceğim inşâllah.

     Bar Hill köyü bol
ağaçlar içinde kaybolmuş sanki. Oldukça ulu ağaçlar yüzünden köy fark
edilmiyor. Ancak iyice yaklaşınca, köye geldiğinizi anlıyorsunuz. Genellikle
evler iki katlı. Açık kahverengimsi, soluk kırmızımsı küçük tuğlalar üstüste konarak,
yığma şeklinde yapılmış. Çatılar kiremitli. Her köyde cottage (kotıç) tabir
edilen çok eskiden kalma evler de var. Beyaz boyalı. Damları ve çatıları saman
kullanılarak yapılmış evler. Şimdiki evlerin dış yüzleri boyasız, badanasız.
Çatılar dik. Çok yağmur yağması, bu şekilde yapılmalarını gerekli kılıyor.

     Hemen her ev,
küçük de olsa bahçeli. Köydeki her evin önü birer çiçek sergisi gibi. Renk
renk, çeşit çeşit çiçekler. Bunlar ön bahçenin her köşesini, özellikle
kapıların her iki yanını süslerken; bütün bunlar yetmezmiş gibi koyu, yeşil
saksılar evlerin kapılarına yüksekçe yerlerinden asılı vaziyette. Sanki narin
narin salınıyorlar. Eve gelenleri ta uzaktan karşılıyor, selâmlıyor, onlara hoş
amedi / hoş geldiniz seranadı yapıyor gibiler. Ön bahçeler yola açık veya kısa
çit ve duvarlarla kuşatılmış. Çitlerin çoğunu yeşillikler oluşturuyor. Fakat
arka bahçeler umumiyetle yüksek; insan boyuna yakın ve hatta aşkın; duvar
veya   tahta / ahşap çitlerle çevrili.
Dışa karşı tam bir perde oluşturuyor. İçeriyi göstermiyor. Kimse kimsenin arka
bahçesini görmüyor. Kimse kimseyle ilgilenmiyor. Veya öyle görüntü veriyor.
Kimse kimseyle -istisnalar dışında- görüşmüyor. Birbirlerine pek gidip
gelmiyorlar.

     Çocuklar -varsa
şayet- kendi bahçelerinde oynuyor. Dışarıya zinhar yalnız başlarına
çıkmıyorlar. Sokağa çocuk gürültüsü taşmıyor. Köyde insanların varlığı
bilinmezliğe bürünüyor. Sokaklarda kimsecikler yok. Yollar ıssız mı ıssız. İn
cin top oynuyor. Arada bir, köyü çepe çevre kuşatan asfalt yoldan arabalar geçmese,
ölü bir köy dense yeridir. Bu yönüyle her ev, sanki bir inzivâ-gâh. Tenhaya
çekilme yeri, tefekkür ve düşünce mekânı. Kaba tabirle, tam bir kafa dinleme
merkezi. Herkes ya evinde ya bahçesinde ya da işinde. Sabahleyin arabalarıyla
şehirdeki işlerine gidiyor, akşamleyin dönüyorlar. Zaten şehirde ve bilhassa
şehir merkezinde oturmak; âdeta fakirlik alâmeti. Zaten hemen herkesin arabası
var. Yollar ise muntazam. Cambridge’de çalışıyor, Bar Hill köyündeki villa tipi
evlerinde oturuyorlar.

     Köy içinde
ağaçların bolluğundan başka şey göze çarpmıyor. Bir de kuşların bitmeyen
senfonisi, kuş cıvıltıları; ortama güzel melodiler katıyor. Kaldığım ev işte
böyle bir yerde. Bahçeli iki katlı, tipik İngiliz evi. Pencerelerinden yemyeşil
çimenler görülüyor. Kenarlarda çeşitli çiçekler boy gösteriyor. Bahçeyi saran
çitin dışında, göklere yükselen ağaçlar gür bir şekilde yükseliyor. Âdeta göğün
görülmesine fırsat vermiyor. İki yanındaki sessiz evlerden başka bir şey görünmüyor.
Tam bir sessiz ve sakin çalışma ortamı. Evler küçük. Fakat hiçbir ihtiyacı
ihmal edilmemiş. Her türlü konfora sahip. Ne ışık, ne ısınma, ne ulaşım, ne
telefon sorunu var. Velhasıl hiçbir şey eksik değil. Evler küçük fakat darlık
hissettirmiyor. Çünkü fuzuli eşyalarla doldurulmamış. Yersiz işgallere yer
verilmemiş.

     Evlerin önünde park etmiş arabalar olmasa;
metrûk, terk edilmiş, hayâlet bir köy, boş yerleşim merkezi dememek zor.
Evlerin arka bahçelerini çeviren tahta çitler; insan boyunda. İçeriye nüfuz
etmek imkânsız. İçeriyi görmek, içeriye göz atmak mümkün değil. Üstelik evlerin
arka bahçelerini çepeçevre saran bu tahta çitler aralıksız bir şekilde yan yana
çekilmiş durumda. Sur gibi içeriyi; dışarıdan koruyor.

Kırık cam etkisi

Ülkelerin düzeni ve düzensizliği, hukukun hâkimiyeti veya
yolsuzluk kırık cam etkisini bire bir yansıtıyor. Kurumların da. Bütün mesele
kaldırıma ilk arabanın çıkmasıdır.Camları kırmayın. Kimsenin babasının malı
değil Türkiye.

Stanford Üniversitesi psikoloji hocalarından Zimbardo’nun
1969’da yaptığı bir deney var. Kaliforniya’da, Silikon Vadisi’nin zengin
yerleşim birimi Palo Alto’da kaputu açık, plakasız bir araba sokağa bırakılır.
Günlerce orada durur ve bir şey olmaz. Nihayet denemeyi yapan, kendisi gelip
arabanın bir camını kırar. İlk cam kırıldıktan sonra kısa zamanda arabanın
bütün camları iner, parçaları sökülür. (Palo Alto kadar medeni olmayan Bronx’da
kaputun açık bırakılması arabanın parçalanmasına yetmiş.) Bu davranışa “kırık
cam etkisi” deniyor. Savunmasız bırakılan metruk bir bina uzun süre hasarsız
durabiliyor. Fakat bir camı kırılmaya görsün. Kısa zamanda bütün camlar iniyor,
binanın içi, dışı soyuluyor. İhmalin görüntüsü vandalizm doğuruyor. Vandalizm
de vandalizmi davet ediyor.

Düşen ilk çöp, çöplüğün başlangıcıdır

Kırık cam etkisini dört yanınızda görebilirsiniz.

Yazın köyden küçük bir yere giderdim. Orada, Çınaraltı diye
bir ağaçlık vardı. Allah övmüş de yaratmış cinsinden. Dev çınarlar, altında
mevsime göre çiçek, çimen. Ve hazirandan itibaren her hafta sonu, yakındaki
köyden köylü gelir, yer, içer, yemek artığı, karpuz kabuğu, plastik torba, şişe
atar ve Çınaraltı’nı bir mezbelelik hâline çevirirdi. İlk piknikçiler
Haziran’da ortaya belirir, onların gelişiyle sinek filoları da peyda olur ve
yerleşimin tamamını sarardı. Bir önceki mevsimin pisliği bir sonraki mevsime
kalırdı. Sıcaklarda kokardı Çınaraltı. Çınaraltı’nın hemen yanında evlerin
önünde bir arazi vardı. Burada çöp bulamazdınız. Çünkü orası evlerin
sahiplerince temiz tutulurdu. İnsanlar temiz yeri pisletmekten çekinirdi. Fakat
Çınaraltı’nda cam kırılmıştı çoktan ve bütün camlar kırılacaktı artık.

Etrafınız bakın, her yerde kırık camlar göreceksiniz.
Kaldırımlara park eden otomobillerden başlayın. Artık ihtiyarların, bebek
arabalarının geçemediği kaldırımlardan.

Ülkelerin düzeni ve düzensizliği, hukukun hâkimiyeti veya
yolsuzluk kırık cam etkisini bire bir yansıtıyor. Kurumların da. Bütün mesele
kaldırıma ilk arabanın çıkmasıdır. Sonra bir bakarsınız, bütün kaldırımlar
araba işgalinde. İlk atıfsız profesörün tayinidir. Sonra bütün atıfsız
profesörlerin tayinine ruhsat çıkar. Mesele ilk “bizim adamın” mülakatla işe
alınmasındadır. Sonra sadece bizim adamlar işe alınır. Kurumlar böyle çöker.
Kurumları çöken devlet ne olur? Düşünmek istemiyorum.

Üniversitenin camları

Bir zamanlar “bizim oğlanın” gemisi limana geldiğinde gümrük
mevzuatında değişiklik yapıp hamulesinin ithal vergisini sıfırlardık. Gemi
boşalır, mal gümrükten geçince tarifeyi tekrar eski hâline getirirdik. Böylece
bir taşla iki kuş vurulurdu. Hem bizim oğlan iyi kazanırdı, hem de aynı malı
ithal eden biri çıkıp ona rakip olamazdı. Şimdi aynı numarayı üniversiteye
rektör tayininde yapıyormuşuz. Mevzuat kıdemli profesör istiyormuş, mevzuatı
değiştiriyor, kıdemsiz profesörün tayinini yapıyor, sonra geri
değiştiriyormuşuz. İyi ki mevzuat atıf almış yayın istemiyor. Çünkü rektörlüğe
tayin edilen kıdemli profesörlerin birçoğunun da atıf sayısı sıfır. (Atıf ne
demek? Sizin bir yayınınızdan sahadaki başka bilim adamlarının bahsetmesi
demek. Sahanızdakilerin umurunda değilse, kimse bahsetmiyorsa, sizin yayınınızın
bir kıymeti harbiyesi yok demektir. Kâğıt israfıdır o.)

Bakın nasıl üniversiteleri kırpıp kırpıp yıldız yaptık. Fena
mı oldu, şimdi kaç misli rektörümüz, rektör yardımcılarımız, dekanlarımız var.

At konuştu!

Gazetede, televizyonda, “Bir Türk Amerika’da bilmem ne
keşfetti!”, “Bir Türk Almanya’da bilmem ne yaptı!” gibi haberler duyarız.
Bunlar biraz da “at konuştu”, “köpek satranç oynuyor ” havasıyla verilir.
Olağanüstüdür, haber değeri vardır. Hiç merak etmez misiniz, yurt dışındaki bir
avuç Türk şunu yapıyor, bunu icat ediyor, falan başarıya imza atıyor da
onlardan seksen küsur milyonun yaşadığı kendi ülkelerinde neden aynı şeyi
yapmaz, icat etmez, o başarıya imza atmazlar bu Türkler? Nedenini size
söyleyeyim: Kendi ülkelerinde o yapacak, icat edecek, başarıya imza atacak
adamların yerine “bizim adamlar” gelip oturmuştur da ondan. Amerika’daki,
Almanya’daki atıf alır ama buradakinin şansı yoktur, çünkü onun yerini
atıfsızlar kapmıştır, üstelik yönetim de atıfsızların elindedir. Atıfsızlar
atıflılardan pek hoşlanmaz. Tecrübeyle sabittir.

İlk emir-kumanda içinde verilen mahkûmiyet kararı, ilk
güdümlü iddianame, kararı beğenilmediği için sürülen ilk hâkim adalet evinin
kırılan ilk camıdır. Sonra bütün camlar iner.

Asıl vahimi, bunların normal karşılanmasıdır. Pek bir tepki
doğurmamasıdır. İlk cam kırılınca öyle oluyormuş. Kırık cam etkisi. Oturup
milletçe memleketin tamamının camının-çerçevesinin indirilmesini seyretmemizden
endişeleniyorum.

Ya mevzuat vardır, yahut keyfim. Ya bilim adamı vardır, ya
“bizim adam”. Ya kanun vardır, ya şahsım.

Camları kırmayın. Kimsenin babasının malı değil Türkiye.

 

İş ve Düşünce Adamı Ali Polat ile İnsanların Mizacı Hakkında Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: İnsanların şahsiyeti
ve karakterleri sizce doğuştan mıdır yoksa şahsın sonradan alacağı eğitimler
ve/veya tercihleriyle mi oluşur?

Ali Polat: Bana göre yüzde 15’le yüzde 30 arasında genetikten gelen
özellikler vardır. Eğer burada biz eski tıbbı da düşünürsek, genetikle birlikte
doğum ayı, günün hangi saatinde dünyaya gelişi ve aynı zamanda havanın ne
şekilde olduğu, insanın karakterinde bir takım bir hususiyetler oluşturuyor ki
biz ona eski tıpta mizaç diyoruz. O mizaçla oluşuyor. Dokuz çeşit mizaç oluyor,

Çetinoğlu: Dokuz çeşit mizaç nasıl isimlendiriliyor?

-Polat: 1-Sıcak ve nemli, 2-Sıcak ve kuru, 3-Soğuk ve nemli,
4-Soğuk ve kuru, 5-Demevî, 6-Safravî, 7-Sevdavî, 8-Balgamî, Mutedil. 

Çetinoğlu: Mizaçların özellikleri hakkında bilgi vermeniz mümkün
mü?

Polat: Mizaçlar geniş ve karışık bir konudur. Alt mizaçlar, üçüncü
dördüncü seviyede alt mizaçlar vardır. Aynı mizaca sâhip insanlar arasında da
farklılıklar görülür. Ana grupların özellikler için sade ve özet ifadelerle
şunlar söylenebilir:

Sıcak mizaçlı insanlar: *Güler yüzlü ve naziktirler, *Enerjik ve
aktiftirler, *Çok daha fazla su içerler, *Cinsî arzuya ve güce soğuk
mizaçlılardan daha fazla sâhiptirler. *Buluğ çağına erken girerler.

Soğuk mizaçlı insanlar: *Soğukluk veren gıdaların tüketimiyle
zayıflık, halsizlik, uykuda ağız suyunun akması, sinirlilik, fazla uyku, cilt
sorunları gibi problemler yaşarlar. *Sıcaklık veren gıdaları ne kadar fazla
tüketirlerse o kadar rahat hissederler. *Saçları erken beyazlar. *Sıcak mizaçlılara
oranla fiziksel ve seks yönünden daha zayıftırlar.

Nemli mizaçlı insanlar: *Şişmanlama ve yüksek tansiyon
potansiyeline sâhiptirler. İri cüsselidirler. *Kadınların göğüsleri büyük olur.
*Yumuşak ve hassas bir ciltleri vardır. *Yaraları çabuk kapanır. *Rahat
uyurlar. *Hassas, ince ve seyrek saçları vardır. *Kendilerine has psikolojik
durumlara sâhiptirler. *Eğlenceli, esnek, şakacı ve cömert olurlar.

Kuru mizaçlı insanlar: *Zayıflık ve düşük tansiyon potansiyeline sâhiptirler.
*Çok zor şişmanlarlar. *Vücudun hem içinde hem dışında kuruluklar olur. (Cilt
kuruluğu, eklem kuruluğu, burun içi kuruluğu, bağırsak kuruluğu vs.) *Uzun süre
yüksek sesle konuşamazlar çünkü hemen boğazları kurur. *Vücut eklemleri kolayca
görünür durumdadır. *Cildin elastikiyeti olmadığı için yaraları geç kapanır. *Kadınların
göğüsleri küçük olur. *Az uyurlar. *Gür ve kalın saçlara sâhip olurlar. *Güçlü
koku ve görme duyusuna sâhip olurlar. *Kendilerine has ruhî ve psikolojik
durumlara sâhiptirler. Bunlara çabuk sinirlenme, işi yokuşa sürme, zor dinleme,
ciddî, iradeli, kötümser, inatçı, inançlarında ısrarcı olma gibi durumlar dâhildir.
!Çoğu zaman ayak ya da el parmaklarında soğukluk görülür.

Mizacında denge olan kişiler: *Bu
kişiler sıcak, soğuk, nemli ve kuru mizaçların arasında yer alırlar. *Böyle
kişiler yiyeceklere karşı çok fazla reaksiyon göstermezler. Yiyeceklerin çoğu
karakter ve mizaçlarına uygundur. *Diğer insanlara oranla daha az hastalanırlar.
*Beslenme konularına uymadıkları takdirde gıdaların kötü etkileri zamanla zorlu
hastalıkların ortaya çıkmasına neden olur.

Çetinoğlu: İzin verirseniz, bir ara soru: Mizaçlar değişebilir mi?

Polat:
Genetik mizaç değişemez. Yani ufak yapılı biri belli bir yaştan sonra
iri kemikli, uzun boylu birine dönüşemez veya koyu olan göz rengi elâ olamaz
(göz hastalıları hariç). Boy artışı gibi değişimler ancak ergenlik döneminde
gerçekleşebilir, sonrasında ise tabiî yollarla mümkün değildir.

Çetinoğlu: Buyurduğunuz gibi mizaç konusu hayli teferruatlı.
Muhtemelen her mizaca uygun beslenme yöntemleri de
vardır. Onları başka bir röportajda konuşuruz.
Karakter
ve şahsiyetin oluşumu meselesini konuşuyorduk. Kaldığımız yerden devam buyurur
musunuz?

Polat: Devam etmeden önce bir ara açıklama: Her insanın parmak izi
farklıdır. Dolayısıyla insanların yaratılışı da farklıdır. Farklı olduğu için
kendilerine yarayacak gıdalar da farklıdır. Böylece, her mizaca uygun beslenme
meselesinin de başlığı belli oldu.

Kaldığımız yerden devam edersek…
Mizaçlar insanı etkisi altına alıyor ama diğer taraftan da varsayalım ki bir
ailenin çocuğu çok temiz bir yerde dünyaya gelmişse, çok kaliteli bir ortamda
dünyaya gelmişse, daha sonra hayatı değişiyor ve bir sürü kötü insanlarla beraber
oluyor. Karakteri değişiyor ama karakteri kötü olanlardan daha az kötü
olabiliyor. Demek ki karakterin oluşmasında %70 oranında toplumun etkisi
vardır. %15’le 30 arasında da genetiktir. Ve bunu biraz daha açmak istersek, bu
konularda bizim dünyaya gelişimizle ailede büyümemiz, onları hep o yüzde 15’le
30’a getiriyor ama bakıyorsunuz çok iyi bir ailenin çocuğu katil olabiliyor.
Çünkü o, kötü huyları toplumdan almış olabiliyor. Toplumda hangi muhitte
büyümüşse, şahsiyeti ona göre şekilleniyor. Ben çoğu söyleyeceğim konuyu çok insanlarla
deneme yaparım. İnsanlara soruyorum ki sen hangi müzikten hoşlanıyorsun? Diyor
ki ben türkü severim, Türk hafif müziği, bir kısmı da söylüyor ki ben sadece
Türk Sanat Müziği severim. Birtakımı diyor ki ben pop severim. Bu sefer dönüp
soruyorum ki sen hangi çiçeklerden hoşlanırsın? Bakıyorum, birisi diyor ki ben
gül çiçeğinden hoşlanırım, birisi diyor ki ben sardunyadan hoşlanıyorum diyor,
birisi diyor ki başka başka çiçekler… Ve bunlar benim beynimde oluşturuyor ki
bu adamlar tek renkli büyümüşler.

Çetinoğlu: Tek renkli büyümek ne demektir?

Polat:Tek renkli büyümek bu demektir ki olayları tek yönlü
kendilerini ikna ediyorlar. Yani mono color’la tek renkte kalmış oluyorlar ve
her şeyden zevk almayı, öğrenmeyi kendileri karar vermemiş oluyorlar. Eğer 15
tane, 20 tane 30 tane türkü biliyorsa o onu sevindiriyor, ömür boyu da o başka
bir şeye ihtiyaç duymuyor. Çünkü dünyadaki hayatında eğer biz ihtiyaç duyar isek
ihtiyaçlar bizi yönlendiriyor. Öğrenmemize, öğrenmemiz bizim daha fazla hareket
etmemize imkân veriyor. Dolayısıyla sonuçlandırır isek bunu yani bu konuda üç
beş saat konuşmak mümkündür ama burada kısaltırsak, 15’le 30 arasında aileden
gelmedir. Onun ötesini, hangi toplumda yaşadığını, doğum tarihi, aylar, günler,
kış olması, güz olması, yani bizim her şeye bağlılığımız ama bununla birlikte
toplumdan aldığı bir konuyu da dile getirmek istiyorum ki toplumda insanda iki
şey müsridir.

Çetinoğlu: Müsri?

-Polat: Birbirine geçen,
sirâyet eden demektir.  Bir insan,
varsayalım ki hiç iyilikten anlamıyor. O bir grup içerisine giriyor, o insanlar
da hepsi pozitif düşünüyorlar. Hiç negatif düşünmüyorlar, o da adım adım
kendisini onlarla aynı renkte göstermek için ben de pozitif düşünüyorum demeye
çalışacak ve onlarla hareket etmeye çalışacak. Çünkü o pozitif düşünme o adama
geçmiş oldu, sirayet etti. Hastalık gibi. Geçtiğinde, hoşlanmasa da onlar gibi
davranmak istiyor. Dolayısıyla kötülük ve iyilik müsridir. Bunu şöyle
söyleyeyim, bugün bizim dünyamızda 8 milyara yakın insan yaşıyor. Bu 8 milyarın
eğer bizim dünyada şu an bulabilsek, 24 saat ve bütün ömründe hiç yanlış
düşünmeyen insan bulabilsek ve bunlar 8 bin kişi olsalar, ömür boyu pozitif
düşünseler, dünyanın düzeltilmesine yeterli olabilecektir.

Buradan başka bir konuyu dile
getirmek istiyorum. O şu ki bizim kitaplarımızda da bu var, bizim çektiğimiz
bir ah veyahut da bir olumsuz duyguyu bir saniyenin 70’te birinde ama biz onu
böyle ilim adamlarının yanında bunu konuşabiliyor muyuz, ilim adamları olmadığı
zaman diyorum ki saniyeler içerisinde onun duygusu Uranüs’e kadar gidebiliyor.
Bizim yerküresi yerden topraktan havaya kadar 50 kilometre bir yere hareket
ediyor, ondan sonra ayrı ayrı şeyler başlıyor, dünyalar başlıyor. Dünya
demeyelim ayrı ayrı küreler başlıyor. 350 kilometreye kadar bizim ahımız,
pozitif veya negatif düşüncemiz, bir saniyede oraya ulaşabiliyor. Bizim tek bir
dünyamız var, eğer bu negatif duygular oraya gittiği zaman o etkisini bizim
havamıza veriyor, bizim havamız ise o etkiyi bize veriyor. Eğer biz mutlu hareket
etmek istiyor isek, kendimizi biraz oyalayabiliriz ama bizim etrafımızda
aldığımız nefesler eğer ahlarla, yokluklarla, zavallılıklarla dolu ise
aldığımız nefeste biz onu da alıyoruz; o da bizi etki altına almış oluyor.
Demek ki biz, genellikle mutluluğu kendimize aşılamakla birlikte, başkalarına
ilga etmemiz gerekiyor, yani vermemiz gerekiyor, başkasına aktarmamız
gerekiyor. Aktardığımız zaman, bu ne olabiliyor, Oğuz Bey siz bir iki sefer
benim ofise geldiniz.

Çetinoğlu: Evet.

Polat: Benim ofise geldiğiniz
zaman içinize dikkat etmeseniz, kendinizi serbest bıraksanız, benim ofisten hiç
kalkıp gitmek istemiyorsunuz. İçinizde bir his doğacak. Niçin doğacak? Çünkü
siz geldiğinizde antenleriniz açıktır, yüzler şüpheyle bakıyorsunuz ama gelip
oturduktan üç dakika, beş dakika, 10 dakika, 20 dakika, zekâ seviyesine göre bakıyorsunuz
şu oturduğunuz yerde, kendinizi emniyette hissedebilirsiniz. Ne konuda
emniyette? Canda, malda, namusta… Emniyette hissettiğinize göre bu sefer sizde
bir yakınlaşma, rahatlama, rehâvet meydana geliyor. Siz orada eğer mümkün olsa
günlerce kalmak istiyorsunuz, o ortamda. Niçin kalmak istiyorsunuz?
Sıkılmıyorsunuz, canınız sıkılmıyor çünkü siz orada benden dolayı değil,
kendinizi emniyette hissediyorsunuz. Bir yere gidiyorsunuz, o yerden, 15-20
dakika sonra içinizden bir ses diyor ki: Benim canım sıkıldı ben gitmek
istiyorum, bu gitmek istediğiniz, dolayısıyla sizi ne yapıyor? Siz gitmek
istediğinizde siz istemiyorsunuz ki sizin ruhunuz öyle diyor.

Dolayısıyla bizim burada bizi
rahatlatan, bizi temizleyen, bizi duygularımızla pozitif veya negatif hareket
eden, ortamın atmosferidir. Eğer ortamda biz eğer düşünürsek ki 8 bin insan
dünyayı düzeltebilir, demek ki eğer Ali Polat’ın ofisinde bir adam pozitif
düşünüyor ise o ortam tamamen pozitif hale gelmiş olabiliyor. Dolayısıyla
sonuçlandırır isek yüzde 30 kadar genetikten, aileden gelmedir, yüzde 70,
kişinin yetiştiği ortamda.

Burada size basit bir iki tane
konu belirtmek istiyorum: Bir avukat kimlerle karşılaşır? Hatalılarla
karşılaşır çoğunlukla. Toplumu hatalı görebilir. Bir savcı eğer bu, çok sayıda
kütü kadınla karşılaşmışsa bütün kadınları kötü görmeye çalışacaktır. Çünkü
onun karşılaştığı insanlar öyledir. Dolayısıyla bizi yetiştiren siz ömrünüzün
sonuna kadar bir hâkim veya bir avukatı, bir savcıyı siz pozitif düşünen,
mesela güzel bir yerde, bir çiçek bahçesinde çalışan insanları çok farklı
göreceksiniz. Çünkü çiçek bahçesindeki çalışan insan iki şeyi düşünebiliyor;
bir hayatını, bir de etrafında gördüğü çiçekleri. Hâlbuki bir savcı kapıdan
çıkıyor, sabahtan akşama kadar karşılaştığı insanlar ona yalan söylüyor, o
ondaki yalanı keşfetmeye çalışıyor ve onun etkisinde kalıyor. Dolayısıyla
meslekler de insanları bu şekilde etkilerinde bırakabilirler. Yani şimdi şu an
bizim ülkemizde yüz binlerce doktor var ve bunların çoğu, ben bu doktorlarla
karşılaştığım zaman bunlara diyorum ki ben çocukluğumdan üç tane misal
veriyorum Kemal Bey, 15 yaşındaydım, yani bundan 61 sene önce bir doktora
gittim. Doktora gittiğimde, ben çocukluğumdan beri hep temizlikle uğraşan
birisiyim onun için de hep her zaman sildim benim bu temizliğimden dolayı böyle
i.z etmiş, ben de o zamanlar anlamıyordum, doktora gittim cildiyeciye, o bana
ilaç yazarken baktım, döndüm ona dedim ki benim abimin de eczanesi var, onu
derken de içimden bu geçiyordu ki onun kendisine yakın bir meslektaş görmüş
olacak benim abimi, benden para almayacak. O adam da onu hissetti, benden
muayene ücreti almadı. Ben çok çok mutlu oldum. Çok çok. 29-30 yaşındaydım bir
köydeydim, bundan 46-47 sene önce, kasabadaydım. Kasabada hastalandım
boğazımdan, bademciklerim şişti. Bir doktora gittim. Doktora gittiğim zaman
doktor muayene etti, sonra dedi ki bekle. Denen diye sordum, dediler ki akşam,
evine git. Dedim ki evine olur mu? Tabii olur dediler. Evine gittim doktorun,
kapıyı çaldım doktor çıktı pijamalarıyla geldi beni muayene etti, sonra dedi ki
sabret sana ilaç getireyim. Gitti bana ilaç da getirdi verdi. Doktor muayene
ücreti ne kadar olur ilaçlarla birlikte dedim. Dedi ki oğlum biz akşam saat
beşten sonra hangi hasta bana gelse ben eğer ilacı da varsa ilacını veririm hem
ilacını hem muayene ücretini almam, bu benim prensibimdir. Şimdi ben yıllardır
doktorları gördüğümde diyorum ki siz haftada bir gün, sadece haftada bir gün
parasız insanlara çalışın. Kapınızı açın, bugün fakirlere aittir, zenginlere
bugün bakılmamaktadır yazın kapınıza. Eğer içinde de bir zengin gelirse, o
iyililikleriyle zengin değil, görünüşte zengindir, kendini fakir görüyor,
bırakın gelsin, onun zenginliğine dikkat etmeyin, o gün muayene ücreti almayın,
mutlu olun. Bu lafı hiç kimseye ben anlatamıyorum ki müsri dediğim
bulaştırıcıdır, yani müsri bulaştırıcı demektir. Sen eğer gelip de bir gün bir
zavallıyı mutlu ettiğin zaman, hiçbir karşılık beklemeden mutlu ettiğin zaman
onun da mutluluğu sana geçmiş olacak, sen de mutlu yaşamış olacaksın.
Dolayısıyla ben ömür boyu bazı hocaların ayağının altında oturdum ama
diyanetten çıkan hocaların hiçbirisinin ayağının altında oturmadım, onları çok
fazla dinlemedim çünkü Kuran’da kendim de biliyordum. Niçin dinlemedim çünkü
onlar devletten para alıyorlar, o paranın karşılığında bir şeyler söylüyorlar.
Eğer birisi hoca olsa, bakkal olsa pazar günü dükkânını kapasa, yarım saat
konuşsa, o bedelsiz konuşuyor; diğeri bedelle konuşuyor. Para karşılığında
konuşulduğu zaman hiçbir şey olmamaktadır.

İnsanlar da tabiattan örnek
almalı. Tabiat hiçbir şeyi kendisi için üretmez. Meyveyi, sebzeyi, buğdayı,
bakliyatı, şifalı bitkileri hep insanlar için üretir. Zerresini bile kendi
ihtiyacı için kullanmaz, stok yapmaz. Arılar balını insanlar için üretir. İnek
ve koyunlar ürettikleri sütün bir gramını bile kendileri tüketmezler. İnsanoğlu
egoisttir. Ürettikleri ya kendileri içindir veya satıp para kazanmak içindir.
Tabiatta egoist düşünce yoktur. İnsanlar tabiattan örnek alıp egolarının bir
kısmından olsun vazgeçebilseler, insanlık daha mükemmel bir dünyada yaşama
imkânı bulur.

Çetinoğlu: Mükemmel bir mesaj. Tebrik ve
teşekkürlerimi sunuyorum.

 

 

ALİ
POLAT:

    
1944 yılında Tebriz şehrinde doğdu. Azerbaycan kökenli bir ailenin
mensubudur. 1964 yılında önce Bakü’ye geçti, daha sonra da Türkiye’ye
yerleşti. Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden Ziraat Yüksek Mühendisliği
Ekonomi bölümünden mezun oldu. Ülkemizde faaliyet gösteren büyük bir sanayi
kuruluşunun sâhibidir.

    
Küçük yaşlardan itibaren babasından dinî ve sosyal eğitim aldı.
Çalışarak okudu ve ticaret yaptı. Çeşitli milletlerden binlerce düşünce ve ilim
adamının özdeyişlerini kendi özdeyişleriyle birlikte ‘Üç bin Yıllık Birikim’ adlı kitabında topladı. Eserini bütün
mahkûmlara ulaştırmak için özel bir gayret gösterdi. Eserleri Azerbaycan’da
Azerbaycan Türkçesi, İran’da Farsça ve Türkçe ile yayımlandı.

    
Diğer eserlerinden bazıları:
*Ya Ali / Hz. Ali’nin Hayatı, Felsefesi
1555 Hikmetli Sözü
(2003), …*Ve Biz
(2004), *Ömer Hayyam ve Rubaileri (Kitaep
ve CD 2008), Bir Damla Su 1.
Cilt-Su ve İnsan Sağlığı (2010), Bir
Damla Su
2. Cilt Su ve Hayat (2011), *Bir
Damla Su
3. Cilt Su ve Toplum (2012), *Bir damla Su 4. Cilt Ab-ı Hayat (2013), *Medeniyetlerin Buluştuğu Tebriz ve Çevresi (2014), *Tebrizli
Bayatılar (2015), *Gençlerin Yaşam
Enerjisi: Su
(2017). *Sağlıklı
Yaşamak ve Yaş Almak için Bedenimizi Tanıyalım
(2017),  (Bu eser, her biri 12 kitaptan oluşmak
üzere 3 grupta 36 adet kitaptır. Bazılarının isimleri: *Rahat Yaşamak için:
Beynini Tanımak Zorundasın, Sinir Sistemimiz Her Şeyimiz, Kanımız Canımız,
Böbrekler Küçüktür Görevi, Havanın Önemi ve Doğru Nefes Alma Yöntemleri, Uyku
ve Uykusuzluğun Önemi, Proteinler: Bedenimizin Yapıtaşları, Bağışıklık
Sistemimizi Tanıyalım, Sağlıklı Olalım, Mâneviyat ve Hayata Dair Her Şey, Dil
Kullanma Yeteneği, Yüz ifadelerimiz, Beden Dilimiz, Ruh-Beden İlişkisi ve
Mânevî Sağlığın Önemi ve Ülkelerin Gelişmesindeki Önemi.

    
3 grup hâlindeki 36 kitabın her birinden 12.000’er basılan bu set,
yurt genelindeki Ceza ve infaz Kurumları’nın, Sosyal Hizmetler ve Çocuk
Esirgeme Kuruluşlarının, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Kadın Misafirhanelerinin,
Üniversitelerin, Polis Akademilerinin, Belediyelerin, Dinî Kuruluşların
Kütüphanelerine ve yazılı olarak istekte bulunanlara bedelsiz olarak
dağıtılacaktır.

    
Ali Polat’ın kitap çalışmaları, genel çerçevede, insanlara fayda
sağlayacak şekilde, ağırlıklı olarak sosyal meselelerle alâkalıdır. Çalışma
mevzuları, içerdiği bilgiler ve öğretiler açısından, her bireyin kendi
hayatında uygulayarak müspet sonuçlarını görebileceği, aynı zamanda
oluşturduğu farkındalıkla, insanın hem kendine hem de çevresine daha faydalı
olmasına yardımcı olacak şekilde seçilmiş ve işlenmiştir

    
Yazarın, bu çalışmaları, gerçekleştirmesindeki temel sebep, fertten
başlayarak, toplumu daha bilgili, daha hoşgörülü ve anlayışlı bir noktada
görme arzusudur Ali Polat, 2001 yılında ilk derlemesi olan ‘Üç Bin Yıllık Birikim’ kitabı ile
yazarlık hayatına başlamış ve 2018 itibariyle, 40’tan fazla eseri
yayımlanmıştır. Çalışmaları, ticari maksat gütmeksizin sosyal sorumluluk
bilinciyle hazırlanmıştır. 

 

İngiltere’den Tespitler (8)

     Her zaman her
yerde en çok ilgimi çeken, merak uyandıran yerler kitapçılar olmuştur. Sık sık
girip çıktığım mekânlar buralardır.

     Bu üçüncü
gelişimde Cambridge caddelerini arşınlarken, yine en çok kitapçı vitrinleri
dikkatimi çeker oldu.

     Tabii girmeden
edemedim. Fakat girmek kolay da, çıkmak pek zor. Nefis baskılı, çok renkli
kapakları, içlerinde yer alan bin bir renkli resimleriyle; hepsi hâl dilleriyle
feryat ve figan içindeler “Al beni, al beni!” diyorlar.

     Ne mümkün hepsini
almak! Ancak bir servet gerek. Kitaplar önünüzde arzı endam ediyor. Açıp
bakıyorsunuz sayfalarına, kendinizi alamıyorsunuz bir türlü onlardan.

     Zaten her konuya bir bölüm ayırmışlar. Sanki
ayrı bir hücredesiniz. Her yanınız yöreniz, aynı konunun bilgiçleriyle sarılı.
Her biri size, anlatacakları şeyler olduğunu kulağınıza fısıldıyorlar sanki:

 

          Diyorlar hep
bir ağızdan bilmiş bilmiş “Al beni, al beni!”

          Çıkart bu
yerden bizleri, insanlara “Sal beni , sal beni!”

 

          Sayfaları her
çevirişte, sanki ümit veriyoruz onlara.

          Biz de bilgiç
oluyoruz biraz, sırasında bize soranlara.

 

          Büyülü bir
mahzene girmiş gibi oluyor, burada insan.

          Zaman
tünelinde sanırsın kendini, keşke bir uğrasan.

 

          Gerçi girmek
senin elinde, bu enfes kitap sarayına.

          Zor bu çıkmak
işi dostum oradan, inan kendi payına.

 

          Hele bir de
kafe’sinde oturup, alırsan kitabı eline;

          Artık kararın
kesinleşir, gözün takılıp kalmaz bedeline.

 

          Durduğun
yerde dalarsın derinlere, kendi kendine.

          Kitabın bağlı
kalırsın, sana attığı kemendine.

 

          Öyle akla
hayale gelmez konularda, yazılmış ki sayısız kitap;

          Durduğun
yerde, onlar ayağına gelmiş, her biri bir dost hitap.

 

          Tekniğin son
imkânları kullanılmış, her baskı türünde.

          Sırf insana
yönelen bir sır var, bu göz alıcı üründe.

 

          Kâinatı
alıyor böylece insan avucu içine.

          Kolayca yol
buluyor, aklından geçen niçine.

X

     Burada büyük
kitapçıların hemen hepsinde, kahvehane köşeleri var. Aldığınız veya almak
istediğiniz kitapları burada, bu sihirli kitap atmosferinde kahvenizi veya
çayınızı âheste âheste yudumlarken karıştırabilir, inceleyebilir, ya da fikir
sahibi olabilir. Kararınızı sâkin bir ortamda çok daha rahat verebilirsiniz.

X

          Cambridge
nehri boyunca, inci gibi kitapçı ve kolejler;

          Tenhasını
görmedim. Hepsi tıklım tıklım dolu sanki mahşer!

 

          Ucuz satan
kitapçı da var, bu arada büyük ve kebîr;

          Koymuşlar
vitrine ne buldularsa, halktan alma kelepir!

 

          “Heffers”
kitabevi, kafe’siyle saydıklarımızdan biri.

          İnsanın
çıkası gelmiyor, çünkü insan burada dipdiri.

 

          Küçük büyük
her konuda, rengârenk kapaklı kitaplar;

          İnsanın
karşısında her biri, sanki raks edip hoplar.

X

     Velhasıl,
kitapların bakmaya doyum olmayan kitapçı vitrin ve mekânlarını ister istemez terkediyor.
Bir başka güzelliğin kollarına kendimizi bırakıyoruz.

     Cıvıl cıvıl
insanların Cam (Kem) nehrinde, bir o yana bir bu yana süzülen bir çeşit -o
yöreye mahsus- kayıklarına takılıyor bu sefer gözlerimiz.

     Bilginin mekân
tuttuğu, kutsal soyut güzelliklerden başımızı kaldırıyor. Tabii güzelliklerin
yer aldığı, baharın havasını içimize bol bol, doyasıya çekmeye hazırlanıyoruz.

X   

          Zihnen,
hayalen girdiğimiz, o rüya gibi cennet yerde;

          Sormayın
artık, diyerek endîşeyle, “Ben nerdeyim nerde?”

 

          Kalın
kalabildiğiniz kadar, bir güzel, o kuytu köşede.

          Dönüş sürer
ancak bir an, endîşesiz, devam edin neş’ede.

 

          Asrımızda
kitaplar; bir büyülü, sihirli kutu sanki,

          Her sayfada,
bir başka yerde buluyor insan, kendini.

 

          Renkli, câzip
fotoğrafların, içine dalıyor bir an,

          Onda
hissediyor kendini, istediği süre insan.

 

          Diyelim yeter
bu konuya, artık bitsin bu fâsıla;

          Türkiye geldi
hatıra, nüksetti yine dâüssıla.

Dragon (Ejderha)

İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra iki süper güç olarak ortaya çıkan Amerika Birleşik
Devletleri ve Rusya Devleti arasındaki uzay yarışı 4 Ekim 1957’de “Sputnik-1”
isimli uydunun Ruslar tarafından uzaya fırlatılması ile başlamıştı. 3 Kasım 1957’de
uzaya çıkan ilk canlı olan “Laika” isimli köpeği taşıyan “Sputnik-2” uydusunun
fırlatılmasına, ABD’nin cevabı 1 Şubat 1958’de uzaya fırlatılan “Explorer-1”
isimli uydu ile olmuştu. ABD’nin Rusya’ya karşı yaptığı ikinci atak, 17 Mart
1958’de fırlatılan, güneş enerjisinden elektrik üretmek için hazırlanan güneş
panellerinin ilk kez kullanıldığı “Vanguard-1” isimli uydu ile oldu.
“Vanguard-1” uydusu halen dünya yörüngesinde olup, yörüngedeki en eski uydudur.
15 Mayıs 1958’te “Sputnik-3” isimli uyduyu yörüngeye gönderen Rusya’nın asıl
hamlesi ise 12 Nisan 1961’de ilk insanlı uçuş denemesi oldu. Yuri Gagarin,
“Vostok-1” isimli uzay aracı ile 108 dakikada Dünya’nın çevresinde tam bir tur
attı. 5 Mayıs 1961’de bu sefer ABD “Mercury RedStone-3” roketi ile 15 dakika 28
sn sürecek ilk insanlı uçuşunu gerçekleştirerek Ruslar’ın bu hamlesine cevap
verdi.

 

Yaklaşık
60 yıldır, iki süper gücün önderliğinde devam eden uzay yarışı, insan hayatını
kolaylaştıran birçok yeniliğin de ortaya çıkmasına neden olmuştur. Cep telefonlarımızda
kullandığımız navigasyon uygulamaları, meteorolojik tahminlerdeki tutarlılık ve
erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesi, buzullardaki erime miktarları,
depremlerden sonra milimetre düzeyindeki yer hareketlerinin belirlenmesi, ormanlarda
meydana gelen tahribatların izlenmesi, deniz seviyelerindeki değişimlerin
izlenmesi, insan yapısı nesnelerin izlenmesi gibi birçok yenilik uzay yarışının
bir sonucu olarak, belki de çok da amaçlanmadan karşımıza çıktı.

 

Günümüze
kadar birçok ülkenin yer aldığı bu yarışa, 1970’li yıllarda uzaya ilk
uydularını ve 2003 yılının Ekim ayında ilk “Taykonot” unu gönderen Çin’in hızlı
bir şekilde dâhil olduğunu olduğuna tanık olduk. Çin’in Dünya yörüngesine 2022’de
faaliyete geçecek olan Uluslararası Uzay İstasyonu benzeri bir uzay istasyonunu
kuruyor olması, Ay’ın karanlık yüzüne bir kâşif indirip buradan bilgi
toplaması, Temmuz-2020’de Mars gezegenine bir kâşif gönderme planlarına
bakıldığında, ABD ve Rusya’nın uzay çalışmalarında 60 yılda aldıkları yolu,
sadece 20 yıl gibi bir sürede alması, ABD’ye ticaret ve teknoloji (özellikle
yapay zekâ) alanlarından sonra uzay yarışında da çok önemli ve ciddiye alınması
bir rakiple karşı karşıya olduğunu göstermektedir.

 

Bu
yarışta yer alan Dragon, uzay tarihinde ilk kez bir devlet dışında, bir özel
şirket tarafından geliştirilen ve yörüngeye astronot taşıyan ilk uzay aracı
olma özelliği taşımaktadır. Amerikan SpaceX firması tarafından geliştirilen uzay
aracı, ilk test uçuşunu 8 Aralık 2010 tarihinde gerçekleştirdi. 22 Mayıs
2012’deki ikinci test uçuşunda Uluslararası Uzay İstasyonuna başarılı bir
şekilde kargo taşımış ve ilk insanlı uçuşunu ise 30 Mayıs 2020 tarihinde
gerçekleştirmişti. Ancak uzay aracının ismine
bakıldığında, Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) bugüne kadar
kullandığı insanlı uzay araçlarına verdiği, tarihteki önemli kâşiflerin (James
Cook, Henry Hudson, vb.) gemilerinin isimlerinden farklı bir isme sahip olduğunu görürüz; Dragon (Ejderha), Çin
mitolojisine göre güç ve kudretin simgesi. SpaceX şirketinin sahibi Elon Musk
2012 yılında, uzay aracının isminin neden Dragon olarak seçildiği sorusuna
yaptığı açıklamada, ticari insanlı uzay uçuşunu projesini yapılması imkânsız
olarak görenlere karşı, “Puff, the Magic Dragon” isimli eserde, Dragon’un
(Ejderha) arkadaşı Jackie Paper ile olan hikâyesine atıf yaparak, ismin buradan
esinlenilerek verildiğini söylemişti. Ancak burada uzay aracının isminin yanı
sıra ilginç olan bir başka detay daha göze çarpıyor. Dragon ile Uluslararası
Uzay İstasyonu’nun kenetlenmesi, Çin-Moğolistan sınırının 405 km üzerinde
gerçekleşmişti. Kenetlenmenin olduğu noktanın rastlantısal olmadığı, belirli
miktarda hata payı içeren hassas ve detaylı hesaplamalardan sonra belirlenmiş
olduğuna da dikkate alıp yeniden uzay aracının ismine gelecek olursak; SpaceX
şirketinin, Çin mitolojisinin önemli bir simgesi olan Dragon ile uzay yarışında
gücün ve kudretin ABD’ye ait olduğuna dair bir mesaj vermek istediği de akla gelmektedir.

 

Dragon’un
uzay yarışına getirdiği bir diğer boyut ise, artık bu yarışta sadece
devletlerin değil, özel şirketlerin de yer alması oldu. NASA’nın uzaya
gönderdiği her astronot için Rusya’ya koltuk başına ödediği 90 milyon dolarlık
rakama karşı, SpaceX şirketine 80 milyon dolar, Boeing şirketine ise 90 milyon
dolar ödediği düşünüldüğünde, ayrıca SpaceX ve Boeing firmalarının ayrıca
turistik uzay uçuşları için koltuk başına 20 milyon dolardan başlayan fiyatlar
talep etmesi ve olası kârlılık durumları, özel şirketler için uzay yarışında
yer almanın ekonomik cazibesini ön plana çıkarmaktadır. Bu durumun uzay
yarışında kullanılan teknolojinin devletlerin elinden sıyrılıp özel sektör
tarafından geliştirilmesine, geliştirilen yeni teknolojilerin insanlığının
kullanımına daha çabuk sunulmasına katkı sağlayacağı da aşikârdır. Şimdi merak
edilen ABD’nin atmış olduğu bu adıma karşı Çin’den cevap verebilecek bir
teknoloji şirketinin çıkıp çıkmayacağıdır. Düşünmeye değer bir diğer soru ise uzay
yarışını başlatan Rusya’nın, her ne kadar Çin ile iyi ilişkileri olsa da, Çin’in
bu başarısından hoşnut olup olmadığıdır.

Sağlıcakla
kalınız…

Aziz Dostum Prof. Dr. Hasan Zuhuri Sarıkaya’nın Vefatı Üzerine ( 2 )

Bundan
önceki yazımda, İTÜ İnşaat Fak. Bölüm Başkanı İSKİ Genel Müdürlüğü Yönetim
Kurulu Üyesi ve son olarak da Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşarı olarak vazife
yapmış bulunan Hasan Zuhuri Sarıkaya ile alakalı hatıralarımı anlatmaya
başlamıştım. Şimdi ise kaldığım yerden devam ediyorum.

Prof. Dr. HASAN ZUHURİ SARIKAYA İstanbul
Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümünde, Bölüm
Başkanı olması hasebiyle buradaki tecrübelerinden ziyadesiyle istifade
edilmiştir. İSKİ ’de Master Plan
ve Su Havzalarının kirlenmeye karşı korunması
bakımından Çevre Değerlendirme
Raporu (ÇED
) çok önen arz etmektedir. Bu konu Hasan Hocamın ihtisas sahası dâhilinde olduğu için bu raporların
hazırlanmasında çok emeği geçmiştir. Bütün baraj ve göller kirlenmeye karşı
korunabilmiş ise, bunda Hasan Hocamın
hazırlamış olduğu ÇED raporlarının büyük
bir payının olduğunda şek ve şüphe yoktur. Hazırlanan bu raporlar, Havza Koruma
Alanlarında arazileri bulunan şahısların menfaatleri ile çok yakından alakalı
olduğu için zaman zaman bu raporlar hakkında davalar açılmış ise de İSKİ bu
davaların tamamına yakınını kazanmıştır. Bu davaların kazanılmasının sebebi, Hasan Hocamın hazırlamış olduğu ÇED raporlarının alt yapısının çok iyi
ve sağlam olmasıdır.

Yönetim
Kurulunun diğer üyesi, Selami Oğuz,
uzun yıllar DSİ’ de çalışmış ve Atatürk Barajı’nın inşaatında önemli
hizmetleri olan tecrübeli bir üye. Zeki
Sayın
ise, piyasada kendi şirketlerinde ticaret ile meşgul olduğundan,
ihale mevzuatını iyi bilen bir arkadaş. İsmet
Conkar,
 yıllarca İSKİ’ nin Ticaret Daire Başkanlığını
yapmış, alım – satım işlerinde bir hayli tecrübeli birisi.  Ben
Musa Ordu
olarak ise, bütün memuriyet hayatım personelci olarak geçmiş olup,
SEKA’nın bütün personelcileri tarafımdan yetiştirilmiştir diyebilirim.

İSKİ
Yönetim Kurulunun böyle bir yapısı vardı. Diğer taraftan Yönetim Kurulu Üyeleri
sadece toplantıların yapıldığı günlerde değil, her gün sabah memurlar ile
beraber işbaşı yapar, akşamüzeri de Genel
Müdür Veysel Hocam
ayrılmadan işyerini terk etmezlerdi. Veysel Hocam zamanında uygulama böyle
olmasına rağmen, daha sonra gelen Genel
Müdür ise, Yönetim Kurulu Üyelerine,” Sizin her gün gelmenize lüzum yok. Sadece
toplantının yapılacağı gün gelseniz kâfi”
demiştir. İşte, iki Genel Müdürün
idare tarzı arasındaki bariz fark.

Prof. Dr. HASAN ZUHURİ SARIKAYA
HOCAM
da hiçbir vakit vazifesini
aksatmadan, devamlı olarak İSKİ’ ye gelerek odasında, İSKİ ’nin
2040 Yılı Master Planı ve ÇED
raporlarının hazırlanması
için
devamlı olarak toplantılar yapardı. Ayrıca, Hasan Hocam, bir dönem Su Vakfı
Başkanlığı da
yapmış olup, burada da çok faydalı hizmetleri olmuştur. Öyle
ki, Vakfa devamlı olarak gelir getirici hatırı sayılır kaynaklar bulmuş, imkânlar
sağlamıştır.

İSKİ,
böyle disiplinli bir çalışmanın neticesi olarak kısa bir zamanda kıt imkânlar
ile 7 Baraj, dev isale hatları, son teknoloji olan ozonlama sistemini
kullanarak ileri içme suyu arıtma tesisleri, Atık Su Kolektörü ve tünelleri,
terfi merkezleri, Atık Su Arıma Tesisleri, Deniz Deşarj sistemleri gibi, 600
tesisi inşa etmiştir. Bu suretle de İstanbul’da sular devamlı olarak akabilmiş,
barajlar, göller ve İstanbul Boğazı dâhil, bütün sahiller kirlenmekten
korunmuştur.

İSKİ’
de çalışmalar bu minval üzere, başarılı bir şekilde devam etmekte iken, bir gün
çok Değerli, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan herkes
tarafından birçok defalar okunan bir şiiri, 
Siirt deki yaptığı bir konuşma esnasında okudu diye, hapse mahkûm edilerek
Pınarhisar Ceza Evine gönderildi. Belediye Başkanlığı görevinden ayrılmaya
mecbur bırakıldığı tarihten itibaren, yerine gelen yeni İBB Başkanı döneminde
çalışma şartları yavaş yavaş değişmeye başlamıştır. Çok Muhterem Recep Tayyip Erdoğan döneminde hiçbir surette Yönetim
Kurulu Kararlarına müdahale edilmezken, yeni başkan zamanında dolaylı da olsa,
müdahale edilmeye başlanmıştır.
Yazıyı fazla uzatmamak için buraları kısa
kesiyorum.

Artık,
İSKİ ’de işlerin ve çalışmanın tadı tuzu kalmamıştı. Bu şartlar altında Muhterem Veysel Hocam Genel Müdürlük vazifesinden
ayrılarak Üniversitedeki, Hocalık vazifesine avdet etti. Arkasından Hasan Zuhuri Sarıkaya Hocam da
ayrılarak Üniversitedeki, görevine geri döndü. Ben o tarihlerde henüz daha ayrılmamıştım.
Bu sebeple, mesai saatinden sonra, hemen hemen her akşam Üniversiteye giderek
kendilerini ziyaret ederdim. Üniversitede Veysel
Hocam, Hasan Zuhuri Hocam ve Dinçer Topacık Hocam
( Allah rahmet eylesin )
odaları yan yana idi. Veysel Hocam ile
Hasan Hocam, İSKİ’
den gelen alışkanlıkla olsa gerek, akşam mesai bitince
hemen Üniversiteden ayrılmazlardı. Bu arada Hocalarımız vasıtası ile Prof. Dr. Nevzat Kor, Prof. Dr Ahmet Samsunlu  ( 12 Eylül döneminde Kenan Evren’in kurduğu
Hükümet de İmar ve İskân Bakanlığı yaptı ), Prof. Dr. Yılmaz Muslu ( Merhum ), Prof. Dr. Zekai Şen ( halen Su Vakfı Başkanı ). Prof. Dr. Yüksel Çavuşoğlu (sonradan Millet Vekili oldu), Doç. Dr. Mehmet Borat ile tanışma imkânımız
oldu. Halen bunlar ile dostluk ve arkadaşlığımız devam etmektedir.

Bir
müddet sonra, İSKİ’ den beni de tasfiye
ettiler. Bu arada, diğer Üye Zeki Sayın Bey
de ayrılmıştı. Bu suretle, İSKİ onlar için adeta dikensiz bir gül
bahçesi haline gelmişti. .İBB’ nin yeni Başkanı ile İSKİ’ nin yeni Genel
Müdürü,  Değerli Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve
Veysel Hocamın yıllarca emek verip
yetiştirdiği, tecrübeli kadroları darmadağın ederek adeta tarumar ettiler.
Ancak, bu dünya kimseye kalmaz misali, ne Büyükşehir Belediyesi ne de İSKİ
onlara da kalmadı.

 Daha sonraları 2003 Senesinde Başbakanımız Muhterem Recep Tayyip Erdoğan tarafından,
Hasan Hocamız Çevre Bakanlığı Müsteşarlığına, Veysel Hocamız da
DSİ Genel Müdürlüğüne getirildi. Prof. Dr. Hasan Zuhuri Sarıkaya Hocamız, Çevre
ve Orman Bakanlığı kuruluncaya kadar, Müsteşar olarak vazifesine devam
etti.  2007 Yılında milletvekili seçilen
ve Çevre ve Orman Bakanlığına tayin
edilen Prof. Dr. Veysel Eroğlu, Müsteşar
Prof. Dr. Hasan Zuhuri Sarıkaya Hocamızla
birlikte çalışmanın mutluluğunu yaşamıştır. Emekli oluncaya kadar
Müsteşarlık vazifesine devam ederek, çok faydalı hizmetler ifa etmiştir. Veysel Hocam ile de tam bir ahenk
içerisinde çalışmışlardır. Ne zaman makamına gittiysek, bizi hiç bekletmeden
odasına almıştır. Bilindiği üzere, bu durum makam, mevki sahipleri için çok
mühim bir hususiyettir. Emekli olduktan sonra İstanbul’a yerleşmiştir. Ancak
emekli sonrası da boş durmamış, birçok faaliyetlerin yanı sıra SARAYBOSNA’ da ki,  IUS. Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanlığı
da
yapmıştır.

Hasan Zuhuri Sarıkaya Hocamın
birçokları tarafından bilinmeyen bir mesleğinden bahsetmek istiyorum. O da marangozluktur. Hasan Hocamın Sapanca
Mahmudiye Semtindeki Profesörler Sitesinde bulunan yazlık evinin alt katında
marangoz atölyesi bulunuyordu. Burada hatırı sayılır alet ve edevatı vardı. Bu
atölyede evinin birçok mobilya ihtiyacını, bizzat kendisi yapar, ayrıca boş
zamanlarını değerlendirirdi.

Birde
Hasan Hocamın, yine birçok
arkadaşlar tarafından pek fazla bilinmeyen bir aile hayatı vardı. Hasan Hocam, Hollanda’da beynelmilel bir kursta ve Delft
Teknik Üniversitesindeki çalışma yaptığı yıllarda tanıştığı bir kız ile
evlenmiş. Kızın ilk ismini bilmiyorum ama Müslüman olup, evlendikten sonra, Hasan Beyin ismine nazire olarak HASENE ismini almış. Bildiğim
kadarıyla, Müslümanlığı tam manasıyla yaşamaya gayret eden, Mümine bir Hanım
Efendi idi. Mutlu bir aile hayatları vardı. Maalesef,  Hasene  Hanım kan kanserine yakalanarak bir ay
içerinde vefat etti. Allah rahmet eylesin. Tabii ki Hasan Hocamın dünyası yıkıldı. Bu evliliklerinden, Mustafa, Ömer ve Bünyamin isimli, her
biri birbirinden efendi, üç erkek evlatları var. Hayırlısı ile her üçünü de
evlendirmek ve iş güç sahibi yapmak suretiyle, gözleri arkada kalmadı. Daha
sonra Hasan Hocam başka bir bayan ile evlendi. Bir ara,
konuştuğumuzda mutlu bir evlilik hayatının olduğunu söylüyordu. .Tabii ki,  bu durumuna ziyadesiyle sevinmiştim.

Son
olarak ifade edeceğim husus şudur ki, Hasan
Hocam
, böyle birkaç sayfa ile anlatılıp bitirilecek bir arkadaşımız değildir.
Hakkında daha sayfalarca yazılabilir, Fakat yazıyı daha fazla uzatmamak için
bir hususiyetinden daha bahsederek bu kadarı ile iktifa etmek istiyorum.
Hocamız, bildiğim kadarıyla, eş dost ve akrabalık münasebetlerine çok değer
verir, bu sebeple de doğup büyüdüğü Çankırı’nın Yapraklı Kazasına giderek
akrabalarını her sene ziyaret ederdi. Bilindiği üzere, akraba ziyareti, hasta
ziyareti, sılairahim (memleket-akraba ziyareti) yapmak sünnet olup, hatta öyle
ki, sılairahimi yedi sene geciktirmek büyük günahlardan sayılmaktadır. Hasan Hocam. İşte bu gibi hususlara
azami derecede riayet eden, değerli bir arkadaşımız idi.

Netice itibariyle, 23
Ocak 2020 tarihinde kaybettiğimiz, çok candan yakın dostumuz, arkadaşımız, Prof. Dr. Hasan Zuhuri Sarıkaya,  karşısındakine huzur ve güven veren, yeri kolay
kolay doldurulamayacak olan, müstesna şahsiyetlerden birisiydi. Allah rahmet eylesin,
Mekanı Cennet olsun.   (  BİTTİ  
)