14.4 C
Kocaeli
Çarşamba, Haziran 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 467

Sağlık Bakanlığı Başarılı mı?

Sağlık Bakanlığı ve Bilim
Kurulunun
salgın sürecinde yaptığı işlerin “çok başarılı
olduğu” kanaati yaygındır. Bu kanaate sürekli kendi iç bilgi kaynaklarımızdan
tekrarlanan haber ve yorumlara göre varıyoruz.

Son
hafta içinde iki dış kaynaklı bilgi bu yargımızın doğruluğunu
sorgulamamızı zorunlu kılıyor.

Almanya Türkiye’ye en çok turist gönderen, en çok turizm geliri elde ettiğimiz
Avrupa ülkesi. Almanya, vatandaşlarının yurtdışı seyahat yasaklarını
kaldırırken, Türkiye’ye seyahati yasak kapsamından çıkarmadı.

Gerekçesi
Türkiye’nin koronavirüs tedavisinde kullandığı, etken maddesi hidroksiklorokin olan, sıtma ilacının
çok zararlı olduğunu, vatandaşlarının sağlığını tehlikeye atmak istemediği”

idi.

Bunun
üzerine Sağlık Bakanlığımız açıklama yaparak bu ilacı istemeyen hiçbir hastada
kullanılmadığını, turist hastalara da istemedikleri takdirde kullanılmasının
söz konusu olmayacağını anlattı.

Oysaki
Sağlık Bakanlığımız ve Bilim Kurulu üyelerimiz “bu ilacın, hem de diğer
ülkelerden farklı olarak, belirtiler görülmeden uygulanmaya başlanmasının,
can kayıplarını azalttığını”
söyleyerek övünüyordu.

Demek
ki, bu ilacı kullandığımız halde, bunun faydalı olduğuna bilimsel verilerle
Almanya’yı ve diğer ülkeleri inandıracak çalışma yapamamışız.

Almanya’nın Türkiye’ye turist
göndermemesi demek, Türkiye için 10 milyar dolarlık bir gelir kaybı demek.

Biz
veriyoruz çok etkili olduğunu görüyoruz
” şeklindeki sözlerin bir
değeri yoktur. Yapmamız gereken şey, bilimsel araştırmalarla dünya bilim
çevrelerini uygulamamızın faydasına ikna etmektir.

**************************************

Açıklanan Veriler Güvenli mi?

Almanya’nın
ardından, AB ülkeleri toplu olarak içinde Çin, Gürcistan ve bazı Afrika
ülkeleri dâhil onlarca ülkeye seyahat yasağını kaldırdı. Fakat, Türkiye
hala yasak kapsamında.

Gerekçe
olarak, “Türkiye’nin salgın ile ilgili paylaştığı bilgilerin doğru olduğuna
inanmıyoruz”
diyorlar.

AB
ülkelerinin bu tavrının bize bedeli 20 milyar dolar. Şu ağır ekonomik
krizde, inanılmaz değerli bir meblağ bu.

Yunanistan’da
oteller doldu, Türkiye’de oteller boş. Bu zararı kaldıramayan otellerin el
değiştirmesi ile turizm gelirlerimiz kalıcı olarak düşebilir.

“Sağlık Bakanlığı verilerinin
doğru ve güvenilir olduğuna” AB ülkelerini inandıramazsak
, 45 milyar dolar kapasiteli turizmden, 15 milyar
dolarlık bir gelir bile iyimser bir tahmin olur.

Turizm
için bu sene tek ümidimiz Rusya ve İran’dan gelecek turistler. Fakat her
iki ülkede de koronavirüs salgını bizden daha ağır seyrediyor. Buralardan
turist gelse bir bela, gelmese başka bela.

Öyleyse
“verilerinin doğru ve güvenilir olduğuna” AB ülkelerini inandıramayan bir
Sağlık bakanlığı başarılı sayılabilir mi?

“AB bize düşman, İspanya, İtalya ve Yunanistan’ı kayırmak için böyle
bir mazeret üretti” diyenler var. “Düşman” ülkelerden turist dilenilir mi? Biz
bunlara vatandaşımıza veremediğimiz maske ve sağlık malzemelerini göndermedik
mi? Bu nasıl düşmanlık?

AB
ülkeleri Türkiye’ye bu kadar “düşman” ise mazeret üretmeden de, başka türlü
mazeretlerle de turist göndermeyebilir.

Sağlam,
güvenilir ve bilimsel bilgilerle AB kamuoyunu ikna etmemiz lazım. Böyle
verilere kimse itiraz edemez, AB ülkeleri de etmez.

Elimizde
böyle sağlam veriler varsa ve AB ikna edilemiyorsa, o halde de dış
politikamız
başarısızdır.

**************************************

Verilere Bizim de Güvenmemiz Lazım

Ben dâhil,
Türk vatandaşların büyük çoğunluğu Sağlık Bakanlığımıza ve Bilim Kuruluna bir
güven duygusu içindeydik.

Bilim
Kurulunun tavsiyesiyle oluşturulan tedavi protokolünde sıtma ilacının
kullanılmasının
ölümleri azalttığına inanıyorduk. Hatta aynı etken maddeyi
kullanarak yerli sıtma ilacı üretilmiş olmasını da gururla ve sevinçle
karşılamıştık.

Şimdi Almanlar bu sevincimizi
kursağımızda bıraktı.

Yetkililerin
salgın konusunda “kasten yanlış bilgi verdikleri, verilerin belli
maksatlarla ve istenen sonuca göre algı oluşturmak maksadıyla değiştirilerek
açıklandığı”
iddialarına inanmıyorduk.

Covid
19 yanında başka hastalığı olup da ölenlerin bir kısmının, hastane bazlı farklı
yorumlar yüzünden, ölüm sebebi olarak covid 19 değil, bazen diğer hastalık
olarak gösterildiğini düşünüyorduk. Ama bunların genel istatistikleri
anlamlı bir şekilde bozacak boyutta olmadığı,
diğer ülkelerdeki
uygulamalarda da buna benzer ölçekte hataların olduğu kanaatindeydik.

Her ne
kadar vaka ve ölüm sayıları gibi istatistikleri il ve ilçe
bazında
(hatta ismen) verilmemesi ve covid’den kaybettiğimiz bazı
ünlülerin bile istatistiklerde görülmemesi şüpheler yaratsa da, bunların kasten
değil, sehven olduğuna inanıyorduk.

Ama AB
bu inancımızı da sarstı. “Türkiye’nin verileri inandırıcı değil”
dedi.

Şimdi
bizim içimize de bir kurt düştü.

TÜİK’in enflasyon, milli gelir ve işsizlik rakamlarına inanmayan, Yüksek
Seçim Kurulu
’nun rakamlarından şüphe duyan vatandaşlarımızın tek tük
güvendiği kurumlara da güvenmez oluşunun ağır bedelleri olur.

Sağlık Bakanlığımız ne yapıp etsin lütfen, AB ülkeleri ile birlikte, bizi de ikna edici
sağlam ve detaylı veriler açıklasın.

Mustafa Kemal’in Süvarileri.

0

Sitemizde yayınlanmış olan, “Ulus Devlet Türk
Ulusu ve Kürtler” başlıklı denememde aşağıdaki alıntıya yer vermiştim.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı, ”İlkel
Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş İngiltere adlı eserinde,(Diyalektik Yayınları)  Fransız
tarihçi, Foucher de Chartres’in (1058-1127) Haçlı Savaşlarını anlatan
kitabından alıntı yapıyor, bakalım ne var? Tarihçimiz de, yakın tanık tarihçisi
Guibert de Novagent’ ten alıntı yapıyor:

 S51,52; “”” Daha ilk
karşılaşmalarında, Türklerle Franklar birbirlerinin kıymetini anlamayı
öğrendiler. Frankların kendileri, ruh inceliği ve savaşta yiğitlik bakımından,
Türklerinkiyle kıyaslanabilecek, hiçbir insan ırkı tanımadıklarını teslim
ettiler.

 Hele, Türkler,
Franklarla dövüşmeye başladıkları zaman, hasımlarına karşı kullandıkları ve
bizimkilerin hiç tanımadıkları silahların verdiği şaşkınlıklar, hemen hemen
umutsuzluğa düşmelerine sebep oldu.

 Franklar, hasımlarının
atlara yaptırdıkları manevralardaki olağanüstü beceriklileri, bir taarruza
uğrayınca ondan sakınışlarındaki çabuklukları ve kaçarken ok atarak savaşmaya
alışkın vuruşları üzerine, en ufak bir bilgi olsun edinemiyorlardı. Kendi
yönlerinden Türkler de, kendilerini, Franklarla aynı kökten gelmiş sayıyorlar
ve bütün milletler arasında askerce üstünlüğün, hak olarak, bu iki ulusa
düştüğünü düşünüyorlardı “””

Aynı zamanda Tarih bilinci çok yüksek bir aydın olan Büyük
Kumandan Büyük Atamız, Türklerin bu meziyetlerini çok iyi biliyordu.

İskender Öksüz hocamız,  sitemizde yayınlanan “Sezgi tarihçiliği mi
bilgi tarihçiliği mi” başlıklı makalesinin bir yerinde şöyle diyor:

“Tarihin içinde yaşayanlardan misaller vermiştim. Rahmetli
Kafalı Hoca’nın, Büyük Taarruz’un beş bin kişilik o fırtına süvari kolordusunda
yüzyıllar öncesinin yüz küsur bin Anadolu ve Rumeli sipahisi ile Kırım
atlılarını görmesini…..”

Evet, Mustafa Kemal’in Süvarileri,  Büyük Taarruzda, Türk atalarının meziyetleri
ve hemen omuzlarında onlara seslenen 
ruhuyla, Yunan ordusunu önüne katıp İzmir’imize kadar kovaladı.

İngiltere’den Tespitler (13)

0

     3 Nisan – 9 Mayıs
2004 tarihleri arasında yine İngiltere’nin Cambridge şehrindeyim. Yine
gözlemler yaptım.  Yeni tespitlerde
bulundum. Bunlardan biri de şudur:

     İngilizler,
geçmişlerini çok iyi değerlendiriyor. Tarihî kalıntılarını pazarlamasını pek
güzel biliyor. Öyle istek uyandırıcı el ilânları hazırlıyorlar.

     Öyle renkli
broşürler basıyorlar. Öyle göz alıcı resimlerle donatıp dikkat çekiyorlar ki;
insanın hemen yola çıkası, hemen gidip göresi, hemen merakını gidermesi geliyor
içinden.

     Gerçi gördüğünde o
kadar da câzip ve çekici olmadığını anlıyorsa da, ne çare artık iş işten geçmiş
oluyor. Bununla beraber insan, “Söz sihir gibi tesir edip etkiler.” hadisinin
hikmetini bir kere daha idrak edip algılamış oluyor.

     İngilizlerin
turist çekiciliğindeki maharetleri de böylece gerçekleşmiş oluyor. İngiltere
günümüzde, tarihini yaşatıyor. Gözler önüne seriyor. Günün teknolojisini,
şüphesiz en son haliyle kullanıyor. Fakat göstermiyor. Zahiren sanki yok gibi.

     Güya iki yüz, üç
yüz sene önceki havayı teneffüs ediyor ve ettiriyor. Âdeta tarih tünelinde
seyahat ediyorsunuz. Çünkü İngilizler eski görünüş hâllerini aynen muhafaza
ediyorlar.

     Evlerin,
sokakların şehrin eski hâlini umumiyetle bozmuyor, değiştirmiyor. Teknik
donanımı bu perdenin arkasında görünmez şekilde yerleştiriyor.

     İngiltere
sokaklarında dolaşırken, kendinizi Orta Çağ’da bir şehir gezintisinde
sanabilirsiniz. Eskiyi bizzat yaşıyor olduğunuzu rahatlıkla hissedebilirsiniz.
İşte o derece İngilizler, tarihi bugüne taşımayı başarmışlar.

     Ülkelerini bir
açık hava müzesi haline dönüştürmenin yolunu bulmuşlar. Böylece hem tarihsel
bağlarını kuvvetlendirmiş, hem de İngiltere’yi büyük bir gelire kavuşturmuş
oluyorlar.

     Başta Londra olmak
üzere İngiltere’de şehir sokakları -genelde- aynen korunmuş. Genişletilmeye
-ihtiyaç olsa bile- bu yola pek gidilmemiş. Bu yüzden İngiltere’de sık sık
trafik sıkıntısı baş gösteriyor.

     Ama ne gam, yeter
ki İngiltere’nin görünümü bozulmasın. İngiltere; tarihinden bir şey
kaybetmesin.

     Bu yönleriyle
aslında takdire değer, tebrike lâyık bir tutum sergiliyorlar. Gerçekten
İngiltere’den özellikle bu hususlarda örnek alınacak çok şeyler var.

     Çünkü Türkiyemiz
hem tabiat zengini hem tarih. Bu kadar çok, bu kadar çeşitli, bu denli yüksek
kültür ve sanat kalıntılarını barındıran bir başka ülke, zor bulunur dünyada.

     Buna rağmen yeteri
kadar tanıtamıyoruz güzel ülkemizi. Ne hikmetse yeterince yararlanamıyoruz bu
zenginliklerimizden.

     Biraz dikkat
edince anlaşılıyor ki, İngiltere’de devletin ve belediyelerin elleri değmediği
bir karış  toprak yok gibi. Her yere
insan elinin dokunduğu apaçık ortada. Hiçbir şeyi oluruna bırakmamışlar.

     Her şey gerçekten
kontrol altında. Rast geleliğe rast gelinmiyor, yani tesadüfe tesadüf edilmiyor
burada. Evet, burada kişilerin keyfe ma yeşa / her istediklerini yapmak gibi
bir lüksleri yok.

     Ne yapacakları,
nasıl yapacakları; hep önceden tayin ve tespit edilmiş durumda. Meselâ evinin
dış görünüşüne gönlünce şekil veremez. Genel görünüme aykırı bir tasarrufta
bulunamaz.

     Tabiatıyla bu
uygulama, İngilizleri nev-i şahsına münhasır / başka benzeri olmayan bir millet
hâline getirmiş.

     İngilizler bu
özelliklerinin farkında ve bilincinde. Bu potansiyellerini turizm gelirine
çevirmeyi çok iyi beceriyorlar. Nitekim her yerde turistlere yönelik mekânlar
oluşturmuşlar. Onlara hitap edecek yerler ayırmışlar. Onların ilgisini çekecek
imkânlar hazırlamışlar.

     Bu, çiçeklerle
bezenmiş güzel bir bahçe de olabilir.

     Bu, bir kaç yüz
yıllık geçmişi olan zengin bir İngilizin malikânesi de olabilir.

     Bu, bir köyün
ileri geleni ve yaşadığı evi de olabilir.

     Tabii bu
çekiciliğin baş aktörlüğünü müzeler yapıyor. Ki Londradaki British Museum,
bunların başında geliyor.

     Çünkü bu müzede
sergilenen; her yere ve her zamana ait sayısız tarihî eserlerin çoğunu; başta
Türkiye olmak üzere Mısır ve Orta Doğu coğrafyasına ait eserler teşkil ediyor.

     Müzeye asıl
zenginliği bunlar veriyor. British Museum’un eşsiz değerini bunlar oluşturuyor.
Tabii bütün bu materyaller, Londra’yı her mevsimde turist akınlarına boğuyor.

     Böylece bu müze,
İngiliz bütçesine büyük katkılar sağlıyor. Ne diyelim? Darısı Türkiye müzelerinin
başına.

Toplum olmak marifettir

İnsan, hiç tek başına yaşayamamış. Bir veya birkaç aileden
ibaret topluluklarla da hayatta kalamamış. En az 50 kişilik, daha iyisi 100-150
kişilik birlikteliğe ihtiyaç duymuş.

12 Haziran 2020

Sokağa çıkma yasakları bize arkadaşlığın, topluluğun,
insanlarla temasın, velhasıl toplumun değerini hissettirdi. Çoğu şeyin değerini
onu kaybedince anlarız. Neyse ki “sosyal mesafe“yi koruma şartıyla
çoğunluk artık bir araya gelebiliyor. Bakalım “yeni normal” nereye kadar?

Sıkılanları, ağlamaklı olanları, aklımı kaçıracağım diyenleri
duyduk, gördük. İnsan toplum yaratığıdır diye yazıp dururum. Tarih öncesinden
beri öyledir. İnsan, hiç tek başına yaşayamamış. Bir veya birkaç aileden ibaret
topluluklarla da hayatta kalamamış. En az 50 kişilik, daha iyisi 100-150
kişilik birlikteliğe ihtiyaç duymuş.

Dunbar’ın sihirli sayıları

Fırsatı ve yeri gelmişken size Dunbar’ın sihirli sayılarından
bahsedeyim. Robin Dunbar, insan topluluklarını inceleyen bir bilim adamı;
insana ve topluma damardan giren bir dalın uzmanı: Antropolog.
Dunbar’ı Dunbar yapan sorduğu soru: İnsanın kaç arkadaşı vardır? Veya
bir adım sonrası: İnsan toplulukları kaç kişidir? Bilimde,
verdiğiniz cevaplardan ziyade sorduğunuz sorular sizi bir yerlere götürüyor.

Dunbar’ın sorusunun cevapları şöyle: Ortalama 5 yakın
arkadaşımız oluyor. Düğün, sünnet gibi büyük toplantılara davet edeceğiniz sayı
ortalama 50. Eğer politikacı değilseniz… Politikacıysanız veya yöneticiyseniz
hayat daha zor. Dunbar’ın asıl sihirli sayısı 150: İnsanlar konuşarak, birlikte
çalışarak, bir biri hakkında dedikodu yaparak en fazla 150 kişilik gruplar
kurabiliyorlar. Bu sayı aşıldığında kopmalar, hizipler, yeni grup oluşumları
başlıyor. Ortalama köyden, ortalama şirkete ve askerlikteki bölüğe kadar bu
rakam sürekli karşımıza çıkıyor. Ortalama deyince siz onu 120-180 arası gibi
anlayın. İşte 150’ye Dunbar’ın sihirli sayısı deniyor.

Dedikodu ve masal

Geçen yazımda bahsettiğim “kavim” veya “klan” da bu rakam
civarında. Türkçesi “oba” mı acaba? Yüzyüze tanışan, anlaşan insan
topluluklarının üst sınırı 150 kişi.

Dunbar, İnsan topluluklarının bundan daha büyük sayılara
ulaşabilmesi için edebiyat gerekir diyor. Edebiyat, şöyle veya böyle eğitim
demek. Bu, illâ resmî eğitim olmayabilir. Çocuklukta dinlenen masallar,
hikâyeler; saz şairlerinin, âşıkların, destancıların söyledikleri, çaldıkları…
Ana-babanın, hele büyükanne ve büyükbabanın anlattıkları. Sözlü gelenek,
Anthony Smith’in millet inşasında çekirdek kabul ettiği etnosembolizm de budur.
Oğuzname, Dede Korkut, Köroğlu… Bunlarla devlet kurar, il tutar, millet
olursunuz.

Topluluğu, sonra da toplumu kurmak da bir arada tutmak da bir
marifet.

Kadınlar bir adım önde

Fakat yazmadan geçemeyeceğim bir gerçek daha var. Bu işlevi
yerine getirmekte kadınlar erkeklerin bir adım önünde. Doğma bir avantajları
var. Akrabalık ilişkilerini, kişilerin toplum içinde bir biriyle
münasebetlerini kadınlar erkeklerden daha iyi izleyebiliyor. Duygusal zekâda da
daha iyiler.

İnsanın toplum hâlinde yaşamasının evrimin bir gereği
olduğunu biliyoruz. Evrim deyince de bu yazılım gibi sonradan yüklenen,
sonradan öğrenilen bir şey değil. DNA’da şifrelenmiş, somut bir unsur.

Tıpkı lisan gibi, toplumun toplum olabilmesi, bir arada
durabilmesi için beynin içinde oluşmuş organcıklar var. Mesela, “ayna
nöronları
” denilen, karşımızdakinin ne hissettiğini, bizden ne
isteyebileceğini algılamamıza yarayan demetler. Yüz ifadesi okumak, ses
tonundan algılamak da yararlı becerilerden… Toplum içindeki ahbaplık ve
akrabalık ilişkilerini izlerken beynin hangi bölgelerinin faaliyete geçtiğini
fonksiyonel MRI (fMRI) denilen bir görüntüleme tekniği ile izleyebiliyoruz.
Toplumun çimentosu görevini yerine getirmede kadınların erkeklerden biraz önde
olduğunu bu tekniklerden öğreniyoruz. Fakat fMRI yokken de bilenler bunun
farkındaydı.

“Daha iyi”, “bir adım önde”, hep istatistik sonuçları. Her
kadın her erkekten daha iyi bir toplum uzmanı değil. Yine de şirkete veya
daireye bir insan kaynakları elemanı alacaksanız, aradığınız nitelikleri bir
kadında bulmanız ihtimali daha yüksektir.

İngiltere’de, fMRI kullanılarak, “10 000 Social Brains ~ 10
000 Sosyal Beyin” başlıklı, 10 000 deneklik yepyeni bir araştırma yapılmış.
Sosyal algılama ve tepkilerde cinsiyet farkını inceliyor. 18 Mart 2020
tarihinde Science Advances (https://advances.sciencemag.org/content/6/12/eaaz1170)
dergisinde yayımlanmış. Dokuz kişinin müşterek çalışması. İkinci yazar kim
biliyor musunuz? Bizim Robin Dunbar! (Nereden “bizim” oluyorsa!)

Bu yazımda, birliktelik kadar yalnızlığın da bir marifet
olduğunu anlatacaktım. Fakat çenemi-kalemimi-klavyemi tutamıyorum. Editörümü
çok kızdırmadan yalnızlığın faziletini bir sonraki yazıya bırakayım. (Alıntı:
Milli Düşünce Merkezi)

Son Zamanlarda Kılınan Cuma Namazları ve Namazlardan Sonra Yapılan Tesbihat

0

Üç dört aydan
bu tarafa, salgın haline gelen Korona
virüs sebebiyle, bütün Dünyada olduğu gibi, Memleketimizde de bazı tedbirler
alınmıştır. Bu meyanda bilindiği üzere, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından
da, Cuma Namazı ve namazlardan sonra yapılan tespihatla alakalı olarak bazı
düzenlemeler yapılmış bulunmaktadır. Şöyle ki,

Alınan karara göre, camilerde sosyal
mesafeye dikkat edilerek namaz kılınacak, Cuma Namazının ilk dört rekâtından
sonra hutbe okunup, arkasından iki rekât farz namazı kılınıp cemaat dağılacak.
Namazlardan sonra da tespih çekilmeyecek. Nitekim üç haftadan beri de bu minval
üzere Cuma Namazı kılınmakta, namazlardan sonra da tespih çekilmemektedir.

Âcizane kanaatime göre bu şekilde
yapılan uygulama benim içime sinmemektedir. Bu hususu bilen bir kaç kişi ile
görüştüm. Onlar dar aynı kanaatte olduklarını ifade ettiler.

Önce Sosyal mesafeden başlayalım. Lisanımızda sosyal mesafe diye bir
ifade tarzı yoktur. Bu tamamen uydurulmuş,  içi boş, herhangi bir karşılığı olmayan bir
ifade tarzıdır. Maalesef, kulağa hoş geldiği için halkımız tarafından da
kolayca kabul edilmiştir. Bunun doğrusu, lisanımıza uygun olanı,
FİZİKİ MESAFEDİR. Tabii ki, bu saatten
sonra bunu değiştirmek mümkün olmadığı gibi, esasen de kimsenin bu durumu bir
mesele olarak gördüğünü ve göreceğini de zannetmiyorum.

Cuma Namazının
kılınma şekline gelince. Muteber İslam İlmihali olarak kabul edilen Diyanet
İşleri Eski Başkanlarından Rahmetli Ömer
Nasuhi Bilmen’e ait Büyük İslam İlmihali’nin
154. Sayfasın da aynen,

“Cuma Namazının vakti tam öğle Namazının
vaktidir. Cuma Namazı için minarelerde ezan okunur. Camilere gidince önce, aynen
Öğle Namazının Sünneti gibi,  dört rekât Cumanın
ilk sünneti kılınır. Ondan sonra cami içinde bir ezan daha okunur. Minberde
cemaate karşı bir hutbe okunur. Bu hutbeden sonra Kamet alınarak Cumanın iki rekât
farzı cemaatle aşikâre okuyuşla kılınır. Bu farzdan sonra yine öğlenin ilk dört
sünneti gibi, Cumanın son dört rekât sünneti kılınır. Bundan sonrada “Zuhru
ahir” diye dört rekât namaz kılınır. Arkasından da “ Vaktin sünneti “ niyeti
ile aynen Sabah Namazının Sünneti gibi iki rekât namaz daha kılınır.”

denilmektedir.

Bu cümleden
olarak çocukluğumuzda bize, Cuma Namazının nasıl kılınacağı yukarıda izah
edilen ilmihal bilgileri dâhilinde öğretildi. Bende yaşım itibariyle, Allah’ın
izniyle bildimbileli en az 75 yıldır Cuma Namazı kılarım. Kılmış olduğum Cuma Namazlarının
tamamına yakınını 16 rekât olarak kıldım. 
Allah güç, kuvvet, sağlık ve sıhhat verdiği sürece de 16 rekât olarak
kılmaya devam edeceğim. Zira bu 75 yıl içerisinde gerek imamlarımız ve gerekse
vaizlerimiz tarafından Cuma Namazının 16 rekât olduğu hususu kürsülerden en az
kırk defa izah edilmiştir. Fakat her nedense son yıllarda bu nevi ikazlar
yapılmamaktadır. İkazlar yapılmadığı gibi, bazı camilerde Cuma Namazının 10 rekât
kılınmakta olduğu açık ve aleni bir şekilde ilan edilmiş bulunmaktadır. Muhterem Prof Dr. Mehmet Görmez’in
Diyanet işleri Başkanı olduğu dönem de kendilerine yer ve cami ismi vermek
suretiyle, müteaddit defa yazdım. Fakat hiçbir şekilde müspet cevap alma imkânı
olmamıştır.

 Üzülerek ifade edeyim ki, Cuma Namazının 10 rekât
kılınması hususu bugün birçok yerlerde yaygın hale gelmiş bulunmaktadır. Diyorum ki, yoksa haşa dinde reform yapıldı
da bizim haberimiz mi yok?
 Din
adamlarımız yıllardan beri, bize anlatırlar. İslam Dini birlik ve beraberlik dinidir diye.  Bu nasıl birlik ve beraberliktir ki, halen,
Cuma Namazının 10 rekât mı? Yoksa 16 rekât olarak mı kılınacağı hususunda dahi
bir birlik ve beraberlik sağlanamamıştır. Şimdi, yeni Müslüman olmuş birisini
düşünün. Bir camiye gidiyor, Cuma Namazı 16 rekât kılınıyor. Müteakip hafta ise
başka bir camiye gidiyor,   orada ise
Cuma Namazı 10 rekât olarak kılınıyor. Şimdi yeni Müslüman olan o kardeşimizin
haleti ruhuyesini bir düşünün. Bu itibarla, 
Muhterem Diyanet işleri Başkanımızın bu ikiliği süratle ortadan
kaldırması icap etmektedir. Cuma Namazı 16 rekât ise, 16 rekât kılınsın, 10 rekât
ise on rekât kılınsın. Yeter ki, iki farklı uygulama ortadan kalksın,  İslam’ın ruhuna uygun olarak birlik beraberlik
sağlansın.

Şimdi ise, Korona
virüs tedbirleri sebebiylede, bütün cami imamlarına gönderilen tebliğe göre,
Cuma günü, ilk dört rekât sünnetten sonra, 
sadece iki rekât farz kılınıp, dua yapıldıktan sonra namaz bitecek. Hâlbuki
bu güne kadar, sadece Cumanın farzını kılıp, camiyi terk edenler ayıplanır, onlara
bir nevi buğz edilirdi. Hatta imam efendiler onlara zaman zaman, ey cemaati
Müslimin farzdan sonra camiyi hemen terk etmeyiniz, zira namazınız eksik kalmaktadır
diye ikazda bulunuyorlardı. Simdi ise, Diyanet işleri Başkanlığı, şimdiye
kadar, İmamlar ve cemaat tarafından hoş karşılanmayan bu durumu, bir genelge
ile emri vaki yaparak, güya meşru hale getirmiş bulunmaktadır. Bu uygulama
başladıktan sonra korkarım ki, bundan sonra farz namazından sonra camiyi terk
edenlerin sayısı bir hayli artacaktır. Bunun
bütün vebalinin de böyle bir genelgeyi yayımlayan Diyanet Başkanına ait olacağı
hususu izahtan varestedir.
Bundan sonra, İmam efendilerin bu husus ile
alakalı olarak yapacakları ikazların da hiçbir kıymeti harbiyesi ve ağırlığı
olmayacaktır. Belki, İmam efendiler bundan sonra, böyle bir ikazı dahi yapmayı
lüzumsuz  göreceklerdir.

Üç haftadır
yapılan uygulama da, şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır. Diyanetin memuru olan İmamlar, kendilerine verilen talimat icabı,
dört rekât sünnet ile iki rekât farzı kıldıktan sonra, tespih filan çekmeden
namazın duasını yaparak, vazifelerini tamamlamak suretiyle bir kenara
çekilmektedirler. Fakat Cuma Namazına gelen vatandaşların büyük bir ekseriyeti
ise, namaza devam ederek, bir kısmı 10 rekâta tamamlamak suretiyle, camiden
ayrılmakta bir kısmı da namazlarını 16 rekâta tamamlamaktadır. Şimdi bu
manzarayı düşünebiliyor musunuz? Bir taraf da nazmını bitirip, duasını yapmış
olarak bekleyen veyahut ta camiden ayrılıp giden bir imam, diğer tarafta ise
namaz kılmaya devam eden cemaat. Tabii ki hiçte hoş bir manzara değil.  Birlik ve beraberliğe taban tabana zıt bir
durum.

Bilindiği
üzere, cemaatin bir kısmı ezandan en az yerine göre, yarım saat, yerine göre
25-20-15-10-5 dakika önce camiye gelerek fiziki
mesafeye
riayet etmek suretiyle, caminin içinde veya bahçesinde
oturmaktadırlar. Bu beklemeye hiç kimse bir şey dememekte ve herhangi bir
mahzur da teşkil etmemektedir. Fakat ne zaman ki, Cuma Namazının ilk dört rekât
sünneti kılınıp, arkasından da iki rekât farzı eda edildikten sonra müekked
sünnet olan dört rekat namaz kılınmamakta, arkasından da zaman azlığı bahane edilerek
tespih filan da çekilmemektedir. Fakat buna karşılık bazı hallerde en az beş dakika
süre ile dua yapılmaktadır. Duadan sonra da cemaatin camiyi bir an önce terk etmeleri
beklenmektedir. Tabii ki terk eden olursa.  Diğer vakit namazlarında da vakit azlığı
sebebiyle tespih çekilmezken bilhassa Sabah Namazlarında üç, beş dakika zikir
çekilmekte, arkasından da aşrı şerif okunmaktadır. Fakat zaman yok diye tespih
çekilmemektedir. İmamlar memur olmaları hasebiyle, haklı olarak verilen
emirlere harfiyen riayet etmektedirler. Fakat cemaatin bir kısmı tespih çekmeye
devam etmektedir. Çok calibi dikkat bir husustur ki, tespih çekenler ile çekmeyenler
ayni anda camiden çıkmaktadırlar.

Netice
itibariyle, evvelce yapılan uygulamalara ters bir uygulama yapılacağına, en
fazla beş dakika daha müsaade edilip, yukarıda bahsedilen müekked olan Cumanın son dört rekât sünneti de pekâlâ kılınabilir.
Arkasından da Hanefi Mezhebine göre namazın rükünlerinden olarak kabul edilen
tespih de çekilebilir. Tespih çekilmesi talebi, diğer vakit namazları için de geçerlidir.

Âcizane kanaatime göre, bu şekilde hareket edildiği
takdirde hem doğru olan yapılmış olacak, hem de cemaatin tereddütleri ortadan
kalkmış olacaktır. Tabii ki , takdir Sizlerindir. 

İngiltere’den Tespitler (12)

Yine asıl konumuza dönelim: Zaten Cambridge etrafı ve yöresi
engebesiz, düz toprak ve arazilerle çevrili. Belki İngiltere’nin tarıma en
elverişli bölgesi. İklim yumuşak. Yağışlı ve genellikle hava bulutlu.

     Kaldığım köy
çevresinde -her yerde olduğu gibi- çiftlikler var. Büyük arazileri bünyelerinde
barındırıyor. Bizdeki gibi herkesin küçük küçük toprakları yok. Olanların çok geniş
alanları kaplayan çiftlikleri var. Bizde herkesin toprağı var fakat herkese
yetmiyor. Burada bazılarının toprağı var fakat her birine yetiyor.

     Söz buraya
gelmişken bir hatıram canlandı gözümde. Yıllar sonra köyüme ziyarette bulunmuş
ve köy okulunda beraber okuduğum bir arkadaşımla karşılaşmış ve onun şu tespitine
kulak misafiri olmuştum:

     “Muhsinciğim
demişti, şayet gurbet olmasaydı da hepimiz bu bir avuç toprakla başbaşa
kalsaydık, ne yapardık? Her halde birbirimizi yer, kavga dövüş içinde kalırdık.
İstanbul’a göç bizleri kurtardı, rahat nefes almamızı sağladı.”

     Böylece çiftlikler
modern bir şekilde hizmet verirken, halk şehirlerde yoğunlaşmış; köylerdeki
evler bile şehir yaşayışını aksettiren birer villâ hâlini almış. Nitekim
şehirde çalışanların çoğu, yakın köylerde villâ tipi, konforlu evlerde kalıyor.
Bölgeyi bir ağ gibi ören çift yollu asfalt, bakımlı yollardan kısa zamanda
evinden işine; işinden evine erişmek imkânına sahipler. Zaten Avrupa’daki
zenginler; şehir merkezi yerine, civar köy veya yerleşim birimlerindeki büyük,
geniş ve bahçeli evlerde yaşamayı tercih ediyorlar.

     Hemen herkesin
arabası var. Hattâ bir evde bir kaç araba olabiliyor. Otomobiller hep yeni.
Eskisini hiç görmedim. Çünkü belli bir yıllıktan sonra kullanımına izin
verilmiyor. Ehliyet sınavını da kolay kolay kazandırmıyorlar. 45 dakikalık
şehir trafiğinde yapılan bir imtihandan sonra, iyice bildiğine emin olmadan
asla vermiyorlar. Yollarda ise her çeşit trafik işaret ve lâmbaları en küçük
detaylarına kadar düşünülmüş yapılmış ve yerlerine konmuş.

     İşte kaldığım köy
ve çevresindekiler böyle köyler. Eğer bunlara köy demek uygunsa. Velhasıl bana
Nasrettin Hocamızın mevsimlerin adı geçince her birine dudak büküşünü
hatırlattı. Hani bahar söz konusu olunca “Bahara bir şey dedik mi?” diye
baharın güzelliğini nazara vermesi var ya. Aynen onun gibi burada, kendisine
bir şey demek caiz olmayan, kendisinde kusur bulunmayan baharın bitmeyen,
sönmeyen varlığı söz konusu.

     Kısaca,

     Güneşe hasret,

     Yeşil cennet.

     İşte kısaca size,

     Ulaşmadan denize,

     İçeride kalan
çevresiyle Cambridge;

     Evleri yüksek
değil hiç.

     Güneş fazla yüz
göstermiyor lâkin;

     İnsanlar yine de
koşuyor akın akın,

     “Bulutların
arasındayım bakın bakın!”

     Diyen güneşe yine
de coşkuyla,

     Altın oklar saçan
güneşin aşkıyla,

     Doludizgin
parklara seriliyorlar açılıp saçılıp.

     Bir an güneşle
istiyorlar başbaşa kalıp,

     Güneşin ziyasını
mümkün mertebe alıp,

     Güneşin görünmeyen
yüzünün hayâline dalıp,

     O kadarcık da olsa
yine yüzleri gülüyor.

     Yanaklarından
sevinç huzmeleri dökülüyor.

İkibin’li Yılların Köy ve Köylü Gerçeği

“Sen Türkiye
gibi aydınlık ve güzelsin!

Benim
doğduğum köyler de güzeldi,

Sen de anlat
doğduğun yerleri,

Anlat biraz!”

(Cahit Külebi)

Dört yıldır
yaz tatillerini doğduğum memlekette, rahmetli babamdan kalma toprakları
işlemekle geçiriyorum. Buraya dönüş amacım; bu topraklarda katma değeri yüksek
alternatif ürünler de yetişebilir gerçeğini etrafımdakilere ispatlamak içindir.

Öncelikle şunu
belirtmek isterim ki, köyde çalışan nüfusun yaş ortalaması yüzde altmış beş.
Gençler, köy şartlarının zorluğundan ya okuyup işçi memur oluyor, ya da
okumayanlar, ilçenin devlet dairelerinde, belediyelerde çaycı, kapıcı veya çöpçü
oluyorlar.(Hafızamda Atatürk’ün “Ben bu millete her şeyi öğrettim ama başkasına hizmet etmeyi öğretemedim” veciz
sözü canlanıyor.

Buranın atadan
dededen kalma geleneksel olarak yetiştirdiği mahsul, Arpa, buğday ve pancar.
Son yıllarda birkaç hayvan yetiştiricileri hayvan yiyeceği olarak mısır, fiğ ve
yulaf ekmeğe başladılar. Bu ürünlere devlet ayrıca teşvik primi de veriyor.

Gördüğüm
kadarıyla, yerli tohum tamamıyla yasaklanmış, köylü yabancı tohum ekmeğe
alıştırılıp zorlanmış. Benim çocukluk ve gençlik yıllarımda buğday tarlalarında
ekinlerin içinde yabani ot fazla olmazdı, bu yüzden ilaç kullanmaya da gerek
kalmazdı. Yabancı tohum kullanılmaya başlandıktan sonra, tarlaya ot ilacı
atmadan mahsul alamıyorsunuz. Bu da demek oluyor ki, tohumluk buğday üreticisi
yabancı ülkeler, tohuma paralel olarak ilaç fabrikalarını da beraberinde
kurmuşlar, tohumla birlikte ilacını da köylüye pazarlıyorlar. (Hatırlatmak isterim, Covit-19 Çin’den
dünyaya yayıldığında Çin, Covit-19’un ilacını da bu hastalığın yayıldığı
ülkelere pazarlamaya başlamıştı. Yeniçağ Gazetesi yazarlarından Arslan Bulut bu
konu üzerinde geniş araştırmalar yaptı.)

Tarım
ilaçları, sadece otları öldürmekle kalmıyor, topraklarımızı zehirliyor, otlarla
birlikte çiçekleri, böcekleri de öldürüyor. Gene çocukluk yıllarımdan
hatırlarım, şu an bulunduğum tarlada yılan çok olurdu, her gittiğimde 2 veya 3
yılan mutlaka görürdüm. Ama hayret ediyorum dört yıldır bir tane bile görmedim,
ama tarla fareleri cirit atıyor. Taze buğday başaklarının bazılarının tepeleri
siyahlanır, başak telef olur. O siyahlanmanın nedeni Süne böceği, Süne
böceğinin düşmanı da hatıralarda kalan o sevimli Uğur Böceği. İşte bu tarım
ilaçları, o güzelim Uğur Böceği ve Arıları da yok ediyor. (İki binli yılların
başında devlet, Kanada’dan kırk milyon Uğur Böceği ithal etmişti.)

Tarım
konusunda köylünün iş yoğunluğunun olmadığı zamanlarda seminerlerle eğitilmesi
gerekiyor. Tarım İl veya İlçe Müdürlüklerinde ki Ziraat Mühendisi veya
teknisyenlerinin bürolardan çıkıp, köylüyle hemhal olması gerekiyor.  

Tahıl, sebze
ve meyvelerimize bilinçsizce atılan zehir, gübre ve hormonlardan milletçe
zehirleniyoruz. Bir domates üreticisinin yanına gittim, domatesleri toplayıp
kasaladıktan sonra, kalan ham, olgunlaşmamış domateslerin üzerine başladı
hormon atmaya: “Bu kalanlar da sabaha kadar olgunlaşır yarın toplayacağım” dedi.
“Peki, zararlı değil mi, neden böyle yapıyorsun” dediğimde: “ben zararını,
faydasını bilmem alacağım mahsule bakarım.” Dedi.

Değerli
okuyucularım işin vahametini sanırım bir parça anlattım. İhraç domateslerimiz,
çok kere AB ve Rus gümrük kapılarından geri çevriliyor ve o günler de Pazar ve
manavlarda domateslerde ucuzlama görüyoruz. İşte ucuza satılan o domatesler,
gümrük kapılarından geri dönüp iç piyasaya sürülen domatesler. Peki, o halde
sormak lâzım… Avrupa ve Rus insanının canı, Türk insanınınkinden daha mı
kıymetli?

Ve bir nebze
beynimizi zorlayalım:

Her gün azar
azar zehirlenerek kansere davetiye mi çıkaralım, değilse doğal ama kurtlu ve
lezzetli Elmadan mı yiyelim? Prof. Dr. Canan Karatay: “Kurt, meyvenin iyisini
seçer.”

Sağlıklı
günler dilerim.

İngiltere’den Tespitler (10)

Bilirsiniz klâsik / eski evler avluya açılır. Avlu dış
duvarlarla çepeçevre evi kuşatırdı. Ne içeridekiler dışarıdakileri, ne de dışarıdakiler
içeridekileri görebilirdi. Kısmen bu şekilde olan köy evleri sanki tarihteki
İslâm evlerinden esinlenmiş olarak yapılmışlar. Hem neden olmasın? Sicilya,
Endülüs, Haçlı Seferleri ve Osmanlı Devleti vesilesiyle İslâm yaşayışı ile
temasa geçen Avrupalılar; o zamanki ileri İslâm medeniyetinden belli ki çokça
esinlenmişler. Evlerini âdeta muhafaza ve korumaya almışlar.

     On beşinci asırda
Avrupa’da senede bir kere yıkanmaya lüzûm gören insanların Müslümanlardan
etkilenmemeleri; onları taklit etmemeleri hiç mümkün mü? Üstelik on beşinci
asırda, senede bir yıkandıkları için evlenmeyi bile Mayıs-Haziran aylarına denk
getiren Avrupalıların Müslümanları taklit etmeleri olmayacak şey mi? Nitekim
Almanların meşhur şâiri Goethe bile hatıralarında altı ayda bir yıkandığını
yazmaktadır.

     Neyse biz yine
asıl konuya dönelim. Tabii, köyler tenha, boş görüntüsü veriyor dedikse,
büsbütün bu böyledir zannedilmesin. Köy meydanında alış veriş merkezi olması.
Herkesin ihtiyacını oradan temin edip sağlaması. Elbette dış görüntüye
aldanmamamız gerektiğini hemen hatırlatıyor. Yine köy merkezindeki sosyal
tesisler, okul, kilise, spor klübü, sağlık merkezi; hareket ve canlılığın kol
gezdiği tek mekân denebilir.

     Alış veriş
merkezinde bir şey dikkatimi çekti. Aynı husus; köy meydanında senede bir gün
yapılan festivalde de kendini gösterdi. Çünkü tüm halk ekseriyetle oradaydı.
Baktım İngiliz

kadınları umumiyetle ve çoğunlukla çocuklu. Ya kucaklarında
veya çocuk arabalarında yahut karınlarında taşıyorlar. Aynı anda her üç duruma
sahip kadınlar da yok değil.

     Sanki nüfuslarının
kesileceğinin endişesini duymuşlar. Bunun bilinç ve idraki içinde olmuşlar ki
çocuklu, hem de çok çocuklu İngiliz aileleriyle, normalin üstünde sık sık
karşılaştım. Bu müşahede ve gözlemim Cambridge yani şehir için de geçerlidir.
Evet, aynı durum, şehirli İngiliz aileleri için de vâriddir. Çok yaşlıların
çokluğu yanında, çocuk nüfusunun göze batar şekilde yoğunluğu -doğrusu- beni
şaşırttı. Oysa biz Türkiye’de hep Avrupa’da nüfusun azalmaya yüz tuttuğu
şeklinde duyumlar sahibiyiz.

     Bakalım
çocuksuzluk tehlikesini, geç de olsa kavramış olan Avrupa’yı bu toparlanış
kurtarabilecek mi? Ne dersiniz aziz okurlar? Biraz geç kalmadılar mı? Üstelik
Avrupa’da -tabii burada da- evlilikten kaçınmalar yürürlükteyken. Çocuklar aile
çatısı altında kendilerini bulamazken. İster istemez çocuk sahibi olanlar bile
evlilikten kaçarken. Televizyonlar; babaları meçhul çocukları konu edinirken.
Bu konularda aile tartışmaları televizyonlara aksederken. Bu çeşit programlarda
ebeveynin hırçınlıkları ekranlarda boy gösterirken. Avrupa bakalım kendini
nasıl  toparlayacak? Bunu zaman
gösterecek.

     Görüş ve
düşüncelerinde Hakk ölçüsü değil de Halk ölçüsü geçerli olduğu için, TV
programlarına taşınan problemler karşısında tarafların aşırı sinirlenmeleri,
kavga ortamını doğurmaları ve bu yüzden buna izin vermeyen hazır müdahale edici
görevlilerin tetikte beklemeleri çok düşündürücü bir içyapıyı gözler önüne
sererken; Âlemi İslâmın önünde aralanan saadet kapısını da görür gibi oluyorum.

     İşte böyle bir
ortamda çocukların artan varlığı beni düşündürdü. Türkiyemizin ve Âlemi İslâmın
önünün nasıl açılmakta olduğunun somut örneklerini bize gösterdi. Nüfus
hususunda bu gecikmişlik hâlinden ve bu geç kalmışlıktan dolayı İngilizler ve
topluca Avrupalılar açıklarını kapatabilecekler mi? Sanmıyorum! Belki de bu
zaafları Âlemi İslâmın ve başta Türkiye’nin kuvveti şeklinde tecellî edip,
kendini gösterecek! Beklenen huzur, böylece yine Müslümanlar eliyle
gerçekleşecek.

     Burada komşuluk
yok gibi bir şey!

     Karşılaştıkça bir
kuru selâm,

     Münasebetler
sadece birkaç kelâm.

     Hayat birbirlerine
rağmen ediyor devam.

     İnsanlar burada
gittikçe yalnızlaşıyor vesselâm.

     Tek tip evler
eskiyi aratmıyor el’an,

     Onlar değişmiyor
etse de dünya deveran.

Hâbil Âdem Pelister’i Takdim – II

Parmağıma
değil işaret ettiğime bakın
’ diye bir söz var Türkçede. Tam da bu noktada Türkçe düşünmek ile aramızın pek iyi
olmadığını söylemek lâzım. Türk
düşünürler
yerine yabancı düşünürleri, onlardan da anlamakta zorlanmayacaklarımızı ve bizi
pohpohlayanları tercih millî hasletimiz sayılır. Düşünce şeklimizin sağlamasını yapma alışkanlığımız zaten yoktur hatta çoğunlukla imansızlık
telâkki edilir.

Sakarya Meydan Savaşı şehitlerimizden Hüseyin Avni Bey’e (Tirebolulu Alp Arslan) benzetirim Hâbil Âdem’i;
akibetleri hariç. Divân-ı Lügat’it-Türk
Türkçesiyle ilmî makale
yazabilen ve Türk
Yurdu
Dergisi’nde bunları yayınlatan bu Çepni Binbaşısı fikir hayatımızda da, harp tarihimizde de çok erken
kayıplarımızdandır. Hâbil Âdem ise
1950’lere kadar yaşadığı ve yazdığı halde ölü
muamelesi
görmüştür. Düşünce derinliğindeki tehlikelerden ötürü de
yazdıklarına da aynı muamele uygun görülmüştür. 

Levant
Türkmenleriyle

ilgili tezimizin Değerlendirme
kısmına hem Türk’ün İş Zihniyeti kitabıyla Doç. Kenan Göçer’i hem
de Anadolu’da Türkiye Yaşayacak mı, Yaşamayacak mı? kitabıyla Hâbil Âdem’i fikrî açıdan konuk etmeye
çalıştım. Meraklısı için Türk’ün karakteri ve zihin yapısıyla ilgili “Türk, henüz inkişaf etmemiş bir karakterdir
ki muhtelif kısımlara ayrılabilir ve muhtelif derecede sâfiyet, kudret ve çöküş
gösterir
” gibi ilginç tezlerini kafa sporu olarak aktarayım. Başkalarının
ağzındanmış gibi takdim ettiği bazı analizlerini ise memleketin gidişâtına kafa
yoranların mesaisine sunalım:

Türk,
meçhul bir yolun gümrah bir ordusudur. Daima gidecektir. Niçin?

Teşekkür
olunur ki bu niçin, felsefe niçinleri gibi sonsuzluğa kadar gidemez. Bu mesele
şöyle halledilebilir:

Türkler;
Moğol, Tatar, Hun, Finoa vs dünyanın her köşesini gezdiler, her yerini gördüler
fakat dünyanın hiçbir yerinden memnun olamadılar. Tekrar anavatanlarına
çekildiler. Yalnız belirli bir kıtada dolaşıyorlar. Bu da ‘Merkez
yaylası-İstanbul’ sahasıdır. İşte dünyanın bu bölgesindedir ki birçok Türk
orduları gezinmiş ve hala da geziniyorlar. Bütün dünyadan bu kıtanın tercih
edilmesi önemsiz değildir. Belki Türk ruhunun aradığı şey burada olmalıdır.
Fakat Türk burada yerleşemiyor. Birçok tarihî yönetimler değişiyor. Başkalarına
dönüşüyor. Bir yönetim esaslı varlık gösteremiyor.

Demek ki bir gaye arkasından koşmuyormuş… (sh. 119-120)

O öyle bir sosyalisttir ki dünyada her bir şeyi malum,
tanımış ve hiçbir şeyi beğenmemiş veya beğenememiş ve dalgın bir halde yaşamıştır.
Doğal olarak her istilâ ettiği yerde de yerleşmek usulünden nefret etmiştir. O
gitmek istiyor, fakat nereye?.. Bu yönü kendisi de bilmiyordu.
(sh. 119)

Ne diyordu Kenan Hoca, 2019 Nisanındaki
Türk’ün İş
Zihniyeti Konferansında:

Türkler,
her ne kadar kendilerinin yerleşik hayata geçtiklerine inansalar da psikolojik
olarak kendilerini hâlâ tarihî ve coğrafî büyük yürüyüş (savaş hali) içinde
hissediyorlar.

Onlara; yüksek sesle, yüksek güç mesafesinde olanlarca,
duyulduğu kabul edilinceye kadar, sürekli bir biçimde “Anadolu’ya yerleştik.
Buradan başkaca bir yere gitmiyoruz! İşimiz gücümüz burada, bütün
iş-teşliklerimiz artık burası!” denilmesi gerektiğini düşünüyorum.”

Derin derin
düşünenlere, evvel düşünmüşlere ve âhir düşüneceklere selâm olsun. 

Prof. Dr. Osman Turan / Makaleler – 1

0

Ömrünü Türk tarihine, Türk
milletinin tarihî ve güncel meselelerine hasreden büyük tarihçi, mütefekkir ve dava
adamı Prof. Dr. Osman Turan’ın dört ciltlik bir külliyat hâlinde yayımlanacak
makalelerinin ilk cildi, 16,5 X 23,5 santim ölçülerinde 488 sayfa hacimle
yayımlandı.  

Eser, Osman Turan hakkında kaleme
alınmış makale, Yeğeni Fuat Turan’ın ‘Amcam
Rahmetli Osman Turan Hâtırasına
’ başlıklı kısa bir yazısı ve kitabı yayına
hazırlayan tarihçi Yunus Emre Kaleli’nin
‘Ön Söz’ü ile başlıyor. Yine Kaleli tarafından hazırlanan ‘Ailesi ve Tahsil
Hayatı’ başlıklı yazısı ile devam ediyor. Bu bölüm Osman Turan Bibliyografyası
ile sona eriyor.

2019 yılında yayımlanan kitabın
mündericatı 3 başlık altında toplanmış: *Türk Tarihi Araştırmaları, *Abide
Şahsiyetler, *İlmî Münakaşalar.

Birinci Bölüm, Ağustos 1973’te,
Pınar Dergisi’nde yayınlanan ‘Mülâkat’ ile başlıyor. (S: 113-122)

Devamında: 34 Adet makalenin yer
aldığı 1. Bölüm var. Bu bölümden bazı başlıklar: *Bey Böyrek, *Satuk Buğra Han
Menkıbesi ve Tarihi, *Çingiz, *Türkler ve İslâmiyet, *Sultan Abdülhâmid Han,
*Meşrutiyet ve İttihatçılar.

Abide Şahsiyetler başlıklı 2.
Bölümde: *M. Fuad Köprülü, *Mükrimin Halil Yinanç, *Cevad Rıfat Atilhan, *Ali
Fuat Başgil, *Akdes Nimet Kurat gibi tarih, kültür ve siyaset dünyamızın kutup
yıldızları hakkında makaleler var.

İlmî Münakaşalar başlıklı 3.
Bölüm, Selçuklular bahsine ayrılmış.

 Birinci ciltte yer alan 54 makale ile Osman
Turan’ın manevi rahle-i tedrisinden feyz almak isteyenler için bir büyük kapı
açılmaktadır. Önemli ve alâka çekici hâdiseler, şahsiyetlerle dolu sayfalar,
sonraki ciltleri okumaya dâvet mahiyetindedir.

Kitabın son bölümünde yer alan
‘DİZİN’, bu kabil eserlerin ‘olmazsa
olmaz
’ tamamlayıcısıdır.  Zaman
fukaralığı sebebiyle eseri; satır satır, sayfa sayfa okuma fırsatı bulamamak
gibi bir talihsizlikle mazur bulunanlar ve de acelesi olanlar, merak ettikleri,
öğrenmek istedikleri hâdise ve şahsı, buradan bulup okuyabilirler. Daha sonra
da kitabın tamamını, rahat rahat okuma imkânı bulacaklardır.   

Türk tarihinin her dönemi
hakkında bilgilendiren ve o bilgilerden alınacak derslerle geleceğimizi
şekillendiren makaleler aynı zamanda bizi biz yapan maddî ve manevi
değerlerimizi tanımamızı sağlamaktadır.  

Osman Turan sıradan bir tarihçi
değildir. Milletini seven, geçmişteki parlak dönemlerinin tekrar yaşanması için
fikir üreten bir mütefekkirdir. O’nun Türk dili ve kültürü, ahlâklı, dürüst ve
prensiplere dayalı siyaset inşası için yazdığı makaleler, Türkiye’nin ve Türk
milletinin geleceğinde rol almayı düşünenler için deniz feneri ve yol haritası mesabesindedir.

Prof. Dr. Osman Turan’ın;
makalelerinde, hâdiseleri ele alış ve yorumlayış üslûbunu ortaya koyan
satırlardan tadımlık bir bölüm:

Çingiz’in, Türk kelimesi şümûlüne Moğolları
da aldığı, Peygamber’in Türkler hakkındaki hadislerini kendine mal etmesiyle sabittir.
O’nun Moğolcadan başka bir dil bilmemesi hakkındaki Oktay’a atfedilen meşhur
hikâyenin Moğol kelimesiyle Türkleri de kastetmiş olduğunu kabul etmek
suretiyle izah etmek icap eder. Reşîdüddîn’in Çingiz’in nesebini Oğuz Han’a ve
Göktürklere çıkaran Yahudi vezirin Moğollara yaranmak için bir uydurması olarak
telâkki etmek imkânsızdır. Evvelâ Cami’ut-Tevârih’teki bu malumatın menşei
Reşîdüddîn değil Polad Aka ismindeki Moğol prensi ve Altan Depter olduğu gibi Gizli Tarih ve Cüzcanî, İbnü’l-Esîr ve
Nesevî gibi İslâm kaynakları da Çingiz’in nesebini efsanevi Bozkurt=Börteçine
ile bağlamaktadırlar. Bu rivayetlerin birçok Türkçe ad ve unvanları ihtiva etmesi
bu an’anenin bir devamı neticesidir. Çingiz’in nesli de eski Göktürk hanlarının
nesli gibi sarışın ve elâ gözlü bir nesildi. Bundan dolayı aslında Böritekin
olan Börçekin yanlış olarak elâ gözlü tarzında izah edilmiştir. Hâlbuki
kendisini Bozkurt neslinden sayanların Böritekin gibi bir ad alması gayet
tabiidir.

Çingiz’in menşei hakkında en mühim malumatı,
bu zamanda Moğolistan’a gelen mezkûr Çin müelliflerinden olan Çao-hong’dan
alıyoruz. Ona göre Çingiz Kara Tatarlar üzerine hâkimse de menşei itibariyle
onlara yabancı olan, Göktürklerin bir kolu Şatolardan inmektedir. Barthold ve
Radloff’a göre Türk ve Moğol devletlerini kuran maceraperestler sonradan
kendilerine asil olduklarını gösterecek şecereler uydururlar. Göçebe Türk ve
Moğolların nesebe verdikleri büyük ehemmiyet malum olduğu gibi Çingiz’in muarızları
tarafından onun nesebine karşı hiçbir itirazın vaki olduğuna dair de bir kayda
tesadüf edilemez. Herhalde muasırı olan Sung Hanedanı böyle bir şey duysaydı,
bunu büyük bir fırsat telâkki ederdi. Çingiz’in mensup olduğu Kıyat kabilesi
(Kay ve Kayı’nın cem’idir.) eski Türk an’anesiyle sıkı bir surette bağlı olduğu
gibi kadim hanedan mensuplarının hâtıralarında da büyük bir yer alır. Kay,
Kayı, Kayan’ın ayniyeti eski müelliflerin eserlerinde de zikredilmektedir.
Kayan şeklinin Oğuz destanlarında ve meselâ Dede Korkut’taki kahramanlar
arasında geçmesi dikkati çeker. Birçok Türkçe ad ve unvanların Çingiz’in
ecdadına ait rivayetlerde bol bol bulunduğu da malumdur. Çingiz’e tâbi
Moğolların sekizi ‘Dürlügin’ ve on altısı ‘Nîrun’ olmak üzere hukuken
birbirinden farklı iki kısma ayrılmalarıyla yirmi dört Oğuz boyunun iç ve dış
Oğuz diye ikiye ayrılmaları arasında kuvvetli bir münasebet olduğu tebarüz
ettirilmektedir.

***

Eserde yer alan ‘Osman Turan Bibliyografyası’ hayret ve
hayranlık uyandıracak cesâmettedir. Bin bir haksızlığa maruz kalan, müktesep
hakları gasbedilerek ve çok sevdiği vazifesinden alınarak âdeta sokağa atılıp
açlığa mahkûm edilen bir asil insanın bu kadar eseri 64 yıllık kısa bir ömür
sayfalarına sığdırabilmesi mucizeye eşdeğer bir mahârettir. Üstelik bu mahâreti
hastalıklarla, haksızlıklarla, çekemeyenlerin kaynattığı nifak kazanlarından
korunmak için verdiği mücadelelerinden arta kazan zaman içerisinde
gerçekleştirmiştir.

Ne mükemmel bir tecellidir ki,
O’nun vatanını-milletini sevdiği ölçüde kendisini seven kadirşinas insanlar
tarafından haşmetli şahsiyeti; fikriyatı ve örnek hayatı yeni nesillere intikal
ettirilmektedir. Şu asil tevazua bakınız ki, Osman Turan / Makaleler üçlemesini hazırlayan târihçi Yunus Emre Kaleli, bu külliyatı, ‘vefatından 40 yıl sonra hazırlamış olmanın
mahcubiyeti içerisinde
’ olduğunu ifade ediyor.

Daha önce, Doç. Dr. Nasrullah
Uzman’ın hazırladığı ‘İktidardaki Muhalif
isimli eserini de yayımlayan Ötüken Neşriyat’ın kıymet bilir davranışı da her
türlü övgüye lâyıktır.

Osman Turan Merhum, ‘Vatan, büyük insanlara minnettardır.’
Diyordu. İzninizle küçük bir ilâve bu satırların yazarından: ‘Gelecek nesiller, kendilerine geçmişte
yaşayan büyük insanları tanımak imkânını sağlayan yazarlara ve nâşirlere de
minnettar olacaktır
.’

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

 

Prof. Dr. OSMAN TURAN:

     Selçuklu tarihçiliğinin kurucularından
sayılan Osman Turan, 1914 yılında Trabzon’un Çaykara ilçesine bağlı Soğanlı
köyünde doğdu.

     İlkokulu dayısının himâyesinde
Çaykara’da, ortaokulu Bayburt’ta okumuştur. Lisenin ilk iki sınıfını
Trabzon’da, son senesini ise Ankara’ya tâyin olan ağabeyinin yanında Ankara
Erkek Lisesinde tamamlamıştır. Aynı sene Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin
yatılı imtihanlarını kazanmış ve Buradan, 1940 yılında mezun olduktan sonra
aynı fakültede, daimî bir kadro olmayıp bir çeşit burs olarak tevdi edilen
‘İlmî yardımcı’ kadrosuyla ve 30 lira maaşla çalışmaya başlamıştır. 1941’de
doktor unvanını kazanmış, 1944’te doçentliğe 1951’de profesörlüğe
yükseltilmiştir.

     1954 yılında Trabzon’dan Demokrat Parti
milletvekili seçildi. 1955’te Türk Ocakları Ankara Şubesi reisi, 1959 yılında
genel merkezin Ankara’ya taşınması üzerine umumî reisliğe seçildi.

     1956 yılında -Atsız Bey’in tavassutuyla-
Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın torunlarından Satıâ Sultan ile evlenen Osman
Turan, 1957 seçimlerinde tekrar milletvekili olmuş ise de 27 Mayıs 1960
askerî darbesinden sonra tutuklanmış ve 16,5 ay Yassıada’da kalmış, suçsuz
bulunarak serbest bırakılmıştır.           

      Fakülteye
dönmek istediyse de ‘kadro yok’ bahanesiyle
talebi reddedilmiştir.     

     1964 yılında Adâlet Partisi kongresinde
Teşkilâttan Sorumlu Başkan Yardımcılığına getirilmiş ve 1965’te Adalet
Partisi Trabzon milletvekili seçilmiştir. 1966’da da tekrar Türk Ocağı Genel
Başkanı olmuş ve bu görevini 1973 yılına kadar devam ettirmiştir. Bu dönemde
Türk Yurdu Dergisi Osman Turan’ın gayretleriyle Türk fikir ve kültür hayatına
önemli katkılarda bulunmuştur.

     Kısa bir süre sonra Adâlet Partisi’nin
yetkilileriyle fikrî konularda uzlaşmazlığa düşmüştür. Bu anlaşmazlık,
Haysiyet Divanına şevkine ve 1967 yılında partiden ihraç edilmesine sebep
olmuştur. 1969 seçimlerine Trabzon’dan Milliyetçi Hareket Partisi’nin adayı
olarak katılmışsa da kazanamamış, fakülteye dönme teşebbüsleri de başarısız
olunca 1972’de emekliye ayrılmıştır.

     Emekliye ayrıldıktan sonra İstanbul’a
yerleşen Osman Turan’ı en çok üzen hâdiselerden biri de 1972 yılı Nisan
ayında hiçbir gerekçe gösterilmeden ve savunması dahi alınmadan Türk Tarih
Kurumu üyeliğinden çıkartılmasıdır.

     17 Ocak 1978 tarihinde evinde geçirdiği
beyin kanaması sebebiyle ebedî âleme intikal etmiştir.

 

 

 

YUNUS EMRE KALELİ

     1986 yılında Sivas’ta doğdu. İlk ve orta
öğrenimini farklı okullarda, liseyi Sivas Halil Rıfat Paşa Lisesi’nde
tamamladı. 2009 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Târih
Bölümünü bitirdi. Aynı üniversitede 2012 yılında yüksek lisansını
tamamladı 

     Balkan Savaşları üzerine çalışmalarına
devam ederek biri Fransızca hatırat olmak üzere iki eser neşretti. 2014
yılında İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nde Türkiye Cumhuriyeti Tarihi
Anabilim Dalında doktora eğitimine başladı.

     Yayınlanmış
eserleri:
*Falih Rıfkı Atay’ın Yeni İstanbul Gazetesi’ndeki Makaleleri,
*Enver Behnan Şapolyo’nun Zafer gazetesinde tefrikalar halinde kaleme aldığı,
Mustafa Kemal Atatürk’ün Biyografisi, *R. P. Paul Christoff, Edirne Kuşatması
Günlüğü, *Falih Rıfkı Atay, Ali Suavi, Baş Veren İnkılapçı, *Sâtıa Hanım
Sultan’ın Hâtıralarında Eski İstanbul ve Sosyal Hayat, *Osman Turan’ın
Makaleleri.

 

 

KUŞBAKIŞI

TÜRK
DÜŞÜNCE KÜLTÜRÜ

Remzi Özmen’in 13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 496 sayfalık eseri Mart 2020’de yayımlandı.

Tarihin kadim milletlerinden biri olan
Türkler İslam öncesi dönemde de Tanrı’nın varlığına ve Bir olduğuna
inanırlardı. O’nu hayatın bütün sahalarının düzenleyicisi olarak görür O
yaratıcıya muhabbet besler O’nun kendisini başarıya ulaştıran yegâne güç
olduğuna kuvvetle iman ederlerdi. Yer ile gök arasında yaratılan kişioğluydu.
Kişioğluna nizam olarak kut ve töreyi hayat felsefesi olarak görmüşlerdi. Türk
Milleti’nin İslam’ı kabul etmesi insana bakışlarını değiştirmedi. Yönetim
açısında tebaa veya reaya olarak kabul gören vatandaşlık anlayışında herkese
iyi davranmak dinin emriydi.

Türk inanması; insanı eşrefi mahlûk olarak
görür yaratan Allah’a karşı olan sorumluluklarını bildiği gibi O’na karşı
minnet ve sevgide sınır tanımaz. İnsanoğluna akıl gibi bir nimeti veren Yaradan’ın
bazı filleri işlemede kendisine sorumluluk yüklediğinin farkındadır. Bu
sorumluluğunun gereğini yerine getirmek önceliğidir. Öyle ki; ‘gönül’ Çalab’ın tahtı olarak görülür ve
ancak Allah’ın sevgisini kazanmak için insanı hoş tutmak gerektiğine
inanırlardı.

Türk inanması Yüce Allah’ın vereceklerinden
vaat ettiklerinden ziyade verdiklerine hamd etmeyi öncelikli görev görür. Bunun
için yaratılanı Yaradan için hoş tutar. Muhabettullah işin sırrıdır. Korkmak
yerine sevmek uzaklaştırmak yerine yaklaştırmak zorlaştırmak yerine
kolaylaştırmak, ayrıştırmak yerine birleştirmek inanç anlayışımızın esasıdır.

Yazarı Remzi Özmen eserini yazmaktaki
maksadını ‘Türk Milleti’nin tarihin derinliklerinden
getirdiği manevi hayatını yeniden anlamak ve ortaklaşmayı çoğaltıp bu mâniadaki
birlikteliğin oluşmasına katkı sunmak’
olarak açıklıyor.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu:
35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer:
0.212-527 33 64  e-posta:
bilgi@bilgeoguz.com.tr 
www.bilgeoguz.com.tr

CİHAN HARBİ’NDE
OSMANLI DEVLETİ

Osmanlı
Devleti merkezli olmakla birlikte Birinci Dünya Savaşı’na müdahil / taraf olan
diğer ülkeleri de kapsamına dâhil eden farklı ülke, coğrafya ve cephelerdeki
politik ve askerî gelişmelerle birlikte karşılaştırmalı ve eşzamanlı olarak
savaşı inceleyen altı yıllık bir emeğin ürünü olan ‘Cihan Harbi’nde Osmanlı
Devleti’ isimli eser, gerek kitabın sayfalarında, gerekse de kaynakça bölümünde
görüleceği üzere zengin bir dipnot) ve konuyla alâkalı yerli- yabancı 600 adet
kaynak taramasını ihtiva etmektedir.

Eserde
döneme ilişkin gelişmeler, harbin birbiriyle yakından ilişkili üç kademesi / seviyesi
olan taktik, operatif ve politik bakımından incelenmiştir.

Dr.
İrfan Paksoy’un 16,5 X 23,5 santim ölçülerindeki 632 sayfalık eseri, Nisan
2020’de yayımlandı.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Çatalçeşme
Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer:
0.212-526 09 77
www.bogaziciyayinlari.com.tr  e-posta: yayin.bogazici@gmail.com bogazici@bogaziciyayinlari.com  

 

 

NEŞENİN
GÜCÜ

Yazdığı kitaplar dünyada yirmiden fazla
dile çevrilmiş ve dört milyondan fazla basılmış olan felsefeci, sosyolog ve
dinler tarihçisi Frédéric Lenoir 192
sayfalık bu kitabında neş’enin izini takip ediyor. Doğu’nun kadim bilgelik
öğretilerinden Batı’nın modern filozoflarının fikirlerine kadar, geniş bir
perspektif içinde neş’enin gücünü ele alıyor. Şen bir insan olmanın bilgelik ve
kemâl ile ilişkisini irdeliyor. Başta sevgi olmak üzere, kendini tanımak, iyilikseverlik,
diğerkâmlık gibi pek çok insanî vasıf ile neşe arasındaki bağlantıyı örneklerle
göz önüne seriyor. Budist gelenek neşenin iki düşmanı olduğunu açıklar: Biri
yakın, diğeri uzak. Yakın düşmanı coşkudur, dünyevî hazlara bel bağlamanın
yarattığı bir sathî sevinçtir. Spinoza bunu ‘pasif sevinçler’ kategorisinde değerlendirir. Uzak düşmanı ise
kıskançlıktır: Başkasının başarısına veya mutluluğuna teessür ile bakmaktır.
Neşe ise sevginin meyvesidir.

BİLGE KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK DAĞITIM SANAYİ VE TİCARET LTD ŞTİ:

Nuruosmaniye Caddesi Nu: 3 Kardeşler Han Kat: 1
Cağaloğlu 34110 İstanbul.

Telefon: 0.212- 520 72 53 Belgegeçer: 0.212-511 47
74

e-Posta: bilge@bilgeyayincilik.com  //  www.bilgeyayincilik.com 

KISA KISA… / KISA KISA…

1-HAYATTA KALMA
REHBERİ:
Zehra
Çelenk / Everest Yayınları.

2-ÖMÜR DEĞER: M. Sadık Aslankara
/ Can Yayınları.

3- KADRO HAREKETİ: Merdan Yanardağ / Destek
Yayınları.

4-LEYLÂ’DAN
MEVLÂ’YA –GÜLNİHAL’E MEKTUPLAR:
İsmail Bilgin / Mihrabat Yayınları

5-NASİHATNÂMe 1 ve
2:
Alev
Alatlı / Turkuaz Kitap.

 

DERKENAR:

Bozuk Türkçe = Yırtık Bayrak

Resmî evrakta dil bozuklarını yapılıyor.
Hatayı bir memurun veya sekreterin dikkatsizliğine indirmek yanlıştır. Resmî
evrakın, gönderilmeden önce kontrolden geçmediği, dil ve imlâ bakımından hiç
tashih görmediği anlaşılıyor. Böylece, kim bilir kaç yüz veya kaç bin kişiye
gönderilen evrakın aynı çirkin dil ve ifade kusurlarıyla malûl olması ihtimali
çoktur.

Resmî dairelere kirli ve yırtık
bayrak asmakla resmî evrakta aksak ve bozuk Türkçe kullanmak arasında, millî sembollere
ve değerlere saygı bakımından, fark yok gibidir. Hava meydanlarında yabancı
dillere, milletlerarası ölçüden fazla yer veren ve saygı gösteren Türk Hava
Yolları’nın Türkçeyi daha iyi bilen memurlar ve sekreterler kullanması beklenir.

Peyami
Safa: Osmanlıca Türkçe Uydurmaca. s:
231, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2018