16.1 C
Kocaeli
Çarşamba, Haziran 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 466

Sembolleri Din Edinenler

1.) Beş-taş
yada misket oynamıyoruz; ilmî analizlerde bulunmaya ve analistliğin hakkını
vermeye çalışıyoruz. 2-) “Desinler
diye veyahut “Senden şunu beklerdim/beklemezdim” şeklindeki beklentilere
kalem oynatmıyoruz. 3-) Siparişle yazı yada şiir yaz(a)mıyorum ve bu ruh hâli
bende eskidir.

Bu girizgâhtan sonra şöyle bir cümle
kuralım: Toplumların sosyolojik algıları ve bakış açılarının yaş
ortalamaları aynı zamanda onların yazgılarının da anahtarıdır
.

Meselâ soyut
kavramları somut nesnelerle anlatmak
ve anlamlandırmak çokça başvurulan bir
eğitim yöntemidir. Bir kavramın anlamsal
derinliğini
basit ve ortalama zihnin (7’den 77’ye) algılayabileceği sembollere indirgemek hazmı kolaylaştırmak
içindir
, tapınmak veya tapıncaklar yontmak için değil.

Bayrak, bağımsızlığın sembolüdür;
kendisi değil. Bağımsızlık
yada millî özgürlük o milletin
hayattaki ruh hâlinin temel karakteristiklerinden biridir. Fert fert bağımsızlığı karakter edinen milletler köleleştirilemez;
ekonomik veya siyasal kelepçelerle
yönetilemez, yönlendirilemez; asla kedi-köpekleştirilemez.

Oysa bayrak bir kırmızı kumaş parçasıdır ve
sıradan dokuma tezgâhlarında (kutsallaştırılmış yerlerde değil), sıradan
kişiler tarafından (seçilmişler değil) üretilir. Bizim için binlerce yıllık
tarih, kültür ve devlet nizamını hatırlatan ay–yıldız, tüm insanlığın en baştan beri gökte her zaman bedâva
görebildiği âşina sembollerdendir.

Demek ki bayrağın kumaşına değil onun simgelediği bağımsızlık kavramına
bağlanacaksın
; aşksa aşk ile, akılsa mantıkla. Diğerinden gidersen fetişist olursun.

Kur’an-ı Kerîm’in yaprağı, kapağı ve
içindeki matbaa harfleri kutsal değildir; onun mânâsı, muhtevası ve onun
aracılığıyla bildirilen ilkelerin, kavramların hayata uygulanabilirliği
kutsiyet arzeder
.
İlk sözü ‘Oku’ ve ismi ‘Okunan’ olan bir Kitabı anlamaya hiç yeltenmeden yüksek duvara asarak ve üç defa
öpüp başa koyarak ona saygı gösterdiğini düşünebilmen bile komiktir. Bunda ısrar etmen ise küstahlıktır.      

Hz.
Muhammed

bizim için Son Elçi ve Seçilmiş Uyarıcıdır; ona hakaret veya
onu karikatürize etmek bile bizi incitir. Ama onu küçük düşürme endeksli filim veya karikatürlere tepki
gösterme organizasyonlarında (bkz. Bangladeş, Pakistan) onlarca insanın ölümüne
sebep olmak en basit tâbirle ahmaklığın daniskasıdır. İnsan âyet değil midir? Onların bile bile ölümüne sebep olmak bütün insanlığı öldürmekle eşdeğer
(bkz. Mâide 32)
tutulmamış mıydı?

Mescid-i Nebevî, Mescid-i Aksâ,
Kubbet’üs-Sahrâ, Eyüp Sultan, Ayasofya ve benzerleri de bu nevidendir. Hatta
Mescid-i Haram ve Beyt/Beytullah olarak bildiğimiz Kâbe bile âyetlerde görüldüğü üzere bir semboldür. Neyin: Arınmanın, bir’liğin – bereketin, emniyetin,
toplaşma ve dayanışmanın sembolü; başkasını yok saymanın, ona eziyet vermenin,
ittirmenin-kaktırmanın, ezerek/ezilerek ölümlerin veya turistik gezilerin, dini
dövize çevirme bezirgânlığının değil. 

Ayasofya senin miydi? He
benim. İster camiye çevirirsin ister müze eder, gezdirirsin; sen bilirsin.
Yeter ki mülkiyeti, zilliyeti elinden yitmesin. Fâtih (II. Mehmet) aldı ve nam saldı
(1453) ama 20-25 kuşak sonraki torunu Vahdettin
(VI. Mehmet), İşgalini kanıksadığı İstanbul’la
beraber bütün ülkeyi Bağımsızlık ve Özgürlüğümüze Kastedenlere peşkeş çekti.
Fakat Mustafa Kemal öncülüğündeki Türk Milleti buna müsaade etmedi;
anlamı kutsal olan bir Millî Mücadele
sergiledi ve 5 yıllık bir ayrılıktan
sonra şehrine, şehrinin güzelliklerine/sembollerine kavuştu.

Bir sembol üzerinden birine, birilerine
hava atacağım diye bu kutsî hâtıraya saygısızlık yapamazsın kardeşim. Hele hele
buradan Müslümanlık Şampiyonluğu
gibi bir fukaralık/futbolkeşlik çıkarmaya yeltenirsen sembollere değil ama kavramlara
çarpılırsın
ve Ortadoğu halkları
gibi yamulursun. Sonra da zihninde iyice sembolikleştirdiğin bir
ilâhtan/tanrıdan yardım dilersin.

Bir önceki yazımızın ilk cümlesini rötuşlayıp
son söz yapalım: Parmağıma tapmayın,
işaret ettiğime bakın!

Türkçülüğün Esasları

0

1876-1924 yılları arasında
yaşayan Ziya Gökalp’in ortaya koyduğu sisteminin alt yapısını oluşturan ve en
olgun sayılan eseri Türkçülüğün Esasları’dır.
Bu eser Gökalp’in Türkleşmek,
İslâmlaşmak, Muasırlaşmak
adlı eserinden, çoğuyla pratik yönden olmak
üzere, özellikle muhtevâsındaki Türkçülüğün
Programı
bölümüyle, farklılık gösterir ve daha ziyâde Türkleşmek yönünün ağır basmasıyla öncekinin bir sergilemesi mâhiyetindedir.
Ziya Gökalp’in ölümünden bir yıl önce 1923 yılında yayınlanmak imkânı bulunmuş
olan bu eserin önemi, edebî değeri itibâriyle değil, ihtiva ettiği fikirlere
bağlı bulunmaktadır.

Kitabın Birinci Kısım başlıklı bölümünde ortaya koyduğu meseleler, daha
ziyâde, nazarî plânda Türkçülüğün incelenmesidir. İkinci kısım yâni Amelî Kısım
olarak, Türkçülüğün Programı dil,
estetik, ahlâk, hukuk, din, iktisat, siyâset, felsefe yönlerinden olmak üzere
sekiz bölüme ayrılır. Gökalp, bu kitabında, eskiden beri savunduğu fikirleri
toplu hâle getirerek, tezine ve sentezine oldukça açıklık getirmiş
bulunmaktadır.

Türkçülüğün Esasları, gerek nazarî ve gerekse amelî kısımda, içten
ve dıştan bağlantılı bir yapı görünümündedir. Türkçülüğün Programı gibi bir amelî
kısım
da ihtiva eden kitabında Ziya Gökalp, bir direktifler ve tavsiyeler
cümlesi de ileri sürmekte olduğundan, ve l7-18 seneden beri, Türk milletinin
sosyolojisini ve psikolojisini tetkik için sarfettiği mesâinin mahsûllerinin
kafasının içinde istif edilmiş halde daha fazla kalmaması için, zeminin ve
imkânların değerlendirilmesi zımnındaki biraz tavizkâr tutumu, yadırganacak bir
şey olmasa gerektir.

Türkçülüğün Esasları ana dokusu itibariyle, Türk milletini yükseltmek demek olan Türkçülüğün mâhiyetini
anlamaya ve dolayısıyla Türk milleti adını taşıyan zümrenin de mâhiyetini
tanımayı hedef tutmaktadır. Milliyette şecere aramayıp, yalnız terbiyenin ve
mefkûrenin millîliğini güden Gökalp’in nazarında Türküm diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türklüğe ihâneti
görülenler varsa, cezalandırmaktan başka çâre yoktur.

Ziya Gökalp’e göre, Türkçülüğün
ilk esaslarından biri Halka Doğru
umdesidir (ilkesidir)… Bir milletin güzideleri (seçkinleri) yüksek bir tahsil
görmüş olmakla, halktan ayrılmış olanlardır. Halka doğru gitmesi lâzım gelenler
bunlardır. Güzîdeler medeniyete mâliktir. Halkta (ise) hars vardır. O halde,
güzidelerin halka doğru gitmesi; 1-Halktan harsî (kültürel) bir terbiye almak
için, 2-Halka medeniyet götürmek içindir.

Ziya Gökalp’ın bu arada hars ve
medeniyet kavram çifti, bir taraftan
millî vicdanı kuvvetlendirmek
, bir taraftan da millî dayanışmayı kuvvetlendirmek yönünde gerekli faaliyetlerde
bulunulmasını da şart koşmaktadır.

Türkçülüğün Programı, Türkleşmek,
İslâmlaşmak, Muasırlaşmak
formülünün üçüzlü kadrosu içinde belirli muhtevâya
sâhip olmanın istikametini ortaya koymaktadır. Başka milletler, asrî (modern) medeniyete
girmek için, mâzilerinden uzaklaşmağa mecburdurlar. Halbuki, Türklerin asrî
medeniyete girmeleri için, yalnız eski mâzilerine dönüp bakmaları kâfidir
.

Ziya Gökalp’a göre, halkçılık da,
bir bakıma, siyâsî Türkçülükle birleşmektedir. Bu ayniyet, halkçılık ile Türkçülüğün
elele vererek, mefkûreler âlemine doğru berâber yürümelerini gerektirmektedir.
Böylece, Her Türkçü, siyâset sahasında
halkçı kalacaktır, her halkçı da hars sâhasında Türkçü olacaktır
. Sonucunun
doğmasına imkân ve zemîn hazırlamış olmaktadır.

Ancak sırası geldikçe doktrin sâhasında
ve memleketi ilgilendiren iktisâdî meseleler içersinde amelî düşünceler ileri
süren Ziya Gökalp, İktisâdî Türkçülük’te,
zıt iktisâdî kavramlar arasında dengeyi gözeterek, târîhî kadro içinden yaptığı
tespitleriyle, kültürle alâkalı yapıya uygun örnek bir model etrafında; 1-Alman
millî iktisat sistemi, 2-Fransız tesânütçülüğüne dayanarak, Türkiye’nin
gerçeklerine uygun millî iktisadımız için ilmî ve esaslı bir program vücuda
getirmek istemiştir. Ziya Gökalp anahtar kavram olarak kullandığı hars ve
medeniyet ikiliğini eserin birinci kısmını teşkil eden Türkçülüğün Mâhiyeti’nde yalnız bir bölüm olarak îzah etmekle kalmamakta,
aynı zamanda eserin ikinci kısmı olan Türkçülüğün
Programı
’nda lisânî, bediî, ahlâkî, hukukî, dînî, iktisâdî, siyâsî, felsefî
Türkçülüğe aksettirmekte ve böylece eserin ana dokusunda kültür ve medeniyet
ayrımı, bir çatışmaya götürülmeksizin yer almaktadır. ‘Felsefenin bir safhası objektif, dîğer safhası sübjektiftir. Buna göre
felsefe ilim gibi, milletlerarası olmağa mecbur değildir. Millî de olabilir.
Bundan dolayıdır ki, her milletin, kendisine göre bir felsefesi vardır
.’
diyen Ziya Gökalp için, Felsefede
Türkçülük
elbette meşru olabilecektir.

Eksikleri, hatâ ve kusurlarıyla
bu kitap Türk milliyetçiliğinin ana kaynaklarından birincisi olmaya devam
etmektedir.

TOKER YAYINLARI:

 Cennet Mahallesi, Yavuz Selim Caddesi Nu: 25
Küçükçekmece, İstanbul.  Telefon:
0.212-601 00 35 Belgegeçer: 0.212-592 40 38 e-posta:
bilgi@tokeryayinlari.com  // https://tokeryayinlari.com     

 

ZİYA GÖKALP

     23 Mart 1876’da
Diyarbakır’da doğdu.

     Asıl adı Mehmet Ziya’dır. Ataları 18.
yüzyılın ortalarında Diyarbakır’a yerleşti. Babası Diyarbakır’da vilâyet
evrak müdürlüğü ve nüfus müdürlüğü yapmıştı.

      Diyarbakır
Askerî Rüştiyesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul’da Mülkiye Baytar
Mekteb-i Âlisi’ne girdi. Burada okurken 1898 yılında, izinsiz cemiyet
kurmakla suçlandı ve tevkif edildi. Bir müddet sonra serbest kaldı ise de
okula alınmadı. Diyarbakır’a dündü. Çok okuyan bir insandı. Fikrî fırtınalar,
yaşadığı kötü olaylarla birleşince bunalıma girdi ve intihara teşebbüs etti.
Bu teşebbüsü sebebiyle Diyarbakır’da görev yapmakta olan Dr. Abdullah Cevdet
ile tanıştı. Abdullah Cevdet; genç yaşına rağmen İslâm felsefesini ve
tasavvufunu iyi bilen Gökalp’in zekâsına ve üstün vasıflarına hayran oldu. O’na
Fransızca öğrenmesini, öğrenmediği takdirde, İslâmî bilgilerden hayat boyunca
yararlanmasının mümkün olamayacağını telkin etti. Gökalp de doktorundan çok
etkilenmişti. Dediğini yaptı. Öğüdünü tutmakla kalmadı, O’nun felsefî
konularda da etkisinde kaldı. Bilindiği gibi Abdullah Cevdet, inançsız bir
insandı.

Ziya Gökalp, Abdullah Cevdet’in tavsiyesi
üzerine öğrendiği Fransızca ile kısa bir süre Askerî Rüştiyede Fransızca
öğretmenliği yaptı.

     22 Ekim 1908’de İttihat ve Terakki
Cemiyeti’nin Diyarbakır şubesini kurdu. Cemiyetin merkez heyeti üyeliğine
seçildi. Selânik’teki Mekteb-i Sultanî’de sosyoloji dersleri verdi. Balkan
Savaşı başlayınca İstanbul’a döndü. Türk Ocağı’nın kurucuları arasında yer
aldı. İlk yazılarını Türk Yurdu, Halka Doğru ve İslâm Mecmuası’nda yazdı. Küçük
Mecmua
’yı ve Peyman Gazetesi’ni
çıkardı.

     1912’de Ergani mebusu seçildi. İstanbul,
İngilizler tarafından işgal edilince tevkif edildi, Bekirağa Bölüğü’nde
kaldı. Ardından, önce Limni, sonra da Malta’ya sürgün edildi. Sürgün yılları
bittikten sonra 11 Ağustos 1923’te Diyarbakır mebusu seçildi. Sağlığı
bozuldu, 25 Ekim 1924 târihinde 48
yaşında iken İstanbul’da vefat etti.

     Ziya Gökalp, yaşadığı dönemde, fikir
hayatının en önemli şahsiyetlerinden biri oldu. Arapça, Farsça ve Fransızca
biliyordu. Hüseyinzâde Ali Turan Bey’in yazıları ve bu yazılar üzerine
tanışıp geliştirdikleri dostluğun etkisinde kalarak Türkistan kültürü ile
yakından ilgilendi. Bir başka iddiaya göre Türkçülük fikrine,  Selânik’te 
tanıştığı Yahudi Moiz Kohen’den etkilendiği için yöneldi. Bu bilgi
yanlıştır. Gerçekte; Moiz, Ziya Gökalp’ten etkilenmiştir.  O kadar ki; 
Tekin Alp adını almıştır.

     Ziya Gökalp’in Türkçülük fikrini
benimsettiği Tekin Alp de ilgi çekici bir şahsiyettir. Tevrat’ta yazılı
Cenab-ı Allah’ın ‘On Emir’ denilen
buyruğunu, Türkiye’de yaşayan ve Türk tabiiyetinde olan Yahudiler için ‘Türklüğe On Buyruk’ olarak adapte
etmiştir. Türklüğe On Buyruk şöyledir:                                                          

     1-Kendine Türkçe isim al. 2-Türkçe
konuş, 3-Havralarda duaların hiç olmazsa bir kısmını Türkçe oku,  4-Okullarını Türkleştir, 5-Çocuklarını
devlet okullarına gönder. 6-Ülke işlerine karış,    7-Türklerle
düşüp kalk, 8-Cemaat ruhunu kökünden sök, 9-Millî iktisat alanında sana ne
görev düşüyorsa yap. 10-Hakkını bil.   

     Ziya Gökalp; milliyetçi ve Türkçü
hareketin fikir babasıdır. 
Durkheim’den de etkilendi. Başta Atatürk olmak üzere pek çok kişiyi de
etkilemiştir. İnanan ve inandığını gizlemeyen bir insandı. Sosyal değerlerin
tabandan tepeye doğru ilmî, kültürel ahlâkî ve dîni tabakalar hâlinde bir
piramit oluşturduğunu ve bu değerlerin mukaddes olduğunu belirtir, ‘Din,
ahlâkı şekillendirir.’ Derdi.
Bu arada,  ‘Kur’ân-ı Kerîm’deki esasların yerine
örfleri ve sosyal kanunları koyarsak dinin dışına çıkmış olmayız. Çünkü örf
ve sosyal kanunlar da Allah tarafından konulmuştur.’  
Şeklinde farklı ve tehlikeli
yorumlara yol açan fikirlere de sâhipti. Buna rağmen dînin toplumdan ayrı
tutulması fikrine de dâima karşı çıkmıştır. İslâmiyet’in ferdin vicdânında
devam ettirilmesinin uygun olacağını savunuyordu.

     Türkçülüğün Esasları isimli eserinde,
din konusuna 1,5 sayfalık yer vermesi, Ziya Gökalp’in çokça tenkit edilmesine
yol açmıştır.  O, iyi bir sosyolog
olarak toplumun problemlerine çözüm üretmeye çalışmıştır. Vatanına ve
milletine olan derin sevgisi ile…

 

 

 

KUŞBAKIŞI

TÜRK KÜLTÜRÜNDE
ŞAMANİST HAVA BÜYÜCÜLÜĞÜ 

(Şamanlar, Yadacılar ve Yada Taşı)

Çok kişi, Şamanizmin din olduğunu zanneder. Romanyalı dinler
târihi uzmanı Mircea Eliade, yaptığı araştırmalar neticesinde Şamanizm’in din
olmadığı kanaatine varmış ve bu görüş, genel kabul görmüştür. Şamanizm, basit
tekniklerle hayatlarını devam ettiren çok sayıda toplumda görülen sihir ve büyüye
dayalı bir sistemdir. Kurucusu ve kuruluş târihi bilinmemekle birlikte Sibirya’da
ortaya çıktığı düşünülür. Birbirinden uzak bölgelerde yaşayan topluluklar
arasındaki uygulamalarda farklar vardır.  Şamanizm’e göre biri yerin, diğeri göğün
yöneticisi olmak üzere iki güç vardır. Gök, Cenneti (uçmak), yer ise Cehennem
(tamu) olarak adlandırılır.  Ortada kalan
yeryüzü ise insanların yurdu ve barınağıdır. Bütün bunları yaratan ve yöneten
ise Gök Tanrı’dır. Ölen iyi kimselerin ruhları bir kuş gibi Cennete, kötü
ruhlar ise Cehenneme gider.  Şaman veya
Kam denilen kişiler, insanların iyiliklere kavuşması ve kötülüklerden korunması
için kendi usulleri ile dûa ederler.  Gücünü
ruhî güçlerle ilişki kurabilmekten alır. Bu güç aracılığıyla toplumların
teknolojik, siyâsî ve sosyal problemlerine çözümler getiren karizmatik bir dinî
kişilik olan ‘kam’lar, Şamanizm’de önemli şahsiyetlerdir. Şaman büyücü, cin kovucu
veya doğaüstü güçlerle ilişkisi olan kâhin demektir. Özel sihir güçleri
olduğuna inanılan şaman, büyü işleriyle uğraştığı kadar hastaları tedâvi de
ederdi. Ayrıca dinî törenleri de yönetirdi. Şamanlık babadan oğula geçen bir
statü konumundadır. Bugün Türk kültüründe izlerine rastlanan türbelere veya
ağaçlara bez bağlama, nazardan korunmak için kapı üstüne nal asma, tahtaya veya
duvara vurma, tütsü gibi âdetlerin kökeni Şamanizm’e dayanmaktadır.

Türkler, geçmişte bozkırın güçlü savaşçıları olarak
bilinmekteydiler. At üzerinde dörtnala giderken, öne ve arkaya ok atabilen
harika askerlerdi. Savaşlarda özellikle sürate ve teşkilatlı biçimde hareket
etmeye dayanan askerî stratejileri uygulamaktaydılar. Bu yüzden başka
toplumlarca, korkulan düşmanlar olarak târif edildiler. Üstelik bu yetenekler,
onların savaş alanlarındaki başarıları kadar pek çok devlet kurabilmelerinin de
temel sebeplerinden biri olarak kabul edildi.

Fakat bazı zamanlarda gördüğümüz üzere, onlar hakkındaki
anlatılardan bazıları; savaşlarda düşmanlar üzerine yağmur, kar veya dolu
yağdırabildikleri şeklindeydi. Yine Türkler, istedikleri zaman göğü sisle
kaplıyor veya fırtına çıkarmak suretiyle, sâdece hasımlarının üzerinde etkili
olan çeşitli hava olayları oluşturabiliyorlardı. Anlaşılan Türkler, bunları
yapabilen sihirbaz-büyücülere ve onların kullandığı sihri-dinî değeri bulunan
taşlara sahiptiler.

Gazi Üniversitesi Târih Bölümü Dr. Öğretim Üyesi İbrâhim Omay; 13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 475 sayfalık eserinde yerli ve yabancı 260 adet kaynak üzerinde
incelemeler yaparak alâka ile okunan bir eser meydana getirmiştir. Keşfedilmemiş heyecanların
durağında sizi bekleyen sürprizler var.

HİTABEVİ YAYINLARI:

Aksoy
Çarşısı. Kızılay, Ankara. Telefon: 0.312-435 55 66 e-posta:
hitabevi@gmail.com

 

TÜRK DİLİ VE KOMPOZİSYON:

Bir toplumun millet
olabilmesini sağlayan ve onu kalıcı kılan unsurların en önemlilerinden biri
kültürdür. Milletten millete değişiklik gösteren, toplumun sosyal yapısına yön
veren ve topluma kişilik kazandıran kültür denilen değerler bütünü, ancak dil
sâyesinde nesiller arasında akışkanlık kazanabilir.

Dilin bu kültür
akışını sağlayabilmesi, o dili kullanan fertlerin onun kaidelerini bilmelerine
ve dili bu kaidelere uygun şekilde kullanmalarına bağlıdır.

Türkçeyi bir kültür
dili olarak yaşatmak ancak gençlerimize millî dil şuurunu vermekle mümkün
olacaktır. Dilini seven, onu düzgün ve doğru kullanan, koruyan ve bu dile sâhip
olmakla gurur duyan kültürlü bir gençlik yetiştirmek isteniyorsa yeni kuşaklara
bu şuuru kazandırmak gerekir. Ancak bu sâyede birbirini anlayan, seven, birlik
ve beraberlik duyguları gelişmiş, geleceğinden emin, geçmişine bağlı nesillerin
yetişmesi sağlanmış olacaktır.

Türk dilinin gerek
yazılı gerekse sözlü kullanımıyla ilgili bilgileri en ince detaylarıyla
üniversiteli gençlere hatırlatmayı ve öğretmeyi gaye edinen Burhan Paçacıoğlu’nun 16,5 X 24 santim
ölçülerindeki eseri 368 sayfadır.  

HAT YAYINLARI: Selamiali Efendi Caddesi
Nu: 3 Huzur Çarşısı Nu:15 Üsküdar, 
İstanbul 

Telefon:
0.216-334 48 30 e-posta:
info@hatyayinevi.com  /  hatkitap@gmail.com  www.hatyayinevi.com  

 

ESİR BİR RUS DİPLOMATIN GÖZÜNDEN İSTANBUL

Pavel Artemyeviç
Levaşov’dan Tercüme edenler: Edward Khu Sainov + İlyas Kemalov.  

1763’de Rusya
maslahatgüzarı olarak geldiği İstanbul’da 177’ye kadar kalan Levaşo’un,
İstanbul’da bulunduğu yıllar Osmanlı-Rus ilişkilerinin belki de en gergin
olduğu ve sonunda 1768-1774 Savaşı’nın ilân edildiği bir dönemdi. Savaş ilan
edilir edilmez Rusya elçilik çalışanları Yedikuleye hapsedildi. Levaşov,
hürriyetini kazandıktan sonra 1777’ye kadar devam eden esâret yıllarına dair hâtıralarını
kaleme aldı. 147 sayfalık kitabın ilk bölümünde Levaşov’un esâret yıllarına dâir
hatıralarını, ikinci bölümde ise İstanbul ve şehirdeki günlük hayata dâir
kaleme aldığı mektupları yer alıyor. Kitap, okuyucuyu Levaşov ile birlikte bir
taraftan İstanbul sokaklarında gezdirirken, diğer taraftan da en mahrem saray
dedikodularına kulak misâfiri edecek.

YEDİTEPE BASIM YAYIN DAĞITIM LİMİTED. ŞİRKETİ:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27
Defne Han Daire:12 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-528 47 53

Belgegeçer:
0212-512 33 78
www.yeditepeyayinevi.com    e-posta bilgi@kitapadresi.com

 

KISA KISA… / KISA KISA…

1-KÜÇÜK TÜRK TÂRİHİ:  Rıdvan Nâfiz – Yeni Harflere Aktaran: Cem
Sili / Ötüken Neşriyat.

 2-ALDATMACA:
Wednesday Mandi – Barışkan Erdoğan / Mundi Kitap.

 3-ÜLKENİN
SONUNA:
David Grosman / Dilek Şendil / Siren Yayınları.

 4-MOĞOL
BATI AVRUPA İLİŞKİLERİ ve İslâm Dünyasına Etkileri:
Dr. Âdil Halil /
Selenge Yayınları.

5-ALMİLA SOKULLU
MEHMED PAŞA CAMİİNDE:
Gökçe Aydın Sucu / Bilgeoğuz Yayınları.

Derin Devlet

Derin Devlet, med-cezir hâlinde, bazen kabaran, bazen
alçalan bir gündem. Türkiye’de ortalığın çok karıştığı o felaketli zamanlarda,
hani Yahya Kemal’in, “Bir med zamanı gökyüzü kurşunla örtülü” diye ne
kadar da güzel anlattığı zamanlarda, derin devlet karanlık sulardan yükselir.
Sonra yıllarca kendisinden bir daha haber alınamaz.

Derin devlet- millî ve yerli

Entelektüel kolbaşçılarımızdan Sayın Nagehan Alçı, son
zamanlarda, “Bitti sandığınız derin devlet bütün gücüyle sağ salim ve ayakta,
şimdi rengi yeşil oldu” dedi ve söyledikleri yankılandı. Derin devletimiz
sağında Bahçeli, solunda Perinçek ile ufuklara yol mu alıyor… dendi.

Şimdi, böyle bir başlangıçtan sonra, anlamlı anlamlı ve de
acı acı gülümseyip, “Ben biliyorum işin aslını ama söylemem” havasına
girmem beklenir ama vallahi de bilmiyorum, billahi de bilmiyorum. Muhtemelen
Türkiye’de ekonomiyi ve derin devleti bilmeyen pek az sayıda kişiden biriyim.

Şu kadarını kesin biliyorum: Derin Devlet, millî ve yerli
bir kavram! Bunu da yeni öğrendim. Şöyle ki, İngilizce Wikipedia’ya, lafın
İngilizcesini yazın, “Türkçe ‘derin devlet’ten” açıklaması çıkıyor. Webster’e
“deep state” yazın, etimolojisinde hemen, “Türkçe ‘derin devlet’ten tercüme”
izahı var. Hayırlı olsun. Yogurt, havyar, bashi-bazouk ve dolmush‘tan
sonra İngilizcenin burçlarına bir kelimemizi daha diktik.

ABD’de devlet bürokrasisi Trump’a direnmeye, Pentagon’dan
“gösterilerde polislik yapmam” sesleri yükselmeye başlayınca, onlar da “deep
state” demeye başladı. Ora entelektüeli Trump’tansa derin devleti tercih etme
eğiliminde.

Kullanışlı derin devlet

Vallahi de billahi de bilmiyorum dedim, dedim de, bilmemek,
yazmaya mani değil ki.

Hemen şunları söylemek mümkün: Bir kere derin devlet ideal
bir komplo teorisi. Hayatı basitleştiriyor.

İktidarın sebebini anlayamadığınız bir davranışı veya
davranmayışı… Derin devlet!

Olmasını istediğiniz olmadı, siyaset istediğiniz yönde
evrilmiyor… Derin devlet.

Bir şeyler vaad ettiniz, beceremediniz. Fısıldarsınız: Derin
devlet.

Ciddî bir izah çalışmasında, karmaşık sebepleri analiz edip
sonuca hangisinin ne oranda etki ettiği gibi zahmetli hesaplamalar yerine…
Derin devlet! Ne kolay!

Ne neyi ne kadar etkiliyor hesabına duyarlılık analizi
derler. Çok parametreli bir denklemin parametrelerinin her birini azar azar
değiştirip sonucun nasıl değiştiğini incelersiniz. Siyasetin olayları,
ekonominin olayları, hatta meteorolojinin olayları hep böyle çok sebeplidir.
Her sebep sonuca ancak belli oranda etki eder. Sebeplerin tamamını da bilemeyebilirsiniz.

Bilim zor. Hayat zor. İşte derin devlet bütün bu zorlukları
kolayca aşmanızı, Gordion’un düğümünü bir kılıç darbesiyle çözmenizi sağlar.
Tıpkı bilmiş bilmiş kafa sallayıp, bunun arkasında MI6’i, CIA veya İsrail var
demek gibi.

Ne demiş Popper üstat? Her karmaşık problemin basit
bir çözümü vardır ve o çözüm yanlıştır.

Yanlış olsun. Ne mahzuru var. Onlarınki çok mu doğru sanki.
Köşe yazıyoruz şunun şurasında. Ve çağ, post-gerçeklik çağı.

Birçok derin devlet var

Derin devlet beklenmedik sonuçların arkasındaki asıl
sebepse, ne olabilir bu derin devlet? Bir kere dolar derin devleti olabilir!
Benjamin Franklin yakışır derin devlete. Başka, reminbi derin devleti de
sahnedeki yeni oyuncu. Onun üstünde hâlâ Mao’nun resmi var galiba? Reminbi o
kadar derin ki, asıl ismi Yuan olduğu halde söylenmiyor, Reminbi deniyor. Hani
Yahudiler bir zamanlar Tanrı’nın asıl adını söylemez, saklarmış.

Sonra şantaj derin devleti var. Ben şunu şunu biliyorum,
onun için böyle değil, şöyle yapacaksın derin devleti.

Ya Swift derin devleti? Swift, dünyadaki para havalelerinin,
EFT’lerin yapıldığı sistem. Dolayısıyla kime ne kadar ne girdi, kimden ne kadar
ne çıktı bilir. Ve zamanı geldiğinde size kibarca dekontları gösterir.

Türkiye’deki derin devlet, icranın ve yasamanın haricindeki
devlet kurumlarının; yargının, ordunun, istihbaratın, yüksek bürokrasinin,
akademinin icra ve yasamaya müdahalesiydi. Her devletteki gibi. Sonra FETÖ
geldi. Türkiye’yi Uganda hükümetinin yönettiği günlerdi. Derin ve sığ bütün
devlet kurumlarını yerle bir etti. İşte o babamızın, dedemizin derin devleti
artık yok. Biz, “oops, hay bin kunduz, bir yanlışlık oldu” dedik. Sonra bir
daha aynı şey olmasın diye bütün bu kurumları tek elde topladık. Artık,
deriniyle, sığıyla tek devlet var. Kimse yıkamaz.

Bir de gerçek derin devlet var

Bu kadar mı? Hayır. Bu kadar değil. Hiç de şaka olmayan,
gerçek bir derin devlet var. Onu sonra anlatacağım. Entelektüel kolbaşçıların
şimdilerde hissettiği derin devlet o. Siyasileri söylemini de, davranışını da
değiştiren bir derin devlet. Başladıkları gibi devam etmelerine izin vermeyen
bir derin devlet var.

Medle başladım, dip dalgasıyla bitireyim. O gerçek derin
devlete dip dalgası diyoruz. Tektonik hareket diyoruz. Kaynama diyoruz. Ona
döneceğim.

İngiltere’den Tespitler (16)

0

Oysa İngiltere’de ev yıkmak, yıkıp da yeniden yapmak yok!
Evin aslî dış yapısını, tarihî görüntüsünü bozmadan; eve modern hayatın bütün
imkânlarına kavuşturmakla yetiniliyor. Hatta bazı yerlerde Belediye’den izin
alınmadan evin dış cephesinde herhangi bir değişiklik yapılamıyor.

     Yeni binalar
yapmak zorunda kalınca, umumiyetle, onların da dışını klâsik tarza
dönüştürüyorlar. Asırların inşa malzemesi olan tuğlalarla kaplıyorlar. Tipik
İngiliz binası görünümüne kavuşturuyorlar.

     Bizlerin ancak çok
nadir hâllerde, bazı tarihî yapıları eski halleri üzerine restorasyona tâbi
tutmamızı; onlar her zaman ve âdeta her yapı için geçerli kılıyorlar. Evler
daha çok tuğladan. Nadiren de olsa taştan yapılar da dikkatimi çekiyor.

     Cambridge’de
-istisnalar dışında- şehir çok katlı binalar yapılarak, dikine doğru yükselmemiş.
Bilâkis arazi de uygun olduğu için şehir; hep enine doğru genişlemiş, büyümüş.
Önce belirttiğimiz gibi şehirde evler biraz yeni de olsa; eskinin yenisi. Çünkü
burada evler yeniden yapılsa da, eski usul üzere tuğladan inşa ediliyor.
Çatılar kiremitle kaplanıyor.

     Şayet betonarme
tarzında yapılacaksa, öylece yapıyorlar. Sonra cephesini yine tuğlayla örerek
kapatıp; eski ev veya bina görüntüsüne kavuşturuyorlar. Böylece şehrin tarihî
dokusu aynen muhafaza edilmiş; şehir, tarihî Orta Çağ havasını korumuş oluyor.

     Cambridge’de evler
umumiyetle çok yüksek değil; iki bilemedin üç katlı. Evlerin ön ve arka
kısımları renk renk çiçeklerle süslü. Evler bakımlı, küçük büyük bahçelerle
çevrili. Ev kapılarının üst iki yanlarına çiçek saksıları asılı. Keza hemen her
pencere alt kenarlarına renk renk çiçekler yerleştirilmiş vaziyette.

     Bu yüzden
Cambridge sokakları havadar, iç açıcı ve rahat. Kaldı ki, bu manzarayı
şehirlerin çoğunda görmek kabil.

     Bu görünümlerden
anlaşılıyor ki, İngilizler çiçek düşkünü bir millet. Sokaklardaki elektrik
direklerine kadar, her yer renk renk çiçeklerle donatılmış. Her an İngiltere
evleri ve sokakları şehrayin manzarası arzediyor.

     Televizyonlarda
bahçe ve çiçeklerle ilgili programlar yapılıyor. Böylece insanlar, edindikleri
bilgileri bahçelerinde uyguluyorlar.

     İngiltere’de iş
gücü pahalı olduğundan, evin dekorasyonu, boyanması ve her türlü tahta işlerini
bizzat kendileri yapıyorlar. Ev dekorasyonu ve tamiri konusunda hazırlanan
televizyon programları bu bakımdan çok popüler ve revaçta.

     Nitekim sık sık
birbirlerine “Bu hafta sonu DIY ile uğraştım.” derler. DIY: “Do it your self.”
Yani “Kendin yap.” cümlesinde geçen kelimelerin baş harflerinden oluşan bir
tâbir kullanırlar.

     Cambridge
merkezinde, normalden yüksek iki katlı bir alış veriş merkezi var. Çatısı cam.
Başını kaldırdığında masmavi semayı veya bulutların geçişini görüyorsun.
Buradaki kafelerde yorgunluk giderip dinlenirken; çayını ya da kahveni
yudumlarken; göğü seyre dalıp, tefekküre dalmamak mümkün değil.

     Yağmur yağdığında
bir başka hoş görüntü ile karşılaşıyor insan. Başının üstünde yağmurun yağışını
görüyor fakat ıslanmadan onun aheste aheste yağışını, doya doya
seyredebiliyorsunuz.

     İngilizler, her
şeyi kendilerine has bir özellik katmak suretiyle benimsiyorlar. Her şeye kendi
damgalarını vurmak kaydıyla hayat hakkı tanıyorlar.

     Bu farklılık; her
şeyde, her tarafta kendini belli ediyor. Yazış ve yapış tarzında, yol
levhalarını tanzimde. Ev biçimlerinde, elektrik âletlerinde velhasıl her
hususta İngilize has bir işaret; İngilize ait bir emare; İngilize mensup bir
sıfat mutlaka göze çarpacak şekilde her yere, her şeye nakşediliyor,
resmediliyor. Trafiğin sol şeritten seyri, buna en somut örnek.

     Yenilik ve
modernliklere ancak klâsik çerçevede kalmak, eski konumu kaybetmemek şartiyle
yer veriliyor. Yenilik ve gelişmeler şüphesiz ihmal edilmiyor. Ama tabii, doğal
görüntüyü bozmamak şartına bağlanıyor âdeta.

     Eski hâli şuurlu
ve bilinçli şekilde muhafaza, koruma ve sürdürme azmi, tam mânâsiyle dimdik
ayakta tutulup devam ettiriliyor.

Ayasofya İçin Öncelik İbadet Değil Siyaset

Ayasofya’nın müze olmasını sağlayan 1934 tarihli
Bakanlar Kurulu Kararı Danıştay tarafından iptal edildi.

Bu suretle Ayasofya 1934 tarihli karardan önceki
hale yani cami statüsüne döndü.
 Cumhurbaşkanı bu kararı onayladı
ve Ayasofya Diyanet’e devredildi.

“Ayasofya ibadete açıldı” denilmesi tam doğru değil. Çünkü
Ayasofya’nın Hünkâr Mahfili ile Topkapı Sarayı tarafından girişteki
müştemilatında ezan okunup, namaz kılınmakta idi. Müze yerine cami statüsü
kabul edilince bu tarihi eserin ana bölümünde de namaz kılınacak.

Danıştay’ın önceki yıllarda verdiği kararların tam zıddına
karar vermesi, kararın “siyasi etki altında” verildiğinin bir
işareti. Zaten Cumhurbaşkanının ve AKP’li yetkililerin açıklamaları da
Ayasofya’nın camiye çevrilmesi kararının “siyasi bir karar” olduğu yönünde.
 Zaten
“Danıştay kararında siyasi etki yok” deseler, bu
kararın siyasi getirisinden
 faydalanamazlar.

Cumhurbaşkanı, kendi yetkisi olmasına rağmen,
Ayasofya’yı kararname ile açma yerine topu Danıştay’a attı. Böylece dışarıya
“yetki yargının ve yargı bağımsız” diyecek. İçeriye ise “biz açtık”
propagandası yapacak.

Danıştay’ın siyasi iradenin etkisi ile karar
vermesine 
dair beyanlar, zaten yargının bağımsız ve tarafsız
olmadığına
 dair güçlü algıyı iyice kuvvetlendirdi.

***************************************

Erdoğan’ın Önceki Beyanları

16 Mart 2019’da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yerel
seçimler öncesinde yaptığı Tekirdağ mitinginde Ayasofya’nın ibadete açılması
tartışmalarıyla ilgili konuşmuştu: “Bu işin bir siyasi boyutu var.
Yan tarafta Sultanahmet’i doldurmayacaksın, ‘Ayasofya’yı dolduralım’
diyeceksin.
 Büyük Çamlıca Camii’ni yaptık, 4-5 tane Ayasofya
eder” diyen Erdoğan, şöyle devam etmişti: “Bu oyunlara
gelmeyelim. Bunların hepsi tezgâh. Bu namussuzlar böyle dedi diye biz adım
atmayız.”

Yine Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 19 Mart
2019’da, “Ayasofya’nın cami olmasının bir götürüsü var. Ayasofya’nın
açılmasını isteyenler, yurtdışındaki camilerimizin başına ne gelir düşünüyor
mu?
 Bunlar dünyayı tanımıyorlar. Ben bir siyasi lider olarak bu
oyuna gelecek kadar istikametimi kaybetmedim” 
demişti.

***************************************

AKP Lideri Erdoğan Zorda

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın haklı
olarak beyan ettiği gibi,
 olayın siyasi yönü
önceliklidir
, ibadet yönü tali unsurdur. Çünkü yeni ibadet alanı ihtiyacı
yoktur, mevcut cemaat var olan camileri doldurmamaktadır.

Olayın siyasi boyutu ise iç ve dış
siyaset
 alanını da kapsayacak genişliktedir. Yurtdışındaki
camilerimizin durumu, dış politikada Batının bize yaşatabileceği sıkıntılar,
turizm cephesinde muhtemel kayıplarımız dış siyaset ve ekonomi ile
alakalı yönlerini oluşturuyor.

İç siyasette, yıpranmış AKP’nin yeni başarılara
ihtiyacı var. Ekonomik kriz ve korona salgını yıpranmaya tuz biber ekti. AKP
anketlerde yüzde 30’a düşmüş oy oranı ile seçimleri kaybetme riski altında.

Hazine tamtakır, vergi gelirleri çok azaldı. İnsanlarımızın
ekonomik ve sosyal refahını artırmak imkânsıza yakın. Yeni kaynak
ihtiyacı ülkenin bir beka sorunu haline geldi.
 Borç ihtiyacı dış
politikada da büyük tavizleri gündeme getirebilir.

Bu şartlarda milliyetçi ve muhafazakâr kesimin ortak
hassasiyet konularından olan Ayasofya’ya yeniden cami statüsü
 verilmesi
kurtarıcı bir siyasi hamle olarak görüldü.

Dini ve milli duyguların köpürtülmesiyle olumsuz tablonun
örtülmesi amaçlandı. Gelirleri ve umutları yok olan / azalan insanlarımızın bir
kısmının “Ayasofya’yı açan” AKP’ye oy vereceği hesaplandı.

Hesap ne kadar tutar bu günden kestirmek kolay değil. Ama
belli ki Erdoğan zorda.

***************************************

Ayasofya Siyasete Açılmasın

18 Haziran’daki köşe yazımda “Siyasal İslamcıların”
derdi “Ayasofya’nın ibadete açılması” değil, “Ayasofya’nın siyasete
açılmasıdır” 
demiştim.

Nitekim T. Erdoğan konuşmasında, altında Atatürk’ün imzası
bulunan 1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı için “tarihe ihanet” tabirini
kullandı.

Bazı AKP yandaşları Atatürk’e hakaretler ettiler. Bazıları
da “Sıra 5816’da” pankartı taşıdılar. Yani 1951’de
Demokrat Parti tarafından çıkarılan, 5816 sayılı ATATÜRK
ALEYHiNE iŞLENEN SUÇLAR HAKKINDA KANUN’un kaldırılmasını istediler.

Görünen o ki, gerçek gündemi değil, Ayasofya
ve Atatürk’ü tartıştıracaklar.

Bunları öngördüğüm için Ayasofya kararı çıkınca, sıcağı
sıcağına sosyal medyada şu satırları paylaştım:

 

Ayasofya 86 yıl sonra tekrar cami oldu. Hayırlı olsun.

Duygularım karışık. Bir yandan içimde buruk bir sevinç var.
Çocukluğumdan yetişme dönemime uzanan süreçteki hayallerimizin bir parçası
gerçekleşti diye seviniyorum.

Diğer taraftan bu kadar sıkıntılı bir zamanda gündeme
gelmesi sebebiyle “zamanlaması manidar” bir siyasi
hamle 
olduğunu bilmenin sıkıntısı içindeyim.

Şimdi neler olacak?

Sanki İstanbul’u yeni fethetmişiz gibi bir hava
oluşturulacak.

Milli ve dini duyguları kabartılan kitlelerin bir
zafer coşkusu
 ile temel meselelerimizi unutması sağlanacak.

Turist göndermeleri için yalvardığımız “küffara”
meydan okumaktan
 milletimiz gurur duyacak.

Salgın esnasında vatandaşına nakdi yardım etme konusunda en
başarısız hükümetlerden biri olan TC hükümeti yedi düvele meydan okuyan
bir devlet yönetimi
 havası verecek.

Turizm gelirlerinin düşmesi Haçlı zihniyetine
bağlanacak.

Dış borçları ödeyemezsek ödeyeceğimiz bedeller
için bahane hazır olacak.

Ayasofya’nın cami statüsüne dönmesi belki de bir
erken seçimin en önemli kozu
 olarak kullanılacak.

AKP açısından kârlı bir siyasi hamle gibi
görünüyor.

Ama ekonomisi, dış politikası, eğitim sistemi
ile berbat bir halde olan Türkiye bu hamleden ne kazanacak?

Ayasofya’nın sadece ibadete değil, daha çok siyasete açılması
bu.

İnşallah atılan taş ürküttüğümüz kurbağaya değer.

Ayrıca Sultanahmet Camisini de, Ayasofya’yı da dolduracak
cemaati buluruz.

Daha da önemlisi Cami cemaatini ve halkımızın tamamını
gerçekten büyük devlet olmanın ne olduğunun idrakinde olmasını
sağlarız.

Başkasının parasına, teknolojisine, silahına muhtaç isen,
bilim ve sanat üretemiyorsan, hukuk devleti standardın düşükse, Ege’deki
adalarına sahip çıkamıyorsan, borç içinde yüzüyorsan büyük ve kudretli
devlet olmak iddiası havada kalır.

Ayasofya’nın ibadete açılmasına seviniyorum.

Ama Ayasofya’nın “siyasete açılmamasını” ve temel
meselelerimizi örten bir şal olarak kullanılmamasını diliyorum.

Öğretmenim ”Çırpınan” Karadeniz’e Şükranlarımla

0

Hava, hafif puslu… Rüzgâr, cildi okşar gibi… Güneş,
bulutları kendine siper ederek benimle saklambaç oynuyor sanki. Sahildeyim.
Ağzımda zikir, ayaklarım uygun adım ve ritmik… Kumda bıraktığım iz ve
derinlikle ilgilenmiyorum. Adımlarımla dalgalar arasında bir eşgüdüm
oluşturmaya çalışıyorum pürdikkat. Yol haritamı, denizin sahil kumunu öptüğü
çizgi belirliyor. Ayaklarım ıslansa da olur, uzun mayom ve tişörtüm
ıslanmamalı. Hesaplayamadığım bir durumla karşılaşıyorum: Karadeniz’in azgın
dalgalarından biri çırpınarak gelip dizlerimi de aşarak belime kadar ıslatıyor
beni. Bedenimin yarısı ıslak ve tuzlu şimdi. Ne oldu? Demek ki yol haritamı iyi
okuyamadım.

Sabahın ilk saatlerinde denizin yaptığı bu şakayı hoşgörüyle
karşılama mücadelesi verirken beni göz kapaklarıma kadar tebessüm ettiren bir
öykücük geliyor aklıma: Dul bir kadının çok güzel bir kızı vardır. Kız bu, çok
kişi taliplidir kıza. Ancak annesi, kızı için 500.000 TL mehir istemektedir.
Miktardan asla taviz vermez. Kıza, bir delikanlı âşıktır. Gece gündüz çalışır tüm
gücüyle, ancak 300.000 TL biriktirebilmiştir. Babası durumu görür, oğluna, “Getir
bakalım şu üç yüz bini, gidip kızı isteyelim.” der. Oğlan umutsuzdur. Kızın evine
varırlar. Baba, kızın annesine, “Söyleyeceklerim bitmeden sözümü kesme; kızını
oğluma istiyorum, bu da mehir olarak 100.000 TL ” der, parayı bırakır.
Kadının suratı asılır. Adam, söze devam eder. 
“Seni de kendime istiyorum. Bu da senin mehrin 100.000TL.” der. Kızın
annesinin yüzüne bir tebessüm gelir. “Allah mübarek kılsın, hayırlı
olsun.” der adam ve kadın karşılıklı olarak. İşlem, tamamdır. Komşuları
kadını: “Hani beş yüz binden bir kuruş inmem, diyordun?” diye
sıkıştırırlar. Kadın: “Toptan satışla perakende satış fiyatı her zaman
değişir.” cevabıyla mutluluğunu dillendirir. Yaşananları dikkat ve
şaşkınlıkla takip eden oğlan babasına: “Öteki yüz bini ne yaptın baba?”
diye sormaktan kendini alamaz. Babası: “Onu da anana verdim; ikinci evliliğime
razı olması için.” der.

Ne, nasıl oldu da bütün dikkatime rağmen bedenim, yarısına
kadar ıslandı; bir türlü alınamayan kız kolayca alınabildi?

Anladım ki hayat, bir strateji oyunu, taktik ve matematik,
Her nesnenin, kişinin ayrı bir matematiği var. Yaptığı işin, kullandığı
malzemenin matematiğini iyi bilene biz “usta” diyoruz. İşin türüne göre buna;
lider, sanatçı, virtüöz, uzman gibi isimler veriyoruz.

Her dalganın boyutunu belirleyen, hızını ve şiddetini
ayarlayan nedenleri bilseydim şüphesiz ıslanmayacaktım. Islanmadan bir yürüyüş
için belki, dalgaların üzerinde dans ettiği arazinin yapısını, komşu dalgaların
birbiriyle kesişme ihtimalini, güneşi ev hapsine alan bulutların seyahatini,
birkaç kilometre ilerideki balinanın kuyruk hareketini, her devinimin ürettiği
yeni bir karşı sadmeyi, denizle varlığını özdeşleştiren yosunların yoğunluğunu,
soğuk dip dalgaları ile, ısınmaya başlayan yüzey suları arasındaki ısı farkını
düşünmem ve bilmem gerekiyordu.

Kızın, istenen mehrin beşte biri miktara alınması da büyük
bir ustalık işidir. Kararlı olmak, kişilerin tercih ve zaaflarını bilmek,
meramını tam anlatabilmek, zamanı iyi kullanmak, doğacak her tepkiye karşı
hazırlıklı olmak … gibi özellikler, bir ustalığın veya hedefe ulaşmanın olmazsa
olmazlarıdır.

Her ilerleyiş, her başarı, menzil-i maksuda sağlıklı her
varış; bir taktiktir, matematiktir. Biz, buna strateji diyoruz. Eğitim
sistemimizin müfredatında strateji dersleri de yer almalıdır. Birkaç saatlik
seçmeli satranç dersi veya satranç turnuvaları ile strateji öğretilmiş olmaz.
Hayat başarısı için mutlaka gerekli olan bu temel kazanım, sadece savsaklanmış
olur.

Strateji, usuldür, yöntemdir. “Yoluyla gitmeyi bilirsen
aşılmayacak dağ, yoktur.” der atalarımız. Yol, burada “yöntem” anlamıyla
kullanılmıştır. Tanışmaların dostluğa dönüşmesi, aile yönetiminin mutlulukla
sürdürülmesi, mahalledeki muhtarlık görevinin huzurla ifası, öğretmenliğin
etkili şekilde yapılması, bir memleketin bütün gönülleri fethederek yönetilmesi
… ancak strateji ile mümkündür. Az zamanda çok iş yapmak, az zararla çok kar
etmek, az emekle büyük işler başarmak isteyenler; muhakkak üstlendikleri işle
ilgili bütün parametreleri bilmeli, strateji geliştirmelidir. Yoksa yapılan
işin adı, havanda su dövmek olur.

Başlangıcı ve sonu olan hayatımıza ömür diyoruz. Ömrümüzü
bereketlendirmek hem hakkımız hem görevimizdir. Bereketli ömrün önemini
kavramak için herkesin bir yaz günü, sabahın erken saatinde Karadeniz sahilinde
yürüyüş yapması gerekmez. Okumayı bilen için, hayatın her sahnesi, bir kitap.

Değerli öğretmenim “çırpınan” Karadeniz, sana şükranlarımı
sunuyorum. 

Ayasofya ve İlm-i Kıyafet

0

Eskilerin
önem verdiği iki kavram vardır; biri ilm-i siyaset diğeri ise ilm-i kıyafet.
İlm-i siyaset çok kapsamlı bir kavram onu kısaca “karşıdaki insana kişisel
özelliklerini nazara alarak hitap etmek suretiyle ikna etme” şeklinde
tanımlayabiliriz. İlm-i kıyafet ise dış görünüşten karakter tahlili yapmak
demektir. Burnu uzun olan kişinin karakteri şöyle olur, gözü şöyle olan kişide
şu huylar bulunur gibi aslında pek de bilimsel olmayan bir yöntemdir. Erzurumlu
İbrahim Hakkı’nın Marifetname kitabında bu tarz bilgiler yer almaktadır.

 

            Salt dış görünüşe bakarak karakter
tahlili yapmak ön yargılı olmak gibi büyük bir yanlışa meydan vereceğinden pek
tavsiye edilmez. Durum bu olmakla birlikte eskilerin ilm-i kıyafetle asıl kast
ettiği hususun beden dili okuma olduğunu zannediyorum. Çünkü beden dili,
insanların farkında olarak veya olmayarak karşıdaki kişi/kişilere en güçlü ve
en etkili mesaj verdikleri dildir. Karşıdaki insanın beden dilinden ne
anlaşılması gerektiği bazen çok açıktır bazen de o mesajı anlayabilmek için bu
konuda eğitim almak gerekmektedir. Beden dili konusunda Ahmet Şerif İzgören’in “Dikkat
Vücudunuz Konuşuyor” kitabını şiddetle tavsiye ederim. Yine İzgören’in aynı
isimdeki derslerini YouTube’da da izleyebilirsiniz.

 

            Bu satırların yazarı da yaşı genç
olmasına rağmen kâh çok farklı şehirlerde yaşamanın getirdiği hayat
tecrübesiyle kâh beden dili konusunda azıcık eğitim almış olmanın verdiği
özgüvenle beden dili okuma konusunda birazcık iddialı olan kişilerdendir. İlm-i
siyaseti beceremez ancak ilm-i kıyafette azıcık iyidir.

 

Ayasofya’nın Tekrar Camiye Çevrilmesi Usulündeki
Tuhaflıklar Silsilesi

 

            Uzun bir girizgah yaptıktan sonra
şimdi asıl konumuza yani Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ayasofya’nın tekrar ibadete
açılmasına dair yaptığı konuşmayı tahlil etmeye çalışalım. Ancak tahlile
başlamadan önce yine uzun bir açıklama yapmaya gerek var.

 

            Öncelikle konu hakkında şahsi
görüşümüzü aktaralım. Lafı hiç eğip bükmeden, Ayasofya’nın vakt-i zamanında
camiden müzeye çevrilmesinin yanlış bir idari tasarruf olduğunu belirtelim. Bu
konuda amasız fakatsız düşüncemiz budur. “Efendim Atatürk’ün amacı şuydu buydu”
gibi görüşlere bu konuda itibar etmiyorum. İlanihaye Atatürk de bir insandır ve
her insan gibi O da hata ile maluldür. Ayasofya neden müzeye çevrildi, dış
baskı mı söz konusuydu, uluslar arası arenada bir hesaplaşmanın konusu muydu,
yoksa doğrudan doğruya iç politikaya bakan bir yönü mü vardı inanın hiçbir
bilgim yok. Hangi saikle Ayasofya’nın camiden müzeye çevrildiği konusunda bilgi
sahibi değilim. Bu konuda cehaletimi itiraf ediyorum ancak bu cehaletime rağmen
cehalette vites yükselterek amasız ve fakatsız olarak Ayasofya’nın müzeye
çevrilmesinin hata olduğunu düşünüyorum. Şahsi görüşümdür ve hakakniyet içeren tamamen
bilimsel metotlarla yanlışlanabilir.

 

            Ayasofya’nın tekrar camiye
çevrilmesi doğru olmakla birlikte işlemin usulünde bir tuhaflıklar silsilesi
söz konusu. Bu tuhaflıklar silsilesini de kısaca arz etmeye çalışalım.

 

            Öncelikle Ayasofya Camii, bir
Bakanlar Kurulu kararıyla yani bir idari işlemle müzeye çevrilmişti. Bakanlar
Kurulu Kararları mutlak şekilde bağlayıcı değildir. Her hükümet kendi siyasi
iradesini ortaya koyarak daha önce verilmiş bir Bakanlar Kurulu Kararının
aleyhinde yeni bir karar verebilir. Mevcut sistem Cumhurbaşkanlığı Hükümet
Sistemi olduğu için artık bakanlar kurulu yok, Cumhurbaşkanı tek başına karar
verip Cumhurbaşkanı Kararı düzenleyebiliyor. Buradaki ilk tuhaflık Sayın
Cumhurbaşkanının böyle bir yetkisi olmasına rağmen Ayasofya’nın camiye
çevrilmesi için gerek Başbakanlık yaptığı dönemde Bakanlar Kurulu Kararı
çıkarmaya gerekse Cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde bir Cumhurbaşkanı Kararı çıkarmaya
yanaşmamış olmasıdır. Sayın Cumhurbaşkanının Ayasofya’nın camiye dönmesi
konusunda bir irade ortaya koymaması ve topu yargıya atarak Danıştay kararını
beklemesi gerçekten tuhaftır. Hâlbuki Danıştay ne karar verirse versin Sayın
Cumhurbaşkanı’nın tek başına vereceği kararla Ayasofya’yı camiye çevirme
yetkisi zaten vardı ancak Sayın Cumhurbaşkanı bu yetkisini kullanmadı.

 

            Ayasofya’nın tekrar camiye
çevrilmesi usulündeki ikinci tuhaflık ise Danıştay kararının hukuka aykırı
olmasıdır. Bu hususu da şöyle açıklayalım. Bir mahkeme kararının hukuka
uygunluğu iki yönden incelenir; usulden ve esastan. Yani mahkeme kararları hem
şeklen hukuka uygun olmak zorunda hem de içerik olarak hukuka uygun olmak
zorundadır. Danıştay, Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesi konusunda esasen
doğru bir karar vermiştir. Ancak bu karar usulen hukuka aykırıdır.

 

            Çünkü ilk olarak 1934 yılında
verilen bir Bakanlar Kurulu Kararının iptali için 2016 yılında yapılan başvuru
esasa hiç girilmeden süre yönünden (hak düşürücü süre) reddedilmeliydi.

 

            İkinci olarak aynı konuda daha önce
Danıştay’da iki defa dava açılmış ve her iki dava da reddedilmiş. Dolayısıyla
bu dava da kesin hüküm nedeniyle reddedilmeliydi. Doğru istikamete yanlış
yoldan ulaşılmaz. Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesi gibi doğru bir işlem
hukuka aykırı bir mahkeme kararıyla gerçekleşmemeliydi. Tekraren ifade
edeceğimiz üzere Cumhurbaşkanı’nın tek başına çıkartacağı bir Cumhurbaşkanı
Kararıyla bu işlem gerçekleşmeliydi. Ancak Sayın Cumhurbaşkanı bu olayda risk
alan cesur bir siyasetçi gibi davranmadı, bilakis sorumluluktan kaçan ve
sorumluluğu başka mercilere atarak kaçak güreşen klasik bir devlet memuru gibi
davrandı. Kendisi sorumluluk almaktan kaçarak topu Danıştay’a attı. Sayın
Cumhurbaşkanı’nın bu hamlesinin hem sebebini hem de sonucunu ileride göreceğiz.
Ama bu şekilde bir tavır sergilemesi normal değil. Tanıdığımız asla çekinmeyen,
risk alan Tayyip Erdoğan profiline uymayan bir tarz bu.

 

                        Ayasofya’nın
tekrar camiye çevrilmesi usulündeki üçüncü tuhaflık, davalı Başbakanlık’ın
Ayasofya’nın camiye çevrilmesi talebinin ve yukarıda saydığımız son derece
hukuki ve sağlam argümanlarla davanın reddini talep etmesidir. Halbuki dava
açılış tarihi 2016 yılıdır. 2016 yılında 15 Temmuz darbe girişimi Ak Parti
iktidarının elini kuvvetlendirmiş ve yaptığı her faaliyeti sorgulanamaz hale
getirmişti. Böyle bir ortamda istediği her şeyi elde eden Ak Parti’nin
Ayasofya’nın camiye çevrilmesi konusunda direnmesi ve 15 Temmuz’un kendisine
sağladığı fırsattan Ayasofya konusunda istifade etmeye çalışmamış olması
gerçekten ilginçtir.

 

            Sayın Cumhurbaşkanı’nın yaklaşık bir
sene önce 19 Mart 2019 tarihli bir TV programında “Ayasofya’nın cami olmasının
bir götürüsü var. Ayasofya’nın açılmasını isteyenler, yurt dışındaki
camilerimizin başına ne gelir düşünüyor mu? Bunlar dünyayı tanımıyorlar. Ben bu
oyuna gelecek kadar istikametimi kaybetmedim” şeklinde açıklamada bulunmuştu.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu açıklamasını üstte bizim yaptığımız izahatla tevhit
edince Ayasofya’nın camiye çevrilmesi konusunun Sayın Cumhurbaşkanı’nın
tasarrufuyla gerçekleşmediği ortaya çıkmaktadır. Yine Sayın Cumhurbaşkanı’nın
Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesi konusunda yaptığı konuşmadaki tavırları
da bu iddiamızı doğrular mahiyettedir. Şimdi sıra Sayın Cumhurbaşkanı’nın beden
dilinin tahlilinde.

 

Erdoğan’ın Ayasofya’nın İbadete Açılmasına Dair
Konuşmasındaki Beden Dilinin Tahlili

 

            “Poker face” diye bir tabir vardır.
Pokerde ustalaşan kişiler rakiplerinin yüz ifadelerinden veya küçük bir
hareketlerinden ellerinin iyi mi kötü mü olduğunu anlayabilirler. Böylelikle
rakibinin blöf mü yaptığını yoksa elinin gerçekten iyi mi olduğunu anlar ve ona
göre hamle yaparlar. Daha usta pokerciler ise elleri ne olursa olsun hiçbir
tepki vermezler. Onların yüzlerinden ellerinin güçlü mü zayıf mı olduğunu
anlayamazsınız. İşte poker oyuncularına ait bu özellik zamanla diplomaside
aklından geçen düşünceleri karşı tarafa belli etmeyen diplomatlar için
kullanılmaya başlanmıştır.

 

            Erdoğan, beden diline çok önem veren
ve bu konuda ciddi profesyonel eğitimler alan ama aynı zamanda son derece
duygusal olan bir lider. Aldığı eğitim ne kadar iyi olursa olsun, beden dilini
ne kadar iyi kullanıyor olursa olsun Erdoğan’ın bu duygusal yapısı O’nu “poker
face” olmaktan uzaklaştırıyor. Beden diliyle ve konuşma tarzıyla duygularını
bastırsa bile, gözlerinin içine baktığınızda aklından geçeni okuyabiliyorsunuz.

 

            Erdoğan’ın seçim zaferleri sonrası
pek çok “balkon konuşmasını” dinledik. O balkon konuşmalarında sevincine ve
heyecanına şahit olduk. 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan referandum sonuçları
açıklanmaya başlar başlamaz balkona çıkıp biraz da çocuksu bir muziplikle
söylediği “atı alan Üsküdar’ı geçti” sözleri hala kulaklarımda çınlar. Ancak
Danıştay’ın 10 Temmuz günü verdiği karar sonrasında kameralar karşısına çıkan
Erdoğan’la o balkon konuşmalarını yapan Erdoğan arasında dağlar kadar fark var.

 

            Erdoğan’a bakarken gördüğüm şey
tamamen donuk bakan gözler ve kaskatı bir yüz ifadesiydi. Kürsü hâkimiyeti
tamdı ancak yüz ifadesiyle kürsü hâkimiyeti birbiriyle çelişiyordu. Manevi
yönden bu kadar büyük ve sevinçli bir haber hatta işi siyasete çekecek olursak
seçmenini konsolide edecek ve düşüşte olan oylarını toparlayacak böyle bir olay
karşısındaki o heyecansız ve adeta hiçbir sevinç belirtisi taşımayan konuşma
tarzı gerçekten çok şaşırtıcıydı.

 

            Genel olarak insanları özel olarak
da Erdoğan’ı az çok tanımışsam; konuşma esnasında Erdoğan’ın gözlerinden
okuduğum şey, istemediği veya tam olarak emin olmadığı bir işi yapan insanların
gözlerinden okuduğum şeyin aynısıydı. Kendi iradesiyle değil de başkasının
isteğiyle orada o konuşmayı yapan birinin gözlerini gördüm Erdoğan’da.

 

            Ayasofya’nın tekrar camiye
çevrilmesi hem ülkemiz hem de bütün insanlık için hayırlı olsun. Ancak yukarıda
yazdığım tüm bu nedenlerden dolayı Ayasofya’nın camiye çevrilmesi konusunda bir
takım tuhaflıklar görüyorum. Tabi yazdığım tüm bu şeyler tamamen sübjektif ve
yanılıyor olma ihtimalim son derece yüksek. Bu işin sonuçları ne olur
bilemiyorum. Ama nihai sonuç ülkemiz için iyilik ve güzelliklere vesile olan
sonuç olsun.

Geleceğe Dâir Hiç Bir Tasarımı Bulunmayanlar, Tarihin Labirentlerinde Birbirleriyle Kör Dövüşü Yapıyorlar!

İnsan bilinci ve bilimsel gelişmenin vardığı en son nokta;
biyometrik verilerden faydalanarak algoritmik dizayn diye tarif edebileceğimiz
“yapay zekâ”dan faydalanmak seviyesinde iken, bizlerin tartıştığı
konuların derinliğine bakar mısınız? 

En az 200-300 yıl öncesine ait değerler sistemi, düşünüş ve
üretim biçimi, kavramları ve diliyle ve dahi o bilinç düzeyiyle bugüne ve
geleceğe dâir siyaset ve hukuki bir meşruiyet üretemezsiniz!   

Millet olarak çağın
gerekliliklerini ıskalamamak için önümüzde en fazla 20 yıl var. Bu zaman
zarfında “akıl, bilim, hukuk ve demokrasi” ölçüleriyle ve klasik
üretim faktörlerinin önüne AR-GE ve bilimi alarak Bilgi Ekonomisine modeline
geçemez isek zamanın 3. ligine düşeceğiz…

Üzerinde kavga etmeyeceğimiz Ortak değerler mi arıyorsunuz?

Akıl, Bilim, Hukuk ve Demokrasi… 

Bu anlamda hukuk bilinci ve demokrasi telâkkisi olmayanlar
için siyaset, devleti ele geçirme mekanizmasıdır. Siyaseten böyle düşünenlerin
kamu kaynaklarını yağmalaması da, yine 300-500 yıl önce geçerli olan
“kılıç hakkı ve ganimet” fikrine dayanır.

İçinde bulunduğumuz durumu anlayabilmek için
muhataplarımızın zihni ve fikri kodlarını bir şekilde çözebilmek gerekir…

Bu anlamda aşağıdaki söz toplumsal perişanlığımıza,
hoyratlığımıza ve sevgisizliğimize çare olur mu acaba?

“İnsanın en büyük günahı bilinç düzeyini
artırmamaktır.”

Tarihi ve toplumsal travmalardan, sosyal bünyemizdeki fay
hatlarından korunmak ve güzel bir gelecek inşa etmek istiyorsak, Demokratik
Değişim Hareketinin ortaya koyduğu kapsayıcı ilkelere ihtiyacımız vardır.
Unutmayalım ki, bu ilkelerden korkacak olanlar ise, sadece YANAŞMA DÜZENİ’nin
muktedirleridir.

Tavizci Siyasetten Vazgeçelim

Ülkemizde tavizci siyasetin çok yönlü
sorunlar yarattığı ortaya çıkmıştır. Zaman zaman akıl almaz ve büyük hayale
dayalı vaatlerde bulunulur. Çoğu kere bunları gerçekleştirmek de mümkün olmaz.
Ancak 2000’li yıllarda doğrudan veya dolaylı vaatler biraz değişti. Siyasi
çıkarlar uğruna ülkenin birlik ve bütünlüğünden tavizler verilir oldu. Hele AB
– Türkiye ilişkileri taviz üzerine taviz ortaya çıkardı. Bizim hayali AB
üyeliğine çok istekli olduğumuz görülünce hiçbir ortak adaya uygulanmayan
talepler ortaya çıktı. Öyle bir maceraya kapıldık ki; çözüm, barış süreci ve
açılımlar birbirini takip etti. Etnikçi siyaset bütüncü siyasetin önüne geçti. Neredeyse
demokrasi teröre yenik düşürülüyordu. Terör örgütü ile müzakere değil; ancak
hukuk devleti içinde mücadele edilebileceğini biraz geç öğrendik. Anayasa
çalışmalarında milli kimliği etnik çağrışım yapar diyerek devre dışı bırakma
denemeleri yaptık. Daha birçok tehlikeli oyunların içine girdik. Ancak kurulan
yeni partilerin programları incelendiğinde bu yanlışların ve kötü
alışkanlıkların sürdüğü görülmektedir. Maalesef marjinal birtakım iddia ve
görüşler genel kabul görmüş gibi ele alındı. Türkiye etnik parselleme yoluyla
daha iyi bütünleşebileceği zannedildi. Sosyal doku çok zedelendi. Birliktelikler
değil farklılıklar kutsallaştırıldı.

            Ülkenin
dertlerine deva olmak için ortaya çıkmış olan asıl ilgi alanı ekonomiyi
aşamayan bir siyasi partimizin programını biraz gözden geçirdik. Programı
okurken Türk Milletine yabancı, ülkenin sosyal dokusuna çarpık bir bakış açısı
açıkça ortaya çıktı. Sözde bazı yabancı dostlarımızın kitapları ile bazı
siyasilerin görüşleri pek farklı değil… Graham Fuller’in Yeni Türkiye kitabı ve
diğer sözde bazı yabancı dostlarımızın tavsiyeleri anlaşılan ihmal edilmemiş!
Onlar kendi çıkarları açısından nasıl bir Türkiye olmalı sorusunun cevabını
kendi açılarından verebilirler; iyi de siz T.C. vatandaşı ve ülkeyi yönetmeye
talip siyasiler olarak ne düşünüyorsunuz? Programı yazarken genelde ekonomi
dışında hangi sosyolojik araştırmaya, çalışmaya dayanıyorsunuz.

Etnik gruplar içinde marjinal
seviyede kalan bölücü, ayırımcı parçalar olabilir. Bunları hangi gerekçe ve
verilere göre genelliyorsunuz? Mesela bütün Kürtler iç ve dış kışkırtmalara,
bir dönem AB’nin yoğun gayretlerine ve sözde dost bildiklerimizin yönlendirme
çabalarına rağmen, aynı görüşteler mi? Neden “Bizi ayrı tanıyın” gibi talepleri
olmamasına rağmen, eşit vatandaşlık yerine bazılarına programda pozitif
ayrımcılık ihtiyacı duyulur? “Tanıma
nedir; ne değildir acaba biliniyor mu? Anayasamız neden hesaba katılmaz? Kuruluşundan
bugüne Türkiye etnik gruplar koalisyonu veya havuzu olmamıştır. Türk Milleti
bazılarına göre milletleşemeyen, milletleşme sürecinde mesafe alamayan bir
kalabalık veya sürü mü? Farklı siyasi görüşleri olsa da ortak milli
müşterekleri ve idealleri yok mu?

            Mesela,
Kürtleri yanlış bir şekilde bütün olarak devletiyle sorunlu görmenin adıdır
Kürt sorunu. Bu bir bilgi noksanlığı olamaz. Olsa olsa kendini birilerine
kullandırarak yükselebilmek arzusu ve dolduruşa gelmektir. Kültürel haklar
ayırım yapmadan bütün vatandaşlar için geçerlidir. Şu etnik gruba veya toplum
kesitine bu hakları tanıyıp diğer vatandaşlara ve çoğunluğa tanımamak anlamlı
olamaz. Kültürel haklar Devletin milli ve üniter yapısı bozulmadan verilmiştir
ve verilebilir; ancak tanıma adı altında egemenliğe ortak arama yolu her ciddi
devlette kapalıdır. Türkiye terörle mücadelesini bundan yapıyor. Türk Milletine
mensubiyet hisseden, milli kimliğini mahalli kimliği ile rakip görmeyen kime
senin milli kimliğin Türk değil denmiş ve dışlanmıştır?

            Unutulmamalıdır
ki, Kürt sorunu, Kürtlerin değil; dün Osmanlı’ya bugün de T.C.’ye karşı onları
kullanmış olanların, yabancılaşmış ve devletiyle başkaları adına kavgalı bazı
sözde aydınların ve sıkışınca yabancı ülkelere sığınan işbirlikçilerin müzmin
sorunudur. Siyasete yeni atılmak veya mevcut bir kitle partisinden ayrılarak
yeni parti kurmak kolay değildir ve çok büyük dikkat gerektirir. 

Sosyolog Dr. Abdülkadir Sezgin ile Cuma Namazı Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: İlk Cuma namazı
nerede kalındı?

 

Dr.
Abdülkadir Sezgin:
Allah Rasûlü Efendimiz,
Rabb’inin emri üzerine, arkadaşı Hz. Ebu Bekir (r.a)’le beraber Mekke’den
Medine’ye hicreti esnasında Kuba köyüne geldiler.

 

Peygamber fendimiz(s.a.v), Amr b. Avf
oğullarında on dört gün ikamet etti. Bu esnada onlarla beraber Kûba Mescidi’ni
inşa ettiler.

 

Medine’de yapılan ilk mescit bu oldu. İlk
Cuma namazı da burada farz kılındı. Ensar’dan, Said b. Zürare’nin evinde iki rekât
namaz kılarken, Allah (c.c) da, Nebisi Hz. Muhammed’e Cibril’i göndererek Cuma
namazının farz olduğunu bildirdi. Böylelikle Cuma namazı Ümmet-i Muhammed’e
farz oldu.

 

Rânuna mevkiine geldiklerinde Cuma namazı vakti girdi. Efendimiz
Rânûna Vadisinin ortasındaki Cuma Mescidinin yerine indi ve burada Cuma namazı
kıldı. Bu, Peygamber Efendimizin Medine’de kıldığı
ilk Cuma namazı idi.

 

Resûl-i Ekrem Efendimiz burada arka arkaya
iki hutbe okudu.

 

Çetinoğlu:
Hutbeden birkaç
cümle lütfeder misiniz?

 

Dr. Sezgin: “Ey iman
edenler! Cuma günü, namaz için ezan okunduğu zaman hemen Allah’ın zikrine, (hutbe dinlemeye ve namaz kılmaya)
gidin; alışverişi bırakın. Bu (hutbe
dinlemek ve namaz kılmak
), sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz”.
(Cuma: 9)

 

Namaz
kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın.
Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz”.
(Cuma, 10)

 

Çetinoğlu: Meâlini açıklar mısınız?

 

Dr. Sezgin: Bu âyette
geçen, “Cuma günü, namaz için ezan okunduğu zaman hemen Allah’ın zikrine, (hutbe dinlemeye ve namaz kılmaya)
gidin” İlâhi emri, “Cuma namazı vaktinde çalışmanın helal olmadığı ve Cuma
namazı kılınacak kadar sürenin tatil olduğu” şeklinde kabul edilmiştir.

 

Bunun dışında “Müslümanların tatili” denilebilecek bir zaman yokyur.
İslam gücü yettiğince hayat boyu çalışmayı emrediyor, hükmüne varılmıştır.

 

Buna rağmen günümüzde bazı insanların, “Cumartesi Yahudilerin, Pazar
Hıristiyanların, Cuma günü de Müslümanların tatili olsun” demelerinin İslam
kültür ve tarihi açısından anlamı yoktur. Halkın ifadesiyle, “Gavurun var,
bizim de olsun” mantığı ile önerilen 
“Cuma tatili” anlamsız ve boş bir gayrettir.

 

Çetinoğlu: Cuma namazı ezan konusunda farklı bilgiler var.
Doğrusunu sizden öğrenebilir miyiz?

 

Dr. Sezgin: Hz. Peygamber,
Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer devirlerinde Cuma namazı vaktinde ezan dışarıda
okunmaz, hatip minbere çıkınca okunurdu. Bu gün bu ezana  “iç
ezan
” diyoruz.

 

Hz. Osman zamanında Medine’nin nüfusundaki artış ve ümmetin diğer
namazlarda olduğu gibi, namaza davet anlamında mescit dışında da okunmaya
başlandığını biliyoruz. Bu uygulama bütün İslam dünyasında “icmâ-ı ümmet” hâline gelmiş ve ortak
olarak uygulanmaktadır.

 

Çetinoğlu: Bir de salâ meselesi var…

 

Dr. Sezgin: Cuma günleri,
daha çok Arap şairlerin Hz. Peygamber hakkında yazdıkları “mersiye”ler, günün
Cuma olduğunu ve cuma namazını için hazırlık yapılmasının sağlanması maksadıyla
minarelerden okunmasına “Cuma salası” denildi.

 

Osmanlı döneminde Cuma salasında, benzer “Naat” veya “kaside” okunduğu
da olmuştur. Fakat daha sonraları, ülke genelinde ortak sembol olmak üzere Cuma
salâsı olarak Hz. Peygambere “Salât ü
Selam
” adı verilen “Essalâtü
Vesselamü aleyke Yâ Rasûlallah
” diye başlayan salâ okunmaya başlanmıştır.
Bu gelenek hâlen ülkemizde, Cuma namazından yaklaşık bir saat önce makamla
minarelerden okunmaktadır.

 

Çetinoğlu: Cuma namazı kimlere farzdır?

 

Dr. Sezgin: Diğer
namazların farz olması için aranan şartlara ilâve olarak cuma namazının bir
kimseye farz olabilmesi için şartlar şöyledir:

-Erkek olmak. (Cuma namazı kadına farz değildir, kılarsa sahih olur ve
artık o günün öğle namazını kılmaz.
-Hür olmak.
-Cuma kılınan yerde ikâmet eder olmak.
-Mazeret sahibi olmamak

 

Çetinoğlu: ‘Mâzeret’ kavramını açıklar mısınız?

 

Dr. Sezgin: Mâzeret
sayılacak haller 7 adettir:

-Cumaya gittiği takdirde zarar görecek hasta,
-Kendisini cumaya götürecek kimsesi olmayan kör ve kötürüme, özürlü,
-Bitkin hale gelmiş yaşlı kişilere,
-Tehlikeli sıcak ve soğuktan korkan kimseye,
 -Çok yağmur ve çamur bulunduğunda,
 -Haksız olarak yakalanıp hapsedilmekten
korkan kimseye,
 -Gittiği takdirde mal, can veya namusun
zâyi olmasından korkan kimselere cuma farz değildir. (Bunlardan mükellefiyetleri düşer, sorumlu tutulmazlar).

 

Çetinoğlu: Cuma namazının sıhhatinin şartlarından söz eder
misiniz?

 

Dr. Sezgin: Yedi şart
vardır:
-Cuma kılınacak yer, şehir veya şehir hükmünde olan yer olacak.. (Şehir, en büyük camii cuma ile mükellef
olanları alamayacak kadar nüfusu olan yerdir. Bir idarecisi ve bir de hâkimi
olan yer diye de tavsif edilmiştir. Daha uzaktakiler şehir dışında sayılırlar.
Ayrıca, bir ictihada göre devletin şehir saydığı yer şehir kabul edilir
).

-İmam, devlet başkanı veya onun vekâlet ve/ya izin verdiği kimse
olacak.

-Camide cuma kılınmasına devlet izin verecek. (Devlet başkanının izni cami yapılırken ve ilk hutbe okunurken istenir).
Bu izin bundan sonrası için de geçerli olur.
-Öğle vaktinde kılınacak.
-Hutbe okunacak.
 -Cami herkese açık olacak.
 -Cemaat ile kılınacak.

 

Bu şartların bazı maddelerinde ehli Sünnet mezhepleri arasında
farklılık varsa da genel esaslarda ciddi bir ihtilaf yoktur. Bunlar daha çok,
cemaatin kaç kişi olacağı, bir şehirde bir yerde Cuma kılınması gibi
hususlardadır.

 

Çetinoğlu: Cami yapılacak yere ve cuma hutbesi okuyacak kişiye
izin verme yetkisi hakkında bilgi verir misiniz?

 

Dr. Sezgin: Selçuklu ve
Osmanlı döneminde yapılmış camilerin tamamına cami yapılmadan önce, beş vakit
ve Cuma kılınmak üzere devlet başkanı olan Padişah tarafından “cami yapma izni”
verilmiştir. Caminin tamamlanmasından sonra da hutbe okuyacak “Hatibi” için hayat
boyu geçerli yetki verilmiştir.

 

Cumhuriyet döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı bu konudaki bir izin
talebine 6.2.1933 tarihinde köylerde de Cuma kılınabileceğine yazılı olarak
cevap/izin vermiştir (A. Hamdi Akseki, İslâm Dini, (Ankara, 1957), s. 172).

 

Bu izinden sonra Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi ile
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk arasında yapılmış bir görüşmeye
dayanılarak, 16. Şubat 1934 tarihinde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda yazılarak,
Cumhurbaşkanı’nın imzası alınan bir yazı ile, devlet başkanına ait olan,
“nereye cami yapılacağı ve kimin hutbe okuyacağına dair” (Cuma Beratı) “izin
verme yetkisi Vilayet ve Kaza müftülerine devredilmiştir.”

 

Halen çerçeveli bir levha olarak, bütün camilerde bulunan bu izin
belgesi “Cuma Beratı”, caminin bağlı olduğu il ve ilçe Müftüsünce
imzalanmaktadır.

 

Çetinoğlu: Cuma namazı ve siyâset ilişkisi hakkında bâzı
söylentiler var…

 

Dr. Sezgin: Cuma kılınacak
caminin yapılması,  hutbenin okunması ve
Cuma namazının kıldırılması, devlet başkanı veya onun izin verdiği kişi
tarafından yapılıyor olması sebebiyle aynı zamanda siyâsî bir ibâdet olarak
kabul edilmektedir.

 

Çetinoğlu: İçinde çok geniş mekânlar, salonlar, hatta tiyatro bile
bulunan Osmanlı sarayında Cuma namazı kılınacak cami niçin yoktur? Diye
soranlar var. Nasıl cevaplandırır sınız?

 

Dr. Sezgin: Cuma namazının
kılındığı ve Cuma hutbesinin okunduğu yerin kapısı herkese açık olacak. Böyle
olmaz da gelmek isteyenlerden içeri giremeyecek yerlerde kılınan Cuma namazı
geçersiz sayılır. “Halkın serbestçe giremediği, avlularda, surlarla çevrili,
özel izin gerektiren yerlerde Cuma kılınamaz” kuralı gereği, Osmanlı
Saraylarında Cuma namazı kılınabilecek cami yapılmamıştır.

 

Küçük, mescit şeklindeki yapılar ise, ikamet edenlerle çalışanların
günlük namazlarını kılabilmeleri için yapılmıştır.

 

Bir de Osmanlı Sultanları, halkın içine girmeyi, onları dinleyerek
halkın ihtiyaçlarını ve taleplerini almayı çok önemserlerdi. Onun için her Cuma
günü resmî tören düzenlenerek yapılan “Cuma Selamlığı” giderek büyük bir camide
halkla birlikte namaz kılmak ve cemaate iştirak eden halktan isteyen herkesle
görüşme, dilekçe kabul etme faaliyetleri sebebiyle de Saraya cami yapılsa,
belki bu işten vaz geçileceği endişesini de zikretmek lâzımdır.

 

 

 

 

 

Dr. ABDÜLKADIR SEZGİN

1948 Yılında Yozgat’ta doğdu. İlköğrenimini Yozgat’ta, orta
öğrenimini Yozgat, Ankara ve İstanbul’da tamamladı. 1971 yılında İstanbul
Yüksek İslam Enstitüsü’nü bitirdi. 1970 yılında İstanbul Şehzade Camii Hatibi
olarak başladığı memuriyet hayatında, Müftülük, Vaizlik, İl Müftü
Yardımcılığı, Din Bilgisi ve Ahlak Öğretmenliği, Diyânet Yayınevi Müdürlüğü,
Başkanlık Merkezinde Uzmanlık, Şube Müdürlüğü, Müfettiş Yardımcılığı,
Müfettişlik ve Başmüfettişlik yaptı

Kasım 2011 de emekli oldu. İstanbul – Eminönü Din Görevlileri
Cemiyeti Başkanlığı yaptı. Cumhuriyetin 50. yılında Müftü olarak bulunduğu
Tekirdağ Malkara ilçesinde ‘Cumhuriyet Camii’ adıyla bir cami yaptırdı.
Trakya bölgesinde ilçede ilk İmam – Hatip Lisesini bu ilçede açtırdı.
Yunanistan, AB ve ABD’nin Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması taleplerine
karşı, alternatif olarak, eğitim dili Türkçe ve Türk soylu Hıristiyanlar ve
diğerlerine hitabedecek şekilde, 1977 yılında; ‘İstanbul Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi’nde Hıristiyanlık bölümü açılması projesi’ni geliştirdi ve
YÖK tarafından 1999 yılında proje ‘Diğer Dinler Bölümü’ adıyla kabul
edilerek, açılmaya karar verildi. İstanbul Üniversitesi ve İlahiyat Fakültesi
yönetimlerinin ilgisiz ve isteksizliği sebebiyle öğrenci alınmadı ve 2005
yılında öğrencisizlikten kapandı.                                              Yaklaşık
300 camii bulunan Caferi Türklerin din adamı ihtiyaçlarını karşılamak üzere,
Iğdır veya Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde de bir Caferi Bölümü
açılmasına dair projenin kabulü için çalışmaları cemaatın ve Diyânet’in
muhalefeti sebebiyle açılamadı. 1978 yılında, Seyyid Ahmed Arvasi
başkanlığında beş kişi tarafından kurulan Türk Gençlik Vakfı kurucuları
arasında yer aldı, hâlen bu vakfın Mütevelli Heyeti üyesidir.                                                                                                                                                

1987-1991 yılları arasında Prof. Dr. Şaban Karataş
başkanlığındaki Ankara Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu.
1992-1995 yılları arasında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de Din Hizmetleri
Müşaviri olarak görev yaptı. Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin
açılmasını sağladı ve iki öğretim yılı ‘İlimler Namzedi’ (Doçent) unvanı ile
Öğretim üyeliği yaptı. Azerbaycan’da İmam – Hatip Lisesi’ne benzeyen beş adet
‘İlahiyat Temayüllü Lise’nin açılışını sağladı. Gazi Üniversitesi Türk
Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi’nin 1988-2007 yılları arasında
Bilim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı. Hâlen aynı merkezin danışmanı, İlim
Kurulu Üyesi ve ilmî hakem olarak ilişkisi devam ediyor. Emniyet Genel
Müdürlüğü hizmet içi eğitim programlarına 1996-2001 yılları arasında beş yıl
konferansçı ve öğretim üyesi sıfatıyla katıldı.

Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Târihi Enstitüsü’nde,
‘Cumhuriyet Döneminde Dinî Hayatın Meselelerinin Târihî Kökenleri’ tezi ile
Yüksek lisans yaparak ‘Bilim Uzmanı’ oldu. On ilde, yaklaşık on bin Alevî
denek üzerinde araştırma yaptı ve yaklaşık iki bin Alevî köyü gezdi. İstanbul
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde ‘Türkiye’de Alevîlik – Bektaşîlik
Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma ’ konulu tezi ile de ‘Bilim doktoru ’ oldu.
Yayımlanmış ilmî içerikli 12 kitabı ve yüzden fazla makalesi bulunmaktadır.
Evli, 3 evlât ve 5 torun sâhibidir.