13.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Haziran 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 465

Covit19 Salgını ve Sonrası

İleri bir
tarihte 2020 nin en
önemli olaylarından biri Covit-19 salgını  olacaktır.Yıl başında Çinden başlayıp daha sonra
Kore-
İtalya-İranda görülen ve bütün dünyayı etkisi altına alıp mart ayında da ülkemizde görülmeye başlayan bu pandemi (büyük salgın) 
halen  birçok ülkede ciddi bir sa
ğlık sorunu
olarak g
örülmektedir.

            Mart
ay
ında salgınla mücadele
uygulamalar
ı çerçevesinde günlük hayatımızda büyük değişikliklere
sebep olan Covit-19 hastal
ığı bugüne kadar resmi
kay
ıtlara göre 5000 e yakını ölümle sonuçlanan 220 bin insanımızı hastalandırmıştır. Hastalığın salgın özelliğ
al
ınan ve uygulanan tedbirler
sayesinde azald
ığı için haziran başından itibaren  bu tedbirler azaltılmış ve normalleşme sürecine geçilmiştir.

            Bu  afet bize 
böyle büyük salg
ınların günlük hayatımızda derin değişimlere sebep
oldu
ğunu göstermiştir. İnsanların diğer insanlarla
ve
çevresi ile ilişkilerinde yeni alışkanlıklar
edinilmesine ihtiya
ç olduğunu hatırlatmıştır.Yönetimlere de
salg
ınla mü

Neyi kaybettik?

Ben 1960- 1970 arasının toplumundan ve siyasetinden
geliyorum. Bizden çok kalmadı aslında. Bir elin, bilemediniz iki elin
parmakları kadar. Ve her ihtiyar gibi, bir araya geldiğimizde, “Hey gidi
günler”, deriz.

Adem babamız, Havva anamıza ne demiş? “Nesil bozuldu…”

Hayır nesil katiyen bozulmadı. Gençleri tanıyorum ve
tanıdıkça geleceğe umudum artıyor. Onlar sanki bizden daha yetenekli. En az
bizim kadar ülkülerine bağlı ve dürüstler. Tabi seçerek yapıyorum bu
değerlendirmeleri ama her zaman öyle yapılır. Biz o yılların, 60’ların,
70’lerin mücadelesinde az veya çok, bulunduk. Önemli olan şu: Biz kazandık.
Onlar da kazanacak. Eminim. Onlar da kazanacak ve tıpkı bizim zamanımızdaki
gibi, toz-toprak yatışıp tehlike sona erdiğinde haremlerinden çıkıp “Bu bir
oyundu, iyi ki biz bulaşmadık
” diyecek çelebiler bulunacaktır. Benim derdim
ne gençler, ne de haremlerde kışlayan günümüz çelebileri.

Silah arkadaşlığı- yoldaşlık

Benim derdim, siyasî partiler.

İşte partilerde işler şu ne günlerdi dediğim günlerden
farklı. Onlar için, bugünküler de eskiler kadar… Diyemeyeceğim maalesef. Aynı
değil. Yakın bile değil; bambaşka.

Nedir fark? Neyi kaybettik?

Yazar dostum Hakan Paksoy’un, Balyoz, Ergenekon, İzmir
Casusluk komploları için yorumu, benim soruma cevap veriyor. Hakan, emekli
kurmay Albay Mustafa Önsel’in Beşiktaş’ta Sırtlan Pususu (Balyoz)
kitabını anlatırken aynı soruyu sormuştu[i]: Neyi kaybettik? Cevap yıkıcıdır: Silah
arkadaşlığı hukukunu, silah arkadaşlığı duygusunu!
 Silah
arkadaşlığından kastettiği, ne yapması gerekiyorsa, onu yaparken arkasına bakma
gereğini duymamaktı. Ben millî hedefe ne kadar kilitliysem, arkadaşım da o
kadar kilitlidir; ben onun için hayatımı veririm ya; eminim, o da benim için
verir duygusuydu, güveniydi.

Türkçe’deki “arkadaş” sözünün de muhtemelen anlamı budur.
Dışardaki dünyayla uğraşırken arkadaşından emin olmak. Askerlik yemini
sırasında bir eliniz silah ve bayrağın üzerindeyken diğeri yanınızdaki
arkadaşınızın belini kavrar. Biz yemin ederken komutan bir birimizi kavramamızı
beğenmemiş ve bağırmıştı! Sıkı tut, sıkı sarıl evladım. Belki şehit olurken son
yudum suyunu o silah arkadaşın verecek!

Biz silah arkadaşı değildik ama silah arkadaşlığından çok
uzak da değildik. Gerçi Bulgaristan üzerinden gelen tabancalar da Ermenistan ve
Suriye üzerinden gelen Kaleş’ler de bize dönüktü ama asıl mücadele
beyinlerdeydi. Evet. Biz o hissi kaybetmedik. Silah arkadaşlığı olmasa bile
yoldaşlıktı. Şu camaraderie denilen şey. Yoldaşlık!

Bizim bir ülkümüz vardı, bir hedefimiz vardı ve ona
yürüyorduk. Kendi aramızda çekişmek, kim kimden uzundur, kısadır diye düşünmek,
aklımızın köşesinden geçmezdi. Böyle şeyler komikti anlamsızdı.

Masanın altından tekme atmak

On yıllar sonra gençlerle bir toplantıda, bir birlerine reis
diye hitap ettiklerini duydum. Herkes reisti. Garipsedim, düşündüm ve onlara da
söyledim. Biz kendimizi mücadeleye o kadar vermiştik ki, kim neyin başkanı, kim
kimin reisi pek hatırlamazdık. Yetkilerimiz değil sorumluluklarımız vardı ve
sorumluluklar yetkilerini kendiliğinden doğururdu zaten.

Bunları bir tarafa yazıyor ve bugüne dönüyorum. Bir partinin
içinde, görevli bir eski arkadaşıma soruyorum, nasılsınız, ne yapıyorsunuz
diye… Cevabı net bir fotoğraf gibi manzarayı gösteriyor: Bir masanın etrafında
oturuyor, bir birimize gülümsüyoruz ama masanın altından bir birimizi
tekmeliyoruz.

Son derece iyi gözlemci ve yorumcu bir genç arkadaşıma
soruyorum. Nedir bu hal diye… Profesyonel siyasetçiler diyor. Fikir önemli
değil. Hangi partide olsa siyaset yaparız, yeter ki yükselme, yükselip seçilme,
seçilip paraya ulaşma imkânımız olsun! Profesyonel siyasetçiler için parti ne
ise, dernek, STK da o. Zaten STK’ların çoğu, şu veya bu partideki yarışa,
birkaç adım önden başlama vasıtası.

Ne düşünür?

İkbaline kilitlenmiş adam siyasetteki veya toplumdaki
“arkadaşlarına” bakınca ne düşünür?

Kiminle, nereye kadar iş birliği yapmalıyım? Kimin ayağını
kaydırmalıyım. Kimler gereğinden fazla yükseldi, onu birkaç kademe aşağı
çekmeliyim… Tabi benzemez bizim günlerimize.

Peki, ne benzer? Yakın tarihi çok iyi bilmiyorum. Fakat
Feroz Ahmad’in İttihat ve Terakkî kitabındaki bir
değerlendirme dikkatimi çekmişti. İttihat Terakki’de diyor Ahmad, lider yoktu.
Enver, Talat, Cemal… Belki Halil, belki Niyazi. Yapılacak işe göre biri veya
diğeri başı çeker, öne düşerdi ve iş yapılırdı.

Bana bildik geldi, tanıdık geldi.

Kim bilir. Belki biz de onlar da, bugünün kodumu oturtan
liderleri kadar süper kahramanlar çıkaramadık da ondandır hallerimiz.

Şaka tabi; biz hepimiz süper kahramandık. Fark buradan doğdu
ve bu yüzden kazandık. Şimdikiler bu yüzden kaybediyor.(Alıntı: Milli Düşünce
merkezi)

Müminleri Allah’a Ulaştıracak Yollar… Tasavvuf Ana Bilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. ABDULHÂKİM YÜCE Anlattı.

Oğuz
Çetinoğlu:
Hocam nafile ibadetlerden en az bilineni ‘itikâf*’ tır. Ona
geçmeden önce ‘nafile ibadet’ kavramını açıklar mısınız?

Prof.
Dr. Abdulhâkim Yüce:
Nafile‘ kelimesinin lügat mâniası: ‘Boş, faydasız ve işe yaramaz‘ olarak
bilinir. Dinî açıdan nafile, ‘Dinen
yapılması emredilmeyen, yâni farz ve vacip
* olmayan ibadetler‘ demektir. Bu tür ibadetler, ‘nafile‘ olarak anılsa da sevabı
büyüktür. İbadetlerde derinleşmeyi ifade eder. Kulu, Allah’ına daha fazla
yaklaştırır. Bu tür ibadetleri yapanlar, Allah tarafından mükâfatlandırılır.
Vakit namazları dışında kılınan (farz veya vitir namazı gibi vacip olmayan)
namazlara ‘nafile namaz’, oruç
tutulması şart olmayan günlerde tutulan oruca da ‘nafile oruç’ denir. İtikâf da nafile ibadetlerden biridir.

Çetinoğlu:
İtikâf
nedir? Tarifi ile başlayabilir miyiz?

Prof.
Yüce:
İtikâf
kısaca; İbadet niyetiyle kaidelere riayet ederek inzivaya çekilmek, insanın
kendi üç dünyası ile baş başa kalması, inzivaya
çekilmesidir.

Çetinoğlu:
Kullukta derinleşme’ tabirini de açıklar
mısınız?

Prof.
Yüce:
Kullukta
derinleşmek, ‘farz ve vacip namazlar
dışında ibadet ederek Cenab-ı Hakk’a daha çok yaklaşmak
’ olarak ifade
edilebilir. Kullukta derinleşmenin bir yolu da farz ibadetlere ek olarak nafile
ibadetlere devam etmektir. Efendimiz (sav) bir kudsî hadislerinde, farz ibadetlerin
yanı sıra insanı Allah’a yaklaştıracak, dostluğuna ve sevgisine mazhar kılacak
dolayısıyla kullukta derinleşmeye vesile olacak nafile ibadetlerin önemine işaret
etmişlerdir. İtikâf mutlak mâniada nafile bir ibadet olduğu gibi, şayet
gereğine uygun ikame edilirse, yukarıda işaret ettiğimiz gibi bünyesinde birçok
nafile ibadet de barındırmaktadır. Tabir yerinde ise itikâf nafile ibadetler
mahzenidir.  İtikâf, Cenâb-ı Allah ile
kurulan özel irtibattır.

Çetinoğlu:
İnsanlarımız,
itikâfa girmek için Ramazan ayını tercih ediyorlar…

Prof.
Yüce:

İtikâfa girmek için Ramazan’ı beklemek gerekmiyor. Özellikle çocuğu olan ev
hanımları 10 günlük sürenin kendilerine çok fazla geleceğini düşünerek itikâfın
güzelliklerinden mahrum kalıyor. Oysaki herhangi bir zaman diliminde evde
odalarına çekilip veya bir câmide namaz sonrası birkaç saatliğine itikâfa
girebilirler. Erkekler yalnızca câmilerde itikâfa girebilirken hanımların itikâf
için evleri içinde bir yer tahsis etmeleri yeterli. Sağlam, insanın kendisini
bir adım öteye götürmesi için zaman zaman itikâfa girmesi gerektiğini
düşünüyor: İllaki Ramazan’ın son on gününü beklemek şart değil. Herhangi bir
zamanda fırsat buldukça dünya hayatından kopup iç dünyamıza yönelmek ve Allah’la
özel bir irtibat kurmak için bunu yapmak gerekiyor. 

Çetinoğlu:
Farklı itikâflardan söz ediliyor…

Prof.
Yüce:

İtikâf, daha çok Ramazan’ın son 10 günü yapılır diye bilinir. Oysaki itikâf
yapılış amaçlarına göre üçe ayrılır.

1-Vâcip itikâf bunlardan ilkidir ve
adamak suretiyle yapılır. Vacip olan itikâfın en kısa süresi bir gündür ve bu itikâf
süresince gündüzleri oruç tutmak gerekir. Hz. Ömer’in vacip itikâfla ilgili şunu
söylediği rivayet edilir: “Resulullah
(sas)’e Mescid-i Haram’da bir gece itikâfta bulunmayı adamıştım, ‘Ne yapayım?’
diye sordum Resulullah (sas) de ‘Adağını yerine getir’ buyurdu
.”

 2-Sünnet
olan itikâf Efendimiz (sas)’in Ramazan’ın son 10 gününde girmiş olduğu itikâftır.
Bu aynı zamanda müekked sünnettir. Yani Efendimiz’in farz olmadığı halde
devamlı olarak yaptığı, nadiren terk ettiği amellerden biridir.

3-Müstehap olan itikâfın belirli bir
vakti yoktur. En az bir gün olması tavsiye edilir. Ancak herhangi bir zamanda
bir saatliğine veya daha az bir süreyle bile yapılabilir. Hatta namaz için câmiye
gelen bir kimse itikâfa niyet ederse câmide bulunduğu sürede itikâfta sayılır.
Bu amaçla bazı câmilerin kapılarına ‘Neveytü’l-itikâf  / İtikafa
niyet ettim
’ levhası asılıp cemaatin câmide bulunduğu sürede bu berekete de
kavuşabilecekleri hatırlatılır.

Çetinoğlu:
İtikâfta
dikkat edilmesi gereken hususlar hakkında bilgi verir misiniz hocam?

Prof.
Yüce:

Birincisi: Mutlaka itikâfa niyet edilmeli. İkincisi: Kişinin aklı başında ve
temiz olması gerekir. Üçüncüsü: Erkekler için itikâfa girilen yer cemaatle
namaz kılınan bir câmi olmalı.

 Kadınlar
en az bir gün sürecek itikâfa câmilerde değil evlerinde mescid gibi
belirledikleri bir odada girebilir.

Dikkat edilmesi gerekli diğer hususlar
da şunlardır: Vacip olan itikâfta oruç tutmak gerekir.

 Mümkün
olduğunca gereksiz konuşmalardan kaçınmalı, abdest ve tuvalet ihtiyacı hâricinde
câmiden dışarı çıkılmamalı.

 Zaruri
ihtiyaçlar dışında câmiden dışarı çıkılması itikâfı bozar. Çünkü itikâfta olan
kişinin yemesi, içmesi ve uyuması câmide olmalıdır.

 Câmi
görevlisine başvurmak şarttır.

 İtikâfa
giren kişinin yeme içme ihtiyaçlarını kendi imkânlarıyla karşılaması gerekiyor.
Ancak birçok câmide dernek, vakıf veya belediyeler tarafından da bu ihtiyaçlar
karşılanabiliyor. İtikâfa girmek isteyenlerin câmi görevlilerine başvurup kayıt
yaptırması şart. Bu başvurular ilçe müftülüğüne iletiliyor, mülki amirin uygun
görmesi halinde onaylanıyor.

 Çetinoğlu: İslâm tasavvufunda Evrâd u Ezkâr ve
Râbıta-i Mevt kavramlarından söz ediliyor. Bu kavramlar hakkında bilgi
lütfetmeniz mümkün mü?
 

Prof. Yüce:
Başta tasavvuf ehli* olmak üzere insan-ı kâmil* olma yolunda mesafe almak ve
kullukta derinleşmek isteyen hak dostları, temelde iki metot uygulamışlardır:
Evraâ u ezkâr ve râbıta-i mevt… İtikâf, şayet programlı ve hazırlıklı bir
şekilde yapılırsa, başta Kur’ân olmak üzere birçok evrâd u ezkâra beşiklik
yapabileceği gibi, câminin manevi atmosferini gecenin lâhutî* sessizlik ve
derinlikleriyle birleştirerek İlâhî vâridata* mazhar kılacak bir râbıta-i mevt
yapmak mümkündür.                                                                                                         

Çetinoğlu: Evrâd u ezkâr’ tabirini açıklar mısınız?  

Prof
Yüce:

Gönlünü Hakk’a vererek büyük bir itina ile dinî sohbetlere devam etmek. Zamanın
icabına göre, kabiliyet ve liyakat ölçüsünde, mü’minlere ve hatta bütün
mahlûkata* hizmet etmek. Hâlimizi muhafazaya çalışıp, dünya sevgisini kalpten
çıkarmaya, nefsin arzularına karşı muhalefet etmeye, ahlâkî durumumuzun inkişafına*
dikkat etmektir.                                                                   

Abide şahsiyetler yetiştirmiş olan
tasavvufun özü de hakikatte böyle bir feyz* ve ruhaniyeti* tahsilden ibarettir.
Bu bakımdan tasavvuf, hikmetle derinleşerek Hakk’a doğru mesafe alma yoludur. O
asla dünyadan el-etek çekmek, Yunus’un buyurduğu gibi yalnızca tâc ile hırkaya
bürünmek ve ancak belirli bir evrâd u ezkâr ile iktifâ etmek değildir.                                                                               

Doktor, hastasına ilaçlarını verirken,
ne zaman kullanacağını da tembih eder. Aksi halde ilaçların pek tesiri olmaz.
Evrâd ü ezkârın çekilme zamanı da, değerini Peygamberimiz (s.a.v.)’in
doğumundan alan, ‘Gecenin üçte ikisi
geçtikten sonra, keyfiyeti meçhul olarak, Rabbimizin, her gün dünya semasına
inerek:
Dua eden yok mu duası kabul
edilecek; bir haceti
* olan yok mu
isteği verilecek; istiğfar* eden yok mu, günahları affolacak, bağışlanacak
?”
(Ebû Hüreyre (r.a.)’den) diye nidâ
olunan seher vaktidir.                                                                                                            
                    

Sadık kullar, ateşin azabından, ‘Seher vakitlerinde bağışlanma dileyenleri
koru derler
.’
(Al-i İmran: 17)                                                                                                                                 
                                

Salihler*, geceyi ibadetle geçirdikleri
gibi, seher vakitleri de yatmaz, Cenâb-ı Hakk’dan kusurları için af talep
ederler. Muttakiler*, Hakk’dan korkup emrine uyup, nehyinden* kaçarlar. ‘Gecede pek az uyurlardı. Ve seher vakitleri
onlar istiğfar ederlerdi
.’
(Zariyat: 17-18)                                                         

Çetinoğlu:
Râbıta-i mevt’ kavramını da açıklar
mısınız Hocam?
                                                    

Prof.
Yüce:
Râbıta,
Allah dostlarının silsilesi ile Hazret-i Peygamber’den feyz akışını sağlar.
Muttasılan* elektriğe kapılan insanlar gibi en sondaki de istidadına göre aynı
akımı alır. Râbıta neticesinde manevi yardım gelir. Buna da istiâne* ve
istiğâse* denir. Ölümü tefekkür etmenin insan hâl ve tavırları üzerinde büyük
bir tesiri vardır. Hazret-i Peygamber (sav) bir hadîs-i şerîflerinde: ‘Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça
hatırlayınız
!’ Buyuruyor.                                                       
 Mü’min gözünü kapatır, ölüm
rabıtası yapar. Şöyle ki; kendisini ölmüş (bütün aile fertlerinin ve dostlarının
ardından ağladığını hayâl eder) Teneşir tahtası* üzerine konmuş, elbiseleri
çıkarılmış, yıkanmış ve kefenlenmiş olarak kabul eder ve bu şekilde düşünür. Nitekim
bu şekilde düşünüp de ölü yıkayıcısının elini vücudunda kefeni de omuzlarının
üzerinde hisseden mü’minler vardır. Yine mü’min, omuzlarda taşındığını, kabre
defnedildiğini, insanların ve yakınlarının kendisinden ayrıldığını hayâl eder. Kabirde
tek başına, korku içerisinde, bütün malından, ailesinden, amellerinden, dünyanın
çekiciliğinden ve genişliğinden ümidini keser. Rabbinden, Mevlasından başka hiç
kimsenin kendisine fayda veremeyeceğini ve onun huzurunda zelil*, aciz, günahkâr
ve mahcup olarak durduğunu düşünür. Mü’min vaktin müsait olmasına göre üç-beş
dakika bu şekilde ölüm rabıtası yapar. Rabıta; ‘rabt’ kökünden
gelmektedir. Rabıta ve rabt, sözlükte iki şeyi birbirine iyice bağlamak
anlamına gelir. Bu kelimeye, iki şeyi birbirine bağlayan ip, alaka, şiddetli
muhabbet, münasebet, ilgi ve sevgi ile bir şeye bağlılık, cesur ve dayanıklı
olmak gibi mânialar da verilmiştir. Bu kelimeler kullanıldıkları yere göre, bir
şeyin üzerinde sabit durmak, kendini hapsetmek, başkasından kesilip bir şeye
tam yönelmek gibi mânialar da taşımaktadır.

Tasavvuf
ıstılahında* ise; Müridin*, kalbinden dünya ile ilgili şeyleri çıkarması, diğer
bir ifadeyle mü’minin kalbini, hâl ve hareketlerini toparlamasıdır.                                                                 

Çetinoğlu:
Hocam,
Seyr u Sulûk kavramı ile mülakatımızı bitirebilir miyiz?
 


Prof. Yüce: Adına ‘seyr-u süluk’ dediğimiz manevi yolculuk insanın Allah tarafından
verilen gizli kabiliyetlerini ortaya çıkarmasına yardım eden sistemin adıdır.
Bu süreç sonucunda insan Hakk’ın halifesi olabilecek kemale erer. Sülûk*
esnasında mürşid* insana ayna tutar ve ona kendisini tanıtır. Sûfîlerin* sıkça
kullandığı ‘Kendini bilen rabbini bilir
sözü bu mâniaya işaret eder.                                                                                                                               

Allah Teâlâ insanı, Kitabında bildirdiği
üzere ahsen-i takvîm*; maddî ve manevi olarak en üstün şekilde yaratmış, bu
hakikati anlamaları için de meleklerin insan önünde secde etmesini emretmiştir.
İşin dikkat çekici tarafı ise insanın üstün derecesini Hakk’a kullukta bir an
olsun zafiyet göstermeyen melekler anlayamamıştır. Rabbimiz meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım
dediğinde, onlar ‘yeryüzünde bozgunculuk yapacak,
kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih
* ve takdis* ediyoruz.’
(Bakara, 30) cevabını
vermişlerdir. Şeytan ise insanın kıymeti hakkında sâdece akıl yürütmekle
kalmamış Allah’a isyan etmiştir. Meleklerin de anlamakta zorlandığı bu hakikati
acaba insan kendisi anlayabilmiş midir? Bu soruya da olumlu cevap vermek kolay
gözükmüyor. Zira insan kendinin üstün meziyetlerini bilmediğinden, hayatını heba*
etmekte, değerli olanı verip değersiz olana talip olmaktadır. Hâlbuki Yüce
Rabbimiz bizim yaratılışımızı Teğabün süresinde şöyle tarif eder: ‘Allah gökleri ve yeri Hak ile yarattı ve
size şekil verdi, şeklinizi de en mükemmel şekilde yaptı
.’
(Teğabün, 3)                                                                  
                                                                                              

Hz. Mevlana insanın bu gafletini
Bağdat’ta yaşayan ve yılan oynatarak insanları eğlendiren bir yılancı örneği
ile açıklar. Hikâyeye göre insanlara gösteri yapmak için dağlarda yılan arayan
bu adam, ölü bir yılana rast gelir. Yılan ejderha gibi dehşet saçan bir görünüş
ve büyüklüktedir. Ahmak yılancı bin bir zahmetle çeke çeke bu yılanı şehre
indirir, kimse göremesin diye de üzerine kalın örtüler örter, ister ki tüm
Bağdat halkı toplansın, daha çok para toplasın seyircilerden. Kısa zamanda
binlerce aylakçı* toplanır yılanı görmek için. Ne var ki yılan aslında ölmemiş,
sadece kış uykusuna yatmıştır, Bağdat sıcağını alınca yılan uyanır ve önce
yılancıyı bir lokma yapar, insanlar kaçışırken birbirini ezer ve yüzlerce insan
ölür. Mevlana bu ahmaklık karşısında şöyle der:Zavallı insan! Kendini
gereği gibi tanıyamadı. Çok ötelerden, ezel âleminden geldi; bu noksanlar
âlemine, bu kirli dünyaya düştü. İnsan
kendisini ucuza sattı. O çok değerli atlas bir kumaş gibi idi; tuttu, kendini
bir hırkaya yamadı gitti. Yüz binlerce
yılan ve dağ ona hayranken o niçin gaflete düştü de, yılan sevdasına kapıldı

(Mesnevi, III, 1000-1003)                                                  
                                                                             

Çetinoğlu:
Bu
röportajın hitâmesi için birkaç cümlelik yer ve zamanımızı nasıl
değerlendirirsiniz?
                                                                               
                                                

Prof.
Yüce:

İtikâf câmi bir ibadet olarak birçok manevi faydasının yanı sıra kullukta
derinleşme adına da kaçırılmaması gereken peygamber sünnetidir. Şayet Ramazan
ayının son on gününde bu ibadet ikame edilirse, manen elde edilen mertebeyle
birlikte, içinde bulunulan zaman (Ramazan ve muhtemelen Kadir gecesi) ve
mekânın (Allah’ın evi mescid) kutsiyeti kişinin elinden tutar ve âdeta vahyin
Hirâ Sultanlığındaki ilk nüzulüne benzer şekilde, Kur’ân’ı Hz. Cebrail’den
dinliyor gibi bir hâl yaşanabilir. Elbette iradenin hakkı verilerek bunun ruh
ve vicdandaki tesirleri sonraki günlerde de kısmen devam ettirilebilir.

  Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam, Verdiğiniz
bilgiler, hayırlara vesile olur inşallah.

                                                             

Derin Devlet – II

Derin devletlerin çoğu komplo teorisi, fakat bir tane
gerçeği var, bunu anlatacağım demiştim. Sözümü tutayım.

“İdrakimize giydirilen deli gömlekleri”

İdeolojilerin insanda neredeyse tıbbî bir etkisi var.
Kuvvetli uyuşturucular, LSD gibi. İnsanlar gördüklerine değil, ideolojinin
kendilerine telkin ettiğine inanıyor. Normal insan çevresine baktığında,
eşyadan yansıyan ışık gözüne girer, oradan beynine geçer ve beyin gelen
görüntüye anlam verir. Ha, demek burası yol, şu bir ağaç, burada da bina var
der. Veya burası dünya, burada insanlar “millet devleti” veya “ulus-devlet”
veya “nation-state” denilen teşkilatlar içinde yaşıyorlar deriz. Bu dünyanın
zembereği asırlardır böyle işliyor deriz.

İdeolojinin kör ettikleri, dışardan, eşyadan yansıyıp
gözlerine, oradan da beyinlerine giden sinyalle amel etmez. Ne göreceklerini
ideolojileri peşinen söylemiştir. Onlar etrafı gözleyen fotoğraf veya video
makinesi gibi değil, projeksiyon makinesi gibi, sinemalarda perdeye filmi
yansıtan makineler gibi çalışır. Dünyayla aralarında bir perde vardır ve
beyinlerine önceden yüklenmiş senaryo gözlerinden bu perdeye yansır. Yüklenen
neyse onu görürler. Bir araya geldiklerinde de küçük yaştan beri kulaklarına
fısıldanan o ön yüklemeli manzarayı bir birlerinden teyid ederler ve demek ki
bu söylediklerimiz “maruf ve meşhur” imiş derler. Kendi özel maruf ve
meşhurlarıdır. Ve o marufu emrederler. Toplum biliminde bu grupça, birlikte
aldanmaya “yankı odası- echo chamber” deniyor.

Üç kozmoplitler 

Bir zamanlar, “Ne milleti? Ne devleti? Burası dünya,
burada sınıflar var, en büyüğü proletarya sınıfı, gittikçe büyüyor, dünyanın
tamamında iktidara geliyor, bunun da zararı yok, çünkü yakında proletaryadan
başka bir sınıf kalmayacak!
“, diyen projeksiyon makineleri revaçtaydı.
Sonra gerçek onların motorunu durdurdu, perde kalktı. Şimdi sol milliyetçidir.

Türkiye’de de bir süre, “Ne milleti! Dünya da, Türkiye’de
çok kültürlülüğe gidiyor, yakında hepimiz İngilizce konuşacağız, AB üyesi
olacağız, yaşasın multi-kulti”, diyorlardı. Sonra Almanya ve İngiltere
multi-kulti öldü dedi. Onlar öldü deyince öldü de.

Siyasî ümmetçilerin marufu başkaydı. Mesela Hürriyet
gazetesinin başlığındaki slogana, “Türkiye Türklerindir” sözüne kızıp,
şöyle derlerdi: “Ahlaksız bu şerefsiz. Türkiye Türklerindir diyor. Hâlbuki
burada şu var, bu var, öteki var… 
” Millet sayımız ben saymayı
bıraktığımda 36’yı geçmişti. Türkiye’nin her yanına vatanın paylaşılması
gerektiğini, “ortak vatan“ı anlatıp halkı ikna edecek heyeti nasihalar
gönderiyorduk… Yok yok, o mütareke sırasındaydı, bu sefer akil adam heyetleri
gönderiyorduk. Millet filan hikâyeydi. Bizi birbirimize bağlayan asıl kuvvet
Müslümanlıktı.

Bahs itmez oldı kimse, kesildi lisanları

Sonra bu sesler sustu. Bir daha tekrarlanmaz oldu. Şöyle medya,
böyle medya, havuz falan deniyor denmesine de slogan hâlâ orada duruyor. Demek
ki “Türkiye Türklerindir” ahlaksız ve şerefsiz değilmiş. Kaldırmak da o
kadar kolay değilmiş. Son zamanlarda burada şu da var, bu da var, öteki de var
lafları duyuyor musunuz? Baki rahmet istedi, “Bahs itmez oldı kimse kesildi
lisânları”

Her devletin bir milleti vardır ve o milletin mensuplarının
aziz bildiği değerler vardır. Eğer halkı dinlerseniz, hislerine, tepkilerine
kulak verirseniz, sonunda derin devlet, yani millî iradeye ram olursunuz. Bugün
bütün siyasî partiler hemen her ay yaptırdıkları anketlerle halkı dinliyor.

36 milletli zamanlarda, Habur rezaletinden hemen sonra bir
anket yaptırıldı. Anket sonuçlarını sıcağı sıcağına alan Ak Partili bir
milletvekiliyleydim. O olup biteni tasvip etmeyenlerdendi. Telefonu kapattı,
bana döndü ve “Hadi bakalım buyurun“, dedi. “Trakya’da %10’un
altındayız
.” İşte ben liberal kozmopolitim diyenlerin de, kozmopolit
İslamcıyım diyemeyenlerin de çarpıp, aman bu noktaya dokunmayalım dedikleri
derin devlet, daha doğrusu derin millet budur. O derin millet şimdi onları
 yerli ve millî yapmıştır.

Üç bin yıldır egemendir kendileri. Biline. Öğrendiniz zaten. (Alıntı: Milli Düşünce Merkezi)

Nereden, Nereye? (1974’ten, 2020’ye Kıbrıs)

O sabah Kıbrıs’ta yaşanan tarihsel
olayların akışına nokta koyacak bir harekâtın yapılabileceğini hiç kimse
bilmiyordu!

   
20 Temmuz 1974’ün ilk saatlerini yaşıyordu ada…

     Bir tatil gününün rehaveti adayı saran
cehennemi sıcaklıkla birleşmiş; sakin, sessiz bir güne uyanmıştı ada halkı…

    Sanki hiçbir şey yaşanmıyorcasına, sanki
ada Türkleri bir ölüm çemberine alınmamışçasına, sanki adalı Rumlar ellerinde
silah, yakaladıkları Türkleri katletmiyorlarcasına her yer sessizdi.

    Sanki yaşamın izi dahi yoktu adada!

    Ya
karşı kıyıda neler oluyordu?

    Hani
Rumların, yıllardır adalı Türklerle, ‘’Bekledim de gelmedin. Bu Kaçıncı Bahar’’
diye alay ettikleri ana vatanlarında, Türkiye’de neler oluyordu?

    Türkiye
adada yaşanan katliamlara daha fazla kayıtsız kalmamış, ata yadigârı Kıbrıs
adasında yaşayan soydaşlarımızı Rum mezaliminden kurtarmaya karar vermişti.

    Daha önceki kararlar gibi bu kararında
uygulanmayacağına inanan dünya devleri dahi o sabah adaya hareket eden
Mehmetçiğin Kıbrıs semalarında göründüğünü, Girne kıyılarına çıktığını işte o
saatlerde öğreniyor; çok acil, çok önemli koduyla dünya kamuoyuna duyurmak
zorunda kalıyordu!

    Evet, Mehmetçik nihayet adaya ayak basmış,
Kıbrıs Türk’ü özgürlüğe giden yola ilk adımını atmıştı…

    Her şey öylesine çabuk, böylesine zor bir ada
harekâtı öylesine başarıyla gelişmişti ki, Rumların asla geçilmez dedikleri
Beşparmak dağları, daha ilk günden geçilmiş. Girne’ye girilmiş, iki gün içinde
Boğaz-Gönyeli-Lefkoşa üçgeninde sıkışıp kalan Kıbrıs Türk Halkı Mehmetçikle
kucaklaşmıştı bile…

   Sonrasında
ikinci harekât, Mağosa-Güzelyurt-Yeşilırmak ve bugün Türk tarafının yaşadığı
tüm topraklar adanın gerçek sahipleriyle buluşuvermişti.

    Kıbrıs Türk’ünün yıllar boyunca vermiş olduğu
o muhteşem direniş mutlu sonla bitmiş; anavatan Türkiye sayesinde özgürce
yaşama kavuşmuşlardı.

    Adanın
kuzeyinde 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti, 15 Kasım 1983’te KKTC
Devleti kuruldu…

   Bir zamanlar, göçmenliğin zor şartlarıyla
Hamitköy ovasında çadırlarda yaşayan! Bir yerden, bir yere gitmek için Rumlardan
izin almak zorunda olan, değil evi barkı, sürecek tarlası dahi kalmayan Kıbrıs
Türk’ü; artık kendi devletinde yaşamanın, 1963 öncesinde kaybettiği mal, arazi,
ev varlığına yeniden sahip olmanın zenginliğini yaşıyordu…

   Yıllar, yılları kovaladı…

   Adanın güneyinde yaşayan Rumlar, yasal
hükümet olarak tanınmanın gücünü, AB’ye üye olmanın avantajını her platformda
kullandı.

     Ancak adanın kuzeyinde Kıbrıs Türk’ünün
yaşadıkları, adalı Rumlarla gelişen ilişkilerin izdüşümü adanın kuzeyini öylesine
etkiledi, bu etkileşim öylesine büyük oldu ki!

      KKTC devleti 2004’te neredeyse Annan
planı ile tarih oluyor, Türkiye AB’ye üye olabilmek adına Kıbrıs Milli
Davamızdan bazı tavizler vermenin zamanı geldi diyordu!

     Gün
geldi, Kıbrıs Milli Davamızın lideri KKTC devletinin kurucu Cumhurbaşkanı
rahmetli Denktaş dahi, aktif siyaset hayatına veda etmek zorunda kaldı…

     Gün
geldi, Annan Planı öncesinde Kıbrıs konusunu Anadolu insanımıza anlatmak adına
Türkiye’de konuşmalar yapan Denktaş’a; ‘’Siyaset yapacaksan ülkende yap. Git
davanı kendi ülkende anlat’’ dendi!

    Gün
geldi, Türkler Rumlarla iç, içe yaşamalıdır diyenler KKTC’de iktidara geldi.

    Gün geldi, verilen şehitler pahasına Kıbrıs
Türk’ünün kazandığı egemenlik hakkı için; ‘’Egemenlik, uğruna ölünecek leyla’’
değildir, diyebilen bir siyasetçi KKTC’de Cumhurbaşkanlığı makamına geldi!

    Gün
geldi adalı Türkler, oraya gelip de yerleşen Türkiyelilere bambaşka gözlerle
bakar oldu! Rumlar bu farklı bakışları kullandı, 1974 sonrası adaya gelenlere
‘’Yerleşikler’’ adını koydu!

     Her müzakere döneminde ‘yerleşikler’ adayı
terk etmelidirler, hele ki, Türk askeri adayı terk etmediği sürece, Türklerle
anlaşma asla olmayacak dendi…

   1968’den beri süregelen müzakerelerden bugüne
değin hiçbir sonuç çıkmadı! Bundan sonra da çıkacağı yoktur.

   Çünkü
Rum tarafının bu müzakere sürecinden beklediği hiçbir şey yoktur! Onlar zaten
adanın yasal hükümeti olarak tanınıyor, AB üyesi olmanın tüm avantajlarını da
kullanmaya devam ediyorlar.

    46 yıl sonra bugün adanın değişen yapısına,
yerleşimlerin paylaşımına, adalı Türklerle, adalı Rumların yaşam şartlarına
bakıldığında; her iki halk da mevcut koşullara alışmış, Kıbrıs adasının bugünkü
yapısını benimsemiş durumdadır.

     Her iki tarafın anavatanları, Türkiye ve
Yunanistan Kıbrıs’taki soydaşlarına yardım etmeye devam etmektedir. Rum
tarafının diğer bir avantajı da AB üyeliğidir. Çünkü buradan gelen milyonlarca
avro onların kasasına girmektedir.

      Aslında
adadaki yaşam rahat bırakılsa, taraflar bu süreci belki de daha iyi yönetecek,
belli bir süre sonra da mevcut durum karşılıklı özverilerle sona erecek, yasal
anlaşmayla kabul görecektir.

      Kıbrıs
adası; Akdeniz ve ada çevresindeki zengin enerji kaynakları başta ABD olmak
üzere, hem çevre ülkelerinin, hem de AB ülkelerinin iştahını kabartmakta; bu
adanın stratejik konumunun avantajlarını, enerji kaynaklarının zenginliklerini
ne Türklere, ne de Rumlara bırakmak istememektedirler!

      Rum tarafı da bu iştah kabartan avantajları
kullanarak emperyalist ülkelerle paylaşım anlaşmaları imzalamış; bu anlaşmalarla
hem Türkiye’yi, hem de ada Türklerini Kıbrıs ve Akdeniz’den dışlamanın sinsi
planlarını yapmaktadır!

     1974’ten, 2020’ye Kıbrıs konusunun özetle gelişimi
budur.

     Tüm yaşananlara rağmen ne Türkiye, ne de
Kıbrıs Türk’ü adadaki yasal ve tarihsel yaşam haklarından asla
vazgeçmeyecektir. Kıbrıs Türk Halkının ata yadigârı ada topraklarındaki
geleceği aydınlık, yarınları daha güzel olacaktır.

    Çünkü Türkiye Kıbrıs Türk Halkının her
zaman yanında olma kararlılığındadır.

    Çünkü adalı Türkler KKTC devletinin
kuruluşu öncesinde yaşadıkları acıları unutmuş değildir.

    Çünkü Kıbrıs Türk Halkı adada yaşayabilmek,
devletinin kalıcı olabilmesi için daha çok çalışmaktadır.

    Çünkü Kıbrıs Türk Gençliği vatan
topraklarının aydınlık geleceğine sahip çıkmanın bilincindedir.

    (20 Temmuz 1974 Mutlu Barış Harekâtının
46’ncı yıl dönümünü kutluyor, bu uğurda hayatlarını seve, seve feda eden
Şehitlerimizin aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyor, mücadelede yer alan
Devlet büyüklerimizi minnetle yâd ediyor, Mücahit Gazi ve Gazi arkadaşlarımı
sevgiyle selamlıyorum.)

İngiltere’den Tespitler (19)

Yine eskiden okuduğum haberlere intikal ettim. Newyork’ta
polisin çok teşkilatlı ve kuvvetli olmasına rağmen, apartman sakinlerinin
geceleri sırayla apartmanda nöbet tutmaları gerçeğine.

     Asansör dışında,
dairelerine merdivenlerden çıkamayışları hakikatine. Merdivenlerde başlarına
bir şeyler gelmeyeceğinden emin olamayışlarına.

     Nitekim bazı
olayları filmlerine bile konu ediyorlar. İnsanların kendilerini emniyette
hissetmemeleri ve birbirlerine güven duymamaları. Kapılarında kilit üstüne
kilit bulunmasından, içeriden de kapılarını zincirlemelerinden açıkça
anlaşılıyor.

     Bir kış gecesi,
evine geç vakitte dönen kadın, dış kapının anahtarını evde unuttuğunu anlar.
İçeri girmek için diğer zilleri bir bir çalar. Fakat kimse o geç saatte, dış
kapıyı açmaya cesaret edemez. Sabahleyin kadının cesedi, kapı önünde donmuş
olarak bulunur.

     Yine ABD’den dönen
bir arkadaşım anlatmıştı. ABD’de şehirlerarası yolculuğa kendi otomobiliyle
çıkamayışını. Eğer arabası ezkaza / kazara bozulacak olursa, yolda
kalabilirmiş. Çünkü kimse durup yardım edemezmiş. “Acaba adam arabam bozuldu
numarası yapıp beni soymak veya öldürmek mi istiyor?” diye düşünürmüş!

     Yine bir arkadaşım
anlatmıştı. Sabahın erken saatlerinde Londra’ya iner. Kalacağı eve, belli bir
yerden sonra yürüyerek gider. Arkadaşları, sabahın bu erken saatinde yürüyerek
geldiğini öğrenince şaşırırlar ve “Geçmiş olsun.” derler. “İyi ki başına bir
şey gelmemiş. Çünkü sabahın bu saatlerinde bu yol tekin değildir!” derler.

     Bu sefer şaşırmak
sırası arkadaştadır. Zira bilmediği için o yolu yürümüştür. Hani derler ya: “Cahil
cesur olur.” “Bilseydim herhalde cesaret edemezdim.” der.

     Değerli okur! Bu
hatırlayış ve hatırlatmaları, hiçbir milleti kötülemek için yazmıyorum. Sadece
Batı’nın -buna ABD de dâhil- genellikle nasıl bir mâneviyatsızlık içinde
yüzdüğünü ve bocaladığını göstermek istiyorum.

     Çünkü vicdanlara
hükmetmeyen kanunlar; insanları her zaman ve her yerde mutlu edemiyor, güvenli
kılamıyor.

     Londra’da her
çeşit insanın bulunması, özellikle bir vesileyle gelip de, kaçak olarak
Londra’da kalanların çokluğu, insanlarda tedirginlik doğuruyor.

     Cambridge ve
çevresinde yol kenarlarındaki dinlenme tesislerinde ve piknik yerlerinde -az da
olsa- yerlere atılan çöplere rastlıyor ve şaşırıyorum.

     Çünkü sanırız ki,
bu hep bizde böyledir. Avrupa’da insanın çöpü yere atmasını havsalamız almıyor.
Elbette bizde de olmamalı, onlarda da. Kaldı ki “Temizlik imandandır.” sözüne
sahip bir dine mensup ve bağlıyız.

     Psikolojik olsa
gerek; Avrupa’ya aksi bir durumu hiç yakıştıramıyor, en ufak eksiklik
konduramıyoruz. Çünkü Avrupa bizim için ölçü, kıyas ve mihenk taşı olmuş! Çünkü
o en iyisini bilir! O asla yanılmaz! O ne yaptığını bilir! Her işinde, her
hareketinde, her yaptığında ve hatta her düşüncesinde, mutlaka bir hikmet, aklî
bir sebep vardır.

     İşte bu
saplantılar yüzünden İngiltere’de görmeyeceğimi sandığım çirkin manzaraları
görünce, şaşırmadan edemedim. Meşhur Thames nehrinde irili ufaklı çöplerin
akması! Hem de Londra’nın tam ortasından geçerken. Sokaklara kâğıtların
atılması. Piknik alanlarında ve dinlenme yerlerinde çöplerin bırakılması.
İçilen teneke kutularının yeşillikler üstünde bırakılması. Ne yalan söyleyeyim,
beni epeyce şaşırttı doğrusu.

     Yasaklayıcı emri
vicdanlarından da almayanların, ilanihaye, uzun müddet polis korkusuyla
durumlarını düzgün ve kıvamda tutamayacaklarını, somut olarak, bir kere daha ve
bu sefer bir Avrupa ülkesinde anlamış oldum.

     Her insanın yanına
bir polis koyamazsınız! Kaldı ki polis de insan. Polis için de bir polis;
düşünmemiz lâzım olur ki, bunun tatbiki mümkün değil.

     Oysa
“Re’sü’l-hikmeti mehafetullah.” Yani hikmetin / insan olmanın başı, Allah
korkusudur.

İngiltere’den Tespitler (18)

Şehir ve şehir dışı yollardaki kavşaklarda, dört yol
ağızlarının ortasında Raund About (Randebaut) / döner yol diyebileceğimiz yuvarlaklar
var. Burayı dolaşmadan istenilen yola sapılamıyor. Böylece kavşağa yaklaşanlar
hız kesmek, yavaşlamak ve durmak zorunda kalıyor. Muhtemel ve olası kazalar da
bu şekilde önlenmiş oluyor. Dört yol kavşaklarındaki bu çeşit tatbikat ve
uygulama; tabii kontrol sistemi yerine de geçiyor. Kaldı ki dört yol ağzı
olmasa da, bütün dönüşler keskin olarak değil, ufak çaplı da olsa, yarım bir
kavisle yapılıyor. Zaten bu nevi dönüş yapılması gerektiği; kavisli beyaz ok
işaretiyle gösteriliyor yol üzerinde.

     Cambridge’de özellikle lokanta ve pastahane
veya kafe gibi yerlerde; yedikleri yemeklerin cinsinden veya kullandıkları
yağın türünden yahut da domuz etinden olsa gerek; kendine has, tarifi zor,
tuhaf ve ağır bir koku; her tarafa sinmiş durumda. Şehrin sokaklarında ve
bilhassa kalabalık yerlerde bu koku kendini kuvvetle hissettiriyor. Bu
tesbitimiz sadece Cambridge için değil, İngiltere için geçerlidir diyebiliriz.

     Diğer Avrupa
şehirlerinde olduğu gibi Cambridge’de de, hemen herkesin bir iki arabası olduğu
gibi, bir iki de köpeği var. Yürüyüşe onlarla birlikte çıkıyorlar. Yollarda ve
özellikle parklarda, köpeklerle ilgili uyarı levhaları bulunuyor. Sahiplerinden
köpeklerin pisliklerini hemen  toplayıp
özel olarak onlar için hazırlanmış çöp sepetlerine atmaları isteniyor. Yani
köpek pisliklerinin yerde kalmasına müsaade edilmiyor. Köpekler, İngilizler
için vazgeçilmez; eksiklikleri mutlaka hissedilen bir varlık. Köpeklere büyük
ihtimam ve özen gösteriliyor burada. Köpek deyince sevgili okur! Bir zamanlar
gazetelerde okuduğum bir haberi hatırladım.

     Paris
sokaklarından günde 16 ton köpek pisliği toplanıyormuş. Basıldığında kayganlık
oluşturduğundan düşmelere ve ayak kırılmalarına yol açıyormuş. Bunun için
insanların dikkatli olmaları öğütleniyordu. Burada ise köpeklerinin
pisliklerini temizlemeleri, sahiplerinden ısrarla isteniyor ve bekleniyor.

     Tabii kedi de
sevilen ve evlerde barındırılan hayvanların başında geliyor. Nitekim kimi
evlerin bahçeye açılan kapılarının alt köşelerine, kedilerin  ihtiyaç hissettiklerinde girip çıkmaları için
küçük cam kapılar monte edilmiş.

     13 – 15 santimetre
kare büyüklüğünde olup, içten dışa, dıştan içe açılacak şekilde
ayarlanabiliyor. Alıştırılan kedi, istediği zaman kafasıyla itip açabiliyor.
İçeriden dışarıya veya dışarıdan içeriye rahatlıkla girip çıkabiliyor.

     Küçük çocuklar tek
başlarına okula gidip gelmiyor. Çünkü anne ve babaları buna izin vermiyor.
Başlarına bir şey gelmesinden korkuyorlar! Ancak kendileri bizzat götürüp
getiriyorlar. Bu bana ABD’de bir arkadaşın çocuklarını, evin kapısına bile tek
başına bırakamayışlarını hatırlattı. Çünkü çocukların başına her şey
gelebilirmiş!

     Bu durum Batı
insanının düşündürücü vaziyetini anlatan başka çağrışımlara da yol açtı.

     Senelerce önce
Newyork’da, nasıl olmuşsa olmuş; ışıklar bir ara sönünce kimi insanlar
fırsattan istifade birçok dükkânı yağmalamıştı.

     Çünkü polis
korkusuna dayanan, görünüşteki sükûnet, bir anda yok olmuş. Vicdanlarda yer
almayan yasak hissinin önündeki engel, bir anda kalkınca olan olmuştu.

     Zira hikmetin başı
Allah korkusudur. Hesaba kitaba çekilme duygusudur. İnsanın, başı boş olmadığı
inancıdır. Her an, her yerde izlendiğini ve gözlendiğini bilmesidir. Geçici
olarak dünyada, ebedî olarak da öte âlemde, hayatının süreceğine olan imanı ve
inancıdır.

     Ki bu duygu
insanı, dağ başında bile olsa faziletli, ahlâklı ve dürüst kılar. O insan bilir
ki, kimse görmese de Allah onu görüyor, yaptığını biliyor, düşüncelerini
okuyor. Her şeyi bir çeşit kara kutuya alıyor. Şimdi Koca Âkif’in beytini
hatırlamanın tam sırasıdır:

 

          “İman ki, o
cevher; ilâhî ne büyüktür.

            İmansız
olan paslı yürek, sinede yüktür.”

Düzen Partileri!

Türkiye’de siyasi partilerin hukuki altyapısı; Anayasa, Siyasi
Partiler Kanunu, Seçim Kanunu ve Yargıtay ile Sayıştay denetimlerinden oluşur.

Siyasi parti
kurmak her ne kadar kolay gibi gözükse de aslında büyük zorluklar içerir.

Günümüzde
yani 2020 yılı itibariyle ülkemizde 84’ün üzerinde siyasi parti bulunmaktadır.

Dediğimiz
gibi bir siyasi parti önceden izin alınmaksızın Türk vatandaşlarınca
kurulabilir. Ama zorluklar çıkarılmadığı takdirde! Yani bir bakmışsınız kolay
gibi gözüken siyaset yolu dikenli ve yokuşlu bir hale gelebilir…

Ülkemizde
faaliyet gösteren siyasi partilerin tüzük ve programlarına birde üstüne ek
olarak söylemlerine bakınca, birbirlerinden pek bir farklarının olmadığını
görürüz…

Halk
arasındaki yaygın kanaate göre dış devletlerden ( ABD, İngiltere vesaire gibi )
veya üst akıldan izin almaksızın bir siyasi parti kurulamaz, iktidara gelinemez
yada mecliste yer alınamaz…

Burada kast
edilen şey dışarıda ve içeride komplike bir düzenin varlığıdır. Bu düzenin
varlığına rağmen siyaset yapılamaz eğer yapılacaksa da bu düzenin kontrolünde
bir siyasi yapı oluşturmak gerekir denilmek istenmektedir. Ya da başka bir
anlamda, iktidar ve muhalefet elbiseleri önceden kesilip biçilmiş ve partilerin
üstüne giydirilmiştir diyebiliriz…

Hani bir
zamanlar halk arasında “Türkiye’de
ABD’ye gitmeden başbakan olunamaz”
söylemi vardı ya, bu aslında bir
düzenin halk arasında ki söyleniş ve kabulleniş ifadesidir. O zaman buradan
ABD’ye gitmeyenin iktidar olmak istemediği veya iktidar yapılmayacağı sonucunu
da çıkartmak mümkündür!

Gerçekten
belgelendirilemese bile bir küresel düzen ve onunla her daim dirsek temasında
olan bir iç düzen ( üst akıl, derin devlet, müesses nizam vesaire gibi )
vardır. Eğer işler iyi gitse ve bu düzen ortaklığı Türk Milleti ve insanlık
alemi için güzel işler yapsa elbette eleştiriye ve arayışlara gerek kalmazdı
diye düşünmek gerekir.

Ancak
anlattığımız bu düzen(ler)in kontrolündeki siyasi partilerle Türkiye’deki
sorunların her geçen gün ağırlaştığını ve çözümsüz hale geldiğini görüyoruz.

İktidar ve
muhalefet bloklarının ucuz ve yüzeysel siyaseti bize bunu açıkça
göstermektedir.

Bu sebeple
Türkiye’nin bu iktidar ve muhalefet partilerinden bir an önce kurtulup; yerli,
milli ve bağımsız vede düzenin kontrolünde olmayan siyasi partilere kavuşma
ihtiyacı bulunmaktadır.

Aynı zamanda
şikayetçi olduğumuz düzenin içinde kendine milletvekili, belediye başkanı,
bakan, başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak da yer bulmak isteyen siyasetçilere de
ihtiyaç yoktur. Bunların yapacağı işler kendilerinden önce o makamlarda
oturanların yaptıkları işler kadar olacaktır. Türkiye’nin bunlara tahammül
gösterecek zamanı kalmamıştır.

Yine
tekraren belirtmek gerekir ki; Türkiye’nin kalıplaşmış düşüncelerle ( sağcı,
solcu, milliyetçi, muhafazakar, dinci, mezhepçi vesair gibi ) düzenin
kontrolünde hareket eden siyasetçi ve siyasi partilere de ihtiyacı yoktur.

Ülkemiz her
şeyin önünde, cumhuriyetin kuruluş ilkelerine bağlı olmak kaydıyla
milliyetsever, yurtsever ve reformist anlayışa sahip siyasetçiler ile onların
oluşturacağı siyasi partiler tarafından yönetilmelidir.

Memleketimizde
yapılan siyaset ve gelişmeler mercek altına alındığında temel sorunların en
önemlilerinden birinin bu “düzen
partileri”
olduğu görülmektedir.

O zaman
sorunlardan arınmak için yapılacak iş; yerli, milli ve bağımsız siyasi
partilerin kuruluşuna katkı sağlamaktır.

Bunu
düşünmek ve yaşama geçirmek gelecek nesillere karşı bizlerce ödenmesi gereken
bir borçtur. Aksi halde bugünümüzü heba eden düzen partilerinin geleceğimizi de
çalmalarına göz yummuş oluruz…

15 Temmuz’dan Ders Çıkardık mı?

“15 Temmuz 2016
Darbe Teşebbüsüne” karşı kazanılan başarı her yıl bir bayram niteliğinde
“Demokrasi ve Milli Birlik Günü” adıyla kutlanıyor.

Darbelerin, ister başarılı olsun, isterse başarısız olsun, bayram gibi
kutlanması bana garip geliyor.
Bu yüzden 27 Mayıs’larda (1963-1982 arası)
resmi zevatın kutladığı “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” törenlerini sevmedim. 12
Eylülün bayram ilan edilmemesini çok isabetli buldum.

Bayramlar bütün
toplumun sevinç ve mutluluk duyması gereken zamanlardır diye düşünüyorum.

15 Temmuza getiren süreci ve darbe teşebbüsünü çok utanç verici buluyorum. 15 Temmuz
gecesi örgüt etkisine girmemiş güvenlik güçlerimizin refleksi ile gurur
duyuyorum. Ama TBMM’nin ve askeri birliklerimizin bombalanması, düşmana karşı
kullanılması gereken silahların milletimize doğrultulması ve kayıplarımız acı
verici.

FETÖ
organizasyonun yönetim kademesini, ABD istihbarat örgütünün maşası olarak
değerlendiriyorum. CIA, içimizden devşirdiği kişilerle oluşturduğu, bu örgütü
ülkemiz içinde ve dışında yürüttüğü bazı operasyonlar için kullandı.

CIA bu örgütün
yargıdaki kolu vasıtasıyla TSK’nın en başarılı subaylarını tasfiye etti. Devletin
en mahrem bilgilerini ele geçirdi.

Bütün bunlara
engel olamayan yöneticiler ve siyasetçiler
, 15 Temmuz’larda, şatafatlı
törenlerle beceriksizliklerini örtüyor. 

Biliyorum ki, FETÖ/PDY
örgütü
dünya istihbarat tarihinde benzeri bulunmayan bir organizasyondu. “Devletin
kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş”; yargı, TSK, emniyet dâhil bütün kritik
kurumların etkin kadrolarını işgal etmişti. TSK generallerinin yarısından
fazlası FETÖ’cü çıktı. Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının
yaverlerinin bile örgüt mensubu olduğu anlaşıldı.

FETÖ/PDY ile farklı yollardan da olsa, “aynı menzile gittiğini” düşünen iktidarın
her alanda desteğini almıştı. Bir paralel devlet yapılanması adeta
devleti yönetir olmuştu. Böyle bir noktaya gelmişken ne olduysa oldu, işbirliği
sona erdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın örgütle mücadele etmeye başlaması işi darbe
teşebbüsüne kadar getirdi.

Darbe başarılı olsaydı ülkemiz için tam bir felaket olacaktı. Bereket orduda kalan her rütbeden
vatansever askerler, örgüte tabi olmayan emniyet mensupları ve halkımızın
desteği ile bu felaket önlendi.

Böyle acıların
yaşandığı bir gün “bayram etmek” için vesile olmamalı. Benzeri bir
ihanet olmaması için ibret almak, buradan ders çıkarmak için
değerlendirilmeli idi.

******************************

FETÖ ile Mücadele Yöntemi

FETÖ ile mücadele edilmiyor denemez. “FETÖ irtibat ve iltisakı” iddiası ile hakkında işlem yapılanların
sayısı 598 bin kişi olmuş.
Yaklaşık
83 bin gözaltı
ve 95 bin tutuklama
yapılmış.

Ancak örgüt
ile irtibatından kamuoyunun hiç şüphe etmediği
bazı önemli kişiler ile
onların damatları gibi yakınlarının hiç ceza almaması; bazılarının önemli
makamlara getirilmesi; “FETÖ borsası kuruldu”, “yüksek meblağlı
rüşvetlerle beraat kararları alınıyor” 
iddiaları vicdanları rahatsız ediyor.

“Altı ibadet, ortası ticaret, üstü ihanet” olan bir yapılanma ile mücadelede ihanet eden üst tabakanın ne kadarı
cezalandırıldı?

Devletin izin
verdiği bankaya para yatıran, dershaneye, okula öğrenci
verenlere, sendikaya üye olanlara çektirilen çileleri herkes biliyor.

Ancak bu bankada
personel maaş hesaplarını açan, dershane ve okullarına “parsel parsel” arsa ve
binalar veren belediye başkanlarına soruşturma bile açılmadı. FETÖ
okullarında okuyan öğrenci başına devlet desteği veren yetkililer,
bırakın ceza almayı, ayıplanmadı bile.

FETÖ gibi bir
örgüt siyasi ayağı olmadan bu çapta güce erişemezdi. Siyasi ayaktan bugüne
kadar bir tek kişi bile açığa çıkmadı.

CIA’nın operasyonel maşası olan bir örgüt
ile bu mücadele yöntemi ne kadar doğru?

******************************

Liyakat Yerine İnancını Esas Alırsanız

15 Temmuz 2016
sonrası, FETÖ “irtibatlı” hatta “iltisaklı” olanlar bile devlet
kadrolarından tasfiye edildi/ ediliyor.

İltisak
sorunlu bir tanımlamadır. Çoğu hukukçu gibi ben de, bu kelimenin “suçta ve cezada kanunilik” ilkesine aykırı olduğu, örgüt
suçunun kapsamını genişlettiği” kanaatindeyim.
 Ancak örgüt içerisinde, “sempati ve iltisak boyutunu aşan”, örgüt hiyerarşisi içinde
yer alan
yani emir-komuta zincirine dâhil kişilerin devlet kadrolarında
yer almasını doğru bulmam.

FETÖ yapılanması
bize gösterdi ki, “aklını, iradesini, vicdanını birilerine devreden” insanlar,
tahsili, makamı, şöhreti ne olursa olsun, düşünme ve sorgulama melekelerini
kaybediyorlar.

“Şeyhi,
hocaefendisi, gavsı, genel başkanı, reisi, örgüt lideri” gibi aklını,
iradesini ve vicdanını devrettiği kişiler adına,
örgütün hiyerarşisi içinde,
hangi talimat verilirse sorgulamaksızın itaat ediyorlar.

Birey olamayan, sorgulama yeteneğini
kaybetmiş
, vereceği her kararı
iradesini teslim ettiği kişiden alacağı işarete göre belirleyen insanlar
güdülmesi
kolay kitleleri oluşturur.

Bu bakımdan
devlet kadrolarını oluştururken “aklını, iradesini ve vicdanını” ABD’deki
birine teslim edenlerden temizlerken,
onların yerine Ankara, İstanbul,
Erzurum, Adıyaman vd yerlerden birinde oturan bir şahsa devredenler tercih
edilmemeli. Devleti yönetenler böyle grupları himaye etmemeli. Sağlık Bakanlığı
falanca cemaatin, İçişleri Bakanlığı filanca tarikatın kadrolaştığı yerler
olmamalı. Hâkim ve savcı atamalarında AKP yöneticisi veya üyesi olmak tercih
sebebi olmamalı.

Din ve ideoloji gibi etkenlerle birey olamamış kitleleri yönetebilen herhangi bir kişi iç ve dış güçler
tarafından yönlendirilebilir, satın alınabilir, maşa olarak kullanılabilir.
Sizinle “aynı menzile gidiyor” gibi gözükenler bile devlete ve size
ihanet edebilir.

Bunca tecrübeden
sonra, devlet kadroları “işini en iyi yapan” liyakatli insanlara emanet
edilmeliydi.

Ama ben bu
konuda da FETÖ tecrübesinden ders çıkarıldığı kanaatinde değilim.

İngiltere’den Tespitler (17)

Cambridge ve civarında evler genellikle eşyalı olarak kiraya
veriliyor. Bu da büyük kolaylık sağlıyor kiracılara. Üstelik kiralanan evin her
türlü kontrol, tamir ve diğer işleriyle emlâkçı ilgilenmekte. Kiracıya her
hususta yardımcı olmaktadır.

     Bizde olduğu gibi
emlakçının işi sadece kiralamada aracı olmaktan ibaret değil. Aksine, evden taşınana
kadar kiracı daima emlakçıya muhatap oluyor. Kirayı falan hep emlâkçıya ödüyor.
Daha doğrusu maaşından otomatik olarak emlakçı için kesiliyor. Böylece ev
sahibi kiracıyla hiç muhatap olmuyor. Hem ev sahibi rahatça kirasını alıyor,
hem de emlakçı geçim yolunu buluyor. Kazancı da arada sırada satacağı mülkten
alacağı ücretle sınırlı kalmıyor. Zaten emlakçı rast gele kiracı bulmadığı
için, ne emlakçı ne de ev sahibi herhangi bir problemle karşılaşıyor.

     Cambridge’de polis
ortalıkta pek görünmüyor. Sokaklar kameralar vasıtasıyla bir merkezden
gözleniyor ve kontrol ediliyor. Tabii gereken yerlerde trafik polislerine
rastlamak mümkün. Fakat trafik polisi; suçlamak yerine, suçtan vazgeçirmeyi
tercih ediyor. Hatayı önlemeyi amaçlıyor. Vatandaşın trafik suçu işlememesi
için gereken yerlerde uyarıcı trafik işaret ve levhaları dikkatimizi çekiyor.
Vatandaşın ileride nasıl bir kontrolle karşılaşacağı çok önceden, uyarıcı
levhalarla belirtiliyor.

     Vatandaşın gâfil
avlanmasına fırsat verilmiyor. Kendiliğinden üzerine düşeni yapması sağlanıyor.
Bütün bunlara rağmen, yine de trafik kazaları İngiltere’de bir türlü
önlenemiyor.

     Bisiklet şehri
olan Cambridge’de özellikle yabancılar için bisiklet kiralamak da mümkün.

     Nitekim tren
istasyonunun hemen yanı başında bisiklet kiralanacak yer göze çarpacak bir
konumda, müşterilerini bekliyor.

     Cambridge’de
herkesin arabası olduğu gibi, bisikleti de var. Çünkü şehir bisiklet sürmeye
çok elverişli. Bizim Konya şehrimiz gibi. Bir farkla Cambridge’e yeşil renk
hâkim; bozkır toprağı ve rengi değil.

     Şehrin her yerinde
bisikletler için park yerleri var. Bırakılan bisiklet mutlaka kilitleniyor.
Aksi takdirde çalınması kuvvetle muhtemel. Ez kaza, bisikletini rast gele
bırakmaya hiç gelmiyor. Dönüşte bıraktığın yerde bisikletin yerinde yeller esmiş
oluyor. Kısaca burada bisiklet hırsızlığı yaygın. Özellikle talebelerin bu işi
yaptıkları söyleniyor.

     Cambridge’de yaya
geçitlerinde öncelik yayaya. Caddelerde yolun iki tarafında yuvarlak sarı
lâmbaların olduğu yaya geçitlerinde öncelik yayaların. Geçit başında yaya
belirdiği an, iki taraftan gelen araçlar kendiliğinden, hemen durup, yayanın
geçmesini sabırla bekliyor.

     Işıklı geçiş
yerlerinde ise yayalar; geçiş düğmesine basıp, yeşil ışığın yanmasını bekliyor.
Yeşil ışık yandığında ise, aynı zamanda dikkati çeken ses eşliğinde yayalar,
rahat fakat hızlı bir şekilde geçişlerini tamamlıyor.

     Daha sonra,
yayalar için yanan kırmızı ışıkla birlikte araçların trafiği, tabii seyrine
devam etmekte. Şüphesiz yayaların yeşil ışık düğmesine basar basmaz ışık
yanmıyor hemen. Önce bekleme yazısı beliriyor düğmeye basılan yerde. Ancak
belli bir süre sonra yeşil ışık yanıyor. Yoksa her geçen için, ânında ışık
yansa trafik altüst olur. Trafik akışı aksar.

     Cambridge; güney
İngiltere’nin orta kuzey doğusunda yer alıyor. İngiltere bir ada ülkesi
olduğundan, her tarafından denize çıkmak ve ulaşmak mümkün.

     Fakat manzara
değişmiyor. Dört yana doğru yemyeşil ağaçlıklı düzlükler alabildiğine uzanıyor.
Gök çok zaman alaca bulutlu. Türkiye’de ise her an, yol esnasında manzara
değişmektedir.

     Başka başka
köylerden geçilse bile aynı yapı tarzları; köyleri birbirinden farksız kılıp
yolculuğu monotonlaştırıyor. Ayrıca arazinin düz olması sebebiyle, seyir
esnasında görülecek manzaralar tek düze. Türkiye’de ise arazi inişli çıkışlı,
dağ tepe oluşundan ötürü; yol alırken, her an manzara değişiyor.

     Tabii, sun’î
olmayan binbir türlü manzarayla karşılaşıyor insan. Burada da anlaşılıyor ki
-tarım arazileri hariç- arazinin düz olması değil eğik bükük, inişli çıkışlı
olması meğer daha makbul ve daha güzelmiş.