13.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Haziran 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 464

Dîvânu Lugati’t-Türk

0

Kaşgarlı Mahmud tarafından
Araplara Türkçeyi öğretmek ve Türkçenin Arapça kadar zengin bir dil olduğunu
göstermek maksadıyla yazılan ilk Türk dili sözlüğüdür.

 

Kaşgarlı Mahmud eserini, 25 Ocak
1072 tarihinde yazmaya başlamış ve birkaç defa gözden geçirip yeni ilâveler
yaptıktan sonra 12 Şubat 1074 tarihinde tamamlamıştır. Eserini, 1077 yılında
Bağdat’ta Halife Muktedî-Biemrillâh’a takdim etmiştir.

 

Türk dilinin ilk sözlüğü olan
Dîvânü Lugati’t-Türk, çeşitli Türk boylarından derlenmiş bir ağızlar sözlüğü
özelliğine de sâhiptir. Bununla birlikte eser yalnızca bir sözlük olmayıp
Türkçenin 11. yüzyıldaki dil özelliklerini belirten, ses ve yapı bilgisine ışık
tutan bir gramer kitabıdır. Ayrıca kişi, boy ve yer adları kaynağı ve Türk tarihine,
coğrafyasına, mitolojisine, folklor ve halk edebiyatına dair zengin bilgiler
ihtiva eden, aynı zamanda döneminin tıb ilmi ve tedavi usulleri hakkında bilgi
veren ansiklopedik bir eser niteliği de taşımaktadır.

 

Kaşgarlı Mahmud eserini yazarken
o devrin Türk illerini bir bir dolaşmış ve doğrudan doğruya kendi derlediği dil
malzemesine dayanmıştır. Bu bakımdan eserde çeşitli Türk boylarının ağızları
üzerinde bizzat müşahedeye dayanan tespitler ve karşılaştırmalar yer
almaktadır. Yazar 11. yüzyılda Asya Türk kavimlerini boylarına göre tasnif
ettikten sonra bunları konuştukları dil ve ağız farkları yönünden ele almış,
Türk boylarının birbirine olan yakınlıkları ve temasları üzerinde de durmuştur.

 

Ağızların edebî kabiliyetleri göz
önünde bulundurulduğunda eserde başlıca iki ağız üzerinde önemle durulduğu görülür.
Bunlardan biri, ‘Türk şivelerinin en ince
ve zarif olanı
’ diye nitelendirilen Hâkaniye Türkçesidir. Diğeri ise ‘Türk şivelerinin en kolayı’ olarak vasıflandırılan
ve daha sonra geniş bir edebiyat meydana getiren Oğuz Türkçesidir.

 

Eserde Oğuzların bütün boyları ve
damgaları ayrı ayrı zikredilmiş ve sözlükte Hâkaniye Türkçesinden sonra en çok
Oğuz Türkçesi’ne ait kelimeler yer almıştır.

 

Dîvânu Lugati’t-Türk’te madde
başı olarak alınan kelimelerin sayısı yaklaşık 9000 civarındadır. 

 

Kaşgarlı, daha ziyade halk
arasında kullanılan Türkçe kelimeleri derlemiş, Müslüman olmayan bazı Türk
boylarının dillerinden derleme yapmamıştır. Her kelimenin hangi ağza ait olduğu
belirtilmemekle birlikte bunların bir kısmı zikredilmiştir. Buna göre eserde
Oğuz ağzına ait 185, Kıpçak ağzına ait 45, Çiğil ağzına ait 39. Argu ağzına ait
36, Yağma ağzına ait 23, Kençek ağzına ait 13, Tuhsı 7, Suvar 4, Hotan 2,
Yabaku (Nazman) 2 ve Kay ağzına ait 2 kelime kaydedilmiştir. Türk adıyla anılan
kelimelerin sayısı ise 12’dir.

 

Eserde madde başı olan kelimelerin
açıklamaları yapılırken manalarının daha iyi anlaşılmasını sağlamak maksadıyla
deyimlerden, atasözlerinden ve şiirlerden örnekler verilmiş ve bunların Arapça
tercümeleri de yapılmıştır. Ayrıca bazı ayet ve hadislerden deliller
getirilmiştir. Sözlüğün çeşitli yerlerinde dağınık halde bulunan atasözlerinin
toplam sayısı yaklaşık 290 kadardır. Bunlar bazı araştırmalara konu edilerek
makale veya kitap hâlinde topluca neşredilmiştir.

 

Türk halk şiirinin günümüze kadar
gelen en eski örnekleri olarak kabul edilen şiirler ise dörtlük veya beyit
şeklindedir. Genellikle yedili veya sekizli hece vezniyle kaleme alınan ve
koşma tarzında kafiyelenen dörtlüklerin çoğu savaşla ilgili olup bunun yanında
tabiatı konu alan, av eğlencelerini anlatan şiirler de vardır. Eserdeki
şiirlerin kimlere ait olduğu hakkında herhangi bir kayda rastlanmamakla
birlikte Çuçu adlı bir Türk şairinden söz edilmektedir. Kendisine âit şiirler
de bulunduğu ifade edilmektedir.

 

Dîvânu Lugati’t-Türk, Türk toplum
hayatının her sahasına ait çeşitli bilgileri ihtiva etmektedir. Bu bakımdan
eser içinde yer alan âdetler, akrabalık, evlenme, atçılık ve binicilik,
aygıtlar, bağcılık ve bahçıvanlık, beslenme, mutfak, yemekler, bitki, coğrafya,
dil bilgisi (fiil yapısı, fiilden fiil yapma ekleri), Oğuzca sözler, ses
taklidi kelimeler, inanç kültürü (itikadlar, şamanizm), tabiat, dokuma ve
bezeme, eğlence, millî oyunlar, müzik, şiir ve dans, ev eşyası, giyim kuşam,
gök bilimi, hayvan adları, hakan, kadın, savaş (savaş tekniği ve silâhlar),
spor ve oyunlar (ayak topu, çevgân, yumruk oyunu), tabâbet, tarım, toplum
hayatı, Türk evi, ulaşım ve taşıtlar gibi konular yönünden de incelenip
değerlendirilmiştir.

 

Kaşgarlı Mahmud’un eserinde yer
alan haritanın ilk Türk dünyası haritası olması bakımından büyük değeri vardır.
Haritada Türklerin oturduğu yerlerle bunların münasebette bulunduğu milletlere
de yer verilmiştir. Dağlar kırmızı, denizler yeşil, ırmaklar mavi, kumluk
alanları sarı renklerle tespit edilmiştir. Haritanın esas merkezini Balasagun
şehri teşkil etmiş, diğer şehirler ve belli başlı yerler bu şehre göre
düzenlenmiştir.

 

Eser ilk defa Kilisli Rifat Bilge
tarafından incelenerek Arap harfleriyle, İstanbul’da 1914-1916 yıllarında üç
cilt hâlinde yayımlanmıştır. Bu ilk yayımdan sonra eser ve müellifi üzerinde
yurt içinde ve batı ilim dünyasında birçok araştırma ve inceleme yapılmıştır.
Yurt içinde başta M. Fuad Köprülü, Zeki Velidi (Togan), Necib Âsım (Yazıksız),
Kilisli Rifat Bilge, Besim Atalay, Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun ve Ahmet
Caferoğlu olmak üzere birçok ilim adamı Kaşgarlı Mahmud ve eseri üzerinde
çalışmıştır. Batıda ise Alman, Rus, Macar ve Fransız bilginler Dîvânu Lugati’t-Türk’e
dair çeşitli yayınlar yapmışlardır.

 

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un hazırladığı Kâşgarlı Mahmud DÎVÂNU LUGATİ’T-TÜRK Giriş-Metin-Çeviri-Notlar-Dizin
isimli eser, 20 X 26,5 santim ölçülerinde, 995 sayfa olarak 2018 yılında
yayımlanmıştır. 

 

TÜRK DİL KURUMU
YAYINLARI:

Remzi
Oğuz Arık Mahallesi, Atatürk Bulvarı Nu: 217 Çankaya, Ankara. Telefon:
0.312-457 52 00 Belgegeçer: 0.312-468 07 83 
Genel ağ:
http://tdk.org.tr 

 

 

 

 

KAŞGARLI MAHMUD:

11. yüzyılda
yaşamış, Türk dilinin ilk sözlüğü müellifi ve en eski Türk dili
araştırmacısıdır.

 

Doğum yerinin
Barsgan olduğu bilinmekle birlikte, doğum tarihi kayıtlara intikal
etmemiştir. 

 

Kitabının Abbasî
halifesine sunuş kısmında kendisini Türk kavminin soyca en köklü kişisi
olduğu kayıtlıdır. Öte yandan bir münasebet düşürerek ailesinin ülkede ‘emirler’ diye tanındığını söylemekte
ve soy ağacının Mâverâünnehir ve Buhara fâtihi Nasr İlig Han (Arslan llig
Nasr b. Ali) adındaki zata dayandığı anlaşılmaktadır. O’nun, Karahanlı
hükümdar soyundan geldiğine dâir bilgiler de inandırıcıdır. Annesi geniş ve
derin kültürlü bir kadındır. Okula Opal’de başlayıp gençlik yıllarında Kaşgar’da
yüksek sınıftan aile çocuklarının devam ettiği Medrese-i Hamîiryye ve
Medrese-i Sâciyye’de okudu. Medrese yıllarında zamanının klasik ilimleri
yanında Arapça ve Farsça öğrenmiştir. 1057’de babası ve aile fertlerinin
saraydaki suikasta kurban gitmelerinin ardından başka ülkelerde geçen uzun
gezgincilik yılları sonunda geldiği Bağdat’ta eserini tamamlayarak Halife
Muktedî-Biemrillâh’a sunmuştur. 1080’de kendi ülkesine dönüp Opal’de kurduğu
Medrese-i Mahmûdiyye’de müderrislik yaptıktan sonra 1090 yılında doksan yedi
yaşında iken burada vefat etmiştir. Başka bir rivayete göre ise eserini
halifeye sunduktan birkaç yıl sonra 89 yaşında iken Kaşgar’a dönmüş,
med¬resesinde sekiz yıl müderrislik yapmış ve doksan yedi yaşında vefat
ederek med¬resesinin yanında yapılmış olan türbeye gömülmüştür.

 

Kaşgarlı Mahmud’un
mezarının keşfi mahallî basından başlayarak haber ajansları vasıtasıyla
dünyaya duyurulduğunda ilim âlemi tarafından heyecanla karşılanmış ve Türkiye
basınında da gecikmeden akis bulmuştur

 

Bugün Türk
dünyasının Doğu Türkistan, Kırgız, Türkmen ve Kazak kollarının aralarında
paylaşamadıkları, her birince kendilerine mal edilmek istenen Kaşgarlı
Mahmud’un Orta Asya Türklüğü’nün hangi soyundan olduğu çok farklı görüşlerin
karşılaştığı tartışmalı bir konudur. Onun konuştuğu ve eserine de akseden ana
dilinin doğup büyüdüğü Barsgan ve Isık Göl yöresinde yerleşik Tuhsı (Türkeş)
ve Yağma Türkleri’nin Türkçesi olduğu, soy mensubiyetinin de buraya ait
bulunduğu en inandırıcı görüş durumundadır.

 

Hz. Muhammed’e
(sav) ait olduğu idia edilen sözlere dayanarak Türklüğü yüceltme gayreti
içinde olan Kaşgarlı Mahmud, Türklerin dünya düzenini sağlamaktaki târihî
misyonunu belirterek, el-Câhiz’in ‘Türklerin
Faziletleri
’ isimli eserine bir yenisini eklerken  İslâm dünyasına Türklük adına bazı
mesajlarla birlikte Türk dilini öğrenme yolunda bir çağrıyı iletir. Türk
dilinin dillerin en zengin ve en mazbutu bilinen Arapça ile at başı yürür bir
seviye ve kabiliyette bulunduğu şeklinde o zamana kadar hiçbir dilci ve lügat
müellifinin telaffuz edemediği bir dâvâyı dile getirir.

 

Kaşgarlı Mahmud’u
kendi çağı ve onun ötesinden bu yana günümüz için de önemli bir şahsiyet
kılan en mühim taraf, kendisine kadar hiç ele alınmamış ana dilinin söz
servetini ve onu yöneten kurallarını meydana çıkarmasıdır. Bu hizmeti
gerçekleştirme ihtiyacını çok öncelerden hissetmiş ve bu uğurda içine girdiği
büyük çalışmanın yanı sıra Türkçenin üstünlüğüne ve İslâm âlemi için
üniversalliğine inancını cesaretle ortaya koymuştur.

 

Eseri, Kaşgarlı
Mahmud’a Türkoloji târihinde müstesna bir yer açmıştır. Türkoloji’de ufuk
genişletici bir rol üstlenen Dîvân’ı onu günümüzde daha da artan bir değer ve
itibarın sâhibi kılmaktadır.

 

 

 

Prof.
Dr. AHMET BİCAN ERCİLASUN:

    
8 Şubat 1943 târihinde İzmir’de dünyaya geldi. Büyük babasının vefatı
sebebiyle ailesiyle birlikte bir müddet Kıbrıs’ta kaldıktan sonra 1951
yılında İzmir’e döndüler. İlk ve ortaokul ile İmam Hatip Lisesi’ni İzmir’de
okudu.  Fark imtihanı vererek 1963
yılında klasik lise diploması aldı.

    
Aynı yıl, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji
Bölümü’nde yüksek tahsile başladı. 1967 
              yılında Atatürk
Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde açılan
asistanlık imtihanını kazandı. 

    
1967-1971 yılları arasında, bir yandan Atatürk Üniversitesi’nde
öğrencilere Türkiye Türkçesi, Osmanlı Türkçesi, Orhun Türkçesi dersleri
verirken; Kars ve ilçelerinde derlemeler yaptı.

1971 yılında Dr. ünvanını aldı, aynı yıl,
Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdarî Bilimler Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak tayin edildi.

    
Haziran 1976- Ağustos 1977 döneminde Amerika Birleşik Devletleri’nde
Washington Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulundu.

    
Doktora sonrasında çalışmalarını daha ziyade Türk lehçeleri, eski Türk
dili ve Türkiye Türkçesi’nin problemleri üzerinde çalıştı. 1979 yılında
Doçent unvanını aldı.

    
1980 yılında Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü aslî üyeliğine seçilen
Doç. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, 1983 yılında (ek görevle) Gazi Üniversitesi
Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü Başkanlığına tayin
edildi. Bu görevi 1985 yılına kadar devam etti. 1983 yılında Yüksek Öğretim
Kurulu tarafından Türk Dil Kurumu Aslî Üyeliği’ne seçildi.

    
1984 yılında “Dilde Birlik” adlı eseriyle, Türkiye Millî Kültür
Vakfı’nın ‘Fikir Dalı Armağanı’na lâyık görüldü.

    
1986 yılında Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’ne Profesör
olarak tâyin edildi. Bu fakültenin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kurdu.
1986-1991 yılları arasında Gazi Üniversitesi Basın-Yayın Yüksek Okulu’nda
müdürlüğü yaptı.

    
1991 yılında, dönemin Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek’in isteği
üzerine Türk Cumhuriyetleri’nden gelen bilim heyetine başkanlık edip,
Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü’nü hazırladı. 1992 yılında Gazi
Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları
Bölümü’nü kurdu ve bölüm başkanı oldu. 1993 yılında Yüksek Öğretim Kurulu’nda
Türk Dünyası Müşaviri olarak görev yaptı.

03.11.1993 tarihinde vekâleten; 24.04.1994
tarihinde ise, Üçlü Kararname ile asaleten Türk Dil Kurumu Başkanı olarak tayin
edildi. 06.11.2000 tarihinde Türk Dil Kurumu başkanlığından kendi isteğiyle
ayrıldı. 20.01.2001 – 20.01.2002 tarihleri arasında Türkiye-Kırgızistan Manas
Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı; fakültenin dekanlığını ve Türkoloji
Bölümü’nün başkanlığını üstlendi. Hâlen Gazi Üniversitesi Fen- Edebiyat
Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesidir.

    
Türk Cumhuriyetleri’ni, ata dede Türk yurtlarını araştırma, inceleme,
belgeleme ve görüntüleme maksadıyla defalarca dolaştı, Türk dünyasının
problemleri üzerinde çalıştı,  şiir,
deneme, hikâye, roman yazdı. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Ocağı,
Aydınlar Ocağı ve Azerbaycan Kültür Derneği üyesidir.

     Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri:

Arpaçay Köylerinden Derlemeler, Bugünkü
Türk Alfabeleri, Kars İli Ağızları-Ses Bilgisi, Kutadgu Bilig Grameri-Fiil,
Dilde Birlik, Uygur Halk Masalları (Şekür Turan’la), Türk Dili ve Kompozisyon
Bilgileri (Ortak), Moğolistan ve Çin Günlüğü, Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri
Sözlüğü, Türk Dünyası Üzerine İncelemeler, Türk’ün Kayıp Kitabı, Atsız,
Türkçülüğün Mistik Önderi, Atsız’ın Hikâyeleri (Yayına hazırlayan)

     
Millî ve milletlerarası sempozyumlarda pek çok tebliğ sundu.

 

 

 

Prof. Dr. ZİYAT AKKOYUNLU:

1946 yılında Irak’ın Türk şehri
Kerkük’te dünyaya geldi.

Yüksek tahsilini Ankara Üniversitesi
Dil-Târih ve Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı.
Yüksek Lisans ve doktora eğitimini de burada tamamladı. Aynı üniversitenin
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Türk Halk Bilimi Anabilim Dalında öğretim
üyeliği ve anabilim dalı başkanlığı görevini yürüttü. 1985’de Doçent, 1992’de
Profesör oldu. Denizli Pamukkale Üniversitesinde dekan yardımcılığı yaptı.
Ankara’da Hacettepe Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yaptı.

Dîvânu Lugâti’t-Türk, Irak Türk
edebiyatı ve Kerkük folkloru üzerine çalışmalarıyla tanınmıştır. Kolay
Osmanlıca ve benzeri konularda eserleri vardır.

12 Mart 2003 tarihinde Ankara’da
vefat etti. 14 Mart 2003 Perşembe günü düzenlenen cenâze merasiminin ardından
Karşıyaka Mezarlığına defnedildi.

 

 

DÎVÂNU LUGATİ’T-TÜRK HAKKINDA BİRKAÇ CÜMLE:

Eserin tam adı
Kitâbu Dîvâni Lugâti’t-Türk’tür; ‘Türk
lehçelerini toplayan kitap
’ demektir. Kısaca Dîvânu Lugâti’t-Türk (DLT)
olarak bilinir.

DLT, Karahanlı
döneminin iki büyük eserinden biridir. 1069 yılında Yusuf Has Hâcib
tarafından yazılmış olan Kutadgu Bilig, 6600 küsur beyitlik özgün bir siyasetnamedir.
1074 veya 1077 yılında yazımı tamamlanan DLT ise özgün ve zengin bir
sözlüktür. Karahanlı dönemine ait başka eser ve belgeler de vardır. 11.
yüzyıla ait olduğu tahmin edilen satır altı Kur’an tercümeleri de dönemin
dilini açık olarak yansıtan önemli eserlerdir. 12. yüzyılda Edib Ahmed bin
Yükneki’nin yazdığı Atebetü’l-Hakayık diğerlerine göre daha küçük dinî-
ahlâkî bir eserdir. Karahanlılar döneminden kalma Uygur ve Arap harfli hukuk
belgeleri de vardır. İşte DLT, bu külliyatın en önemli eserlerinden biridir.
Barındırdığı zengin söz ve gramer malzemesi dolayısıyla DLT, sadece Karahanlı
dönemi için değil, târihî ve yaşayan bütün Türk lehçeleri için en önemli kaynaktır.

DLT’nin bugüne
ulaşmış olan tek nüshası, İstanbul Fâtih’teki Millet Yazma Eser
Kütüphânesinde, Arapça eserler bölümünde (A. E. Arabî) 4189 numarada
bulunmaktadır.

DLT her şeyden
önce bir sözlüktür. Ancak gerek eserde yer alan söz varlığının tematik
çeşitliliği, gerek birçok kelime için karşılık vermekten öte yapılan
açıklamalar, gerek girişte ve bazı bölüm sonlarında verilen bilgiler eseri
âdeta bir Türkiyat ansiklopedisi hâline getirmiştir. Bu sebeple DLT hakkında
tam bir fikir sâhibi olabilmek için muhtevasıyla ilgili özellikleri maddeler
hâlinde belirtmek yararlı olacaktır.

1-DLT, 9000
civarında Türkçe kelimenin Arapça karşılıklarını veren bir sözlüktür.

2-DLT, çeşitli
bölümlerin veya kelime listelerinin sonunda yapılan gramer açıklamaları,
özellikle y. 279-304. sayfalar arasında verilen bilgiler dolayısıyla 11.
yüzyıl ölçünlü Türkçesinin küçük bir grameridir.

3-DLT, 11.
yüzyıldaki Türk boylarının ağızları hakkında bilgiler veren diyalektolojik
bir çalışmadır.

4-DLT, 11.
yüzyıldaki Türk boy ve alt boyları hakkında bilgiler veren etnolojik bir
eserdir.

Atatürk Karşıtlarına

97 yıldır hür ve bağımsız yaşamanın keyfini
sürdüğümüz ülkemizde bugünleri borçlu olduğumuz ULU ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK; en büyük eserim diyerek övündüğü ‘’Türkiye Cumhuriyetini’’ bu
cumhuriyeti kuran halkına yani bize emanet ederken; her türlü ahvalde güvendiği
Türk ulusuna seslenerek:

     
 ‘’ Ey yükselen yeni nesil Cumhuriyeti biz kurduk onu yaşatacak ve
yükseltecek olan sizlersiniz’’
ifadesi ile istiklal savaşımız sonrasında
kurmuş olduğu devletimizin sonsuza değin yaşatılmasını Türk Gençliğine emanet
etmiştir.

         
Genç Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesinde Kemalizm’in tüm devrim nitelikleri vardır. Halen tüm gerçekçiliği
ile ışıl, ışıl parlamakta olan bu nitelikler, günümüzün emperyalist ve dinci
kuşatmalarına karşı en güçlü engel olarak; dünyanın dört bir yanında
bağımsızlık mücadelesi veren mazlum milletlere yol göstermeye, ışık olmaya
devam etmektedir.

          ‘’TEBAA’’ olmanın verdiği
boynu büküklük ile her türlü baskıya katlanarak: ’’Sen Çok Yaşa Padişahım’’ cümleciği ile yanıt vermekten başka
yapacağı hiçbir şeyi olmayan insanlarımızı millet vasfına taşıdığı yolda;

            
Vatan Topraklarımız: Yunan’ı, İngiliz’i, Fransız’ı, İtalyan’ı tarafından
işgal altında iken bu emperyalist devletlerin silahlı güçlerinin süngüsü ile
paramparça edilen bizden önceki nesillerin evlatlarını, bu mukaddes vatan
topraklarını işgal eden düşmandan kurtarmak için yola çıkan Mustafa Kemal’in
ülke üzerine çöken bu kâbusu, bu karabasanları dağıtırken güvendiği tek bir şey
vardı:

            
 Türk insanının en büyük hasleti olan VATAN SEVGİSİ…

               İşte o yüce insan ve silah
arkadaşları Çanakkale’de, Dumlupınar’da, Afyonkarahisar’da, Sakarya’da ‘’MEHMETÇİĞİN’’ o muzaffer süngüsü,
süvarilerinin zafere koşan nal sesleri ile düşmanı denize döktükten sonra geçen
süreçte; devletimizin kuruluşuyla birlikte ve şu anda özgürce yaşamanın,
laikliğin, demokrasinin tüm nimetlerinden faydalanarak; bugünün gelişen Türkiye’sinde kazançlarına kazanç katarak türlü
mevkilerden nemalanan Atatürk karşıtları şu gerçeği hiçbir zaman
unutmamalıdırlar:

            
Elde ettikleri tüm kazanımlarını; vatanın kurtuluşu için hayatlarını
hiçe sayarak şahadet mertebesine erişen bizden önceki nesillere, bu nesillere olan
sarsılmaz inancı, idealleri, inançları ama her şeyden önemlisi bu devletin
kuruluş felsefesini ortaya koyarak önderlik yapan ATATÜRK’E ve onun ilke ve inkılaplarına borçludurlar.

     
   Günümüzün Türkiye’sine baktığımızda 97 yıldır
yaşananlar, Cumhuriyetin tüm kazanımları, bu ülke için bizden önceki nesillerin
vermiş olduğu mücadeleler, yoksulluk yılları, vatan için feda edilmiş canlar,
kısacası bizden önceki nesillere ama en çok da Atamıza borçlu olduğumuz
unutulmuşçasına, bu gerçeklerin tamamı bazı çevrelerce bir kalemde silinmek
istenmektedir!

       
Bu o kadar kolay mıdır?

       
Gerçekten başarılabilir mi?

         Yıllar öncesi bu toprakları işgal ederek
ülkemizi parçalamak isteyen devletler; bu defa AB adı altında sınırlarımızdan
içeriye girmişler; sizi Avrupalı yapacağız, bir Avrupa ülkesi olacaksınız hikâyeleri
ile önümüze konan müzakere başlıklarıyla Sevr’i hortlatmaya, türlü oyunlarla bu
emperyalist dayatmaları Türkiye’ye kabul ettirmeye çalışmaktadırlar!

       
Anlaşılan odur ki, 24 Temmuz 1923’de Lozan’da aldıkları ders; tarihleri
kanlı bu işgalcilere yetmemiştir! Türlü terör odakları, FETÖCÜ hainlerle
birleşen bu şer güçleri ülkemize yönelik türlü ihanetler peşindedir!

      
Bu gelişmelerin yanı sıra Atatürk’ün 10 Kasım 1938 tarihinde hayata
gözlerini kapadığı andan beri, onun ilke ve inkılaplarını ortadan kaldırmak,
adını unutturabilmek için her fırsattan istifade edenler; bugün artık hiç çekinmeksizin
hareket etmekte, her şeyimizi borçlu olduğumuz o insanlık tarihine bir daha
gelmeyecek olan dâhiye en büyük haksızlığı yapmaktadırlar.

      Günümüz Türkiye’sinde her fırsatta Atatürk’e
dil uzatmak adeta alışkanlık haline gelmiş! Kimi siyasilerin söylemleri, kimi
köşe yazarlarının kaleme aldıkları yazılar yetmezmiş gibi, sosyal medya hesaplarında
karalayıcı söylemlerle Atatürk’e dil uzatanlar giderek çoğalmıştır.

      
  Ayasofya’nın ibadete açıldığı gün okunan Fetih
hutbesinin içeriğindeki ‘’vakfedenin
şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar’’
cümleciğinin adeta seçilmişçesine
okunması; bu mabedi müze yapan Atatürk’ün ismi söylenmeden ona yapılan bir
gönderme olarak algılanacağı bilinmez midir?

     
   Hâlbuki bu hutbeyi okuyan
Diyanet İşleri Başkanı, İstanbul’un fethini gerçekleştiren Fatih Sultan Mehmet
Han ile birlikte İstanbul’u düşman işgalinden kurtaran Atatürk’e de rahmet
okusa, onun da ismini ansa daha güzel olmaz mıydı?

          En nihayetinde son günlerde kimilerince 5816
sayılı Atatürk’ü koruma kanunun dahi kaldırılmasının gerektiği talep edilecek kadar
ileri gidilmiştir!

         Bu nasıl bir hezeyandır?

          Ancak
yaşanan bu olumsuz gelişmelerin temelinde Atatürk’ün hilafeti kaldırarak; din
işleri ile devlet işlerini ayırmış olması, insanlarımızın inançlarını
suiistimal ederek din üzerinden ceplerini dolduran yobazları, din bezirgânlarını
ilke ve inkılaplarıyla tarihe gömmesi yatmaktadır.

         Atatürk’ün Cumhuriyet Türkiye’sini laiklik
temeline oturtmasını bir türlü hazmedemeyen çevreler, onun içindir ki, özellikle
bugün Atamıza dil uzatmaktan hiçbir şekilde çekinmemekte, hatta Ayasofya’nın
ibadete açılmasının ardından bazı yayın organlarında, sosyal medyada hilafet
çağrıları yapmak gafletinde dahi bulunabilmektedirler!

        Ancak,
bu çağrılar AKP hükümetini de rahatsız etmiş olacak ki, hükümet sözcüsü Ömer
Çelik:

       ‘’Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin hepimizin ortak çatısı olduğu, hilafet çağrıları ile siyasal
kamplaşma üretmenin yanlış olduğu, 
Cumhuriyetimizin sonsuza değin payidar kalacağı.’’ Açıklamasını
yapmıştır.

         Günümüz dünyasında ve ülkemizde yaşanan
Korona salgınının onca olumsuz etkisi varken, içte ve dışta ülkemizi sarmalayan
halledilmesi gereken çok önemli meseleler dururken, milyonlarca okumuş genç
insanımız sokaklarda işsiz dolaşıp, milyonlarca vatandaşımız açlık sınırında
yaşarken; bu acımasız gerçeklere hep birlikte çözüm üreteceğimiz yerde;
Atatürk’e, silah arkadaşlarına cumhuriyetimizin kuruluş felsefesine dil uzatmak
nedendir?

           Ay
Yıldızlı Al Bayrağımız altında hür ve bağımsız yaşadığımız ülkemizde minarelerimizden
beş vakit okunan ezan sesleri ile özgürce ibadetimizi yapabiliyorsak eğer, bu
önemli gerçeği de Atatürk’e borçlu olduğumuz unutulmamalıdır. 

         
Atatürk’le ilgili olarak kim ne derse desin! Kim hangi açıklamayı
yaparsa yapsın! O büyük dâhinin tarih sayfalarına kazıdığı gerçek asla
değişmeyecek, değiştirilemeyecektir.

        
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucusu, bizleri tebaa olmaktan, millet
vasfına taşıyan Atatürk’ün ilke ve inkılapları Türkiye’yi bir güneş gibi
aydınlatmaya devam edecektir.

         Ve o güneşi balçıkla sıvamaya hiç
kimsenin gücü yetmeyecektir.

65 Yaş Üzerinde Bulunan Yaşlılar Unutuldu mu?

0

Bilindiği üzere, 21 Mart 2020 tarihinde 65 yaş üzerinde bulunan
vatandaşlara konulan sokağa çıkma yasağı 3 ay kadar devam eti. Bu süre zarfında yaşlılar evden
dışarı adımını dahi atamadı. Bu sebeple de uzun süre kapalı yerde hareketsiz
bir şekilde kalmaktan mütevellit birçok vatandaşın psikolojisi bozuldu. Birçokları da tedavilerini
dahi yaptıramadı. Muhtemeldir ki, bu sebeple aralarında hayatını kaybedenler
dahi oldu. Aradan 3 ay geçtikten sonra insafa gelen yetkililer, yaşlılar için
hafta sonu ve diğer vatandaşlara sokağa çıkma yasağı konulduğu günlerde olmak
kaydıyla, 12.oo ile 16.oo saatleri arasında sokağa çıkma müsaadesi verildi. Bu
şartlar altında müsaade verilen yaşlılar da her tarafın kapalı olduğu, inlerin
cinlerin top oynadığı bir günde bom boş sokakları boş boş dolaşarak, gönül
kırıklığı içerinde evlerine döndüler. Bu arada mesai saati olmadığı için de
hiçbir işlerini halledemediler. Bu suretle de büyük sıkıntıya girdiler ve dertlerini
de kimseye anlatamadılar.

Nihayet yaşlılar için sokağa çıkma müsaadesi olarak, her gün olmak
üzere, !0.oo – 20.oo saatleri arası olarak kabul edilmiş bulunmaktadır. Verilen
bu saatler kış günlerinde pek yeterli olmamakla beraber,  iyi kötü idare ediyordu. Fakat yaz ayları
gelince durum tamamen değişmiş
bulunmaktadır. Zira, yaz aylarında saat 20.oo de henüz güneş dahi batmamış
oluyor. Yaz sıcaklarının olanca tesiriyle devam ettiği bu günler de yaşlıdır
diyerekten 65 yaşın üstünde bulunan bütün vatandaşları amiyane tabirle tavuk
gibi evlerine girmeye mahkûm etmek reva mıdır, doğru bir karar mıdır?

Bu yaşlılar, eşlerini
çocuklarını veya torunlarını yanına alarak şöyle bir akşam gezmesi
yapamayacaklar mı? Sahiller de oturanlar, sabahın serinliğinde veya akşam üzeri
denizin imkânlarından faydalanamayacaklar mı? 
Bu soruları ben soruyorum, cevabını da ben vereyim. Halen uygulanan
yasaklar sebebiyle yaşlıların bunların hiç birisini yapma imkânı ve hakkı bulunmaktadırlar.
Bu durum yaşlılar için yapılan en büyük zulümdür, adeta bir işkencedir. Bu
yasak kararını koyanlar kendilerinin de bir gün bu yaşlılar sınıfına dahil
olabileceklerini hiçbir zaman unutmasınlar.

Diğer taraftan şehirlerarası
seyahat etmek isteyen vatandaşlar, İç İşleri Bakanlığı’nın birkaç ay önce
yayımlamış olduğu ve halen yürürlükte olan genelgesine istinaden, internet
üzerinden veyahut da 199 No.lu numaraya telefon ederek izin almaları icap
etmektedir. Buralara izin almak için müracaat edildiği takdirde ise yerine
getirilmesi zor olan talepler de bulunulmaktadır,   Yaşlılar
sınıfına giren vatandaşların, çoluğunu, çocuğunu arabasına alarak şöyle
gönlünce seyahat etme hakkı, istedikleri yerde konaklama imkânı bulunmamaktadır.
Yola çıksalar bile sabah saat 10.oo kadar, akşam ise saat 20.oo den sonra
karşılarına sokağa çıkma yasağı engeli çıkmaktadır. Takdir edileceği üzere bu
şartlar altında yapılan seyahatin ise ne tadı olur, ne de tuzu. Bu suretle,
bazı vatandaşların dolaylı olarak seyahat etme hürriyetleri bir nevi elinden
alınmış bulunmaktadır.

Diyelim ki,  65 yaş üstünde bulunan bir vatandaş
genelgenin bütün icaplarını yerine getirmek suretiyle, Antalya da bulunan bir arkadaşının
evinde misafir olamaya hak kazandı. Bütün engelleri aşarak da Antalya’ya geldi.  Burada bir hafta kadar kaldıktan sonra,
arkadaşına daha fazla yük olmamak için ikamet etmekte olduğu vilayete geri dönmeye
karar verdi. Karar verdi de fakat, tam bu noktada karşısına İç İşleri Bakanlığı’nın
genelgesi çıkıyor. Genelge diyor ki, yaşlı arkadaşım siz buraya geldiniz, bir
hafta kaldınız. Şimdi ise ayrılmak istiyorsunuz.  İyi güzel de, Siz genelge hükümlerine göre
buradan en az 30 günden önce ayrılamazsınız diyor. Şimdi bu duruma göre yaşlı
vatandaş ne yapacak. 30 günü tamamlamak için arkadaşının evinde zoraki olarak
kalmaya devam mı edecek, yoksa bir otele mi taşınacak. Bu takdirde masraflarını
kim ve nasıl karşılayacak? Bu arkadaşın kendine göre yapmış olduğu programı ne
olacak. Şimdi burada ifade etmek istediğim husus şudur. Bir yetkili çıkıp da genelgenin
bu hükmünün faydasını izah edebilir mi? 
Ben düşünüyorum, düşünüyorum da bir türlü, hiçbir faydalı tarafını
bulamıyorum. Yaşlı vatandaşlar bu kadar zora sokulmaz ki. Devleti yöneten birçok
idarecilerimizin de yaşlarının 65 in üzerinde olduğu hususunu da unutmamak
lazım.

 Netice
itibariyle. yukarıda arz edilen sebeplerle, unutuldukları zehabına kapıldığım 65
yaş üstü vatandaşlara konulan sokağa çıkma yasağının tamamen kaldırılmasının
çok isabetli ve faydalı olacağı kanaatinde bulunmaktayım.

Kılavuzu Fesli Kadir Olanın

Diyanet İşleri Başkanı Ali
Erbaş’ın
milletin sinir
uçlarına dokunma cüreti
ilk
değil.

Kurtuluşumuzun sembolü olan milli bayramlarımızda, Çanakkale Savaşı ve
İstanbul’un Fethi yıldönümlerinde okunan hutbelerde Atatürk’ün adını andırtmayan
ve camileri örtülü siyasi propaganda merkezleri haline getiren bir resmi
görevliden bahsediyorum.

Ayasofya’nın ana binasının
da ibadete açıldığı Cuma namazı hutbesinde, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş (Ayasofya
dâhil) camilerimizin özgürlüğünü borçlu olduğumuz Atatürk’ün adını an(a)madan
O’na lanet okudu. Hem de önceden yayımlanan resmi hutbe metni dışına çıkarak.

Rifat Börekçi’nin, Ahmet Hamdi Akseki’nin makamında oturan bu zatın
maalesef Cumhuriyetin temel ilkeleri, kurumları ve değerleriyle problemi
vardır.

İslamcı mahalleden yetişen Levent Gültekin’in ifadesiyle, “İslamcı
hareketin” temel inançlarından biri
şudur: “Türkiye Cumhuriyeti Batı’ya
dini anlamda ciddi tavizler verilerek kuruldu. Yani cumhuriyeti kuranlar,
dinsiz bir ülke
(laiklik böyle yorumlanıyordu çünkü) vaat ettikleri için
Batılılar cumhuriyetin kurulmasına müsaade etti.”

Cumhuriyetimizin kurucusu
olan Atatürk’ü de bu yüzden hiç sevmezler.

“Böyle baktıkları için Ayasofya’nın
ibadete açılması
bir anlamda yüz yıl önce verilen bu tavizin ve
beraberinde gelen esaretin de sonu anlamına geliyordu.

Dinin toplumsal hayatı belirleyen bir norm
olmasının önünde,
Lozan’da Batı’ya verildiğini sandıkları bu tavizin
büyük bir engel teşkil ettiğini düşünüyorlardı.

Bu nedenle Ayasofya’nın
camiye çevrilmesi
asıl amaca giden yoldaki en önemli adımlardan
biriydi.”

Bu yüzden Erdoğan’ın, Ayasofya’yı müzeye çeviren 1934 tarihli
Bakanlar Kurulu kararı için, “Tek parti döneminde alınan bu karar, tarihe
ihanettir”
demesi bu inancın sonucu olsa gerektir. 

Ali Erbaş’ın sarf ettiği
cümleler, yaptığı nankörlük ve densizlik tesadüf değil,
ideolojik
bir tavır alıştır.

*********************************

Vakfiye’de Yoksa Kim Neden Uydurdu?

Diyanet İşleri Başkanı Ali
Erbaş’ın Ayasofya’daki ilk Cuma hutbesinde sarf ettiği
“vakfedenin
şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar”
cümlesinin dayanağı olan iddiayı
Cumhurbaşkanı Erdoğan da dile getirmişti.

Erdoğan, Fatih’in vakfiyesinde, “Ayasofya’nın
camilikten çıkarılmaması, iptal ve tebdil edilmemesi
, vakıf hükmünün
yürürlükten kaldırılmamasını” vasiyet ettiğini belirtti.

Ayrıca Erdoğan, “Fatih’in vasiyetine
uyulmaması durumunda, uymayanlar için de büyük günah işlemiş olacaklarını, tüm Müslümanların
lanetinin ilelebet üzerinde olacağını
tarihe not düştüğünü” vurguladı.
(10.07.2020)

Oysaki Fatih
Sultan Mehmet’in vakfiyesinde böyle bir cümle yok!

Bu gerçeği tarihçi Murat
Bardakçı ta 2012’de bir TV programında açıklamıştı. Bardakçı, Vakfiyede bu
anlama gelebilecek herhangi bir beyan bulunmadığını, vakfın ve devletin parasını
kendisi için harcayacak hırsızlara yönelik beddua olduğunu söylüyordu.

Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesinde
kimseye bir lanet okumadığını
Diyanet İşleri Başkanının
bilmemesi mümkün değil.

Bilmiyorsa sorsaydı. Murat
Bardakçı
Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu üyesidir. Tarihçi Prof.
Erhan Afyoncu
ise Milli Savunma Üniversitesi Rektörü. Bu iki
tarihçi uzman
“Fatih Sultan’ın vasiyeti sayılan
vakfiyesinde böyle bir lanet olmadığını, bunu bilmeyenlerin cahil olduğunu”
bize olduğu
gibi O’na da anlatırlardı.

Acaba Cumhurbaşkanını bile
kim yanılttı, vakfiyede böyle bir ifade olduğuna kim inandırdı?

Bu açıklamalarda sözü edilen
ama vakfiyede olmayan bir beyana dayanarak, ima yoluyla da olsa, Atatürk’e
lanet okunmasının arkasındaki gerçek kastın araştırılması gerekir.

*********************************

Atatürk’e Fesli Kadir’in Gözüyle Bakan Bizden
Değildir

Atatürk hem bu vatanın
kurtarıcısı ve hem de Sevr Antlaşmasına göre işgal edilen bütün illerimizde
bulunan (Ayasofya ve diğer selatin camiler dâhil) camilerimizde ezan okunup,
namaz kılınmasını borçlu olduğumuz büyük Türk’ün adıdır.

Peki, CB
Erdoğan ve DİB Ali Erbaş’ın bu sözlerine şaşırdık mı? Hayır.

Çünkü Erdoğan ve Erbaş,
tescilli Atatürk düşmanı
Fesli Kadir’e (Kadir Mısıroğlu) çok saygı ve
muhabbet duyuyor olmalılar ki, hastanede ziyaret edip fotoğraflarını kamuoyu
ile paylaşmışlardı.

Ben Ali Erbaş’ın Fesli
Kadir’i ziyareti sonrası şu cümleleri yazmıştım:
Fesli
Kadir’i ziyaret etmek, meydan okumadır… – Ruhittin SONMEZ

Diyanet
İşleri Başkanı’nın 10 Kasım’da resimleri servis edilen Fesli Kadir ziyareti sıradan bir
mesaj değildi.

Çünkü bu
adam sıradan biri değil. Kutsal dinimizi kullanarak, dinimize en büyük
hizmeti yapan devlet adamlarının başında gelen
 Atatürk’e ve
Cumhuriyetimizin temel değerlerine saldırılarıyla tanınan
 bir
cibilliyetsiz.

İstiklal
Harbimizde “Keşke Yunan
galip gelseydi”
 diyebilecek kadar Atatürk ve Türk düşmanı…

Türkiye
Cumhuriyeti devletimizin kurucusu Atatürk’e nefretini “10 Kasım’da saat
9.05’de kenefe gidin” 
diye açıklayan bir terbiyesiz…

“30 Ağustos zafer değil, yenilgidir… Mustafa Kemal’in verdiği
zararı Yunan vermezdi”
 diyen
bir meczup…

“Atatürk’ü sevenler ahmak ya da sahtekârdır” diyen bir edepsizdi…

Atatürk, “İslamiyet’in
doğru anlaşılmasına, doğru bilinmesine ve kutsal dinimizin din bilgisi
olmayanların veya istismarcıların elinde zarar görmemesine özen gösteren”
 bir
liderdi Diyanet İşleri Başkanlığını bunun için kurmuştu.

24 Temmuz Atatürk’ün en
büyük siyasi başarılarından olan, Türkiye Cumhuriyeti’nin tapu senedi Lozan
Antlaşmasının yıldönümü
idi.

Fesli Kadir yaşadığı
sürece siyasal İslamcı kesime “Lozan hezimettir” diye telkin etti.

Böyle bir
günde kendi kurduğu Diyanet’in Başkanı dâhil bir kesimin, Atatürk’ü şükran ve
minnetle anması gerekirken, lanet okuması tesadüf değil.

****

Ayasofya’nın
Cami statüsüne dönmesi bütün partilerin desteğiyle oldu. Buna rağmen böyle
sevinçli bir günün bile milleti ayrıştırma, Atatürk’e hakaret etme, marjinal
dini grupları cesaretlendirme, milletimize karşı bir meydan okuma aracı olarak
kullanılması çok acı.

Rahmetli Yaşar
Nuri Öztürk
’ün sözü ile bitirelim:

“Atatürk’e saldırmak daha kaliteli bir dindar olduğunuz değil, daha
kaliteli bir şerefsiz olduğunuz anlamına gelir.”

Yazar Okulu

0

On yıllardır Millî Eğitim sistemimizin gündeminde, yazmak
diye bir mesele yok. Kompozisyon dersini ne zaman bıraktık? Yazmak deyince,
kalemle kâğıda yazmak mı anladık? Hani el yazısı öğretsek mi, öğretmesek mi
tartışmasındaki “yazmak” gibi veya daha alt seviyede, öğrenci yumuşak g
ile mi yazılır
 problemindeki “yazmak” gibi…

Üniversitemin Kimya Mühendisliği Bölümü, bir ABD
üniversitesiyle öğrenci takas anlaşması yapıyordu. Bir yarıyıllığına bizim
öğrencimiz oraya gidecek, onlardan da bize öğrenci gelecekti. Programlarımızı
ders ders karşılaştırdık. Aşağı yukarı aynıydı. Bir ders hariç. Onların
programında “University Writing” diye bir ders vardı. Üniversite seviyesinde
yazma dersi. Bizim aklımıza bile gelmemişti. Bizde de üniversitelerde Türkçe ve
yabancı dil mecburidir ama bizim Türkçe dersi yazma dersi değildir. Zaten ikisini
de öğretememekle ünlüyüzdür; ne üniversitede ne öncesinde. Ne İngilizceyi ne
Türkçeyi.

Bırakın yazmayı, okuyamıyoruz

Yazmak okumaya dayanır. Öyle bir kitap, iki kitap değil,
binlerce sayfa okumaya. Önce bunu garantiye almalıyız. Eski klasiklerimizi,
yirminci asır klasiklerimizi okuduklarından emin olmalıyız. On beş yaşında
gençlere verilen PISA sınavında da çalışma yaşındakilere verilen PIAAC
sınavında da çocuklarımızın, gençlerimizin, ihtiyarlarımızın okuyamadıkları,
okuduklarını anlayamadıkları ortalığa dökülüyor. Tabi “Ali ata ot at“ı
anlıyorlar. Biraz daha karmaşık cümle ve paragraflar anlaşılmıyor. Başka
ülkelerdeki yaşdaşlarının su gibi anladığı parçaları bizimkiler anlayamıyor.

En ağır kısma geliyorum: Bütün öğretmenlerin, üniversite
hocaları dâhil, yazabilmeleri gerekir. Ne yani yazamıyorlar mı, diyeceksiniz.
Hayır, bir kısmı belki, ama çoğunluk, evet çoğunluk yazamıyor. Öğretenler
yazamazsa, öğrenenler hiç yazamaz. Ve maalesef bizim öğretenler yazamıyor.
Yazabilselerdi size iki yazı boyunca onların elinden çıkan kitaplardan
doğru-yanlış listesi verebilir miydim?

Mutlaka ama mutlaka lisede de üniversitede de gençlere
okumayı da yazmayı da öğretmeliyiz. Liselere kompozisyon dersinin, kompozisyon
kitaplarının ve bol bol okuma ve yazmanın geri gelmesi lazım. Üniversiteye de.

İçimizde ne edipler gizli

Bir başka önlem, yazarlık atölyeleri açmaktır. Birkaç dernek
açıyor zaten. İşin hoş tarafı, bunlara bol talep var. Gençlerin de ihtiyarların
da içinde edipler gizli. Bundan yararlanmalıyız. İllâ Millî Eğitim’in, illâ
devletin açması gerekmez. Üniversiteler, dernekler, hatta sadece meraklılar
yazı kursları, yazı atölyeleri açmalı. Yaratıcı yazarlık, makale yazarlığı,
senaryo yazarlığı…

Bilenler biliyordu ama pandemiyle daha da kavi öğrendik:
Birçok dersi İnternet üzerinden verebiliriz ve yazarlık, en rahat
verileceklerden biridir. Müfredat da kolaydır. Okuma dersine toplamda birkaç
bin sayfa Tanpınar, Falih Rıfkı, Halide Nusret gibi nesir ustalarını
koyarsınız. Okuduklarını ve anladıklarını sınavlarla garantiye alırsınız. Yazma
dersi teknik imkân açısından kolay, fakat hoca açısından zordur. Çünkü yazma
hocasının yazar olması lazım. İşte onların nesli tükeniyor ama hâlâ birkaç tane
var. Ve bu birkaç hâlâ var olan yazar, her yaşta öğrencinin her yazdığını, tek
tek düzeltecek; düzeltmeyle kalmayacak, düzgününü de gösterecek. Cümle cümle,
paragraf paragraf. Önce cümle yazmayı, cümleden paragrafa, paragraftan denemeye
geçmeyi öğretecek. Sonra öğrenci canının çektiği yola koyulur.

Yazmak, yine yazmak, yine yazmak

Ders kitabı değil klasik okunacaktı ya; yazmada da ders
kitabı değil, öğrencinin kendi yazdıklarının tenkidi öne alınmalı.

Yazarlık atölyesinde konu seçimi, plan, araştırma mutlaka
anlatılır. Fakat en evvel ve her şeyden evvel yazarın tekrar tekrar yazması
gerektiği, doğru dürüst hiçbir metnin bir kerede yazılamayacağı öğretilir;
hayır, öğretilir değil yaptırılarak gösterilir. Hatta öğrencinin yazdığını
hocanın düzeltmesinden ziyade, öğrencinin kendi yazdığını ikinci, üçüncü hatta
dördüncü yazışta kendisinin tenkit etmesi sağlanır.

Ne diyor Hemingway? “Yazar, yazmaya çalışıp,
çalışıp, beceremeyince gidip kendini asan, sonra da biri gelip ipini kestiği
için kâğıt kaleme dönüp yine yazmaya mecbur olandır.” 
Yağmur Tunalı
dostum hatırlattı, Sait Faik’in de “Yazmasaydım çıldıracaktım“ı var.

Nihayet kötü Türkçeyi biz okurlar eleştirmeliyiz. Kimse bize
kötü Türkçe ile tweet atamamalı, yorum yapamamalı. Bırakın de’leri, ki’leri,
daha da basiti var: Cümleye büyük harfle başlamayıp noktayla bitirmeyenler, her
şeyi büyük harfle yazanlar. Bütün bunlara, bütün çirkinlere çirkin
diyebilmeliyiz. Sonra üslup gelmeli… Basit yazmaları, akıcı yazmaları,
fikirlerini tereddüde mahal bırakmayacak basitlikte ifade etmeleri sağlanmalı.
(KISS ilkesi = Keep It Simple Stupid = Basit anlatsana salak!) Herkesin bir
terörizmi var; biz de doğru ve akıcı yazma teröristi olalım.

Haydi, önce beni terörize ederek işe başlayın.(Alıntı: Milli
Düşünce Merkezi)

Şair ve Edib Av. İsmail Özmel ile Türk Kültür Tarihi Üzerine Sohbet

Oğuz
Çetinoğlu:
   Kültür, dil ve medeniyet bahislerine çok farklı bir açıdan
bakıyor bize yepyeni renkler ve derinlikler kazandırıyorsunuz. Bu seferki
sohbetimizde Türk Kültür tarihine yeniden bir bakalım diyorum. İlk insan ve ilk
Türk konusunda neler söylersiniz?

Av.
İsmail Özmel:
Âdem
ile Hava’nın cennetten kovulması ile başlayan insanlık macerası, kesinkes
aydınlanmış bir konu değildir. Bu konuya biraz olsun girebilmek için bazı çevre
konular üzerinde fikir ve yorum jimnastiği yapmayı düşünüyorum.

İnsanlığın çok eski zamanlardan beri
tanıdığı, en eski kara parçası Asya kıtasıdır. İlk insanın zuhur ettiği sahanın
da bu kıtada olduğu düşünülebilir.  Zira
insan nereye ilk ayak basarsa önce orayı tanır. Bilgilerinin en eskileri de
buralarla ilgili olanlardır. En eski kalıntıların da bu kıta üzerinde olması
akla daha uygun gelmektedir. Arkeolojik kazılar özellikle bu kıtada
yoğunlaşmalıdır. Burada yapılacak kazılar sonunda elde edilecek belgeler,
kalıntılar tarihin eski devirlerindeki insanlarla ilgili bir takım yorumlara
imkân verecek ve eski dönemlerle ilgili arkeolojik kazılar, elde edilen bilgi
ve belgeler yorum imkânlarını genişletecek ve insanlık tarihi bu sayede biraz
daha aydınlanacaktır.

Bu arada gazetelere yansıyan bir olay bu
tezimizi doğrular mahiyettedir. Önce bu haberi okuyalım:

“1994’te sürüsünü dolaştıran bir çoban,
Şanlıurfa’nın 15 km kuzey doğusundaki Örencik köyü yakınlarında yer alan
Göbekli Tepe’de dikdörtgen şeklinde üzerinde oymalar olan taşlar buldu. Keşfin
duyulmasından sonra Alman Arkeoloji Enstitüsü görevlisi Klaus Schmidt, bölgeye
gelerek incelemelere başladı. Ve burada bilinen insanlık tarihini baştan sona
değiştirecek kalıntılara ulaştı. İlk gelişme Göbekli Tepe adı verilen ve Buzul
Çağı’ndan sonra insanlar tarafından inşa edilen ilk tapınak olduğu tahmin
edilen bölgenin Piramitler’den 7.500 yıl önce inşa edildiğinin karbon
testleriyle anlaşılması oldu. Harvard, Stanfor, John Hopkins gibi
üniversitelerden bilim adamları burada incelemelere başladı.”

Haberin “Rousseau’nun teorisi çöktü”
başlıklı bölümde:

“Newsweek’inTarih
Yeniden Yazılıyor’ başlıklı haberine göre klasik medeniyet teorisi, önce
yerleşik hayata geçildiğini ve ardından köy yaşamı, yazı ve dinlerin ortaya
çıktığını ortaya koyuyordu. Ünlü Fransız düşünürü Jean Jacques Rousseau, ‘Şehir
dini yarattı’ diyerek bu teoriye vurgu yapıyordu. Kazıdan elde edilen bilgilere
göre Buzul Çağı’nı geçiren insanlar bu bölgeye geldikleri zaman burada bu
tapınağı inşa etmelerinin asıl nedeni beraber dua etme isteğiydi. Yani önce
tapınak, ardından buradaki yerleşik hayat başladı. Bu da ‘şehir dini yarattı’
felsefesinin yerine, ‘din şehri yarattı’ felsefesinin gerçek olduğunu ve
medeniyet tarihinin bu nedenle yeniden yazılması gerektiğini ortaya çıkarıyor.
Stanford Üniversitesi’nden Jan Hodder, ‘teorimizin hepsi yanlışmış’ dedi.
Uzmanlara göre Göbekli Tepe’de tapınak çevresinde yaşamaya başlayan insanlar
tarım ve hayvancılığı keşfetti ve sonra Çatalhöyük’te yerleşik düzende yaşamaya
başladı.” (Vatan Gazetesi 21 Şubat 2010 Pazar günkü nüshasından)

Vatan gazetesi bu haberi “Medeniyet Dua
Ederek Başladı” başlığı ile vermiş. Şanlıurfa’daki bir kazı haberinin bu
başlıkla verilmesine şaşırmadım. Yalnız bir Kızılderili hikâyesini
çağrıştırdı:  Avrupalılar yurdumuza
ellerinde kutsal kitapları olan İncil’le geldiler, bize dinlerini öğrettiler.
Onlar giderken bizim ellerimizde İncil, onların ellerinde bizim tarlaların
tapuları vardı…

Bakınız ben en eski kıta Asya kıtasıdır
ve ilk insanın da bu kıtada yaşadığını, izlerini ve kalıntılarını da bu kıtada
bıraktığını söylemiştim. Şanlıurfa Asya kıtasının, batılıların küçük Asya
dedikleri Anadolu’nun yani Türkiye’nin bir şehridir. Kazının Göbekli Tepe’de
yapıldığı anlaşılıyor. Fakat bu kazıdaki bulgularla onların yaptığı yoruma
ulaşmak ne kadar mümkündür, meselenin bu tarafını düşünmeye değer buluyorum.

İlk insanın dünyayı teşrif ettiği
kıtanın, Asya kıtası olduğunda tereddüt yoktur. Bu kıtanın bilinen en eski
dönemlerinde ortasında büyük bir iç denizin olduğu ve çevresinin de ormanlarla
kaplı bulunduğu kabul edilmektedir. Bu iç denizin kuruması üzerine insanların
buradan her zorluğu yenerek kıtalara yayıldığı da eski kabullerden birisidir.
Söz bu noktaya gelince Göçler Haritası’nı hatırlamamak mümkün değildir.

Göçler haritası o kadar gerçek ki,
itiraz edenler en küçük bir delil ortaya koyamadıkları gibi, alaylı bir ifade
ile okuyanları da gülümsetmişlerdir. Böyle düşünenlerin ne derece gerçek
peşinde olduklarını biz bilmiyoruz. Bir tebessüme; böyle oldukça delilli; göç
yollarındaki ilginç kayalara çizilmiş şekilleri, kazınmış resimleri görmezden
gelmek ve bütün bunları insandan başka bir varlığın yaptığını varsaymak ne
kadar akla uygundur, bunu düşünülmesi gereken bir nokta olarak görüyorum. 

Bu kalıntılar, anlamsız işaretler midir?
Kaya üzerine kazınmış şekillerin göç yollarının duraklarında, hem de göç yollarının
devam eden uzun mesafelerinde, kesintiye uğramadan devam etmesi nasıl izah
edilecektir? Yoksa bu kadar bariz izler, kayalara oyulmuş veya çizilmiş
şekiller, geyik siluetleri hiç yokmuş gibi davranmak, görmezden gelmek mümkün
mü? İlmi merak ve ilmi saik bunu mu gerektirir?

Bu konuda göç haritasına alternatif
sayılacak bir yeni tez de ortaya atılmamıştır. Çünkü en eski kıtanın en eski
insanları, iç denizin kuruması ile dünyaya yayılmışlarsa buna itiraz için daha
akla yakın, daha berrak, daha delilli bir yorumun verilmesi gerekmez mi? Yoksa
insan dünyanın her yerinde aynı zamanda mı ortaya çıktı? Öyleyse o kara
parçaları hakkındaki bilgilerimiz neden yüzyıllar sonraya aittir?

 Çetinoğlu: Sözünü ettiğiniz arkeolojik kazı haberi
ve ona dayalı yorum hakkında daha geniş bilgi vermeniz mümkün mü?

 Av. Özmel: Haberin başlığı “Medeniyet dua
ederek başladı” şeklinde idi. Belli ki bir mesaj verilmek isteniyor. Ben o
mesajı hangi belgeden çıkardıklarını merak ediyorum. Sonra medeniyetin dua
ederek başlamasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Çünkü din belli
merasimlerle, belli kurallarla yapılan bir dua sistemidir ve insanın ruhi
hayatını şekillendirir. Böyle bir noktaya gelen insanın tefekkür ve tahayyül
kabiliyetlerinin oldukça gelişmesi gerekir. Bu bir ruhi gelişmenin de
müjdesidir. Meselenin bir yüzü böyle görünüyor.

İnanç hayatı yaşayan insanların bir
medeniyete vücut verebilmeleri için; bu kuralların esnekliklerine yapışarak
kendilerine bir nefes alacak nokta yakalamaları; oradan serbest bir düşünce ve
serbest bir tahayyül ortamına yönelmeleri gerekir. Bilinen zamanların dini
inanışları ne kadar katıdır, hoşgörüden ne kadar uzaktır. Onların sanat
konularında esnek davranmadıkları bilakis kuralcı ve bağlayıcı davrandıkları
halen izleri devam eden bir süreçtir.

Duadan medeniyete ulaşmak fikri bize çok
makul bir yorum ve tahmin olarak görünmüyor. Dua ve onun getirdiği ruhi tatmin
ve huzur insanların çalışmaları için sürükleyici ve coşturucu etkiler
içermemekte, elde ettiği ile yetinen, mamur bir çevreden çok, huzurlu bir yuva
ölçüsü içinde, yaşayan, Tanrının lütuflarını kendisi ve yakınları için isteyen
bir yapıya doğru götürmektedir. İbadetle Tanrı’nın nimetleri arasında bir ilgi
kurmak;  ben ibadet ediyorum; Yaratan
nimetlerini de bize vermelidir mantığını çağrıştırıyor.  Bütün bir toplumun bu nimetlerden
yararlanması için herkesin çalışması ve üretmesi gerektiği fikri, daha
sonraları insan zekâ ve birikiminin ulaştığı bir olgunluk dönemini ifade eder.

Şehir hayatı dediğimiz zaman, dini
kuralların hayatı şekillendirmediği zamanlarda, insanlar, bir takım hayvan
figürlerini taşlara kazımışlar, alet ve edevatları ile silahlarının resimlerini
yapmışlardır. Bu resimler arasında kutsalların resimlerine de rastlanıldığı
kabul edilebilir. Çünkü insanın olduğu yerde kutsalların da olacağı varsayımı
bize daha kabul edilebilir bir değerlendirme olarak görünmektedir. Ama
öncelikler her zaman üzerinde durulması gereken noktalardır.

İlk insanların yaşamak için gerekli
yiyecek, giyecek ve vahşi hayvanlardan ve diğer insan gruplarından kendilerini
korumak için bir kulübe yapmaları, yiyecek ve içecek derdine düşmeleri akla
daha yakın gelmektedir. Aç adamın ibadetinden bahsedebilmek için bu duygunun
adeta ilk insana ilham edildiğini varsaymamız gerekir ki, böyle düşünenler de
vardır ve saygıyla karşılanmalıdır. Böyle bir değerlendirme için günümüzün
insanı ne dereceye kadar hazırlıklıdır? Bunun mantıken bir izahının olacağını
sanmıyorum. Bu ancak bir iman bahsi olarak iddia ve kabul edilebilir.

İlk insanı, belki sağanak yağışlarla şimşek
çakması, kıyıda ise gelgit olayları, bir akarsu kenarında ise su taşmalarının
şaşırtacağını düşünüyorum. O hem tabiatın azgın şartları ile mücadele edecek
hem de açlığını gidererek yaşam mücadelesi verecektir. Herkesin başı derdine
düştüğü bir zamanda insanın çevreyi ve çevresindeki canlı ve cansız varlıkları
anlamaya çalışması kadar doğal ne olabilir? Yeme, içme ve barınma ihtiyacının
karşılanması ilk insanın da, bugünkü insanın da derdi olmaya devam ettiğini
düşünüyorum. Barınma, korunma ve beslenme konuları biraz yoluna konulduğunda,
ilk insan kendisine yardımcı olacak canlı ve cansız varlıklara dikkatle bakmaya
ve onlardan faydalanmaya çalışacağı varsayımı bana daha makul gelmektedir.

 Bu asgari şartlardan sonra, bir şimşek
çakması, güneşin sabah doğup akşam nereye gittiğinin merakı gibi konular insanı
ilk şaşırtan veya düşündüren olgular olmalıdır. Din ve inanç konuları
insanlığın belli bir merhaleyi aştıktan, düşünme ve mukayese etme
yeteneklerinin gelişmesinden sonra vardığı bir merhalenin ilk müjdesi olabilir
diye düşünüyorum. Bilhassa tabiat olayları, yağmur, rüzgâr, rüzgârın savurduğu
yaprak, dal, budak, dallarından kopardığı meyveler insana, insanüstü bir
varlığın ilk duygularını vermiş olamaz mı?

Bu serbest düşünce ve yasaksız bakış
onları sanatın ve tefekkürün berrak sularına götüreceğini ve ilmin, alet ve
edevatın, sanatın birçok dalının gelişme ortamına kavuşacağını düşünüyorum.

Eski dönemlerin insanları için tabiat
olayları, gök gürlemesi, yağışlar, iç denizdeki gelgit olayları, denizdeki
canlılar, ormanlardaki canlılar onların ilk çevre dostlarıdır. Otlar,
yapraklar, ağaçlar, onlarda biten meyveler, daha doğrusu yenilebilir şeyler ilk
insanın dikkatini çekmiştir sanıyorum. İnsanlar, aile, komşu, daha sonra akraba
gibi ilişkilerle şekillenirken tamamen tabiatla baş başa ve ona hayranlık
içindedir. Güneşin doğuşu ve tabiatta onunla başlayan gelişmeler, dal, yaprak,
çiçekten sonraki meyve ve bütün bunların görülmesini sağlayan güneş- aydınlık;
belki ilk insanın ilk söylediği sözün; bir şaşkınlık ünlemi olmasına sebep
olmuştur. Bu ünlem belki bir feryat sözüdür. Belki dağları sevgilisi için delen
Ferhat sözüdür. Daha sonraki asırlarda insanoğlunun bu ünlemi belki eyvah,
nasıl çözüm üreteceğiz şeklindeki yakarışıdır, şaşkınlığıdır. Belki de ilham
edilen büyük seziş, ey büyük Tanrı bize imdat kıl, sözüdür.

Bütün bu sayhalar; zaman XX. Yüzyıla
yaklaşınca;  eyvah şeklini almış ve
çalışmadık, çağı görmezden geldik, çağın bağıra çağıra söylediği gerçeklere
sırt döndük, sonunda bu duruma düştük diye üzüntüsünü belirten bir eyvah
söylemi haline gelmiştir.

 Çetinoğlu: Sayın Özmel yanılmıyorsam TRT İstanbul
televizyonu yapımcılarından birisi ile ilgili bir ilmi geziden bahsedecektiniz?
Bu araştırmanın sonuçları size neler düşündürdü?

 Av. Özmel: Bu araştırmacı İstanbul
Televizyonu prodüktörlerinden rahmetli Servet Somuncuoğlu’dur.

 Son yıllarında çok meşakkatli bir yolculuğu
gerçekleştiren TÜRK SEYYAH VE ARAŞTIRMACI-YAPIMCI, Orta Asya’dan Anadolu’ya
doğru GELİRKEN KAYALARA ÇİZİLMİŞ, OYULMUŞ FİGÜRLER, GEYİK VE KURT RESİMLERİNE
BENZEYEN KAYA ŞEKİLLERİNİ TESPİT ETMİŞ VE BUNLARI YAYINLAMIŞTIR.

 
Bu konudaki haberi okuyalım ve üzerinde beraberce düşünelim, konuşalım:

“İstanbul Televizyonu Prodüktörlerinden
Servet Somuncuoğlu’nun bir merak sonrası başladığı belgesel macerası, oldukça
zorlu geçmiş. Kazakistan’daki ‘Tamgalısay’ kaya resimlerinden etkilenen
Somuncuoğlu, tarih öncesi Türk tarihine ışık tutacak bir belgesel hazırlamayı
düşlemiş:”

“2004 yılında Kazakistan’da
Tamgalısay’daki kaya resimlerini gördüğümde başka bir dünya olduğunu
düşündüm.  Kazakistan’dan Kırgısiztan’a
geçtik, ayrılacağımız gece Bişkek’te yaşayan Türklerden biri bana Saymalıtaş’ı
görmem gerektiğini söyledi. Saymalıtaş demek ‘süslemeli, işlemeli taş’
demekmiş. Kırgızistan’da Fergana Vadisi’ndeki Tanrı Dağları’nın kollarından
Aladağlar bölgesindeki Saymalıtaş’ta yüz bir kaya resmi bulunuyormuş.”(Paralel
Dergisi. Yıl:2, Sayı:8, Ocak-Şubat 2008 S:24-28) Servet Somuncuoğlu böyle
anlatıyor çektiği resimlerin ve TRT’nin desteği ile çektiği belgeselin
hikayesini. Bu bir uyanıştır.

Orta Asya ve çevresinde yapılan
araştırmalar; tarihin çok eski dönemlerinde Türklerin taşlar üzerine
işledikleri şekilleri, resimleri tespit ederek; yorumlar veriyorlar. Bu
araştırmalar, televizyon ekranlarında seyredilince ilginç sezgilere yeni
malzemeler vermektedir. Usta-çırak ilişkisi içinde meşk ve mümarese yolu ile
geliştirilmiş, kayalar üzerine işlenmiş şekil, resim ve ifadeler resim
sanatımızın ne kadar eskilere dayandığını gösteriyor. Şimdi sıra, bu
tasvirlerin destan dönemlerinin veya tarih devirlerinin hangilerine tekabül
ettiğinin tespitine geliyor. Bu şekiller, o dönemlerin belli bir destanının
figürleri niye olmasın? Veya tarihî olaylar bu yazı resimlerle mi anlatılmak
istenmiştir? Yani bu resimler bir alfabenin harfleri midir? O harfler –resim
harfler – açıkça eşya ve canlılara hayvan – ok atan avcı- insan tasvirleri
resim ve heykel vasıtası ile bir sanat etkinliğinin, bir sanat kültürünün
belirtileridir diyemez miyiz? Bu resimler, hareketli resimler bizim
minyatürlerimiz ile sanatlı yazı geleneğimizin temelini oluşturmuş olamaz mı?

Bakınız, bu resim ve şekiller tarih
olarak o kadar eski dönemleri anımsatıyor ki düne kadar minyatür sanatımızda
İran etkisini tekrarlayanların şimdi bu iddiadan vazgeçtikleri anlaşılıyor. Bu
kazılar, gezi ve incelemeler şunu ortaya koydu ki minyatür dediğimiz resim, çok
eski bir Türk sanatı olduğu, artık kabule varan bir kesinlikle ifade
edilmektedir.

Yıllar önce Orta Asya’da kazı yapan Türk
araştırmacıların, yaptıkları kazı ve incelemeler sonucu buldukları eski halı
parçalarındaki düğümlerin de yılların yanlışını düzeltti, el dokuması halıda
“İran düğümü” denilen düğümün Türk düğümü ve kaynağının Orta Asya olduğu tespit
edildi. Bu kazının sonuçları Türk Edebiyatı dergisinin tahminen beş-altı yıl
önceki nüshalarından birinde resimli olarak yayımlandı. Bu bilgilerin delili,
kaynağı, o yazılarda açıkça ortaya konmuştur.

 Resim yasağının konuşulduğu dönemlerde, Türk
resim sanatının daha eski çağlarda da olmadığı zannedilmiş ve bu konu, bugünkü
kadar açıkça dillendirilmemiştir. İslâmiyet’i kabulden önceki Türkler hakkında
yeterli bilgisi olmayan kesimlerin bir kısmı eski dönemleri yok farz etmiş veya
önemsiz sayarak araştırma ihtiyacı duymamışlardır. Ne zaman ki Türklerin
İslâm’dan önce tek Tanrı’ya inandıkları, zengin bir kültüre ve medeniyete sahip
oldukları, bu kültür ve medeniyetin zamanının büyük ülkesi Çin’le boy ölçüştüğü
tespit edilmiş, o zaman tarihimizin o dönemleri de mercek altına alınmaya
başlanmıştır.

Televizyonlarda program olarak sunulan
Türk resim sanatı ile ilgili Asya içlerindeki araştırmalar, kayalar üzerine
kazınmış şekil ve resimlerin, av manzaralarının Kars’tan, Çorum’dan, Ahlat
mezar taşlarına kadar bütün Anadolu’da aynı veya benzer resimlerin kayalara
oyulmuş bulunduğu gerçeği, resim sanatımızın çok eskilere dayandığını
göstermektedir.

İlk nüfus yoğunluğu Asya içlerindeki
içdeniz çevresinde peydahlanmaya başlayınca, aynı zamanda çevredeki ormanlığın
ağaç, çalı, çırpı, dal, yaprak vesaire ile sığınılacak evler, kulübeler,
yerleşim imkânlarını sunmuş ve hayat şartları ilk insanların yerleşik bir
düzende yaşadıkları bunun da hayatın normal akışının zarureti olduğu ortaya
çıkmıştır. Yazın sıcağından, kışın soğuğundan korunmak için giysilerin
bulunması, kendi ihtiyaçlarını ekip dikerek veya ormandaki meyvelerden
faydalanarak karnını doyururken,  hayvanlarla
kurulan ünsiyet zaman içinde onların da insanla kader birliği etmesini
sağlamış, ortaya yerleşik bir hayatın ilk görüntüleri çıkmaya başlamıştır.
Yerleşme ve doyma, korunma gibi tabii gelişmeler onları vahşi hayvanların veya
çevredeki diğer insanların tecavüzünden korumak için ailelerin bir araya
gelerek bugün köy dediğimiz toplu yerleşim yerlerinin İLK BENZERLERİNİ
kurmalarını sağlamıştır.

Nasıl yılkı atları veya diğer hayvanlar,
kendilerini korumak ve hayatlarını devam ettirmek için toplu olarak geziyor ve
toplu olarak otluyorlarsa, insanlar da akıl sahibi yaratıklar olarak yerleşik
bir düzende ve birçok aile yakın çevrede yerleşerek hayatlarını sürdürmeyi
başarmışlardır.

Çetinoğlu:
Çok
teşekkür ederim Sayın Özmel. Kültür tarihimiz konusundaki malûmatınız hayli
zengin. Bu konuyu, lütfederseniz sonraki röportajlarımızda da konuşmaya devam
edeceğiz inşallah.

İkinci Yılında Cumhurbaşkanlığı Sistemi

1876 yılından itibaren
Türk anayasalarında hükümet sistemi olarak parlamenter sistem tercih
edildi. 1961 Anayasası ile birlikte parlamenter sistem tüm unsurlarıyla kabul
edildi. 1980 yılından itibaren ise yürütmeyi güçlendiren bazı değişikliklerle
devam eden sistem yerine, 16 Nisan 2017 referandumu ile “Cumhurbaşkanlığı
Hükümet Sistemi”
kabul edildi.

CB Sistemi 24
Haziran 2018
seçimlerinden sonra tam yürürlüğe girdi. Yeniden
Cumhurbaşkanı seçilen R. Tayyip Erdoğan yeni sistemin ilk Cumhurbaşkanı
oldu. Erdoğan 9 Temmuz 2018’de yemin ederek göreve başladı.

****

Neleri Değiştirdi?

Esasen bu
sistemden önce de, 16 senedir süren AKP’nin tek başına iktidarı inanılmaz bir
güce ulaşmıştı. Yasama ve yürütme erklerini ele geçiren AKP bunun
yanında yargıyı da “hükümetle uyumlulaştırmıştı.” Dördüncü kuvvet
medyanın yüzde 80’i el değiştirmiş ve yandaş ellere teslim edilmişti.

Buna rağmen 142
senelik parlamenter sistem tecrübesinin
devlet kurumlarına işlemiş kültürü
ve sistemin ruhunu yansıtan kuralları geçerliydi.

Bakanlıklarda
piramidin tepesinde müsteşarın bulunduğu idari yapı devletin hafızasını ve
geleneklerini
devam ettiriyordu. Bakanlar TBMM’ne hesap vereceğini
biliyor, milletvekillerinin ilettiği yerel ve genel talepleri dikkate alıyordu.

Günlük
politikayı siyasi kimlikli Başbakan ve bakanlar yürütüyordu. Ama devletin
uzun vadeli stratejik planları
vardı. Devlet aklı ile politik
ihtiyaçları
harmanlayan ortak akıl, muhalefetin görüş ve düşüncelerinden
de yararlanmaya çalışırdı.

******************************

Denge Yok, Denetim Yok

Referandum
kampanyasında ve 24 Haziran 2018 CB seçimlerinde “yeni sistem kabul
edildiğinde, Türkiye bütün sorunlarını kolayca çözecek, Türkiye uçacak
sloganları kullanılmıştı.

CB Erdoğan “24’ünde
siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle, kurla, şunla bunla
nasıl uğraşılır göreceksiniz”
demişti.

İki yıllık uygulama gösterdi ki, şu anda bir sistemden bahsetmek bile mümkün değildir.

TBMM işlevsiz
bir hale geldi. TBMM iki yılda 1.493 maddelik 104 kanunu yasalaştırırken,
Cumhurbaşkanı, 2.229 maddelik 64 kararnameyi tek başına yürürlüğe koydu. Bunlarda
da muhalefetin hiç sözü geçmedi.

Atamayla gelen
bakanların TBMM’deki halkın temsilcileri ve halkla ilişkileri koptu.

“Keyfi yönetimin”
önünde hiçbir engel istenmediği için Sayıştay ve Devlet Denetleme Kurumu
gibi kurumlar yetkisizleştirildi. TBMM’de muhalefetin araştırma komisyonu
kurulmasına dair verdiği bütün önergeler AKP+MHP milletvekillerinin oylarıyla
reddedildi.

Kuvvetler ayrılığı bütün kurum ve kurallarıyla çökertildi. Devlette hesap verme ve
şeffaflık
kaygısı ortadan kalktı.

******************************

Hızlı Karar ve Doğru Karar

“Çok hızlı kararlar alınabileceği için
tercih edilen” sistem devlet çarkının ağırlaşmasına sebep oldu.

Bütün önemli, önemsiz siyasi ve idari
kararlar ancak tek adamın işareti ile alınabilir oldu.
CB önünde imzalanmayı bekleyen onbinlerce evrak birikti. Resmi Gazetede
yayımlanan CB kararlarının yarısı önceki kararları düzelten kararlar olarak
alındı.

Çok hızlı alınan
kararlar
da oldu. Korona süreci bahane edilerek, İstanbul’da iki yeni ve büyük
şehir hastanesi
yapılması kararı çok hızlı verildi, hızla yapıldı. Libya’ya
askeri yardım gönderilmesi
de çok hızlı verilen kararlardı. Hiç gündemde
yokken, Baroların bölünmesi, Ayasofya’nın cami statüsüne dönmesi
kararları da çok ani oldu.

Şehir Hastanelerinin korona salgınına bir faydası olmuş değil. Bu hastanelere verilen yüzde
70 hasta garantisi
tutsun diye kapatılan veya kapatılacak olan hastanelerin
üstüne fazla bir kapasite kazanılmış değil. Yap- İşlet- Devret modeliyle
çok pahalıya yapılan şehir hastanelerinde devleti özel sektörün kiracısı
durumuna getiren kararların isabetli olduğu kanaatinde değilim.

Libya’ya asker gönderme konusunda da devlet kurumlarının ve muhalefetin de
görüşü alınarak ortak akıl işletilebilirdi. Böylece yapılan hamlenin
birkaç adım sonrası da hesap edilerek daha az hatalı kararlar alınabilirdi.
Böyle özel durumlarda (Kıbrıs’a çıkartma kararı gibi) çok hızlı karar almak
parlamenter sistemde de mümkündü.

Esasen çoğu
zaman “hızlı karar” almaktan daha çok “doğru karar” almak
önemlidir. Yeni sistem sürekli önceki hatalı kararları düzelten kararlar
almak zorunda kalıyorsa doğru karar almakta sıkıntı yaşanıyor demektir.

******************************

Ekonomiye Etkisi

Ekonomi alanında “hızlı karar almanın” olumlu sonuçlarını gördük mü?

CB Sistemi döneminde kişi başına milli gelirimiz artmak şöyle dursun, gerilemeye devam
ediyor. Vatandaşın zenginleşme/ fakirleşmesinin ölçüsü olan kişi başına
milli gelir rakamı 2007 yılı seviyesinin bile gerisine düştü.

Türkiye
ekonomisinin küresel üretim içindeki payı 2019’da yüzde 0,86’ya kadar
geriledi. 2020’de daha da gerileyebilir. (Bu rakam 2010’da yüzde 1,17 ve
2013’te 1,23 idi.) Gerilemenin boyutu dehşet vericidir.

24 Haziran 2018’de, sistem devreye girdiğinde dolar 5,71 liraydı; şimdi hükümet (2019
başından beri 100 milyar dolar harcayarak) baskılamasına rağmen 6,85
lira.

Dünyada çok kötü
yönetilen birkaç devletin dışında enflasyon oranı yüzde 4’ü geçen ülke
yok. Türkiye’de resmi enflasyon yüzde 13, bağımsız ekonomistlere göre gerçek
enflasyon
yüzde 30-50 mertebesinde.

Gelir dağılımı daha da bozuldu, ortalama gelir seviyesi 500 doların altına geriledi.
Demokrasi ve hukuk kuralları rafa kaldırıldıkça refah azalıyor, üretim
küçülüyor, işsizlik çığ gibi artıyor.

Yeni sistemle
Türkiye uçuyor ama aşağıya mı, yukarıya doğru mu?
Siz karar verin.

İngiltere’den Tespitler (23)

     Herkes 3 haftalık
süreyle, 12 adede kadar ödünç kitap alabiliyor. Alınan kitaplar; kütüphanenin
herhangi bir şubesine iade edilebiliyor.

     Köylerdeki
kütüphaneler, kendi aralarında belirli sürelerle kitap değiş tokuşu yapıyorlar.
Köy sakinlerinin farklı kitaplara ulaşmalarını sağlıyorlar.

     Kütüphanelerin
çocuk bölümleri; çocukların ilgisini çekecek şekilde düzenlenmiş. Ayrıca
belirli aralıklarla -özellikle okul öncesi çocukları için- kitap okuma saatleri
düzenleniyor. Bir kütüphane görevlisi tarafından onlara hikâye kitapları
okunuyor.

     Yaşlı okuyucular
için, büyük puntolu harflerle basılmış kitaplar bölümü de mevcut.

     Kütüphanelerin
bilgisaray bölümünden yararlanmak hattâ internete bağlanmak da mümkün.

     İstisnalar dışında
orta öğretim çağındaki öğrencilerin disiplinsizlikleri had safhada. Öğretmen
kendini saydırmakta zorlanıyor. Öyle ki terkedilen dövme yöntemine geri
dönülmesini isteyen öğretmenlere rastlanıyor!

     Hiçbir ceza
müeyyidesi / yaptırımı uygulanmadığı için; talebeler hırçın, haylaz, başıboş,
saygısız ve tembel bir durum arz ediyor!

     “Havf ve Reca”
yani korkuyla ümit arasında olma zihniyet ve anlayışı olmadığından; talebe
kendisine hiçbir sorumluluk yüklemiyor. Hâliyle ana babalar bu duruma çok
üzülüyor fakat ellerinden bir şey gelmiyor.

     Çocuğun ruh
eğitimi ihmal ediliyor. Bununla ilgili dersler ise kifayetsiz. Kuru mâlûmattan
öte gidilemiyor. “Neden?” sorusuna cevap verilirken, “Niçin?” sorusu ihmal
ediliyor. Bu ise hedefsiz, maksatsız, gayesiz nesilleri çığ gibi büyütürken;
büyük bir manevî potansiyel tehlike olarak İngiliz toplumunu tehdit ediyor.
Gelecek endişesine sokuyor. Ciddî bir arayışa sevkediyor.

X

     Cambridge’de
Müslüman çocukları için “İslamic School” / Cumartesi Okulu var. Her cumartesi
10.00 – 13.30 saatleri arasında faaliyet gösteriyor.

     Resmî bir ilkokul,
İslamic School tarafından kiralanıyor. Değişik İslâm ülkelerine mensup
ailelerin çocukları, haftada bir gün buraya devam ediyor. Kız ve erkek
çocuklara; ayrı ayrı sınıflarda din eğitimi veriliyor. En küçük yaştakiler;
karışık olarak aynı sınıfta eğitim görüyorlar. Yaş gruplarına göre sınıflara
ayrılıyor.

     Öğretmenler
gönüllü olarak çalışıyorlar. Çocuklara plânlı şekilde din eğitimi veriyorlar.
Arapça öğretiyorlar. Asrın her çeşit imkânları kullanılarak.

     Her eğitim
döneminde, her sınıf; diğer öğrencilere ve ana babalarına sunulmak üzere
program hazırlıyor. Meselâ bu sene 1. sınıfların gösteri ve program konusu Nuh
Tufanı’ymış. Çocuklar konuyla ilgili olarak hazırladıkları bilgileri; şarkılar
eşliğinde sunmuşlar.

     Öğrenciler kocaman
bir Nuhun Gemisi’ni duvara asmışlar. Önünde her bir hayvanı temsilen, birer çift
maske takınarak yer almışlar. Daha sonra, bu öğrenciler; seyircilere konu
hakkında sorular sormuşlar.

     Müslümanların bir
araya gelerek kurdukları bu okulda, müslüman öğrenciler Arapçayı çeşitli
faaliyetlerle, mesela resimler yaparak, onları boyayarak öğreniyorlar.

     Ayrıca İslamic
School’da çocuklara Kur’anı Kerîm, Namaz sûreleri öğretiliyor. Din bilgileri
belletiliyor.

     Diğer okullarda
olduğu gibi, her sınıfta, aynı anda iki öğretmen görev yapıyor. Ayrı ayrı
gruplara ayırdıkları talebelerle; öğretmenler tek tek ilgileniyorlar.

     Her hafta eğitim
süresi bittiğinde; öğretmenler, öğrenciler ve orada bulunan velîler; öğle
namazını hep birlikte cemaatle kılıp dağılıyorlar.

     Ramazan ve Kurban
bayramlarında, Bayram partileri düzenliyorlar. Çocuklara yiyecek içecek ikram
ediyorlar. Sonra balon patlatmaca, yer kapmaca, yumurta taşımaca, çuvalla koşma
gibi faaliyetler ve eğlenceler tertip ediyorlar.

     Okul müddetince
spor günleri yapıyorlar. Herkes birbirine karşı sempatik ve sevecen davranıyor.

     (20. 07. 2003, Bar
Hill – Cambridge)

Millî Mecmûa

0

Millî Mecmûa adı ile ilk dergi, İstanbul’da 1
Kasım 1923 tarihinde İlmî, edebî, iktisadi,
fennî resimli mecmua
tanıtımıyla ve on
beş günde bir yayın programı
ile yayımlanmaya başladı.

Derginin
kurucusu ve sorumlu yönetmeni Mehmed Mesih Akyiğit idi. Mefkûreci gençliğin
ifâdesi olacağı belirtilen derginin ilk sayısında çıkış maksadı; Medeniyet yolundan giderek gençliğe yol
göstermek…
şeklinde açıklanıyordu. Yazı kadrosunda; Hâlide Nusret
Zorlutuna (1884-1964), Mustafa Şekip Tunç (1886-1958), Ali Cânip Yöntem
(1887-1967), Mehmet Fuat Köprülü (1890-1966), Müfide Ferit Tek (1892-1971), Mehmet
Şâkir Ülkütaşır (1894-1981), Hâmid Zübeyir Koşay (1897- 1984), Peyâmi Safâ
(1899-1961), Mükrimin Halil Yinanç (1900-1961), Hilmi Ziya Ülken (1901-1974), Ahmet
Hamdi Tanpınar (1901-1961), Hüseyin Nâmık Orkun (1902-1956), Necmeddin Halil
Onan (1903-1968), Necip Fâzıl Kısakürek (1904-1983) gibi, günümüzde, milliyetçi
çevrelerde isimleri saygıyla anılmaya devam eden yazarlar vardı.

 

Millî
Mecmûa, 1955 yılında yayımlanan 162. sayıdan sonra kapandı. 

 

Birincisinden 95 yıl sonra; daha güçlü, daha
mükemmel ve daha uzun ömürlü olacağı intibaını uyandıran Millî Mecmûa kültür hayatımıza bir güneş gibi doğdu.

Ocak-Şubat 2018 döneminde yayınlanan ilk sayısı; ‘Atsız / Geçmişin Erkek Sesi’ dosyası
olarak hazırlanmıştı.  Dergi, kısa
zamanda tükenince istek üzerine ikinci baskısı yapıldı. Onun da tükenmesi
sebebiyle, tiryakiler şimdi ilk sayısının üçüncü baskısını beklemekteler.

16 X 24 santim ölçülerinde, 267 sayfalık, kitap şeklindeki
derginin Birinci sayının mündericatı aşağıdaki başlıklar altındaki yazılardan
meydana geliyordu:

*Önsöz 1 ve 2; *Hayat Hikâyesi ve Kişiliği; Atsız: Göktürk
Ömer Çakır; *Atsız-Sabahattin Ali Davası
/ Sancıdan Bayrama ‘3 Mayıs’
: Selim Yıldız; *Basında Atsız’ın Yankıları: Serkan Akgöz; *Hüseyin Nihal-Erken Çocukluk Yılları: Misli Baydoğan; *1944-1945 Irkçılık Turancılık Davası
Tefrikası
: Fatih Orta; *Edebi
Kişiliği  ‘Atlıyı Atından İndiren Kalem Sahibi
:
Turgut Güler;  *Atsız’ın Öyküleri: Elif Davarcı; *Bozkurtlar: Hasan Erimez; *Ruh
Adam Romanında Arketipler ve Metinlerarasılık
: Metin Savaş; *Kavgaların Gölgesinde Kalan Şair: Talat
Ülker;  *Ruh Adam Romanında Otobiyografik Unsurlar: Metin Savaş; *Yeniden Doğuş Biçimleri ve Ruh Adam Romanı:
Şamil Yeşilyurt;  *Ruh Adamın Halet-i Ruhiyesi: Misli Baydoğan; *Ruh Adam Şizofren midir? Metin Savaş; *Atsız ve İslâmiyet Öncesi Türk Tarihine Bakışı: Volkan Özkan; *Hüseyin Nihal Atsız’ın Selçuklu Tarihine
Bakışı
: Yasin Usta; *Atsız’ın
Çevirileri ve Osmanlı’ya Bakışı
: Mehmet Çalışkan; *Nihal Atsız’ın Tarih Algısı ve Türk Tarihi Hakkındaki Görüşleri: Murat
Yılmaz; *Hüseyin Nihal Atsız ve Dilaver
Cebeci Şiirinde Göz Tema’sı Etrafında Beşeri Aşk
: Mustafa Efeoğlu; *Türk Destanları ve ‘Bozkurtların Destanı’
Üzerine
: Hakan Yıldırım; *Serdengeçti
Aynasından Atsızca Yansımalar
: Hasan Tülkay; *Birkaç Hâtıranın Gölgesi Altında: Ömer Yasin Yıldız; *Alman ve Türk Milliyetçiliği / Herder-Fichte
ve Nihal Atsız Örneği Üzerinden Bir Mukayese Denemesi
: Mustafa Acun; *H. Nihal Atsız ve Nurettin Topçu Yollar
Nereye Gider
?: Av. Âdil Özcan; *Atsız
ve Rıza Nur
: *Ozan Karabulak; *Bir Müdafi
Bir Mütereddit / Nihal Atsız ve Peyami Safa Münasebetine Dair
: Ahmet
Alperen Can; *Nihal Atsız – Nurettin
Topçu ve Millet
: Lütfi Bergen; *Atsız
ve Ahlâk
: Kutlu Altay Kocaova; *Atsız
ve İslamcılık
: Kağan Bahadır Küçükalcan; *Atsız ve Din Üzerine Panoramik Bir Bakış: Ferit Salim Şanlı; *Hüseyin Nihal Atsız’ın Devlet Şuuru ve
İstikbaldeki Devlet Tasavvuru
: Oğuzhan Murat Öztürk; *Nihal Atsız’ın Mevlânâ’ya Bakışı: Doğukan Oruç;  *Orkun
Dergisinde Rejim Tartışmaları
: Erhan Sandıkçı; *Atsız:Tanıl Bora, *Atsız
Portresinin Tamamlanması Üzerine Düşünceler ve Yeni Bir Formla Atsız’ı Anlatmak
Önerisi
: Göktürk Ömer Çakır; *Gerçek
Bir Er Kişi
: Yağız Gönüler; *20.
Yüzyılın Kür Şad’ı Atsız
: Mustafa Yiğit; *Atsız’ın Bir Mısraı Üzerine: Hüseyin Fâzıl Hikmet; *Bulanık Bir Çağda Berrak Bir Duruş: Ebubekir
Kurban; *‘Vaktiyle Bir Atsız Varmış’
Artık Yok!-1
: Göktürk Ömer Çakır; *‘Vaktiyle
Bir Atsız Varmış’ Artık Yok!-2
: Kutlu Altay Kocaova; *Sol’un Atsız İmgelemi (Ni Sallamak): Murat Yılmaz; *Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun İle Hüseyin
Nihal Atsız Üzerine Bir Röportaj
: Zeynel Abidin Polat.

Millî Mecmûa’nın Mart-Nisan 2018 dönemine ait 2.
Sayısı,  164 sayfa hacimle ve ‘Türk
Müslümanlığı
’ dosya konusu ile yayımlandı. Künye bilgileri şöyleydi:
İmtiyaz Sâhibi: İstanbul Dağıtım Anonim Şirketi adına Yasin Usta, Genel Yayın
Yönetmeni: Yasin Usta, Editör: Ahmet Alperen Can, Yayın Kurulu: Göktürk Ömer
Çakır, Oğuzhan Murat Öztürk, Metin Savaş, Misli Baydoğan, Serhat Demir, Mehmet
Çalışkan.

***

Merhum Üstad Necip Fazıl Kısakürek, Ankara’daki konferanslarından
birinde bir cümle söyler. Dinleyicilerden biri bütün görgü ve nezâket
kaidelerini çiğneyerek yerinden fırlar ve. ‘Bu
cümleyi bir daha söyleyin. Türkiye duysun… Amerika, İngiltere, Almanya, İslâm
âlemi ve bütün dünya duysun… Lütfen Efendim?’
 Üstad tekrar eder:  ‘Mutlaka bilmek lâzımdır ki Türk, Müslüman
olduktan sonra Türk’tür.’

Türk, kendisi olmakla, aslî benliğini bulmakla, karakterini
şekillendirmekle yetinmemiş, kendisine has bir Türk Müslümanlığı da inşa
etmiştir. Denilebilir ki Müslümanlık ‘tek’dir. Her milletin ‘kendisine ait Müslümanlık’ olur mu?
Elbette olur, bal gibi olur. Allah (cc), Kur’ân, peygamber ve İslâmiyet elbette
tektir. Düşünülsün: İranlı’nın İslâm anlayışı ve Müslümanlığı ile Türk’ün İslâm
anlayışı, Müslümanlığı farklıdır. Arapların ve diğer İslâm ülkelerinin
İslâmiyet’i yorumlayışı da farklıdır.

Evvela şu iki husus tespit edilmeli:

1-Müslümanlık; milletler, ırklar ve kavimler üstü bir
dindir. Buna rağmen Müslümanlık; milletleri, ırkları ve kavimleri reddetmez.

2-Târihte Müslümanlığı din olarak benimsememiş olan Türkler;
zaman içerisinde karakter ve ahlâk özelliklerini yeterli ölçüde koruyamamışlardır.

Müslümanlığın esasları Cenâb-ı Allah tarafından konulmuştur.
Bu esaslar içerisinde muhkem âyetlerle belirlenen hususlara riâyet, hangi
millete mensup olursa olsun bütün Müslümanlar için mecbûridir. Müteşâbih
ayetlerde ise belli ölçüde serbestiyet vardır. Serbestiyetin şekli ve sınırları
Peygamber (sav) Efendimizin hadis ve sünnetleri ile belirlenmiştir. Hadis ve
sünnetlere tam veya kısmî riayet, Türk Müslümanlığı (daha doğrusu Türkiye
Türklüğünün Müslümanlığı) ile diğer milletlerin Müslümanlığı arasındaki farkı
oluşturur.   

 Hepsi Türk soyundan
gelen İmam-ı Azam Ebu Hanife (0699-0767), İmam Mâtürîdî (853-944), İmam Serahsî
(1009-1090), Hoca Ahmed Yesevî (1093-1166), Mevlânâ  (1207-1273) gibi âlimlerden aldıkları feyz
ile Türklerin İslâmiyet’e, Ehl-i Beyt’e, dört halifeye ve sahâbelere bakış
açısı, sevgisi ve saygısı, diğer milletlerin Müslümanlığından farklıdır.

Dolayısıyla Türk Müslümanlığı kavramını kullanmakla bir
mahzur yoktur.

***

Millî Mecmûa’nın bu konuyu cesaretle ele almış olması
takdire şayan bir hizmettir. Derginin bu sayısında ilim adamları; Erkan
Göksu’nun, Hilmi Demir, Fâtih M. Şeker, Mehmet Akif Okur, Mustafa Kara, Levent
Bayraktar, Mehmet Kaan Çalen, Sait Başer, Ahmet Yaşar Ocak ve diğerlerinin makale
ve görüşleri ile yıllardır devam eden tartışmalar sağlam bir zemine
oturtulmuştur.  

Türk Asrı’ Dosya
Konulu olarak neşredilen Kasım-Aralık 2019 dönemine ait 11. sayıda derginin
künye bilgileri: *İmtiyaz Sâhibi: Ötüken Neşriyat A.Ş. *Genel Yayın Yönetmeni:
Yasin Usta. Editör: Ahmet Alperen Can şeklinde oluşmuştu.

Dergide yer alan makalelerden bazılarının başlıkları: *Osmanlı’nın ihtişam asrında Tasavvuf Kültürü
ve Hayatı
. *Nizam-ı Âlem Mimârisi.
*On Altıncı Yüzyıl Klasik Türk Şiirinde
Tevhidler
. *Dîvan Şiirinin Ölümsüz Şâiri:
Bâkî
. *Fuzûlî. *Hatâyi’nin Şiirlerinde Siyâsî Söylem. *İki Türk Sultanının Şehzâdelerle İmtihanı.
*Safevîlerin Tarikatten Devlete Geçişi.
*Tekkeden Devlete Safevîlik. *16. Asırda Türkistan Hanlıkları. *16. Yüzyılda Hindistan’da Bir Türk: Hümâyun Pâdişah (1530-1540, 1555-1556). 

Ocak-Şubat 2020 döneminde 336 sayfa olarak hazırlanan 12.
Sayının Dosya Konusu Prof. Dr. Erol
Güngör
(1938-1983) idi.

Editör Ahmet Alperen Can’ın yazısından birkaç satır:

Erol Güngör, -kültür ve medeniyet
kavramlarının târifi konusundaki belirsizliği giderme- girişiminde bulunan bir
portre olarak Gökalp tenkidi üzerine kurduğu kültür ve medeniyet anlayışıyla
muhafazakâr Türk milliyetçiliği içerisinde kendine özgü bir yer edinmiştir. Diğer
yandan Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan, Erol Güngör ve Yılmaz Özakpınar’ın meseleye
ilişkin kaleme aldıkları metinler, aktüel bir geleneğin varlığını da
göstermektedir. Bu anlamda Erol Güngör, eleştirilerek üzerine yeni fikirler
eklenebilecek malzeme sunan bir entelektüel portresidir.

Erol Güngör ile özdeşleşmiş diğer
çalışmaları ise iki üst-başlıkta değerlendirmeye müsaittir. Bunlardan ilki
akademik uzmanlığı olan sosyal psikolojiye ilişkin tezleri ve çevirileri,
diğeri de İslâm dünyasına ve özelde tasavvufa ilişkin hazırladığı eserleridir.
Güngör, bu anlamıyla disiplinler-arası çalışma disipliniyle genç yaşta birçok
sahaya ilişkin yazılar kaleme alarak değerlendirilmesi çetrefilli hâle gelen
bir entelektüel olmuştur. Söz-gelimi Tarihte
Türkler
, onun çalışma biçiminin ve geniş merakının bir ürünüdür. Dünden
bugüne sürekliliği kurma çabası, yönelimlerini de belirlemiştir ve problemlerin
çözümüne ilişkin yorumlarında kendini göstermiştir. Cumhuriyet devrinde az
görülebilecek bir portre olarak karşımıza çıkan Erol Güngör, her anlamıyla
üzerine düşünmeye değerdir.

-Dergide yer alan-yazıların içeriği, büyük
ölçüde düşünürün yönelimleriyle irtibatlı olacak biçimde konulara dağıtılarak
genel bir çerçeve sunma gayretiyle belirlendi. Dolayısıyla düşünürde daha fazla
değerlendirilmesi gereken bazı konularda, birkaç yazıyla yetinmemiz gerekti.
Fakat yine de her yazının, çalışmanın geneli açısından birbirini tamamlayıcı
olmasına özen göstermeyi denedik.

Millî Mecmûa’nın 12. Sayısında yer alan bazı makalelerin
başlıkları ve yazarları:

*Erol Güngör:
Göktürk Ömer Çakır. *Bir Psikoloğun
Kaleminden ‘Meslektaş’ Erol Güngör Hakkında Akademik Olmayan Bir Makale
: Misli
Baydoğan. *Erol Güngör ve Millî Bir
Mesele Olarak Eğitim
: Dr. İsmail Yıldız. *Erol Güngör’ün Düşünce Dünyasında, Türkiye, Ortadoğu ve İslam Dünyası:
Dr. Ali Bilgenoğlu. *Erol Güngör’de Halk
Anlayışı
: Gürol Pehlivan. *Erol
Güngör ve Bir Başka Milliyetçilik Olarak Ülkücülük Üzerine Notlar
: Mehmet
Kaan Çalen. *Erol Güngör’ün Türkçülüğü:
Yasin Usta.  *Erol Güngör’de Birlik Düşüncesi ve Milliyetçi İslâmcılık: Lütfi
Bergen. *Bir Millî Münevver / Erol Güngör: Prof. Dr. Adil Çiftçi. *Erol Güngör’de Kültür ve Medeniyet:
Şenol Durgun. *Erol Güngör’ün Kültür ve Medeniyet
Anlayışı
: Yılmaz Özakpınar. *Erol
Güngör / Tarihi, Kültürü ve Toplumuyla Barışık Bir Mütefekkir
: Doç. Dr.
İslam Can. *Erol Güngör’ün Diriliş
Çağrısına İştiraki
: Hakan Soydaş. *Erol
Güngör’ün Gözünden Din ve Edebiyat İlişkisi
: Hakan İlteriş Kutlu. *Din-Millet Dengesinin Son Türk Mütefekkiri /
Erol Güngör
: Ahmet Dağ. *Erol
Güngör’de Hâfıza ve Gelenek
: Gökberk Yücel. *Erol Güngör’de Türkler ve Târihleri: Kemal Ramazan Haykıran.*Dinî Alanda Tecdit Zorunluluğumuz ve Erol
Güngör’ü Yeniden Anlamak
: *Prof. Dr. İbrahim Maraş. *Yeni Dediğimiz Şey Eskiye En Son Eklenen Şeydir. Erol Güngör’ün Eskiye
ve Yeniye Cesur Yaklaşımı
: Metin Savaş. *Klasiği Modern Okumaya Tâbi Kılmanın İmkânı: Erol Güngör Düşüncesinde
‘Tasavvufî Bilgi’
:  Mehmet Bilal
Yamak. *Erol Güngör’de İnsan ve Değer:
Prof. Dr. Levent Bayraktar. *Erol Güngör Düşüncesinde
Ahlâkın Temellendirilmesi ve Sosyal Ahlâk
: Prof. Dr. İhsan Çapcıoğlu. *Erol Güngör’ü Anarken…: Erol Kılınç.

***

Kısacık hayatına, başarılarla dolu hocalık ve rektörlük
hizmetlerini, yetiştirdiği binlerce talebeyi, üç yüze yakın makaleyi, 12’si
telif, 5’i tercüme çok kıymetli eseri sığdıran Merhum Erol Güngör, kültür
değerlerimize olan hâkimiyeti, olayları tahlil edişindeki üstün yeteneği,
anlaşılır ve akıcı üslubu konusunda hemen herkes fikir birliği içerisindedir..
Bu yönleriyle zaman geçtikçe daha iyi anlaşılmaktadır. Millî kültür davasının
sâdece bir akademik spekülasyon konusu olmadığını, aynı zamanda bir millî
politika meselesi şeklinde görülmesi gerektiğini belirtir ve milliyetçiliğin
de, ‘halk içinde yaşamakta olan temel
kültür unsurlarına dayanmak mecburiyetinde
’ olduğunu belirtirdi. 

Milliyetçilik hareketlerinin devamlı surette ‘halka dönüş’
teşebbüsleriyle paralel bir seyir takip ettiğini vurgulayan Erol Güngör, Türk
münevverinin millî kültüre bakış tarzlarını değerlendirirken çok isabetli
olarak; özellikle devrimci aydınların halk kültürünü hor görmenin yanında, Osmanlı’dan
intikal eden kültüre de soğuk baktığını, bunun temelinde de Batı karşısında duyulan
kompleksin yattığını ifade ediyordu. Türk-İslâm münevveri milliyetçilerin ise ‘Türk millî kültürünü dış kuvvetler
karşısında bir varlık olarak ortaya çıkarmak ve geliştirmek iddiası ile mirasa
sâhip çıktığını
’ açıklıyordu.  Bunun
da Türk münevverinin kendi milleti ile barışması için olduğu kadar dünyada eski
şahsiyetli mevkiimizi kazanmamızın da bu sâyede mümkün olacağına inandığını yazıyordu.

 

 

Prof. Dr. EROL GÜNGÖR:

     25 Kasım 1938’de Kırşehir’de doğdu. İlk
ve orta öğrenimini doğduğu şehirde tamamladı. 1961’de İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Tecrübî Psikoloji
kürsüsüne asistan olarak tayin edildi. Akademik çalışmalarının yanı sıra
dergi ve gazetelerde yazı yazmaya devam etti. 1965’te Mümtaz Turhan’ın
yönetiminde hazırladığı ‘Kelâmî (Verbal) Yapılarda Estetik
Organizasyon
’ adlı teziyle doktor unvanını aldı. 1966’da Colorado
Üniversitesi’nden sosyal psikolog Kenneth Hammond’un dâveti üzerine
Amerika’ya gitti. Bu üniversitenin Davranış Bilimleri Enstitüsü’nde
milletlerarası bir ekibin araştırmalarına katıldı. 1968’de yurda dönerek
Tecrübî Psikoloji Kürsüsü’nde sosyal psikoloji dersleri vermeye başladı. ‘Şahıslararası İhtilâfların Çözümünde
Lisanın Rolü
’ adını taşıyan teziyle 1970 yılında doçent oldu.
Üniversitede verdiği dersler ve ilmî yayınlarla Türkiye’de sosyal psikoloji
dalını önemli bir alan hâline getiren Erol Güngör Başbakanlık Planlama
Teşkilâtı’nda, Millî Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı’nın çeşitli
komisyonlarında görev aldı. 1978’de ‘Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar
başlıklı teziyle sosyal psikoloji profesörü oldu. 1982 yılında Selçuk
Üniversitesi’ne rektör tayin edildi. Bu görevi sırasında 24 Nisan 1983’te
vefat etti.

     Erol Güngör’ün kitap, makale, deneme,
ansiklopedi maddesi ve tercüme şeklindeki neşirlerinin sayısı 300’ü bulmaktadır.

    
Telif Eserleri:

     *Türkiye ’de Misyoner Faaliyetleri,
*Türk Kültürü ve Milliyetçilik, *Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, *İslâm’ın
Bugünkü Meseleleri, *İslâm Tasavvufunun Meseleleri, *Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milliyetçilik,
*Tarihte Türkler, *Sosyal Meseleler ve Aydınlar, *Değerler Psikolojisi,
*Ahlâk Psikolojisi ve Sosyal Ahlâk, *Şahıslararası İhtilâfların Çözümünde
Lisanın Rolü, *Kelâmî (Verbal) Yapılarda Estetik Organizasyon. *Doktora
Doçentlik ve Profesörlük Tezleri. Ankara 2019, İslâm’da Tasavvufun
Meseleleri. Ankara 2019.

    
Tercümeleri:

     *Sosyal Psikoloji, *Nazariye ve
Problemler (D. Krech – R. S. Crutchfield’den), *İktisadî Gelişmenin
Merhaleleri (W. Rostow’dan) *Yirminci Asrın Mânâsı (Kenneth Boulding’den),
*Sanayileşmenin Kültür Temelleri (John Nef’ten), *Sınıf Mücadelesi (Raymond
Aron’dan), *Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme (Paul Hazard’dan), *Dünyayı
Değiştiren Kitaplar (Robert B. Downs’tan).

 

AK Parti’nin Ekonomi Karnesi

Ak Parti
iktidarı 18’nci yılında. Bu süre içinde nereden nereye geldik? 2023’e kadar
beklentiler ne? Rakamlara bakalım:

2013 yılında milli gelirimiz 951 Milyar
Dolar, kişi başına düşen milli gelirimiz 12.480 Dolar idi.
2019 yılında milli
gelirimiz 753 Milyar Dolara, kişi başına düşen milli gelirimiz ise 9.127
Dolara geriledi. (Dünya ortalaması 11.355 Dolar.)

Yani az gittik uz gittik, 2007 senesi
kişi başına milli gelir seviyesinin de gerisine döndük.

2020’de kişi başına düşen milli gelirimizin 8
bin dolar
mertebesine düşeceği tahmin ediliyor.

İçinde bulunduğumuz ekonomik göstergeler
düzeltilemezse, teknik olarak, kişi başına milli gelirimizin 2023’de 5
bin dolar
mertebesine gerileme riski söz konusu.

Dünya gelişirken biz gerilediğimiz için,
yıllardan beri Türkiye dünyanın en büyük 17. Ekonomisi iken 2019 yılında
19. sıraya düştü. (20. sıradaki İsviçre ile aramızda sadece 29 Milyar
Dolarlık fark kaldı.) 2023’de belki de dünyanın en büyük 20 ekonomisi liginden
düşmüş olacağız.

Cumhuriyetin yüzüncü yılına IMF ile
anlaşıp, Düyun-u Umumiye duygusu yaşatan, yabancı kontrolünde bir ekonomi ile
girebiliriz. IMF seçeneği olmazsa görünen o ki; ağır bir krizin
tahribatıyla küçülmüş, fakirleşmiş, dünyanın ilk 20 ekonomisi olmaktan çıkmış,
beka sorunu yaşayan bir ülke olarak girmenin utancını, acısını ve sıkıntılarını
yaşayacağız.

Yanılmayı gönülden istiyorum. Ama üçüncü
bir ihtimal mevcut yönetim şekliyle mümkün görülmüyor.

******************************

Enflasyon
veya Hayat Pahalılığı

Türkiye’de büyük
çoğunluk için hayat pahalılığı artışı çekilmez boyutlara geldi.
Resmî rakamlara göre yıllık enflasyon %12-13 mertebesinde. Bağımsız ekonomistler ise
enflasyonun %30-50
arasında olduğunu
açıklıyor.

Vatandaş olarak mutfak enflasyonumuza baktığımızda bunun da üzerinde olduğunu gözlemliyoruz. Çünkü bırakın son
bir yılı, son 6 ayda aldığımız hiçbir mal veya hizmetin fiyatı %50’nin altında artmış
değil. Buna karşılık vatandaşların çoğunun gelirleri artmadı veya
sabit maaşlı olanların gelir artışları yılın ilk 6 ayında
%4
oldu.

Bu yüzden TÜİK’in ve diğer resmî
makamların
verilerine
vatandaşlarımız da yabancılar da inanmıyor.
Rakamlar olumsuz
çıktıkça TÜİK Başkanı ve enflasyonu ölçen daire başkanının görevden alınması bu
inançsızlığı körüklüyor.

Resmî rakamlara
göre bile
enflasyon dünya ortalamasının çok çok
üzerinde. Dünyada
enerji (petrol, doğalgaz)
fiyatları, emtia fiyatları ve talepler düştüğü için (birkaç kötü yönetilen ülke
hariç) diğer ülkelerde
enflasyon sorunu yok.

Gelişmiş
ülkelerin enflasyon ortalaması %1,5 ve gelişmekte olan ülkelerin enflasyon
ortalaması %3,5- 4 mertebesinde.

******************************

Asgari
Ücret ve Açlık Sınırında Yaşayanlar

Uluslararası
sözleşmelere göre, “Çalışan herkesin kendine ve ailesine insanlık onuruna uygun
bir yaşayış sağlamak için yeterli ve adil bir ücret almaya hakkı vardır.” Bu
yüzden
asgari ücret şartı getirilmiştir.

Ülkemizde halen net aylık asgari ücret 2.324 TL. Bu ücret “insanlık onuruna uygun yaşayış için yeterli” olmaktan çok
uzaktır. Türkiye’de haftalık çalışma saati
45
saattir.

Almanya’da ise asgari ücret 1.500 Euro’dur. Ancak haftalık çalışma saati Almanya’da 38
saattir.
Bu saatin üstünde çalışılırsa
fazla çalışma ücreti verilir. Almanya’da 1.000 Euro ile tek yaşayan bir
vatandaşın aylık temel ihtiyaçlarını karşılayabildiği biliniyor.
Çocuk yardımı olarak 500 Euro veriliyor. Ayrıca kira, asgari geçim yarımları gibi yardımlar da söz
konusu. İş imkânları geniş olduğundan çalışma çağındaki aile bireylerinin hemen
hepsi çalışıyor.

Asıl önemli olan
husus şu ki,
Almanya’da asgari
ücretli sayısı toplam çalışanların oranı sadece yüzde 8’dir.

Oysaki Türkiye’de kayıtlı ve
kayıtsız toplam
25 milyon çalışan var ve
bunların %54’ünün aylık geliri asgari ücretin altında. 13 milyon emeklimiz var.
Emeklilerin %70’nin aylık geliri asgari ücretin altında.

Devletin yaptığı
testlere göre, aylık brüt geliri
981 TL ve altında olan vatandaşlarımızın sayısı da 13,5 milyon.

Korona sonrası çalışanlardan
5 milyon kişi kısa çalışma ödeneği olarak verilen 1.600
TL
ile geçinmeye çalışıyor. 1,5 milyon vatandaşımız da
günlük 39 TL (
aylık 1.170 TL) izin ödeneği ile hayatta kalmaya çalışıyor.

******************************

Vergi,
Devalüasyon, İşsizlik

Vatandaşın
tükettiği her şeyden alınan
dolaylı vergiler ve yurtdışından ithal edilen 6 bin kalem mala ek vergiler getirildi.

Buna rağmen yılın
ilk 6 ayında 335 milyar TL
vergi toplanabildi. Bu meblağ da memur maaşları, faiz ve SGK giderlerini
karşılamaya bile yetmedi.

Son 7 senede
gerçekleşen
%400 devalüasyona rağmen ihracat artmadı, ithalat azalmadı. Dış Ticaret Açığı ve Cari Açık
yok edilemedi. Bu sene ilk 5 ayda Dış Ticaret Açığı %105 arttı. Turizm
gelirleri de olmayacağı için cari açık da büyüyecek.

Son
7 senede
verdiğimiz dış ticaret açığımız 500 Milyar Dolar oldu.

TÜİK çalışan sayısı düştüğü halde işsizlik oranını düşük göstererek harikalar yaratıyor. Ancak İşsizlik, tarihimizin en
ağır boyutlarında.

İşsizlik
miktarı,
2018 Ağustos ayındaki %54,3
olan işgücüne katılım oranına göre
8,5 milyon kişi mertebesinde.

İşgücüne katılma
oranı, AB ülkeleri ortalaması gibi, %74 olarak kabul edildiğinde
gerçek işsiz sayımız 20,5 milyona ulaştı.

Ve… Türkiye’de çalışabilir
ama çalışmayan durumunda olanların sayısı, toplam çalışan sayısını geçti.