15.5 C
Kocaeli
Çarşamba, Haziran 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 463

Eğitimli Gençliğin Hali Pür Melali

Eğitimli gençlikten
kastımız lise mezunu, üniversitede okuyan veya üniversite mezunu olmayı
başarmış gençlerimiz.

Öncelikle üniversitede okuyan
gençlerimize bakalım. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir sene kadar önce, “Almanya’da

y
ükseköğrenimde
okuyan öğrenci sayısının 3 milyon olduğunu”
hatırlatmış,Bizde 8 milyon. Almanya’nın nüfusu bizim nüfusumuzla
hemen hemen aynı. Sayın Şans
ölye bunu öğrenince ‘Ben bunu bilmiyordum’ dedi” diye anlatmıştı.

Nüfusumuz içinde her 10 kişiden
birinin üniversitede okuyor olması
Türkiye için bir şans mı yoksa sıkıntı
kaynağı mı?

Almanya ile gelişmişlik farkımızı göz
önüne alıp, “acaba doğru mu yapıyoruz?” diye düşünmemiz gerekir. Onlar
bizim üniversiteye yönlendirdiğimiz 5 milyon genci orta öğretimden iyi
birer meslek bilgisiyle donatıp hayata hazırlıyor. Üniversitede okusa başarılı
olamayacak gençlerini ara eleman veya meslek erbabı olarak yetiştiriyorlar.

Biz ise orta öğretimden mezun
ettiklerimizi meslek sahibi veya ara eleman vasıflarında yetiştirmekte
zorlanıyoruz. Meslek Liseleri içinde en imtiyazlısı olan İmam Hatiplerde
okuyanlar da, mesleklerini yapmak için değil, üniversiteye girmek niyetiyle
okuyorlar. Ancak Üniversiteye Giriş Sınavlarında en başarısız orta öğretim
kurumları da İmam Hatip Liseleri. Orta Öğretimde Din Öğretimi Genel Müdürlüğüne
bağlı 5.138 okulumuz varken, Sosyal Bilimler, Anadolu ve Fen Liselerimiz
toplamı 3.071 adet.

Üniversiteye gönderdiklerimiz
gençlerimize de dünya ortalamasının çok altında bir seviyede eğitim
veriyoruz.

**********************************************

Üniversite Mezunları İş Bulamıyor

Kariyer ve Yetenek Yönetimi Derneği’nin araştırmasına göre, Türkiye genelinde üniversite
mezunlarının yüzde 42’si mezuniyetinin ardından iş bulamıyor.
6 ay içinde
iş bulabilenlerin oranı yüzde 29 olurken, 6-12 arasında iş bulanların oranı
yüzde 10 oldu. Henüz öğrenciyken iş bulanların oranı ise yüzde 14. 

Üniversiteden mezun olduktan sonra ilk
tam zamanlı işe başlayan üniversite mezunlarının yüzde 31’i asgari ü
cret alıyor. Yüzde 42’si asgari ücret ile 2
bin 999 lira arasında
alırken, yüzde 16’sı 3 bin ila 3 bin 999 lira arasında ücret ile işe
başlayabiliyor.

Üniversite mezunlarının iş bulma
şansının bu kadar düşük olmasının eğitim kalitesi ile doğrudan bir ilişkisi var
mı?

Cumhuriyet’in haberine göre, Türkiye’nin en başarılısı olarak
g
österilen
üniversitesinden (Hacettepe, İstanbul
Üniversitesi, İTÜ ve ODTÜ’den) mezun olanların da ülke
genelindeki durumun benzer olduğu belirtildi.

Nüfusumuzun yüzde 13,8’i üniversite
mezunu. Türkiye’de lisans mezunu sayısı 10 milyonu aştı. 207
üniversitemizde 8 milyon gencimiz okuyor. Bu yıl 900 bin gencimiz
üniversitelerden mezun olacak.

Her yıl 17 bin Hukuk, 30 bin İlahiyat
mezununa ihtiyacımız var mı?

Görünen o ki, üniversitelerden her
yıl mezun olan gençlerimize iş imkânı yaratamıyoruz. Bunun için gerekli olan
yeni iş alanları veya yeni kapasite artışları sağlayacak yatırımlar
gerçekleşmiyor. Planlamalarımız gerçekçi değil.

Üniversitelerimiz bu haliyle resmî
işsizlik rakamlarında görünmeyen bir gizli işsizler ordusunu barındırıyor.

**********************************************

Eğitim Kalitesi

Bakın bu sene Yüksek Öğretim
Sınavına girenlerin “ortalama” doğru cevap sayıları
ne kadar
düşük:

Türkçe’de 40 soruda 14 doğru cevap; Sosyal
Bilimler
de 20 soruda 7 doğru cevap; Matematikte 40 soruda 6 doğru
cevap; Fen Bilimlerinde 20 soruda 2 doğru cevap.

Ama biz bunları üniversiteye, bu
sınavlardan geçirip, seçerek alıyoruz. Üniversiteye girebilen yüzde 24’ün
dışında kalanların seviyesini siz düşünün. Üniversiteye girememiş olan orta
öğretim mezunlarının da sanayide, hizmetler sektöründe veya resmî kurumlarda
çalışması ve verimli olması lazım. Bu kalite ile mümkün mü?

Bu kadar elendikten sonra
üniversiteye gelenlerin bile okuduğunu anlayamaz, derdini ana dilinde yazılı
veya sözlü olarak ifade edemez, yabancı dil bilmez, okuma ve araştırma
alışkanlığı olmayan gençler olması acı değil mi?

Üniversiteye girenlerin düşük
kalitede olması,
çoğu üniversitemizin liseden farksız eğitim verdikleri,
kurumların aşırı siyasileştiği, üniversitelerimizde “bilimsel
yayınlarda” intihal (başkalarının yayınlarından hırsızlık) vakalarının
çokluğu da bilinen gerçekliklerdir.

Dünyada ilk 500 üniversite arasında
tek bir üniversite sokamadık.
Üniversitelerimizin bilimsel seviyesi bu.

Bu eğitim kalitesi ile dünyanın
ilk on büyük ekonomisi
arasına girmek, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir
hayaldir.

**********************************************

Çare Var.

Japonya ve G. Kore gibi ülkelerin 20-30 yıllık zaman
dilimlerinde büyük bir disiplinle uyguladıkları stratejik planlar ve yaptığı
hamleler öğreticidir.

Gelişmiş ülkelerin tamamının
bulunduğu sıraya gelmesinin sırrı iyi eğitimdir. Uzakdoğulu bu iki
devletin kalkınmada sıçrama yaparak en ön sıralara gelmesi de iyi eğitim
uygulamalarının eseridir.

Eğitim, sonuçları uzun vadede alınan
bir süreçtir. Temelinde çok iyi yetiştirilmiş bir eğitimci kadro
oluşturulması ve bu kadronun günlük siyasi akımlardan uzak kalması önemlidir.
Bu kadro “yeni nesilin kendi eserleri olacağını” bilenlerden oluşmalı ve bu
nesli yetiştirme heyecanı ve ülküsüne sahip
olmalıdır.

Orta ve uzun vadede, nüfusun en az
yüzde 5’ini
lokomotif olabilecek dünya ölçeğinde üstün vasıflı bireyler haline
getirmek, kalan kısmını da yaptığı mesleklerin ustası veya iyi birer
ara eleman
olarak yetiştirmek gerekir.

Biliyorum başta Cumhurbaşkanı Erdoğan
olmak üzere politikacıların çoğu sabırsızdır. Bir an evvel netice almak
isterler. Ama kolay başarı yolu yok.

Orta ve uzun vadede yetişecekleri beklemeden,
mevcut mezunların ve çalışmakta olanların her kademede meslek içi
eğitimlerle sürekli geliştirilmesi
sağlanabilir. Bu alanda yüz yüze eğitim
yanında elektronik ortamda yapılacak eğitimlerden yaralanılabilir. Bu
eğitimlerin ne kadar yararı olduğu muhakkak bilimsel değeri olan ölçüm
yöntemleriyle ölçülmesi
gerekir.

Sürekli iyileştirme yöntemleri kullanarak başarabiliriz. Çünkü “Türk
Milleti zekidir, çalışkandır”, fakat eğitim sistemimiz ve devletimizin yönetim
anlayışında sorunlarımız var.

Bunları aşabiliriz. Yeter ki
politikacılara değil devlet adamı vasfı olanlara itibar edelim.

Starlink

İletişim uyduları ekvatorun üstünde, yaklaşık 36 000 km
yükseklikte dönüyor. Uydunun dönme hızı, dünyanın dönme hızına ancak bu
yükseklikteyken eşitlenebiliyor. Böylelikle uydu gökyüzünde bize göre hep aynı
noktada duruyor. Hep aynı noktada kalmalı ki gerek ona veri gönderen yer
antenleri, gerek ondan veri alan çanaklar, evlerimizdekiler dâhil, uyduyu nişan
alabilsin. Ekvatordan uyduya bilgi göndersek ve hemen onun dibindeki bir çanak
uydudan gelen bilgiyi alsa, gidiş geliş yaklaşık 70 000 km eder. Aynı
noktaya değil de dünyanın başka bir noktasına gönderirsek 100 000 km ve üstü
rakamlara ulaşırız. Genellikle iletişim birkaç uydu ile gerçekleşir. İki uydu
iki yüz, üç uydu, üç yüz bin kilometre demektir ki işte size bir saniyelik
kayıp. Tek uydudan kaynaklanan saniyenin çeyreği kadar gecikme bile hassas
işlemleri imkânsız hâle getirir. Karadan giden kabloların performansı biraz
daha iyi ama her yere kablo döşenmedi.

Uydular altmışar altmışar fırlatılıyor

Bu yüzden bugünkü internet ile Türkiye’deki bir doktor,
mesela Taşkent’teki bir hastayı uzaktan ameliyat edemez veya Türkiye’deki bir
pilot, Libya’daki insansız hava aracını uzaktan yönetemez. Bunları yapabilmek
için 5G’den başka, daha alçak irtifalarda dönen bir uydu ağı gerekir. Daha
alçak olmalı ki mesafeler kısalsın. İşte Elon Musk’ın Starlink (Yıldız
bağlantısı) uydu sistemi tam bu. Yükseklikleri 300-1300 kilometre arasında
değişen binlerce uydu. Bir uydu kafesi. Şimdiye kadar tek şikâyet, astronomi
camiasından geldi. Musk’ın uyduları ışık kirlenmesi yapıyormuş. Gece semasında
yıldızlardan parlak yüzlerce nokta…  Musk da bu şikâyeti önlemek için
güneş ışığını yansıtmayan şems-siperli uydular atmaya başladı. Her seferinde
altmış uydu fırlatıyor.

Türkiye’deki doktor da Taşkent’e taşınıversin, Libya’daki
IHA uçuran pilot da kalkıp oraya gidiversin… mi? İş bununla bitmiyor. O İHA bir
İHA değil, yüzlerce İHA olabilir. Klavyeyi korkak alıştırmayalım, binlerce de
mümkün. Üstelik, bunların bir biriyle konuşması, hatta yapay zeka ile, bir kere
ne yapacakları belirlendikten sonra bir daha insandan talimat almadan iş
görmeleri mümkün. Yeter ki birbirleriyle kesintisiz ve hızlı konuşabilsinler.

Şu anda bazı ülkelerin sokaklarında şoförsüz arabalar
dolaşıyor.  Arabalar birbirine trafik yoğunluğu hakkında tüyo veriyor.
Oradan değil, şuradan git diye. Hani dolmuş şoförleri bir birine “çevirme” diye
işaret ederdi. Havada da pilotsuz uçaklar var. Savaş hâlinde bir birlerine,
“Ben falanca hedefi imha ettim, sen öbürüne git” diye bilgi verebilirler.

Sizi gözetleyen ağabeyler çoğalıyor

Bazı ülkeler vatandaş sayısı kadar kamera kullanmayı
hedeflemiş. Bir sonraki adımda kişi başı iki kamera. Bu kameralar merkezle
nasıl konuşacak? İnternetle tabiî ki. Bunların topladığı bilgilerin de bir ismi
var: Büyük veri- big data. O veriler içinden gerekeni bulmanın da tekniği: Veri
madenciliği.

Hem yeni teknolojilerde hem de halkını izlemede başı çeken
ülke Çin. Her vatandaşın bir “sosyal kredi” puanı var. Krediniz yüksekse,
öncelikleriniz oluyor. Düşükse yasaklarınız, cezalarınız.

5G’nin kurulduğu ülkelerde, kuran ülkenin firması, casusluk
yapabilir mi? Neden yapmasın? 4G ile yapılmıyor mu? ABD’nin hep CIA’inden
bahsederiz de NSA’sından (Millî Güvenlik Ajansı) pek bahsedilmez. İkincisi hem
bütçe hem eleman sayısı bakımından birinciden daha büyük ve asıl görevi
iletişim casusluğu. Alman yönetiminin dinlendiği ortaya çıkmıştı da
uluslararası skandal patlamıştı. Daha onlarca yıl önce, yazdığınız, çizdiğiniz,
konuştuğunuz, gösterdiğiniz, gördüğünüz elektronik ortama çıkmışsa NSA bunu
yakalar denirdi. Şimdi “yakalamak” fillî abartılıdır. Pek bir zahmet
gerektirmiyor artık.

Gelecek geldi

Rusya S-400’ü uzaktan kontrol edebilir mi? ABD, F-35’i?
Neden etmesinler. Aptal değil ya bunlar. Bu kontrollerin bugünkü teknolojiyle
kolayca yapılabildiğini biliyoruz. Yapılabiliyorsa, yapmamaları için bir sebep
mi var? Üstelik S-400, radarlarıyla, rampalarıyla, komuta kontrol sistemleriyle
bir ağdır. F-35 tek tek uçakların toplamı değil, bir savaş sistemidir.
Uçakların bilgisayarları Microsoft’un bulutuna bağlıdır. Bu da bir ağdır. İşte
bu yüzden iki ağ bir biriyle çok iç içe olmak istemez. Bu bir. Her ağa sızılır,
bu iki.

Biz ne yapmalıyız? Şeytan işi deyip rahatlayabiliriz. Öyle
söyleyen dâhilerimiz de var. Ama ne işi olursa olsun, bize gelecektir.
Gelmiştir. Yapılacak iş, komplo teorileriyle şunun arkasında öteki, ötekinin
arkasında beriki var zırvalarıyla vakit kaybetmek değildir. Bir an önce
teknolojilerin çekirdek kısımlarını kendimiz yapar veya hâkim olur duruma
gelmektir.

Yoksa tutumumuz, matbaaya şeytan işi demeye, rasathanemizi,
semalara bakmak Allah’ın gücüne gider diye topa tutmaya benzer. İkisini de
yapmıştık biliyorsunuz. Evel Allah Kadızadeli kaynıyor ortalık. Ama
başarılarımız da mevcut. 4,5 G sadece bizde var. Çünkü başkaları ona LTE diyor.
Biz bir emirle adını değiştirdik, böylece üstünlük sağladık! Yapamadıksa da
ismini değiştirdik kâfirin!

Ancak Starlink’li bir dünyada internet nasıl sansürlenir?
Bunu bilmiyoruz.(Alıntı: Milli Düşünce Merkezi)

Kurban HZ. İbrahim ve HZ. İsmail’in Büyük İmtihanı

Oğuz Çetinoğlu: İmtihan’la
alakalı kısa bir değerlendirmenizle sohbetimize başlayabilir miyiz Hocam?

Ali Rıza Temel:
Yüce Mevlâ insanları imtihan etmek üzere yarattı. İmtihanın neticesine göre
ceza veya mükâfat vermek üzere de ölümü halk etti.

Hayat baştan sona imtihandır. Buna kulluk imtihanı diyoruz.
Herkes her şeyle imtihan oluyor, fakirlik-zenginlik, hastalık-sağlık, mevki,
makam, çoluk-çocuk, emir, yasak vs.

İmtihanların en büyüğüne tâbi tutulanlar peygamberlerdir.

Çetinoğlu: Neden?

Temel: Çünkü en
büyük ve en yüce görevi onlar üstlenmişlerdir. En güzel örnekler de onlardır.

Her peygamberin kendine göre ağır imtihanları olmuştur.
Peygamberlerin babası Hz. İbrahimin imtihanı ise Kur’ân ifadesiyle apaçık, tam
bir imtihandı. Hz. İbrahim, babası Azerle, kral Nemrut’la, Babilliler ve
onların putlarıyla imtihan edildi, putperestliğe karşı verdiği mücadelenin
neticesinde ateşe atıldı. Mevlâ onu ateşten kurtardı. Fakat Hz. İbrahim’in oğlu
İsmail’i kurban etmekle imtihanı çok zordu. Zira kendisi yaşlanmıştı, çocuğa
düşkündü, neslinin devamını istiyordu. Bu tabii bir istektir. İbrahim, Rabbine
şöyle dua etti: “Ey Rabbim! Bana sâlihlerden bir oğul ihsan et.” Yaşlı olan
hanımı Sâre, İbrahim’in bu arzusunu karşılayamayacağını düşündüğü için O’na,
cariyesi Hacerle evlenmesini teklif etti. Bunun üzerine İbrahim Hacer’le
evlendi ve Hacer, bir çocuk dünyaya getirdi. Adını “İsmail”  koydular.

Hacerden çocuk olunca Sâre, içine düşen kıskançlık ve üzüntü
sebebiyle rahatsız olup kompleks içine girdi ve İbrahim’le Hacer’i kendisinden
uzaklaştırmasını istedi. Hz. İbrahim Allah’ın emrine binaen Sâre’nin arzusunu
kabul etti. Allah Teâlâ İbrahim’e: Hacer ve İsmail’i alıp Mekkeye götürmesini
bildirdi. İsmail o zaman henüz süt çocuğu idi. İbrahim, çocuk ve annesine
refakat etti. Kendisine Allah’ın iradesi rehberlik ediyordu. Allah, ileride
Kâbe’nin bina edileceği, ıssız, bitkisiz ve boş bir yerde durmasını emredinceye
kadar yolculuk devam etti. Neticede Hanımı Hacer ve İsmail’i i Mekke’ye yerleştirdi
ve onları Allah’a emanet ederek döndü. Fakat onları hiç aklından çıkarmadı.
Zaman zaman ziyaret etti. Bu ziyaretlerin birinde İbrahim’i rüyasında kendisine
oğlu İsmail’in kurban edilmesinin emredildiğini gördü. Peygamberlerin rüyası haktır.
Çünkü ilâhî vahiy mesabesindedir. İsmail o vakit koşma, çalışma çağına
gelmişti. “Ne vakit ki, yanında koşma çağına geldi, İsmail’e şöyle dedi:
Yavrucuğum! Ben rüyamda görüyorum ki, seni kurban ediyorum. Artık bak ne
düşünüyorsun? İsmail ona: Babacığım sana ne emrediliyorsa yap. İnşallah beni
sabredenlerden bulacaksın.”

“Yavrucuğum” ifadesi İbrahim’in, İsmail’e karşı ne derin bir
şefkat beslediğini göstermekte, bununla beraber Allah’ın emrini de ön planda
tutmaktadır. Bunun ne dehşetli bir imtihan olduğunu unutmamak gerekir.

Çetinoğlu: İsmail Aleyhisselam’ın durumu da dikkate şâyan…

Temel: İsmail
aleyhisselam’ın teslimiyeti ise çocuklar ve gençler için destansı bir örnektir.
Allah’ın emri karşısında boynunu bıçağa uzatabilmek her yiğidin harcı değildir.
Özellikle seküler ahlâk ve eğitimin hâkim olduğu günümüzde bırakın böyle bir
itaat ve teslimiyeti, pek çok çocuk ve gençte en basit bir talebe bile müspet
cevap görülmemektedir.

Elbette kimseden İbrahim gibi bir baba, İsmail gibi çocuk
rolü bekleyecek değiliz. Bu, ideal bir tablodur. Fakat aile ve toplum düzeninin
devamını sağlayan asgari itaat ve disiplin olmadan da ne vatandaşlık ne de
kulluk imtihan verilmiş olur.

Çetinoğlu: Bilinen neticeyi de yorumlar mısınız?

Temel: “Ne zaman
ki ikisi de bu şekilde Allah’a teslim oldular, İbrahim, oğlunu şakağı üzerine
yatırdı. Biz de ona: Ey İbrahim! diye seslendik. Rüyana gerçekten sadakat
gösterdin. Şüphesiz ki biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız. Şüphesiz
ki bu apaçık bir imtihandı, dedik. Ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.
Kendine sonradan gelenler içinde iyi bir nâm (ün) bıraktık. İbrahim’e bizden
selâm olsun. Güzel amel işleyenleri biz böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o bizim
mümin kullarımızdandı. O’na bir de salihlerden, bir peygamber olmak üzere
İshak’ı müjdeledik.”

Hz. İbrahim ve İsmail’in bu fedakârlığı fedakârlıklar tarihinin
en büyük ve en üstün olaylarındandır. Hz. İbrahim ihtiyarlık çağındaydı. Bu
çocuk onun canı, ciğer paresi, hayatının ümidi, adının mirasçısıydı. Allah onun
imanını, emrine itaat derecesini ölçmek için oğlunu kurban etmesini emretmişti.
Baba ve oğul her türlü beşeri istek ve zaaflara direnerek bu imtihanı
kazandılar. Allah’ın emri karşısında “baş üstüne” dediler. Kelimeler ve
kalemler bu fedakârlığı tasvirden aciz kalır. İnsanın en değerli varlığı canı
ve ciğer paresi olan çocuklarıdır. Bunları canan için verebilmek sevgi ve
itaatın zirvesidir. Bunları feda edebilen her şeyini Allah için feda edebilecek
demektir. Bu tablo da iki yönden fedakârlık vardır. Babanın çocuğunu, çocuğun
da kendisini feda etmesi. Yüce Mevlâ elbette insanların kurban edilmesini
istemez. Maksat; fedakârlığın derecesini ölçmektir. İmtihana tabi tutulmaktır.

Çetinoğlu: Diğer fedkârlıklardan da bahseder misiniz?

Temel: Cihad
candan, zekât maldan, hicret vatandan geçebilme imtihanıdır. Allahın emri
karşısında bırakın candan geçmeyi en ufak bir zahmeti bile göze alamayanlar
hangi imtihanı kazanmış olacaklar? Oğlunu kurban etmeyi göze alabilen bir
İbrahim yanında Allah’ın lutfettiği bir koyunu bile kurban edemeyen kimse nasıl
kulluk iddiasında bulunabilir?

 

Aslında bütün ibadetlerden maksat sınamadır. Kullar
şükrediyor mu etmiyor mu? İtaat ediyor mu etmiyor mu? Haramlardan ve
yasaklardan maksat da budur. Emirleri yerine getirme, yasaklara karşı
direnebilme iradesi kulluğun göstergesidir.

 

İman; dillerin gevelediği kuru bir iddia değildir. İman;
herhangi bir zamanda üzüntülere karşı bir avunma aracı değildir. İman; kelam
veya felsefenin konusu olan kuru bir nazeriye de değildir. İman; Mevla’nın
iradesine tam manasıyla teslim olmak, icabında onun yolunda en değerli şeyleri
dahi feda edebilmektir.

 

 

ALİ RIZA TEMEL:

1946 yılında Manisa’nın Demirci ilçesi’nde
doğdu. 1967’de Balıkesir İmam-Hatip Okulu’nu, 1971’de İzmir Yüksek İslam Enstitüsünü
bitirdi. 1967-1975 yılları arasında vaizlik yaptı. 1976’da Haseki Eğitim
Merkezi’ne kursiyer olarak katıldı. Kurs sonunda aynı merkezde asistan olarak
görevlendirildi. 1982-1987 yılları arasında Brüksel İslam Kültür Merkezi’nde
Türk temsilcisi olarak görev yaptı. Aynı merkezdeki İslam Enstitüsü’nde
Ulumu’l-Kur’an dersleri okuttu. Halen Haseki Eğitim Merkezi’nde Arapça ve
tefsir dersleri okutmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

 

Yayınlanmış
Eserleri:

1- İslam Davası ve Münafıklar, 2- İslam’da
Dış Politika ve Diplomasi, 3- İslam ‘da ve Batıda İnsan Hak ve Hürriyetleri,
4-Ayet ve Hadisler Işığında Dini ve Sosyal Hayatımız, 5- Mutlu Bir Yuva Nasıl
Kurulur? 6- Müslümanların Dünü, Bugünü, Yarını (Tercüme), 7- İslam
İktisadının Üstünlüğü (Tercüme), 8- İnsanlara İyilik Hakkında Kırk Hadis
(Tercüme), 9- Sağduyu Çağrısı. 

 

İngiltere’den Tespitler (27)

İngiltere’de yaşlı nüfusun varlığı, kendisini her yerde
gösteriyor. Bir gözlemim de bu oluyor. Zaten bu durum, Batı’nın ortak problemi.
Emekli yaşlıların sayılarının çokluğu ve gittikçe artması karşısında, çalışan
nüfusun azlığı mes’elesi. Avrupa devletlerini kara kara düşündürmektedir.

     Çünkü insanların
çok yaşamaları ekonomiyi sarsıyor. Yaşlı nüfusun, genç nüfusa göre gittikçe
artması; Batı ekonomisini sarsan bir mahiyet arzetmektedir. Zira çalışanlardan
alınan kesintiler; yaşlı nüfusun giderlerini, giderek karşılayamaz hâle
gelmektedir. Nitekim “Alman emeklilerinin geleceğinin karanlık” olduğunu Basından
öğreniyoruz.

     “Önümüzdeki 30
yılda, şimdilerde yüzde 70’lerde seyreden emeklilik geliri yüzde 58’e kadar
düşecek.”

     Yine Almanya’da
gittikçe nüfus yaşlanıyor. Aileyi güçlendirmenin yolları aranıyor. Çünkü pek
yakın bir gelecekte firmalar kalifiye işçi ve müşterileri mumla arayacak hâle
gelecek. Zira Almanya, 190 ülke arasında doğum oranı ile 181. sırada yer
alıyor. Yeni dünyaya gelen çocuklar hesaba katıldığında Almanya; Avrupa’da son
sırada bulunuyor.

     Almanya’da; Aile Meslek Uyumunun gerekliliği
yalnızca demografik yapı için değil, aynı zamanda global rekabet için de önemli
bir yapı taşı olduğu vurgulanıyor. (Uğur Ünal – Berlin, 10 Temmuz 2003)

     İtalya’da 1999 –
2002 yılları arasında ölüm vakaları yılda yüzde 1,25 oranında azalma
göstermiştir. (İbrahim Kaya – Milano, 1 Ağustos 2003)

     Fransa (bile)
yaşlı bir ülke. Nüfusun yüzde 20’si, yani 12 milyon kişi 60 yaşın üstünde. (Ali
Sirmen, Cumhuriyet, 31 Ağustos 2003)

     Nitekim Fransa’da
da emekli olmak öyle kolay olacağa benzemiyor artık. İnsanları, daha fazla
çalıştırmak; emekli oluşun rahatlığına kolay kolay terketmek istemiyorlar.

     Nitekim Fransız
Parlamentosu…memurların büyük tepkisine yol açan emeklilik reformu yasasını
kabul etti. Devlet çalışanlarının emeklilik hakkı için geçerli olan çalışma süresini
artırmayı öngören yasa tasarısını onayladı. (Ali İhsan Aydın, Paris, 26 temmuz
2003)

X

     İngiltere’de
giderek öğrenci sayısı azalıyor. Oysa devlet, öğrenci sayısının çokluğuna göre
okullara para veriyor. Bu yüzden okullar, civar köylerden öğrenci celbetmeye,
talebe çekmeye çalışıyor.

     Türkiye’de sayı
çokluğu, okullar için problem olurken İngiltere’de sayı azlığı sorun oluyor.

     Yukarıdan beri
verdiğim örnekler gösteriyor ki, Avrupa’nın sorunları müşterek ve ortak. Demek
Batı’da bir ülkeyi tanımak, tüm Avrupa’yı tanımakla eş bir anlam taşıyor.

     Nitekim İsviçre’de
doğum reyonlarının kapandığına, kimi yerlerde ilkokullarda bazı sınıfların
iptal edildiğine şahit olanlar var! Tabii yeni nesli oluşturacak oranda,
doğumların azlığından kaynaklanıyor bu durum.

     İngiliz
televizyonlarında, çocuk sahibi olanlara, oldukça yüklü para verileceği
haberleri geçiyor.

     Nüfus azlığının
değil de, nüfusun gittikçe azalması endişe ve tehlikesi, bütün Avrupa’yı sarmış
vaziyette. Hatta Amerika’yı bile.

     Nitekim ABD’nin
her yıl belli oranda “Yeşil Kart” dağıtması; aynı yolu Almanya’nın denemesi;
son zamanlarda İngiltere’de çocuk sahibi olunmasında kıpırdanmalar. Batı
ülkelerinde tehlike çanlarının çaldığını gösteriyor.

X

     Cambridge’de
yaşlılar hastanesinde hem içerideki yaşlılar için, hem de dışarıdaki yaşlıların
gelip katılabilecekleri programlar hazırlanıyor. Mesela hastanede zihinlerini
dinç tutmak için satranç oynatmak, şarkı söyletmek gibi faaliyet ve aktiviteler
hemen akla gelenler arasında sayılabilir.

     Bize gelince aziz
okur! Türkiye’de hasta ziyaretleri, ailelerin hastalarına sahip çıkmaları ve
onları hiç yalnız bırakmamaları; böyle ihtiyaçlara lüzum hissettirmiyor.
Üstelik konu komşunun da hastaya karşı gösterdikleri candan alâka ve içten
ilgi; Batı’nın haklı olarak, hastalar için yaptıkları bu tür programlara
Türkiye’de ihtiyaç duyulmuyor.

Bayram Edelim

Yüzler güzelleşsin süsten, bezekten;
Yeniler giyilsin mintan, kazaktan;
Sıladan, gurbetten, evden, uzaktan;
Gelin, yârân ile bayram edelim.

Gerçek olsun bayram, olmasın sözde;
Çoğalsın mutluluk, gül açsın yüzde;
Birlikte duralım bir kaç gün bizde,
Kalın, yârân ile bayram edelim.

Duyulsun dört yana Türk’ün gürlüğü,
Tadalım milletçe yurtta dirliği,
Hasret kaldığımız millî birliği,
Bulun, yârân ile bayram edelim.

Çokluk gam çekeriz, güleriz bazı;
Birlik türküsüyle salın avazı,
Dede Korkut gibi üç telli sazı,
Çalın, yârân ile bayram edelim.

Karabudak bilir bayrağı, yurdu;
Kurulsun Oğuz’da yenilmez ordu,
Yıllardır başımı ağrıtan derdi,
Alın, yârân ile bayram edelim.

Dünya 4.0

“Nesnelerin interneti” tabirini yıllardır duyuyorum.
Belki on yıllardır. Fakat verilen misal genellikle, içinde nelerin eksildiğini
kendi kendine anlayıp süpermarkete kendi sipariş veren bir buzdolabıydı. Bu
herhalde hayatımızda ihtilal yaratacak bir sıçrama değildi.

Şimdi işler değişti.

Artık nesnelerin internetinin yoldaşları geldi. Bir
birine omuz veren bir dizi teknoloji yaşayışımızı değiştiriyor. Ben de
birçokları gibi geleceğin tahmin edilemeyeceğini düşünenlerdenim.  Ancak
artık gelecekten değil bugünden bahsediyoruz. Henüz doğuş halindeki bugünden.

Nedir bu teknolojiler? 5G, yeryüzüne yakın uydu
sistemleri, nesnelerin interneti ve yapay zekâ. İsterseniz biyoteknolojiyi, üç
boyutlu baskıyı ve yakıt pillerini de ekleyebilirsiniz. Bunlar gelecekte değil,
bugün mevcut.

Her yerde, her zaman internet

Bunların bir kısmına Endüstri 4.0 de deniyor. Dünya 4.0
demek daha doğru. Dünyanın numeratörü yok gerçi… Hayatımızın neredeyse her
yönünü kökten etkileyecek bir dalganın bileşenleri bunlar.

Niçin hep birlikte ortaya çıkıyorlar? Tesadüf mü? Hayır.
Her teknoloji bir başkasına dayanıyor, kendisi de başkalarını mümkün ve gerekli
kılıyor.

Çoğunun kökünde internet var. Geçen asırda bir yazar,
“Evernet” diye bir gelecek tahmini yaptı. Öyle bir internet ki herkes, her an
bağlı olacaktı. Bu tutan ender tahminlerden oldu. Cep telefonlarımızla, daha
doğrusu hücre telsiz teknolojisi GSM ile internet’e her an bağlıyız. Salgında
görüşmelerimizi, toplantılarımızı, konferanslarımızı evernetle yapabileceğimizi
fark ettik.

Fakat yavaşlığı, gecikmeli yayınları, arada sırada
kopuşları da fark ettik. Herkesin hissetmedği, teknik adamların gayet iyi
bildiği başka eksikler de var. Saniyenin ondalık kesirleriyle ifade edilen
gecikmeler kabul edilemez. Bunlar bir an önce insanın algı sınırının altına,
saniyenin yüzde birleri mertebesine, milisaniyelere inmeli. Yetmez. Bağlantıdan
gelen veri miktarı sınırlı. Bunun da hiç olmazsa on kat artması lazım.

Musluk mu çağlayan mı?

İşte bu yavaşlığı ve gecikmeyi sıfıra indirecek iki
teknoloji daha bu yıl, gelecek yıl; parasız ülkelerde belki birkaç yıl sonra
gelecek, geldi. İki teknoloji: Birincisi, İnternet’in bant genişliğini ve
hızını on kat arttıran 5G; ikincisi dünyaya yakın uydu ağı.

Hızın ne demek olduğu belli. Bant genişliği ne? Verinin
debisi. O ne? Hızla bant genişliğinin karşılaştırmasını, musluktan akan suyla,
bir çağlayandan akan suyu göz önüne getirerek yapabiliriz. İkisi de tam tamına
aynı hızla düşer ama bant genişlikleri farklıdır.

Bant geniş değilse, mesela yazı iletebilirsiniz ama ses
gitmez. Ses gider, fakat görüntü gitmez veya bozuk gider… Bunlar bant genişliği
sıkıntıları. 5G bant genişliği problemini bir vuruşta hallediyor. Şu ankini 10
kat arttırıyor. Saniyede megabitlerden, gigabitlere çıkarıyor. 3G, 4G,
5G’lerdeki G’ler İngilizcedeki “generation” kelimesinin ilk harfi. 3., 4. ve 5.
nesil veya kuşak demek.

Bir başka karşılaştırma yapalım: Bugünün 4G’si, bir
kilometre karede dört bin cep telefonuna veya başka alete ulaşabiliyor. Önemli
bir olayda, mesela depremde cep telefonlarının kilitlenmesi bundan.  On
binlerce telefon birden hizmet isteyince, ağ tıkanıyor. 5G’de bu rakam
kilometrekarede bir milyona çıkıyor.

Saatte bir milyar kilometre hız yetmiyor

Gecikme başka bir problem. Internet üzerinden oyun
oynayanlar iyi bilir. Size ateş eden düşmanı öldürmek için tuşa, düğmeye, bir
yerlere basarsınız ama sizin çektiğiniz tetik, oyunu yayımlayan sunucu
bilgisayara saniyenin onda biri kadar bir gecikmeyle giderse, program sizin
öldüğünüze hükmeder ve “Game over! – Oyun bitti!” der. Televizyon, sesin
karadan, görüntünün uydulardan geldiği bir basketbol maçını verirken, top henüz
havadayken anlatıcının heyecanla “Üç puan!” diye bağırmasını duymanız
bundandır. Veya size yolunuzu tarif eden sistemin, kavşak geçildikten sonra
“sağa dönün” demesinin. Navigasyon(GPS) uyduları da yüksek. 20 000 km’de
dönüyorlar ve yerinizi belirlemek için her seferinde üç uyduyla iletişim
gerekiyor.

Gecikme, mesaj giderken araya giren bilgisayarların
postacılık yapma hızlarından da kaynaklanabilir. İnternet teknolojisinde ağ
dediğimiz şey bilgisayarlar ağıdır ve size gelen veya sizden giden bilginin
nereye, nasıl gönderileceğini ağdaki bilgisayarlar kararlaştırır. Gecikmeye
sebep olan ikinci etmen ışık hızıdır. Günümüz bilgisayarları o kadar hızlı ki
iletişimi asıl yavaşlatan ışığın sınırlı hızı: 300 000 km/s. Okuyucum
kilometre saate alışıktır, saatte bir milyar kilometre civarında bu hız. Yüksek
yüksek olmasına da insanlara yetmiyor. Einstein’ın görecelik kanunlarına göre
de çaresi yok. Hiçbir ileti, bundan hızlı gidemez. Hızı arttıramadığımıza göre
mesafeyi kısaltmamız lazım.

Bunun bir çaresi Elon Musk’ın Starlink uyduları. Onu bir
dahaki yazıma bırakayım.(Alıntı: Milli Düşünce Merkezi)

Bayramınız bayram olsun.

5G Teknolojisi Üzerine

Mobil iletişimin
vazgeçilmezi olan cep telefonlarında, birinci nesilde (First Generation-1G) bas-konuş,
ikinci nesilde (2G) kısa mesaj (SMS), GPRS (General Packet Radio Service), üçüncü
nesilde (3G) yüksek hızlı internet bağlantısı, görüntülü konuşma, dördüncü nesilde
(4G) ise HD TV içeriklerini izleyebilme, canlı video yayınları gibi
teknolojileri kullanıcılarına sunan operatörler, kullanılan mobil veri
kapasitesinin artması ile birlikte, bu yüksek miktardaki verinin daha hızlı ve
kayıpsız kullanılabileceği, daha geniş band aralığına ve daha yüksek hıza sahip
yeni bir platform arayışına girdiler. Mobil veri iletişiminde beşinci nesil
(5G) olarak isimlendirilen bu teknolojinin 4G teknolojisinden olan en önemli
farklılıklarına baktığımızda, 4G’ye göre daha hızlı ve kesintisiz veri
aktarımı, aynı anda daha fazla sayıda kullanıcının hizmet alabilmesi, şehir
merkezlerinde karşılaşılan kapsama alanı dışında kalma veya zayıf kapsama alanı
problemlerinin ortadan kalkması, buna bağlı olarak cihazlarda daha uzun pil
ömrü gibi son kullanıcıyı, yani bizleri cezbedici özellikleri görmekteyiz. Tüm
bu farklılıkların gerçekleşmesi için yapılması gereken ise 4G teknolojisinde
kullanılan dalga frekanslarından daha yüksek frekanslara sahip dalgalarla mobil
iletişimi sağlamaktır. Frekansı kısaca saniyedeki salınım sayısı olarak
tanımlayabiliriz. Bir saniyede bir kez salınım veya titreşim hareketi yapan sistemin
frekansı 1Hz (Hertz) olacaktır. 4G teknolojisinde 2.4-2.9 GHz (saniyede 2.4-2.9
milyar salınım hareketi-GigaHertz) frekanslarında mobil veri iletişimi
sağlanırken, 5G teknolojisinde bu rakamın 30-100 GHz hatta 300 GHz değerlerine
ulaşacağı bilinmektedir.

 

FM (75-108 MHz) radyo
yayınlarına dikkat edersek, otomobillerimiz ile şehir dışına çıktığımızda
genellikle favorilerimiz arasına eklediğimiz birçok radyo kanalını
dinleyemediğimizi görürüz. Oysa TRT’nin Orta Dalga (300 kHz-3 MHz) veya Kısa
Dalga (3-30 MHz) radyo yayınlarını dünyanın birçok yerinden dinlemek mümkün
olabilmektedir. Yüksek frekanslı dalgalar, kaynağından uzaklara gidemedikleri
için taşıdıkları enerjiyi (bilgiyi) de uzağa götürememekte, ancak vericinin
gücü kadar uzağa iletebilmektedirler. Bu durumda 5G teknolojisinde kullanılacak
olan yüksek frekanslı dalgaların taşıdığı enerjiyi veya mobil veriyi çok uzağa iletemeyeceği
de açıktır. Çok yüksek frekanslı bu dalgalar duvarlardan, sulardan, yoğun bitki
örtüsünden geçememektedir. Bu durumda mobil iletişim verisini duvarların,
bitkilerin arkasına geçirmek için uygulanabilecek tek çözüm baz istasyon
sayısını arttırmaktır. Nitekim New York’ta yapılan bir araştırma, 5G
sinyallerinin kayıpsız bir şekilde şehirdeki tüm bina içlerine etkin bir
şekilde ulaşabilmesi için her 200 metre yarıçaplı bir alana bir baz istasyon
kurulması gerekliliğini göstermiştir. Kırsal bölgelerde ise yapılaşma ve yapı
malzemesi özelliklerine göre yarıçap değeri biraz daha büyük olacaktır. Bu
arada operatörlerin yapacağı bu büyük altyapı yatırımının son kullanıcıya
fatura edileceğini, şu an kullanmakta olduğumuz akıllı telefonları da 5G
teknolojisinde kullanamayacağımızı da belirtmek yararlı olacaktır.

 

Yüksek hızda ve kesintisiz
veri iletimi, uzun süren pil ömrü, tam kapsama alanı gibi son kullanıcı için oldukça
çekici olan bu özelliklerin yanı sıra, 5G teknolojisinin beraberinde getirdiği
ancak pek gündeme gelmeyen ama önemli bir tartışma konusu da insan sağlığı için
zararlı olup olmadığıdır. Türkçesi “yayınım” olan, İngilizce “radiation”
kelimesinden türeyen radyasyon, mobil veri iletişiminde de kullanılan elektromanyetik
dalgaların yayınımı sonucunda gerçekleşmektedir. Radyasyon, ilerleyen dalganın
frekansına bağlı olarak “iyonize olmayan” ve “iyonize” radyasyon olarak ikiye
ayrılmaktadır. İyonize radyasyon, çok yüksek frekanslı dalgaların taşıdığı
enerjinin, karşılaştığı atomdan bir elektron koparıp onu iyonlaştırması ile
gerçekleşir ve insan sağlığı için en tehlikeli yayınım şeklidir. 300 PHz (saniyede
300 Katrilyon salınım hareketi-PetaHertz) ve üzerindeki frekanslarda olan X-ray
ve Gamma ışınımları bu yayınımlara birer örnektir. 300 PHz’in altındaki
yayınımlar, iyonize olmayan yani insan sağlığı için bir tehdit oluşturmayan radyasyon
olarak isimlendirilirler. Ancak, yapılan birçok araştırma iyonize olmayan bu
radyasyona uzun süre maruz kalınması durumunda, DNA bütünlüğü, hücre zarı,
genler, protein sentezi, nöral fonksiyonlar, kan-beyin bariyeri, melatonin
üretimi, erkeklerde spermler, kadınlarda yumurtalar ve bağışıklık sistemi
üzerinde olumsuz etkilerinin oluştuğunu ortaya koymuştur. İyonize olmayan
radyasyonun beyin kanserine yol açtığı da yine bilimsel çalışmalarla
kanıtlanmıştır. Nitekim Dünya Sağlık Örgütü elektromanyetik alan kaynaklı
etkilerin kanserojen olduğunu 2011 yılında kabul etmiştir. Tüm bunlara ek
olarak, iyonize olmayan radyasyon olarak adlandırılan, 30 GHz ile 3 PHz
arasında kalan Infra-red, görünür ışık ve ultraviyole ışınlarının ise ancak
uygun dozlarda ve sürelerde alındığı takdirde insan sağlığı için bir tehdit
oluşturmadığı, eğer belirli doz ve sürelerin üzerinde maruz kalınırsa insan
sağlığı için ciddi tehditler (kanser) oluşturduğu da bilinmektedir. İşte 5G nin
sağlık üzerine yaratacağı sorunlar tam da burada başlamaktadır. Hemen 200 metre
uzağınızda, 30-300 GHz frekansında 7/24 dalga yayacak olan baz istasyonlar,
iyonize olmayan radyasyonu hangi uygun dozda sunacaklardır? 4G teknolojisinde,
insan birim kütlesinin emdiği değeri ifade eden SAR (Specific Absorption Rate)
değeri ile iyonize olmayan radyasyon miktarını kontrol altına alınabilirken (?),
5G için nasıl bir yol izlenecektir? Bu soruların şimdilik net bir cevabı
bulunmamakla birlikte, yüksek frekanslı dalga yayınımının insan sağlığı üzerindeki
etkilerine yönelik yapılmış çalışmalara bakıldığında, insanlarda deri ile
ilgili problemlerin artmaya başlayacağı, özellikle baz istasyonlara çok yakın
bölgelerdeki insanlarda, gözlerde retinal sinirlerde bozulma, katarakt
oluşumunun artma eğilimine girebileceğinden endişe edilmektedir. Tabii bu
endişelerin tamamının gerçekleşeceğine dair bilimsel bir sonuca, en azında
günümüzde, sahip değiliz. Bu endişelere benzer bir örnek vermemiz gerekirse, güneşlenme
sürelerinin çok uzun olduğu Akdeniz Bölgesinde rastlanılan en sık kanser
vakasının, ultraviyole radyasyonuna bağlı olarak cilt kanseri olması
beklenirken mesane kanseri olarak görülmesini gösterebiliriz. Ancak var olan
endişelerin en aza indirilmesi 5G altyapısını sağlayan şirketlerin öncelikli
çalışma alanlarından birisi olmalıdır, olmak zorundadır.

 

5G teknolojisinde
kullanılacak olan yüksek frekanslı dalgaların doğa ve diğer canlılar üzerine
etkileri de henüz tam olarak bilinmemektedir. 1990 yılında, Meyve Sineklerinin
yüksek frekanslı dalgalar karşısındaki davranışlarının incelendiği bir
çalışmada, 46.35 GHz frekansına sahip dalgalara maruz bırakılan embriyoların,
şekilsel olarak farklılıklar gösterdiği ve yaşama oranlarının düştüğü
belirtilmiştir. Bu, maruz kaldıkları frekansta, meyve sineklerinin DNA
yapılarının bozulduğunu veya mutasyona uğradığını göstermektedir. Ancak 46.42
ve 46.50 GHz lik frekanslara sahip dalgalara maruz bırakılan embriyolarda ise
herhangi bir değişikliğe rastlanılmadığı rapor edilmiştir. Yine hastane
enfeksiyonunun sebebi olarak bilinen Staphylococcus
aureus
isimli bakteri üzerinde 1996 yılında yapılan bir diğer çalışmada,
bakterinin yüksek frekanslı dalgalara maruz kaldığında, kendisine uygulanan
antibiyotiklere karşı farklı tepkiler gösterdiği rapor edilmiştir. Peki bu
durumda, Covid-19 virüsünün bir 5G şehri olan Wuhan’dan Dünya’ya yayılması bir
rastlantı olabilir mi? Acaba var olan bir virüsün DNA yapısı mutasyona mı
uğradı? Bu sorunun cevabı da şimdilik bilinmezler arasında olmakla birlikte, aklımıza
da “ateş olmayan yerden duman tütmez” atasözü gelmektedir.

 

Artıları ve eksileri ile
hayatımıza girecek olan 5G teknolojisinin olumlu etkilerine amenna derken, olumsuz
etkilerinden kurtulmanın yolu yine bizim çabamızla olacak gibi görünüyor. Bunun
için yapabileceklerimiz arasında; akıllı telefon yerine sabit telefon hatlarını
kullanmaya ağırlık vermek, kapsama alanının zayıf olduğu yerlerde telefon
konuşması yerine mesaj servislerini kullanmak, telefon ile mümkün olduğunca az
zaman geçirmek (internet kullanımı), telefon görüşmelerimizde kulaklık
kullanmak, gösterilebilir. Unutmayalım ki, kendi sağlığımızı kendimizden
başkası koruyamayacaktır.

 

Sağlıcakla… 

Bayram Sevinci

Rahmetli Barış Manço’nun “Bugün bayram erken kalkın
çocuklar / Giyelim en güzel giysileri / Elimizde taze kır çiçekleri / Üzmeyelim
bugün annemizi” diye bir şarkısı vardı.

Toplumun
tamamını kuşatan bir
bayram sevincinin izlerini taşıyordu. Fakat
kaybettiklerimizle bu bayramı paylaşamamanın hüznünü de yaşatan bir şarkıydı
bu.

Bugün Kurban Bayramı. Toplumun tamamını kuşatan bir
bayram sevinci yaşayabiliyor muyuz?

Yoksa içimizde geçmişe olan özlemin sızısıyla ve geleceğe dair titrek bir mum alevi gibi kalan umutlarımızla baş başa mı kaldık?

Bilmem kaç bayramdır kutlama
mesajı yerine,
“bayram olsun bayramlarımız” temennisini paylaşıyorum.

****

2020
yılı

önceki yıllardan da karamsar bir tablo sundu bize.
Koronavirüs salgını ile kaybettiklerimiz oldu. Evden
dışarıya çıkamadığımız, sevdiklerimizle bile yüz yüze görüşemediğimiz günler
yaşadık. Karantina günleri bitti ama hala normalleşemedik. Dostlarımızla,
akrabalarımızla bile mesafeli yaşıyoruz.

Ekonomimiz
zaten krizdeydi.
Dünyada
da yaşanan
üretim ve talep azalması üstüne geldi. Milyonlarca yeni işsiz evlerinde tencerelerde et değil,
dert kaynatıyor. Milyonlarca insanımızın da işleri bozuldu, gelirleri azaldı. Herkes
hayat
pahalılığından

mustarip.

Bu yıl, önceki yıllar kadar da, özgür değiliz. Bu bayrama sosyal medyayı da kısıtlayan yeni yasal düzenlemelerle girdik.

Suriye sınırımızda kurulmakta olan PKK terör devleti kurumlarını tamamlamakla meşgul.
İçimizde
5,5
milyon Suriyelinin

memleketlerine dönüşü için çözüm üretemedik. İstatistiklerde görünmeyen, kişi
başına milli gelir hesabında dikkate alınmayan bir kitle bu.
Sosyal, psikolojik, siyasi ve
güvenlik meseleleri

yaratan bu devasa mesele çözülmeyi bekliyor.

Bütün partilerin desteği ile Ayasofya’nın ana binasının da
ibadete açılması

birleşme ve kaynaşma vesilesi olamadı. Böyle bir sevinçli günü bile
ayrışma ve tartışma sebebi haline getirdik.

*******************************

Bayramlarımız nasıl bayram olacak?

Ekonomide kötüye gidiş
durdurulursa… Büyüme artar, döviz kurları yerinde durur, gelir dağılımı düzelmeye giderse… Bölgesel gelişmişlik farkları azaltılırsa…

İşsizlik, fakirlik azaltılırsa… Kurban eti ve zekât
verecek insan bulmakta zorlandığımızı görürsek…

Her gün şehit haberleri almazsak, askere gönderdiklerimizin sağ salim döneceğinden endişe duymaz
olursak…

Adalet,
hak, hukuk
kavramlarına inancımız
artarsa… “Güçlünün haklı olduğu değil,
haklının güçlü olduğu”
bir devlet ve sosyal yapı kurabilirsek…

Devletimizi yönetenlerin, din
görevlilerinin, kanaat önderlerinin ve yargı mensuplarının
dürüst, ahlaklı, vicdanlı olduğuna ve
konumlarının gereği olan sorumlulukları taşıdığına inanabilirsek…

Dinimizi ve devletimizi en yüksek
mertebede temsil eden şahısların, bizi esaretten kurtaran, Türkiye Cumhuriyeti
devletimizin kurucusu
Atatürk’e lanet okumak yerine;
O’na şükranlarını ifade eden, O’nun ilkeleri doğrultusunda ve O’nun
tecrübelerinden yararlandığını görürsek…

Bayramlarımız
bayram olacak…

*******************************

Bayramları
Hak Etmek İçin

İktidarların,
devleti yönetenlerin asli görevi, sadece bayramlarımızı bayram yapmak değil,
her günümüzü bayram sevinci ile yaşamamızı sağlamaktır.

“Biz ve onlar” diye toplumu
kutuplaştıran, ayrıştıran; sevgi dili ile değil, öfke ve kindar söylemlerle
siyaset yapan muktedirler kimyamızı bozuyor.
Birleştirici, toplumu motive edici lider/
liderler

çıkarmak zorundayız. 

“Türk
milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir.
Çünkü Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini
bilmiştir.”

Atatürk’ün bu sözlerindeki gibi, kendisi yerine milleti
önceleyen
,
milletine
moral
ve özgüven aşılayan

yüksek liderlik özellikleri taşıyan ifadelere hasretiz.

Devletin temelini “ben” değil, “Türk kahramanlığı ve yüksek
Türk kültürü”

olarak gören,
“muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmayı” hedef gösteren anlayışa dönmek
zorundayız.

Çağdaş medeniyet seviyesini üstüne
çıkmanın yolu da
“müspet ilim” ve “geçen zamana nispetle, daha çok çalışmaktır.”

Böylece “daha az zamanda, daha
büyük işler başaracağımızı” söylemek hakkına sahip oluruz.

Bayramlarımız
bayram olsun istiyorsak
, “milletimizin
yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını,
güzel sanatlara sevgisini, millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü
vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmeyi millî ülkü” kabul edeceğiz.

Bunları yapabilmeyi, bundan sonraki bayramlarımızı “daha
büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamak” hakkına ve imkânına
sahip olmamızı diliyorum.

Akıl Karıştırma Kılavuzu – I

A-) Herşey Beyinde Başlar ve Biter; Aşk Dâhil

               

Ancak
bazıları ‘II.Beyin’ diye bilinen Bağırsaklarıyla da sevebilir; iştahına
ve ilgisine göre. Fakat bu tüketici bir
sevgidir
.

Kalpte ise bir cacık yoktur. Zaten
kan terfi istasyonudur; burayla
sevenler kandaşlık adına, kan gurubu
sadedinde
sevebilir. Kan da hem tıbben
hem fıkhen caiz değil.

Yürek, beyindeki sevgi hassâsının
adıdır. Vicdan, beynin değerleme hassâsıdır.
Yani herbişey kafanın içinde.

Vicdan; insanın iyi tarafıdır. İçimizdeki iyilik potansiyelidir. Yaratılış
itibariyle bakarsak vicdanlı & vicdansız ayrımı yerine az vicdanlı & çok vicdanlı, kara vicdanlı
& ak vicdanlı /  para
vicdanlı
& pak vicdanlı, zayıf
(tavuk) vicdanlı & sağlam
vicdanlı
gibi ayırımlar veya düşük –
orta – yüksek
gibi derecelendirmeler daha makuldür. 

Nefis; insanın kötü tarafıdır. İçimizdeki kötülük potansiyelidir. Şurubu dinî
guruplarda sanki Şeytanın sülâlesinden bize musallat olan gayrimeşru veledi
gibi ölçeklendirilir
; kimine çay kaşığı, kimine tatlı kaşığı. Oysa o neyse sen de osun. Ve neyi
arzuluyorsan..

Us/beyin sevginin de, nefretin
de merkezidir. Gönül de insan zihnindedir,
vicdan da.. gönül vicdana yakışır ama nefisle de birlikte olabilir. Zira ot’a da, but’a da konma istidâdı
var.

Kalbin
şekli de, mecazı da yanlış. İnsan
kanıyla neyi sevebilir veya atış
ritmiyle
kimi dinleyebilir? Yürek
mânâsındaki kalp
ise can demek; yürekli = canlı, cesaretli ve yüreksiz = ölü.

 

B-) “Bir Ben Vardır Bende, Benden İçeri” de Sen Var mısın?

               

Yarı bencil yarı sürücül tipleriz. Tam bencil dahi değiliz hatta bencilliğimiz
bile çoğu zaman sencillik
; ‘desinler’cilik,
ne derler’cilik.

Bir
insanı bencil veya bizcil olarak tanımlayabilirsiniz. Ne
yazık ki “Biz, biz, biz; Nalsapla Şekrüt’ün askerleriyiz” diyenler
ikinci kısma girmiyor.

Çoğumuz
‘ben’ciyiz, bencil bile değiliz.
Yani ne benlik-çil ne benlik-çi.. Zira benlik bir şahsiyet duygusudur. ‘Bensesi ise ilkel bir nakarattır.

Bencil aslında çevrecil, herkesçildir. Herkesin yaptığı
çıkarcılığı, zevklere ve renklere bağımlılığı toplumsal alışkanlıkla ve Pavlov
şartlanmasıyla
tekrarlayanlardır. Gerçek
bencil
kalabalığa uymaz, ölçü ve değerlerinden taviz vermez. Milyonlarla ters düşmeyi sırf kendi
ilkeleriyle ters düşmeme adına göze alır
. Ve kendi gibi bencillerle, ilkecilerle anlaşır; etrafa göre bencillik yaptığını zannedenlerle
değil. Siz buna bencillik yerine benlik,
bireylik, ferdîlik, şahsiyetlilik
de diyebilirsiniz; diğerine de egosantrik

(beniçinci), çevrebenlik, otobencillik
diye tâbir üretebilirsiniz..  

Bencileyin böyle; ya sencileyin?

Ey
enaniyyun!..

İngiltere’den Tespitler (25)

Cam (Kem) nehrinde punt (pant) denen tabanı yani altı düz
sandallar var. Uzun sırıklarla nehrin tabanından kuvvet alınarak sürülüyor.

     Sandallar
dikdörtgen şeklinde. Bazıları değişik boy ve genişlikte. Nehir derin değil.
Sandalın arkasında yarım metre kare tutacak kadar düz bir kısım bulunuyor.
Sürecek olan kişi burada dikiliyor. Elindeki uzun sırığı nehre daldırıp, tabanına
dayandırıyor. Oradan aldığı kuvvetle sandalı ileri geri hareket ettiriyor.
Böylece sırığı her daldırdığında ilk dayanağından daha ileriye saplıyor.
Sandalı suda kaydırarak yol aldırıyor.

     Velhasıl her türlü
manevra, bu uzun sırıklarla sağlanıyor. Böylece “Punting” yani nehirde sandal
gezintisi yapılmış oluyor.

     Sandallarda
oturulan yerin, basılan yerden herhangi bir yüksekliği yok. İkisi de hem-zemin.
Onlar için basılan yerle, oturulan yerin aynı olması fark etmiyor. Bu bir mesele
teşkil etmiyor. Pislenmiş sayılmıyor! Hiçbir rahatsızlık doğurmuyor.

     Cambridge’e
dünyanın her yerinden gelen insanlarla karşılaşıyorsunuz. Yaz okulları ve
kurslar için her taraftan geliyorlar. Bu bakımdan kolejlerde her zaman yoğun
bir faaliyet ve etkinlik var.

     Cambridge’de kış yaz hiç turist eksik
olmuyor. Tabii yazın daha çok turist akımına maruz kalıyor.

     Cambridge
Üniversitesi nehrin iki tarafında kurulmuş. İki tarafına yayılmış şekilde.
Geniş zümrüt gibi yeşillikler üstünde, çok yönlü ilim yuvası. Görkemli, devasa
ağaçlar altında, sanki kendisini saklıyor gibi.

     Tarihî binalar, o
günkü kadar yeni, taze ve canlılığını hâlen muhafaza ediyor. Üniversitenin
bölümleri; şehir içinde geniş alanlara yayılmış vaziyette. Cam (Kem) nehrinin
iki yakasında daha çok kolejler yer alıyor. Talebeler buralarda kalıyor.

     Kolejler Medrese
stili gibi avluya açılıyor. Avludan avluya giriliyor, geçiliyor. Her kolejin
ayrı bir kilisesi var. Bazı kilise kuleleri minareyi andırıyor. Bu da İslâm
mimarisinden etkilendiklerini gösteriyor.

     Kolejler;
talebelerin kaldığı, sosyal faaliyetler yaptığı ve öğrencilerin barındığı
yerler. Bazı hocalar da buralarda kalıyor. Nitekim meşhur hocaların odaları
hâlen aynı adla kullanılıyor.

     Binalar aşırı
yüksek değil. En çok iki üç katlı. Kale gibi burçları var.

     Kolejlerin
inşasında, İslâm Medreselerinin yapılış tarzından etkilendikleri ortada. Nasıl
ki medreselerin yapımında eğitim ve öğretimi iyi şekilde sağlayacak amaç
gözetilmiş. Dikkati dağıtmayacak bir ortam hedeflenmiş.

     Buradaki
kolejlerin dizaynında da, rahatlıkla aynı gaye düşünülmüş, aynı hedef ve maksat
güdülmüş diyebiliriz. Çünkü öğrenmenin en güzel yolu, dikkati aynı yere teksif
etmek ve yoğunlaştırmaktan geçer.

     Bu da dışa kapalı
bir ortamın oluşturulmasına bağlıdır ki, medreselerde ve ondan esinlenmiş olan
kolejlerde bu planın uygulanmış olduğunu bize düşündürüyor.

     Kolejler; yurtlar
gibi, öğrencilerin sosyal faaliyet ve etkinlik yerleri olarak inşa edilmişler.
Öğrenciler çok rahat bir şekilde buralarda kalıyorlar. Talebeler aldıkları
notlara göre buralara kabul ediliyor.

     Cambridge
Üniversitesine bağlı 31 adet kolej var. Clare ve Newnham koleji, sadece kız
öğrencileri kabul ediyor.

     Cambridge tam bir
üniversite şehri. Kolej binalarının her tarafı envai çeşit; renk renk
çiçeklerle bezenmiş. Sonra yeşillik başlıyor. Ulu ağaçlar bu manzarayı
tamamlıyor.

     Kare şeklindeki
kolej binaları birbirine geçitlerle bağlı. Her geçitten diğer kolejlerin hall /
avlularına çıkılıyor.

     Bütün üniversite öğrencileri, hem
üniversiteye hem de kolejlere, ayrı ayrı ücret ödüyorlar. Her kolejin
öğrencilerden talep ettiği ücret; kolejin prestijine göre değişiyor. Mesela
Trinitye, Kings; başarılı ve zengin kolejler sınıfından sayılıyor. Bu
kolejlerden mezun olmuş, çok sayıda Nobel ödülü kazanmış, başarılı bilim
adamları var.