15.5 C
Kocaeli
Çarşamba, Haziran 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 462

AKP ve MHP’den İYİ Parti’ye Davetin Anlamı

0

·        
Önce
MHP Genel Ba
şkanı Devlet
Bahçeli
, yolları ayrıldı
ğından
bu yana Meral Ak
şener
ve
İYİ
Partililer
için sarfettiği çirkin
hakaret ve iftira niteli
ğindeki sözlerini
unutmu
ş görünerek,
eve
dön
” çağrısı
yapt
ı.

·        
Bunun
üzerine
İYİ Parti
Genel Ba
şkanı
Meral Ak
şener Bahçeli’yi
de
ğil,
Erdo
ğan’ı
muhatap alarak,
Sayın Erdoğan lütfen
orta
ğınızı
üzerimize
sard
ırmaktan
al
ın,
yeterli ilgiyi g
österin lütfen.
Bizim derdimiz millettir
dedi. 

·        
Cumhurbaşkanı
ve AKP Genel Ba
şkanı Tayyip Erdoğan, Ayasofya önünde yaptığı açıklamada,
İYİ Partiye
yap
ılan
davetin ger
çek sahibi olduğunu ihsas ettirdi:

Sayın
Bahçeli
nin
Ak
şenere daveti benim yadırgadığım
bir davet de
ğildir, en makul seviyede davettir. HDP ile,
ter
ör
örgütleriyle
el ele olmak milli ve yerli oldu
ğunu düşündüğümüz İYİ
Parti

İngiltere’den Tespitler (30)

Güzel, yerleşmiş, yerinde bir âdet var İngilizlerde: İnsanlar
sokakta gezip tozarken, yolda gidip gelirken veya bir yerde otururken;
bakışlarıyla birbirlerini hiç rahatsız etmiyorlar.

     Bu davranış şekli,
insanları çok rahatlatıyor. Özellikle onlardan her bakımdan farklı olan
yabancıların tedirgin olmayışlarını sağlıyor.

     Tuhaf karşılanmayacaklarını
biliş, onların serbestçe dolaşmalarını daha çok gözlemde bulunmalarını,
çevrelerini daha iyi tanımalarına fırsat veriyor.

     Cambridge’de
Belediye’nin çok katlı “Otopark” binaları var. Giriş çıkışlar hep otomatiğe
bağlanmış. Belli bir saatten sonra oldukça yüksek ücret alınıyor.

     Evet, herkes
yeteri kadar istifade edebilsin, yararlanabilsin, herkese yer açılsın diye,
belli bir saat geçince normalin üstünde para talep ediliyor. Böylece kalış
süresini muayyen bir sınır ve limit içinde tutmaya çalışıyorlar.

     Ayrıca sokakların
bir kısmı park olarak tahsis edilmiş. Buralara Belediye otomatik olarak ücret
ödeme imkânı sağlayan makineler koymuş. Otomatik para ödeme makineleri.

     Cambridge
çevresindeki çiftliklerde, alabildiğine uzanan çilek tarlaları var. Yerden bir
metre kadar yüksekte yer alan askılara yerleştirilen toprakta yetiştiriliyor.
Eğilmeye lüzum kalmıyor. Ayakta rahatça koparıp yenebiliyor.

 

          Tarlada
istediğin kadar var çilek

          Serbest
burada doyasıya onları yemek

          Sadece
çilekleri topladığın kabın tartısında

          Ödemiş
oluyorsun çileklere ücret çıkış kapısında

          Yani
yediğinden ne kadar olursa olsun sorulmuyor hiç hesap

          Naylon kaba
topladığın miktarın parasını alıyorlar ne yaparsan yap

 

     İngiltere’de
yabancı işçiler; ister beyin işçisi, isterse beden işçisi olsun. Büyük bir
özveri ile çalışıyorlar. Bununla beraber işlerinde tedirginler.

     Çünkü hatalar
genellikle onların üstüne yıkılıyor. Buna çok üzülüyorlar. Ve tabii buna çok
canları sıkılıyor. Zira işlerinde ve branşlarında gayet başarılı olduklarını
biliyorlar. Zaten böyle olmasa İngilizlerin onları asla çalıştırmayacaklarının
bilincindeler.

     İngiltere’de
birçok elemanın yokluğu çekiliyor. Öğretmen ve doktor açığı gibi. Nitekim
sağlık devletin omuzlarında fakat birçok branşlarda; muayene için iki üç ay
sonraya tarih verilebiliyor.

     İngiltere
umumiyetle hayatın pahalı, geçimin zor olduğu bir ülke. Çünkü çok şey dışarıdan
ithal ediliyor, ülkeye getiriliyor.

     Kira ücretleri ise
çok yüksek. Alınan maaşın yarısına yakını buna gidiyor. Alınan para ancak
geçinecek imkânı sağlayacak nispette. Tasarruf yapmaya pek imkân vermiyor.
Ancak nefsinden feragat edenler ve özveride bulunanlar birkaç sterlin bir
kenara koyabilirler.

     İngiltere ve onun
şahsında Batı insanı; teknik bilginin zirvesinde ve bunun sağladığı maddî
kolaylıklar ve konfor içinde; buna rağmen, aynı zamanda cehaletin en koyu
girdapları arasında kıvranıyor.

     Teknik imkânların
hayata geçirildiği güzel bir tablo sergilenirken; maneviyat sahasında, tam bir
çöl mahrumiyeti içinde, manasızlık sahralarında başıboş dolaşıp duruyorlar.

     Ömürleri Bermuda
üçgeni içinde sanki. Üç nirengi noktası arasında manasız, gayesiz ve hiçlik
anlayışının zirvesinde geçiyor. Büyük bir inançsızlık boşluğu içinde bocalayıp
duruyorlar. Hayatlarını sürdürmüyor, süründürüyorlar âdeta.

     Ömürleri ev, iş ve
Pub (Pap) arasında geçiyor genellikle. Evden işe gidiyorlar. İş çıkışında Pub’a
uğruyorlar. Pub’tan eve dönüyorlar.

     Pub denen yer;
herkesin, yalnız olarak veya ailecek, çoluk çocuk beraberce gittikleri bir yer.
Hem lokanta hem bar hem de müzik çalınan bir mekân. Çok lüks olanları da var,
şöyle böyle olanlar da. Umumiyetle loş ışıklı, biraz da karanlık yerler. (25
Eylül 2003)

‘Muhafazakârlık: Yükselen Sosyo-Politik Dil’ Olarak dikkat çekiyor. İlâhiyatçı Prof. Dr. NADİM MACİT Açıklıyor:

Oğuz Çetinoğlu: Bir makalenizin başlığı; ‘Muhâfazakârlık, yükselen sosyo politik değer
idi. Sizinle bu konuyu konuşmak istiyorum. ‘Muhafazakârlık
kavramının târifinden başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Nadim Mâcit: Muhafazakârlık, 18. Yüzyılda hem Amerika hem
de Avrupa’nın her tarafında etkili olan aydınlanma düşüncesine karşı
geliştirilen fikrî ve siyasî bir söylemdir. Başlangıç itibâriyle bir tutum ve
duruşun ifâdesi olarak ortaya çıkan muhafazakârlık, geleneğin modern dille
kuruluşunu temsil eden bir anlayıştır.

Çetinoğlu: İdeolojik yönü var
mı?

Prof. Macit: Modern değişimci ve ilerlemeci proje
karşısında yetersiz kalan muhafazakâr siyâsî dil; farklı ideologların
birbiriyle kesişen ve ayrışan söylemi sebebiyle tanımlanabilir bir ideoloji
seviyesine kavuşamamıştır. Bununla birlikte modern dünya sisteminin değişim,
yenilik ve dönüşüm çağrısı ve uygulamalarına karşı fikrî ve siyâsî temelleri
olan bir bakış açısı olduğunu belirtmemiz gerekir.

Aydınlanma hareketinin siyâsî ifâdesi hangi açıdan bakılırsa bakılsın
kesin bir dönüm noktasıdır. Çünkü modernlik, özel bir sosyal gerçeklik ile
dünya görüşünün birleşimini ifâde eden kapsamlı bir ideolojidir. Bu ideolojinin
temel maksadı; ‘insanları, esasta kötü ve kötüleştirici olduğuna inanılan mit,
önyargı ve hurâfenin, dolayısıyla bunları üreten ve besleyen dinin temsil
ettiğine inanılan eski düzenden kurtararak, yine esasta iyi ve özgürleştirici
olduğu kabul edilen aklın düzenine sokmaktır.’

Çetinoğlu: Muhafazakârlık’ kavramının daha açık bir
târifi mümkün mü?

Prof. Macit: Belirtilen hedef çerçevesinde bir değişim
projesi olarak aydınlanma; (a) toplumu dünyaya olan bağımlılıktan, (b)
ferdi, geleneğin baskısından (c) aklı, insan-üstü alana ait olduğuna
inanılan bilgiden kurtarmak, yâni insan eylemine kurallar dayatacak her hangi
bir hârici üstün varlığı veya ilkeyi reddetmek şeklinde târif edilebilir.

Keskin bir ayrımı ve kopuşu öngören bu eğilim, târihin doğasında bulunan
imkânlar hakkında belli bir görüşe sahip olmak, geçmişin hükmünden uzaklaşmayı
amaçlamıştır. Politik radikalizmin tanımlayıcı unsuru ilerleme olunca, târihi
ele geçirmek, insanî maksatlara göre biçimlendirmek ve değişimi denetlemek
kaçınılmaz olarak eski düzeni biçimlendiren dini ve dinî kurumları etkisizleştirme,
‘her türlü sosyal projeyi akılda somutlaşan ilkelere bağlayarak’ bilgiyi akıl
dışı alandan kurtarma eğilimi, iyiye ve bağımsızlığa ulaşmanın yolu olarak
görülmüştür.  Dolayısıyla değişim ruhu
hem değişimi ortaya çıkarma hem de geleceği kontrol etme etmenin yolu olarak
görülür. Çağın gerisine düşen inanç, fikir, değer ve tutum, modern toplumun
dışına düşen bir düşünce biçimidir. Geleneğin dilini konuşan bir toplum ise
isimsiz toplumdur.

İlerleme düşüncesine dayalı târih anlayışına göre bir toplumun geçmişi
üzerinde konuşmak anlamsızdır. Bir kültürün geçmişini incelemek, kendine malûmat
sağlamak için târihe dayanmak geleceği sâhiplenmenin yolu değildir. İyiye
ulaşmanın yolu akılcı ve devrimci yöntemlerle siyâsetin alanını genişleten
hürriyet arayışından / özgürleşmeden geçer. Toplumu bağımsızlaştırmak için
klasik toplum düzenin fikrî ve siyâsî temellerinden ve uygulama yöntemlerinden
koparmak şarttır.

Çetinoğlu: Sözünü ettiğiniz ‘kopuş’ nasıl olacak?

Prof. Macit: Gelenekten kopuş şu süreçleri izler: (a) İktisadî
alanda salt ekonomik kuramına, yâni salt matematik modeline geçişin rasyonel /
hesaplanabilir esasları oluşturulmuştur. (b) İnsanların olaylara ve
olgulara karşı tutumları, algılama ve etkilenme süreçleri, mânevî tutum ve
bunalımı dinî mahfillerden ve kütüphanelerden laboratuarlara taşınmıştır. (c)
Gezginlerin anlattıkları bir tarafta tutularak târihin işleyişini gösteren
sosyal kanunların felsefesi öne çıkarılmıştır. Bu bakış açısına temel
oluşturmak için antropolojik incelemelere ve gözlemlere öncelik verilmiştir. (d)
Olgu ve olayları üzerinde sağlıklı gözlem yapmak, tecrübe ederek sorgulamak
ilmî bilgi olarak kabul edilmiş, ardından belirtilen özelliklerin dışına düşen
ifâdelerin geçersizliği vurgulanmıştır. (e) İnsanın aklının yetkinliğine
atıf yapılarak varlığın özünü kendinden aldığı ileri sürülmüş, bu felsefî öncül
çerçevesinde din hurâfeleri ve ön yargıların besleyen bir kurum olarak
tanımlanmıştır.

Çetinoğlu: Klasik dünya
anlayışından hayli uzakta kalınıyor…

Prof. Macit: Toplumu bağımlılıktan, bireyi geleneğin
baskısından kurtarmak adına insan aklının yetkinliğine sığınan bu yenilenme
tasarısı, köklü bir değişimi gerçekleştirmeyi, siyasetin alanını genişletmeye
bağlamıştır. Köklü bir değişim projesiyle klasik dünya anlayışı alt-üst
olmuştur. Tabii haklar, özgürlük ve barış dile getirilmiş ve bu konularda
önemli mesafe katedilmiştir. Fakat aynı ölçüde dünya da alt-üst olmuştur.
İnsanlık târihinde en kapsamlı savaşlar ve katliamlar gerçekleşmiştir.
Geleneğin baskısından kurtarılmak istenen insanın olguya dayanan bilgi sistemi
ve soyut toplum karşısında gerilimi artmış ve bu durum birçok düşünür
tarafından bunalım felsefesi kapsamında değerlendirilmiştir.

Çetinoğlu: Anlattığınız düşünce
sistemi kime ait?

Prof. Macit: Muhafazakâr siyâsî söylemin öncüsü E. Burke
(1729-1797) toplumsal dinamiklerin yönü ve geleceğini, daha doğrusu Fransa
Devrimi’nin gideceği yönü tahlil ederek önemli tespitlerde bulunmuştur. Yapmış
olduğu çözümleme ona büyük itibar kazandırmış ve bu durum daha sonra
muhafazakâr siyâsî söylemin anlamı ve önemine gerekçe yapılmıştır. E. Burke’un
çözümlemesine göre insan tabiatının gerilimi ve sosyal yapıdan kaynaklanan
acılar insanın varoluş şartlarından ayrı olarak düşünülemez. Bu sebeple değişim
tasarımları geliştirmek yerine acıları ve kötülükleri kuşatmak ve etkilerini
azaltmak için ılımlı öneriler yapmak, siyâseti kısıtlı bir etkinlik hâline
getirmek, varolanı korumak için onları yenilemek gerekir. Bu sebeple siyâseti
köktenci değişimin değil, târihî tecrübenin denenmişliği açısından anlamak
gerekir. Çünkü bireylerin tutum ve davranışlarını şekillendiren gelenektir.
Geleneğin içinde oluşan alışkanlıklar, kurallar ahlâkî öğretilerden daha
güçlüdür. Kuşakları bir araya getiren bu alışkanlıklar, kurallar ve davranış
biçimleridir.

Ayrıca E. Burk, insan aklının mükemmelliğine yönelik vurgunun, aklın
sınırlarını aşan bir bakış açısı olduğunu belirterek şu değerlendirmeyi yapar:
İnsan kusurlu bir varlıktır ve aklı sınırlıdır. Dolayısıyla insanın yaşadığı
bitmez tükenmez gerilimleri ve sosyal yapıdan kaynaklanan acıları gidermenin /
azaltmanın yolu akılcılık değil, mâkûl olmak ve târihî tecrübeye işlerlik
kazandırmaktır. Yenilenme mâkûl olmanın gereğidir, mâkûl bir yenilenmeye
gelenek yoluyla ulaşılabilir. Yenilenme araçlarından mahrum bir toplum, var olanı
koruma araçlarından da mahrum bir toplumdur. 
Akılcılığa, değişime ve ilerleme telakkisine karşı söylem geliştirerek
siyâsî benliğini oluşturan muhafazakârlık: Bir karşı bilinç inşa etme
durumudur.

Çetinoğlu: Hedefleri ne idi?

Prof. Macit: Bir felsefi bakış açısı geliştirerek
köktenci değişime karşı çıkan muhafazakâr düşünürler, başlangıçta durumu
tersine çevirme, zararı sınırlama ve beliren değişiklikleri mümkün olduğunca
engelleme maksadını gütmüşlerdir. Dinî değerlere ve kurumlara, geleneğe atıf
yaparak hem Aydınlanma ile hesaplaşmış hem de yeni ortaya çıkan liberalizme
meydan okuyan toplum kuramları geliştirmişlerdir. Toplumu akılcı bir tahlile
bağlı görmeyen muhafazakâr anlayış, toplumun teşkilatlanmış biçimi olan
devleti, târihî bir gelişim sürecinin, âdetlerin, örfün ve alışkanların bir
ürünü olarak görmüş ve uyumlu bir toplumun oluşmasını bireyler arasında
geçerliliğini devam ettiren ilişkiler ağına bağlamışlardır.

Muhafazakâr fikriyata göre sosyal sözleşme insan etkinliği alanına giren
her alanda ortaya çıkan bir uyumun ürünüdür. Bu uyumun dışına düşen ‘soyut hak
ve özgürlükler üzerine’ üretilen sosyal sözleşmeler insanın tutunma bağlarını
koparmaktan başka bir işe yaramaz. Ayrıca her değişimi iyi, onun gerisinde
kalan her şeyi ilkel gören bir anlayış; kurallar ve gelenekler üzerine kurulan
somut durumu görmezlikten geldiği için sosyal uyumu bozar. Öyleyse değişim /
yenilik tasarıları varolan kötülükleri aşmak için kullanılmalı ve yenilik
toplumun ortak uyumunu sağlayan geleneklerle korunmalıdır. Değişime karşı
ihtiyatlı tavrın arkasında târihî süreç içinde tecrübe edilmiş olanların
önceliğine dayanan bir bakış açısı yatmaktadır. Bu bakış açısına göre geleneğe
dayalı tutum ve kurumları, sosyal uyumu sağlayan değerleri aşındıran bir
değişim koruyucu ve geliştirici değildir. Eğer değişim zarûrî değilse,
değiştirmemek zarûrîdir. 

Çetinoğlu: Muhafazakâr söylemde
dinin yeri nerededir?

Prof. Macit: Sosyal istikrarı sağlamanın bir unsuru olan
din; muhafazakâr söylemde önemli bir yer tutar. Mânevî bir bağ olarak dinin
toplumu bir arada tuttuğu, dinî sembollerin ve kurumların ortak bir tutum ve
davranışa katkı sağladığı görüşü benimsenir. Kaldı ki bazı muhafazakârlar
bağlılık biçimini aşan bir dinî söylemi benimsemişlerdir. Hıristiyanlığın insan
ve târih anlayışını söyleminin önemli bir parçası yapan Joseph de Maistre
(1753-1821),Charles Maurras (1868-1952) ve benzerleri devrimci toplumdaki
karışıklığın karşısına Ortaçağ’ın yitirilmiş umudunu çıkarmışlardır. Değişim
tasarısına kilisenin diliyle karşı çıkmış ve eleştirmişlerdir. Onlara göre
bireyin sosyal varlığını içeren toplum, ilahî bir kaynağa sâhiptir ve Tanrı’nın
otoritesini yansıtır. Bu sebeple yükümlükler her zaman haklara göre öncelik
taşır. Sosyal düzenin devamlılığı ahlâki kurumlar olan aile, kilise ve devletle
garanti altına alınmıştır. Sosyal uyumu
ve düzeni koruyan geleneğe dayalı değerlere karşı geliştirilen radikal saldırı
/ yâni aydınlanma düşüncesi kötü olanın seçimi ve Tanrı’ya isyanın adıdır.
Çünkü Tanrı’nın bağışladığı gelenek ve duygular karşısında aklın, bilimin ve
deneyin yeri olamaz.

Çetinoğlu: Sonraki dönemlere
göz atabilir miyiz?

Prof. Macit: Geleneğin dilini siyâsî ve fikri muhalefetin
parçası yapan muhafazakârlar, endüstriyel üretimin klasik yapıyı bozduğunu ve
dönüştürdüğünü görmüşlerdir. Hiyerarşiyi, aristokrasiyi, devletin birey karşısındaki
önceliğini ve mukaddes olanın aşırı önemini temsil ettiklerini düşündükleri için,
sosyal değişim ve dönüşümü önlemeye dönük olarak devlet gücünü ellerinde tutmak
veya yeniden ele geçirmek mecbûriyetinde oldukları görüşünü benimsediler. Bu
yönde yaptıkları çalışmaların sonucu olarak 1815’te Fransa’da iktidara geldiler
ve yeniden yapılanmadan söz etmeye başladılar. Fakat hiçbir şeyi eski hâline
dönüştürmek mümkün olmadı. Bu târihten itibaren muhafazakârlık, fikrî ve siyâsî
kırılmaya uğramış, kendisini muhafazakârlığın muhalifi olarak tanımlayan
liberalizmin / modern olma bilinci denebilecek bir temel üzerine inşa
edilmesinin yolunu açmış ve eski muhafazakârlık parçalanmıştır. Her kriz yeni
bir dile ihtiyaç duyduğu için bağdaşması mümkün olmayan iki siyâsî söylemin
(muhafazakârlık / liberalizm) ortak / kesişme noktaları keşfedilmiştir. Bu
aşamadan sonra liberal öğretiye yönelik yalın bakış ve küçümseyici bakış açısı
değişmiş, kapitalizm ve liberal demokrasinin etkisi doğrudan kabul edilmiştir.
Yeni bir bakış açısının gereği olarak daha teknik ayrımlar eşliğinde bugün ile
geleceğin karışımını üretmeyi denemişlerdir.

Çetinoğlu: Başarabildiler mi?

Prof. Macit: Yükselen bir sosyo-politik söylem
muhafazakârlıktır. Dinlerin yükselişine şâhitlik eden çağımız, gelenekten ve
liberal söylemden bünyesine taşıyarak yeni bir siyâsî bilinç oluşturan
muhafazakârlığın etkisi altına girmiştir. Dolayısıyla muhafazakârlığın iki
yüzünden bahsedebiliriz: (a) Siyâsî uzlaşma, denge, ılımlılık ve uyum
gibi bir tutumu ve duruşu ifâde eden muhafazakârlık. Bu eğilim kendisini, bir
zihnî tutum ve eylem biçimi olarak farklı bağlamlarda gösterebilir.
Muhafazakârlık; değişime karşı istikrarı, bilinmeyene / gizemli olana karşı
bilineni, mükemmele karşı uygun olanı tercih eden bir siyâsî tutum görüldüğü
sürece bir ideoloji olarak tanımlanamaz. (b) Belirtilen tutuma ek olarak
radikal-hızlı değişim yerine değerleri ve toplumu koruyan yeniliği, sınırları
genişletilmiş siyâset yerine, sosyal dengeyi ve adâleti koruyan sınırlı
siyâseti, sosyal istikrarı sağlama adına ekonomik seçkinciliği tercih ederek hayatın
politikası içinde her alana yönelik karşı görüş sunan bir anlayış ideoloji
olarak tanımlanmayı hak eder.

 

 

Prof. Dr. NADİM
MACİT:

12 Kasım 1958 tarihinde Erzurum’un Oltu ilçesinde dünyaya geldi.

1978’de Erzurum İmam-Hatip Lisesi’nden, 1983-1984’de Erciyes
Üniversitesi İlahiyat Fakülte’sinden mezun oldu. Bir süre Millî Eğitim
Bakanlığı bünyesinde öğretmenlik ve idarecilik görevlerinde bulundu. Gerek
idarî gerekse kültürel alanlarda göstermiş olduğu etkinliklerden dolayı
ödüllendirildi. Yüksek lisans ve doktorasını Selçuk Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsünde tamamladı. 1992-1993’te Yüzüncü Yıl Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalı’na yardımcı doçent olarak tâyin
edildi. Felsefe ve Din Bilimleri, Temel İslam Bilimleri Bölüm başkanlığı
görevlerini yürüttü. 1995’te doçent oldu. İki yıl doçent olarak görev
yaptıktan sonra 1997’de Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakülte’sine geçiş
yaptı. 1998–1999 Eğitim ve Öğretim yılında dekan yardımcılığı ve 1998-2002
yılları arasında Temel İslam Bilimleri Bölüm Başkanlığı görevlerinde bulundu.
Çeşitli ilmi dergilerde birçok makale yayımladı. Millî ve milletlerarası
çeşitli akademik faaliyetlerde bulundu. 2001’de profesör oldu. 2002’de aynı
fakültenin dekanlığına tâyin edildi. 2003–2004 yılında YÖK İlahiyat Danışma
Komisyon üyeliği yaptı. Kur’ân’da Şirk Kavramı, Kur’ân’ın İnsan-Biçimci Dili,
Ehl-i Sünnet Ekolü’nün İlk Öncüleri ve Görüşleri, Din-Siyaset İlişkisinin
Teolojik Yorumu, Eylem-Değişim İlişkisinin Teolojik Yorumu adlı beş telif ve
Fahruddin er-Razi’den yaptığı Meâlimü Usûli’d-Din: İslam İnancının Ana
Konuları adlı çeviriyi, Kelam İlmi’nin tarihi, yöntemi ve konuları ile ilgili
birçok makale yayımladı ve tebliğ sundu. Küresel Hegemonya, Türkiye ve İslâm,
Teolojik Dilin İmkânı ve Farklı Dünyalar, Kelam İlminin Yeniden
Yapılandırılması, Post-Modern Teoloji konuları üzerinde çalıştı. Son iki yıl
içinde yayımladığı makalelerin bazıları şöyledir: *Cumhuriyet Döneminde Kelam
İlmi ve Yöntem Meselesi, *Dini Bilginin Kuramsal Yapısı ve Öğretimi,
*Türkiye’de Politik Zihniyetin Ayrışma Hatları ve İslâm, *Küresel Sarkacın
Salınım Açısı: Ilımlı İslâm, Misyonerlik ve Terör, *Sivil Toplum Düşüncesi
Bağlamında Dini, Etnik ve Ezoterik Cemaatler, *Kilise, Politik Misyonerlik ve
Şark, *Dini-Politik Diplomasinin Küresel Yüzü: Hoşgörü ve Diyalog, *Küresel
Emperyalizm ve Dinler Arası Diyalog, *Post-Modern Politik Söylemin Dini
Görüntüleri.

 

     Hâlen Ege Üniversitesi Türk Dünyası
Araştırmaları Enstitüsünde görev yapmakta olan Prof. Dr. Nadim Macit evli ve
üç çocuk babasıdır.

Bir Zamanlar Akdeniz’in Las Vegasıydı…

Evet, gerçekten de bir zamanlar
Akdeniz’in Las Vegas’ıydı…

        Kıbrıs
adasında bulunan bu bölge ünlü turizm merkezlerini kıskandıracak kadar güzel,
inanılmaz zenginlikleri ile göz kamaştıran bir bölgeydi…

    
  Kıbrıs’ın Maraş bölgesinden
bahsediyorum.

      Ama bu
bölge yıllardan beri boş ve metruk…

      Hiç kimsenin yaşamadığı bu turizm merkezi
adeta bir hayalet şehir görünümünde!

     Adalı
Rumların, Yunanistan’ın da desteği ile Kıbrıs’ta gerçekleştirdikleri 15 Temmuz
1974 darbesiyle önce adayı Yunanistan’a bağlamak, sonrasında da Kıbrıs’ta tek
bir Türk kalmamacasına giriştikleri toplu katliamlara başlamasıyla gelişen;

   
Türkiye’nin 20 Temmuz 1974’te Kıbrıslı soydaşlarımızı bu ölüm
çemberinden kurtarmak için adaya müdahale etmesiyle devam eden süreçte, adadaki
bu çok önemli bölgenin kaderi de belirlenmişti…

      Bu bölge neden çok önemli idi?

      Dönemin Cumhurbaşkanı Makarios bu bölgeye
neden çok önem veriyordu?

      Çünkü Rumların ‘’Varosha’’ adını verdikleri bu
bölge adanın en güzel sahiline sahip, önemli bir turizm bölgesiydi.

      
Makarios’un altın yumurtlayan tavuk gözüyle baktığı bölge ada turizminin
%68’ine hitap ediyor, bölgede bulunan 100’ün üzerindeki lüks oteller, (o
yıllarda ilk 7 yıldızlı otel bu bölgede hizmete girmiştir.) modern eğlence
mekanları, pek çok ünlüye ait villalar, apartlar, dünya markalarının satıldığı
alışveriş mekanları bu bölgenin Akdeniz’in Las Vegas’ı olarak tanınmasına neden
olmuştu.

       Kısacası bu bölge; Rumlar için geleceklerine
büyük bir katkı yapacak, olumlu yön verecek müthiş bir gelir kaynağı idi…

  
    Ama onların hiçbir zaman bitmeyen, eksilmeyen
adanın tamamına sahip olma hırsı, en az kendileri kadar adanın sahibi olan
Türkleri ortadan kaldırma kinleri; bu müthiş gelir kapısına 46 yıl önce kocaman
bir kilit vurdu.

   
  46 Yıldan beri o kilit hiç açılmamacasına
Maraş’ın giriş kapısında asılı duruyordu. Aslında bölge KKTC’nin sınırları
içindeydi, aylar öncesine değin KKTC’de yönetime gelen hiçbir hükümet bu kilidi
açmayı düşünmemiş, konuyla ilgili Türkiye ile istişare etmemişti.

      Bu
metruk bölge, 1968 yılından bu güne devam eden her Kıbrıs müzakeresine konu
olmuş, ancak bu müzakerelerden hiçbir sonuç çıkmayınca bölge de kendi kaderine
terk edilmişti.

      Ancak
ne olduysa bu yılın başında oldu!

      Şubat 2020’de KKTC Başbakan’ı Sn. Tatar ve
KKTC Dış İşleri Bakanı Özersay; Maraş bölgesinin sivil yerleşime açılması için
çalışmalar başlatılacağını açıkladı.

   
Türkiye’nin de desteklediği bu adımla birlikte Türkiye Cumhurbaşkanı Yrd.
Fuat Oktay başkanlığında bir heyet adaya giderek,  bir yuvarlak masa toplantısına katıldı ve
Maraş bölgesini de dolaşarak, açılımın başlaması için ilk adım atılmış oldu.

      
 KKTC Hükümetinin bu bölgede
başlatmış olduğu envanter çalışmaları şu anda bitmiş durumda. Bölgedeki otel, arazi
ve mülk sahiplerine gereken çağrılar yapılarak, Lefkoşa’da bulunan AİHM’nin de
tanıdığı ‘’Taşınmaz Mal Hakları Komisyonuna’’ başvurmaları istendi. Bölgede hak
iddia eden Rumlar da buraya başvuracak.

  
    Bu noktada unutulmaması
gereken önemli bir husus var. O da Maraş bölgesindeki arazilerin büyük bir
kısmının (%99’u) Osmanlı vakıflarına ait olduğudur. (Lala Mustafa Paşa,
Abdullah Paşa, Bilal Ağa Vakıfları) Bilindiği üzere vakıf malları hiçbir şahsa,
ya da kuruluşa devredilemez. Onun içindir ki, bundan sonraki süreç çok
önemlidir. Bu sürece bölgedeki Osmanlı arazi ve mülkleri nedeniyle, Vakıflar
idaresi de müdahil olacaktır.

    Gelelim bu önemli gelişmenin Kıbrıs’a olan
yansımalarına:

 
KKTC ve Türkiye birlikteliğinin bu yönde atmış olduğu adım, tabiidir ki,
öncelikle Rum tarafında büyük bir şok etkisi yaratmış, tepkiye neden olmuştur. Yıllardan
beri Maraş’ın kendilerine verilmesini isteyen Rum tarafında bu tepkinin
oluşması gayet normaldir.

  
Ama asıl beklenmeyen tepki bu adımı atan devletin, KKTC’nin
Cumhurbaşkanı Akıncı’dan gelmiştir!

   Cumhurbaşkanı Akıncı, konuyla ilgili yapmış
olduğu değerlendirmede:

   “Yakın
tarihteki bir seçim öncesinde yapılan bu girişim, gerek herkesin rahatlıkla
anlayabileceği hedefleri, gerekse katılım kapsamı ve zamanlama açısından çok
hatalı olmuştur.’’
Açıklamasını
yapmıştır.

    Her ne
olursa olsun, kim hangi açıklamayı yaparsa yapsın! Kıbrıs Türk Halkının ada üzerindeki
de-facto hakkını temsil eden KKTC hükümeti,  yarım asırdan beri süregelen önemli bir konuya
el atmış, kendi toprakları içinde bulunan bu çok önemli turizm bölgesini sivil
halkın kullanımına açmaya karar vermiştir.

    Geçtiğimiz hafta içinde Türkiye’yi ziyaret
ederek Cumhurbaşkanı Erdoğan ile de görüşen KKTC Başbakanı Ersin Tatar, bu
yılsonunda Maraş’ın açılacağı müjdesini de vermiştir.

     Bu açılım,
Kıbrıs konusunun çözümü noktasında da önemli bir gelişme olacaktır. Çünkü Maraş
bölgesinde bulunan otellerin büyük bir bölümü batılı ülkelerin turizm devlerine
aittir.

     Onarımı
için 10 milyar dolar gereken bu turizm bölgesinde bulunan otellerin işletme sahiplerine
de çağrı yapılmıştır. Büyük bir bölümünden olumlu yanıt alınan bu bölge birkaç
yıl içinde açıldığında bölgeye gelecek yabancı turistlerin Türk bölgesindeki bu
otellere gelişi için hava yolunu kullananlar Ercan hava alanını, deniz yoluyla
gelenler ise Gazimağosa limanı kullanılacaktır.

       Böylesi bir gelişme dahi Kıbrıs
meselesinin daha fazla uzamadan bitirilmesi için yeni ama olumlu bir baskı
kaynağı yaratacak, Kıbrıs Türk Halkının kazanılmış hak ve hukukunun tanınması
yönünde olumlu bir katkı sağlayacaktır.

      Bu
arada KKTC’den gelen son habere göre; hükümet kanadının büyük ortağı UBP,
açılış hazırlıkları yapılan Maraş bölgesinin, çalışmaları devam eden Gazimağosa
imar planlamasına dâhil edilmesini istemesi de çok isabetli olmuştur. Böylesi
bir planlamanın yapılması, konunun ciddiyeti bakımından ilgili taraflara
verilecek en net mesaj olacaktır.

     Ama unutulmasın ki!

      KKTC’de Ekim 2020 de Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacaktır.
Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde gelişen böylesine olumlu bir sürece; bu
makama aday olacakların görüşleri kadar, seçildikten sonraki icraatları da yön
verecektir…

Ayasofya Beddua ve Kılıç

0

Bizde güvercinin kafasını koparırız ama önlüğümüzün altındanJ.J Roussseau

Tarihte bazı olaylar vardır ki,
onu, o an için değerlendirdiniz değerlendirdiniz yoksa o talih kuşu bir daha
sizin ayağınıza zor gelir. Size gelmediği gibi eğer bir kurumun başında devleti
temsil ediyorsanız, temsil ettiğiniz kurumun ve devletin de fırsatlarını heba
etmiş olursunuz.

İşte ben Ayasofya meselesine bu
gözle bakıyorum.  Aslında ibadete açılıp
açılmamasında ki şahsi, düşüncem “zaten belli bir bölümünde ibadet
yapılıyordu.” Nötr dür. Mademki siyasilerin abarttığı kadar olmasa bile
Müslüman Türk milletinin çoğunluğu Ayasofya’nın tamamının ibadete açılmasını
istiyor, bize de hayırlı olsun demek düşer.

Ama ne var ki, 86 yıllık bu
tarihi fırsat, yıllardır zihinlerde biriktirilen zehirleyici kin yüzünden heba
edilmiştir, Türk Milletinin büyük çoğunluğunun tepkisini çekmiştir, ayrıca dış
dünyaya anlamlı mesajlar vermek dururken her yönüyle böylesi tarihi fırsat
kaçırılmıştır.

Atatürk’e lanet okumak ne demek!
Bir diyanet işleri başkanı bir yerlerden kuvvet almadığı müddetçe o sözleri
söylemesi mümkün müdür, Türkiye’nin işgal yıllarında düşmanın Müslümanları
camilere doldurup topluca yakmalarına, imamları bacaklarından minarelere asanlara,
atların arkalarında sürükleyenlere değil de, İstanbul ve Ayasofya’yı işgalden
kurtarana beddua öylemi, tek kelimeyle yazıklar osun.

1934’lü yıllarda Ayasofya’nın
müzeye dönüştürülmesini ihanetle suçlayanlar, bir de o günün şartlarını göz
önüne getirip önce düşünsünler. Hangi şartlarda bu karar alındı, 2. Dünya
savaşı kapımızdayken böyle bir tedbire gereklilik niçin duyuldu, bunları
irdelemeden kolaycılığa kaçıp birilerini ihanetle suçlamak, olsa olsa sizin
tarihe bakış açınızın iyi niyetli olmadığını gösterir.

Her ne kadar AKP sözcüleri ve
yandaş kalemler, diyanet işleri başkanın o günkü konuşmasında Atatürk’ü kastetmediğini
söyleseler de, Türk Milleti anladı kimin neyi, hangi manada bu sözleri söylediğini;
Kimse bizi aptal yerine koymasın.

İşit’li militanlar son yıllarda
Ortadoğu’yu ellerinde kılıçlarla kan gölüne çevirirken, diyanet işleri
başkanının kılıçla hutbeye çıkması ne demek… gerek iç, gerekse dış dünyaya daha
ılımlı, daha hoşgörülü mana ifade eden mesajlar verilemez miydi, elimizde
Kur-anı Kerim gibi Allah’ın kitabı duruyorken bundan dünyayı aydınlatacak güzel
mesajlar verilemez miydi? İslam’ın gerçek yüzü elde kılıçsız da dünyaya
anlatılsa fena mı olurdu? Denilecek ki Fatih, İstanbul ve Ayasofya’yı kılıç
zoruyla aldı amenna. Fatihin elinde o günün şartlarında İHA’lar, SİHA’lar ve
tanklar vardı da Fatih ata binip yalınkılıç düşmana mı saldırdı, yoksa o günün
şartlarında elindeki mevcut silah ne ise onu mu kullandı?

Yetmedi, Ayasofya’nın açılışının
hemen ertesi günü bir derginin: “Bu gün
değilse ne zaman
” diye hilafet çağrısında bulunması bir tesadüf olabilir
mi, nereden alıyor bu cesareti, bu sözün yürürlükteki kanunlarımıza göre suç
olduğu bilinmiyor mu?

Yalan yanlış bilgilerle peş peşe ekilen
fitne tohumları bir türlü bitmek bilmiyor. Neymiş efendim, Latin alfabesine
geçilmesi yanlış olmuşmuş. Bre cahil Latin alfabesi kanunlaşmadan 200 sene önce
başladı Latin alfabesine geçiş çalışmaları. 2. Mahmut, Abdülhamit hep bu
düşünceye sahip olmuşlardır. Hatta Enver Paşa dahi “Enverce” ismi altında bir
alfabe çalışması yapmış ama birçok kimsenin niyetlenip te yapamadıkları şeyleri
gene o iki ayyaştan birisi gerçekleştirmiştir.

Kalın sağlıcakla

Sağlık Bakanlığı Verilerine İnanmayanlar Çoğaldı

Sağlık
Bakanl
ığının
koronavir
üs salgını
s
ürecinde
verdi
ği
rakamlara toplumun b
üyük
kesimi inan
ıyordu. Bilim insanları
da bazı teknik sebeplerle gerçek rakamlardan bazı sapmalar olabilece
ğini
fakat bunun y
üzde on mertebesini geçmeyeceğini söylüyordu.

Ancak son bir ayda Sağlık
Bakanl
ığı
verilerinin belli bir mertebede adeta sabit tutulmu
ş
gibi g
örünmesi verilerin sıhhatinden şüphe duyanların sayısını
art
ırdı.

Bunlara karşı fısıltı gazetesi devreye girdi.
“Türkiye’de günlük yeni vaka sayısı bin ki
şi civarında gösteriliyor
ama sadece falan
şehirde günlük
vaka binbe
şyüz kişi
civar
ında.
Hastanelerde yer kalmayan veya turizm beldesi olan illerden ba
şka şehirlere
hasta ta
şınmakta” gibi rivayetler naklediliyor.

Salgın sürecinde halka bilgi veren uzmanların
içinde en çok güvenilen isimlerden olan Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’ın açıklaması
önemli:
Türkiyede açıklanan hasta sayısının yüzde 65i
hastaneye yatmak durumunda olan hastalar. Oysa Dünya genelinde COV
İD
19 pozitif hastalar
ın sadece yüzde
5 ila 10
u
arası hastaneye yatmak zorunda kalıyor”
dedi.

Prof. Dr. Fatih Tank ise yoğun
bak
ım hastasının
aktif vakaya oran
ının Türkiye’de ortalama yüzde 11 iken
dünya ortalamasının yüzde 1 oldu
ğunu açıkladı.

Dünya ortalamasını esas alırsak, matematiksel
olarak, Türkiye’de her gün yeni vaka sayısının resmî açıklanandan 6,5- 13
kat daha fazla
oldu
ğunu kabul etmek gerekiyor. Biz kabaca 10
kat
sayarsak her gün Covid -19 hastalı
ğına
yakalanan ki
şi sayısı
8-10 bin civarında.

İngiltere’den Tespitler (31)

     İngilizler medenî
bir görünüş içindeler. İç durumlarını gizlemesini çok iyi biliyorlar. Âdeta ser
verip sır vermiyorlar. Birbirlerine hâllerini pek açmıyorlar. Yani birbirlerine
çok ketum, çok kapalılar. Birbirleriyle karşılaştıklarında sarf ettikleri
kelime ve cümleler eften püften, havadan sudan şeyler. Birbirlerinin
mahremiyetini ne merak ediyor, ne de bilmek istiyorlar. Tecessüs denen
başkalarını merak arzusu, burada yok gibi bir şey. Bir bakıma bunlar -ölçülü
olmak kaydıyla- güzel ve takdire değer huy ve hasletler. Fakat herkesin
başkalarına karşı iyi görünme hırsı; Avrupa’da hastalık hâlini almış yerler de
var.

     Mesela İtalya’da
azımsanmayacak sayıda tatile çıkamayan bir kısım insanlar; çevrelerinde tatil
yapmış izlenimi bırakmak için, kendilerini olmadık cendereye sokuyorlar. On
onbeş günlük ihtiyaçlarını evlerinde depoluyorlar. Pencere ve camlarını sıkı
sıkıya kapatıyorlar. Kendilerini evlerinde hapsediyorlar. Sonra da tatilden
gelmişçesine cam ve pencerelerini açıyorlar. Önceden aldıkları hediyelik
eşyaları konu komşuya dağıtıp güya tatilden dönmüş havasına bürünüyorlar.

     Bütün bu
işkenceler; yıllık izinlerinde tatile gidememiş demesinler diye. Evet, Hak’tan
utanmak  yerine Halk’tan utananların
sergilediği vaziyet; ne kadar fecî ve ne kadar gülünç oluyor değil mi aziz
okur?

     Cambridge’de “Town
Cambridge Crier” yani “Cambridge Şehrinin Sesi” adlı haftalık bir gazete
çıkıyor. Çok sayfalı ve renkli olarak yayınlanıyor. Cambridge’e ait reklâm
bolluğu içinde neşrediliyor.

     Cambridge ve
çevresindeki her eve bedava olarak dağıtılıyor. Belli ki reklâmlardan edinilen
gelir; hem kaliteli bir gazetenin çıkmasını sağlıyor, hem de halkın eline
ücretsiz olarak geçmesine imkân veriyor.

     Böylece halk,
içinde yaşadığı çevrenin her şeyinden haberdar olmak imkânını elde ediyor.
Güzel, yerinde ve faydalı bir uygulama, örnek alınacak bir husus. Tabii
Cambridge’de çıkan başka yayın organları da var.

     İngiliz
televizyonları genellikle hep kendilerini yani İngilizleri anlatıyor, nazara
veriyor, onları konu ediniyor. Haberler bile çok kısıtlı. Sanki dünyadan
soyutlanmış. Şüphesiz Resmiyet dünyadan haberdar. Fakat halkı dünyadan tam
olarak haberdar etmeyi, zait ve gereksiz görüyor.

     Çünkü halka rağmen
politika yapmaları, halka muhalif olacak, ona aykırı gelecek, herhangi bir
siyaset gütmeleri zor. Bu yüzden politikalarına engel çıkarmayacak şekilde bir
kamuoyu oluşturmak işlerine geliyor. Ancak bu suretle İngiliz kamuoyunun
nabzını ellerinde tutmak istiyorlar.

     Bu husus özellikle
11 Eylülden sonra bir kat daha belirginleşmiş; kendini açıkça göstermeye
başlamıştır. Nitekim Sn. Ali Sirmen, geçenlerde bir yazısında, bu gerçeğe
parmak basan somut bir örnek veriyor:

     ABD’den yeni gelen
bir yakınına: ‘Orada ne var ne yok? Haberler nasıl?’ diye soracak olunca,
şaşırtıcı bir durumla karşılaşıyor. Sorulan kimse, aşağı yukarı şöyle bir cevap
veriyor:

     -Ne haberi diyor,
ABD’de kamuoyuna bir şey aksettirilmiyor. Kimse dünyada olan biten hakkında,
doğru dürüst bir şey bilmiyor! ABD’de yayın organlarına örtülü bir sansür
uygulanıyor. Ben Ortadoğu’da olan bitenleri, asıl burada Türkiye’de öğrendim,
diyor. Sanki orada öyle de İngiltere’de öyle değil mi? BM’de silâh denetçisi
olarak görev yapan Mikrobiyolog Dr. Kelly “Irak’la ilgili istihbarat raporları
abartıldı” şeklindeki haberlerin kaynağı olarak deşifre edilmedi mi?
(Gazeteler, 19 Temmuz 2003)

     Gerçekleri bir
nebze dile getiren Kelly’ye bu yüzden dünyası zindan edilmedi mi? Kelly intihar
edecek adama hiç benziyor muydu? Bir bakıma susturulmuş olamaz mı? Nitekim
gazeteler yazdı. Kelly’ye arkadaşı endişeli bir şekilde, bu işin sonu nereye
varacak? Diye sorunca Kelly çok şaşırtıcı, bir o kadar da düşündürücü, aslında
başına gelecekleri -hissi kable’l-vuku- bildiğini vurgulayan bir cevap veriyor:
“Cesedimi ormanda bulurlar!” Yani beni öldürürler demek istiyor. Bu cevabı
nakleden şahıs, çekindiği için olsa gerek, aslında Kelly’nin cevabını çok
yumuşatarak naklediyor bizlere. Yine de güneş balçıkla sıvanmıyor. Hakikat
kendini ustaca yapılan ifadede açıkça gösteriyor. (25 Eylül 2003)

Kabir Çivisi; İslam’ın Şartı 5 veyahut Nisa 135

0

Soru
ordusu: ‘Oku’mak farz mı, vacip mi,
sünnet mi?
İlk emri OKU! Olan ve 2 defa tekrarlanan bir emre itaatsizlik Müslümanlığımız
için bir sorun teşkil eder mi, etmez
mi? Eder diyenlerle devam edelim; Peygamberimiz
ilk vahyi aldı ve yakınlarıyla paylaştı. Ortada tefsir kitapları, hadis
külliyatları ve ilmihâl ansiklopedileri yok; Kur’an namına sadece 5 âyet
var, neyi – nasıl okuyacaksınız? Yaratılışla
alâkalı
okumalar ve gözlemler yapsak uygun olur mu? Yüce Yaratıcı’nın ‘Rabb’ adı/sıfatı terbiye eden, eğiten-öğreten,
geliştiren, yöneten anlamlarına geldiğine göre[1] kendimizi geliştirmeyle ve öğrenmeyle
ilgili
okusak nasıl olur? 2’nci âyette bahsedilen ve sûreye de ismini veren
alâk’ yani embriyodan, biyolojiden
yana mı okumalıyız acaba? Buna göre Belgeselleri
izlemek sünnet mi
; Peygamberimiz kimbilir neler yapmıştır? Bitmedi; kalemle yazmak ve bilmediğini öğrenmek Allah’ın sünneti (Sünnetullah) mi?

İslam’ın 5 şartını kim, ne zaman ve nasıl tespit etmiş? Hangi kriterlere göre Namaz, Oruç, Zekât, Hac ve Kelime-i şehadet
belirlenmiş? Ben meselâ hac hariç[2] 4’ünü yerine getiriyor gibiyim ama bende rüşvet, yolsuzluk, iftira, kul hakkı yeme, yalan-dolan,
torpil, adamcılık-particilik gırla, benim meşrebimden olmayana ölse bir
damla su vermem; benim Müslümanlığımda
bir sıkıntı var mı
, Cennet’te Peygamberimizin “livâü’l-hamd sancağı” altında toplanmayı ben de umabilir miyim?

Gene
sorgu-sual: Kuran’da ‘salât’ olarak
geçen kavram bu kıldığımız namaz mı? Kutsal kitapta sâlatın çoğunlukla zekâtla birlikte verilmesinin hikmeti ne olabilir? Biz şu meşhur 5’lemede
araya orucu niye sıkıştırmışız? Oruç, abdest, namaz, peygamber,
minare gibi kelimeler hangi dilde; Arapça
mı, Farsça mı? Cennet’te herkes 33
yaşında olacaksa ve insan görünümlü her mahlûk Arapça konuşacaksa bu Kuran Arapçası mı yoksa Suudîlerinkisi mi olacak?

Kandil, Bayram ve Cuma kutlamasıyla (SMS, vatsap,
feysbuk, instegram vs) sevap-puan
biriktirebilir miyiz? Her Cuma, aşağı yukarı her camide Arapça ve Türkçe Nahl 90 okunarak Allah’ın adaleti, iyiliği ve yakınlara yardımı emretmesinin;
edepsizliği, kötülüğü ve azgınlığı da yasaklamasının 5 Şartta yer almasını
bekleseydik 5, beş olmazdı di mi
? 15 mi, 25 mi olurdu?

Ya
Nisâ 135: “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun; kendiniz, anne-babanız
ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun.
Haklarında şahitlik ettikleriniz zengin olsun – fakir olsun, Allah onlara
sizden daha yakındır. İğreti arzularınıza uyup adaletten sapmayın. Eğer şahitlik
ederken dilinizi eğip bükerseniz ya da doğruyu söylemezseniz muhakkak ki Allah
yaptıklarınızı bilir.”
[3]

Adaleti
şartlamanın-şurtlamanın âlemi var mı? Adaleti, hem de öz aileme rağmen
uygulayacağıma 5 vakit namaza 5 daha katarım
. Gerçi The Cemaat de sabahla öğle arası ‘kuşluk’, akşam namazı akabinde ‘evvâbin’, yatsıyla sabah arası ‘teheccüd’ kılıyor ve her namaz sonrasında muhakkak uzun uzun ‘tesbihât’ta bulunuyordu. Hatta sünnet
diye pazartesi ve perşembeleri oruçla geçiriyordu.  Ama Vatikan, ABD-CIA ve sair derin ilişkiler
önemsizdi, tâ ki 15 Temmuz’a kadar;
he mi? Bin (1.000) rekât tesbih namazı kılsam alacağım bonusun hesabını Allah adına hangi ‘sevgili kul’ yapmaya cüret edebiliyor? Din bu mu yoksa Allah’a din mi
öğretiyoruz
?

Bir
Bayburtlu, bir Erzurumlu, bir de Rizeli çarşıda oruçsuz birini görünce üstüne
yürümüşler ve kibarca “Niye oruç
tutmuyorsun, ulan!
” demişler. Adam “Ben
Hıristiyanım
” deyince bizim Dursun “Uşağum,
dinunuzun kıymetuni bilun!
” deyivermiş. ‘Şeyime göre imam buldum
fıkrasına girmiyoruz zira fazlasıyla gerçek; yoksa girelim mi?

Furkan
43: “Bencil
arzularını ilâh edinen kimseyi görüyorsun. Onun sorumluluğunu sen üstlenebilir
misin?”



[1]
Hatta Prof. Bekir Topaloğlu “Bir şeyi yetkinlik noktasına varıncaya kadar
kademe kademe inşa edip geliştiren” manasını vermektedir (bkz.: TDV İslam
Ansiklopedisi, Yıl 2007, Cilt 34,  Sayfa
372).

[2]
Hacca da imkâna göre niyetlenmiş say

[3] Bayraktar Bayraklı (Yeni
Bir Anlayışın Işığında Kur’an Meali, 4. Nisa Suresi 135. Ayet)

Kelîle ve Dimne

0

Kelîle ve Dimne Hakkında

Öğüt vermek amacını taşıyan Hint
kökenli masal kitabıdır.

Eser Arapçalaşmış adını, ve ana
kaynağını oluşturan ve de muhtemelen Üçüncü yüzyılda Hint hükümdarlarından
birinin oğullarını eğitmekle görevlendirdiği, adının
Beydebâ olduğu belirtilen bir Vişnu rahibi tarafından şehzadeler
için hazırlanan
Pançatantra / Düşündürücü
Beş Nasihat
adlı eserdeki Karataka ve
Damanaka isimli iki çakal kardeşin
isimlerinin Pehlevî dilindeki karşılığı olan 
Kelîleg ve Demneg’den  alır. Sâsânî
Şehinşâhı Hüsrev Enûşirvân zamanında tabip Bürzûye’nin, Pançatantra ile birkaç
Sanskritçe kaynaktan daha yararlanarak Pehlevî dilinde tercüme ve telif
suretiyle meydana getirdiği eseri, İbnü’1-Mukaffa’, bazı katkılarda bulunarak
Arapça’ya çevirmiştir. Belli başlı dünya dillerine yapılan
Kelîle ve Dimne tercümelerinin hemen tamamı İb-nü’1-Mukaffa’ın
metnine dayanmaktadır.

 Arapça Kelîle ve Dimne‘nin önsözüne göre Enûşirvân, tabip Bürzûye’yi
Pançatantra’yı elde etmesi için Hindistan’a göndermiş, o da birçok
tehlikelerden sonra sarayın hazinesindeki kitabı diğer bazı eserlerle birlikte
gizlice istinsah ederek İran’a getirip Pehlevî Farsçası’na çevirmiştir. Ebû
Mansûr es-Seâlibî’nin Gureru ahbâri mülûki’1-Fürs adlı târihinde ve
Firdevsî’nin Şehnâme’sinde naklettikleri başka bir rivayete göre tabip Bürzûye,
Hindistan’da ölüyü dirilten bir bitkinin yetiştiği bir dağ bulunduğunu öğrenir
ve bu bitkiyi ele geçirmek ister. Enûşirvân, Hint padişahına kendisine bu işte
yardımcı olması için mektup yazar. Bürzûye bitkiyi bulmakta çâresiz kalınca
yaşlı bir Hintli bilgeye başvurur, bilge de. ‘
Bu, eskilerin remizli bir sözüdür; dağlardan maksat bilginler, ilâçtan
maksat şifa veren söz, ölüden maksat bilginlerin nefesiyle canlanan câhillerdir
.’
Der ve bu hikmetlerin Hint padişahının hazinesinde bulunan
Kelîle ve Dimne adlı kitapta yazılı bulunduğunu söyler. Bunun
üzerine Bürzûye Hint padişahına başvurur; o da sadece kitabı kendi huzurunda okumasına
izin verir. Eseri okuyan Bürzûye masalların mânalarını aklında tutar ve geri
dönünce bunları yazıya döker. Böylece 560 yılı civarında Pehlevî diline
aktarılarak yeni bir hüviyet kazanan eser, muhtemelen on yıl kadar sonra Bûd
isimli bir Hıristiyan tarafından Süryânîce’ye çevrilmiştir. Günümüze ulaşan bu
metin birkaç defa yayımlanmıştır. Süryânîce tercümede eserin Arapça’sındaki
önsözler bulunmamakta ve hikâyeler on bölümde sıralanmaktadır.

 İbnü’l-Mukaffa’ eseri,
Bürzûye’nin bugün mevcut olmayan Pehlevî dilindeki telif-tercümesinden bir
mukaddime ve bazı masalların ilâvesiyle Arapça’ya tercüme etmiştir. Tercümenin
çok sayıdaki yazması çok yakın dönemlere aittir ve aralarında gerek
mukaddimeler gerekse masallar açısından büyük farklılıklar bulunmaktadır. Eser,
Fransızca’ya çevrilerek 1816 yılında Paris’te yayınlanmıştır.  Daha sonra yapılan çeşitli neşirler içinde
özellikle 1941 yılında Kahire’de ve 1966 yılında Beyrut’ta basılan nüshalar
önemlidir.  Kaynaklardan eserin Arapçaya
birçok manzum tercümesinin yapıldığı da öğrenilmektedir.

 Kelîle ve Dimne, adı Arapça metinde Beydebâ şeklinde verilen bir filozofla Debşelim adındaki hükümdar arasında geçen konuşmalar şeklinde
kaleme alınmıştır. Kitabı oluşturan masalların kahramanları hayvanlardır.
Eserin ana kaynağı, bir hükümdârın oğullarını eğitmek maksadıyla yazıldığı ve
aynı şekilde genişletilmiş benzerleri de birtakım hükümdarların istekleriyle
hazırlandığı için kitabın konusu daha çok ailevî ve siyasî terbiye üzerinedir.
Ancak yeri geldikçe ferdî ahlâka da göndermeler yapılır. İbnü’l-Mukaffa’ın
telif-tercümesinde, 12’si mukaddimelerde olmak üzere 68, Nasrullah’ınkinde; 5’i
mukaddimelerde olmak üzere 60 ve Kâşifî’ninkinde 5’i mukaddimelerde olmak üzere
108 hikâye yer almaktadır.

 Bölüm başlıkları, olayların
kahramanlarıyla verilenler Arapça metinden ve konu olarak verilenler Kâşifî’nin
Farsça metninden olmak üzere şu şekildedir: 1-Aslan ve öküz: Dedikoducu ve
arabozucu kişinin sözünden sakınmak üzerine; 2-Dimne’nin durumunu araştırma:
Kötü davranışlıların lâyık oldukları kişilerle karşılaşması ve konuşmalar
şeklinde kaleme alınmıştır. 3-Gerdanlıklı Güvercin: Dostların anlaşmasının ve
yardımlaşmalarının faydaları. 4-Baykuş ve kargalar: Düşmanların durumlarını
gözlemlemek ve onların hilesinden emin olmamak. 5-Maymun ve kaplumbağa:
Gafletin zararı ve istenenin kaybedilmesi. 6-Zâhid ve gelincik: Acele etmenin
âfeti ve zararları hakkında. 7-Fâre ve kedi: Metin olma, tedbir alma ve
düşmanların belâsından hileyle kurtulmanın yolları. 8-Melik ve kuş fenze: Kin
sâhiplerinden kaçınmak ve bunların dalkavukluğuna güvenmemek. 9-Aslan ve çakal:
Hükümdarların en iyi sıfatı ve güçlülerin en güzel özelliği olan affetmenin
fazileti. 10-Dişi aslan, okçu ve çakal: Davranışların aynı muameleyle karşılık
bulması. 11-İlâz, belâz ve îrâht: Özellikle padişahlar için gerekli olan hilm,
vakar sükûnet ve kararlılığın fazileti hakkındadır. 12-Zâhid ve misafir: Kendi
durumuna uygun olanları bırakarak başkasını istemenin zararları. 13-Gezgin ve
kuyumcu: Hükümdarların gaddar ve hain kişilerin sözünden kaçınması gerektiği
hakkındadır. 14-Şehzâde ve arkadaşları: Zamanın / şartların değişmesine
aldırmamak ve işleri kaza ve kadere bağlamak hakkındadır. Ayrıca bazı Arapça
yazmalarda Nasrullah ve Kâşifî’nin metinlerinde bulunmayan
Güvercin, Tilki ve Leylek, Fâreler
Kralı
ve Balıkçıl Kuşu ile Ördek
başlıklı hikâyeler de yer almaktadır.

 Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’den La
Fontaine’e kadar sayısız kişiye ve esere kaynaklık eden Kelîle ve Dimne,
konusuyla ve hikâyeleriyle dünyada âdeta bir
Kelîle ve Dimne edebiyatı oluştururken yazmalarındaki minyatürlerle
de İslâm minyatür sanatında dikkat çekici bir geleneğin doğmasına yol açmıştır.

 

 Kellie Dimne’den Örnekler

Ortağını dolandıran düzenbazın sonu

Evvel zaman içinde birbirleriyle
ortak iki tüccar varmış. Bunlar yeni açtıkları dükkânlarına mallarını
koymuşlar. Bir tanesinin evi, iş yerine çok yakınmış. Bu adamın niyeti bozmuş
ve ortağının payına düşen mallardan bir kısmını çalmayı kafasına koymuş. Gece
hırsızlık için geldiğinde, kendi malları ile ortağının mallarını
karıştırmayayım diye arkadaşının mallarının olduğu tarafa gizlice ceketini
bırakmış. Sonra da dükkânı kapatıp evlerine gitmişler.

Ancak bir müddet sonra ortağı
unuttuğu bir şeyi almak için dükkâna gelmiş. Bir de bakmış ki kendi mallarının
üzerinde arkadaşının ceketi duruyor. ‘
Unutmuş
herhalde
’ diyerek ceketi alıp ortağının mallarının üstüne koymuş. Diğer
ortak ise kiraladığı bir hamalla birlikte gece yarısı dükkâna gelmiş, kapıyı
açmış ve ceketinin olduğu taraftaki çuvallardan bir tanesini hamalla taşıyıp
evine götürmüş. Hamalın parasını verip gönderdikten sonra yorulduğu için
uyuyakalmış. Sabahleyin kalkar kalkmaz hemen çuvalın yanına koşmuş ama bir de
ne görsün! Gece çaldıkları, meğer kendi çuvalıymış. Başlamış dövünmeye, hamala
verdiği paraya mı yansın, çektiği zahmete mi?

 Diğer ortak ise sabah dükkânı
açtığında ortağının çuvallarından birinin çalındığını anlayıp üzülmüş. ‘
Ben şimdi ortağıma ne diyeceğim, bu işten
dolayı beni suçlayacak! Ama ne olursa olsun zararını karşılamalıyım
’ diye
kendi kendine yakınmış. Bu sırada diğer ortak girmiş dükkâna, bakmış ki
arkadaşı üzgün, yüzünden düşen bin parça. ‘
Hayrola
dostum, neyin var, ne oldu
?’ diye sormuş. Arkadaşı mahcup bir şekilde ‘Senin çuvalını sanırım gece yarısı hırsızlar
çalmışlar. Ama sen merak etme dostum. Zarardan payıma düşen neyse, vermeye
hazırım
!’

 Ortağının bu asil, bu ince
davranışı karşısında yaptıklarından utanan hırsız ortak, pişmanlık içinde
suçunu itiraf etmiş.
‘Üzülme dostum! Buna
hiç gerek yok. İnsanın ortak iş yaptığı dostuna ihânet etmesi kadar çirkin ve
büyük bir suç yoktur. Hile ile yapılan işten hayır gelmezmiş. Seni aldatan
benim, hile yaptım, çok pişmanım
!’ demiş. Bu sözlere şaşıran masum ortak ‘Nasıl yâni, anlayamadım?’ diye sormuş.
Bunun üzerine düzenbaz ortak durumu kısaca anlatmış arkadaşına ve özür dilemiş,
yalvarmış, yakarmış. ‘
Nefsim bana çirkin
işleri süslü gösterdi, cahillik yaptım, ama hatamı anladım. Senin güvenini
kaybetmek istemiyorum. Tekrar ortaklığa devam edelim, lütfen beni affet, bir
daha böyle şeytana uymayacağım
!’ diye yalvarmış. Bunun üzerine masum olan,
düzenbaz ortağının suçunu affetmiş affetmesine ama bir daha ona güvenememiş ve
ortaklıktan vazgeçmiş. Hırsız ortak ise yaptığı cahillikten dolayı kaybettiği
işine ve ortağına üzülüp vicdan azabı çekmiş.

 Kurnaz Tilkinin Tuzağına Düşen Tavşan

Açlıktan gözleri kararmış bir
kurt ormanda karnını doyurmak için av aramaya başlar. Bir çalının yanından
geçerken orada yatan bir tavşan görür. Tavşan kurt ile karşı karşıya geldiğinde
artık kaçacak şansı kalmamıştır. Ancak zekâsını kullanıp hile yaparak kurt belâsından
kurtulmayı düşünür. Bundan sonra kurda övgü dolu sözler söylemeye başlar: ‘Ey şanlı sultanım! Canım size feda olsun.
Sizin yeminiz olmak benim için ne büyük şeref! Lâkin ben küçük ve zayıf bir
hayvan olduğum için karnınızı doyuramam. Ama benim tilki bir komşum var. Eğer
izin verirseniz onu size getireyim de güzel bir ziyafet çekin. Av için bu kadar
yorulduğunuza da değer
!’ diye süslü sözler söyler. Bu güzel sözler, kurdun
rıza göstermesine sebep olur. İkisi birlikte tilkinin yuvasına giderler. Tavşan
içeri girer ve tilkiyi selamlar: ‘Sevgili
komşum! Batı diyarından faziletli ve keramet sâhibi bir mübarek zât gelmiş.
Sizin de böyle evliyanın ilminden ve feyzinden istifade etmeyi sevdiğinizi
bildiğim için buraya getirdim. Kapınızın önünde beklemektedir. İzniniz varsa
tanışmanız ve sohbet etmeniz için içeri dâvet edin
.’ der. Kurnaz tilki
tavşana pek inanmaz ve sözlerinin arkasında bir hile gizli olduğunu anlar. Ama
bu durumu belli etmez, tavşana teşekkür ederek misafiri içeri alacağını söyler.
Ancak evim pek müsait değil. Misafirimize
ayıp olmasın. Siz biraz dışarıda bekleyin de eve çeki düzen vereyim. Sonra sizi
içeri alayım
.’ der. Tavşan dışarı çıkar, kurdun yanına gider ve tilkiyi
kandırdığını, birazdan içeri gireceklerini söyler. Bu arada tilki, iki kapılı
olan yuvasının arka kapısından çıkıp bakar ve dışarıda bekleyen kurdu görür.
Tilki her türlü tehlikeye karşı bir tedbir olsun diye yuvasının kapısının iç
kısmına derin bir çukur kazmış, üstünü de çalı çırpıyla örtmüştür. Bu sebeple
onları evine almakta bir kötülük görmez ve kurtla tavşanı içeri davet eder.
Tavşanla kurt yuvaya daldıklarında ikisi birden derin çukura düşerler. Tilki de
diğer kapıdan kaçar ve kurtulur. Tavşan ise çukurun içinde kurdun yemeği olur.

 Saf Hırsız ile Uyanık Ev Sâhibi

Hırsızın biri arkadaşlarını
toplayıp soygun yapmak üzere zengin bir adamın konağının çatısına çıkmış. Konak
sâhibi ayak seslerinden çatıda hırsızların olduğunu anlayıp eşine dönmüş ve ona
şöyle demiş: ‘Hanım, şimdi sessiz ve
sakin ol! Sanırım çatıda hırsızlar var. Sana işaret ettiğim zaman hırsızların
duyabileceği kadar yüksek bir sesle beni uyandır
.’ Eşi şaşkın bir şekilde
niye uyandırması gerektiğini sormuş.

Adam, “Beni uyandıracaksın, bu kadar malı nereden bulduğumu, nasıl kazandığımı
soracaksın. Ben de ‘Gece vakti bunun sırası mı, yat sonra anlatırım’ diyeceğim.
Sen ısrar edeceksin. Daha çok ısrar edeceksin, tamam mı
?” diye
karısına tembih etmiş.

 Bir müddet sonra kadın eşinin işâretiyle
onu uyandırmak için seslenmeye başlamış. Nihâyet adam ‘
Ne oldu?’ diye sorunca karısı ‘Bu
kadar malı nereden buldun, bu zenginliği nasıl elde ettin, bana anlatsana
!’
demiş. Adam da karısına ‘
Gece vakti bunun
sırası mı, yatalım, uyuyalım, ben sana yarın anlatayım
.’ demiş. Ama
anlaştıkları gibi karısı anlatması için ısrar edince adam yüksek bir sesle ‘
Hırsızlıktan buldum!’ demiş.

 Bu arada çatıdaki hırsızlar
kulakları kirişte, adamla eşinin konuşmalarını dinliyorlarmış. Adam onların
kendilerini dinlediklerini bildiği halde devam etmiş anlatmaya: “
Gençlik çağımda, mehtaplı gecelerde
arkadaşlarla zengin insanların konaklarının çatısına çıkardım. Işığın sızdığı
deliğe gelip ‘şevlem… şevlem…’ diye bağırdıktan sonra yedi kez tılsımlı duâ
okur ve ışıktan tutunarak aşağıya süzülürdüm. Bu şekilde kimseye görünmeden
evin içine girer, ne var, ne yoksa her şeyi alır, süzülen ışığın yanına gelir,
tekrar o tılsımlı duâyı okur ve ışığa yaslanıp yukarı çıkardım. Sonra da
arkadaşlarla birlikte hiçbir şey olmamış gibi huzur ve güven içerisinde
evimizin yolunu tutardık
.”

 Adam bu sözleri söyledikten sonra
eşine işâret edip kendisi de bir köşeye gizlenmiş. Sözleri duyan hırsızların
elebaşı, arkadaşlarına dönüp ‘
Yaşadık
arkadaşlar. Bu gece zengin olacağız
!’ diye sevinmiş ve adamla eşinin
uyumalarını beklemeye koyulmuş. Nihâyet sesler kesilip de evdekilerin tekrar
uyuduklarına kanaat getirince ışığın içeri sızdığı deliğin başına gelen hırsızların
elebaşı ‘
Şevlem! Şevlem!’ diye
bağırıp yedi defa tılsımlı duâyı okuduktan sonra ışığa tutunup kendini aşağı
bırakmış. Ardından diğer hırsızlar da aynı şeyi yapıp kendilerini aşağıya
bırakmışlar. Ancak hepsi de tepetaklak bahçeye düşmüşler, o sırada gizlendiği
yerden elinde sopayla çıkıp kendilerini karşılayan ev sahibinden bir güzel
dayak yemişler. Ev sahibi yakasından tuttuğu elebaşına ‘
Kimsin sen?’ diye bağırmış. Kafa göz patlak bir halde olan
hırsızların lideri ‘
Ben’ demiş, ‘Olmayacak bir işin peşine düşecek kadar saf
ve kanmış bir hırsızım
!’

BEYDEBÂ

Üçünc yüzyılda yaşamış olan meşhur bir Hint
yazarıdır. Beydebâ`nın hayatı
hakkında yeterli bilgi mevcut değildir. Gerçek ismi ve ırkı üzerine birçok
farklı görüş ortaya atılmış olsa da, tarihçilerin çoğu adı Ketku olan bir Türk
olduğu kanaatindedir. Bakü`de doğup, sonraları Hindistan`a göç ettiği rivâyet
edilir. Bir başka rivâyete göre de Şam’da doğmuş, önce Çin’e dha sonra da
Hindistan’a göç etmiştir. Ölüm yeri ve târihi hakkında hiçbir bilgi
bulunmamaktadır. Fabl türünün en önemli eserlerinden biri olan Kelile ve
Dimne’yi Depşelem isimli bir Hint Hükümdârı döneminde kaleme almış, eserini
hükümdâra sunmuştur.

 Eserin
içeriğinde hayatı sisler içerisinde kalan bir Hint Hükümdârı olan Debşelem
Şah’ın bir vasiyet üzerine ünlü bilge
Beydeba‘nın
yanına gitmesi ondan hikmetli sözler, öğütler, devlet yönetiminde yardımcı
olacak öğretici masallar dinlemesi anlatılmaktadır.

 Hükümdar Debşelem; Beydebâ’nın açık açık konuşmalarından rahatsız olmuş ve onu hapse
kapattırmış… Çok geçmeden gerçek anlaşılmış ve
Beydeba, hükümdar Debşelem’in en gözde yardımcılarından biri olmuş…
Her işini ona danışma gereği duymuş… Bir zaman sonra da Beydeba’dan; görünüşte
eğlenceli, gerçekte ise ders verici ve düşündürücü bir kitap hazırlamasını
istemiş… İşte
Kelile ve Dimne böyle
ortaya çıkmış…

 Eserde bulunan hikâyelerde siyâset, fazilet
ve eğitim gibi birçok farklı konu işlenmiştir. Bu eser zâlimliği ile tanınan
Hükümdar Depşelem`e dolaylı bir nasihat niteliğindedir denilebilir. Eser adını
ilk bölümündeki hikâyelerin kahramanı olan iki çakaldan almıştır. Doğruluğu ve
dürüstlüğü simgeleyen Kelile ile yanlışlığı ve yalanı simgeleyen Dimne
karşılıklı konuşmaktadırlar.

 

 

DERKENAR:

TÜRKÇEMİZ

 

Arapçasız, Farsçasız bir Türkçe
hayâlini yaşayanlar var.  Şu yedi
kelimelik cümleye bakınız: ‘Hemen pazara
git, hem pırasa, hem lâhana al
.’ Bu cümlede Türkçe olan sâdece ‘al’
fiilidir. Şimdi, bu cümleye Türkçe demeyecek miyiz? Farsça, Arapça kelimeleri
atıp yerine Fransızca, İngilizce kelimeler konulursa, o kelimelerle kurulan
cümle Türk dili olmaz olamaz, kurbağa dili olur. Yapılan iş de modaya uymak
olur. Ah şu moda! Şahsiyetsizliğin en güzel sembolü modadır.

 Necip Fâzıl Kısakürek: Dil ve Edebiyat. s: 116. Büyük Doğu
Yayınları, İstanbul 2016                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                     

İngiltere’den Tespitler (29)

     Oysa Türkiye’de ne
resmiyette ne özelde kimseye ne sebeple olursa olsun; ırkı, kavmi, rengi
asla  sorulmaz. Dini, mezhebi kat’a sual
edilmez. Ancak halk, birbirine sorsa sorsa, belki nereli olduğunu sorar.

     AB’nin kulakları
çınlasın. İşte üyeliğe lâyık görmedikleri Türkiye böyle bir ülke. İşte kendi
üyelerinden birinin iç yüzü.

     İngiltere’de
mektupla veya telefonla resmî çok şeyi halletmek mümkün. Bu büyük bir rahatlık
ve kolaylık sağlıyor. Resmî dairelerde olası izdihamı önlüyor. Vatandaşın vakit
zayiine fırsat vermiyor. Hem maddî hem manevî yönden vatandaş kazançlı çıkıyor.

     Devlet vatandaşın
beyanını resmî işlemlerde itirazsız kabul ediyor. Ona inanıyor. Vatandaşına hem
güven veriyor hem de ona güveniyor. Ona itimat ediyor.

     Bunlar çok güzel
şeyler. Vatandaş ise her hususta kendine düşeni yapmakta hiç ihmalkâr
davranmıyor.

     Velhasıl devletle
vatandaş arasında karşılıklı bir güven havası esiyor. İki taraf da üzerine
düşeni eksiksiz yapmakta titiz davranıyor. Ne diyelim darısı Türkiye’mizin
başına.

     İngilizlerin
“Mezarlık” dışında ayrıca “Crematorium” denen ölüleri yakma yerleri var. Sık
sık mezarlıklara rastlamayışımın bir sebebi de bu olsa gerek diye düşünüyorum.

     İngiltere’de sık
sık yağmur yağdığı, kurumaya fırsat kalmadığı, her yerden su çıktığı, her yerde
nehirler olduğu halde; özellikle çatıdan gelen borunun altına konan yağmur
sularını toplamak için yapılmış özel bidonlar var.

     Bidonlarda
toplanan yağmur suları; bahçe ve çiçek sulamalarında kullanılıyor.

     Sanki İngilizler,
İslâm’daki “İsraf haramdır.” düstûr ve ilkesini bilerek veya bilmeyerek çok iyi
tatbik ediyorlar. Şüphesiz takdire şayan bir husus.

     Avrupa kıtasında
yayılış gösteren bitki türü sayısı 12 bin iken, tek başına Türkiye’deki bitki
türü sayısı 9 bindir.

     Üstelik sırf
Uludağ, dünyada başka yerde bulunmayan 30 bitki türüne de ev sahipliği yapıyor.
(İlhan Basmacı,  29 Temmuz 2003)

     Bizde çiçek
varlığı bu merkezdeyken; İngilizler gerçekten gıpta edilecek bir durum
sergiliyorlar. İngiltere’de istisnasız hemen herkes çiçek düşkünü dense yeridir.
Fakat bir de çiçekte çiçeği yaratanı bulsa, bilse; gereken anlayış içine girse diye,
insan düşünmeden edemiyor.

     Çünkü çiçeklerdeki
binbir güzellik, binbir şekil, binbir koku ve çiçeklerin özellikle
dikenlerinden oluşan muhafızlarıyla korunması gibi lâtif hususlar vesilesiyle;
sebeplerin arkasındaki sebeplerin sebebi olan Müsebbibü’l-Esbâbı yani Allahü
Zülcelâl Hazretlerini hatırlamazsa, ona erişmezse; güzelliğin güzelliği
kalmıyor. O lâtif hususlar; dilin tesadüf denerek dönen deli dolu girdaplarında
gözden kayboluyor. Tesadüf girdabının kara deliğinde manasızlaşıyor.

     Bu bakışsızlık, bu
görüşsüzlük ise insanları boşlukta bırakıyor. Yol ağızlarında kararsız kılıyor.
Hayatın asıl gayesinden uzak tutuyor. Geçici dünya, insanı tatmin etmediğinden;
ebedîlik hissi tam olarak filizlenmediğinden. İnsanın ebedî oluşu lâyıkı
veçhile anlaşılıp idrâk edilmediğinden; insanlar -her yerde olduğu gibi- burada
da kelimenin gerçek mânasıyla mutlu olamıyorlar.

     Nereden gelişi
bilmediklerinden, nerede oluşu anlamadıklarından, yolculuğun nereye olduğunu
kavrıyamadıklarından ötürü, yüzler tabii gülümseyişi yakalıyamıyor. Diller
tabii zikri bulamıyor. Düşünceler tabii rotasına giremiyor. Dolayısıyla
akıllar, aradıkları doğal cevaplardan mahrum kaldıkları için insanlar ruhen
sağlıklı olamıyorlar. Bu yüzden akıllarından kurtulmak için, akılları geçici de
olsa uyuşturan, devreden çıkaran içkilere, uyuşturuculara ve ölçüsüz, ahlâksız
ilişkilere düşkün oluyorlar. Hem kendilerini unutmuş, hem ülkelerinin
geleceğini karartmış oluyorlar. Çünkü bir ülke ancak sağlam yapılı, sağlam
ruhlu nesil ve kuşaklarla yarınlarını güven altına alabilir.

     Aksi takdirde ne
kendileri rahat ve mutlu olur, ne de ülkenin geleceği emin ellerde bulunur. Bu
ulvî manadan yoksun ülke insanları, geleceğin teminatı olmaktan çok uzak
düşerler.

     (25 Eylül 2003)