23.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Haziran 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 461

Hedef Yıldızlar Olsun

Devletin
görevidir Türk doğanı Türk yapmak,

Olmazsa
millî bilinç, düşünür ikbâlini.

Türklüğe
ölüm demek bu doğru yoldan sapmak,

Böyle
böyle kaybeder Türklük istikbâlini.

 

Geçmişten
geleceğe köprü olmazsa millet,

Başına
gelecektir beklemediği illet,

Düştüğü bu
hâl ise olur tam da bir zillet,

Sen de
sorgula ey Türk, bugünkü şu hâlini.

 

Türk gibi
düşünürsen can verirsin Türklüğe,

Cephede
fedakârca kan verirsin Türklüğe,

Her şehit
düştüğünde şan verirsin Türklüğe,

Yaşadıkça
unutma, canlı tut hayâlini.

 

Türklük bu
çağda bile bilime hasret gibi,

Türk’ün
önünde engel, adeta fetret gibi;

Milleti
parçalayan kin, öfke, nefret gibi;

Dertlerden
kurtularak tez güldür cemâlini.

 

Bu hayat kader
değil, kader senin elinde;

Ülkün önce
yürekte, sonra olsun dilinde;

Türk’ün
çektiği çile görülmeli hâlinde,

Seninle
var etmeli Türklük istiklâlini.

 

Al bayrak
gök bayrakla birleşsin gökyüzünde,

Hedef
yıldızlar olsun hep Türklüğün gözünde,

Çağdaş
dünyayı geçsin Atatürk’ün izinde,

Bize
gösterme Tanrı’m Türk’ün izmihlâlini!

Konuşmak Yerine Yapmak Zamanı!

Uzun zamandır konuşan ve klavye başında yazan çizen insanları takip
ediyorum ve okuyorum.

Sadece
sosyal medyayı kast etmiyorum. Kitap yazanları, gazetecileri, internet
sitelerini, WhatsApp gruplarını ve pandemi sebebi ile artan zoom
toplantılarını, Skype sohbetlerini ilgiyle okuyor ve takip ediyorum…

Çoğunluk
memleketin iç ve dış sorunlarından dertleniyor, akıl ve bilgilerince
tavsiyelerde bulunuyorlar… Ben de faydalanıyorum.

Ancak öyle
bir zamandayız ki, yazmak ve konuşmaktan öte bir şeyler yapmak zorundayız diye
düşünüyorum… Ne yazık ki, bu insanların konuşmaktan ve yazmaktan öte bir şey
yapmadıklarını görüyorum…

Bir şeyler
yapma konusunda bir önerileri de yok… Hem yapmıyorlar, hem yol göstermiyorlar
hem de bir şeyler yapmak isteyenleri büyük bir kızgınlıkla eleştiriyorlar…
Anlamıyorum bu insanları!

Bunların
çoğu kendini aydın, çağdaş, milliyet ve yurtsever, reformist ve yenilikçi,
demokrat, milliyetçi, solcu, Atatürkçü, sosyal demokrat gibi sıfatlarla
tanımlıyorlar… Diyorsunuz ki, gelin bir şey yapalım, yok diyorlar… O zaman
önümüze geçin siz yapın biz koşulsuz destek verelim diyorsunuz ona da yok
diyorlar… Hani komedyen Beyaz’ın
“denize girmeni istiyorum ama yüzmeni istemiyorum”
esprisi gibi!

Madem
ülkemizin içinde bulunduğu sorunlar ağır ve bir beka sorunu ile karşı
karşıyayız o zaman konuşmak ve oturmak niye? Bir şeyler yapmakla vatandaş
olarak mükellef değilmiyiz?

Ben bıktım
bu tiplerden. Konuşuyorlar, yazıyorlar, anlatıyorlar hepsi o kadar… Hadi
gelin o zaman bir şeyler yapalım, yok!

Bu
insanların ipliğini pazara çıkarmak lazım. Türkiye’nin esas sorunu pek matahmış
gibi duran ama aslında pek bir işe yaramayan bu insan tipi.

Biz konuşan,
anlatan, yazan ve aynı zamanda bunları eylemli olarak yaşama geçiren insan
tiplerini arıyoruz. Memleketi ağır sorunlarından kurtaracak olanlar bunlardır.
Sadece konuşan ve yazanlardan gelecek fayda ancak bu kadar olur. Bu da
sorunlardan kurtuluşa kafi gelmez… Adama sorarlar bunları kim hayata geçirecek
diye…

Onun için bu
tiplere gereğinden fazla önem verirseniz memleket daha ağır sorunlara düçar
olur. Gelin doğru konuşan, yazan ve anlatan bunları da yaşama geçirmeye çalışan
idealist insanlara destek verelim…

Boş veya
dolu konuşmanın ya da yazıp çizmenin kimseye bir faydası yok! Bunun adı da asla
memleket severlik olamaz!

Bilgi Birikimi

Çok gezen mi bilir, çok yaşayan mı?

İnsanoğlu, geliştirdiği düşünceleri her nesilde yok edip
sıfırdan başlamıyor- artık. Çok şükür. Belki binlerce yıl önce bu
yok edip sıfırdan başlamaya yakındık. O zaman bilgi gerçekten ömürle sınırlıydı. Bir insanın
kendi ömrü değilse, kabiledeki en
yaşlının ömrüydü sınır.

 Hâlâ bilge dediğimiz zaman uzun ve beyaz sakallılar akla
gelir. Kurtlar Vadisi
nde ve
Azerbaycan
da
bilgeler
ak saçlıdır.  Değil
mi? Ve Dedem Korkut sık sık sorar: Çok gezen mi bilir, çok yaşayan mı? Kendisi
de dedem Korkut
tur bakın.
Babam Korkut, kardeşim Korkut değil. Demek ki çok bilmenin, bilgide geri
kalmamanın iki yolu varmış. Ya çok yaşayacak, yahut da çok gezeceksin ki
biriktiresin.

 İnsan düşünüyor, tecrübeleniyor,
akıllanıyordu ama birikimini gelecek nesillere aktaramıyordu. En fazla çevresindekilere
anlatıyordu, onlar da anlayabildikleri kadar anlıyordu. D
üşünün, Eflatun olmasaydı, Sokrattan haberimiz olmayacaktı.
Havariler olmasaydı Hazreti İsa
dan.

 Yazı yoksa biz de yokuz

Sözle aktarma mükemmel
değildir. Telefonculuk oyunu gibidir
İnsandan insana geçerken yolda epey kayıp olur. Buna sözlü gelenek diyoruz. Kayıp olmasın diye vezin ve
kafiyeyi icat ettik. Hafızamız yanılırsa, bu
böyle değildi galiba
diyebilmek için. Ama o kadar. Bilgi hâlâ ömürlerle
sınırlıydı. Düşünün
İnsan dünya üzerinde on binlerce yıldır var. Afrikadan 70 bin yıl önce çıkmışız.
Modern insanın, konuşan insanın daha da eskiye uzandığına dair deliller var.
Fakat medeniyet dediğimiz şey 5 000, taş çatlasa 5 500 yıllık. İnsan bilgisini
nesilden nesile kayıpsız aktaramadığı için geçmişinin yüzde doksan beşinde boşuna yaşamış. Tarih, yazıyla
başlar.

Yazıyla birlikte öğrenilenin üst üste
konulma s
üreci, bir kişinin, kabilenin
bilgesinin hafızasının dışına çıktı. Önce yazıyla, sonra matbaayla ve nihayet
İnternet ile bilgi birikimi de bilginin saklanması da ona ulaşımın kolaylığı da
patladı gitti. Bilgi toplanarak değil, katlanarak çoğalıyor. Sıkıntımız
biriktirmekte değil ayıklamakta. Doğruyu yanlıştan, gerçeği yalandan.

 Dün bugünle, bugün dünle
yargılanmaz

Bilginin niceliğindeki artış, düşüncelerimizin
niteliğini değiştiriyor. Hızlanarak  Dolayısıyla, istesek de istemesek de biz, yüz yıl önceki, bin yıl önceki,
atalarımız gibi düşünmüyoruz. İdrakimiz, farklı. İdrakin farklılaşması,
değer hükümlerimizi, dünya
görüşümüzü de
etki ediyor. Temel değer hükümlerinde değil ama ayrıntıda
değişiklik var.

 Sırf misal olsun diye: Bugün
ceza diye insanların elini kolunu kesmeyi d
üşünmeyiz değil mi? (2 Ağustos
2020, Karar Gör
üşlerde Niyazi Kahveci Hocanın nefis Maturidi
makalesinden m
ülhemdir.)
Harpte mağlup ettiğimiz d
üşmanın
sivillerini öld
ürmeyiz,
erkeğini köle, kadınını cariye olarak almayız, nizamı âlem için kardeşlerimizi
katletmeyiz; değil mi?

 İşte tam da bunun için derler, tarihte olup biteni bugünün değer hükümleriyle yargılayamazsınız.
Bug
ünü de tarihteki töreyle yargılayamazsınız. Öyle
yaparım, ceddim yaptıysa doğrudur deyip kafa kesmeye kalkmazsınız. Kalkarım,
keserim, o g
ün nasılsa
bug
ün de aynen öyledir derseniz?
Olur. Öyle yapan da var. Adına DEAŞ diyorlar.

 Lord Byron nasıl öldürüldü

Geçen gün bir popüler hekimin ağzından şöyle
bir paylaşım gördüm: İşte
Aristodan, Lokman Hekimden, İbni Sinadan ve
başkalarından, sağlıklı yaşam için bilmem kaç öğüt. Bu tıp biliminin son sözüymüş!
Kusura bakmayın. Bugün tıp ve
sağlık hakkında bu yüce
zatların tamamından daha çok bilgimiz var, hatta hepsinin bilgilerinin
toplamından kat kat daha fazlasını biliyoruz.

 Lord Byron denilen Türk
d
üşmanı, Elenleri bize karşı
kışkırtırken Yunanistan
da,
Mesolongi
de hastalanıp öldü. Koskoca Lord. Doktorlar
başına
üşüşmüş
ve m
üdahale etmişler. O zamanın
tıbbıyla tabi. Nedir o zamanın tıbbı? Eski Yunan
dan beri
Sıcak-soğuk, kuru-ıslak. Kara safra, sarı safra, kan, balgam. Ve Galen
in masalları. O bilgilerle
bol bol hacamat yapmışlar. Ama çok ş
ükür, kurtaramamışlar. Yapıp
ettiklerini yazmışlar. Şimdiki tıp bilgisi o notlara bakıp diyor ki: Sağlıklı
adamdan o kadar kan alsaydınız, sağlıklı adam da öl
ürdü!
Demek ki eski tıp yeni tıbba göre geri imiş. Eski derken, Byron
un ölümü
1824
te. O kadar da eski değil.
Antibiyotikler hen
üz 70
yaşında!

 Dün
olmasaydı bug
ün cüceydik, fakat


Şimdi siz, yok olur mu öyle şey! Nerde o eski tıp. Şimdikiler
bid
at der misiniz? Derseniz,
fikirlerinize haklı olarak geri derler. Fakat bir sebeple sizin d
üşünceleriniz iktidar olur ve bütün
ülkeyi sizin gibi düşünmeye zorlarsanız
Ve bunda başarılı olursanız. İşte o zaman toplumunuz da
ülkeniz de seviye kaybedecektir.

 Üst üste
koymasaydık bug
ünkü yüksekliğe tırmanamazdık. Dün olmasaydı bugün
c
üceydik. Fakat bugün geldiğimiz seviye dünden yüksektir. Bugün,
muhakkak ki d
ünden daha çok
bilgiye erişebiliriz.

İngiltere’den Tespitler (35)

     Erener’in Almanya,
İsveç, İsviçre, Yunanistan, Avusturya, Hollanda ve Belçika pop müzik
listelerinde haftalardır Ricky Martin, Jennifer Lopez gibi devlerin önünde yer
aldığı vurgulanan açıklamada, Avrupa’nın ünlü müzik kanallarının da şarkının
klibini yayınlamaya devam ettiği, klibin MTV ve VH1 gibi kanallarda sıkça yer
aldığı belirtildi.

     Açıklamada
Erener’in Amerikan Billboard dergisinin Avrupa ayağı olan Music Medya
dergisindeki “Eurochart Hot 100 Singles” listesinde ilk 20 içinde bulunduğu
Avrupa’nın belli başlı müzik radyoları tarafından verilen listelere göre
oluşturulan “Air Play Chart”ta ise ilk 30 içerisinde yer aldığı vurgulandı.

     Erener’in
Yunanistan’da önce Altın, şimdi de Platin Plak aldığı belirtilen açıklamada,
sanatçının parçasının Yunanistan’da ikinci, İsveçte üçüncü, İspanya’da
sekizinci, Belçika’da altıncı sırada yer aldığı, Hollanda’da ise en çok çalınan
on birinci single olduğu bildirildi. (Gazeteler, 8 Ağustos 2003)

     Ama aynı
İngilizler; Türkleri sporda yenince iş değişiyor. Devamlı olarak Türklere
yenildiklerini hatırlatarak onları mahçup etmeyi bir marifet sayıyorlar.

     Bunları çok
görmüyorum. Çünkü:

     “Her şeyi maddede
arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür.”

     Bam tellerine
basmadığın, damarlarına dokunmadığın sürece güler yüzlü gösteren maske
takınanların yani sureta, şeklen insan olanların maskeleri; çıkarlarına en ufak
halel geldiğinde, hemen düşüveriyor.

X

     İngilizler
birbirleriyle veya herhangi bir kimseyle karşılaştıkları zaman hemen karşılıklı
olarak yekdiğerlerine tebessüm ediyorlar. Güler yüz gösteriyorlar. Ve tabii
klişeleşmiş beylik sözler sarfediyorlar.

     “Ya Hi” / “Hay”
diyorlar. Veya “How do you do?” / “Ne haber?” diye soruyorlar. Yahut da “How
are you?” / “Nasılsınız?” şeklinde soru yöneltiyorlar. Veyahut “Hello!” yani
“Merhaba” sözcüğünü kullanıyorlar.

     Şüphesiz bu
karşılaşmaları akşamleyin olmuşsa bu sefer “Good evening!” Yani “İyi akşamlar!”
şeklindeki sözlerle birbirlerine iltifat edip, âdeta birbirleriyle nezaket
yarışına çıkmış oluyorlar.

     Elbette bu çeşit
davranış biçimi sergilemeleri çok güzel ve yerinde bir alışkanlık. Sanki Hz. Peygamber’in
“Selamı yayınız!” Yani karşılaştığınızda, birbirinizden emîn olduğunuzu,
birbirinize güvendiğinizi, çekinecek ve korkulacak bir durumunuz olmadığını,
selamlaşarak hemen belirtiniz anlamına gelen Hadis-i Şerifini tam olarak yerine
getiriyorlar.

     Şayet bu
karşılaşanlar birbirini tanıyan kimseler ise, biraz daha konuşmak ihtiyacını
hissederler. Fakat bu sohbetleri havadan sudan şeylerden ibaret oluyor. Fakat
birbirlerine kendilerinden veya ev hallerinden pek bahsetmiyorlar. Âdeta ser
verip sır vermiyorlar. Ne sevinçleri ne de üzüntülerini belli ediyorlar.

     Genel olarak
İngilizler bu ahlâkta olup, bunu bir marifet sayıyorlar. Buz gibi bir tavır
sergiliyorlar. Nitekim Kraliçe bu hasleti simgeleyen somut bir örnek. Ne sevinç
ne üzüntü yüzünden aksetmiyor.

     Haklarını yemeyelim.
Bu hâl aynı zamanda devlet adamlığında olması gereken vekar ve ağırbaşlılığı da
göstermiyor değil.

     Tespitlerimizi
halka dönük olarak yapacak olursak; İngiliz soğukluğu bu olsa gerek, diye
düşünüyorum.

     Bir Misyoner olan
Mr. John: “Karnımızın içi kurt dolsa, acıdan kıvransak yine de belli etmeyiz.
Yine de iyiyim deriz!”  diyor.

     İngilizler bunu
gurur meselesi yapıyor anlaşılan. Bilhassa eskiden bu huylarının, daha genel ve
belirgin bir halde olduğunu söylüyorlar.

     (10. 10. 2003)

Hukukun ve Yargının Siyasi Amaç için Kullanılması

0

Hukukun ve yargının siyasi amaçlar ve
hedefler için kullanılması hukuk devleti ve vatanda
şların
devlete olan güveni açısından en tehlikeli durumlardan biridir. Türkiye
AKP iktidarı döneminde bu tehlikeli macerayı ya
şamaktadır.

Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile hukukun üstünlüğü ilkesinin
ya
şanma
oran
ı
bir
ülkenin
geli
şmişlik ölçüsüdür.
Devlet Ba
şkanı bu
ilkelere en çok uyması gereken ki
şidir.

Cumhurbaşkanı ve
AKP Genel Ba
şkanı Recep
Tayyip Erdo
ğan’ın hukuka ve yargı kararlarına karşı bakışı ilkesel
de
ğildir.
Bunu tamamen oportünist, i
şine yarayıp
yaramad
ığı
ile alakal
ı tepki ve değerlendirmelerinden biliyoruz.

Erdoğan yeri geldiğinde ben bu
davaların savcısıyım

dedi. Yeri geldi “ben Anayasa Mahkemesi’nin kararını tanımıyorum” dedi.
Yeri geldi, mesela ABD’nin istedi
ği Rahip Brunsonu gönderirken,
Türkiye’de yargı ba
ğımsız
ve tarafs
ızdır
diyebildi. Yeri geldi, Ayasofya’nın ana binasının ibadete açılması kararını
yargı verdi fakat “Ayasofya’yı biz açtık” dedi.

Parlamenter sistem geçerli iken Cumhurbaşkanı
olarak t
üm
yetkileri kendisinde toplad
ı. Yarattığı
fiili
duruma hukuki durumu uydurmak gerekir”
sözü
ile tarihe geçti. MHP Genel Ba
şkanı
Devlet Bah
çeli bu talebe destek verdi. CB Sistemi denilen
ve dünyada benzeri olmayan bir “ucube sistem” ile partili cumhurba
şkanı
taraf
ından
yönetilir olduk.

Bu tarzı siyasetçiler için normal karşılayanlar olacaktır.
Ama bu tarz
ın ülkemize ve devletimize maliyeti ağır oldu.

AKP iktidarları döneminde yargıyı ele geçiren
FETÖ’cülerin yargılamaları ile Türk Silahlı Kuvvetlerinden vatan sever
subaylar tasfiye edildi. FETÖ yapılanmasına engel olan ne kadar etkili ki
ş

İngiltere’den Tespitler (33)

Kimisi de Kıbrıs’ta; Türk Bayrağı’nı gönderden indirmeye
çalışırken vurulan Rum gencinin resmini taşıyordu.

     Kıbrıs konusunda öyle
bir kamuoyu oluşturmuş ki Yunanlı ve Batılı resmiyetler; şaşmamak imkânsız.
Sanki asırlarca Türkler Kıbrıs’ı mekân tutmamışlar. Sanki Kıbrıs’ta idaremiz
altında hiç kalmamışlar. Sanki daha İslam’ın ilk zamanlarında Kıbrıs’a
Müslümanlar hiç ayak basmamış. Sanki Kıbrıs’ta soykırıma kalkışanlar, kurulan
Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yıkanlar kendileri değilmiş. Sanki Türk Ordusu Kıbrıs’a
durup dururken çıkmış.

     Ve daha bunun
gibi, nice gerçekler ters çevrilerek yıkanan genç Rum beyinleri -ki çoğu 1974
öncesi Kıbrıs’ta yaşanan o dehşet günlerini hatırlamaz bile- Türklere dünyanın
gözleri önünde tatbik edilmek istenen kıyımı bilmezler. Sadece hayalî ve sanal
bir Türk tehlikesiyle yıkanan beyinleri; Türklere ve Türkiye’ye karşı kin ve
nefretle doldurulmuştur.

     Aynı şekilde eminim ki, geniş İngiliz
kitleleri ve kamuoyu da Türkiye’yi gerçek yönleriyle, lâyıkı veçhile bilmemekte
ve tanımamaktadır. Çünkü devlet; halkı yeteri kadar ve politikasına karşı çıkamayacak
biçimde kontrollü bir bilgilendirmeye tâbi tutmaktadır. Zira İngiliz halkı
gerçekleri tam olarak bilmemekte. Bilmeyince de doğru kavrayamamaktadır. Devlet
dış politikasında, istediği gibi at oynatmaktadır.

     Şüphesiz İngiliz
devleti, kendilerince İngiliz halkının ileriye yönelik çıkar ve yararını düşünerek
hareket etmektedir. Fakat bu menfaat kollaması, meşru zeminlerde değildir.
Başka ülkelerin aleyhindedir. Onları her türlü zarara uğratmakla
sağlanmaktadır. Onları iç gaile ve kargaşalara sürüklemek şeklinde tecelli
etmektedir.

     Türkiye’yi
karıştıran bölücü anarşistleri el altından desteklemeleri, kendi ülkelerinde
yıkıcı TV yayınına izin vermeleri.

     Son olarak Irak’ı;
sudan bahanelerle işgal etmeleri, binlerce insanın ölümlerine, milyonlarca
insanın sefalete sürüklenmelerine sebep olmaları; bunun somut örneklerinden
sadece birkaçıdır.

     Toparlarsak,
Batılı devletler gayeleri için her yolu mubah ve meşru görmektedirler. Oysa
İslâm’da gaye için, her şeyi yapmak doğru değildir. İslâm, gayenin de hak; ona
götürecek yolun da hak olmasını ister. Bir kısım insanlar için bir kısım
insanları, bilerek ve isteyerek zarara uğratmayı asla istemez.

     Batı’nın bu tarz
siyaset izlemesinde İslâm gibi faziletli bir yol göstericiden mahrum oluşun
payı büyüktür. Hak yolda olmak ise, önce Hakkı bulmayı, sonra Hakkı bilmeyi,
daha sonra da Hak’ı sevmeyi gerektirir. Hakkı sevmek ise, Hak’ı razı etmeyi
zorunlu kılar. Bu da Hak’ın istediği biçim ve çerçeveye girmekle sonuçlanır.

     İşte tarih boyunca
Hilâl ve Sâlibin takip ettiği usul ve metodlar; bu iki ayrı kutupta oluştan
kaynaklanmıştır. Gerçi ikisi de Hak’ta olduklarını iddia ediyordu ama; şüphesiz
Hak birdi ve birindeydi. İçerik, keyfiyet ve sergilenen tavır ve davranışlar;
kimin gerçek Hak yanlısı olduğunu gözler önüne sermektedir. Ki insanlık tarihi
buna en güzel şahit ve tanıktır.

     İnşallah Hak’ı
arayan İkinci Avrupa; Hak’ı İslâm’da görecek, bilecek, ne olması, nasıl olması
gerektiğini; işte o zaman anlayacaktır. Dünya işte ancak o zaman, rahat bir
nefes alacaktır. Bunun belirtileri yer yer kendini göstermektedir.

     Nitekim bütün
dünyada olduğu gibi, İngiltere’de de Irak savaşına karşı olanların seslerini
yükseltmeleri; bu yersiz savaşa, her şeye rağmen karşı çıkmaları -önleyemeseler
bile- insanlık için memnuniyet ve ümit verici gelişmelerdir.

     Her ne kadar
sesleri, İngiliz televizyonlarında yeteri kadar mâkes bulmamış, yankılanmamış
olsa, sesleri kırılmak istense bile. Haberleri geçiştirilerek verilse dahi,
yine de sonunda Hak; su yüzüne çıkmakta gecikmiyor. Velhasıl yalancının mumu
yatsıya kadar yanıyor. Gazeteler; ABD ve İngiltere’nin hem kendi milletlerini
hem de dünya kamuoyunu, nasıl yalan yanlış bilgilerle kandırdıklarının
haberleriyle artık dolup taşıyor.

     (10. 10. 2003)

Yunanistan Mısır’ı Dublör Olarak Kullanmak İstiyor

0

Türkiye’nin Libya Politikası da Suriye Politikası gibi yanlışlarla başladı, stratejik
zorunluklarla doğruyu bula bula devam ediyor.
Arap Baharı’nın yaprak döküm yılı olan 2011’de Türkiye’nin tüm tercihleri Küresel Güçler
adına taşeronluk
yapmaktan ibaret iken
5 yıl sonrasında klasik millî
çizgiye
dönüşe geçerek telâfi sürecine girdi. Suriye özelinde yapılan Harekâtlar (Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı)
ve
Rusya’yla diplomasi ne kadar doğru ise Esad takıntısı daha doğrusu Şam Rejimi’yle
temassızlık
o
kadar yanlıştı ama durum bir şekilde idare edilmiştir.

Aynı şekilde Libya ile geçen yıl imzalanan Deniz Yetki
Alanlarının Sınırlandırılması
yani
Denizden
Komşuluk Anlaşması
ne
kadar doğruysa
Mısır Devleti’yle diplomatik kopukluk o derece yanlıştır. Sisî’nin geliş şeklini eleştirebilirsin lâkin 6 yıldır Devletin başında bulunan ve şimdilik 2024’e kadar da bulunmaya devam edecek gibi
gözüken biriyle
İhvancı takıntılarla münasebet geliştirememek demek yüz milyonluk
komşu
ve kardeş bir ülkeyi es
geçmek
demektir. Libya eski
toprağın ise Mısır daha eski toprağın
hatta daha Müslüman Oğuzlar Anadolu’ya gelmeden Mısır’da Türk-İslam
Devletleri

mevcuttu.

Türkiye’nin hem teoride hem pratikte en iyi ve en
derin
Ortadoğu uzmanı Mustafa Kemal Atatürk’tür; şansa bakın ki Türkiye Cumhuriyeti’nin
de
Kurucusu. Libya’dan Suriye’ye hem sahada hem
uluslararası arenada

görev yapan bu Adam;
“Emperyalist
devletler aynı derecede Türk’ün de, Arap’ın da düşmanıdır”
ve “Arap ülkeleriyle tarihî, sosyal, kültürel
ilişkilerinizi geliştirin. Fakat aralarındaki anlaşmazlıklara karışmayın”
gibi prensipler bırakmış halefi olacaklara.
Bu
tecrübeyi parayla satın alamazsın ancak acı
hatıralarla kazanabilirsin.

Bu analitik girizgâh sonrasında ‘Mavi Vatan’ tabirini bulanları ve Doğu Akdeniz’deki egemenliğimiz adına çabalayanları tebrikliyeyim; Cem Gürdeniz’den Cihat Yaycı

Ortaçağda Türkler, Moğollar, İranlılar (Kaynaklar ve Araştırmalar)

0

16,5 X 23,5 santim ölçülerindeki
595 sayfalık eserinde Prof. Dr Osman
Gazi Özgüdenli
, Ortaçağ döneminin Türkler, Moğollar ve İranlılar tarafından
belirlenen tarihini inceliyor.

Eser, Ön Söz ve Dizin sayfaları
hâriç, 4 bölümden oluşuyor. Birinci Bölüm Selçuk Tarihi araştırmalarına tahsis
edilmiş. Bu bölümde Nizâmü’l-Mülk’ün (1018-1072) Siyasetnâmesi ve Vasiyetnamesi,
Selçuklu Çağında Hayat, Dil ve Edebiyat, Selçuklu Sultanlarının Şiirleri,  13 ve 14. Yüzyıllarda Anadolu’da Tarih
Yazıcılığı, Harezmşah Hükümdarlarına Ait Şiirler alt başlıkları yer alıyor.

 İkinci bölüm Moğol tarihine tahsis edilmiş. Ara
başlılar şöyle sıralanıyor: Orta Asya göçebe kavimlerinde devlet kurma süreci,
Cengiz Han ve Moğol İmparatorluğu, İlhanlılarda hükümranlık telakisi ve hükümdar
algısı, Türkiye’de Moğol tarihi ve kültürü araştırmaları (1923-2017) ve Taclu
Hanum.

Üçüncü Bölümde Dil, edebiyat ve
kültür tarihi üzerine araştırmalarla alâkalı makaleler bulunuyor.

Dördüncü bölümde İstanbul kütüphanelerinde
bulunan Farsça yazmaların hikâyesi ile Tarihte yazma kitapların mülkiyeti ve
alım satımı konuları hakkında bilgi veriliyor.

Sultan Alparslan’a 9, Sultan
Melikşah’a 20 yıl hizmet eden Nizamülmülk, Fars asıllı olmasına rağmen Türklere
hizmeti, Nizamiye Medreseleri ve Siyasetname isimli kitabı ile tarihte önemli
bir yer edinmiştir. Türklere hizmet ettiği kadar, belki de daha fazlası için
devletin imkânlarını akrabaları için kullanmıştır. Şafiî mezhebine mensup oluşu
sebebiyle de Hanefi Müslümanlara haksızlık etiği de bilinmektedir. Hayatının
son yıllarında ise Sultan Melikşah’la arası açılmıştır. Bu bilgileri ve daha fazlasını
Prof. Özgüdenli’nin tespitlerinden öğrenmek mümkündür:

Nizâmu’l-Mulk’e yöneltilen en temel
suçlama, yakınlarına çıkar sağladığı idi. Gerçekten de başta on iki oğlu, pek
çok torunu, damatları ve azatlı köleleri olmak üzere, vezir ile ilişki içerisinde
bulunan pek çok kimse Selçuklu devleti içerisinde önemli görevlere tayin
edilmişler, zamanla da büyük servetlere sâhip olmuşlardı. Bu kimselerin yetki
ve konumlarından güç alarak zaman zaman şımarık davranışlarda bulunmaları
Sultan Melikşah’ı rahatsız etmeye başladı. Buna Nizâmu’l-Mulk hakkındaki
şikâyetler de eklenince, sultan ile vezir arasında soğukluk ortaya çıktı. Bu
soğukluk giderek derinleşti ve 1092 yılı sonbaharında karşılıklı suçlama ve
tehditlerle büyük bir krize dönüştü.

Sultan Melikşah, yaşlı vezirinden duyduğu
rahatsızlığı, ona gönderdiği son derece ağır bir mektupta dile getirdi. Sultan,
Tâcu’d-devle ve Mecdu’l-Mulk el-Balâsânî ile gönderdiği mektubunda vezire şöyle
demekteydi: ‘Sen benim devletimi ve
memleketimi istilâ eyledin, evlâtlarına ve damatlarına verdin. Bunlar benim
adamlarıma saygı göstermiyor, halka zulmediyor, sen de bunlara müsaade
ediyorsun. İster misin ki, vezirlik divitini elinden, sırığını da başından
alayım ve halkı tahakkümünüzden kurtarayım
?’ Ancak Nizâmu’l-Mulk’ün cevabı
da en az sultanın mektubu kadar ağır oldu: ‘Devlete
benim de ortak olduğumu bilmiyor musun? Vezirlik diviti ve sarık senin tacın
ile o derece alâkalıdır ki, diviti aldıktan sonra tâc da kalmaz, gider
.’ Bu
ağır cevaba karşılık vermeyen sultan, 1092 yılı sonbaharında başşehir
İsfahân’dan Bağdad’a hareket etti. Nizâmu’l-Mulk de kısa süre sonra sultanın
peşinden yola koyuldu.  Ancak Nihâvend
yakınlarındaki Sehne isimli bir köyde konakladığı sırada, 14 Ekim 1092 Cuma
akşamı, arzuhal vermeyi bahane ederek huzuruna çıkan Ebû Tâhir-i Arrânî isimli
bir Bâtınî fedaîsi tarafından düzenlenen suikast neticesinde öldürüldü.  Fedaî, Nizâmu’l-Mulk’ün orada bulunan
adamları tarafından derhâl katledildi. Nizâmu’l-Mulk’ün naaşı İsfahân’a
nakledilerek Karrân mahallesinde defnedildi.

Nizâmu’l-Mulk’ün öldürülmesi, Selçuklu
devletini uzun süre sarsacak olan büyük bir kargaşa ve iç savaş döneminin
başlangıcı olmuştur. Sultan Melikşâh, Nizâmu’l-Mulk’ün adamları ve yakın
çevresi tarafından suikasttan sorumlu tutulmuştur. Suikastın arkasında kimin
yer aldığı hususunda Selçuklu kaynaklarında farklı bilgiler zikredilmiştir:
İbnu’l-Esîr,  Sadru’d-dîn el-Huseynî ve
İbnu’l-Adîm gibi bazı müellifler, Nizâmu’l-Mulk’ün doğrudan veya dolaylı olarak
Sultan Melikşâh tarafından öldürüldüğünü iddia etmişlerdir. Buna karşılık bazı
müellifler Nizâmu’l-Mulk’ün katlinde Sultan Melikşâh’ın hanımı Terken Hatun
veya Hasan-ı Sabbâh’ın rolünün bulunduğunu belirtmişlerdir.  Bazı kaynaklarda ise sultanın, vezirinin
vefatına çok üzüldüğü ve yemin ederek olayla ilgisi olmadığını belirttiği
kaydedilmiştir.  Öte yandan bazı kaynaklarda
da sultanın suikast ile ilişkisi olmadığı hâlde, Nizâmu’l-Mulk’ün katlini
öğrendiği zaman memnun olduğunu zikredilmiştir.

Nizâmu’l-Mulk’ün öldürülmesinden sonra
Selçuklu devletinde peş peşe çok önemli gelişmeler yaşanmıştır. Nizâmu’l-Mulk’ten
boşalan vezirlik makamına Terken Hatun’un yakın adamlarından Tâcu’l-Mulk
Ebu’l-Ganâ’im tâyin edilmiş, ardından da Nizâmu’l-Mulk’ün pek çok adamı tasfiye
edilmiştir. Bu esnada Terken Hatun’a yakınlığı ile tanınan vezir Ebu’l-Ganâ’im’in
de etkisiyle, Melikşâh’ın büyük oğlu Berkyaruk veliahtlıktan azledilerek yerine
Terken Hatun’dan doğan ve henüz beş yaşında bulunan diğer oğlu Mahmûd veliaht
tâyin edilmiştir. Sultan Melikşah, vezirin katledilmesinden yaklaşık beş hafta
sonra, 18-19 Kasım 1092 Cuma gecesi Bağdad yakınlarında şüpheli bir şekilde
vefat etmiştir. 

Eserin ilk sayfalarında yer alan
bu bilgiler, okuyanları sonraki bölümleri okumaya zorluyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

 

Prof. Dr.
OSMAN GAZİ ÖZGÜDENLİ

     1973 yılında Kayseri’de doğdu. Kırşehir
Çiçekdağı Lisesi (1988) ve Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi
Târih Bölümü’nden mezun oldu. (1992) Aynı bölüme araştırma görevlisi olarak
intisap etti. (1993) Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsünde
Sultan Sencer ve Karahitâylar -Katavân Savaşı (536/1141)- başlıklı çalışması
ile yüksek lisans (1994), Gazan Han ve Reformları (694/1295-703/1304)
başlıklı çalışması ile de doktora eğitimini tamamladı (2000). Tahran
(1995-1998), Berlin (2005-2007), Oxford, Cambridge (2009) ve Londra’da
(2011-2012) Ortaçağ Türk târihiyle ilgili kaynak ve vesikalar üzerine
araştırmalarda bulundu. Araştırmaları daha çok İslâmî yazmalar, İslâmî
nümismatik, Selçuklu târihi, İlhanlı târihi ve Türk târihinin İran
coğrafyasındaki seyriyle ilgili muhtelif konu ve meseleler üzerinde
yoğunlaşmaktadır.

     Encyclopaedia Iranica (New York),
Encyclopaedia of İslam, Three Edition (Leiden), Dâ ’iretu ’l-Ma‘ârif-i
Bozorg-i İslâmî (Tahran), Dânişnâmeyi Cihân-i İslâm (Tahran) ve Türkiye Diyânet
Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nde (İstanbul) çok sayıda makale kaleme alan
Özgüdenli’nin başlıca çalışmaları arasında; Turco-Iranica: Ortaçağ Türk-İran
Târihi Araştırmaları (Kaknüs Yayınevi, İstanbul 2006); Moğol İran’ında
Gelenek ve Değişim: Gazan Han ve Reformları (1295-1304) (Kaknüs Yayınevi,
İstanbul 2009); Selçuklular, I, Büyük Selçuklu Devleti Târihi (1040-1157)
(Türkiye Diyânet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi Yayınları, İstanbul 2013);
İran der‘asr-i Selcûkiyyân [Selçuklular Zamanında İran], Câmi’yi Târîh-i İran,
Merkez-i Dâ’ireu’l-Ma’ârif-i Bozorg-i İslâmî, Tahran 1393/2015) sayılabilir.

     Hâlen Marmara Üniversitesi Türkiyat
Araştırmaları Enstitüsü’nde görev yapmakta olan Özgüdenli 2003 yılından beri
Encyclopaedia Iranica’nm Ortaçağ Türk-İran ilişkileri alanında danışman
editörlüğünü ve 2018 yılından beri Türk Târih Kurumu Bilim Kurulu Üyeliği’ni
yürütmektedir.

 

 

KUŞBAKIŞI

BEKTAŞİLERİN SERENCAMI

19. yüzyılın
başlarında Bektaşi’ler büyük bir felâketle karşılaştılar ve dönüşüm yaşadılar.
1826 yılında Bektaşilik, Yeniçeri Ocağı ile birlikte yasaklanıp Bektaşi
tekkeleri kapatıldı ve yıktırıldı. Dervişler sürgün edilirken emlâk ve eşyaları
ellerinden alındı. Bu yıllarda Bektaşi kıyafetiyle dolaşmak dahi yasaktı. Fahri Maden’in Bektaşi’lerin Serencamı isimli eseri, yasaklı yıllarda Bektaşilerin
yaşadıkları bu var olma mücadelesi ile geçirdikleri değişim ve dönüşüme kapı
aralıyor. Yedi başlıktan meydana gelen bu çalışma 19. yüzyılda yaşananlardan
hareketle bugünü de anlamayı kolaylaştırıyor.

Fahri Maden’in telif
etiği eser, 13,5 x 19,5 santim ölçülerinde 180 sayfadır.

KAPI YAYINLARI:

  Ticarethâne Sokağı Nu: 53 Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0 212-511 53 03

e-posta: bilgi@kapiyayınlari.com /   www.kapiyayinlari.com 

 

 

KOKU İLMİ

Koku, tarihler
öncesinden gelip yanımıza sığınan eşsiz bir yâren… Atalarımızın hatıraları,
yoluna koymak istedikleri yöntemler, bazen bir strateji bazen dimağ
yöneticisidir.

Nilhan Osmanoğlu okuyucuyu koku ikliminde sessiz bir
yolculuğa çıkarıyor.

Koku, her daim
uyanık, her daim tetiktedir. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’de söylediği gibi
koku gizlenemez.’

Kokuyu elinize
aldığınızda ise aynı tarihî yolculuk başlar. İnsanın ve tabiatın kendisine
götürür.

İnsanoğlunun koku
uğruna nasıl hazırlıklar, nasıl yöntemler geliştirdiğini gördüğünüzde hayran
kalacağınız nâzenin, engin bir denizdir. Sâdece insanın fıtratına muasır olmadığının
garantisi… Diğer mahlûkatların nasıl kokuyla var olduğunun habercisidir.

Kitabın yazarı Nilhan Osmanoğlu; okuyucuyu kokunun
ikliminden bütün kokular dünyâsına hoş bir seyahate çıkarıyor. Biraz lavanta
biraz amber biraz da portakal ile her şeyin değişebileceği düşüncesiyle…
(Tanıtım yazısından alınmıştır.)

Mart 2020’de
yayınlanan kitap, 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde ve 180 sayfadır.

MOTTO
KİTAP:

 Mimar Sinan Mahallesi, Tavukçu Bakkal Sokağı
Nu: 4 Dâire: 1 Üsküdar, İstanbul.

Telefon: 0.552-435 34 85, Belgegeçer:
0.216-695 10 75

e-posta: bilgi@mottoyayinlar3.com  //  www.mottoyayinlari.com 

 

 

 

MACAR TURANCILARI

Tarık Demirkan’ın yazdığı eser, 183 sayfa ve 14,5 X 21,5
santim ölçüsüyle Nisan 2020’de yayımlandı.

Macaristan Turan
Cemiyeti, toplumun önde gelen bilim insanlarının, siyasetçilerinin ve
yazarlarının bir araya gelmesiyle 1910 yılında kuruldu. 1913’te de Turan
dergisini çıkardı. İddiası, Macar ve Türk halklarının tarihi akrabalığı ve
Macar kavminin Asya kökenli olduğuydu. Cemiyetin çalışmaları o yıllarda
Macaristan’da yaygın bir Türk varlığına da işaret ediyordu. Kimdi bu
Macaristan’daki Türkler? Turan Cemiyeti nasıl bir teşkilattı? Bütün
kurumlarıyla çöken bir imparatorluğun atmosferinde mükemmel işleyen bir yapıyı
nasıl oluşturmuştu? Dr. Tarık Demirkan
bir yandan Macaristan Turan Cemiyeti’ni anlatırken, bir yandan da Türklere özgü
gibi görünen Turancılık ideolojisinin aslında bir başka milletin aydınları
tarafından yaratılmış olmasını irdeliyor. Türkiye’de 20. yüzyılın hâkim
ideolojilerinden olan Türkçülük ve Turancılık gerçekten de Türkiye dışından
ülkeye taşınan ideolojilerdi. Türkçülük, öncelikle Türkiye’ye göçen Tatar ve
Kırım Türklerince sistemli bir düşünce yapısına kavuşturulmuştu. Turancılık ise
Macarlar tarafından, Türkleri de içeren, ama Macar milletinin önderi olacağı
bir dünya düzeni olarak tasarlanmıştı. Macar
Turancıları
isimli eser, Turancılığın aşağı yukarı aynı yıllarda boy veren
Türkiye’deki Türkçülük üzerindeki etkilerini de ele alıyor.

SELENGE YAYINLARI:

Ticarethane Sokağı Nu: 41
Tevfik Kuşoğlu İşhanı 24 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul.

Telefon:
0.212-514 45 73  Belgegeçer: 0.212-511 09
35 e-posta:
bilgi@selenge.com.tr  //  www.selenge.cm.tr 

 

KISA KISA… / KISA KISA…

1-SUÇSUZLUĞMU AFFET: Zafer Acar.
Okur Kitaplığı.

2-Peygamberimizden
TESELLİLER Mutlu Olma ve Mutlu Etme Sanatı:
Mehmet Dikmen / Demlik Yayınları  

3-ÇERKES SOYKIRIMI: Ali Kasumov-Hasan Kasumov. Tercüme: Orhan Uravelli. Kafkasya Derneği
Yayını.

4-TÜRKİYE’DE ALEVİLİK BEKTAŞİLİK: Prof.
Dr. Ethem Ruhi Fığlalı. Selçuk Yayınları.

5-KAFKASYA TÜRKLERİ: Mehmed Emin
Resulzâde. Yayına hazırlayanlar; Dr. Yavuz Akpınar, İrfan Murat Yıldırım,
Selahattin Çağın. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı.

 

DERKENAR

 

SİYASETNAMELER
HAKKINDA…

 

‘Siyâsetnâme’
denildiğinde ilk akla gelen eser, Nizâmü’l-Mulk’e âitir. ‘Siyâsetnâme’ olarak
anılabilecek ilk eser, Hz. Ali’ye ait olduğu bilinen Nehcü’l Belâga isimli eser
içerisinde yer olan, uzun bir mektuptur.  Pendnâme 16. Yüzyılda yazıldı.

Gazali’nin
Türkçe’de Nasihatü’l-Müluk adıyla
yayımlanan kitabı Sultan Sencer’in emriyle kaleme alınmış bir eserdir ve
hükümdarın huzurunda geçen, kelama ilişkin konuşma ve tartışmaları ihtiva eder.

Keykâvus
bin İskender’in 1082’de oğlu Gilan Şah için Farsça yazdığı Kâbusnâme yazarın bütün kuşaklara öğütler verdiği bir ahlâk ve siyâset
kitabı niteliğindedir. Çeşitli dünya dillerine ve Türkçeye de birkaç defa
çevrilen eser, İran’da dokuz defa basılmıştır. Farsça diğer Siyâsetnâmeler
arasında Büzürcmihr’in Muzaffername adıyla
manzum ve düzyazı olarak Türkçeye çevrilen Nasihatnâme‘si,
Hemedani’nin gene birkaç defa dilimize çevrilen Zahiretü’l-Mülûk‘u,  1470
yılında ölen Bistami’nin, Türkçeye 1868 yılında Tuhfe-i Mahmud-ı Muhteşem adıyla çevrilen Tuhfe-i Mahmudiyye‘si, 14. yüzyılda yaşayan Şirazi’nin Ahlakü’s-Saltanat adlı kitabı,
Semerkandî’nin Ağrazü’s-Siyase fi
İlmi’r-Riyase
‘si, Cafer bin İshak’ ın Mizanü’l-Mülüki
ve’t-Tava’ifi
sayılabilir.

Türk
edebiyatının en ünlü Siyâsetnâmesi Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig adlı kitabıdır. Türk Dil Kurumu’nun 1942 ve 1943’te
bilinen üç yazma nüshasının tıpkıbasımını gerçekleştirdiği Kutadgu Bilig’de
devlet yönetme anlayışı hikâye biçiminde anlatılır. Genelde İslam etkisiyle
kaleme alınmış olmakla birlikte eser eski Türk toplumunun din, aile düzeni ve
ahlak anlayışı, devlet ve saray teşkilatı, gelenek ve görenekleri konusunda ilgi
çekici bilgiler verir.

Diğer
Türkçe Siyâsetnâmeler arasında Şeyhoğlu Mustafa’nın Kenzü’l-Kübera ve Mu-hekkü’l-Ulema‘sı, Lutfi Paşa’nın 1910 1982
yıllarında  basılan Asafname‘ si, Gelibolulu Mustafa Âli’nin, 1979 yılında basılan 2
Ciltlik  Nasihatü’s-Selâtin‘i, Defterdar Mehmed Paşa’nın, 1935 yılında Türk
alfabesi ile ve 1969 yılında günümüz Türkçesine çevrilerek Devlet Adamlarına Öğütler adı ile 
basılan  Nasayihü’l-Vüzera ve’l-Ümera isimli kitabı, Nergisî’nin Vaslü’l-Kâmil fi Ahvalü’l-Veziri’l-Adil‘i
sayılabilir.

 

NİZAMÜ’L-MULK’TEN
SEÇMELER:

 

Pâdişah, herhangi bir kimseye büyük bir makam
verirse birini gizlice ve makam verdiği kişinin bilmeyeceği şekilde, onun
faaliyetlerini bildirmesi için müfettiş olarak görevlendirmelidir.

 Yükselmiş
ve büyük kimseler o makama gelinceye kadar birçok sıkıntı çekmiş olmalıdırlar.

 Elçiler
kusur arayıcıdırlar. Gönderildiği memleket ve padişahında kusur olan ne şeyler
olduğuna bakar dururlar ve sonra o padişaha bu kusurlardan dolayı ayıplama ve baş
kakıncı gelir.

İngiltere’den Tespitler (32)

     İngiltere
sokaklarında öyle kadın ve öyle erkek yüzleri gördüm ki; içi dışına, sîreti
sûretine aksetmişti. Mütebessim çehreli, tebessüm edici güler yüzlüydüler.
İnsaflı, anlayışlı simalıydılar.

     İnanmış, mûnis ve
sempatik görünüşlüydüler. Aynı zamanda -az da olsa- aksi, korkutucu ve ürkütücü
insanlar da gördüm.

     Bu müşahede ve
gözlemim bana şu sathî, yüzeysel ve soyut anlam ve mealdeki âyetleri
hatırlattı:

     “Ehl-i Kitap’tan
kantarla (altın) emniyet etsen sana onu iade eden vardır. Ve yine ona bir dinar
emanet etsen, onu sana iade etmez; böyleleri de vardır. Ancak onun başında ayak
direyip durmadıkça emaneti iade etmez…” (Âl-i İmran: 75)

     “Ehl-i Kitap
müsavi (eşit) değildirler. Onlardan bir ümmet vardır ki Allah’ın âyetlerini
gecenin saatlerinde okur ve secde ederler.” (Âl-i İmran: 113)

     “Allah’a ve âhiret
gününe inanıp makbul ve güzel şeyleri emredip, fena ve kötü şeylerden
vazgeçirmeye çalışırlar. Hayır ve hasenata koşarlar. Onlar salihlerdendir.”
(Âl-i İmran: 114)

     Şüphesiz her
milletin çoğunluğu aslında birinci gruba girer ve iyidirler. Nitekim her milletten
doğruyu gören iyiyi seçen, güzeli farkeden insanlar çıkmaktadır. Meselâ
İngilizlerden; adına dernek kurdukları ünlü İslâm Tasavvuf ve Metafizikçisi
Muhiddin Arabî hakkında araştırma yapanlar var. Öğretilerini çeşitli yayınlar
ve seminerlerle tüm dünyaya anlatmaya çalışıyorlar.

12. ve 13. yüzyıllarda yaşayan ve kendisinden sonraki ilim
adamlarını derinden etkileyen ünlü İslâm Mutasavvıfı Muhiddin Arabî’nin dünya
görüşleri, İngiltere’de yeniden keşfedilmeye başlanmış vaziyette.

     Bunun sonucu olarak
1982 yılında çok az sayıda kişiyle Londra’da kurulan Muhiddin Arabî
Derneği’nin, bugün bütün dünyada 500’ü aşkın aktif üyesi bulunuyor. Dahası,
Muhiddin Arabî’nin düşüncelerinden etkilenerek araştıran ve akademik çalışmalar
yapan, çok sayıda kişi bu dernekte görev yapmaktadır.

     Gayeleri ünlü
filozofun öğretilerini bütün dünyaya anlatmak ve tanıtmak amacını taşıyor. Bu
yolda bütün dünyada Muhiddin Arabî ile ilgili etkinlikler düzenliyor. Bu çeşit
faaliyetleri destekliyor. Bu konuda seminerler veriyor. Aynı zamanda bu dernek,
araştırmalar yapıyor. Bunu dergi ve kitaplarda yayınlıyor.

     Yine bu dernek
Muhiddin Arabî’nin Konya’da Yusuf Ağa Kütüphanesi’nden çalınan “Kitabu’l-Ba”
isimli el yazması kitabını İngiltere’de bulur, Türkiye’nin Londra Büyükelçiliği’ne
teslim edilmesini sağlar.

     Bunu sağlayan
Stephen Hırtenstein, ünlü düşünür Muhiddin Ârabî’nin bugüne kadar deşifre
edilmemiş, el yazması kitapları üzerinde çalışmak ve araştırma yapmak için
Konya’ya gelir. Muhiddin Arabî’yi anlattığı “The Unlimited Mercifier” isimli
kitabı; Malezyaca, İspanyolca ve Portekizce gibi çeşitli dillere çevrilerek
basılır.

     Muhiddin Arabî’nin
İngiltere’de 37’şer risaleden oluşan iki kitabının baskısı bulunuyor.
(Gazeteler, 28. 06. 2003)

     Yoksa böyle
olmasaydı; hiçbir millet ayakta kalamaz. Yıkılmaya yüz tutar, günümüze
erişemezdi. Aslında bütün milletlerde iyiler çoğunluktadır. Fakat kötülerin
sesi daha çok çıkmakta.

     Resmiyet ise
ekseriya halka rağmen onların hilafına -tabii onları habersiz kılarak- daha doğrusu
onları, kendi doğrultularında düşünmelerini sağlıyacak şekilde şartlandırmaları
sonucu, halkı resmî siyasetlerine -resmen- âlet etmektedir. Çünkü geniş
kitleler eğer hakikatleri bilseler, asla gayri insanî / insanlık dışı bir
kararda birleşmezler.

     Halka rağmen bir şey yapamıyacaklarını
bilen Batılı Resmiyet; ne yapıp edip halkı yanlarına almak zorundadır. Bunun
için elden geleni yapmakta, bilhassa bu hususta zımnen ve dolaylı yollardan
Basını ve güdümlerinde olan yazılı ve görsel yayın organlarını, maharet ve
ustalıkla kullanmaktadır.

     Nitekim 13 Temmuz
2003 tarihinde Londra’da Kıbrıslı Rumlar yürüyüş yaptı. Ben de -hasbe’l-kader-
oradaydım. Üzüntüyle ve esefle seyrettim. Taşıdıkları pankartlarda Türklerin
Kıbrıs’tan atılmalarını dile getiriyorlardı.

Vakit Namazlarından Sonra Çekilen Tespih

0

Bilindiği üzere, bundan bir süre
önce Diyanet İşleri
Başkanlığı yayımlamış olduğu bir genelge ile Cuma Namazının iki rekât farzından
sonra Cumanın 4 rekât son sünneti dâhil tespih çekilmesini de yasaklamıştı.
Diyanetin bu genelgesi benim hiçbir şekilde içime sinmedi. Bu sebeple, meseleyi
iyi bilen birçok kimse ile görüştüm. Görüştüklerimin hepsi ittifak halinde
Diyanet İşleri Başkanlığının genelgesinin yanlış olduğunu ifade ettiler. Zira 2
rekât farz namazı kılındıktan sonra cemaati camiden göndermenin hiçbir mantığı
bulunmuyordu. Nitekim bu genelgeye memur durumunda olan imamlar hariç, cemaatin
tamamına yakını riayet etmemiştir. Cemaat yine eskiden olduğu gibi farzdan
sonra, sünnetleri kılmaya devam etmiştir,

                Ben,
bundan cesaret alarak, “ Son Zamanlarda
Kılınan Cuma Namazı ve Namazlardan Sonra Yapılan Tespihat”
  başlıklı bir yazı yazarak, bu yazıyı başta
Meclis Başkanı olmak üzere, bazı Milletvekillerine, CİMERE, Diyanet İşleri Başkanlığına,
İzmit Müftülüğüne,  Sivil Toplum
Kuruluşlarına, bazı Bilim Kurulu Üyelerine gönderdim.  Bu
arada yazım, Yeni Akit Gazetesinde de yayımlandı.
Bu yazım üzerine,
gösterdiğim hassasiyet ve dikkat sebebiyle İzmit Müftülünden teşekkür yazısı
aldım Bu yazıları gönderdikten kısa bir süre sonra, Diyanet İşleri Başkanlığı
önceki genelgesini değiştirmek suretiyle, hiç değilse, Cuma Namazının 2 rekât
farzından sonra, 4 rekât son sünnetinin de kılınmasına müsaade etmiş
bulunmaktadır. Ancak ne hikmetse, tespih çekme yasağını halen devam etmektedir.

                Kaldırılmayan
bu tespih çekme yasağı bazı camiler de uygulandığı halde, bazı camilerde ise,
dikkate alınmayıp eskiden olduğu gibi yine tespih çekilmeye devam etmektedir.
Gittiğim muhtelif camilerde bizzat bunun şahidiyim. Hatta öyle ki, bazı
camilerde de bir vakitte tespih çekilirken, diğer bir vakitte çekilmemektedir.
Tespih çekilmeyen camilerde ise, cemaatin bir kısmı bu yasağa uymayıp, tespih
çekmeye devam etmektedir. Böyle bir durumda da cemaat arasında ikilik meydana
gelmektedir. Şöyle ki, yasağa uyanlar, imam ile birlikte namazdan sonra hemen
duaya başladığı halde, uymayanlar tespih çekmeye devam etmektedirler. Böyle bir
durum ise hoş bir manzara teşkil etmemektedir Ayni zamanda birlik ve beraberlik
dini olan İslam’ın ruhuna
da uymamaktadır. Yeni Müslüman olmuş bir kardeşimiz bu durumu görse halde
şaşırıp kalacaktır.

                Âcizane
kanaatime göre, namazlardan sonra,  zamandan sadece birkaç dakika tasarruf
edeceğim düşüncesiyle,
Hanefi Mezhebin de mühim bir husus olarak görülen tespih
çekilmesini bir emirle yasaklamak pek uygun bir hareket tarzı olmasa gerektir.

 Uygun bir hareket tarzı olmadığı şuradan beli
ki, bu yasak kararına memur olan imamlar haricinde, cemaatin büyük bir kısmı riayet etmemektedir. Bu nasıl
birlik ve beraberliktir ki, İmam efendi, cemaatin bir kısmı ile
tespih
çekmeden,  hemen dua etmeye başlarken,
cemaatin bir kısmı da tespih çekmeye devam etmektedir. Burada emirlere aynen
riayet etme durunda olan imam efendilerin hiçbir kusuru bulunmamaktadır.  Zira Onların yaptıkları iş, kendilerine
verilen talimatı aynen uygulamaktan ibarettir. Bu itibarla bu karışıklığın
meydana gelmesinde imamların hiçbir kusuru bulunmamaktadır.

                Ehemmiyetine
binaen, şu hususu ifade edeyim ki, ilgili makamların Bizlerin sağlığı ile
alakalı olarak almış oldukları tedbirlere zaten azami derecede riayet etmeye
gayret ediyoruz. Esasen riayet etmemiz de, şarttır, elzemdir. Bu hususta her
hangi bir sıkıntımız bulunmamaktadır. Ancak son zamanlarda muhtelif sahalarda
getirilen bir takım serbestlikler ve yapılan uygulamalar da nazarı itibara alındığı
takdir de, camilerde birkaç dakikalık tespih çekme süresinin pek fazla bir mahzur
teşkil etmeyeceği kanaatinde bulunmaktayım.  Bu itibarla, Diyanet İşleri Başkanlığı
tarafından camilerde tespih çekilmesine getirilen yasağın kaldırılmasını talep
ediyorum. Aksi takdir de bu süre uzadıkça ileri de tespih çekmenin insanlarımız
tarafından ihmal edilir bir hale gelmesinden endişe etmekteyim.

                Şu
da bilinen bir husustur ki, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) ve âlimlerimiz de tespihata
çok ehemmiyet vermişlerdir. Prof. Dr. Mustafa Karataş Hocamız da Muhtelif Tv.
Kanallarında yapmış olduğu Konuşmalarda namazlardan sonra tespih çekmenin
faziletlerini anlata anlata bitirememektedir. Diğer hocalarımızdan da bu
hususta müteaddit defalar konuşmalar dinlemişizdir.

Netice
itibariyle,   İfade etmek istediğim husus
şudur ki, tespih çekilmesinin yasaklanması ile camilerde meydana gelen
karışıklığı ortadan kaldıracak olan yegâne makam, Diyanet İşleri Başkanlığımızdır.
Bu sebeple, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın namazlardan sonra tespih çekilmesine
getirdiği yasak kararını yeniden gözden geçirmek suretiyle,
camilerde
namaz kılan insanlar arasında ikilik meydana getiren ve cemaatin büyük
çoğunluğu tarafından riayet edilmeyen bu yasağı kaldırmasının faydalı olacağı
mülahaza edilmektedir.
Tabii ki takdir yetkili makamlarındır.