23.8 C
Kocaeli
Salı, Haziran 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 460

İngiltere’den Tespitler (38)

     Denizin dalgalar halinde
şırıl şırıl bir gelişi var ki dostlarım sormayın gitsin! Gelen dalgaların
kıyılara peş peşe ve dönmemek üzere bir gelişleri var ki, hakikaten orada
olmaya değer.

     Nihayet mendireğe
kadar gelip, her yeri kapladı. Ta ki sabahleyin tekrar gidişine, çekilişine
kadar.

     Burada deniz
böyle. Sabah gidiyor, akşam geliyor. Bu halin kendine has, heyecan verici güzel
yanları var.

     Hunsanton şehrinin
kıyısı biraz ileride derinleştiği için, oralarda deniz çekilse bile biraz su
kalıyor. Yüzmek isteyenler oralara kadar gidip, deniz tabanında oluşan bu
gölcüklerde yüzmeye çalışıyorlar. Maalesef yeteri kadar berrak olmayan sularda.
Buralarda Türkiye’mizin pırıl pırıl parlayan sularını bulmak; ne çare muhal
imiş ancak. Belki olur mümkün; yapılırsa şayet Türkiye’ye kaçamak.

     Hunsanton
açıklarında turistler için büyük, motorlu mavna şeklinde deniz araçları var.
Şehrin kıyılarına paralel olarak bir o yana, bir bu yana halkı kıyının biraz
açığında gezdiriyor.

     Gün boyunca sular
çekilince gezmek mümkün olmadığı için, mavnanın ön ve arka kısmına ikişer büyük
tekerlekler koymuşlar! Sular çekilince mavna tekerlekli bir vasıta / bir araç
şeklini alıyor. O şekilde turlarını yapıyor.

     Sular gelince, bu
sefer yüzen bir vasıta olarak tabii ki pervaneler devreye giriyor. Böylece
mavna, bütün gün deniz çekilmiş olsun olmasın gezi hizmetini aksatmamış oluyor.

     Cambridge’de
enteresan bir tespitim de şu oluyor. Daha doğrusu farkına varışım. Bir an için
kendimi Türkiye’de sanıyorum. Kulağıma derinden derine Türk müziğini andıran
melodiler geliyor.

     Reklam
müziklerinde inanın, Klâsik Türk müziğinden esintiler, ilhamlar ve etkilenişler
var. Türk müziğinin ruhu okşayan nağmelerinden alıntılar var.

     Demiyorum ki aynen
Türk musikisi aşikâre olarak kendini gösteriyor. Fakat çok dikkatli bir kulak
veriş; müziğin keyfiyet ve gönül açıcılığından anlaşılıyor ve seziliyor ki Türk
müziğinden esinlenmişler. İyi de etmişler. Tabii ve doğal olanı yapmışlar.
Bundan ancak gurur duyulur, memnun olunur.

     Nasıl ki yerli
yersiz, lüzumlu lüzumsuz bizler onlardan etkileniyoruz. Onların da Türk
müziğinin tesirinde kalmasından daha tabii ne olabilir?

     Bu durumu seziş ve
farkına varış; bende biraz eskilerde kalan bir malûmatımı tedai ettirdi /
çağrıştırdı. Onun çağrışımına yol açtı: Aklımda kaldığına göre Londra Türk
Büyükelçiliği Hz. Mevlana’nın bir ölüm yıl dönümünde, onu anmak ister.

     Her türlü
hazırlıklarını tamamlar. Nasılsa der Londra’da Türk çok; onlardan da neyzen
bulur ve ney üfletiriz diye düşünülür. Vakit yaklaşır fakat o kadar Türkün
içinde bir neyzen / ney çalacak birini bulamazlar!

     Program yapılmış,
tarih belli olmuş; lâkin bulunur sanılan Türk neyzenlerden Londra’da eser
yoktur. Elçiliği alır bir telaş. Ne yapalım ne edelim derken; İngiliz neyzenler
gelir akıllarına.

     Naçar / ister
istemez onlara başvurulur. Programda yer almaları sağlanır. Programın aksaması ne
hazin ve üzücü olacakken, ancak İngiliz neyzenler sayesinde bu durum önlenmiş
olur.

     Bizler geçmişimizi
ve tarihî büyüklerimizi unutkanlık gayyasına atarken; yabancıların
kıymetlerimize ve ölümsüz ölülerimize nasıl sahip çıktıklarını gördükçe, mahçup
olmamak mümkün mü?

     Fakat bir bakıma
iyi oluyor! Bizleri kendimize getiriyor. Bizim gerçekten biz olmamız
gerektiğini, acı bir şekilde de olsa hatırlatıyor. Ne diyelim, her şeye rağmen
vakide / olanda hayır var diyor; kendimize gelmemiz gerektiğine inanıyorum.

X

     Cambridge’de resmî
mesai biter bitmez sanki hayat duruyor. Sosyal hayat noktalanıyor. Resmî
dairelerin mesailerinin bitmesine paralel olarak; halka ait yerler de
genellikle kapanıyor. Herkes evlerine çekiliyor. 17.30’da hayat sakinleşiyor.
Sokak ve caddelerde önceki hareketlilik kalmıyor.

     (10. 10. 2003)

Bıden Süpriz Yapmadı ki

0

ABD başkanlık seçimi yaklaştıkça
adayların beyanları da tartışılıyor. Türkiye’ye bakışta Trump ve Biden’ın
görüşleri arasında farklar olması pek beklenmemelidir. Biden’ın sekiz ay önce
verdiği beyanattan çok bugün Türkiye ile ilgili neler söylediği daha
önceliklidir.

            Dünya
dengeleri değiştikten, soğuk harp şekil değiştirdikten sonra ABD’nin dostluk ve
müttefiklik anlayışı tamamen milli çıkarları üzerine kuruludur. Yıllardır süren
ABD politikası bize dostça yaklaşmadı ki; adaylar dost olabilsin. Önemli olan
ABD ile ilişkilerde menfaatlerimiz arasında optimal bir noktayı bulabilmektir.
Milletlerarası hukuka göre, kimin haklı olduğu ve insan hakları kavramları
milli çıkarlara göre şekil alır.

            Demokrasiye
saygı seçilmiş iktidarlara ve milli iradeye saygıdır. Ülkeleri hallaç pamuğu
gibi atan, iktidarları çıkarları uğruna seçimsiz değiştirebilen, içişlerine
pervasızca karışan, baskı kuran, çirkin pazarlıklar içine giren, değişik
ülkelerde taşeron uşaklar ve işbirlikçiler bulan, sözde demokrasi mücahidi
ABD’nin çirkin yüzü birçok yerde kendini göstermiştir. İşine gelen terör
örgütlerini destekleyen ve kullanan, işi biteni yok edebilen, aslında demokrasi
ve özgürlük düşmanı, milli devletlere saygısız, BM’yi ve NATO’yu istediği gibi
kullanan terörist devlet ABD başkanlık seçimine gidiyor. Her iki adayı da artık
tanıyoruz. Biden’ın son küstahça verdiği beyanat dikkat çekicidir. Kendisi bir
kısmı Kürt de olmayan bazılarını Ortadoğu’daki çıkarları için kullanmaya devam
edeceğini, Türkiye’de iktidarı darbe ile değil; seçimle değiştirebileceğini
iddia edebiliyor. Muhalefete tam destek verip yönetimi değiştireceğinden
bahsediyor. Bu açıklama diplomatik nezakete uygun olmayan, saygısızca ve
küstahça verilmiştir. Açık olarak Türkiye’nin milli bağımsızlığı, toprak
bütünlüğü, demokrasisi hedef alınmıştır. Başta HDP hariç muhalefet partilerinin
sesi daha da gür çıkmalı, hele yeni piyasaya çıkan bazı partilerin babalarından
miras kalmış gibi ülkeyi açık artırmaya çıkarma çirkinliği bir tarafa
bırakılmalı ve uygun üslupla bu dünya barışı için tehlikeli zat protesto
edilmelidir.

Bizzat Sayın Cumhurbaşkanı bölücü ve
ırkçı terör örgütünün TBMM’deki temsilcisi olan parti dışındaki diğer parti
liderlerini bir araya getirmeli, yıllardır süren kısır tartışmalar ve kayıkçı
kavgası terkedilerek ortak güçlü bir açıklama yapılmalıdır.

            Bu çirkin
ifadeyi Aydınlar Ocağı olarak şiddetle protesto eder, Türkiye ile dostluğu rafa
kaldırmış olan ve asıl niyetini son yıllarda açıkça ortaya koyan sözde
müttefikimizi hayallerden kurtulmaya davet ederiz. Diğer bazı sivil toplum
kuruluşlarını da göreve ve tatil uyuşukluğundan sıyrılmaya çağırırız.

İlm-i hâl

0

İlmihal’ olarak da anılan ve yazılan İlm-i Hal kelimesi, temel dinî bilgiler ihtiva eden kitapların
umûmî adıdır. Târihî kaynaklarda ilm-i hal kitaplarının yazılmasına onuncu
yüzyılda başlandığı belirtiliyor. İlm-i hal kitaplarında; îman, namaz, oruç,
helâl ve haram gibi konularda bilgi verilmektedir.

Ebu’l-Leys es-Semerkandî
(Semerkant- vefatı: 0906) tarafından telif edilip Kutbüttin İznikî (Niğde
?-vefatı İznik 1418) tarafından Türkçeye çevrilen ‘Mukaddime’ isimli eser, ilk Türkçe ilm-i hal kitabıdır.  Anadolu sâhasında yazılan ilk Türkçe ilm-i
hal, Birgivî (Balıkesir 1523-İzmir 1573) imzâsını taşır. 1562 yılında
yazılmıştır. ‘İlmihal’ adını taşıyan
ilk kitap 16. Yüzyılda yazıldığı tahmin edilen 
Mızraklı İlmihal’dir. Heyet
tarafından hazırlanan bu kitap, çok okunmuş, çok konuşulmuş ve çok
tartışılmıştır. Kim veya kimler tarafından yazıldığı bilinmeyen eser, 1844
yılında istinsah* edilmiş, Prof. Dr. İsmail Kara tarafından Türk alfabesi ile
yayına hazırlanmış, 2012 yılında yayımlanmıştır. Eserde: abdest, gusül,
teyemmüm, namaz, oruç, hac, peygamberlerin sıfatları, imanla ilgili hususlar,
meleklere ve kitaplara iman, Allah’ın sıfatları, elli dört farz,
iman-İslâm-ihlâs, küfür ve şirk gibi hususlar vardır. Günümüze gelinceye kadar
bir kısmı öncekilerin tekrarı mâhiyetinde olan 100’e yakın ilmihal kitabı
yayınlanmıştır.

Hâl böyle iken, merhum Seyyid
Ahmet Arvasî’nin ‘İlm-i Hâl’ adını
verdiği eserini yazması, üzerinde düşünülmesi ve hakkında inceleme yapılması
gereken bir hizmettir. Merhum Arvasî, derslerinde sohbetlerinde ve
makalelerinde, kitaplarında; dinleyeni-okuyanı tesiri altına almayı başaran
müstesna bir öğretici, kendi ifâdesiyle ‘terbiyeci’dir.
Bilgi hamûlesi son derece yüksek bir insandır. Edindiği bilgileri, mantık
süzgecinden geçirerek dinleyicisine-okuyucusuna sunması O’nu ‘dikkate değer bir insan’ ve ‘müstesna bir mütefekkir’ konumuna
yükseltmiştir. Hazırlamış olduğu İlm-i Hâl’in her sayfasında ve satırında bu
özellikleri görmek, bulmak mümkündür.

O, İslâmiyet’i ve ilm-i hâl
bilgilerini; Yunan Filozof Elatun (M.Ö. 428-M.Ö. 397); Tunus doğumlu mütefekkir
İbn Haldun (1332-1406); İtalyan mütefekkir Machiavelli (1369-1517): Fransız
sosyolog Frederic Le Play (1806-1882); Beynelmilel Komünist ideolog Karl Marks
(1818-1883); Alman Kültür Târihçisi Friedrich Nietzche (1844-1900);   Fransız Sosyolog Emil Durkheim (1858-1917)
gibi batılı ilim adamlarından iktibas edip eserlerine aldığı cümlelerle
karşılaştırmış, İslâm’ın ihtişamını ve erişilmez üstünlüğünü ispat etmiştir.  Diğer ilmihal kitapları da şüphesiz emek
ürünüdür, faydalıdır, değerlidir. Fakat İlm-i
Hâl
’in yeri başkadır. Çocuk eğitiminde göz önünde bulundurulacak
hususlardan, onlara ninni söyleyip, masal ve hikâye anlatılmasına kadar pek çok
tavsiyede bulunur. Sanatın, tiyatro ve sinemanın İslâmiyet’le uyumunu
belirtmeye çalışır. Bizatihi kendisi bir sa’at olan Kur’ân-ı Kerîm’i üstün bir
san’at anlayışı ile anlatır, sevdirir. Kadına bakışı, Mızraklı İlmihal’den çok
farklıdır.

Batılı ilim adamlarının;
pedagogların, mütefekkirlerin, kültür târihçileri ve sosyologların ilmini
İslâm’ın, ezel’i ve ebed’i kuşatan, yüce esas ve ölçülerine dayanarak tahlil
eder ve mükemmel bir terkibe ulaşarak okuyucuya sunar. Ulaştığı netice
müthiştir: ‘Batının ilmi, ancak İslâm’ın aydınlatıcı ışığı ile bir değer ifâde
etmektedir
. İslâm’dan uzaklaşan her ilim ise değer kaybına uğramaktadır.’    

Arvasî’nin çalışması, ilmihal
kavramını yeni bir târife kavuşturuyor: ‘Mücerret insanın yaratılışından ebediyetlere
doğru akışına kadar bütün sırları kurcalayan ilim
İlm-i
Hâl, başta insan olmak üzere, bütün mevcudata, bütün mahlûkata, bütün ruhlar
âlemine, meleklere, cinlere ve her şeye İslâm’ın getirdiği yepyeni bir bakış
tarzı demek… İlm-i Hâl bilmeyen, ne İslâm’ı bilir, ne de O’nun dünyâya ve
kâinata bakışını…
İlm-i Hâl Yüce Allah’ın Şanlı Peygamber’e
vahyettikleri… O’nun da bizlere tebliğ ettiği her şeydir
.’

İlm-i Hâl, zorlaştırarak değil, kolaylaştırarak, korkutarak
sevdirerek İslâmî bilgileri aslına tam sadakatle okuyucuya sunan bir eserdir. Duru
bir dil ve kolay anlaşılabilir ifâdelerle… Dini bilgileri kuru ve soğuk
cümlelerle, emir kipinde değil, kuşatıcı ifâdelerle zihinlere ve gönüllere
aktarır. Ülkenin kalkınmasından, sanayi hamlesinden, ekonomisinden, çocuk eğitiminden,
insanın sanatla huzur bulmasından, çocuklar için sinema ve tiyatroların
yazılması ve oluşturulmasından, prematüre doğan çocuklar için yapılması gerekenden,
ülkenin nüfus planlamasından, kadınların ilim öğrenmesinden ve kadınların her
alanda çalışmasına kadar güncel konuları ele alıyor.

Özellikle Doğu ve Batının eğitim
ilminde uzmanlaşmış ilim adamlarının, sosyologlarının, felsefecilerinin, din
adamlarının, fikir insanlarının görüşlerinden faydalanması okuyucuya yeni ve
engin ufuklar açıyor.  Söyleyen ve yazan
kim olursa olsun, doğru, iyi ve güzel  her ne varsa, İslâm ile yoğurup eseri ile
aydınlanmaya hasret dimağları zenginleştiriyor. 

İlm-i
Hâl’de yer alan mevzulardan bazılarının başlıkları:  

Allah, Tevhid ve Tasavvuf, Varlık Âlemi,
Allah’ın İsimleri, Yaratılmışlar Âlemi, Âlem-i Halk, Sidret’ül- Müntehâ, Âlem-i
Emr, Mâsiva, Ruh, Ruhlar, Bedenlerden Önce Yaratıldı, Şanlı Peygamberimizin
Yüce Ruhu, Kâinatın ve Dünya’nın Yaratılması, Yer ve Gökler Bizim İçin
Yaratıldı, Hayat, Hayat Nasıl Başladı?, İnsanın Yaratılması ve İslâm, Hazreti
Âdem’in Yüce Ruhu, İnsanın Kaabiliyeti, İslâm’a Göre İnsanın Tabiatı, İnsan
Türü, Irklar ve Kavimler, İslâm’da Ruhbanlık Yoktur, İslâm Âlemşümul Bir Dâvettir,
İnsanın Doğumundan Önceki Safha, Doğum Öncesi Büyüme, Tekamül, Doğum, Bebeğin
Cinsiyeti ve Adı, Akika Kurbanı, Kız Çocukları Konusunda Allah’ın Emri, Yeni
Doğmuş Kız ve Erkek Bebekler, Prematüre (Erken Doğum), Birden Fazla Doğumlar,
İkizler, Öz Kardeşler, Üvey Kardeşler, Süt Kardeşliği, Kan Kardeşliği,   İlk Çocukluk Safhası, Ana Okulları ve İslâm,
Terbiyede Cezâ ve Mükâfatın Değeri, İkinci Çocukluk Safhası ve İslâm, Çocuk
Kitapları, Çocuk Filmleri ve Tiyatrosu, Vücud Temizliği, Spor ve Oyun, İş ve
Çıraklık Terbiyesi, Din Bilgisi ve Kur’ân-ı Kerim Öğrenme, Sofra Âdâbı, Ana-Baba
ve Çocuk Münâsebetleri, Çocuklarının Sünneti, Büyüme ve Gelişmenin Kanunları,
Mükelleflik Safhası, Ergenlik ve Bulûğ Safhası, Önce İman, İman ve İslâm,
İmanın Açıklanması, Âmentü, İman Konusunda Birkaç Açıklama, İmanın Şartları,
Allah’a İman, Beşer İdraki ve Allah, Sahte Tanrılar ve Allah, Meleklere İman, Cinler,
Melek Değildir, Kitaplara İman, Kur’ân-ı Kerîm Okumak, Tilâvet Secdesi, Şükür
Secdesi, Kurtuluş Kur’ân-ı Kerîm’de, Peygamberlere İman, Şanlı Peygamberimizin
Ahlâkı, Diğer Peygamberler, Ashab-ı Kiram, Ehl-i Beyt, Oniki İmam Meselesi,
Alevî ve Sünnî Kelimeleri, Âhiret Gününe İman Etmek, Kadere İman Etmek, Ameller
ve Kader, Determinizm ve Volontarizm, Külli İrâde, Cüz’î İrâde ve Kur’ân-ı
Kerîm, İnsanın İrâdesi, Levh-i Mahfuz, İslâmiyet’i Doğru Öğrenmek ve Yaşamak, İçtihad,
 Mezhebler Haktır, Fırka, Dinî
Mücedditler ve Reformcular, Büyük Müctehidler ve Mücedditler, İtikat İmamları,
Mezheb İmamları, Şeriat ve Tasavvufun İki Büyük Üstadı, İslâm’ı Yaşamak,
İslâm’ın Şartları, İman ve İbâdet, Günah, Büyük Günahlar, Diğer Günahlar, Tövbe
Etmek, İslâm Af ve Merhamet Dinidir, İyiliği Emretmek ve Kötülükten
Sakındırmak, İslâm’da Örf ve Âdetlerin Değeri, İbâdet, Farz, Vâcib, Sünnet,
Müstehab, Mubah, Haram, Mekruh, Müfsid, Temizlik İmandandır, Şeriat Açısından
Su, Gusül, Abdestin Farzları ve Sünnetleri, Abdesti Bozan Şeyler, Özürlü
Kimseler, Namaz, Teyemmüm, Mest Üzerine Abdest. Namaz, Sehiv Secdesi, Kaza
Namazları, Taklid-i Mezahib ve Telfik-i Mezahib, Zarûretler ve İslâm, Namaz
Nasıl Kılınır?, Tesbihler ve Dua, İmam, Cemaatle Namaz, İmam Olmanın Şartları,
Yolcu Namazı, Bir Müslüman’ın 24 Saati, Namazın Vakitleri, Namaz Kılınmayan Üç
Zaman, Ezan, Kamet, Selamlaşma, Musafaha, Güzel Sanatlar ve İslâm, Zamanı
Değerlendirme, Akrabayı Ziyaret, Uyku ve Dinlenme, Esneme ve Hapşırma, Vitir
Namazı, Teheccüd Namazı, Nafile Namazlar, Nefs Muhasebesi,  Cuma Günü ve Namazı, Hutbe, Aylar Hakkında
Bilgiler, Ramazan Ayı ve Orucu, Oruç Tutmak Kimlere Farzdır, Kimlere Değildir?
Orucun Farzları, Sahur ve İftar, Teravih Namazı, Kadir Gecesi, İtikâf, Zekât ve
Nisap Miktarı, İslâm’da Zekât ve Vergi Kavramı, Fitre Hakkında Bilgiler,
Ramazan Bayramı, Bayram Namazı, Hacc ve Umre, Tavaf, Kurban Bayramı, Kurban
Kesmek, Yetişkinlik Safhası ve İslâm, Evlenme ile Alâkalı Bilgiler, İslâm’da
Nişanlanma, Nikâhlanma ve Düğün, Mut’a Nikâhı Haramdır, İslâm Sosyolojisi, Aile
Üzerine Kuruludur, İslâm’da Kadın Hakları, Analık Vazifesi, Tesettür ve
Medeniyet, İslâm’da Boşanma, İddet, Hülle, Nüfûs Üretmek, Nüfûs Plânlaması ve
İslâm, Genç Nesilleri İslâmî ve Millî Terbiyeden Geçirmek, Riba (Fâiz),
İslâm’da Şirketler, Banka, İslâm’da Mal ve Hizmetlerin Fiyatı, Karaborsa,
İslâm’da Ticaret Ahlâkı, İslâm Ailesi Çocuklarına Cihad Ruh ve Şuuru Verir,
İslâm Ailesi Yabancı İdeolojiler İle Mücâdele Eder, İhtiyarlık Dönemi ve İslâm,
Ölüm Nedir?, Ölümü Hatırlamak, İslâm’da Vasiyet, Şehidlik Meselesi ve Şehid  Mesh, Cenazeler, Kıyamet ve Yeniden Diriliş,
Yaptıklarının Hesabını Vermek, Şefaat, Bu Dünya ve Öte Dünya.

   Özetlenerek alınan mündericatta
görüleceği üzere eser, ilm-i hâl kitabının ötesindedir ve âdeta bir ‘
İslâmî Bilgiler Ansiklopedisi’dir.

 

İlm-i Hâl’den örnek bir bölüm:

İSLÂM’DA VASİYYET (s: 422, 423’ten özettir)

     Vasiyyet, bir kimsenin, ölümünden sonra,
yapılmasını başkasından dilediği şey demektir.

Vasiyyet, en az
iki şâhid huzurunda yazılı veya sözlü yapılır. Şâyet, şartlarına uygunsa,
ölümden sonra, vasiyyetin hükümlerini kabul etmek şarttır.

     İslâm’da emânetlerin ve borçların
sâhiplerine verilmesini, kazaya kalmış veya birikmiş ibâdet borçlarının
yerine getirilmesini vasiyyet etmek farzdır. Zâlim, mürted, isyankâr ve kötülüğü
ile tanınmış kimselere vasiyyet etmek mekruhtur. Bunun yanında, terekesinden
fakir ve muhtaç yabancı müminlerin de istifade etmeyi istemek ise sünnettir.

     Günah ve haram olan işler vasiyyet
edilmez. Edilse de yerine getirilmez.

     Müminler ölmeden önce, mutlaka vasiyyet
etmeli, bilhassa üzerlerinde kul hakkı bulundurarak öteye geçmemelidirler.
Müminler ölmeden önce, şâhidler huzurunda, başkalarına olan borçlarını,
eşlerine olan mehr borçlarını mutlaka bildirmeli ve yine varsa, aynı şekilde,
gasp, hırsızlık ve zulüm yolu ile edindiği borçları da belirtmelidir.
Bunların terekesinden ödenmesini kesin olarak istemelidir. Öte yandan,
birikmiş fitre ve zekât borçları varsa onları da söylemeli ve ödenmesini
istemelidir. Bunun yanında hacc, oruç, kefaret ve namaz borçları varsa,
bunları da bildirmeli ve şeriata uygun biçimde ödenmesi hususundaki arzusunu
açıklamalıdır.

 

 

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu:
35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer:
0.212-527 33 64  e-posta:
bilgi@bilgeoguz.com.tr 
www.bilgeoguz.com.tr

 

SEYYİD AHMET ARVASÎ

     15.02.1932 târihinde Ağrı’nın
Doğubeyazıt ilçesinde doğdu. Ailece Van’ın Bahçesaray (Müküs) kasabasına
bağlı Doğanyayla (Arvas) köyündendir. Muhitlerinde bu köyün adına izâfeten ‘Arvasiler’ olarak tanınırlar. Soyadı
kanunu çıktıktan sonra köylerinin adı soyadları oldu. Babası Abdülhakim
Arvasi’dir.
    
Ailenin altı evlâdının en büyüğü
olan Ahmet Arvasî, Van’da başladığı ilkokulu Doğubeyazıt’ta, Ağrı’da
başladığı ortaokulu Erzurum’da bitirdi. 1952 yılında Erzurum Erkek Öğretmen
Okulu’ndan mezun olduktan sonra aynı yıl Konya / Doğanbeyli İlkokulu’nda
öğretmenliğe başladı. Ağrı / Tutsak ilçesi Molla Çepni (Şemdin) köyü ilkokulunda
üç yıl ilkokul öğretmenliği yaptı. 
Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü’nü 1958’de bitirdi.
Pedagoji öğretmeni olarak Van / Alpaslan ve Savaştepe İlköğretmen Okulları
ile Balıkesir Necatibey Eğitim Enstitüsü, Bursa ve İstanbul Atatürk Eğitim Enstitülerinde
öğretmenlik yaptı. İlk yazılarını 1967 yılında Yeni İstanbul gazetesinde
yayımlamaya başlamıştı. 1970’li yıllarda Hergün gazetesinde yazdı.

     1979 yılında kendi isteği ile emekli
oldu. 1977 yılında Türk Gençlik Vakfı’nı kurdu ve ölümüne kadar başkanlığını
yaptı.
Aynı yıl
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel İdâre Kurulu’na seçildi, İstanbul
Senatör Adayı oldu. Partideki görevine, 12 Eylül 1980 askerî darbesine kadar
devam etti.
Haftalık
Yeni Düşünce ve Devlet gazetelerinde; Ülkü-Bir, Genç Arkadaş, Hasret, Nizam-ı
Alem, Millî Eğitim ve Kültür, Ülkücü Kadro dergilerinde de yazılar yazdı.

     12 Eylül 1980 darbesinden sonra, MHP ve
Ülkücü Kuruluşlar Dâvâsı’ndan yargılandı. Mamak Cezaevi’nde işkence gördü.
İlk kalp krizini
de buradayken geçirdi. Arvasî’nin Mamak’ta geçirdiği kalp krizini Alpaslan
Türkeş şöyle anlatıyordu:

     ‘Tutukevinde
geçirdiği kalp rahatsızlığı dolayısıyla Ankara mevki hastanesi’ne kaldırıldı.
O gün, daha dün gibi hatırımdadır. Görevliler kendisini hastaneye gitmesi için
aşağıya indirdiler. Biz, yukarıda kalmıştık. Odamın penceresinden dış kapının
açıldığı merdivenleri görebiliyordum. Arvasî hocamızı hastaneye götürecek
cankurtaran henüz gelmemişti. Ayakta bekleyecek hali yoktu, bitkin bir
vaziyette taş merdivenlere oturarak cankurtaranın gelmesini bekledi.
Yukarıdan askerlere seslendim. Bir binbaşı çıktı. Kendisine Arvasî Bey’in
rahatsız olduğunu, bir sandalye getirilmesi için emir buyurulmasını rica
ettim. Bu ricamdan sonra bir sandalye getirdiler. Daha sonra cankurtaran
geldi ve uzaktan birbirimize el sallayarak ayrıldık, vedalaştık
.’

     56 senelik ömrünün her bölümünde hep konuştu
ve yazdı. 31 Aralık 1988 tArihinde İstanbul Erenköy’deki evinde, daktilosunda
makalesini yazarken vefat etti.

     Seyyid Ahmet Arvasî’nin  cenaze namazını, akrabası olan Van Eski
Müftüsü Seyyit Kasım Arvasî kıldırdı. Cenazesinde Anadolu’nun çeşitli
yerlerinden gelen binlerce kişi Fatih Camii ile bahçesini doldurmuştu.
Edirnekapı’da, damadı Reşat Yamankaradeniz’in yanında toprağa verildi.

     Hz. Peygamber’in (sav) soyuna bağlı bir
aileden geldiği için ‘Seyyid
unvânına sâhipti. Ahmet Arvasi, savunduğu düşünceleri, bir yazısında şöyle
özetlemişti: ‘Ben, İslâm iman ve
ahlâkına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk Milleti’ni iki
cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslâm’ı gaye edinen Türk
Milliyetçiliği şuuruna sâhibim. Benim milliyetçilik anlayışında, asla
ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyet şuuruna yer yoktur. İster
azınlıklardan gelsin, ister çoğunluktan gelsin, her türlü ırkçılığa karşıyım
.’  

     Özellikle ilk iki eseri olan ‘Kendini Arayan İnsan’ ve ‘İnsan ve İnsan Ötesi’ adlı
kitaplarıyla tanınmış ve geniş ilgi toplamıştır. Eserleri incelendiğinde;
bütün gayretinin imanlı bir gençlik yetişmesi yönünde olduğu görülür. Bunun
için çırpınmış, kafa yormuş ve ölünceye kadar da bu yönünü değiştirmemiştir.

ESERLERİ:

    
Şiir:

*Sır (Ahmet Cezar Arvasi imzasıyla, 1955),* Bütün Şiirlerim (1989).

Deneme-İnceleme: *İleri Türk
Milliyetçiliğinin İlkeleri (1965), *Kendini Arayan İnsan (1968), *İnsan ve
İnsan Ötesi (1970), *Dünyadaki Kaynaşmalar ve Millî Eğitimimiz (1975),
*Eğitim Sosyolojisi (1976), *Türk-İslâm Ülküsü (1983), *Diyalektiğimiz ve
Estetiğimiz (1982), *Doğu Anadolu Gerçeği (1986), *Size Sesleniyorum (1989),
*Hasbihal (6 cilt,1961), *İlm-i Hal (2008),*Emperyalizmin Oyunları, *Devletin
Dini Olur mu?, *Kadın Erkek Üzerine, *İnsanın Yalnızlığı,  *Mamak Günleri, *Sohbetler, *Türkiye’de
Şark Meselesi ve Alınacak Tedbirler.

      Türk milliyetçiliği-ülkücülük
fikriyatının en aktif ve mühim ideologlarından biri olan Seyit Ahmet
Arvasi’nin bütün eserleri 19 cilt hâlinde, Bilgeoğuz Yayınları tarafından yeniden basılarak kültür
hayatımıza kazandırıldı.

Ya Kıbrıs’ın Kuzeyi Türk’ün Olmasaydı?

0

        Bir düşünün bakalım!

        Bundan tam 46 yıl önce Türk askeri adaya
gelmemiş, Kıbrıs’ın kuzeyi Türk’ün olmasaydı? Rum’un insafına terk edilmiş Kıbrıs’ta
neler olacak, o günlerin izleri bugünlere nasıl yansıyacaktı?

        Atalarımızdan emanettir dediğimiz, on binlerce
şehidimizin ayak izlerini taşıyan bu stratejik adanın Rumların elinde olduğunu
düşünebiliyor musunuz?

        Böylesi bir durumda Türkiye’nin değil Doğu
Akdeniz’e açılması, güney sahillerinin dışında dahi çıkması mümkün olamazdı!

       Adada 1963-1974 arası yaşanan o acılı
yılların ne demek olduğunu bilen, o yılların her türlü acısını, mahrumiyetini
tadan insanlarımızın sayısı giderek azalıyor.

       1571’de adayı fetheden atalarımızdan bugüne
kaç nesil geldi, geçti. Ama hala Kıbrıs adası çözüm bekler durumda ne yazık ki!

      Ne yazık ki diyorum. Çünkü 1974’te Rumların
topluca katletmek üzere olduğu Kıbrıs Türkünün yardımına koşan Türk askerinin
adaya çıkmasıyla birlikte aslında adada çözüm sağlanmıştı. Bu çözüm hem de en
adilane olanıydı.

     
Neredeyse 60 yıl olmuş hala bir başka çözüm olacak diye bekleniyorsa
eğer! Bu hayalden öteye bir şey değildir. Ya da çözüm adına adada bir başka
senaryonun hayata geçirilmesi istenmektedir!

      Şimdi
ada tarihine damgasını vuran her şey bir yana, tarih sayfalarını geriye doğru
tarayalım ve 20 Temmuz 1974 öncesine bakalım:

      ‘’Şiddetli
çatışmalar tüm adayı sarmış, adada kalan 60 bin civarındaki Kıbrıs Türk’ü
çaresizlik içinde anavatanı Türkiye’den gelecek yardımı beklemektedir. Artık günler
değil saatler dahi çok önemlidir. Çünkü hayat onlar için kum saatine dönüşmüş,
düşen her kum tanesi geride kalan ömrün ne kadar olduğunu göstermektedir…’’
(Bkz. Unutanlar, Unutturulanlar, Ya da Hatırlayamadıklarımız- 2004 Atilla
Çilingir)

      Şimdi bu noktada duralım ve elimizi
vicdanımıza koyup düşünelim!

      Adada
böylesi bir durum yaşanırken; ya Türk Askeri adaya gelmemiş, Rum’un insafına
kalan Kıbrıs Türk’ünü topyekûn imha edilmekten kurtarmamış olsaydı bugün
Kıbrıs’ta durum nasıl olacaktı?

      Acaba
bugünleri görebilecek kaç Kıbrıs Türk’ü adada kalacaktı?

       Bu gün adanın kuzeyini süsleyen ay yıldızlı
milli ve devlet bayraklarımız gönderlerde olabilecek miydi?

      1983
yılından bu yana sadece Türkiye tanımış olsa dahi Kıbrıs Türk’üne anasının ak
sütü gibi helal olan KKTC devleti adanın kuzeyinde var olacak mıydı?

     Kıbrıs Türk’ü kendi devletinde özgürce
yaşamanın hazzını tadabilecek miydi?

     Diğer bir soru da Türkiye Doğu Akdeniz’de
böylesine etkili hareket edebilecek miydi?

      Geçtiğimiz yazdan beri gerek Kıbrıs adasının
çevresinde, gerekse Doğu Akdeniz’de sular giderek ısınmakta, bu bölgede tespit
edilen zengin enerji yataklarının işletilmesi için dünyanın pek çok devleti
Rumlarla iş birlikteliği yapmaktadır.

     Çok
doğaldır ki, Türkiye ve KKTC devletleri de bu bölgede mevcut uluslararası hak
ve hukukları çerçevesinde burada mevcut enerji yataklarının tespiti,
işletilmesi yönünde yapmış oldukları anlaşmalar çerçevesinde sondaj
faaliyetlerini sürdürmektedirler.

      Ancak
on binlerce kilometre öteden gelip de sanki haklarıymış gibi bu bölgenin enerji
kaynaklarından pay almanın peşinde olan devletler, Türkiye ve KKTC’nin bu
faaliyetlerine başladığı günden beri karşı çıkmaktadırlar.

     İşte bu noktada bir kez daha düşünelim!

     Enerji
yatakları böylesine zengin bu bölgede, neredeyse dünya devlerinin tamamı Rumlarla
kol kola bir şekilde pay kapmanın peşinde koşarken; Ya Türk askeri Kıbrıs’a
gelmemiş, 37 yıl önce KKTC devleti de kurulmamış olsaydı! Türkiye ve KKTC, bu
bölgede aynı faaliyetleri yapabilecek miydi?

     Bir
başka önemli soru?

       Türlü Bizans oyunlarıyla, yapmış olduğu içi
tuzak dolu ittifaklarla Ege’de başlayıp, Doğu Akdeniz’e doğru yayılan
Yunanistan’ın adeta Türkiye’yi kuşatmaya çalıştığı bu hamlelerine Kıbrıs
adasının kuzeyi Türk’ün elinde olmasaydı nasıl cevap verilecekti?

      Yıllar çok çabuk geçiyor! Kıbrıs’ta yaşanan
onca olay çok çabuk unutuldu!

      Ama tarihin
unutmaz hafızası günü geldiğinde yaşanan onca gerçeği bir tokat gibi
unutanların yüzüne çarpıveriyor!

    
Bir zamanlar; ‘’Rumlardan daima bir adım önde olacağız’’,  ‘’Egemenlik uğruna ölünecek leyla değildir’’,
‘’Git sen kendi ülkende konuş’’, ‘’Adada tek devlet, tek egemenlik, tek millet
den başka çözüm olmaz’’, ‘’Birleşik Kıbrıs ada için en iyi çözüm şeklidir’’,
‘’Adada Kıbrıslılar yaşıyor’’, ‘’Kurtar Bizi Annan’’, ‘’Barra Denktaş’’,
‘’AB’ye Yes Be Annem’’, ‘’Biz hep yavru olarak mı kalacağız?  Burası bağımsız bir devlettir‘’, ‘’Türk ordusu
işgalcidir!’’…

     Tırnak
içine aldığım bu tür söylemlerle, adada çözüm olacağını sananlara günümüzün ada
gerçekleri en doğru yanıtı vermiştir.

     Kıbrıs Rum tarafının adada çözüm diye bir
derdi yoktur!

     Ada
Rumlarının yegâne derdi Kıbrıs adasının tüm yönetimini ele geçirmektir.

      Günümüz Kıbrıs’ı ve Doğu Akdeniz’de Rumların
bölge devletleri ve diğer devletlerle yapmış oldukları enerji odaklı
anlaşmalara, Güney Kıbrıs’tan adanın kuzeyinde kalan Rum yerleşim merkezlerine
Rum ailelerin göç etmelerini özendiren maddi yardımlara, KKTC’nin Maraş
bölgesinde yapmış olduğu yeni açılıma mani olmak adına Rum tarafının yapmış
oldukları yaygaraya bakıldığında:

  Bu
gelişmelerin tamamı Rumların adada tek söz sahibi benim, benim dediğim olur,
demelerinden başka bir şey değildir…

      Ama tarihe kazınan gerçekler hiç de öyle
değildir!

      Bir
de adanın kuzeyindeki gerçek vardır. Bu gerçek tarih sayfalarına bundan 46 yıl
önce Büyük Türk Milletinin birlikteliği, o dönemdeki Türkiye Hükümetinin
kararlılığı, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin adaya çıkışı, Kıbrıs Türk’ünün milli
mücadele direnişi ve nice kahramanlıklarla yazılmıştır.

    Şimdi bir kez daha sormak gerek!

    Ya
Kıbrıs’ın Kuzeyi Türk’ün olmasaydı?

    Türkiye, Doğu Akdeniz’de bu kadar etkili ve
güçlü olacak mıydı?

Şaşırdık mı?

0

D. Akdeniz
sorunu ile ilgili bir Arap dergi başlığı: “Türkler bu kez tabutlarını sayacak”   Şaşırdık mı? Hayır.

İnsanların
karakterine yaşadığı coğrafyanın etkisi çok büyüktür. Bu bir tahmin değil,
genetik yapıyı da oluşturan bir gerçektir. Avrupalı insanın karakteri ne kadar
soğuk, ruhsuz ve çıkarcı ise, sıcak iklimde yaşayanların da o bölge ile
bütünleşmiş karakteri olduğu bilinmektedir. Mesela çölde istikrar yoktur. Sabit
bir belge bulamazsınız. Hızlı ve sürekli değişim vardır. Sabahleyin bir tepe
görürsünüz, öğleden sonra o devasa tepe kaybolmuştur. Yürüyüp gitmiştir. Bu
nedenle çöl insanı da yaşadığı çoğrafyanın yapısına uygun olarak değişken
karakterlidir. Sözünde durmaz. Ahde vefa yoktur, kaypaktır. Küçük hesapçıdır.
Riyakârdır. İnatçı ve kavmiyetçidirler. Servet ve para için yapmayacakları şey
yoktur. Bükemediği gücün ayağını öperler.

 

İslam’dan
önce de bu kızgın sahrada vahşet kol geziyordu. Cahiliye ile bütünleşen o vahşi
dönem, anlatılır gibi değil. Bu anlamda sicilleri bozuktur. Peygamberimiz, nüzul
eden vahy ile öncelikle onları uygar ve iyi insan olmaya davet etti.
Paylaşmayı, muhtaçlara yardım etmeyi tavsiye etmiştir. İnsanların köle
olamayacağını, ahlak ve adaletli olmayı, ilmin ve aklın esas olmasını, dinde
dayatma olmayacağını öğütlemiştir. 
insanlar özgür iradesiyle tercihini yapacağını, özgür yaşamayı,
hayvanların bile hukukunun olduğunu sosyal hayata da uygulayarak ders
vermiştir. Bu anlamda çığırından çıkan dünyaya ilahi mesajların özü olan barış
ve evrensel değerler yayıldı. Ancak cehalet, fitne, saltanat ve mal-mülk
çılgınlığı arap kavimlerinin gözlerini bürümüştü. Ne yazık ki, Hz. Peygamberin
vefatı sonrasında yeniden azgınlaşarak fabrika ayarlarına geri döndüler. Dört
halifenin üçünü öldürenler kimlerdi?. Ve ne uğruna?.  “Allah için” öyle mi?. Ama kuran
“yaşatın” demesine rağmen. Cemel ve Sıffin vakaları basit bir
“vak’a”dan ibaret değildi. On binlerce (bazı kaynaklarda 80-110 bin )
insan hayatını kaybetmiştir. Taraflar arasında hiç gayri Müslüm yoktu, tamamı Müslümandı.
Kerbelâ’ malum, altyapısını Muaviye’nin fesatça tasarladığı ancak ondan sonra
gelen saldırgan hasta ruhlu oğlu yezidin bir toplu katliamıydı. “Muhammedî
duruştan” bir intikam almaktı. Öyle olmasa kafilesiyle birlikte katlettiği
peygamber torununu, ve onun kestiği kafası ile iğrenç ve vahşet dolu bir şov
yapar mıydı. Harre olayı da var ki o da islam tarihine kaydedilen kapkara bir
lekedir. Kerbelâ katliamcısı Yezidin ordusu Medine’yi günlerce yağmalamış,
insanların mallarına, ırzlarına musallat olmuşlardır. Günümüzün işid canileri
gibi. Değişen nedir ki, şairin dediği gibi, yani” … Fıtrat değişir
sanma,…”. anlamındaydı hadiseler. Saldırganlaştılar. Satıldılar.

 

Osmanlının
en zayıf dönemlerinde de ihanetler diz boyu idi. Vehabi Araplar halen devam
eden Türk düşmanlığına o zamandan beri soyundular. Emir Hüseyin’lerin, ing.
casus Lawrens’ten bir farkı yoktu elbette. Osmanlı yönetimi onu idamla
cezalandırsa da kin ve ihanetleri hiç bitmeyecekti. Bu ihanet bazen Doğu
Akdeniz de, bazen Ermeni meselesinde, bazen de Türkiye’nin egemenliğini
ilgilendiren konularda arzı endam eder durur. İslam dünyası Ortadoğu’da gerçek
bir kaos dönemi yaşadı ve yaşamaya devam ediyor. İşte böyle bir zümre yönetimi,
ABD ya da AB’ye, İngilizlere ya da bir başka güce uşak olmuş çok mu. Şaşırdık
mı? Elbette hayır.

Tekin Yeken (16 Ağustos,2020)

İyileştirilmiş ve Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem İhtiyacı

0

16
Nisan 2017de yapılan referandumla
gerçekleşen Anayasa değişikliği ile dünyada ilk defa Türkiyede uygulanan
Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçtik.

Kuvvetler
ayrılığ
ının ortadan
kaldırıldığ
ı,
yasama- y
ürütme ve yargı güçleri arasında denge ve denetim
mekanizmalarının neredeyse olmadığ
ı,
Milletin devasa meselelerinin
çözümünün ortak akıl yerine
bir kişinin akl
ına
emanet edildiği bir sistem getirildi.

1789 Fransız İnsan Hakları
Beyannamesinde ifade edildiği gibi,
Hakların
vence altına
alınmadığ
ı ve
kuvvetler ayr
ılığının olmadığı bir toplumda anayasa
da yoktur.
 

Montesquieunun
tespiti bugü
n de geçerlidir.
Yargı
gücü,  yasama gücüyle birleşirse,
vatandaşlar
ın
hayat ve hürriyetleri üzerindeki idare, keyfe kalmış bir idare olur.
Çünkü yargıç kanun koyucunun durumuna düşer. Şayet yargı gücü, yürütme gücüyle birleşirse, yargıç korkunç bir zalim kesilir. Bu üç
güç bir kişinin şahs
ında
birleştiğinde ise korkun
ç bir
istibdat hüküm sürer.”

**********************************************

Cumhurbaşkanlığı
Sisteminin Olumsuz Sonu
çları

Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçtiğimizden bu yana hemen
hemen b
ütün göstergeler kötüye doğru gidişe işaret
etmektedir. CB Sistemi ile daha hızlı karar alınacağ
ı için
bütün meselelerimizin kolayca çözümleneceğine dair olan propagandan
ın aksine ekonomiden dış politikaya, hukuk ve
adaletin uygulanmas
ından
devlet
çarklarının işleyişine kadar her
alanda daha kötü durumdayız.

Devletin
işleyişinde hızlı karardan da önce, doğru karar alman
ın gerekliliği;
bunun için de tek adamın aklıyla değil, ortak akılla karar almanın önemini yaşayarak
öğrendik.

Esasen
devlet kurumlarında görev yapanlar her önemli konuda Saray’dan işaret almadan
karar veremediği i
çin hızlanması gereken devlet
çarkı daha da ağ
ırlaştı.

Devlet
gücünü kullanan kurumların arasında denge ve denetleme sistemlerinin
kurulmamış olmas
ı keyfi idare
dediğimiz bir sistemsizlik yaratt
ı.

CB
Sistemi ile parlamento büyük ölçüde işlevsiz hale geldi. Yasa yoluyla
yapılması gereken düzenlemelerin çoğu Cumhurbaşkanl
ığı Kararnameleri ile
yapılır oldu.

Bakanlar
Meclis’e karş
ı
sorumlu olmad
ıkları için milletvekillerinin
bakanlar ile irtibat
ı
koptu. Devlet tecr
übesini
aktaran müsteşarl
ık
makamı kalktığ
ı için başkanlıklar arası koordinasyonda sıkıntılar yaşanıyor.

Cumhurbaşkanının
aynı zamanda iktidar partisinin Genel Başkan
ı olması siyasi iklimin
sertleşmesine, kitlelerin kutuplaşmas
ına
yol a

İyileştirilmiş ve Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Üzerine

0

Türk İstiklal Harbi, 23 Nisan 1920’de milletin
temsilcilerinden oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulmasından sonra
başlatılmış ve bu meclisin kararlarıyla yönetilmiştir. Ülkede bu meclisin
seçtiği Meclis Hükümeti ile yönetilmiştir. Bu meclisin ilk başkanı Mustafa
Kemal, meclisin kararıyla belirli süreler için Başkomutan olarak atanmıştır.
Savaşın zaferle sonuçlanması ve zaferimizin Lozan Anlaşması ile tescili üzerine
kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti de Parlamenter Sistem üzerine kurulmuştur. 1924,
1961 ve 1982 Anayasaları da bu sistemi esas alarak düzenlenmiştir. Bu sistem,
16 Nisan 2017 Halk Oylaması ile kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine
kadar devam etmiştir.

 Parlamenter Sistem,
egemenlik hakkını kayıtsız ve şartsız halkın kullandığı demokratik bir
sistemdir.  En basit tanımıyla devletin,
halkın temsilcilerinin seçtiği Cumhurbaşkanı ve Hükümet Başkanı eliyle,
kuvvetler ayrılığı prensibine uyularak yönetildiği bir sistemdir. Bu sistemin
odak noktası, Parlamentodur. Parlamenter sistem esnektir ve bu sistemde bütün
tıkanıklıkların mutlaka bir çözüm yolu vardır. Bu sistemde her görüşteki toplum
kesimi, gücü oranında temsil imkânı bulacağı için, toplumda kutuplaşma da
olmaz.

 2017’den bu yana
uygulanan ve hem devletin ve hem de hükümetin başı olan Partili Cumhurbaşkanı
eliyle yürütülen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi,  kuvvetler ayrılığını tümüyle ortadan kaldıran
ve kuvvetler birliğine dönüştüren, parlamentoyu sadece kanunları inceleyen bir
komisyona dönüştürerek etkisiz hale getiren ve “Tek adam yönetimi” halini alan
bir sistem olarak ülkeyi bugün birçok konuda zora sokmuştur. Türkiye’nin
normalleşmesi için bir an önce sadece Türkiye’ye mahsus bu sistemin
terkedilerek, geçmişteki yanlışları düzeltilmiş ve eksikleri tamamlanmış Parlamenter
sisteme dönülmesi gerekmektedir. Bu sisteme “İYİLEŞTİRİLMİŞ VE GÜÇLENDİRİLMİŞ
PARLAMENTER SİSTEM” diyoruz.

İyileştirilmiş ve Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemin Özellikleri

1. Birçok değişiklikle yamalı bohçaya dönen 1982 Anayasası
yerine yeni bir Anayasa hazırlanmalıdır. Bu yeni Anayasa, mevcut Anayasa’nın
Başlangıç (Dibace) bölümü ile değiştirilemeyecek ilk dört maddesi aynen kalmak
şartıyla “hukuk devleti, demokratik rejim, Parlamenter sistem ve kuvvetler
ayrılığı” esaslarına göre düzenlenmelidir. Son yıllarda çıkarılan Kanun
Hükmünde Kararnamelerin tamamı iptal edilmelidir. Demokrasilerde Kanun Hükmünde
Kararname çıkarılmaz.

 

2. Parlamenter sisteme yeniden geçilirken, yapıları büyük
ölçüde değiştirilen devletin kurumları, çağdaş normlara ve ihtiyaçlara göre
yeniden düzenlenmelidir. Devlet kurumlarına memur atanırken, mutlaka ehliyet,
liyakat, kıdem, başarı ve performans kriterleri göz önünde bulundurulmalıdır.
Bazı özel meslekler dışında memuriyete ilk atamalarda da sadece KPSS başarışı
göz önünde bulundurulmalı, subjektif değerlendirmeye açık mülâkat sistemine son
verilmelidir.   

2. Yeniden Parlamenter sisteme dönüşte ilk yapılacak iş,
Siyasi Partiler ve Seçim Kanunlarında ihtiyaçlara göre ve toplumun iradesinin
tam olarak parlamentoya yansımasını sağlayacak köklü değişiklikler
yapılmalıdır. Bu yasalarda özellikle “siyasi partilere üye olma”.  “siyasi partilerin kapatılması”, “parti içi
demokrasi”, “temsilde adalet”, “yönetimde istikrar”, “partilerin finansmanı
sorunu”, “milletvekillerinin seçim yöntemi”, “adil ve özgür seçim”, “siyasi
rekabetin eşit koşullarda gerçekleşmesi” ve “seçim barajının düşürülmesi” gibi
konularda yeni düzenlemeler yapılmalıdır. Bu düzenlemede parti disiplini devam
etse bile milletvekillerinin lider kültüne karşı daha güçlü bir konuma sahip
olmaları sağlanmalıdır.  Parlamenter
sayısı makul bir seviyeye düşürülmelidir. Daha önceki dönemlerde olduğu gibi bu
sayı 450’ye düşürülebilir.

3. Seçim barajı ya tamamen kaldırılmalı ya da uygulanan
ülkelerdeki en düşük seviyeye indirilmelidir. Böylece millet iradesinin
bütününe yakınının parlamentoya yansıması mümkün olacaktır. Ayrıca seçim
barajının düşürülmesi sonucu, siyaset mühendislikleri ile taktiksel oyları
şekillendirerek siyasal alanı yeniden dizayn etme gereği kalmayacaktır. Bu da
toplumdaki kutuplaşmayı büyük ölçüde azaltacaktır.

4. Yeni düzenlemede yasama organı olan parlamentonun, kanun
yapma, devlet bütçesini kabul etme ve denetleme, yürütme organı olan hükümete
güvenoyu verme, hükümetin bütün iş ve işlemlerini denetleme, gerekirse gensoru
ile düşürme yetkisi yer almalıdır. Parlamentoda iş ve işlemlerin daha hızlı
yürüyebilmesi için Meclis İç Tüzüğü’nde gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

5. Cumhurbaşkanı, devletin başıdır. Dolayısıyla devletin
hizmet verdiği bütün milletin ortak değeridir. Milli birlik ve bütünlüğün
sağlayıcısıdır. Parlamenter sistemde cumhurbaşkanının ılımlaştırıcı ve
uzlaştırıcı bir etkisi vardır. Bu yüzden kesinlikle partisiz ve tarafsız
olmalı, tartışmaların üzerinde kalmalıdır.. Cumhurbaşkanı,   kuvvetler ayrılığı prensibinin uyumlu bir
biçimde uygulamasının denetimini sağlar. Parlamenter sistemde Cumhurbaşkanının
parlamento tarafından seçilmesi daha doğru olacaktır. Çünkü, halk tarafından
seçilmesi, yönetimde iki başlılığa yol açabilir, parlamentonun ve hükümetin
etkisini azaltabilir.

6. Yürütme erkini kullanan Hükümet, Cumhurbaşkanının mutlaka
meclis içinden atayacağı bir başbakanın meclis içinden veya dışından seçeceği
bakanlardan oluşmalıdır. Hükümet, yürütme yetkisi çerçevesinde yapılan bütün
işlemlerden meclise karşı siyasi olarak sorumlu olmalıdır.  Hükümetin her türlü tasarrufu, şeffaf ve
parlamentonun kontrol ve denetimine açık olmalıdır.

 7. Yargı, kesinlikle yürütmenin kontrolünde olmamalı, tam
bağımsız ve tarafsız olmalıdır. Yargı erkini kullanan Cumhuriyet savcıları ve
Türk milleti adına karar veren yargıçlar, devletin güvencesi ve teminatı
altında olmalıdır. Yasama ve yürütmenin her türlü tasarrufu da, bazı istisnalar
hariç, yargının denetimine tabi olmalıdır.

 En üst yargı kurumu olan Anayasa Mahkemesi, yürütmenin
emrinde bir kurum değildir. Hukuk devleti olabilmek için, her sistemin Anayasa
Mahkemesine ihtiyacı bulunmaktadır. Bu sebeple Anayasa Mahkemesinin üye
yapılanması, bu yapılanmanın kararlara etkisi ve karar verme sürecine ilişkin
hususlar üzerinde yeni bir düzenleme yapılmalıdır.

8. Hâkim ve Savcılar Kurulu (HSK) yeniden yapılandırılmalı,
Adalet Bakanı, Müsteşarı veya bir bakanlık bürokratı bu kurulda kesinlikle
bulunmamalıdır. Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay gibi yargının üst
kurumlarına üye seçimi, ehliyet, liyakat, kıdem esaslarına göre genellikle
yargı mensupları tarafından seçilmelidir.   

Ben bir hukukçu değilim. Ama bu konuda bir şeyler söylemenin
zamanı olduğuna inandım. Sadece bu konudaki görüş ve düşüncelerimi paylaştım.
Sistemi ete kemiğe büründürmek uzmanların işi.

Saygılarımla.

‘Hindistan’ın en eski sâkinleri Türklerdir.’ Yazarlarımız OĞUZ ÇETİNOĞLU ve M. KEMAL SALLI Prof. Dr. MEHMET BAYRAKDAR ile ‘DRAVİDİ TÜRKLERİ’ni konuştu.

Oğuz Çetinoğlu: Dravidiler hakkında bir makalenizi
okudum. Makaledeki bilgilerin daha geniş kütlelere ulaşması için röportaj
konusu yapmayı düşündüm. Dravidiler kimdir’ sorusuyla başlayabilir miyiz?

 

Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar: İncelediğim
kitaplardan elde etiğim bilgilere göre Dravidiler, Orta Asya’dan Hindistan’a
göç etmiş Ural-Altaylı veya Turanî bir kavimdir.

 

Çetinoğlu:Dravidiler
ismi nereden geliyor?

 

Prof. Bayrakdar: ‘Dravid’ kelimesinin anlamı ve
hangi dile ait olduğu hâlâ tam bir çözüme kavuşturulamamıştır. Aynı şekilde
bunun,  bir ülke adı mı, yoksa etnik bir topluluğun
adı mı olduğu da hâlâ tartışma konusudur. Genelde ‘Dravid’ kelimesinin, ‘Derange
kelimesiyle eş anlamlı olarak Dravidiler (Dravidler) demek ve Dravida kelimesinin,
Talopicho kelimesiyle eş anlamlı olarak Dravidilerin ülkesi demek olduğu kabul
edilir. Dravida ve Dravid kelimeleri Sanskritçe metinlerinde geçmekle birlikte,
alanın bilginlerinin çoğuna göre kelimenin aslı Sanskritçe değildir;
Sanskritçeleştirilmiştir. Mesela B. Krishnamurti’ye göre Dravid kelimesi, Tamil
kelimesinin de aslı kabul edilen ‘Damila’,
Damela’ gibi kelimelerin
Sanskritçeye bozulmuş şeklidir.  Biz de
kendi açımızdan bu Dravida kelimesinin yapısı ve anlamı hakkında bir deneme
yapmayı uygun gördük.  J.

 

Oppert gibi bazı
Sanskritçe uzmanlarının dediği gibi, Brahmanlar kendi ülkelerini, Brahmanların
oturma yeri anlamına ‘Brahmavarta
veya ‘Aryan vatanı’ anlamına ‘Aryanvarta’ olarak andıklarına  ve bu kelimenin Aryan+Varta (oturulan yer,
ülke, vatan) gibi  iki kelimenin birleşiminden
oluştuğuna göre, Dravidilerin ülkesi anlamındaki bu  Dravida kelimesinin de, aynı kalıp üzere
oluştuğunu düşünebiliriz. Kelime, ‘Tor
veya ‘Tur’ ile  Dravidçe ‘Varta
gibi kelimelerden oluşmuştur: Tur (Tor)+Varta 
şeklinde…  Varta, Sanskritçe
değil; Dravidçe bir kelimedir ve Sanskritçeye geçmiştir. Dravidçede Varta’nın
anlamı ‘Kuzey’ demektir; mecâzen de ‘Kuzey
ülkesi
’, ‘Kuzey Toprağı
demektir.  Bu iki kelime, Dravidilerin de
geldiği Hindistan’ın kuzeyine, yani Türk soyluların vatanı Orta Asya’ya işaret
etmek için Turvarta şeklide birleşince, 
Brahmanların teleffuzuna uygun olarak 
Turvarta kelimesi, büyük bir ihtimalle ‘u’ harfi düşerek ve ‘t’ler de
‘d’ye dönüşerek, ‘Dravida’ olarak
Sanskritçeleştirilmiş olabilir. Çünkü daha önce çeşitli vesilelerle anlatıldığı
gibi, Hindliler veya Brahmiler Türk soylulara Toruşka, Turuşka dediklerine göre
bu kelimelerin aslı ve kökü Türk anlamına Tor veya Tur kelimesidir. Varta
kelimesi de zaten Sanskritçede vatan ve ülke anlamındadır. Dolayısıyla buna
göre Dravida kelimesi ‘Türk Yurdu’
demek olur. Nitekim Dravida, daha sonra ve bugün Güney Hindistan’ın Dekhan
(Deccan) olarak bilinen bölgesidir. Yine Oppert’e göre eski çağlarda Brahmanlar
söz konusu bölgeyi Brahman ülkesi olarak hiç anmamışlardır. Oppert şöyle der: ‘Bugünkü Dekhan adı, değişerek Dakchina veya Dakchinapatham
adından oluşmuştur. Zira bu büyük bölge asla Brahmiler tarafından Brahmanik bir
toprak olarak düşünülmemiştir. Çok eskiden o halde ve hala Aryan Brahmiler ile
hiçbir ortaklığı olmayan yerli topluluklarla meskûndur; çünkü o topluluklar
kendilerini Turanlıların büyük ailesine bağlarlar
.’

 

Dravid adıyla ilgili
bize göre daha mantıklı ve doğru kabul edilebilecek başka bir açıklama da, bu
kelimenin aslının Türk kelimesinin bozulmuş bir şekli olmasıdır. Çünkü
Rona-Tas’ın tespit ettiği gibi, eski Tibetçe metinlerde Türk adı karşılığı ‘Dru-gu’ veya
Dur-gyis’ adları vardır. Daha geç
dönem Tibetçe metinlerde bu kelimeler ‘Türgeş
veya  ‘Türgiş’ kelimelerine dönüşmüştür. Ayrıca Kuzey Hindistan ve Tibet
bölgesine komşu Hotan Sakalarının da ‘Trük
ve ‘Türükü’ adlarını kullanmış
oldukları biliniyor. Dolayısıyla Türk adı karşılığının en eski şekli olan ve
bölgede kullanılmış olan
Dru-gu’ veya ‘Dur-gyis’ kelimesi
Sanskitçede ‘Dravid’ adına
dönüşmüştür denebilir.

 

Çetinoğlu:Dravidiler,
ne zaman gelmişler ve Hindistan’da kaç yıl kalmışlar?

Prof. Bayrakdar: Hindistan’ın en
eski halkı kabul edilen Dravidiler, Hindistan’ın İndus (Harappan)  nehri vâdilerinde Neolitik Çağ’ın
başlangıcından itibaren yâni M.Ö. 7000 yılında gelmişler ve bugün ‘Harappan Medeniyeti’ adıyla anılan büyük
bir medeniyet kurmuşlardır. M.Ö. 6000 yılı civarında Güney Hindistan
inmişlerdir. M.Ö. 1900 yılından itibaren de Aryanlarla karışarak, bağımsız uygarlıkları
önemini kaybetmiştir.  Dravidlerin ülkesi
olarak bugün Güney Hindistan kabul edilmektedir. Dravidiler, ‘Hind Sakaları’ veya ‘Turuşka’ adıyla da anılmışlardır. Bu
adlarla bugün de anılan ve kendilerini Türk soylu kabul eden, yaşayan halklar
vardır.  

Çetinoğlu: Dravidilerin Türk Soyluluğu ile alakalı
bilgileri konuşabilir miyiz?

 

Prof. Bayrakdar: Dravidilerin veya Dravidlerin
Türk soyluluğunu, onların Hintlilerin Puranas adlı kaynaklarında  anlatılan türeyiş efsanesi göstermektedir. Bu
efsane J. Tod’a göre Sicilyalı Diodorus’un anlattığı Sakaların türeyiş efsanesine
benzemektedir.

 

Çetinoğlu:Efsânede neler anlatılıyor?

 

Prof. Bayrakdar: Tod’tan nakledeyim: ‘Sakaların
(Scythians) ilk oturma yeri Aras üzerindeydi. Kökenleri, Budha veya Merkür’ün
sembolü olan yarısı kadın ve belinden aşağısı yılan şeklindeki topraktan doğan
bir bakiredir. Jupiter’in ondan Saka adı verilen bir oğlu dünyaya geldi. O’nun
adı milletin adı oldu. Saka’nın Palas ve Napas adlı iki oğlu vardı. Büyük
faliyetleri dolayısıyla meşhur oldular ve ülkeyi paylaştılar. Milletleri daha
sonra Palians (Pali?) ve Napians adlarıyla anıldılar. Güçlerini Mısır’daki Nil
nehrine kadar götürdüler ve birçok milleti egemenlikleri altına aldılar.
Sakaların imparatorluğunu, Doğu Okyanusu’na Hazar’a ve Azak Denizine kadar
genişlettiler. Sacans (Sakae, Sakalar), Massagetler (Getler veya Jats,Yatlar),
Ari-aspianlar ve birçok başka ırkların, kendilerinden geldiği çok sayıda
kralları vardı. Asur ülkesini ve Med ülkesini istila ettiler, imparatorluğu
devirerek, oturanları Güneşe İbadet Edenler (Sauro-Matians) adı altında Aras’a
naklettiler.

 

Çetinoğlu:Irkî kökenleri
hakkındaki bilgiler net mi?

Prof. Bayrakdar: Dravidiler
hakkında çalışmaların başladığı 19. yüzyıldan itibaren onların ırki kökeni
hakkındaki bilgiler, her eski halk hakkında olduğu gibi farklı görüşlere
dayanmaktadır.  Bunlardan birisi,
Dravidilerin yerli bir Aryan ırkı olduğu görüşüdür. Caldwell’in dediği gibi, bu
görüşü savunmuş olan oryantalistlerin görüşlerini Dravidi lehçelerde Sanskritçe
kelimelerin var olduğuna dayandırmışlar ve buna dayanarak da Dravidi dilinin
Sanskritçeden türediğini iddia etmişlerdir. Hind asıllı bazı bilginler de o
Avrupalı bilginleri tâkip etmişlerdir. Başta Caldwell olmak üzere birçok batılı
bilgin bu görüşü reddetmiştir. Caldwell, ‘bazı
Dravidi lehçelerde Sanskiritçe kelimelerin var olması, Dravidi dilinin
Sanskritçeden türediğini göstermez
’ diyor. Kültür sâhasında gelişmiş olan
Dravidi boyların dilinde Sanskitçe kelimelerin daha çok olduğunu; fakat
gelişmemiş Dravidi boylarının dillerinde Sanskirtçe kelimelerin ya hiç bulunmadığını
veya çok az bulunduğunu belirtir. Uzun süre birlikte yaşamış olan Dravidilerle
Hintlilerin bir birlerin dillerinden ödünç kelimeler alıp vermeleri çak
tabiîdir. Sırf bu olaya bakarak ırkî kimlik belirlenecekse, Sanskiritçenin de,
Dravidilerin dilinden türemiş olduğu söylenebilir. Caldwell ve diğer birçok
dilcinin belirttikleri gibi her iki dilin gramer yapıları birbirinden çok
farklıdır.

Bazı
Yahudi asıllı batılı bilginler Dravidilerin Semitik bir halk olduğu iddiasında
bulunmuşlardır. Bazı Hintli bilginler de onları tâkip etmiştir. Mesela, Hintli
arkeolog S. R. Rao, söz konusu bu  görüşe,
Dravidilerin  esasen İndo-Aryan olduğu
ancak onların  bazı Semitik halklar
ile  karışmış olduğu iddiasıyla bir pay
vermiştir. Bunun için de, İndus Yazıtlarının alfabesinin Fenike alfabesine
benzediğini ileri sürmüştür.  Bazı 19.
yüzyıl batılı bilginleri de, bir üçüncü görüş olarak Dravidilerin Avusturalyalı
Polinezlerden olduğunu söylemişlerdir. Bu arada 
Caldwell’in de, Avusturalya yerlilerinin dilleriyle Dravidi dilinin
benzerliğine dikkat çekmiş olduğunu belirtelim.

Çetinoğlu:Daha somut
bilgilerle meselenin netliğe kavuşturulması mümkün mü?

Prof. Bayrakdar: Dravidiler
hakkındaki en köklü ve aynı zamanda en yeni görüş, Dravidilerin
Brahmilerden  önce Hindistan’da yaşamış
olduklarını kabul eden ve  onları   Saka, Turani, Ural-Altay  halkı olarak niteleyen  târihçilerin ve dilcilerin görüşüdür.

Bu
görüşü, bildiğimiz kadarıyla, karşılaştırmalı dil kuramı çerçevesinde ilk
ortaya atan, Saka kelimesini modern dönem bilginleri arasında etnik bir ad
olduğunu ilk gösteren ve bu etnik kelimesini en geniş anlamıyla Finlilerden
Türklere ve Moğollara kadar bütün Ural-Altay ulusları için ilk kullanan Danimarkalı
meşhur dilbilimci ve târihçi bilgin Rasmus Christian Rask (1787-1832) olmuştur.

Rask’ın,
Dravidileri Ural-Altaylılar olarak kabul ettiği görüşü, farklı iki yoldan
desteklenmiştir. Birinci yol dolaylı yoldur: Bu, başta A. H. Sayce, C.J. Gadd,
S. Smith ve J. K. Wilson gibi bilginlerin 1924 yılından itibaren
Dravidileri,  birçok bilginin Türk soylu
kabul ettikleri Proto-Elamlılar ve Sümerlerle aynı soydan kabul etmeleridir.
İkinci yol ise, Dravidileri, etnik köken, dil ve din açısından doğrudan Turanî
veya Ural-Altaylı bir halk kabul eden görüştür. Bu görüş, 1840’li yıllardan
itibaren üzerinde durulan ve 1960-1970’li yıllarda da ispatlanan bir görüştür.
Rask’ın görüşünü temel alan James C. Prichard ve özellikle de ünlü dilbilimci
Robert Caldwell (1814-1891), 
Dravidilerin her açıdan bir Saka halkı olduğunu göstermişlerdir. Daha
sonra   Ed. Norris, J. Oppert ve  Ed. Webb gibi bilginlerce de bu görüş devam
ettirilmiştir. Konuya 1964 yılından itibaren Rus ve Finli bilginler özel önem
vermişlerdir. Ruslar, Yuri Knorozov ve Nikita Gurov başkanlığında; Finliler de
Asko Parpola ve kardeşi Simo Parpola başkanlığında birer ekip kurarak, en
eskilerinin M.Ö. 3500 yılları civarında yazıldıkları kabul edilen Indus
Yazıtlarını ve belgelerini çözümleyerek konuyu tam bir açıklığa
kavuşturmuşlardır. Th. Burrow, M. Andronov, St. Tyler, A. Parpola, I. Mahadevan
ve Zvelebil Kamal gibi günümüz dilcilerin ve târihçilerin yeni çalışmasıyla da,
bugün ispatlanmış bir görüş hususiyeti kazanmıştır.

Brahmiler
veya Aryan Hindlileri ülkelerini, yani bugün bizim Hind veya Hindistan
dediğimiz ülkeyi, Hind olarak değil; ‘Bhar
veya ‘Bharat’ olarak
adlandırıyorlardı. Bhar ülkesine,  MÖ. 5.
yüzyılda ‘Hind’ adını verenler
Persler olmuştur. Behistun Yazıtı’nda Hindistan’a ‘Hapta Hindu’ denmiştir. Bu Hind adı Perslerden Yunanlılara ‘Indika’ ve Samilere ‘Hoddu’ olarak
geçmiştir. Tevrat’ın Ester kitabının başka bir adı da Hoddu’dur. Bundan böyle
en azından MÖ. 5. yüzyıldan itibaren Bhar ülkesi, bütün uluslar tarafından  Hind veya Hindistan adıyla anılır olmuştur.
Bu konuya, eski Hind halkına  niçin
Brahmanlar veya Brahmanik halk dendiğini anlatmak için girdik. Aşağıda da
işaret edileceği gibi, Brahmanlar, Hindistan’ın en eski yerli halkı değildir.
Hindistan’ın en eski yerli halkı Dravidilerdir.

Çetinoğlu:Dravidlerin Türk
soylu oldukları hakkında başka bilgilere ulaşabildiniz mi?

Prof. Bayrakdar: Evet. Türk
siyâset adamı ve târihçi Yusuf Hikmet Bayur (1881-1980) ‘Hindistan Târihi’ adlı eserinin brinci cildinde Hndistan’da yaşamış
olan Türk-İran tipi halklardan çok kısa olarak bahsetmiştir. Sözünü ettiği
Türkler, bilinen geç dönem Türkleridir; Halaclar ve Beyaz Hunlar gibi…  Dravidilerden de, yaklaşık bir sayfada
tutarında bir hacimde bahsetmiştir. -Belki bizde Dravidilerden ilk defa
bahseden o olmuştur-  ‘Dravidiler, dilleri Türkçeye benzese de,
Türklükten en çok uzak bir halktır demiştir
.’  Bize göre yanlış bir hükümdür. Dravidilerin
ırkî olarak Turanî veya Ural-Alyaylı bir halk olduğu görüşü bir kaç şekilde
anlatılmıştır: a- Dravidilerin Tatar olmaları; b- Dravidilerin Moğol olmaları;
c-Dravidilerin Saka olmaları, d-Dravidilerin Etrüsklü olmaları… gibi.

Danimarkalı
âlim ve filolog Rask Dravidilerin Saka ırkından olduğunu açıklayan ilim
adamıdır. Rask, Saka kelimesinin Finlilerden Türklere kadar bütün
Ural-Altaylıları içine alacak kadar geniş etnik anlamda kullanmıştır. O’nun
Dravidilerin Sakalar olduğu düşüncesi başta Robert Caldwell olmak üzere birçok
batılı dilci ve târihçi tarafından kabul edilerek geliştirilmiştir. Bütün
çalışmalarını ve hayatının büyük bir kısmını Hindistan’da geçirmekle Dravidiler
ve genelde Hind kültürüne adamış olan ve tam 528 sayfalık ‘Karşılaştırmalı
Dilbilgisi’ adlı  büyük boy eserinde
Dravidilerin dillerini, fizyonomilerini ve dinlerini Ural-Altaylılarıkilerle
karşılaştıran ve bu konularda 
kendisinden önce çalışmış olanların görüşlerini de hesaba katan R.
Caldwell’den bir alıntı yapalım: ‘Bu
benzerliklerden, târihin başlangıcının öncesi bir dönemden itibaren
Hindistan’da otursalar da, Dravidilerin çekirdek alanı Asya’nın merkez
bölgelerinde kök salmış oldukları; oradan Ugro-Turanî halkların kalanı ile
beraberce hareket ettikten ve Bülicistan’da 
bir koloni bıraktıktan sonra 
İndus yoluyla Hindistan’a girdikleri sonucunu çıkarmamız mümkündür
.’

Çetinoğlu:Türk
târihçilerin belirttikleri Türkler lehine olan târihî hakîkatleri, batılılar
dâima şüphe ile karşılamışlardır. Hattâ Mevlânâ’nın, Genceli Nizamî’nin Türk
olmadığını iddia etmişlerdir.  Siz,
hakîkatleri; çok sayıda batılı ilim adamlarının ilmî eserlerine dayanarak
açıklamakla kalmıyor, ispat ediyorsunuz.

Bu
bilgiler kitap hâlinde yayınlandığında yüz milyonlarca insanın alakasını
çekecek, binlerce târih kitabının yeniden yazılmasını gerektirecektir. Bu muhteşem
hizmetiniz için çok teşekkür ederiz.

 

Prof.
Dr. MEHMET BAYRAKDAR:

1952 yılında Konya’nın Beyşehir İlçesi’nde doğdu. İlkokul ve lise
tahsilinden sonra, 1973 yılında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden
mezun oldu. 1973-1978 yılları arasında Paris’te Sarbonne Üniversitesi Felsefe
ve İslâm Bölümü’nde, İslâm Felsefesi dalında mastır ve doktorasını tamamladı.
1985-1986 yılları arasında Georgetowne Üniversitesi’nde misafir Profesör
olarak, 1986-1990 yılları arasında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde
Doçent olarak görev yaptı. 1991-1993 yılları arasında Kualalumpur’da
Milletlerarası İslâm Düşüncesi Medeniyeti Enstitüsü’nde, 1995-1996 yılları
arasında da Roma Gregoiana Üniversitesi’nde İslam Felsefesi Profesörü olarak
görev yaptı. Halen İstanbul’da Yeditepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe
Bölümü’nde İslam Felsefesi Öğretim Üyesi ve Diyanet İşleri Başkanlığı Din
İşleri Yüksek Kurulu Üyesi olarak görev yapmaktadır.

Yayınlanmış Kitapları:

1-İslâm Felsefesi’ne Giriş, 2- İslâm‘da Bilim ve Teknoloji Târihi, 3-
İslâm‘da İbadet Fenomonolojisi, 4- Tasavvuf ve Modern Bilim, 5- İslâm ve
Ekoloji, 6- İslâm‘da Evrimci Yaratılış Teorisi, 7- Kayserili Davut, 8- İdris-i
Bitlisi, 9- İslâm‘da Düşünce Özgürlüğü, 10- Yunus Emre’de Aşk Felsefesi, 11-
Din Felsefesine Giriş, 12- İslâm Düşünce Târihi.

Fransızca, Arapça ve İngilizce olarak
yayınlanmış eserleri de bulunan Prof. Dr. Bayrakdar; Arapça, Farsça, İtalyanca,
Fransızca, İspanyolca, İngilizce, Latince ve Yunanca bilmektedir.

“Devalüasyon hacizdir”

0

Çok yıllar önce, bir mühendis arkadaşım, Prof. Dr. Murat
Çekirge, “Devalüasyon hacizdir!” demişti. Çarpıcı bir ifade, çarpıcı bir
hükümdü.

Türk Lirası’nın yabancı paralar karşısında hızlı bir asansör
gibi inmesi bana ta 1980’lerde işittiğim bu sözü hatırlattı. İnsanlar konuşur:
Dolar fırlamış. Veya daha romantik: Doların ateşi düşmüyor. Sonra sorarlar,
peki Avro da çıkmış mı? O da mı çıkmış. Aslında aziz dostlar ne dolar çıkıyor,
ne Avro. Biz iniyoruz. Hızla inen bir asansör gibi dedim ya. O asansördeki
herkes, bütün manzaranın yükseldiğini görür. Aslında manzara yerli yerinde
durur. Onlar yükselmiyor, biz iniyoruz.

Şu anda olup biten devalüasyon mudur? Evet devalüasyondur
veya hayır değildir dersem terimin anlamıyla ilgili gereksiz bir münakaşa olur.
Devalüasyon, yani değerinin düşürülmesi, tıpkı revalüasyon, yeniden değerlenme-
aslında değerinin yükseltilmesi-  gibi
genellikle paranın sahibinin kararıyla, egemen devletin iradesiyle olan bir
iştir. Biz TL’nin yabancı paralarla takas edilebilirliğine geçmeden önce
devalüasyon yapardık. Yani dolar şu kadardır diye verdiğimiz kararı, yine
kendimiz değiştirir ve hayır, o kadar değil şu kadardır diye ilan ederdik. Bu
ilan işi yapılana kadar da gizlilik korunurdu. Şimdi devalüasyonumuzu
milletlerarası piyasa yapıyor. Şahsım istemese de yapıyor. Arzu ederseniz adına
başka bir şey deyin; olup biten, paramızın değer kaybıdır sonuçta.

Parsel parsel Türkiye

Şimdi dönelim Murat Hoca’nın sözüne: Devalüasyon hacizdir!
Prof. Çekirge sözünün anlaşılma zahmetini de bana bırakmayıp açıklamıştı. Sizin
malınızı, tabiî kaynaklarınızı, emeğinizi yabancıların ucuz ucuz, yok bahasına
almaları demektir. El-hak öyledir!

Bir başka arkadaşım da geçen gün bir video kaydı göndermiş.
Bizim Türk malı sandığımız birçok markanın, yabancılar tarafından alınıp, artık
onların malı olduğunu anlatıyordu… Neler yoktu ki? En eskilerden Hacı Şakir,
daha yenilerden Beymen, Banvit, İçim (Süt, vs), Komili, Filli Boya, Yumoş ve
daha niceleri. Bunlar şirketler. Bunların dışında, gün geçmiyor ki yabancılar
arazi alıyor, yeni inşaatların çoğunu yabancılar alıyor haberleri gelmesin.

Ne var bunda diyeceğim. Alırlar, satarlar… Biz de alır satarız.
Bir haksızlık yok… mu? Mesela şu anda bizim bütün şirketlerimiz, bütün menkul
ve gayrı menkullerimiz, arazilerimiz, her şeyimiz, birkaç gün içinde yüzde şu
kadar ucuzladı. Bir haftada %7. Şu andaki dolar fiyatıyla hesapladım. Peki bir
yılda? 10 Ağustos 2019 günü 1 dolar 5,47 TL imiş. Şu anda 7,31. %30’un üstünde
bir… Bir ne? Devalüasyon mu diyeyim, değer kaybı mı? Ama ben dolar veya Euro
veya benzeri bir para birimi ile iş gören bir şirket veya şahıssam, başka bir
kelime kullanırım: Kelepir! İsterseniz haciz de diyebilirsiniz. Haciz malları
ucuza gider ya…

Çok ucuzladık

Başka bir ölçü alayım. İstanbul Borsasındaki en değerli 100
şirketin hisse senetlerinin toplam değerini gösteren BIST 100 indeksi. Bu
doğrudan doğruya sanayi ve ticaret varlıklarımızın en önemli kısmının fiyatının
ölçüsü demektir. Piyasanın onlara biçtiği değer budur. Çarpıcı gözlem şu, 2017
yılının bu günlerinde BIST 100 aşağı yukarı bugünkü değerindeymiş. Peki 2017
Ağustos’unda dolar neymiş? 3,54 TL. Bugün yüzde 106 artmış. Yani dışardan bakan
için bizim en büyük şirketler bugün yarı fiyatında!

 Kelepir! Haciz malları bunlar! Aktion. Sale. Kampanya.
Görülmemiş ucuzluk. Türkiye indirimde! Kapanın elinde kalıyor. Nitekim
Hindistan sitesi investment.com, BIST 100 için “Kuvvetli alım” tavsiyesinde
bulunuyor. Fakat görüyoruz ki bu tavsiye pek dinlenmiyor. Çünkü yıllardır
BIST’in bir yere gittiği yok. Ülkenin genel durumundan diyorlar. TL’nin
durumundandır diyorlar. Bunun yerine, cesareti olanlar gelip doğrudan doğruya
BIST 100’deki şirketleri alıyor.

Emeğiniz de ucuz

Son bir not: Yabancılar alıyor da, alırken paraları
yerlilere veriyor. Bu para yeni yatırımlar, yeni şirketler demek değil mi? Hem
alırken döviz bozduruyorlar. Nerde bu dövizler? Ne yeni şirketler görüyoruz, ne
döviz bolluğu. Galiba satan yerliler o dövizle başka bir iş yapıyor ve bu iş
Türkiye’de değil.

Biz sıçraya duralım, yabancılar bizi kıskana dursun… Bir
hesaplayın bakalım, bir telefon almak için sizin kaç gün çalışmanız gerekiyor.
Bir araba almak için. Bir kilo et almak için. Bir de bakın bakalım bir Alman
veya Amerikan’ın bunları almak için kaç gün çalışması lazım. Bir bakın bakalım
bir litre benzin, bir kilowat-saat elektrik onlarda kaç para bizde kaç para.
Yurt dışında lisansüstü, doktoraya gönderdiğimiz öğrenciler, Türkiye’ye
döndüklerinde ne görsünler… Dr. Öğretim Görevlisi, hatta Doçent olduklarında
alacakları ücret, öğrenci bursundan az. Ve kara kara düşünürler: Gitmek mi zor,
kalmak mı zor?

 Haciz bir tarafa, yukarıda saydığım ürünlerin çoğunda
dünyanın başka ülkelerinde görülmemiş vergiler vardır. Neden? Çünkü bizim
ödenecek borçlarımız var. Ödenecek hazine taahhütlerimiz var. Bir de taviz
veremeyeceğimiz itibarımız.

Çalışın. Emeğiniz ucuzladı ama çalışmaktan başka yapacak bir
şey yok. Çalışmanız yetmiyorsa anadan-babadan kalma araziyi, evi, dükkânı
satarsınız, eğer varsa. Yabancıya göre onlar da ucuzladı; size göre pahalılaşsa
da.

Buna haciz diyorlar veya kampanya. Bir Türk şirketi alana ikincisi
bedava. Hayırlı işler.(Alıntı: Milli Düşünce Merkezi

İngiltere’den Tespitler (37)

     Bizimle onlar
arasında keyfiyet ve içerik farkı var. Bu bakımdan yüzeysel bir karşılaştırma
yaparak fikir yürütmek yanlış olur.

     Biz -bir zamanlar-
en büyük, en son, en mükemmel, en tam bir dinin emrinden uzak tutulduğumuzdan
olacak; başka hiçbir yol göstericiyi kabullenemiyoruz. En iyiyi terkeden, aşağı
derecede olanlarla yetinemez! Onların emrine giremez. Onların buyruklarını
kabul edemez.

     Tıpkı bozulan yağ
misali. Süt ve ondan yapılanlar bozulsa. Yine de işe yarar ve kullanılacak bir
yönü bulunur. Fakat yine sütten yapılan ve sütün en son, en kıymetli ürünü olan
yağ bozulursa; artık hiçbir işe yaramaz. Atmak zorunda kalınır.

     Aynen bunun gibi,
İlahî dinlerin en sonuncusu ve en mükemmeli olan İslâm dininden uzaklaşan veya
uzaklaştırılan kimse, daha kimsenin boyunduruğu altına girmez, giremez.

     Çünkü izzeti buna
imkân ve fırsat vermez. Olsa olsa, yağın bozulması nasıl onu zehir hükmüne
getirip acılaştırırsa; Müslüman da inancını yitirince, ancak anarşist olur.
İnsaniyetten düşer. Artık tutunacak bir dal bulamaz.

     Bu hususta sadede
dönecek olursak; İngiltere’de dilencilik, umumiyetle direkt olarak, doğrudan
doğruya yapılmıyor. Ya bir müzik âleti çalarak; veya bir sportif / sporla
ilgili hareket yaparak yahut bir maharet ve ustalığı sergileyerek insanlardan
para talep ediliyor.

     Nasıl ki Türkiye’mizde
her şehirde, âdeta onun sembolü sayılan ve tâ uzaklardan görülen muhteşem ulu
câmiler bulunuyor. İngiltere’de de hemen her şehirde büyük, haşmetli; yine çok
uzaklardan, ilk önce o görülen tarihî kiliseler var.

     Camiler genellikle
beyaz taşlardan yapılmış olup, ışıl ışıl bir görünüm sergilerken; Kiliseler
umumiyetle siyah taşlardan inşa edilmiş olduklarından, siyah bir silüet / bir
karaltı manzarası gösteriyor.

     Bir başka belirgin
fark ise, camiler çok aydınlık. Sanki içleri nur ve ışık deryası. İnsan
buralarda, ulvî, manevî bir hava teneffüs eder, solurken; kiliseler, camiler
gibi o derece aydınlık değil. Biraz kasvet verici bir hava esiyor içlerinde.
Yine de Allah adına yapılan mabedler olması hasebiyle ibretle, tefekkürle ve
saygıyla gezilecek, görülecek ve manevî mekânlar olarak düşünülmesi gereken
yerler.

     Bu arada bazı
büyük ve meşhur Katedrallere / Başkiliselere girerken, müze olmadıkları halde
-pazar günleri hariç- gönüllü veya mecburi ve zorunlu para istenmesi dikkatimi
çekiyor.

X

     Cambridge’den
kuzeye doğru çıkılınca Kingly şehrinden sonra, kuzey-doğu kıyısında çok geniş
bir körfez var. Körfezin sağ ucunda, deniz kenarında, hafifce tepemsi bir yerde
kurulmuş olan Hunsanton şehri yükseliyor. Denize ve körfeze hâkim bir konumda.
Güzel bir kıyı ve tatil kenti. Diğer şehirler gibi yeşillikler arasına
serpilmiş evleriyle çok şirin bir kasaba.

     Önce körfezin orta
kısmına gelip oturduk. Küçük çadırımızı bir güzel kurduk ve çevreyi seyre
koyulduk. Kalın kum ve çakıllarla kaplı kıyı; göz alabildiğine uzanıyor.
Hunsanton şehrine doğru.

     Tuhaf olan şu:
Kıyıdayız, deniz kenarındayız ama ortada deniz falan yok! Bizim gibi ilk defa
gelen başkaları da şaşkınlık içinde. Deniz kıyafetleri ile geldikleri kıyıda
denizi göremeyişlerinin hayal kırıklığı içindeler. Med-cezir yani gel-git’den
dolayı deniz; ufuklara doğru çekilmiş durumda. Suların çekildiği yerler ise
balçık / yapışkan çamur hâlinde.

     Çocuklar; kıyıdan yavaş
yavaş uzaklaşan, kıyıdan aheste aheste çekilen denizi yakalamak ve ona eşlik
etmek için susuz olan denize, daha doğrusu deniz tabanına daldılar. Emin olun
2-3 km. deniz tabanında, içlere doğru yürüdüler. Tabii çekilen denizi
yakalayamadılar. Süklüm püklüm yorgun argın geriye döndüler.

     Bu arada biri
dürbünle uzakları tarıyordu. Düşünebiliyor musunuz manzarayı aziz okur! Deniz
kıyısında denizi arayan adam! Sonra öğrendik ki, deniz ancak akşam saatlerinde
geliyormuş!

     Eh bu kadar yol
tepip geldiğimize göre bari bekleyelim dedik. Gelişini Hunsanton kıyı şehrinde
bekledik ve gördük. Gerçekten görmeye değer bir manzara.

     (10. 10. 2003)