26.6 C
Kocaeli
Salı, Haziran 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 459

Öğretmenlere Psikolojik Destek Verilmelidir

0

Bütün dünya ile birlikte ülkemizde de büyük tahribata yol
açan Covid-19 salgını en büyük zararı eğitimimize verdi.  23 Marttan bu yana okullarımızda yüz yüze
eğitim yapılmıyor. Yapılan uzaktan eğitim tam verimli olamadı. Bu eğitimi
başarılı uygulayan öğretmenler olduğu gibi, kısmen uygulayan veya hiç
uygulayamayan öğretmenler oldu. Öğrencilerin de bir kısmı bu eğitimden tam
olarak yararlanmayı başarırken, bir kısmı denetlenemediği için doğru dürüst
takip etmediler. Bir kısmı ise (tahminen üçte biri) internet ve bilgisayar imkânı
olmadığı için dersleri takip edemediler.

Bundan daha önemlisi, bu süreçte hem öğretmenler, hem
öğrenciler eğitimden koptular, uzaklaştılar, soğudular. Her iki kesim de
çalışma disiplininden uzaklaştı. Boşlukta kaldıkları için zaman yönetimi
kavramını da kaybettiler.

Eğer salgının yaygınlığı düşerse 21 Eylülde kısmen de olsa
yüz yüze eğitime başlanacak. Bu durumda ne yapmak lazım?

Milli Eğitim Bakanlığına düşen görev, öncelikle öğretmenlere
iyi yönlü psikolojik destek verilmesidir. Bakanlık öğretmenlerimizi 21 Eylüle
kadar pedagog, psikolog ve psikiyatristlerle bir araya getirmesi gerekir.
Öğretmenleri önce içine düştükleri pisikolojik dağınıklıktan kurtaracak, motive
edecek ve yeni döneme uyumlarını sağlayacak bir eğitim verilmelidir.   Öğretmenlere verilecek ikinci eğitim,
motivasyonu ve düzeni bozulan öğrencilerin yeniden eğitim ortamına uyumlarını
nasıl sağlayacakları, onlara karşı nasıl davranacakları konularında olmalıdır.

2020-2021 Öğretim yılının öğrencilerimizin kayıp yılı olmaması
için başta Milli Eğitim Bakanlığı merkez ve taşra teşkilatı olmak üzere eğitim
yöneticilerimiz öğretmenlerimizin bir an önce sağlıklı bir ortamına uyumunu
sağlamak için her türlü çabayı göstermelidirler. Çünkü eğitimin temeli
öğretmendir. Ruh sağlığı ve çalışma disiplini bozulan öğretmenin öğrencisine
vereceği bir şey yoktur. 

Bir eşekten iki tam bir yarım ders

0

İngiltere’den Tespitler (41)

BBC muhabiri bu cevabı İngilizceye: “Türkler, Ermenileri
yerlerinden yurtlarından edip sürdüler!” şeklinde çevirerek veriyor!

     Bu da yetmiyor;
kendi yalanını, güya köylü, öyle söylemiş gibi: “Adam da bunu kabul ediyor!”
şeklinde veriyor.

     Böylece Türk köylüsüne iftira ediyor.

     Görüyorsunuz ya
sevgili dostlar; konu Türkiye olunca, İngilizlerde ne doğruluktan eser kalıyor,
ne de dürüstlükten.

     Durum bu
merkezdeyken; ya AİHM’de hak hukuk peşinde koşanlara, bilmem ki ne demeli?

     Herhalde şöyle
dense yeridir:

     “Haksızlığı; hak
iddia edenlere karşı, onlardan hak talep etmek; hakka hürmetsizlik ve
saygısızlıktır.”

     İşte İngiliz resmiyetinin
kamuoyu oluşturmak için başvurduğu kanunsuzluklar. Dünyaya karşı sergilediği
gayri meşruluklar. Yayın ilkeleriyle asla bağdaşmayan tutum ve davranışları.

     Sn. Hasan Cemal’in
-bu konuya ışık tutan- bizzat yaşadığı bir anısı var:

     İngiliz
resmiyetinin ve onun gölgesindeki özel kurumların; özellikle kendi kamuoyunu
nasıl yanılttığını gözler önüne seriyor. İngiliz resmî politikasını benimsemesi
için kamuoyunu nasıl hazırladığına somut bir örnek teşkil ediyor.

     Sn. Yazar,
İngiltere’ye gittiğinde; Türkiye’den büyük bir gazetenin yazarı gelmiş diye
merakla karşılanır. Heyecanla etrafı sarılır. Beklemediği şekilde soru
yağmuruna tutulur. Fakat sorular çok şaşırtıcıdır. Hayret eder Yazarımız.

     İşte İngiliz
aydınlarının Sn. Hasan Cemal’i bunaltan, arka arkaya gelen sualleri:

     -Siz Türkler, der
(tabii Türkiye Cumhuriyeti Devletini kastediyor) Kürt vatandaşlarınızı;
Türkiye’nin belli bir yöresinde toplamışsınız! Bu yerin etrafını çembere
almışsınız! Dışarıyla irtibat ve bağlantılarını kesmişsiniz! Hürriyetlerinden
mahrum ve yoksun bırakmışsınız! Nasıl yaparsınız bunu? Şeklinde uzayıp gider.

     Sn. Yazarımız,
hayretler içinde kalır. Fakat verdiği cevaplarla; bu sefer, o şaşırtır onları.
Ve cevabında, aşağı yukarı şöyle der:

     -Efendiler!
Türkiye’de Kürt kardeşlerimiz; Türkiye’nin her tarafında vardır. Türklerle
beraber, kardeşçe yaşamaktadır. İstedikleri yere gitmekte, istedikleri yerde
kalmakta, istediklerini yapmakta tamamen hür ve müstakildirler, serbesttirler. Sandığınız
gibi, belli bir yerde toplanmış falan değildirler. Kuşatılmış diye bir şey de
söz konusu değildir. Türkiye’de ırka dayalı bir ayrım ne devlette vardır, ne de
halk arasında. Böyle bir şey söz konusu bile olamaz, diye gereken cevabı
verdikten sonra:

     -İyi ama der,
sizler, bu ipe sapa gelmez, saçma sapan bilgileri nereden ve kimlerden
edindiniz? Diye sormaktan da kendini alamaz.

     İngilizlerin
verdikleri cevap çok düşündürücüdür:

     -Bizler bu
bilgileri, İngiliz basınından edindik. İngiliz televizyon kanallarındaki
haberlerden öğrendik, derler.

     Böylece İngiliz
resmiyeti, bir taşla iki kuş vurmuş oluyor.

     Bir: İngiliz
Devleti; İngiliz kamuoyunu siyasetini benimseyecek şekilde hazırlamış oluyor.

     İki: Türkiye
aleyhtarı gelişen, bu sun’î, yapma ve yapay dış kamuoyu, Türkiye üstünde baskı
unsuru olarak kullanılıyor.

     Üstelik hem dış
dünya, hem de Türkiye içindeki uzantıları tarafından.

     (10. 10. 2003)

Milli Eğitim Bakanlığında Acilen (Eğitim Danışma Kurulu) Kurulmalıdır

0

Bütün dünyayı
dokuz aydır tehdit eden, milyonlarca insanın hasta olmasına, yüz binlerce
insanın ölümüne sebep olan COVİD-19 salgını ülkemizde yayılmaya devam
ediyor.  Vaka ve cihaza bağlı ağır hasta
sayıları giderek artıyor. Bu gelişmelerden bütün sektörler etkilendi. Fakat bu
sektörler içinde en çok etkilenen eğitim sektörü oldu. Üniversite öncesi
eğitimde 18 milyon, yüksek öğretimde 5 milyon öğrenci 2019-2020 öğretim yılının
ikinci yarısından bu yana yüz yüze eğitim yapamıyor. Önümüzde 2020-2021 öğretim
yılı var. Bu öğretim yılının Bilim Kurulunun tavsiyesiyle 21 Eylül 2020
tarihinde başlayacağı duyuruldu. Ama zirve yapmaya devam eden salgının
okulların bu tarihte açılmasına pek izin vermeyeceği görülüyor.

Bu durumda
Milli Eğitim Bakanlığının acilen Sağlık Bakanlığının Bilim Danışma Kurulu gibi
bir Eğitim Danışma Kurulu kurmalıdır. Bu kurulda eğitimin bütün eğitim
paydaşları yer almalıdır. Paydaşlar olarak öncelikle (veli ve öğrenci
temsilcileri, her kademeden resmi ve özel okul öğretmen ve eğitim yöneticileri,
öğretmen sendikaları,  eğitimle ilgili
STK’lar, sağlık sektörü temsilcileri basın ve yayın temsilcileri, yerel yönetim
temsilcileri, meslek odaları temsilcileri) davet edilmelidir. Bu kurulda
oluşacak ortak akılla soruna çözüm yolları üretilmelidir. Bu aynı zamanda
Bakanlığın yıpranmasını da önleyecektir.

Görüldüğü
kadarıyla eğitimin önemli bölümü yine uzaktan online yapılacak. Bu kurulun
öncelikle çözüm bulacağı konu, büyük imkân ve fırsat eşitsizliğine yol açan ve
sayıları yüzde 33 oranında olan bilgisayarı ve internet bağlantısı bulunmayan
öğrencilerin sorununun çözülmesidir. Bu konuda mutlaka devlet-özel sektör-sivil
toplum işbirliği yapılmalıdır. Bu
kurulun alternatif önerilerle eğitimin sağlıklı işleyişine büyük katkı
sağlayacağına yürekten inanıyorum.

17 AĞUSTOS: “Sesimi Duyan Var mı?”

0

17 Ağustos depremi -diğer büyük afetler gibi- iç yakıcı bir ulusal acımızdır.
O talihsiz ses, henüz kulaklarımızda dönüp dolaşıyor. Bu sesi duyan var mı?.  Her seneyi devriyesinde depremzede edebiyatı
yapmak, o sese bir çare olacak mıydı, oldu mu?. Elbette değil. Temenniden öte
bir şey değil.  

 

Bu depremde; Marmara bir uçtan bir uca yıkıntıya uğramıştır. Bu yıkıntı
altında; b
üyük umutlarımız, hayâllerimiz,
geleceğimiz kalmıştır. Ancak gerçekte, bu yıkıntının altında; kontrolsüz
cehalet kalmıştır. Zaptedilmeyen kazanma hırsı, müteahhit
kontrol ilişkileri kalmıştır.  Arsızlıkinsafsızlık,
kalmıştır. Siyaset ve yerel idarecilerin ilişkileri, yönetmeliğe
uymayan kamu yetkilileri kalmıştır. Bilimsel verilere dayanmayan kat
artırım sorumluları kalmıştır. Hem de bir daha çıkmamak üzere. O sesi
duyan var mı?

Atları da Vururlar!

0

1930’ların Amerika’sı; işsizliğin
yolsuzluğun ve vahşi kapitalizmin bütün vahşetiyle hüküm sürdüğü yıllar!
İnsanlar yoksulluk ve sefalet içinde kıvranırken, ülkenin kaymağını yiyen bir
gurup azınlık, çılgınca partiler düzenleyerek sefalet içindeki insanları
zevklerine alet ediyorlar. İşte yazımın başlığı, ABD’li yazar Horace McCoy’un
romanın isminden alıntı. Horace McCoy bu romanında, çılgınca bir dans
partisinin serüvenini anlatıyor. Bu serüvende dans yarışmasına katılan çiftler,
arenada çarpışan gladyatörler gibi yarışmanın ödülünü kazanmak için bütün ahlâk
kurallarını çiğneyerek neredeyse birbirlerini boğazlıyorlar.

Ortadoğu’nun petrol yönünden en
zengin ülkelerinden İran. Yoksulluk ve sefalet orada da 1930’ların Amerika’sını
aratmıyor. İnsanlar idare lambasında yakacakları bir litre gaz yağı almak için
saatlerce kuyrukta bekleşirken, sarayın etrafındaki mutlu azınlık, zevk ve sefa
içerisinde gönlerini gün ediyorlar. Mollalar ve halk, 1964 yılında Fransa’ya
sürülen Ruhullah Humeyni etrafında birleşiyor ve halkın baskısına dayanamayan
Şah Muhammed Rıza Pehlevi, 16 Ocak 1979’da hanedanıyla birlikte ülkeyi terk
etmek durumunda kalıyor.

İşte “Atları da Vururlar” romanından(daha sonra filmleri de çevrildi) ve
İran Şahı’nın ülkeyi terk etmesinden esinlenen Tiyatro sanatçısı Ferhan Şensoy, 1982 yılında “Şahları da Vururlar” isimli tiyatro eserini
sahneye koydu. Sahnede sergilenen oyunun içeriği, kâh İran’dak gelişmeleri kâh
Türkiye’deki adaletsizlikleri ve ekonomik uçurumu mizahi bir dille seyircinin
önünde sergileyen sanatçı, muktedirlerin rahatını bozmuş olacak ki oyun, Şan
Tiyatrosunda sergilendiği anda salon yakılıyor.

Aslında bu yakın tarihteki
olayları hatırlatmamdaki sebep, geleceğe ışık tutmak içindir. İster Şah olun,
ister padişah bilinmelidir ki zulümle abad olunmaz. Her şeyin bir sonu olduğu
gibi, iktidardaki muktedirlerin de bir sonu mutlaka olacaktır.

Geçmişteki olaylardan ders
çıkaranlar, anayasa çerçevesinde ülke ekonomisi, hukuku ve siyasal yapısını
adalet ölçüsünde yönetmeğe gayret etmişlerdir, etmeyenlerden de hesabı
sorulmuştur. Ama son kırk yılın gelmiş geçmiş hükümetlerine bakacak olursak, özellikle
son yıllarda “Nepotizm” eş dost
kayırmacılığı, had safhaya ulaşmıştır. Aslında işin aslı; şu anda iktidar
erkini elinde bulunduranlar, en büyük kötülüğü kendi yakın çevrelerine yapmaktadırlar.

Düşünün Özal dönemindeki
“Papatyaları” ve yakın çevresini. Saltanatları hiç sona ermeyecekmiş gibi adeta
1980’li yıların “Lale Devrini” yaşayanlar, acaba şimdi haldeler?

Milletin bunca fakirliğine,
işsizliğine rağmen yandaş belediyelere bakın, eşten, dosttan yakın akrabadan
geçilmiyor. Üniversite ve bakanlıklar ha keza; adam üniversiteye rektör olmuş
sanki babasının çiftliğiymiş gibi kariyerine, liyakatine bakmadan karısı, kızı,
baldız, damat enişte bütün akraba-yı talûkat ne varsa üniversitenin çeşitli
kademelerine hiç çekinmeden atayabiliyor.

Türkiye’den umudunu tamamen
yitirmiş, yüksekokulunu bitiren genç işsizlerin(sayıları %30’ları tavan yapmış)
gözleri hep dışarıda, yurtdışına gitme planları yapıyorlar. Yazık değil mi
bunca emek verilmiş beyin göçü israfına, bir üniversiteyi bitirmiş öğrencinin
Türkiye Cumhuriyetine maliyeti ne kadar?

Peki ama bu gün yağma Hasanın
böreği gibi devletin bütün kurumlarını bir bir eşe dosta peşkeş çekenler, yarın
bir iktidar değişikliğinde nelerin olabileceğini hiç akıllarına getirmezler mi?
İstanbul ve Ankara Büyükşehir belediyelerinde geçmiş zamanlarda işe alımlardaki
usulsüzlük ve yolsuzlukları ibretle izlemekteyiz.

Yukarıdaki saydıklarım sadece
basına yansıyan bilindik olaylar, ya bilinmeyenler, ya aysbergin su altındaki
görünmeyen yüzü? 

Dört Ayak Üstüne Düşmek

0

Cumhurbaşkanı R.T.
Erdo
ğan Cuma günü bir müjde vereceğiz,
yeni bir d
önem
açılacak”
açıklamasını yapınca herkes bu müjdenin ne
olaca
ğını tartışmaya başladı.

Bloomberg’in
haberine g
öre, Türkiye
Karadeniz
de
bir enerji kayna
ğı
ke
şfetti ve bu kaynak muhtemelen doğal
gaz.

Haber kanallarında yorum yapanlar da ağırlıklı
olarak Karadeniz
de
çok büyük bir petrol veya do
ğalgaz rezervinin bulunmuş
olabilece
ği ihtimali
üzerinde duruyorlar.

Fakat kafaları karıştıran
bir “eksen de
ğişikliği” tabiri var. Hazine ve Maliye Bakanı Berat
Albayrak
Cumhurba
şkanı Erdoğan’ın
müjdesine ili
şkin, “Türkiye için bir eksen değişikliği,
önemli
bir süreç olacak”
dedi.

Türkiye’nin yıllık 40-50 milyar Dolar enerji
ithalatı yapan bir ülke olmaktan çıkıp, enerji üreten, cari açık vermeyen bir
devlet haline gelmesi mi kastediliyor?

“Yeni bir dönem açılması” ve “eksen değişikliği
kavramları daha da köklü değişimleri
i
şaret
ediyor olabilir mi?

Mesela Çin ile Türkiye’nin ekonomik
sıkıntılarından kurtaracak çok büyük mebla
ğlı
ekonomik bir anla
şma yapılmış
olabilece
ği ve
bunun Batı ekseninden Do
ğuya
siyasi bir yön de
ğişikliğine yol açabileceği mi
ima ediliyor?

Yoksa, bu da ekonomik şartların
bozuk oldu
ğu ve seçim dönemlerinde
halka umut a
şılamak
i
çin

İngiltere’den Tespitler (39)

        Oysa İngilizler bu
durumdan müşteki ve şikâyetçiler haklı olarak. İstiyorlar ki şehirler kıpır
kıpır olsun. Sokaklar ışıl ışıl. Giderek devlet; halkın bu eğilimine kulak
verecek gibi görünüyor. Her şey zıddıyla biliniyor, değeri anlaşılıyor. Gayri
ihtiyarî güzel Türkiye’mizin Cadde ve sokaklarının hayat dolu, cıvıl cıvıl, şen
şakrak hali gözümün önünde beliriyor, resmigeçit yapıyor.

     Çağrışımlar peşimi
bırakmıyor bir türlü aziz okur! Birbirini izliyor ne kelime; birbirini
kovalıyor sanki. Hepsi de beni de hatırla der gibiler; bir filim şeridi misali
geçiyorlar gözlerimin önünden bir bir. Velhasıl yurt dışında bir başka çeşit
oluyormuş vatan hasreti be dostlar!

     Türkiye’m tütüyor
gözümde buram buram. Sn. Sakıp Sabancı’nın sözleri geliyor aklıma. Tam tercüman
oluyor hissiyatıma. Hatırlayacaksınız ne demişti Sn. Sakıp Sabancı?

     ABD’nin New York
kentinde bir ameliyat geçiren Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sn.  S. Sabancı: “Vatanımı, bayrağımı, ezan
sesini…çok özledim!” (Gazeteler, 19 Temmuz 2003)

     Ben de sevgili
dostlar ben de…Bilhassa mavi göklerin en güzel süsü, ay-yıldızlı bayrağımı
-inanın dostlar- çok göresim, mavi göklerde, dalga dalga yankılanan, en yanık,
en güzel, en hoş ses olan Ezanı Muhammedî’yi, çok duyasım geldi.

     Ve dudaklarımdan
kendiliğinden İstiklal Marşımızın şu mısra ve dizeleri döküldü:

 

          Korkma!
Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak.

          Sönmeden,
yurdumun üstünde tüten en son ocak.

 

          Bu ezanlar
ki, şehadetleri dinin temeli.

          Ebedî,
yurdumun üstünde benim inlemeli.

X

     Türkiye’den Avrupa
insanı, tabiatıyla İngilizler de harika görünüyor. Onlar hakkında hüsnü zan /
güzel zan ve sanı besliyoruz. Özellikle insan hakları hususunda Batı’yı tam bir
erdem sahibi olarak düşünüyoruz. Anlatamıyoruz Menfi-Resmî Batı’nın iç yüzünü
bir türlü. Anlatamıyoruz Türkiye’yi nasıl düşman ve rakip olarak gördüklerini.
Nitekim:

     İstanbul’un
Türklerin elinde olmasını, Batı dünyası hiçbir zaman içine sindirememiştir.
Özellikle İngiltere; Osmanlının düştüğü dönemlerde, hemen savaş gemilerini
gönderir, koşullar öne sürerdi.

     Misak-ı Millî
(Ulusal Ant)ın kabulü İngilizleri çılgına döndürmüş: “Türkleri İstanbul’dan
atalım, bizim kararlarımıza saygı göstermeyen tek halk onlar!” (Prof. Dr. Mahir
Aydın, Cumhuriyet, 6 Ekim 2003) demeye başlamışlardı. Söz bu aşamaya gelmişken,
bir ara gazetelerde yer alan, somut bir örnek vermeden geçemeyeceğim:

     İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde talebeyken; hocam rahmetli
Prof. Dr. Tayyib Gökbilgin’den doktora yapan bir Japon arkadaşım vardı. Şimdi
Tokyo’da profesör olup, Türkiyat araştırmalarında bulunuyor ve bu konuda birçok
eser sahibidir.

     Milliyet
gazetesinde kendisiyle yapılan bir mülâkat, bir röportaj yayınlanmış. Burada
çok düşündürücü bir hatırasına yer vermişti.

     İstanbul’da
Amerikalı bir tarih profesörüyle Galata köprüsünde yürürken, İstanbul’a hayranlığını
dile getirmekten kendini alamaz ve ona dönerek der ki:

     “İSTANBUL, NE
GÜZEL BİR ŞEHİR DEĞİL Mİ?”

     Amerikalı
tarihçinin buna karşı verdiği cevap, ne yazık ki, kanımızı donduracak
mahiyettedir. Ve şahsında, Batı aydınının şuur altında yerleşmiş olan ve halen
yaşayan ve silineceğine de hiç ihtimal verilmeyen tarihî görüşlerine tercüman
olucu nitelik ve vasıfta olup, bir o kadar da düşündürücüdür. İşte Amerikalı
Profesörün çok düşündürücü cevabı:

     “Evet, İstanbul,
gerçekten çok güzel bir şehir. Fakat bir de TÜRKLERİN ELİNDE OLMASA!”

     Ne de olsa Doğulu
bir tarihçi olan ve Osmanlı Türklerine hayranlık duyan Japon tarihçi
arkadaşımı; Amerikalı tarihçinin verdiği şok edici cevap çok şaşırtır. Şüphesiz
sizler de şaşırdınız bu cevap karşısında değil mi aziz dostlar?

     (10. 10. 2003)

Dernek Yerine Parti mi Kuruyoruz?

0

Bazı yeni parti kuranlarda kafa
karışıklığı ve bir alışkanlık ortaya çıkıyor. Hemen sosyal dokumuzla ilgili bir
beyanat verme telaşına giriyorlar. Demokrat ve liberal gözükme uğruna hayati
bazı konularda tavize hazır bir tavır izliyorlar. HDP ve PKK ağzıyla konuşma
moda oldu. Milletleşme sürecini daha da güçlendirme yerine; etnik saçmalamalar
dikkat çekiyor.

            Sözde demokrasi
adına böyle bir yolu izleyenler, aslında demokrasi ile çelişiyorlar. Çünkü
demokrasi, milli seviyede mutabakatları gelişmiş, ortak idealleri netleşmiş,
bir millete mensup olma şuuru gelişmiş toplumlarda gelişmiştir. Farklı etnik
gurupların ve mezheplerin ayrı ayrı hava çaldığı bir yapı karmaşadır. Dış
tehlikeye karşı vaziyet almak, yerini iç çatışmaya bırakır. Böyle bir yapı
milletleşemediği için sosyolojik bakımdan sürü veya kalabalık kapsamına
sokulabilir.

            Milletleşme
tek tipliliğe zorlama da değildir. Her ciddi devletin ve milletin ortak kurucu
iradesi ve kuruluş amacı vardır. T.C. bir etnik guruplar koalisyonu için
kurulmamış; Milli Mücadele etnik gurupları devletleştirme sürecine sokmak için
yapılmamıştır.

            Bir
başbakanımız vardı; bir gecede görevden alınıverdi. Fazla sesi ve soluğu da
çıkmadı. Dışişleri Bakanlığı görevinde de bulundu. Bir ara stratejik derinlik
üzerinde durdu; ama fazla derinlere daldığı için Ortadoğu’daki gelişmeler
karşısında genelde açık düştü. Ayn-el Arap (Kobani)’deki oluşum Suriye’nin
kuzeyinde kantonlar kurmak içindi ve milli çıkarlarımıza da karşı idi.
Sınırlarımızı ihlal ederek yolgeçen hanına çeviren, omuzlarında ABD bayraklı ve
silahlı Peşmerge sürüsüne başarılar dilendiği, gözlerinden öpüldüğü beyanatlarını
unutmadık.

Geçenlerde eski başbakanımızın
verdiği bir beyanatta adeta etnikçi parlamento modeli tavsiye ediliyordu.
Parlamentoda her bir etnik gurup, mezhep ve belki de vatandaşlığa geçmiş
yabancıların temsil edileceği bir meclis ileri demokrasinin bir gereği
olacaktı. Bir ara Ortadoğu barışı için Esad’a teklifler götürmüştük. Esad bunları
görünce şaşırmıştı; çünkü o teklifler daha önce ABD Büyükelçisi tarafından
kendisine verilmişti. 

Kürt sorunu Kürtlerin sorunu olmaktan
çoktan çıkmış; dün Osmanlı’ya, bugün de Cumhuriyet Türkiye’sine karşı
kullanılan saldırı unsuru ve koz olmuştur. Bu yanlış kavramı kullanarak
vatanına bağlı Batı ve ABD uşağı olmayan Kürt vatandaşlarımızı töhmet altında
bırakmayalım. Basit genellemelerden kaçınmayı öğrenelim ve onun bunun tuzağına
düşmeyelim. Yasalarımızda temel hak ve hürriyetler fertler seviyesinde eşit
olarak ele alınmış; kolektif ve gurup hakları tuzağına düşülmemiştir. 1982
Anayasası’nın 10.maddesi açıktır. 66.maddede ise; ayırımcılığa gidilmemiş,
kimse dışlanmamış, Türk vatanında T.C. vatandaşları bütünüyle milli kimlikle
kucaklanmıştır. Türkiye’de bölücü ve ırkçı terör, eksik demokrasi veya daha
fazla demokrasi için ortaya çıkmamıştır. Tersine Türkiye’nin toprak bütünlüğüne
ve demokrasisine başkalarının çıkarına göz dikilmiştir. Bölünme ve ufalanma
yolunda demokrasi eksikliği iddiası, konuyu sulandırmak ve saptırmaktır. Daha
fazla demokrasi için milli ve üniter bir devletin ufalanması mı gerekmektedir?
Kaldı ki yapılan ciddi araştırmalara göre böyle bir talep de yoktur. Türkiye
etnik parselleme ile müreffeh ve bölgesel bir güç olamaz. Kendimize gelelim.
Türkiye Ortadoğu’da yıllardır mazlumların yanında olmuş, maddi ve manevi fedakârlıklar
yapmış, birçok sığınmacının ikinci vatanı olmuştur. Türkiye’yi yönetmeye talip
olanlar ve parti kuranlar iyi bir fikir cimnastiği yapmak zorundadırlar. Ancak
maalesef bizde dernek yerine parti kurma yanlışı sürmektedir. Bir yanlış da
Sayın Erdoğan karşıtlığının bazılarını yanlış ve olmadık limanlara
yanaştırmasıdır.   

Biri Yer, Biri Bakar; Yakarsa Dünyayı Garipler Yakar!

* Nesimî’ye
sormuşlar:

¾    Yârin ile hoş musun?

¾    Size ne lan! demiş.

* Ben de Büyük Ozan’ın Müslümcü ruhunu yâd ile
hatırasından helâllik dilermişim.

            Ve
deyivermişim:

 

                        Halk
içinde nizama, hukuka minnet eylemem.

Ehliyet – liyakat bilmem,
hakka minnet eylemem.

 

Çıkar ve menfaat üzre gözetirim
vaktimi;

Ranta talim ederim, ahlâka
minnet eylemem.

 

                                      X                 X                 X      

 

Bir acayip tezgâh kurdum,
tek bakarım kârıma…

Bugün yedim yedim; ya bir
şey kalmazsa yarına.

Zerrece tavrım yoktur
tamahımdan gayrına;

Rızkımı veren Reis’tir,
halka minnet eylemem.

 

                                      X                 X                 X      

 

Ey nefsim, can nefsim; sen
böyle azgın – sapkın iken

Ahirette bile huri hesaplı
çapkın iken

Allah’tan gayri her nesneye
bunca tapkın iken

Hem ‘Mevlâ kerim’ derim hem
Hakk’a minnet eylemem.

 

Arzederim.