26.6 C
Kocaeli
Salı, Haziran 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 458

Enerji Bağımlılığımız: Jeotermal Enerji

Enerji üretimi ve tüketimi
bir ülkenin refah ve ekonomik gelişim göstergelerin birisi olarak
bilinmektedir. Sürdürülebilir bir kalkınma ve gelişme, beraberinde artan enerji
ihtiyacının karşılanması ile gerçekleşebilecektir. Mevcut koşullarda
Türkiye’nin elektrik üretim ve tüketim rakamlarına bakıldığında, 2019 yılında
291milyar kWh’lik bir üretime karşılık, 290 milyar kWh’lik tüketim yapıldığı
görülmektedir. Üretilen elektrik enerjisinde yerli kaynaklara yönelmeye çalışan
Türkiye, bu enerjinin %37 lik payının kömür santrallerinden, %30 luk kısmını
Hidro Elektrik Santralleriden (HES), %19’luk kısmının Doğal Gaz
Santrallerinden, %7.4’lük bir kısmının Rüzgar Elektrik Santrallerinden (RES),
%3’lük kısmının Jeotermal Elektrik Santrallerinden (JES), geri kalanının ise,
Güneş Enerji Santrallerinden, sıvı yakıtlardan ve atıklardan üretildiği
görülmektedir. Ancak özellikle kömür ve doğalgaz ile elektrik üretiminde dışa
bağımlılık oldukça üst düzeydedir. Son günlerde Karadeniz’de bulunan yeni doğal
gaz rezervleri ve gerek Karadeniz, gerekse Akdeniz’de bulunması muhtemel diğer
rezervlerle enerjide dışa bağımlılığın daha da azalması beklenmektedir.

 Bir deprem ülkesi olan
Türkiye, fay hatları üzerinde olmanın bir avantajını da yaşamaktadır. Jeotermal
enerji, yer yüzeyinin binlerce metre altında bulunan eriyik magma odalarının
ısıttığı yer altı sularının yeryüzüne ulaşması ile elde edilmektedir.
Türkiye’deki fay hatlarının üzerinde çok sayıda sıcak su kaynakları
bulunmaktadır. Bu sıcak su kaynaklarının sıcaklıkları 130
oC üzerine
çıktığında elektrik üretimi için gerekli olan su buharı da elde edilmeye
başlanmaktadır. Yeraltındaki rezervuarlarda yüksek sıcaklıklarda bulunan su
yeryüzüne çıkmaya başladıkça basıncının azalması ile birlikte buhara dönüşmeye
başlayan sıcak su buhar türbinlerini döndürmeye başlayarak elektrik üretimine
olanak vermektedir. Ancak
Jeotermal enerjide kullanılan akışkan yani
sıcak su maalesef sonsuz bir ömüre sahip değildir. Özellikle meteorolojik
koşullara bağlı olarak akışkan miktarındaki azalmalar enerji üretiminde
dalgalanmalar yaşanmasına neden olabilecektir. Bu yüzden jeotermal enerjide
“sürdürülebilirlik” önemlidir. Jeotermal enerjide kullanılan sıcak su, elektrik
üretiminden sonra yeniden yer altına gönderilerek bu sürdürülebilir döngü
sağlanabilmektedir. Böylece çok uzun süreli bir enerji kaynağı elde edilmiş
olmaktadır.  

 Jeotermal enerjinin
ekonomimize olan katkısını sadece elektrik üretimi ile sınırlandırmak yanlış
olacaktır. Jeotermal enerji tarımda seracılık alanında; binaların ısıtılmasında,
kağıt hamuru ve kağıt üretiminde, patates işleme tesislerinde, atık su işleme
tesislerinde proses ısı ve kurutma aşamalarında; karbondioksit, gübre, lityum,
hidrojen gibi bazı kimyasal maddelerin elde edilmesinde; kaplıcalar ile sağlık
turizminde; maden suyu üretimi; kültür balıkçılığı gibi farklı kullanım
alanlarında ekonomimize çok ciddi katkılar sağlamaktadır.

 Türkiye’de, İzmir-Dikili,
Afyon-Merkez, Afyon-Sandıklı, Yozgat, Nevşehir – Kozaklı bölgelerinde jeotermal
enerji kullanımlı seracılık yapılmaktadır. Verimlilik konusunda örnek vermek
gerekirse, iklimin kış aylarında nispeten yumuşak olduğu Antalya’da, bir serada
domates üretiminde metrekarede 18 kg domates elde edilirken, bu rakam
Afyon-Merkez’de jeotermal enerji ile ısıtılan serada metrekarede 60 kg’a kadar
çıkmaktadır. Bu rakamlar, jeotermal enerji ile yapılan seracılığın
yaygınlaşması durumunda iç ve özellikle dış piyasada Türk domateslerinin yılın
12 ayı kendisine pazar bulacağını göstermektedir. Jeotermal enerji ile konut
ısınmasının sağlanmasında Afyon, İzmir-Balçova, Gönen, Kırşehir, Kızılcahamam
ve Simav başı çekmektedir. Afyon için 1998 yılı rakamlarına göre yapılan bir
çalışma, şehirde jeotermal enerji ile ısınma maliyetinin yerli linyit kömüre
göre 4, elektriğe göre ise 12 kat daha ucuz olduğunu göstermiştir. Jeotermal
enerjinin bu saydığımız kullanım alanlarına baktığımızda, birçok alanda
kullanılabilen, bu kullanım alanları ile ülkemize döviz kaynağı yaratabilecek
ve dışa bağımlılığı kesinlikle olmayan bir enerji türü ile karşı karşıya
olduğumuzu görürüz. 2007 yılında 35 MW kurulu jeotermal kapasitesi olan Türkiye,
bu rakamı 2019 yılında 1.5 GW’a çıkararak ile dünyada jeotermal enerji
üretiminde 4. sırada yer almıştır. Kuşkusuz ülkemizin jeotermal potansiyeli
bundan daha fazladır. Günümüzde toplam enerji üretiminde %3’lük bir paya sahip
olan jeotermal enerjide, yeni enerji sahalarının aranması ve bulunması şüphesiz
enerji ithalatçısı olan ülkemizin geleceğine yapılacak önemli bir yatırım
olacaktır. Karadeniz’de bulunan ve bizleri çok mutlu eden 320 milyar
metreküplük doğal gaz rezervlerinin sadece 7 yıllık olduğu düşünülürse,
jeotermal enerjinin, dış bağımlılığı olmayan çok uzun süreli kullanım avantajı
ile ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

 Son yıllarda, ülkemizde
üniversite sınavına giren gençlerimiz arasında Yerbilimleri Bölümleri’ni
(Jeofizik Müh., Jeoloji Müh., Petrol ve Doğal Gaz Müh., Maden Müh.) seçme
oranları hızlıca azalmaktadır. Gerek istihdam politikaları, gerek vakıf
üniversitelerinin düşük puanlarla öğrenci alması gibi sebeplerle, tercih
edilmeyen bölümler arasında olmaya başlayan Yerbilimleri Bölümleri, ülkenin
enerji bağımlılığına bakıldığında stratejik bölümler olarak karşımıza
çıkmaktadır. Burada ilgili Bakanlıkların ve YÖK’ün bir araya gelerek, ülkemizin
geleceği için asgari sayıda yerbilimciyi mezun (lisans ve lisansüstü) ve
istihdam edecek politikalar geliştirmesi oldukça önem kazanmıştır. Bu yönde
doğru adımların atılması hepimizin ortak dileğidir.

 Sağlıcakla…  

Prof. Dr. Yümni Sezen ile Türkler ve İslâmiyet Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: İnsanlar,
neden bir dine bağlanmak ihtiyacını hissederler?

Prof. Dr. Yümni Sezen: Kurumlaşmış
dinde fıtrî ve gerçek sebep aidiyet duygusudur. İnsan, aidiyet duygusu olmadan
yaşayamaz. Diğer canlı varlıklarda da seviyelerine göre ve içgüdüsel olarak
aynı mekanizma mevcuttur. Bir arslan, arslan sürüsüne; arslan yavrusu arslan
ailesine yönelik aidiyet içgüdüsüne sâhiptir. Arslan fillerin arasında, tilki
de arslanlar arasında yaşayamazlar. Böcekler kendi dünyalarında birliktedirler.
İnsan en yakından en uzağına kadar halka halka genişleyen aidiyet duygusu içindedir.
Aile, sokak, mahalle, kasaba, şehir, millet, ülke ve insanlık bu halkaları
teşkil eder. Biyolojik, psikolojik, sosyal-psikolojik, kültürel, ideolojik
aidiyete tâbidir. İnsan aynı zamanda manevî birlikteliğe ait bir aidiyet duygu
ve düşüncesi taşır. Din, mezhep vb. insanın aidiyetsiz, tek başına, dağda veya
ormanda yaşar gibi yaşaması imkân dışıdır. Ateistler yalnız değillerdir. Bir
sosyal gruba, bir kültür grubuna aittirler. Sâdece bir noktada, elbette önemli
bir noktada ret ve inkâr içine düşmüşler, Yüce Varlık yerine başka bir şeyi
tabiatı, ilmi, insanlığı vb. koymuşlardır. Kültürel olarak farkında olmadan,
inkâr ettikleri kurumun içindedirler. Adlarıyla, alışkanlıklarıyla, törelere
ait olmalarıyla bu açıkça görülür. Sâdece Mutlak Varlığı tanımadıklarını iddia
etmektedirler. Psikolojik olarak gerçekte ‘sırf inanma’ yönelişlerinin dışında
değillerdir.

Çetinoğlu: ‘Korku
insanı dindar yapar’ Denilir. Bu söz ile ilgili yorumunuzu alabilir miyim
Hocam? 

Sezen: İnsanlar baskı altında dine
girmezler ve girmemişlerdir. Zorlama ile iman bir arada olmaz. Bu iş
‘inanma’nın tabiatına aykırıdır. Onun için İslam ‘dinde zorlama yoktur’ demiştir. İnanma veya inanmama yönünde baskı,
ancak takiyye (*) denen şeyi doğurur ki bu da geçicidir. Bunu da
anlayış ve yorum farklılıklarıyla karıştırmamak gerekir. Takiyye anlayış ve
yorum farklılıkları türünden değildir.

Korkuyla,
baskıyla, takiyye altında biri Müslüman görünmüş olabilir. Fakat bunlar ferdî
olaylardır. Ferdî olaylar psikolojiyi ve önemli kişiler ve kişilikler ise
târihi ilgilendirirler, fakat sosyolojiyi ve sosyoloji kanunlarını
ilgilendirmezler. Ferdî olaylar imana dönüşmezler. Niyetler de sosyolojik olay
değillerdir. İyi niyetler birikimi sosyolojik olaya dönüşür, kötü niyetler
birikimi ise engelleyici sosyal olaylardır. Bu açılardan bakınca Türkler veya
başka bir kavim, ‘zorla Müslüman olmuştur
diye bir sosyolojik izah yapılamaz. Vuku bulanlar ferdî olaylardır. Kültür
asimilasyonundan söz edilebilir. Fakat bu durum Müslüman olanlar için de vuku
bulabilir, Müslüman olmadan da gerçekleşebilir. Lübnan halkının yarısı
Hıristiyan, yarısı Müslüman’dır. Her iki grup da Arap kültürüyle asimile
edilmişlerdir.

 

Çetinoğlu: Arap
orduları karşısında ölüm tehlikesiyle karşı karşıya gelmiş olmak, Türklerin
İslamiyet’i kabullerine vesile olmuş olabilir mi? Ne sebeple?

Sezen: Türkler başlangıçta fert fert,
isteyerek ve gönülden Müslüman olmuşlardır. Bu durum İslam’ın ilk yıllarında
Mekke ve Medine’ye kadar uzanmıştır. Az sayıda da olsa Türk kökenli Araplaşmış
Müslümanlar buralarda görülmektedir. İlk şehit kadın (Sümeyye) köken itibarıyla
Türk idi (Pami-Pamuk). O devirde Araplaşmış daha başka Türkler de vardı. Bunlar
İranlı Selman gibi, araya araya oralara gitmiş ve Müslüman olmuşlardı. Rum
asıllı Süheyl de öyle idi. (Süheyl-i Rumi)

 

Çetinoğlu: Türklerin
İslamiyet’i kabullerinde etkili olan unsurlar konusunda bilgi lütfeder misiniz?

Sezen: Türklerin büyük kitleler hâlinde
Müslüman olmaları, asırlarca süren sessiz arayışın patlamasıdır. Bunun vesilesi
de ya Talas Meydan Savaşı gibi ölüm kalım meselesi veya Hakan’ın Müslüman
olarak yol açması olmuştur. Çinlileşmeye her zaman karşı çıkan Türkler,
Müslümanlığı tercihte hem dünyevî (hayatî) hem uhrevî kazanç görmüşler, altta
yatan ruhî kaynayışın sonucuna ulaşmışlardır.

İslam merkezine
yakın olanların, Türklerden önce Müslüman olmaları, özellikle o gün için son
derece tabiîdir. Burada rol oynayan faktörlerden biri coğrafya, diğeri kültür
birliği veya yakınlığıdır. Aynı kavimden veya benzer kültürden olmanın
garantisi yoksa da avantajı vardır. Türkler hem coğrafya olarak uzak, hem Arap
kültüründen farklı bir kültür sisteminde idiler. Buna rağmen Müslüman olmaları
kolay olmuştur. Bunda arayışın rolü baştadır. (Sürekli din değiştirmeleri ve
çeşitli dinlere girmeleri bunun işâretidir).

Gök Tanrı
anlayışı da sebep olmuştur (Yukarıda, yüce vb. anlamlarla). Putperest
olmamaları da rol oynamıştır (Şamanizm putperestlik değildir). Türkler üzerinde
şimdi kestiremeyeceğimiz daha çok çeşitli faktörler vesile olmuştur.

    

Çetinoğlu: 
Türkler İslamiyet’i kabul etmekle Arap
kültür ve medeniyetine girmiş oldular mı? Girdilerse, girmiş olduklarının
göstergeleri nelerdir, girmedilerse, ne sebeple girmediler?

 

Sezen: Türkler İslamiyet’i kabul
etmekle Arap kültürüne girmiş olmadılar. Zamana ve bölgeye bağlı aşırılıklar
olmuş olabilir. Fakat bu, bütünlüğü ilgilendirmemiştir. Türkler kendi
kültürlerinde Müslüman olarak yollarına devam etmişlerdir. Esâsen Türklerin
Müslüman olmalarının yoğun olduğu dönem, asimileci Emevilerin son zamanlarına
ve gevşemiş dönemine rastlar. Artık ortada Arap Kültür ve Medeniyeti değil,
İslam Kültür ve Medeniyeti vardır. Müslüman olan milletler de bu üst sistemin
içinde yerlerini almışlardır. Türk-İslam Kültür ve Medeniyeti, Arap-İslam
Kültür ve Medeniyeti, İran-İslam (veya Fars-İslam) Kültür ve Medeniyeti,
Hind-İslam Kültür ve Medeniyeti gibi. Eğer Batılılar da sâdece ferden değil,
kültür olarak İslamlaşırlarsa, şüphesiz Fransız-İslam Kültür ve Medeniyeti,
Alman-İslam Kültür ve Medeniyeti vs. doğacaktır. Fakat bugün için bu, söz
konusu değildir. Ferdî Müslümanlıklar kültüre intikal etmemiştir.

 

Çetinoğlu: Teşekkür
ederim Hocam.

 

(*)
takıyye: Kendisine zor kullanılan bir kimsenin
canını, malını ve koruması gerekli varlığını mutlak bir tehlikeden kurtarmak
için gerçekte benimsediği görüş ve kanaatin aksini söylemesi ve bu şekilde
hareket etmesi. Karşı taraf ile aynı fikirde imiş gibi görünmesi.

 

Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN

 

1938’de Urfa’nın
Birecik ilçesinde doğdu. Aynı yerde ilk ve ortaokul öğreniminden sonra
1957’de Gaziantep Lisesini bitirdi. 1961’de Ankara Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi’nden mezun oldu. Millî Eğitim Bakanlığına bağlı çeşitli okullarda
öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. 1975’de İstanbul Ortaköy Eğitim
Enstitüsü’nde öğretmenlik yaptı. 1976-1978 yıllarında İstanbul Yüksek
Öğretmen Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 1985’de Marmara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçti. Bir yıl sonra İstanbul
Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Anabilim Dalında
doktorasını tamamladı. Sırasıyla Yardımcı Doçent, Doçent ve sonra Profesör
unvanlarını aldı. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Din Sosyolojisi
öğretim üyeliğinden emekli olarak çalışmalarına devam etmektedir.

 

Çalışmaları
felsefe, sosyoloji, din sosyolojisi ve İslamî sosyoloji üzerinde
yoğunlaşmıştır.

 

Yayınlanmış
kitapları: Günümüzde İslâmiyet ve
Milliyetçilik
(1978), Sosyolojiye
Göre Halk-Millet-Devlet
(1982), Târihî
Maddeciliğin Tahlil ve Tenkidi
(1984), Hayatın Manâsı (1984), Sosyoloji
Açısından Din
(1988, 1993,1998), Sosyolojide
Temel Bilgiler ve Tartışmalar
(1990,1997), Türk Toplumunun Lâiklik Anlayışı (1993), İslâm Sosyolojisine Giriş (1994), Maddeci Felsefenin Çıkmazları (1996), Çağdaşlaşma, Yabancılaşma ve Kimlik (2003), İslâm’ın Sosyolojik Yorumu
(2004), Hümanizm ve Türkiye (2005),
Kültür ve Din / Türk-İslam Örneği
2011. Ayrıca; Kültür adıyla
Fransızcadan bir kitap tercümesi, çeşitli dergi ve gazetelerde makaleleri
yayınlandı.

 

Prof. Dr. Yümni
Sezen evli ve üç kız babasıdır.

 

İlerleyiş, Gerileyiş, Bitiş

0

İlerlemek, gerilemek, değişmek, yenileşmek; kendi içindeki
çelişkilerle dilimizden düşmeyen kelimeler. Her birine bir anlam yüklemişiz,
onlarla mesaj oluşturuyoruz, birbirimizi anlamaya çalışıyoruz. Gerçekte nedir,
ilerleme, gerileme, yenileşme, değişme?

İlerleme, denizde, kulaç atarak; karada, yürüyerek;  havada, uçarak sağlanıyor. Peki, her kulaç
atış, yürüyüş, uçuş ilerleme midir?

Seni kuşatan zaman ve mekân, taşıdığın niyet, icra ettiğin
iş, bu eylemlere perspektif kazandırıyor. İleriye taşıdığına inandığımız zaman
ve mekânın, bir süre sonra bizi geriye attığını anlıyor, hayıflanabiliyoruz.
Hamallığını yaptığımız taşların, Cehennem yolunda döşeli olduğunu görmek, ne
büyük pişmanlık!

Denizdeyim, Karadeniz’in serin ve coşkun sularında kulaç
atıyorum. Karadan uzaklaştım, bir hayli ilerledim, baktım ki sahilden epey uzak
noktadayım, panikledim. Bu yorgunlukla, hoyrat dalgalara rağmen karaya nasıl
ulaşabilirim, kendimi nasıl emniyete alabilirim, diye düşünmeye başladım. Az
önce ilerleyen ben, şimdi, ilerlemiş mi, gerilemiş mi oldum?

Göçmen kuşlar aynı yıl içinde bir mevsim güneye bir mevsim
kuzeye göçüyorlar, gerçekte bunlar ilerlemiş mi oluyorlar, gerilemiş mi?

Kelimelere yeni bir mana yüklemek, hayata yeni gözle bakmak,
algıları yeniden formatlamak gerek, diye düşünüyorum. Sözgelimi, bizi kuşatan
zaman düzleminde, aldığımız her nefes bir kazanç mı, kayıp mı; zaman bizi
ileriye mi, geriye mi taşıyor? Belki, zamanı “düz değil, inişli çıkışlı,
engebeli” diye nitelemek daha doğru olacak; çünkü her çıkışın bir inişi, her
inişin bir çıkışı var. 

 Tanpınar, son on
dokuz yılını bir otel odasında geçiren hocası Yahya Kemal’in halini şu sözlerle
ifade eder: “Zavallı Yahya Kemal, bir insanın bir insanda bu birbiri ardınca
değişen çehreleri, ne garip ve hazin oluyor ve nasıl en son çehre hepsini
siliyor, bitiriyor? Park Otel’in barında gördüğüm küçük, dar, takatsiz
adımlarla ancak yürüyebilen biçare ve acınacak ihtiyar…”

Sermet Sami Uysal da Y. Kemal’in yalnızlığını şöyle anlatır:
“Otel odası dağınık. Gömme dolabın hemen yanında üst üste konmuş bavullar göze
çarpıyor. Bavulların tepesinde kitaplar, gazeteler ve boş pasta kutuları.
Şairin karyolası, odasının ortasındadır. Yahya Kemal hep karyolada oturur. Ufak
bir sehpada gelişigüzel duran Birinci sigarası paketleri, kibrit kutuları,
paslı çakı, kalemler, cep saati… Tam bir savruluş içinde… Telefonun az
berisinde dolu ve boş maden suyu şişeleri, reçeteler…”

Hepimiz için bir benzeri mukadder olacak bu son sahneye doğru
ilerliyor muyuz, yoksa el bebek gül bebek kundaklardan bir meçhule doğru
geriliyor muyuz? Son yerimiz; ilerinin gerisi mi, gerinin ilerisi mi?

Huzurdan yoksun huzur evlerinde, bir zamanlar işgal
ettikleri üst makamlarda güç zehirlenmesiyle ahkâmlar kesen insanların, şimdi
burun sızlatan ihtiyarlık kokusuyla kesif yalnızlığı somutlaştıran ve çöp
kutusundaki atık kadar itibara muhtaç halini görünce iniş çıkış, varlık yokluk,
ilerlemek gerilemek üzerine biraz daha beyni zorlamak gerektiğini düşünüyorum.

Değişimde de bir ilerleme ve gerileme süreci yaşanıyor.
Hangi değişim ne kadar ileri veya geri, ne kadar doğru veya yanlış?

Temel’le İdris, bir gün her nedense mezarlığa gider. Temel,
İdris’e takılmak ister: “Ula İdris, sen bir gün öleceksin, seni bu mezara
getirecekler, mezarın üzerinde otlar bitecek, bir inek gelecek, bu otlardan
yiyecek, sonra senin mezarının üzerine üç okka def-i hacet yapacak, görenler de
‘Uy bizim İdris ne kadar değişmiş!’ diyecekler.” İdris lafın altında kalmaz:
“Pek haklısın Temel, doğru söylüyorsun, ha sen de bir gün öleceksin, aynı inek
buraya gelecek, senin üzerindeki otları yiyecek, üç okka da senin üzere
yapacak, görenler de diyecekler ki ‘Ula bizim Temel hiç değişmemiş.’”

Değişim ve ilerleme, hayatın dinamiği, bundan kaçış yok.
İmtihanımız, bu dinamizm içinde aktif rol sahibi olup olamamakta. Galibiyet,
mağlubiyet; iniş, çıkış; yaşam, ölüm; kafir, mümin; soğuk, sıcak; zengin,
fakir; birer dinamizm ekseni.

Eksende bulunmak, kaderimizdir; Tercih ettiğimiz yön,
imtihanımız olacaktır. Arkamızdan mutlaka “Neydi, ne oldu?”, “değişti,
değişmedi” veya “değişti de ne oldu”  diyecekler.

Bu acıtıcı soruları önce kendime, sonra size sormak
istiyorum: “Neydik, ne olduk; değiştik mi değişmedik mi; değiştiysek nereye
evrildik? Gelmemiz gereken nokta neydi, neredeyiz? Bulunduğumuz noktanın
hesabını bende emeği ve beklentisi olanlara, tarihe, gerçek hesap sorucuya
verebiliyor muyuz? Yoksa Yunus’un “Var, biraz da sen oyalan.” dediklerinden mi
olduk?

Tarihe geçmek, zamanda iz bırakmak; değişimin mimarı olmakla
mümkün. Değişimin içinde hem ilerleyiş hem gerileyiş hem iniş hem yokuş var;
ama hepsinin sonu “bitiş”.

“Bitiş” çizgisinde “mutlu son”a ulaşanlara imrenmek ve
onlardan olmak, ne güzel!

Gençliğe Kurulan Uyuşturucu, Bağımlılık ve Duygusuz Bir Nesil Oluşturma Tuzağı

0

       Gençlik, zararlı
ve bağımlılık yaratan madde ve araçların saldırısı altındadır. Müstehcen
yayınların yanı sıra; sigara, alkol ve bunlara benzer maddelere bağımlılık
artmakta ve bunlara başlama yaşı da oldukça düşmektedir. Eroin bağımlılığı ve
arkasından uyku verici ve sakinleştirici ilaçlara düşkünlüğün geldiği
görülmektedir. Bu ve buna benzer maddelerin gençlik kesiminde ve diğer
kesimlerde kullanılmasını mazur görmemeliyiz. Bunları, yorgunluk giderici,
gerginliği azaltıcı, arkadaşlık ve beraberlik işareti olarak görmek son derece
yanlıştır. Çoğu kere bunlar kendini kabul ettirebilme aşamasında da
kullanılmaktadır. Gençler genellikle merak ettikleri için uyuşturucu kullanmaya
başlamaktadırlar. Bu sebeple, uyuşturucuya karşı özendirici davranışlardan
kaçınmak gerekmektedir. Ayrıca, arkadaş ve çevre baskısı ile de gençler
uyuşturucu kullanımına yönelebilmekte ve yapılan telkin ve ısrarlara çoğunlukla
arkadaş gurubu dışında kalabilirim korkusuyla uyulmaktadır.

        Uyuşturucu
madde kullanımının birey üzerinde yapmış olduğu tahribata bakacak olursak; gece
uykusu bozuluyor, unutkanlıklar başlıyor, sinirlilik ve tahammülsüzlükler baş
gösteriyor, gözlerde kızarıklıklar oluşuyor ve böylece uyuşturucu kullanımı
yaşama kalitesini düşürerek onları adeta yaşayan bir ölü haline getiriyor.

        Gençlik üzerine
karanlık odaklar tarafından kurulan bir başka tuzak da duygusuz bir nesil oluşturma
gayretleridir. Hayatın gerçeklerini bilmeyen, duygusu olmayan, vatanını,
bayrağını, dinini, ülkeleri için canlarını çekinmeden veren şehitleri tanımayan
oportünist bir gençlik yetiştirmek onların en büyük özlemi olmuş ve kısmen
başarı da sağlamışlardır. Bu odakların gönlünde yatan gençlik sadece eğlenen,
yiyen, içen bir gençlik. Geçmiş ve gelecek kaygısını düşünmeyen, sorumsuz bir
gençlik. Vatanı, bayrağı, milli ve manevi değerleri angarya olarak gören bir
gençlik. Müşahedeler gençliğin bu ortama doğru hızla kaydığı yönündedir.

       Gençliğin bu hale düşmesinde toplum kadar anne
ve babaların da rolü vardır. Çocuklarına yeteri kadar zaman ayırıp gerekli
ilgiyi, sevgiyi ve şefkati göstermeyen anne ve babalar suçludur. Bu konuda aile
içi eğitim ön plana çıkıyor. Anne ve babaların çoğu uyuşturucu maddeler ve
kurulan tuzaklar hakkında yeteri kadar bilgi sahibi bile değildir. Çocuklara,
ebeveynleri tarafından yeterli ilgi gösterilmezse eğer, sorumluluk duygusundan
kaçan, bencil ve ne yaptığını bilmeyen bu çocuklar hemen karanlık odakların
tuzağına düşüyor. Bu eksikliğin mutlaka giderilmesi gerekmektedir.

       Alınacak kanuni
ve sosyal tedbirler ile bu tür maddelere ve tuzaklara ilgi azaltılabilir.
Bunların başında gençliği spor yapmaya yönlendirmek gelmelidir. Karanlık
mahfiller hakkında gençliği bilgilendirmek ve yönlendirmek gerekmektedir.
Ayrıca, muhtevasında uyuşturucu madde bulunan ilaçların insan bünyesine göre
verilmek suretiyle bağımlılık azaltılabilir. Alkol ve uyuşturucu telkini yapan
her türlü film, dizi ve reklamlar yasaklanmalı veya ihtisas sahibi kişilerce
denetlenmelidir.  Anne ve babalar,
çocukları ile kuvvetli sevgi bağı kurmaları, onlara doğru ve yanlışı
öğretmeleri, çocuklarını dinleyerek onların sorunlarına yardımcı olmaları,
onların uygun bir aile ortamında yetişmelerini sağlamaları en büyük görevleri
olmalı.  Ancak bu şekilde sağlıklı
nesiller yetiştirilebilir.

Malazgirt Bu Toprakların Can Suyu, 30 Ağustos Devletimizin Kuruluş Harcıdır.

0

  Öncelikle Malazgirt zaferimizin 949’ncu, 30
Ağustos zaferimizin 98’nci yıl dönümünü büyük bir coşkuyla kutluyor; vatan
topraklarımız uğruna hayatlarını seve, seve feda eyleyen tüm şehitlerimizi rahmetle
anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyor, tarih sayfalarına böylesine
büyük zaferleri yazan atalarımızı minnetle yâd ediyorum.

  Türklerin
İslamiyet’i benimsemesi, Alpaslan Han’ın 1071 Malazgirt Zaferiyle Anadolu
topraklarına ayak basmasıyla başlayan bu bölgedeki yaşam savaşı­mız, o tarihten
beri vatan bellediğimiz Anadolu coğrafyasında süregelmiş, sürmeye de devam etmektedir…

  Unutulmasın ki:

         ‘’Milletinin tarihini bilmeyenler;
ülkesinin, milletinin gelece­ği ile ilgili doğru kararlar veremezler. İnsanoğlu
tarihini bildiği ölçüde değer kazanır, sahibi olduğu değerler ölçüsünde değer
üretebilir.  Türklerin Muhteşem tarihi,
tarih öncesi devirler­den başlar.’’

        Binlerce şehidimizin kanlarıyla sulanan
aziz vatan topraklarımızın bu yaşlı dünyaya yansıyan iz düşümünün görüntüsünde
Alparslan Han ile Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yeri çok farklıdır.

      Alpaslan Han, Anadolu topraklarının
kilidini açan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ise bu topraklarda Türkiye
Cumhuriyeti Devletini kurandır.

       Onlar
bu coğrafyada var oluşumuzun liderleri, geleceğimize ışık tutan, en sıkışık
zamanlarımızda bizlere umut kaynağı olan aziz vatan topraklarımızın değişmez
yüzüdürler.

        Gazi Mustafa Kemal Atatürk 98 yıl önce
meclis kürsüsün­den yapmış olduğu açıklamada, ‘Bağımsızlık benim karakterimdir diyerek’; bulunduğu coğrafyada son
nefesini vermekte olan bir imparatorluktan, sadece milletine olan güveniyle,
inan­cıyla bir güneş gibi doğacak Türkiye Cumhuri­yeti Devletinin ilk müjdesini
vermiştir.

      Tıpkı ‘’Çanakkale geçilmez’’ dediğinde yanılmadığı gibi; 26 Ağustos
1922’de başlayan Büyük Taarruzda ‘’Ordular
ilk hedefiniz Akdeniz’dir’’
emriyle Yunanı denize dökerken de yanılmayacak,
İzmir Hükümet Konağına şanlı bayrağımız çekilecektir.

       6 Ekim 1923’de İşgal güçleri İstanbul’u
terk ederken, tıpkı düşman zırhlılarını Sarayburnu önlerinde ilk gördüğünde
ifade etmiş olduğu gibi; ‘’Geldikleri
gibi giderler’’
söyleminde de haklı çı­kacaktır.

      Çünkü devletimizin kurucusu Büyük Önder
Gazi Mustafa Kemal Atatürk istiklal savaşımızın o mucizevî başarısında sade­ce
milletine, Büyük Türk Milletine güvenmişti.

      Çünkü o büyük dahi, Türk Milleti için:

     ‘’Dünya
yüzünde ondan daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur
ve bütün insanlık tarihinde görülmemiştir.’’

Tespitiyle milletimizin dünya tarihine o muhteşem geçmişiyle damgasını
vurduğunu çok iyi biliyordu.

        Türk Milleti:

Tarih boyunca diline, dinine, ülküsüne, vatanına,
bayrağına, devletine, milletine, örfüne, geleneğine, izzet-i nefis ve haysiye­tine
sahip çıkan, vakurlu ama kibirli olmayan bu üstün nitelikle­riyle tarih
sahnesinde yer almıştır.

Büyüklerine saygıyı, küçüklerine sevgi ve hoşgörüyü
daima ön planda tutan, devletine her daim bağlı ve saygılı olan bu bü­yük
millet; tarih sayfalarında sıralamaya çalıştığım bu üstün nitelik­leriyle
tanınmış; dostlarının gıpta ile izlediği, takip ettiği; düş­manlarının ise
merakla, kıskançlıkla, korkuyla izlediği bir millet olmuştur.

İşte bu nitelikleriyledir ki:

Türk Milleti yaşadığı her coğrafyada bu üstün
özellikleriyle iz bırakmış, daha Amerika kıtası keşfedilmemişken; atala­rımız
üç kıtada at oynatmış, kılıç sallamıştır.

Böylesine büyük bir milletin vatan bellediği
topraklarda ta­biat ananın bu büyük millete kucak açmasının, bu topraklarda
yaşayabilmesinin daima bir bedeli olmuş; Türk Milleti tarihin her döneminde
vatan bellediği toprakların bedelini kanıyla, ca­nıyla ödemiştir.

O nedenle milletimize anamızın ak sütü gibi helal olan
bu son vatan topraklarımızla bizler arasında
kanımızla-canımızla-emeğimizle-alın terimizle hercümerç olmuş bir bağlılık
vardır.

Nasıl ki, Çanakkale Destanının yazıldığı gazi
topraklarımız­da 250 bin şehidimiz pahasına, milletimizin nice kahramanlıkla­rıyla
düşmana diz çökmemiş isek; mazisi insanlık tarihiyle başlayan böylesine büyük
bir mil­letin vatan sevdası hiçbir zaman eksilmeyecek, hiçbir şer odağı
karşısında da diz çökmeyecektir.

Bu noktada soluklanıp; ardımızda kalan mazisi şanla,
şeref­le dolu tarih sayfalarımıza baktığımızda, hep şu gerçekle karşı­laşırız:

Türk Milletinin dara düştüğünde, en sıkıntılı, en yalnız
kal­dığı dönemlerde; ’düşman vatanın bağrına hançerini dayadığın­da’, her türlü
ihanet, şer odakları karşısında yaşadığı toprakla­rın kurtuluşu, özgürce yaşam
hakkı, bağımsızlığı için öne çıkan, gözünü kırpmadan tüm bunlara karşı koyan
tek bir güç vardır:

Bu güç; Büyük Türk Milletinin her şey­den önde gelen
‘Önce Vatan’ sevgisidir.  Bu büyük
millet; kendisini sarıp, sarmalayan canından aziz bilip vatan belle­diği
topraklara, tabiat anaya olan borcunu hep böyle ödemiştir, böyle ödemeye devam
edecektir.

Tıpkı 15 Temmuz 2016’da yaşanan o ihanet gecesinde, bu
borcunu bir kez daha şanla, şerefle ödediği gibi. Vatanın bağrına dayanan o
zehirli FETÖ hançerine kanı, canı pahasına karşı koymuş; şehitler, gaziler
vermiş ama bu alçaklar çetesinin vatan topraklarını ele geçirmesine, iç kargaşa
çıkart­malarına geçit vermemiştir.

Çünkü Vatan; Türk Milletinin yaşam hamurudur. Bu hamur
Türk Milleti­nin namusudur, şerefidir, onurudur.

Çünkü Vatan; Türk Milletine atalarından emanet, burçlarında
ay yıldızlı bayraklarımızın dalgalandığı gururudur.

Çünkü Vatan; gelecek nesillerimizin istikbali, yaşam
geleceğimizin ele ge­çirilemeyen, geçirilemeyecek son kalesidir.

 Malazgirt Zaferimiz vatan bellediğimiz bu
toprakların can suyu, 30 Ağustos Zaferimiz ise devletimizin kuruluş harcıdır.

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yaşanan Korona
salgını nedeniyle bu yıl yapılması planlanan 30 Ağustos Zafer Bayramımızın
kutlama törenleri İç İşleri Bakanlığının ilgili genelgesi ile kısıtlanmış olup,
‘’kalabalık riski- virüs- mesafe’’ nedeniyle meydanlarda yapılmayacaktır.

Ancak, Ayasofya’nın ibadete açıldığı gün yaşanan o
mahşeri kalabalığı, üniversiteye giriş sınavlarında bir araya gelen milyonlarca
öğrencimizi hatırladığımızda, her gün televizyonlara yansıyan sokak, pazar yerleri,
avm’ler, plajlar ve turizm bölgelerinde yaşanan kalabalıkları gördükçe; acaba
buralarda virüs yok muydu, diye düşünmeden edemiyor insan!

Bu nedenle 30 Ağustos’ta elimde Ay yıldızlı Şanlı
Bayrağım, göğsümde Gazi Madalyam, yüreğimde Atatürk sevgisi, aklımda
Cumhuriyetin kazanımları, bayramın coşkusuyla birlikte sokağa çıkacağım.

 Elbette ağzımda
maske olacak, sosyal mesafeye de dikkat ederek, virüsle arama mesafe koyacağım.

 Ama 30 Ağustos
Zafer Bayramımızın muzaffer komutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e olan
sevgimin, onun bize emanet etmiş olduğu milli bayramlarımızın kutlanması için
aramıza konulmak istenen hiçbir mesafeyi kabul etmeyeceğim. 

Görünmez savaş: Üniversite – Teknoloji – Finans

0

Bilgi ve Endüstri
Casusluğu

Çin’in Bin Yetenek
Programı, dünya çapında başarılara sahip yabancı uzmanlara önemli paralar
veriyor. Programın internet sitesinde, “Küresel Uzmanlar İşe Alma Programı’a
girecek yabancı uzmanlar, Çin’e giriş ve çıkışta, Çin’de oturma, sağlık
hizmetlerinden yararlanmada, sigorta, vergi, ev temini, maaş, vs. konularında
avantajlardan yararlanır” deniliyor. Siteye göre uzmanlardan beklenen, üç yıl
boyunca yılda dokuz ay Çin’de çalışmaları. “Programa katılan her yeteneğe,
araştırmalarını desteklemek için bir seferde 1 milyon RMB (renminbi) verilir.
Uzmanı işe alan kurum, bilim alanlarında araştırma yapanlara, özellikle temel
bilimler için toplam 3-5 miyon RMB araştırma ödeneği verecektir.”

Harvard hikâyesi

Spalding’in kitabı
çıktıktan sonra ABD’de Harvard Üniversitesi’nde bir Bin Yetenek skandalı
patladı. Üniversite’de nanoteknoloji alanında dünya çapında bir bilim adamı,
Prof. Charles M. Lieber, aynı zamanda Harvard’ın Kimya Bölümü Başkanıydı. 2011
yılında Thomson Reuters onu dünyanın önde gelen kimyageri seçti. Öyle
anlaşılıyor ki Çin de aynı fikirdeydi. 2012’den itibaren üç yıl boyunca
Lieber’e ayda 50.000 dolar maaş ve toplam 158.000 dolar harcırah verdi. Çin
üniversitesinde bir araştırma laboratuvarı kurması için de 1,5 milyon dolar
aldı. Bu olay patladığında çalıştığı Çin üniversitesinin adı pek bilinmezdi.
Şimdi üniversiteyi bilmeseler bile bulunduğu şehri bütün dünya bilyor: Wuhan
Teknoloji Üniversitesi. Savcıya göre Lieber, 2012-2015 yıllar arasında Çin’in
Bin Yetenek Programı’nın kontratla bağlı bir üyesiydi.

ABD mevzuatına göre
Lieber’in suçu bunları yapmak değil, bunları yaptığını gizlemekti. 2018
Nisan’ında, ABD Savunma Bakanlığı müfettişlerinin sorgusunda Bin Yetenek
Programı’na katıldığını inkâr etti. Mahkeme evrakı, Lieber’in Kasım 2018’de bir
daha yalan söylediğini gösteriyor. Bu tarihte, ABD’nin NIH (National Institutes
of Health- Millî Sağlık Enstitüleri) Harvard’a Lieber’in Wuhan Teknoloji
Üniversitesi ve Bin Yetenek Programı’ıyla ilişkisini sordu. Lieber, ilişkiyi
inkâr ettiği için, Harvard da NIH’a, Çin üniversitesinin Lieber’in ilişkisini
abarttığını ve onun asla Çin’in bu programında yer almadığı yönünde bilgi
verdi; üniversite de yalan beyanda bulunmuş oldu.

Savunma Bakanlığı ve
NIH, Lieber’in birinci araştırıcı sıfatıyla yer aldığı Harvard Lieber Araştırma
Grubu’na 15 milyon doların üstünde para veriyordu. Bu hükümet paralarını
sağlayan kontratların bir şartı da muhtemel menfaat çatışması ve yabancı
işbirliği konularında bilgi verme mecburiyetiydi.

Teknoloji harbi

Çin, Batı’dan ihtiyaç
hissettiği teknolojilerin uzmanlarını avlamaya çıktığında paranın önemi yoktur.
General Electric firmasında jet motorları alanında çalışan bir mühendisin
hikâyesi ilgi çekici. Spalding, “Jet motoru yapmak, aya gitmekten daha zor bir
iştir” diyor. Çin Uçak Endüstrisi Şirketi AVIC (Aviation Industry Corporation
of China), mühendisin emekli olduğunu öğrenir. Mühendise maaşının on katını
teklif eder. Sonunda mühendis teklifi reddeder ve ABD Hava Kuvvetleri’ne girer.

Bazen adam almak
yerine doğrudan doğruya firmalarla kontrat yapılıyor. HKO (Halk Kurtuluş
Ordusu) hesabına çalışan Çin askerî cihaz firmaları nükleer başlık taşıyan
kıtalararası balistik füze yapımında bazı zorluklarla karşılaştıklarında
General Motors’un bir alt birimi olan Hughes Elektronik şirketine ve Boeing
Uydu Sistemleri’ne başvurdu. Anlaşmalar yaptı. Sonuçta ABD’yi vurabilecek uydu
ve roket sistemlerine gerekli teknolojiyi elde etti.

Spalding diyor ki,
“Siz ne kadar büyük olursa olsun kâr veya şirket ortaklarına dönecek gelir
böyle bir projeyi makul kılmaz diye düşüneceksiniz. Fakat görünen o ki şirket
kârı ve piyasa payı tutkusu akl-ı selimi yok ediyor. Kötü niyetli oyuncular ve
büyük rakamlı kontratlar, şirketleri suç ortaklığına ve kanunları çiğnemeye
sevk ediyor. Olan millî güvenliğimize oluyor.”

Sonunda ABD Dış
İşleri Bakanlığı, Hughes Elektronik ve Boeing’in tepesine bindi, Çin’e
verdikleri bilgilerde 123 adet kanun ihlali tespit etti ve her bir şirkete
32’şer milyon dolar ceza kesildi. Hughes bir bildiriyle, “almamız gereken
izinleri almadığımız için üzgünüz” dedi.

Endüstri bir
silahtır: 2025-2049 hedefleri

Çin’in kendi
vatandaşlarına anlattığı vizyonda 2025 ve 2049 önemlidir Çünkü 1925, Şanghay
işçi hareketinin, 1949 ise Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun tarihleridir.
Bu yıl dönümlerini Çin, dünya liderliğinin iki basamağı olarak görüyor.

Fakat daha 2049
gelmeden, teknolojideki konumu gayet iyi. Bir kere kendi halkını gözlemede
dünyada bir numara. Yaklaşık bir milyar kamera ve Yapay Zekâ kullanan yüz
tanıma sistemi var. Bu sistemlerin vatandaşların “sosyal kredi”lerinin
hesaplanmasına girdi oluşturduğunu daha önce belirtmiştim. Dünyanın en hızlı
süper bilgisayarı, en güçlü hipersonik rüzgâr tüneli ve ilk kuantum bilgisayarı
şifrelemeli uydu iletişim sistemi hep Çin’de.

Çin, ileri teknoloji
yatırım hedeflerine şu alanları koymuş:

Yeni bilgi
teknolojileri.

İleri sayısal
kontrollü alet ve robotlar.

Havacılık ve uzay
sistemleri.

Okyanus mühendislik
donanımı ve gelişmiş gemiler.

İleri raylı taşıma
sistemleri.

Enerji tasarruflu
otomobiller ve yeni-enerji otomobilleri.

Elektrik donanımı.

Tarım makineleri.

Polimerler ve diğer
yeni malzeme.

Biyo-tıp ve ileri
tıbbî donanım.

Bu sektörlerde
tasarım ve üretime hâkim güç hâline gelmek, aslında daha büyük bir hedefin
vasıtasıdır. Dünyanın her yerindeki şirketlere hâkim olmanın ilk adımıdır. Bu
başarılınca, mesela Çin tarım makineleri ve tıp donanımında pazar lideri
durumuna gelince; gelişmiş gemilerin ve onların gideceği limanların sahibi
haline gelince; dünyanın büyük coğrafyalarında jeopolitik kontrol imkânına
kavuşacaktır.


Bu yolda şimdiden öne
çıkan Çin şirketlerini şöyle listeleyebiliriz:

Baidu (yapay zeka,
şoförsüz arabalar)

Alibaba (e-ticaret)

Tencent (e-ticaret)

Megvii (yapay zeka)

DJI (yapay zeka,
İHAlar)

BAIC (yeni enerji
araçları)

Geely (yeni enerji
araçları)

BYD (yeni enerji
araçları)

Huawei (yarı
iletkenler, iletişim ve tüketici elektroniği)

BBK Electronics
(tüketici elektroniği)

Xiaomi (tüketici
elektroniği)

Aviation Industry
Corporation of China (havacılık ve uzay)

CRRC (demiryolu)

Sinopharm (ilaç)

Finans

Spalding, iki şirket
yöneticisi ve dünyanın en büyük bankalarından birinin gayrı-menkul yatırım
direktörü ile New York’taki bir yemeği anlatıyor. Büyük bir lojistik firmasının
yöneticisi olan Moran, bankacıyla hemşehri olduğunu da keşfediyor, sohbet koyulaştığında
bankacıya soruyorlar, “Geceleri uykunu kaçıran bir şey var mı?” Bu aslında
mükemmel bir ekonomi sorusudur. Bankacının uykusunu kaçıran şey nedir? Bankacı
hiç tereddüt etmeden cevap veriyor: “Tek kelime”.

 

– “Nedir?”

 

– “Çin.”

 

– “Niçin?”

 

“Bizim banka ve bütün
diğer büyük Batı bankaları Çin gayrimenkulüne milyarlarca dolar yatırdık ve bu
parayı nasıl geri alacağımıza dair hiçbir fikrimiz yok. Her ayın on gününü
Çin’de geçiriyorum ve her ay eve döndüğümde kendimi geçen ayınkinden daha hasta
hissediyorum.”

Moran’ın Spalding’e
aktardığı sohbetin devamı daha da çarpıcı. 2008 krizi sırasında, ekonomiye can
suyu olması maksadıyla ABD, bankalara, ayda 80 milyar dolar veriyor. Sistemine
giren bu para, iç piyasaya değil, o sırada en kârlı yatırım gibi görünen Çin
bankalarına, Çin bankalarından, Çin şirketlerine, onlardan da devasa gayrı
menkul yatırımlarına akıyor.

ÇKP’nin rüyası,
tamamen bağımsız bir ekonomi ulaşmak. ABD’nin 1950’li yılları gibi. O on yıl
boyunca ABD ne ithalata, ne ihracata bağımlıydı. Hızla büyüyen kendi ekonomisi
kendine yetiyordu. Çin de gerektiğinde dünyadan izole yaşayabilecek bir ekonomi
inşasına çalışıyor.

Bunu yapmak için
sıfırdan şehirler kuruyor. Toplamda 120 şehir. Moran, 5’er-10’ar milyon insanı
barındırmak üzere tasarlanmış, çoğu New York şehrinden büyük yeni yerleşimler.
Olup biteni canlandırmak için 2012 ilâ 2014 arasındaki üç yılda, Çin’in,
ABD’nin 1900 yılından 2014’e kadar üretip döktüğünden daha fazla çimento
döktüğü gerçeğini düşünün. Bu atılım için başta Wall Street (ABD menkul
kıymetler borsası) olmak üzere uluslararası para piyasalarından para toplamış.
2018 yılında Moran, Çin’e gittiğinde gördükleri onu şoka sokmuş. Bankacı
arkadaşının nasıl geri alacağız

diye endişelendiği
milyarlarca dolar önünde duruyormuş: Kimsenin oturmadığı gökdelenler,
apartmanlar ve imalat ortamları.

Nasıl mücadele
edilir?

Kitabın sonunda
Spalding, “Ne yapmalı?“, sorusuna cevap vermeye çalışıyor.

 Çin, bağımsız
firmaların, sosyal ve mali denetimi altında iş yaptığı bir alan değil. Ne bağımsız
firma, ne de bağımsız Çinli var. Bunu daha önce söylediğim ve aşağıda
tekrarlayacağım gibi en iyi anlatan ifade: “Sivil Çinli yoktur!” Çin,
insanların esir işgücü şartları altında çalıştığı; sosyal hak, telif hakkı,
seçme hürriyeti gibi kavramların ölümcül tehlike sayıldığı bir ortam.

Çin şirketleri ABD’de
şube şirketler açıyor. Az önce naklettiğim 2008’lerin gayrı menkul yatırımı
büyük çapta bu şirketlere ABD bankalarının ve fonlarının verdiği paralarla
gerçekleşmiş. Gayet normal. ABD şirketleri de, dünyadaki başka şirketler de
aynı şeyi yapıyor. Yalnız bir fark var, şirketleri ABD kurumu Borsa Şirketleri
Muhasebe İnceleme Kurulu (PCAOB- Public Company Accounting Oversight Board)
denetliyor. Spalding bu kurula, finans muhasebe denetiminin altın standardı
diyor. Kurul ABD’de borsalarda alım-satım yapılan bütün şirketleri denetliyor.
ABD borsalarına kote olan 224 Çin şirketini de. Bunların 2018’de pazar
sermayesi toplamı 1,8 trilyon dolar! Tamam… Mesele yok. Fakat mesele var. Şöyle
ki bir firmaların ana şirketleri, denetime izin vermiyor! Dolayısıyla ABD’deki
şirket bilançosunda görülen ana şirkete yatırım veya ana şirketten alınan veya
ödenen kâr payı ve benzer kalemlerin aslını araştırma imkânı yok.

“Devletimizin üç
kuvveti de“, diyor Spalding, “teknolojimizi, fikir ürünlerimizi ve en önemlisi
anayasada teminat altına alınan haklarımızı korumak için ellerinden geleni
yapmalıdır. Bu korkutucu bir öngörü gibi görünüyor fakat totaliter Çin’in
alaycı, anti-demokratik, anti-bireyci, anti-insancı vizyonu, hür dünyaya başka
bir seçenek bırakmıyor.” Bunları gerçekleştirmek için, Spalding’e göre, ABD’nin
mevcut kanunlarını dikkatle uygulaması yeterli: “ÇKP’nin Batı’da savunduğu
yanıltıcı mantığa göre mademki serbest ticaret refaha ve refah da demokrasiye
götürüyor, gümrük vergileri kötü olmalı. Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne
girmesini sağlayınca ÇKP, düşük gümrük duvarları sayesinde Amerikan
yatırımcısının parasıyla dünya imparatorluğunu büyüttü.”

Çin modelinde diyor
Spalding, iş dünyasında Batı’daki kontroller yoktur. Çalışma şartları felaket
düzeyindedir. Çevre kanunları pek zayıftır. Yalnız Spalding değil, birçok
gözlemci, Çin’i devasa bir esir çalıştırma kampına benzetiyor. Peki, şimdi ABD
yatırımı başka ülkelere gidecek… Spalding, “Maalesef“, diyor, “ABD yatırımı
çekmeye çalışan diğer ülkeler de ÇKP modelini taklit ediyor; işçiyi sömürüp
çevreyi tahrip ediyorlar. İş dünyası için iyi olan bir şey, ülke için her zaman
iyi olmayabilir”.

Rüşvet ve ahlak

Spalding, kanunlarca
korunan ahlak ilkelerinin titizlikle uygulanmasını Çin’le mücadelenin ana metotlarından
biri olarak görüyor. Rüşvet ahlaksızlıktır ve kanunlar rüşveti yasaklar. Rüşvet
kanunlarını uygulayın diyor. ABD silahlı kuvvetlerinde fuhuş suçtur diyor.
Devlet memuriyetinde de suç olmalıdır. Devlet gücünü ellerinde tutanlar,
halktan daha sıkı kurallarla denetlenmelidir. Siyasiler ve devlet memurlarının
tamamı… Federal, eyalet ve belediye memurları, onların aileleri.

 Sivil Çinli yok

Çinlinin devlet
taleplerine uyması zaten Çin kanunlarınca mecburidir. Çin istihbaratı yurt
dışındaki bir Çinli’den casusluk yapmasını isterse vatandaş buna hayır diyemez.
Fakat şimdi bu mevzuatın uygulaması da kolaylaştı. Sosyal kredi skoruyla bugün
Çin, teoride ve pratikte ABD’deki Çin diasporası üzerinde etki ve kontrole
sahip. Çin vatandaşlarına şirket sırlarını, endüstri tasarımlarını, her şeyi,
bildirmeleri emredilebilir. Aksi takdirde skorları, hatta Çin’de kalan
ailelerinin skorları düşürülür. Mesela düşük skorlu dokuz milyon insanın
uçaklarda business-class bilet alması yasaklandı. Düşük skorlu ev hayvanı sahiplerinin
hayvanlarına el kondu. Bu çok güçlü bir sosyal kontrol manivelası. ÇKP yurt
dışındaki vatandaşlarının manipülasyonunda bunu kesinlikle kullanır.

Global tefeciliği
önle

Çin bir taraftan
Batı’dan nakit yatırım alıyor, diğer taraftan dış ticaret fazlasıyla kolayca
kullanabileceği bir servet biriktiriyor. Her şey gibi bu servet de parti
kontrolünde ve devlet için bu da hâkimiyet yarışının bir aleti.

Daha önceki
bölümlerde anlatılan Sri Lanka’nın Hambantota Limanı güç oyunlarının açık bir
misalidir. Çin firmaları limanın inşası için para ve hizmet sundular ve sonra,
alacakları ödenemeyince tam bir tefeci tavrıyla bütün arazi ve operasyona yüz
yıllığına el koydular. Sri Lanka, Çin’in aslında Çin’e yardım için “yardım”
ettiği düzinelerle kalkınmakta olan ülkeden biridir. Olan biten Osmanlı’nın
Düyûn-u Umûmîyesi’ne de benziyor. Onun bir işletme ve bir bölgeyle sınırlı
şekli.

Çin’e karşı tedbir
düşünen sadece General Spalding değil. Batılı 100’ün üzerinde parlamenter,
hükümetlerden bağımsız olarak Çin’e karşı birlik oluşturdu. Bu ayrı bir
inceleme konusu olabilir. Birliğin ismi, Çin Konusunda Parlamenterler Arası
Birlik (Inter Parliamentary Alliance on China). İlkeleri, çalışmaları ve
kampanyalarını ipac.global adresindeki sitelerinde anlatıyorlar. Kampanyaları
arasında Uygurlara yapılan zulmün önlenmesi de var. Bu birlikten bu noktada
bahsetmemin sebebi, beş maddelik, “Ne Yapıyoruz?” başlığı altında verdikleri
programlarının beşinci maddesi. Madde, yatırım ve borç verme yoluyla millî
egemenliklere tecavüzü ele alıyor. Millî kişiliğin korunması: Çin Halk
Cumhuriyeti’nin gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerin (pazarların)
egemenliğini veya kurumlarını, borç vererek, yatırım yoluyla veya başka
usullerle tehdit etmesine izin verilmemelidir.

İnsan hakları

Spalding son bölümde
bir toparlama yapıyor.

 

Kitabın hedefi ABD’yi
uyandırmak… Onun için ABD’nin temel hürriyetlerini saymış

 

Konuşma ve ifade
hürriyeti

İnanç hürriyeti

Yoksulluktan azade
olmak

Korkudan azade olmak

Bunlardan, diyor,
Çin’in halkına sağladığı sadece yoksulluktan azade olmaktır. Bu önemlidir ama
tek temel insan hakkı bu değildir. Konuşma, fikir, din, basın hürriyetleri Çin
Komünist Partisi’nin düşmanları sayılıyor. Bu konuda parti yayınları var. Görünmez
Savaş yazılarımın birincisinde 2013 tarihli, ÇKP “Doküman 9” hikâyesinde bu
anlatılıyordu: “‘Evrensel değerler’ denilen Batı tipi hürriyet, demokrasi ve
insan haklarının evrensel ve ebedi olduğu inancı, ÇKP’nin temellerine
saldırıdır. … Batı tipi anayasaya dayanan demokrasiyi yüceltme hatası… mevcut
liderliği ve Çin karakterli sosyalist yönetim sisteminin altını oyma
teşebbüsüdür“.

Korkudan azade olmaya
gelince… ÇKP, dünyaya hep dostça, kazan-kazan mesajı verirken hukukla değil
korkuyla hükmeder. Vatandaşlarını kontrol etme peşindedir, açıkça fikirleri,
davranışları ve kendini ifade etmeyi kanun dışı ilan eder.

Spalding’ten doğrudan
aktarayım:

“Amerika’nın gözünü
kâr hırsı kör etti. Londra ve New York’taki güç simsarları işsiz insanlara ucuz
ürünler satmak için Çin’deki köle işçiliğini kullanmaya karar verdi. İş bu
noktadan sonra çığ gibi büyüdü ve Çin, kâr, hırs ve hissedar servetini arttırma
mantrasına kapılmış bir dünyayı kullanarak menfaat sağladı.”

“Artık seçme
imkânımız yok. Çin, bitmek tükenmek bilmeyen tecavüzüne son verene kadar ya
bedeli ne olursa olsun Çin’in hâkimiyet saldırısını durduracağız veya elinizde
sırf bu kitap var diye, veya İncil, veya Kuran veya Bhagavad Gita, Fahrenheit
451 veya Winnie-the-Pooh var diye sizi tutuklayacak bir hükümetin hâkim olduğu
bir toplumda yaşamaya razı olacaksınız. Neden mi tutuklayacak? Çünkü içerik
hoşuna gitmemiş ve düşünme hürriyetiniz de zaten kanun dışı.”

“Amerika’da yönetime
kim geçerse geçsin, şunu anlamalıdır: Çin dünyadaki en dostane düşmandır. Yüzünde
tebessümle elinde hediyelerle gelir ve sizi iç çamaşırınıza kadar soyar.”

Bu sözler bize o
kadar yabancı değil sanki. Bin üç yüz yıl öteden geliyor:

“Çinliler altını,
gümüşü, ipeği, ipeklileri ihtiyaçtan fazlasıyla öylelikle verirler. Çin
halkının sözleri tatlı, ipeklileri yumuşakmış. Tatlı sözle, yumuşak ipeklilerle
kandırıp uzaktaki halkları bu şekilde kendilerine yaklaştırırlarmış. Yakına
yerleştikten sonra da gereken kötülüğü orada düşünürlermiş… Çinlilerin tatlı
sözlerine, yumuşak ipeklilerine kanıp Türk halkından birçoğunuz öldünüz.”(Alıntı:
Milli Düşünce Merkezi)

Şarkıların Hikâyeleri

0

“Yahya Kemal Beyatlı şiirlerinin bestelenmesinden pek hoşnut olmazdıdiye anlatılır. Çünkü
O şiirlerinin güzelliği ve ahengindeki yüksek seviyeyi iyi biliyordu.
Muhtemelen hissettiği duyguyu yansıtmayan bir melodi giydirilmesiyle şiirinin
bir artı değer kazanmayacağını düşünüyordu.

Mesela “dâhî” bir bestekâr ve önemli bir
hanende olan Münir Nurettin
Selçuk,
 Yahya
Kemal’in bazı şiirlerini bestelemiştir. Yahya Kemal, Münir Nurettin sevdiği bir
dostu olmasına rağmen, bu bestelere karşı “şiirlerimi ne hale soktu?”
diye tepki verirmiş. Musiki meclislerinde hangi eseri dinlemek istediği
sorulduğunda “yeter ki benim şiirlerimden bestelenmiş olmasın”
dermiş.

*********************************************

Deniz Faciasının İlhamıyla Muhteşem Beste

1953 tarihinde Çanakkale Nara burnunda İsveç
bandıralı bir gemiyle çarpışan Dumlupınar denizaltımız 81 denizcimize
mezar olur.
Yaşanan faciayı ve şehitlerin “vatan sa
ğ olsun” diye
biten son sözlerini anlatan haberi radyodan dinleyen (dede) Süleyman Erguner çok etkilenir.

O gece Yahya Kemal’in “Ömrün Şu
biten neşvesi tam olsun erenler”
 mısraıyla başlayıp, “Evvel giden ahbaba selam olsun erenler” diye biten şiirini Uşşak makamında besteler.

Yahya Kemal’e “sizin şiirinizi Süleyman Erguner
besteledi
” haberini verenlere ünlü şairin tepkisi şu
olmuş: “Eyvah, bunu bana Süleyman da mı yaptı?

Fakat daha sonra bu besteyi dinleyen Yahya Kemal eseri çok beğenmiş “işte böyle olur
diyerek Süleyman
Erguner’i kucaklayarak tebrik etmiş.

Yahya Kemal şiirlerinden yapılmış bestelerden sadece
ikisini takdir edermiş. Diğer eser de Selahattin
Pınar
‘ın bestesi olan Bayâtî makamındaki “Kalbim yine
üzgün seni andım da derinden”
 şarkısı imiş.

*********************************************

Neyzen Süleyman Erguner ve Bestekâr Amir Ateş

Şarkıların ve sözlerinin hikâyesini bilerek dinlemek veya
söylemek onlardan çok farklı lezzetler algılanmasına sebep oluyor. Hele de bu
hikâyeleri birinci elden dinleme imkânı bulmuş iseniz. Yukarıda anlattıklarımı
ney virtüözü (torun) Süleyman
Erguner
 ve Udî Dr. Fatih Borlu eşliğinde, büyük bestekâr, hanende Amir Ateş ile ikili olarak şarkı ve ilahi
söylemek bahtiyarlığına kavuştuğumuz bir dost meclisinde öğrendim. Bizi misafir
eden Şair Aynur Saydam Hanımefendinin Boğaz’daki konağında bu iki
değerli sanatçımızdan dinlediklerimden naklediyorum. 

O Amir Ateş ki Türkiye’nin yaşayan en büyük
bestekârlarından. “Seni ben unutmak istemedim ki”, “Bir
kızıl goncaya benzer dudağın”, “Ben seni unutmak için sevmedim”
 ve daha birçok (800’e yakın) bestelediği
güzel şarkıları ve
ilahileriyle
 musikimizde
önemli yeri olan bir sanatçı. Aynı zamanda hanende, mevlithan ve Üsküdar Musiki
Cemiyeti’nde Hoca ve Yönetim Kurulu Başkanı.

Dost meclisine bir de ney virtüözü (aynı zamanda TRT Müzik
Dairesi Başkanı, koro şefi, araştırmacı yazar) torun Süleyman Erguner
de dâhil olunca sözün sanata ve sanatçıya
devri kaçınılmazdı.

*********************************************

Girift

(Torun) Süleyman Erguner, Giriftzen Asım Bey adlı büyük bestekârdan sonra kimsenin
ilgilenmediği bir Türk enstrümanı olan “girift“i
tekrar kültürümüze kazandırmış.

“Görünüş olarak ney’e benzemekle beraber neyden oldukça
farklı bir yapısı ve boğuk tatlı bir sesi olan” bu saz üzerine çok ciddi
çalışmalar yapmış. 

Bugüne kadar hiçbir ses kaydı bulunmayan bu sazın yapımı
ve icrasını öğrenmiş. “Girift” icrasıyla, İstanbul Büyükşehir
Belediyesi Kültür A.Ş. tarafından yayınlanan “Girift
adlı albümünü çıkarmış.

Bu albümü ve açıklayıcı bilgileri “en tepedeki iki
devlet yöneticimize
” göndermiş. Ama bir kuru teşekkür
yazısı dahi gelmemiş.

Maalesef bu dönemde gerçek sanatçılara iltifat ve
alaka yok.”
 Mesela Azerbaycan’da
olsa, bu hizmetleri yapan virtüöz bir sanatçının heykeli dikilir, müthiş
ödüller verilirdi.

*********************************************

Amir Ateş’ten “YUNUS” İlahisi

Bir dernek Yunus Emre üzerine yazılmış şiirlerden yeni
bestelenmiş ilahi yarışması hazırlamış. Hoca kendisine gelen mektubu masasında
unutmuş. Kendisine son gün hatırlatılınca, Hoca elinin altında bulunan Bekir Sıtkı Erdoğan‘ın şiir
kitabına göz atmış. 

Hikâyenin devamını Amir Hoca’dan dinleyelim: “İçimde
bir dertli bülbül, Öter Yunus Yunus diye
 başlayan şiiri seçtim. O gece hicaz makamında besteyi yaptım. Yarışma
kuralı gereğince isim yazmadan bir rumuzla notaya aldım. Sabah dernek binasının
önünde arabayla durduk. Doç. Dr. Emin
Işık
 notayı
alarak dernek binasına çıktı. ‘Kimse olmadığı için kapı altından kâğıdı içeri
attığını’ söyledi.”

Bu olayı neredeyse unuttukları bir zamanda, bazı
arkadaşları Amir Hoca’ya “Ahmet ÖzhanYunus’ diye bir ilahi albümü çıkardı,
sizin eserinize benziyor”
demişler.

Amir Hoca hemen telefona sarılarak “Ahmet çiğim çok güzel bir
ilahi okumuşsun, tebrik ederim” demiş. 

Ahmet Özhan, “70-80 senelik olduğunu tahmin ettiğin çok
güzel bir eser elime geçti. Ağabey darılma sen de bestekârsın ama her kimse
adam çok harika bir beste yapmış”
 cevabını vermiş.

Bunun üzerine Amir Hoca’nın “Bekir Sıtkı Erdoğan’ın
yaşı 60 civarında. Şaire haksızlık yapma” şeklindeki cevabı ve takiben
bestenin de Hoca’ya ait olduğunu öğrenen Ahmet Özhan çok çok özür dilemiş.

****

NOT: Akıl ve gönül zenginliğinden uzak
tartışmalarla gerginiz. Sanat ve estetikten mahrum ruhlarımızın nefes alabileceği
bir pencere açabilmek için 2012’de yazdığım bir yazımı kısaltarak yeniden
paylaştım.

‘Zafer’ler Kolay Kazanılmıyor Hacı!

0

(Asrın seli kadermiş ve paraymış diye duyduk;

 2023’ün gazını 2020 yazında yedik
te doyduk.

 1071’i keşfedip 30 Ağustos’u es
geçenler;

2009’un yazısını buraya inadına koyduk.)

 

Millî Mücadele’mizi büyüten yokluktur,
yoksunluktur. Ordunun ve paranın yok, düşmanınsa çok olduğu hengâmede çözülen
diz bağları “
Kurulur, bulunur, yenilir” üçlemesiyle onarılmıştır.

1911, 12, 13, 14, 15, 16,
17, 18, 19, 20, 21, 22.. Sayması dile kolay,
yaşaması zehir – zemberek
tam 12 sene harp meydanları evimiz, siperler döşeğimiz, mermiler azığımız olmuş
. Anaokuluna yeni başlayan
yavru liseyi bitirince bitirmişiz askerlik tahsilimizi.

Elde yok, avuçta yok..
Kiminin ekmeklik bir parça mısırını da düşman alınca mısır koçanlarını döverek
un etmişler ve ondan da ekmek. Kimi atların, katırların dışkılarındaki arpa
tanelerini toplayıp temizleyerek çorba..

Kimi ağaç kabuklarını (Edirne), kimi süpürge tohumlarını
(
Çeşme), kimi otları ve
ısırganları (
Bahçecik) yiyerek yaşaya kalmışlar
ve zaferin müjdesini bunun karşılığında almışlardı. Kimi
Hacer Nine gibi bitip tükenmek
bilmeyen göç yolculuklarında yorgunluktan öldü diye bırakılmış, kimi
Mahmut Dede gibi seferberlikten dönen
babasının üniformasındaki bitleri elleriyle ayıklamış ama hepsi de mütevekkil,
mağrur ve halâskârlara minnetle dolu.

O yüzden millî efsanemizin
Şairi
İstiklâl
Marşı’mıza âyetle başlıyor:
“Korkma! Üstün
gelecek sensin, sen.”
(Ta-ha – 68) Yine o yüzden “Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırmasın” diye dua
ettiriyor.

Duanın dem vakti
felâketlerse
en büyük felâket 7 düvelin işgal orduları
değil 7’den 70’e bu milletin 7, 8 hatta 9 parçaya bölünerek umudun sandalına
kürek çekmesidir.

o  Mevcut İktidar (Hilâfet ve Hükümet)

o  Kuva-yı Milliye (Milli Kuvvetler)

o  Kuva-yı İnzibatiye (Kontra Ordu)

o  Azınlık Çeteleri (Rum ve Ermeni eşkiyası)

o  Âdi Çeteler (Yerli eşkiyalar)

o  İşgal Komiserliği (İngilizler, Fransızlar)

o  Düşman Kuvvetler (Yunanlılar)

o  Yerli İşbirlikçiler (Hain kontenjanı)

o  Propagandalı
Yılgınlık (Hiçbiri şıkkı)

Talihin çoktan seçmeli sorusu iletişimin ve
ulaşımın zar zor becerildiği lâkin aynen bugün olduğu gibi
dezonformasyonun / bilgi
kirliliğinin had safhada

olduğu bir vetirede kalbiyle ve gönlüyle doğru yolu bulmuştur.
Feraset,
labirentin çıkışıdır
.

İzmihlâle
giden
Osmanlı
Devleti
’nin ve Türk Milleti’nin
derinlikleri

kendi içinden sürgün vermesini bilmiştir.
Mustafa Kemal
Paşa
ve Ulusal Kurtuluş’un kıvılcımını yakan
kadro çöken bir yapıdan diz çökmeyen ve sarsılmayan bir iradenin adı olarak
doğmuştur.

O iradenin resm-i geçitleridir İnönü,
Sakarya, Dumlupınar / Başkomutanlık..
Ve zafer en
çok sana ve senin peşinden kıvrım kıvrım bir ırmak gibi akan bu millete
yakışıyor Gazi Paşa’m
. O
acıyı yaşayanların dua ve niyazlarında hep sen varsın.

Acaba bugün seni anlamak istemeyenler 90 yıl önce kaderlerini yanlış şıklara ilmekleyenlerin
torunları mıydı? Yoksa
biz düşmanla boğuşurken dahi namlularını bize çeviren
mantığın
uzatmalı devamı mıydı?

Zaferin zekâtı
affetmektir
. Tövbe hatada
ısrar etmemektir
. Ve
fakat bir çetin soru hâlâ zihnimin koridorlarından gitmemektedir: Şimdi –
Allah korusun – benzeri bir durum olsa milletçe o
seçeneklerin hangisine yığılırdık?

Türkçenin Mücahid Kalemi Yavuz Bülent Bâkiler

0

Türkçe ile alâkalı bilgisi ve
hassasiyeti çok üst seviyede olan Emekli Dr. Öğretim Üyesi Yesevîzâde Alparslan Yasa, ‘Türkçenin
Mücâhid Kalemi
’ olarak tavsif ettiği şâir, edip ve hatip Yavuz Bülent Bâkiler’i anlatıyor.

Edebperver bir edip ve muharrir
olan Muhterem Alparslan Yasa Beyefendi, Yavuz Bülent Bâkiler’i, bütün
husûsiyetleri ile ve husûsiyetlerine sadık kalarak anlattığı kitabından üç
paragraf:

Kılıçtan
keskin bir kalem

Haklı dava doğru bilgi üzerinde yükselir.
Lâkin dâvanın muvaffakiyeti için doğru bilgi yetmez. Onu ustalıkla, tesirlice
kullanmak lâzım gelir. Bâkiler’in nâdir rastlanır kabiliyeti işte bu noktada
kendini gösteriyor… O, Türk dili ve edebiyâtı hakkında büyük bir bilgi
birikimine sâhibdir… Üstelik, bu birikim sâdece kitâbî değildir; seyâhatlerle,
şahsî müşâhedelerle ve hakkelyakîn tecrübelerle zenginleştirilmiştir. Mâmâfih
haklı dava için bu kadarı dahi noksan kalıyor. İşlek bir zekâyla bunlar
üzerinde teemmül etmek ve doğru neticelere varmak gerekiyor. Bir kerre doğru
bilgi, haklı dâvâ hakkında sağlam kanâat edinince artık onu inançla müdâfaa
edebilirsiniz. Hâlbuki bu uğurda semereli bir netice istihsâl etmek için
inançlı olmak dahi kâfi değil… Bir de kelâmını ve kalemini tesirli kullanmak
gerek… Tesirli, yâni mahâretle, yâni san’atle…

Bâkiler, kelâmı da, kalemi de gayet mâhir
bir san’atkâr… Onu dinlerken veyâ okurken sözleri içinize işliyor ve bir ânda
onunla “hisdaş” oluveriyorsunuz… Evet, “hisdaş”; çünki o, müspet bilgilerle
sâdece sizi düşündürüp size doğruyu göstermiyor; kendi hissettiklerini de hissettiriyor…
Buna, samimî olduğu için, dâvasına yürekten inandığı için muvaffak oluyor…
Tabiî hepsi bu kadar değil… Ayrıca, kelâm ve kalemiyle hissettirme san’atini
de biliyor… Bu haslet ise, hem Allâh vergisi, hem de büyük çalışma mahsûlü…

Kalemi pek kıvrak… Ve pek keskin…
Bakıyorsunuz elinde bâzan bir neşter, bâzan bir cellât kılıcı olmuş… Sâdece
hakka hizmet ediyor… Hak bahis mevzûu olduğunda şifâ dağıtan müşfik bir el…
Hakkın düşmanları karşısında ise önünde durulamaz Zülfikâr… (S: 6)

Müellif Yasa eserine, ‘Bir Bâkiler Tasviri’ başlıklı yazısından
sonra ‘Târihî Türkçenin eşsiz
madâfaanâmesi
’ başlıklı makale ile devam ediyor. Ele aldığı mevzu, üstâdın
Sözüm Doğrusu’ isimli iki cilt
hâlinde yayımlanan kitabı.

Akabinde, çerçeve içerisinde,
‘Târihî Türkçe’ fehvasını açıklıyor:

“Târihî Türkçe”, Milletimiz tarafından
yoğrulan ve Milletimizi yoğuran, mantığı, düşünce tarzımızı ve her kelimesi,
târihimizi aksettiren, bilebildiğimiz en eski Türkçeden, Göktürkçeden başlayıp,
Uygurcayla ilerleyip İslâmla hidâyete erişimize muvâzî olarak Karahanlı, Eski
Anadolu ve Osmanlı Türkçeleriyle istihâle geçire geçire, fethettiğimiz,
kendimize vatan yaptığımız memleketler nisbetinde zenginleşe zenginleşe, klasik
mûsikîmiz kadar âhengli, nağmeli telâffuzuyla incele incele 19. asır sonlarında
kemâle eren, hâsılı asırlardan süzülüp gelen, bütün bir târihimizle yüklü zarîf
İstanbul Türkçesidir. (s: 11)

Üslûp
mütehassısı olan Dr. Yasa, konacağı çiçeği bilen arılar gibi, diğer üslûp
mütehassısı edip Bâkiler’in berceste satırlarını seçip kitabına almaya devam
ediyor. Yavuz Bülent Bâkiler’in satırları bir şikâyetnâme olduğu kadar,
Türkçeyi kısırlaştıran eblehlere atılan oklar, sallanan kılıçlar gibidir:

“Biz,
kelimelerle düşünürüz. Kelimelerle konuşuruz. Çok güzel bir deyimimiz var: ‘Ayağını
yorganına göre uzatmak.’ Bu deyimi dilimiz için kullanırsak şöyle bir benzetme
yapmış oluruz: Bu deyimdeki yorgan, bildiğimiz, kullandığımız kelime
sayımızdır, yani dil dağarcığımızdır. Ayak ise meramımızdır. Yani herkes
meramını, istediklerini, düşündüklerini ancak bildiği, be-nimsediği, sevdiği
kelimelerle anlatır, yazar.

“Yorgan
kısa olduğu zaman ayak ya karına doğru çekilir veya açıkta kalır. Konuşmada ve
yazmada da böyle. Kelime dağarcığımız yeteri kadar zengin değilse, ifadede
tökezlemeler başlar. İkide bir tekrarlanan ‘şey’ kelimesi, yani, falan, filân
tekrarları, aaa ve ııı çirkinliği, bizi çıkmazlara sokar. Bu kelime noksanlığı,
yazıda daha çok acısını hissettirir. Bizi gülünç duruma düşürür. Okuyucuyu
öfkelendirir.

“Bu
budamalardan dilimiz, edebiyatımız ne kazanıyor? Yorganımızı neden küçültüp
duru-yoruz? Bir elif gibi rahat ve güzel, boylu poslu uzanmak varken, bir
virgül gibi, bir soru işareti gibi kıvrılıp kalmak, tortop olup küçülmek neden?”

(II/52/53)  

Aynı zamanda
araştırmacı yazar olan Dr. Yasa, kendisiyle ve edip Bâkiler’le hemfikir olan
muharrirlerden de misaller veriyor:  

“Bir zamanlar, yeni Türkçe ve yeni terimler
hakkında fikirlerimizi yazmaktan memnû idik. Vatan hainliği gibi bir şeydi bu!
Biz yazabilsek bile, onları hiçbir gazete veya mecmûa neşredemezdi. […]

“İnsafı, idraki, irfanı topal; fakat hırsı,
haysiyetsizliği, menfaatperestliği sağlam bir takım muharrirler (!), iğrenç bir
dalkavukluk ve eyyamgüderlik hüviyeti içinde, ha bire bu hareketi
alkışlıyorlar; yüzde yüz öldürücü ve zehirleyici bir iş olan mâhut lisan
inkılâbını ihyâkâr mânâlarla göklere çıkarıyorlardı. Sâde bu inkılâb aleyhinde
yazmak değil, meclislerde konuşmak da tehlikeliydi. İkinci Abdülhamîd’e isnâd
edilen hafiyelik teşkilâtının daniskası işte bu meclislerdeydi. Tek aleyhdâr
sözle, insanın, her şeyden mahrûm kalması işten bile değildi. Bu yüzdendir ki
bir takım ilim adamlarımız, edîblerimiz, hocalarımız fâcianın çapını pekâlâ
takdir ettikleri hâlde, ağızlarını açamıyorlar; gizli gizli mâtem tutmakla
iktifa ediyorlardı. […]

 
“…Sâdece bir nefsin, kendi kendisini ve kendi sakat irâdesini
putlaştırmak istemesi ve bu dâvâya da binlerce “Hû!” diyen ucuz ve kolay
sahtekâr ve mürâî elde etmesi yüzünden, hiçbir zamân ve mekânda hiçbir milletin
başından geçmemiş bir felâket hâlinde, başımıza, bütün târihimizi,
mukaddesâtımızı, mâzimizi, rûhumuzu, benliğimizi iptâl gayesi beslenircesine,
uydurma dil belâsı çıkarıldı.

“Fakat ne hâdisenin millî varlığımıza
tevcih edilen hakaret ve sûikasd tarafı tam anlaşılabildi, ne de bu bahiste
erkekçe ve insanca tek bir aksülamel gösterilebildi. Alelusûl ve daha binlerce
millî kıymetle bir arada, lisân ırzımıza da, sükûtî rızâmız karşısında apaçık
tecâvüz edildi. Eski kadınların ‘sağa, nağa, niği’ tekerlemelerinden daha vahşî
bir nesneye, resmî devlet ve mekteb lisânı pâyesi verilmek ve koskoca milletin
şu kadar asırlık, mevcûd ve mahfûz ana dili yok edilmek istendi. Evet, sâdece
bedâhat ifâde eden bu dâvâ üzerinde, felâketin derecesini teşrihten fazla tek
kelime söylemeyi ve lüzûmsuz ilim gayretlerine kalkmayı bile zâid addederim.
Hızla neticeye gelelim:    

“Hükümetin, dil mes’elesini, ön plana
alması lâzımdır.”

(Münir Süleyman Çapanoğlu -1894/1973-, “Dil Fâciamız”,
Büyük Doğu, 6. yıl, sayı: 25, 8 Eylül 1950, ss. 14-15; Abdurrahman Acer,
Türkçenin Müdâfaası, İstanbul: Sebil Yİ., 2008, ss. 81-86.)   

Eserde Türkçemizi kısırlaştıran, leyleği kuşa çevirme
çabasında olanların yanında, dilimiz hakkında müspet düşüncelere sâhip
muharrirlerin yazılarından da misaller yer alıyor. Yahya Kemal’den Şemseddin
Sâmi’den, Cemil Meriç’ten, Tarık Buğra’dan ve diğerlerinden…

Türkçemizin
Mücâhid Kalemi Yavuz Bülent Bâkiler
’ isimli eserin 2. Fasıl serlevhalı
bölümünde Yavuz Bülent Bâkiler ve Yesevîzâde Alparslan Yasa ile yapılmış Türkçe
mevzulu 3’er adet röportaj yer alıyor.

Türkçemizi doğru ve güzel konuşmak, yazmak isteyenlere
paha biçilemez bilgiler sunan 13,5 X 21 santim ölçülerinde 252 sayfalık eser,
2020 yılında yayımlandı.

YAKIN PLAN YAYINLARI:

 Cumhuriyet
Mahallesi, Halaskârgazi Caddesi, Nu: 97-7 Osmanbey, Şişli – İstanbul. Telefon:
0.212-458, 20 22 / Belgegeçer: 0.212-458 20 77 e-posta:
bilgi@yakinplan.com.tr  /  www.yakinplan.com.tr     

 

YAVUZ BÜLENT BÂKİLER:

     23 Nisan 1936 târihinde Sivas’ta doğdu,
ilk ve orta öğrenimini babasının görev yeri değişiklikleri sebebiyle  Sivas, Gaziantep ve Malatya’da tamamladı.
1960’ta Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Fakülte hayatı
boyunca ve resmî öğretim hayatının yanında, Türk Ocakları Ankara Şubesi
çatısı altında Türkiye’de dönemin önemli kültür adamlarının rahle-i
tedrisinden özel eğitim gördü.  Dört
yıl Ankara Radyosunda çalıştı.

     1969-1973 yılları arasında Sivas’ta
avukatlık mesleğini icra etti. Aynı yıllarda Sivas’taki mahallî gazetelerde
makaleler yazdı, döneminin iktidar partisi olan Adâlet Partisi’nin Sivas İl
Başkanlığına seçildi, milletvekili adayı oldu.  Bir süre Başbakanlık Toprak-Tarım Reformu
Müsteşarlığı’nda Hukuk Müşavirliği görevinde bulundu.

     1976-1979 yılları arasında Ankara
televizyonunda görev aldı. TRT Kurumu’ndan Kültür Bakanlığı’na Müsteşar
Yardımcısı olarak naklen tâyin edildi.

     12 Eylül 1980 darbesinden bir süre sonra
Bakanlık Müşavirliği’ne alındı. Kültür Bakanlığı’ndan Başbakanlık
Müşavirliği’ne nakledildi. Oradan emekliye ayrıldı, İstanbul’a yerleşti.
Türkiye dâhilinde ve yurt dışında 1000’e yakın konferans verdi. Dâvet geldikçe
konferanslara devam ediyor.

     Televizyon kanallarında birçok kültür ve
gezi programı hazırlayıp sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde
fıkralar-makaleler yazdı. Kitapları ve televizyon programları dolayısıyla
kendisine yirmi sekiz armağan verildi.

     Şiir
Kitapları:
*Yalnızlık, *Duvak, *Seninle, *Harman. Antolojileri: *Şiirimizde Ana, *Sivas’a
Şiir
.                           Nesir
Kitapları: *Üsküpten Kosova’ya, *Avrupa’da Türk İzleri, *Türkistan Türkistan, *Âşık Veysel,
*Elçibey, *Mehmet Akif’te Çağdaş Türkiye İdeali, *Sözün Doğrusu 1 -2, *Sevgi
Mektupları, *Gidenlerin Ardından, *Ârif Nihat Asya İhtişamı, *Tabuları Yıkmak, *Muhsin Başkan, *Unutamadıklarım,
*Gönlümdekiler ve Ötekiler, *Kılıçlar ve Kalemler, *Sorgular Savunmalar, *Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır. *Serdengeçti, Geldi Geçti.

     Ayrıca Azerbaycan edebiyatından Hasan Hasanov’un
*Brüksel Mektupları ile Bahtiyar
Vahabzade’nin *Feryat, *İkinci Ses, *Nereye Gidiyor Bu Dünya, *Özümüzü
Kesen Kılıç (Göktürkler)
adlı eserlerini Azerbaycan Türkçesinden Türkiye
Türkçesine çevirdi. 

     Hakkında yazılar kitaplar: Selçuk
Karakılıç: *Yavuz Bülent Bâkiler’e
Armağan
: Size Derisi Yayınları, İstanbul 2006, Oğuz Çetinoğlu-Mehmet Şâdi
Polat: Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı.
Yakın
Plan
Yayınları, İstanbul 2016, Yesevîzâde Alparslan Yasa: Türkçenin Mücâhid Kalemi Yavuz Bülent Bâkiler.  Yakın Plân Yayınları, İstanbul 2020

 

 

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA:

     1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova
kazasında doğdu. Baba tarafından Türkistanlı (Fergana’nın Beşarık kazâsmdan,
Hoca Ahmed Yesevî sülâlesine mensûb bir âile), anne tarafından Halfetilidir.

     1967-1973 senelerinde Millî Eğitim
Bakanlığı burslusu olarak ve iktisâd tahsili maksadıyle Fransa’da bulundu;
fakat, tahsilini tamâmlıyamadan Türkiye’ye döndü. Avdetinde Siyasal Bilgiler
Fakültesi’ne kaydolduğu hâlde o anarşi senelerinde yine tahsilini yarım
bırakmak mecbûriyetinde kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve
gazetelerde araştırma makaleleri ve ayrıca kitaplar neşretmekteydi. Bu
devrede, bâzıları gazetelerde sâdece tefrika olarak kalan on iki kitap
neşretti. Bunlar, daha ziyâde, bâzı siyâsî doktrinler, milletlerarası
siyâsetin perde-arkası, Yahûdilik ve Masonlukla alâkalıdır. İslâm hakkındaki
birçok çalışmasından sâdece iki tânesini kitap hâlinde neşretmeye muvaffak
oldu.

     Anarşi mağdûrları için çıkarılan aftan
istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve
-hem çalışıp hem okumak sûretiyle- 1998 Ekiminde bu Fakültenin İktisâd
Bölümü’nden mezûn oldu. Hâcettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı
Bölümünde 2003 Haziranında kabûl edilen Yüksek Lisans Tezi ve aynı Bölümde
2009 Haziranında Doktora Tezi kabul edilerek tahsil hayatını tamamladı.
Hâcettepe Üniversitesi’nin Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalında
2000-2001 Öğretim Yılından başlıyarak 2013-2014 Bahar Dönemi sonuna kadar
evvelâ ‘Araştırma Görevlisi’, sonra ‘Öğretim Görevlisi’ sıfatıyle, tercüme
sâhası ile alâkalı muhtelif derslerle berâber, mukayeseli Fransız-Türk
edebiyatı, kültürler arası haberleşme, mukayeseli Fransız-Türk grameri,
iktisâd, hukuk, Avrupa Topluluğu hukuku, milletler arası kuruluşlar, gazete
dili gibi 20 civârında farklı ders verdi. Sonra 15 ay kadar Abant İzzet
Baysal Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde Yrd. Doç. olarak
çalıştı ve orada matbûat târihi dersini verdi. 2016 Nisanında yaş haddinden
emekliye sevk edildi.

     2002 senesinden beri, tercüme sâhasıyle,
ayrıca mukayeseli edebiyat ve Fransız edebiyatı ile alâkalı ve muhtelif
akademik mecmûalarda neşredilmiş -bâzıları kitap hacminde- 18 makalesi
bulunmaktadır. Bunlardan mâadâ, kitap bölümü, tercüme kitapları, milletler
arası sempozyumlarda sunduğu tebliğleri, değişik tercüme kitaplar hakkında
hakem raporları ve (ortak müellifi olduğu Türk Eğitim Sistemi. Alternatif
Perspektif, gibi daha başka münteşir akademik çalışmaları mevcûddur.

 

 

 

KUŞBAKIŞI

DÜNYADA
VE TÜRKİYE’DE AVRASYACILIK

Abdurrahman
Külünk
,
13,5 X 21 santim ölçülerindeki 272 sayfalık eserinde soğuk savaş sonrasını Türkiye
açısından değerlendirmektedir.

SSCB’nin dağılmasından sonra yaşanan
süreçte Türk dış politikasının önünde ‘Türk Dünyası’ sayfası bir imkân olarak
açılmıştır.

Çeşitli dönemlerde, Türkiye gündeminde
yoğun yer işgal etmesine ve bazı çevreler tarafından sahiplenilmesine rağmen
Avrasyacılık, aslında kamuoyu, hükümet ordu tarafından ciddi bir alternatif
olarak ele alınmamıştır.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul.
Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr  www.bilgeoguz.com.tr

 

İKİ DÜNYÂ ARASINDA

 

Mehmet Niyazi’nin romanı gurbet insanını anlatıyor. Gurbet,
insanın kendisiyle boy ölçüştüğü yerdir. Aşk ise orada bir başkadır. Yalnız
olan insanın bütün ümitleri o sihirli ilişkide gizlidir. Ona bir adım daha
yaklaşmak heyecanıyla gam dehlizini andıran gecelerde sabahlar iple çekilir; ne
yazık ki kaderde talihsizlik varsa, her doğan gün aradaki duvarı biraz daha
örer. Bu durum hisli ve içli gurbeti yürek ağrılarıyla dokur; ah ne o ağrılara
tahammül edilir, ne de onlardan kopulur…

 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

 

GERÇEKNÂME

Yazarı Süleyman Üstüner Dede, 13,5 X 19,5
santim ölçülerinde 226 sayfalık eseri için diyor ki:

Bektaşilerin ancak nurlu ışığında Allah’ın
sevgisine ve dostluğuna giden yollarında yürüyebilecekleri Kırkbudağı, öyle
nesiller teslim aldı ki onu cehaletin rüzgârına bıraktılar. Cehâlet rüzgârı da
öyle bir esti, öyle bir esti ki; Kırkbudağın kandillerini söndürdü, onu ayaklar
altına düşürdü! O zaman canlar, bu cehâlet karanlığında yollarını çıkaramaz bir
halde kaldılar. Hurufiler Canları bu halleriyle buldular. Sinsilikte çok
mâhirdirler. Bizlerden olduklarını söyleyerek aramıza sızdılar. Hurufiliği
Alevî Bektaşiliktir diye öğretip, bizleri yolumuzun tersi olan, kendi yollarına
doğru saptırıp götürdüler
.’

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Çatalçeşme
Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer:
0.212-526 09 77
www.bogaziciyayinlari.com.tr  e-posta: yayin.bogazici@gmail.com

bogazici@bogaziciyayinlari.com   

 

 

KISA KISA… / KISA KISA…

1-BAŞLANGIÇ
HİKÂYESİ:

David Christian, Çeviren Ezgi Başer / Doğan Kitap

2-TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?: Süleyman
Kocabaş. Vatan Yayınları Kayseri.

3-KÜLTÜR VE DİN: Prof. Dr. Yümni Sez

Gaz Müjdesine Ne Kadar Sevinelim?

0

“Karadeniz’de
320 milyar m3 doğalgaz rezervi keşfedildi”
müjdesiyle coşkulu bir
sevince kapılanlar olduğu kadar, sevinemeyenler de var.

Sevinmek
duygusal bir tepki. Sevinememek kısmen duygusal, kısmen mantıksal bir
refleks. Tepkilerimizin doğru olması için doğru ve sağlam bilgiye ihtiyacımız
olduğu açık. Uzmanlardan öğrendiklerimi özetle anlatmam belki faydalı olur.

1- Açıklanan
Rezerv Kesin mi?

Bu
bölgede doğalgaz rezervi olduğu konusunda herkes hemfikir. Bizim Trakya’da halen
işlettiğimiz, Romanya’nın Karadeniz’de 8 yıl önce bulduğu ve henüz çıkartamadığı
(750 milyar m3’lük) rezervler bunu doğruluyor.

Ancak henüz
sondaj devam ediyor. Açıklama çok erken yapıldı.

Sondajın
bitmesi, gerekli testlerin ve diğer teknik araştırmaların sonuçlanması ve birkaç
kuyu daha açılmasından sonra rezerv kesinleşebilecek. Daha sonra “ticari gaz
keşfi ilanı”
yapılması gerekiyor. Henüz bu aşamadan uzağız.

Açıklanan
gaz rezervinin doğrulanması ve o b
ölgede söz konusu kuyu dışında başka kaynak olup olmadığı
konusunda emin olduktan sonra “üretim platformu kurulması” ve “sahile
gaz hattı çekilmesi”
gündeme gelebilecek. Teknik bilgi kısıtlı olduğu için
rakam vermek zor olsa da, üretime başlama maliyeti için telaffuz edilen
rakamlar ortalama 5 milyar dolar civarında.

****

2- Rezervin
Toplam Değeri Ne Kadar?

320
milyar m3 rezervin doğrulandığını varsayalım. Enerji Bakanı Türkiye
nin İran’dan,
Rusya
dan
aldığı doğalgazın bin metreküp fiyatının (190 dolar) da üstünde
bir
fiyatı baz
alarak,
rezervin değerinin 65 milyar dolar olduğunu açıkladı.

Ancak
halen oldukça pahalı bir fiyattan gaz alıyoruz. Dünya serbest piyasasında
fiyatlar 120 dolar
mertebesinde. Piyasa değerleriyle rezervin toplam
değeri 38 milyar dolar civarında
oluyor.

Bunun
hepsi kasamıza girmeyecek. Çünkü bu rezervin tamamının çıkarılması teknik
olarak mümkün değil.
1000 m3 gazı çıkarmak için harcayacağımız yatırım
ve üretim maliyeti ise
40 dolar civarında.

Rezervi
Türkiye kendi imkanları ile çıkarabilirse kazancımız 25 milyar dolar
civarında olabilir. Ancak yatırım ve işletme giderlerine harcanacak finansın
temini için ödenecek maliyetin de bundan düşülmesi gerekiyor.

****

3- Üretim 2023’e Yetişebilir mi?

Gazı çıkarmak için konan hedef 2023 yılı. Dünyada
bu tür projelerin gerçekleşmesi ortalama 7-8 yılda mümkün olabiliyor.
2023’de ilk gazın çıkarılıp piyasaya sürülmesi gerçekleşirse dünya rekoru
kırılmış olacak.

Üretim, hemen yılda 50 milyar metreküp olamaz. Yılda 10
milyar metreküp bile çıksa
önemlidir.”

Yılda 10 milyar m3 çıkarılırsa Türkiye’nin yıllık kazancı 800
milyon dolar
, bilemediniz 1 milyar dolar, olabilir.

Üretimde rezervin hepsi çıkmıyor. Bu yüzden ‘6-7 yıllık ihtiyacı karşılayacak’ ifadesi doğru
değil.”

“Karadeniz derin, jeolojik ve iklim koşulları Akdenize göre daha zordur. Karadeniz’de
üretilen gazın birim maliyeti daha yüksek olur.
Bu yüzden çıkarılacak
gazın ihracı pek mümkün değil.
Doğalgazdaki ithalata bağımlılığımızı yüzde
99
dan yüzde 50lere çekebilirsek başarı olur.”

****

4- Keşif Yerli ve Milli İmkânlarla mı Yapıldı?

Enerji konusundaki en yetkin uzmanlardan Petrol Mühendisi Necdet
Pamir,
bizim “dışarıdan satın aldığımız araştırma ve sondaj gemilerimiz
Fatih, Yavuz ve Barbaros’ta yabancılar araştırma yapıyor
“dedi. Keşfi yapan
Fatih gemisinde de hizmet alımı ile yabancı şirket uzmanlarının keşfi
gerçekleştirdiğini
söyledi. Tabii ki yabancıların yanında Türk uzmanlar da
görev yapmakta.

TÜRKİYE PETROLLERİ ANONİM ORTAKLIĞI (TPAO) bünyesinde
halen yeterli miktarda uzman olmaması sebebiyle hizmet alımına ihtiyaç duymuş
olmalı. 1954’de kurulan bu seçkin kurumumuz nasıl oldu da hala yeterli
uzman görevlendiremiyor?

****

5- Yerli ve Milli Enerji Politikası Bu mu?

Petrol Mühendisleri Odası Enerji Politikaları Çalışma Grubu
Başkanı Necdet Pamir’in anlattığı AKP dönemi uygulamaları, “yerli ve
milli enerji politikaları”
konusundaki resmî iddiaları sorgulamamızı
gerektiriyor:

*  TPAO’nun bütün
kaliteli, tecrübeli personeli son yıllarda baskı ve teşviklerle emekli edildi.

* 
TPAO’nun sondaj ve kuyu tamamlama
grupları tasfiye edilip, bölüm kapatıldı. 

*  TPAO ve BOTAŞ özelleştirmeye hazırlık olması için Varlık
Fonu’na
devredildi. Özelleştirilmeleri için görüşmeler sürdürülüyor. (Enerji
gibi en stratejik bir alanda, hem de Karadeniz ve Doğu Akdeniz’deki arama-
işletme ruhsatlarının sahibi kurumun özelleştirilmesinin düşünülmesi dahi feci
bir şey.)

* 
Petrol Kanunundaki petrol ve gaz
arama ve işletmeye dair tüm yetkileri TPAO’ya veren hüküm kaldırıldı.

Bu yapılanlar yerli ve milli bir enerji politikası izlendiği
iddialarını boşa çıkarmaktadır.

****

6- Cahil İnanır, Aydın Önce Sorgular

Ekonomi ve Maliye Bakanı damat Berat Albayrak, 31 Mayıs
2018’de Kocaeli’de Fatih Sondaj Gemisi iç
in düzenlenen törende, “Cumhurbaşkanımız Ay’a 4 şeritli yol yapacağım dese
inanacak seçmenimiz var”
demişti.

Gerçekten AKP seçmeni içinde bu şekilde kesin inançlı bir
kesimin
olduğunu biliyoruz. Bu kesimin Fatih gemisiyle keşfedilen gaz
rezervi üzerinden, kendisine anlatılanlara sorgulamadan inanmış olması bizim
için sürpriz değil.

Oysaki vatandaşlarımız içinde sorgulayan, anlatılanların arka
planını araştıran, anlatılmayanları da öğrenmeye çalışanlar
da var. Bunlar anlatılanlara
inanmıyor ya da tereddütle karşılıyor.

Çünkü ya yukarıda anlattığımız bilgilerden bazılarını
öğrenmişlerdi ya da bundan önce en az on defa “gaz rezervi bulundu”
haberleriyle aldatılmış olduklarını unutmamışlardı. Daha geçen sene20
trilyon m3
gaz rezervi bulduk” müjdesi verilmiş ve haber “fos
çıkmıştı.”

Gariptir ki kesin inançlılar, sorgulayanlara “niye
sevinmiyorsunuz?”
diyerek “vatan hainliği” gibi ağır suçlamalarda
bulunuyor.

Ne kadar sevinmemiz gerektiğini öğrenmek için, bu yazdıklarımı
veya uzman görüşlerini okumak zahmetine katlansalar bu kadar kesin inançlı
olmazlardı.