26.6 C
Kocaeli
Salı, Haziran 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 457

Eylül Düşünceleri

Yine bütün hüznüyle

Çöktü üstümüze Eylül sarısı…

Gönlümüz iki parça

Yaşayamadığımız yazda kaldı yarısı…

Döndük içimize baktık

Bir yanda mazi sızısı,

Bir yanda ulaşamadığımız hedefler,

Buluşamadığımız canlar acısı…

Her gün hayat ağacından

Bir tanıdık dost yaprak düşer toprağa…

Rengi altın sarısı…

İki damla gözyaşı dökülür gözlerden

Toprağa karışır anısı…

Kalan yapraklarla haşırneşir…

Hayat ağacına sarılır dallarımız

Düşünürüz ne zaman, nerede

Düşecek kaçıncı yaprağız

Topraktan geldik

Toprağa karışacağız..

Bütün kavgalar bitecek

Herkesle barışacağız…

Son bahar bitecek

Bütün yapraklar bir başka boyutta

İlkbaharda buluşacağız.

Sapığa Sahip Çıkmak Daha Büyük Bir Sapıklık

En büyük suç, suçun suçsuzlandırılması.
Hırsızlık bir suç ama onun do
ğal karşılanması

daha büyük bir suç. Hırsızlık her toplumda
olur, hırsızlı
ğın
kan
ıksanması
ise ancak
çürümüş

toplumlarda.

Zina günah, taciz ve tecavüz hem büyük günah
hem büyük suç, çocukları taciz veya

iğfale/tecavüze teşebbüs
ise
çok
daha b
üyük
bir g
ünah
ve su
ç.
Hele hele bunu bir din
î teşekkül

liderinin yapması rezilliğin
daniskas
ı.

Ötesi var mı? Var. 12 yaşındaki kız çocuğuna ve
muhtemelen ba
şka çocuklara
da

travmatik iğrençlikler
ya
şatan
Fatih Nurullah denilen bir adama müritlerinin sahip çıkması ve kız

çocuğunun babasını
ifadeden vazge
çmediği için döverek
hastanelik etmeleri i
çinse tarif ve

tasvirde sözcük bulmada zorlanıyorum.

Aklıma sadece Hz.Lût’a ulak olarak gönderilen
meleklere sulana sulana sarkıntılık yapan

Sodom Halkı geliyor. Helâk’a davetiye.

‘Kahrolsun’lu, ‘kahretsin’li cümleleri uzun
zamandır kullanmazdım. Allah sizi de, tarikat

liderinizi de kayıtsız kaldığınız
pislikler vas
ıtasıyla
kahretsin.

Allah-Muhammed diyerek tarikat sistemleştir,
sonra m
üritlerinin
k
üçük
çocuklarını
i
ğfal

et, hıyartolar da sapıklığının
korumal
ığını
yaps
ınlar.
Bundan daha g
üzel günaha özendirme
olur

mu?!

Sarığı
sar, sakal
ı sal, iki de Hû’
çek,
domuz yemeden t
ü

Örgütlü Cahillik

Güncel meselelerimizin hemen hepsinin
temelinde cahillik yatar. Devlet yönetimindeki ciddiyetsizlikten kadın
cinayetlerine, trafik magandalı
ğından
salgın tedbirlerine kar
şı
tavr
ımıza,
her an patlamaya hazır toplumsal öfke birikiminden, siyaset, futbol veya cemaat/tarikat
taraftarlı
ğına
kadar her alanda
şikayetlerimizin temelinde cehaletin izlerini
görüyoruz.

Diyebilirsiniz ki, bu şikayetlerimizin
temelinde oldu
ğunu söylediğiniz
cahilce tav
ırları gösterenler
aras
ında tahsil seviyesi yüksek olanlar da var.

Bu durumun açıklanması için “tahsil
insanın cehlini alır, e
şekliği baki
kal
ır gibi çok
veciz atasözlerimize ba
şvurabiliriz.

Veya “Ben her zaman cahil halkın ferasetine
güveniyorum
” diyen veya “deve sidi
ği
ile tedaviyi
” savunan
profesörleri ve Necip Fazıl’ın “Bizde profesör derler kitap yüklü merkebe”
mısrasını hatırlayabiliriz.

Ömer Seyfettin böylelerine bakıp, “ilim başka
irfan ba
şka/ alim başka
arif ba
şka sözünü
tekrar etmeyi severmi
ş. “Anadolu insanı alim değildir
ama ariftir”
diye
söylermi
ş.

****

İrfan”
eskimeye yüz tutmu
ş bir kavram. Türk Dil Kurumu’na göre irfan
üç anlamda kullanılır: Anlama bilme, kültür, gerçe
ğe
ula
ştırıcı
g
üçlü
sezi
ş. 

İlmin irfan
boyutu bilgiyi içselle
ştirip gereğini
yerine getirmektir
.   İrfan kavramı gibi
arif olanların da artık toplumumuzdan dı
şlandığı bir dönemi
ya
şıyoruz.

İster okumuş yazmış olsun, isterse okumamış olsun en büyük sıkıntı bilmediğini bilmeyenlerden kaynaklanıyor.

İlahiyatçı yazar AyşeSucu Cehaletle savaşan din, cehaletin elinde başlıklı yaz

Yunanistan’ın Anlayacağı dil!

     Kendisini Helen medeniyetinin temsilcisi,
Bizans’ın mirasçısı olarak gören Avrupa’nın şımarık çocuğu Yunanistan’ın;
bağımsızlığına kavuştuğu yıldan beri değişmeyen, değişmeyecek dış politik
uygulamaları vardır!

    Nedir
bunlar?

    Öncelikle bölgesel olarak hedefledikleri Megali
İdea ne ise ona odaklıdırlar, bu hedefe ulaşabilmek adına oynamadıkları Bizans
oyunu bırakmazlar.

    Sadece bununla da kalmazlar!

     Tıpkı günümüzde olduğu gibi dünya
devletlerinin ardına saklanırlar, hedeflerine ulaşabilmek adına onları da
menfaatlerine ortak yapıp, karşınıza öyle çıkarlar!

      Zaten
üye oldukları AB-BM gibi toplulukların üye devletleri Yunanistan’ın bu
özelliğini bildiği için onların benzer oyunlarını kendi menfaatleri için
kullanmışlar, daima desteklemişlerdir. Amerika ise bölgesel menfaatlerinde onu
her defasında piyon olarak kullanan devlettir.

     Günümüzde Doğu Akdeniz’de yaşanan, giderek
tırmanan, bir türlü bitmeyen gerginlik de bundan kaynaklanmaktadır!

     Doğu Akdeniz’de mevcut zengin enerji kaynaklarının
kullanımı ile tırmanan gerginliğe, Kıbrıs konusunu, Ege Denizinde mevcut
adalarını da ekleyerek kıta sahanlığını 12 mile çıkarma niyetini bir kez daha
yineleyen Yunanistan; ülkemizin Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetlerinin önünü
kesmeye, konuya başka problemleri de ekleyerek yaşanan krizi büyütmenin
peşindedir.

    Bu amacına ulaşabilmek adına provokatif
adımlar atmaya, anlaşma yaptığı ülkelerle gerçekleştirdiği askeri
tatbikatlarla, ülkemizin açıkladığı her navtex’e karşı, aynı bölgeyi kapsayan
bir navtex açıklamasıyla pervasızca hareket etmeye devam etmektedir!

    Yunanistan’ın
böylesine tehlikeli adımlar atması karşısında ülkemiz de gereken yaptırımlarla
cevap vermiş, vermeye devam etmektedir. Hele ki Ege’de kıta sahanlığının 12
mile çıkarılmasının savaş sebebi olacağını açıklayarak, bu konuda ne kadar
kararlı olduğumuzu bir kez daha hem muhatabına, hem de konuya taraf ülkelere
beyan etmiştir.

    Ancak
anlaşılan o dur ki, ülkemizin konuyla ilgili açıklamaları, atmış olduğu
adımlar; Yunanistan üzerinde yeterince etkili olmamıştır!

    O zaman
bu haddini bilmez ülke için onun anlayacağı dilden hareket etmek, yeni
yaptırımların sırada olduğunu açıklamak, daha etkin bir politika izlemenin
zamanı gelmiştir.

    Çünkü
Türkiye’nin elinde Yunanistan’ın anlayacağı dilden önemli kozları vardır!

     Bunlardan
en önemlisi Kıbrıs konusuyla ilgili olanıdır. Hele ki ABD’nin Güney Rum
Kesimine uygulamış olduğu silah ambargosunun kaldırıldığı bu süreçte,
Türkiye’nin Kıbrıs konusuyla ilgili olarak KKTC ile birlikte yapacağı şu ortak
açıklama inanınız öncelikle Rum kesimini, sonrasında Yunanistan’ı ve konuyla
ilgisi olmamasına rağmen Rum tarafında üssü bulunan Fransa’yı da yerinden
zıplatacaktır.

     Yapılacak ortak açıklama şu hususları
içermelidir:

     ‘’Doğu Akdeniz’de gelişen durum, GKR
yönetimi ve Yunanistan’ın uzlaşmaz tutumu, AB – BM – ABD üçlüsünün konunun
çözümüne yönelik Rum taraflı önerileri nedeniyle federasyon amaçlı görüşmelere
son verilmiştir. Bundan böyle adadaki çözüm parametresi sadece iki
bağımsız/egemen devlet olacaktır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin adı, Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti olarak değiştirilmiştir.’’

    Türkiye’nin
elindeki diğer önemli kozu; Lozan anlaşmasıyla egemenliği Yunanistan’a verilmiş
olan ama silahsız kalması gereken Ege adalarının Yunanistan tarafından
silahlandırılması, egemenliği anlaşmalarla Yunanistan’a verilmemiş olan ve
dolayısıyla bize ait olması gereken bütün adalar ve kayalıkların durumudur…

     Türkiye,
Ege adalardaki silahlanmaya son verilmediği takdirde bu adaların Yunanistan’ın
egemenliğinde kalmasını tanımayacağını, ayrıca anlaşmalarla egemenliği
Yunanistan’a ait olduğu belirtilmemiş bütün ada ve kayacıklara el koyacağımız
yönünde yapacağı bir açıklama ile Yunanistan’ın Ege’de ki tüm hedeflerini
paramparça edecek;  Yunanistan’ın elinde
ne 12 mil konusu, ne de haksız yere el koyduğu ada/cıklar konusu kalacaktır.

     Ülkemiz bu noktada daha da çarpıcı bir
açıklama yaparak; Yunanistan’ın Meis adasına asker-silah göndererek
tırmandırdığı krize karşılık; silahsız olması gereken 12 adaları da talep
ederek, krizi fırsata çevirebiliriz.

     Bunun dışında Doğu Akdeniz’de kıyısı olup da,
enerji sahalarının kullanımı ile ilgili olarak Mısır ve İsrail ile anlaşma
ortamı yaratılması, bu ülkelerin Yunanistan’a vermiş olduğu destekten
uzaklaşmaları için ilişkilerimizin yeniden düzenlenmesi, ülkemizin ulusal
çıkarları adına uygun olacaktır.

      İşte Yunanistan’ın Doğu Akdeniz, Kıbrıs,
Ege’deki kıta sahanlığının 12 mil talebi gibi önemli problemlerin çözümü
konusunda anladıkları dil, yukarıda sıraladığım hususlardır.

      Yunanistan,
siyasi söylemlerden çok sahada atılan adımlardan anlar. Yapılan açıklamalar ne
kadar sert olursa olsun, bu iki yüz yüzlüler ne barışçıl diyalogdan, ne de
diplomatik çözümden anlar!

      Tarih
boyunca bu ülke ile yaşadığımız tüm sorunlara bakıldığında bunun böyle olduğu
görülmüştür. Bu nedenledir ki; Doğu Akdeniz’de yaşanan krizin çözümü, konuya
odaklı açıklamalardan ziyade sahada atacağımız adımlarla gerçekleşecektir.

       Bu arada Yunanistan’ın arkasını dayadığı
ülkelere gelince, inanınız bu ülkeler iş sahada çözüme geldiğinde hepsi birden
geldikleri yere dönecek, Yunanistan’ı kendi kaderine terk edeceklerdir.

       Yakın
tarihimiz için bir örnek vermek gerekirse, Türkiye’nin 1974 yılında Kıbrıs
adasına yapmış olduğu yasal ve haklı müdahalesinde yaşanmıştır.  O süreçte konuya taraf olan ne İngiltere, ne
BM, ne de Amerika sahada atmış olduğumuz kararlı adıma müdahale edebilmiş; ne
de diğer ülkeler Yunanistan’a yardıma gelmiştir.

       Artık
Yunanistan politikalarımızda değişiklik yapmanın zamanı gelmiştir. Bu konuda elimizi
güçlendiren en önemli kaynak, devletimizin tapu senedi olan Lozan Anlaşmasıdır.

Para mı, İnsan mı? Tabii ki Para.

Ben iyi bir arkadaşımı, toplum da iyi
bir insanını kaybetti. Kalpti, akciğerdi derken birkaç aylık süreç Cihan
Hastanesinin yoğun bakımında son buldu.
Vefatlarda
teskin görevi ihmalleri sorgudan önce gelen vazife
olduğu için ikincisi genelde nadasa bırakılıyor.

SEKA Devlet’in Servisinden biyopsi için 112
vasıtasıyla özel hastanenin Yoğun Bakımına aktarılan
Hastanın başından beri en iyi gözlemcisi ve aylardır
her aşamasına eşlik eden
Eşi tedavinin dışına atılıyor. Beslenemediği
için mama takviyeli ve bilinci yarı kapalı birine sonda yerine ağızdan besleme
yapılıyor; hem tedaviye cevap vermiyor deniliyor hem başındaki aparatları
atmaya kalkıştığı için elleri bağlanıyor. Ve gece yarısında
gözleri açık bir şekilde ruhunu Rahman’a teslim ediyor.

Hemen takdir-i İlâhi ve vade demeyin, kızarım. Takdir; ölçü, değerleme demek. Mevlâ, bir potansiyel
ömür
verir; sen-ben, çevredekiler,
şartlar-şurtlar bunu azaltabilir ve hatta erken sonlandırabilir. Buna da vade
değil vadenin öne alınması,
kusurâne eylem denir.

İyi ve insancıl doktorlarını tenzih etsem de
annemi de bu Hastanenin operasyonları sonucu kaybettiğim için benim gibi tıptan
anlamayan ama toptan canı yanmış birinin bunların
saçma-sapan
uygulamalarına
ve konuşmalarına
derin itirazı var
.

Kapanmayan yaramı deşmek niyetinde değilim.
Ama
özel
hastaneleri
de pastane gibi gördüğümü söylemekten çekinmeyeceğim. Ha hasta, ha
pasta!
Bir üründen en çok nasıl kâr ederiz, mekânı
nasıl pazarlarız; anlayış bu.
“İnsan dediğin
de ne!”

Kapitalist bir toplumda sağlığın ve eğitimin
özeli – mözeli olmaz kardeşim
. Bu ikisini sosyal Devlet zarar da etse, ziyan da etse yapmak zorunda.
Devlet nedir: Somut bir halk
topluluğunun soyut yansıması
.
Yani toplum faydasına düzenlenmiş birtakım kurallar bütünü, görev bölümlü iş ve
işleyiş yapılanması.    

30 Ağustos’ta ‘gâvur’u yen, 9 Eylül’de denize dök; güç-belâ bir
Devlet kur
,
sonra
kendi kurduğun
Devlette bir de paralı sağlık, paralı eğitim hizmeti al
. Yetmedi, özel hastanesi olan Sağlık
Bakanını
ve özel okulu olan Millî Eğitim
Bakanını
dinle; sağlığı ve eğitimi onlardan öğren.

En erken 2023’te çıkarılabilecek olan Doğalgaz’ın 2020 Ağustosunda 1 hafta – 10
gün
gevişini getirdik. Karadeniz için yüzyılın
felâketi
yaşandı. 16 kaybımız var, bazı cenazelerin çamur
deryasında bulunamama ihtimali var.
Jandarma aracında feci şekilde can verenle

Kalkınmak İçin Niçin Doğruyu Yapmıyoruz?

Altmışlı yıllardan itibaren
Türkiye’de insanlar, nasıl kalkınacağımızı tartışırdı. Ben 15 yaşındaydım ve
çok merak ederdim; nasıl kalkınacağız? Hayatımın geri kalanı da bu soru ve
uzantılarıyla geçti. Kitabını bile yazmaya çalıştım: Niçin Geri Kaldık?

Tabi önce kalkınmamışlığımızı kabul
etmek gerekiyordu. Evet, biz geri kalmıştık. Yok, biz kalkındık, dünya bizi
kıskanıyor gibi laflar edilmezdi. Gerçeği bilmek açısından bugünden
ileriymişiz. Aslında kalkınıp kalkınmadığınızı bilmek deha gerektirmiyor. Kişi
başına GSMH veya kişi başına GSYH açısından diğer ülkelerle neredesiniz? Bir
bakın. 37 OECD ülkesi arasında 30’uncuyuz, yani sondan yedinci. Bakınız, burada.
Peki, arkadan da gelsek, öndekileri yakalayıp geçeceğiz değil mi?

Rakamlar televizyonlarınız gibi konuşmuyor

Başkanlık Sistemi’ne adım attığımız
ve Türkiye’nin uçuşa, kalkışa geçtiği 2017 sonrası var ya. Yine aynı sayfalarda
bakın. 2017-2019 arası bizim kişi başına GSYH’mız, satın alma gücü paritesiyle
28 209 dolardan 28 270 dolara çıkmış. Üç yılda binde 2 büyümüşüz. OECD
ortalaması 43 550 dolardan 46 650 dolara çıkmış. %7 büyümüşler. 2020 henüz
yok tabi. İyi ki yok. Bu eğilimde ara kapanmıyor, açılıyor.

Maalesef rakamlar,
televizyonlarımız gibi konuşmuyor. Rakamlar post-gerçeklik çağında değil. Gayet
asık suratlı ve sıkıcılar.

Nasıl kalkınacağız tartışması artık
yok. Belki var da ben duymuyorum. Artık konumuz o değil. Artık konumuz, kimler
kötü, kimler hain. Tabi dış düşmanlarımız var. Hatta dış dostlarımız yok
galiba, hepsi düşman. Kabul, ya iç düşmanlarımız? Onlar daha beter ve neredeyse
çoğunlukta. Şimdi derdimiz bu. Kalkınma değil. Eh makul. Önce iç ve dış
düşmanları bitireceğiz, kalkınma sonra; ama onlar da azalacağına çoğalıyor
hainler!

Birinci sınıf bilim ve teknik

Nasıl kalkınacağımızın ilgimizi
kaybetmesinin birden fazla sebebi var. Galiba birisi, cevabı herkesin bilmesi.
Sorunun cevabını herkes biliyorsa, soru çekiciliğini kaybedecektir. Yarın günlerden
ne sorusunun bir cazibesi var mı?

Nedir cevap? Her sahada birinci
sınıf bilim ve teknik adamlar yetiştireceksiniz ve ülkenin ekonomik
kaynaklarının planlanmasını, işletilmesini, yönetilmesini onlar yüklenecek. Bu
kadar basit. Bilim ve teknik derken sadece tabiat bilimlerini ve onların
teknolojisini değil, insan ve toplum bilimlerini de kastediyorum. Ekonomiyi,
sosyolojiyi, yönetim bilimini, hukuku, siyaset bilimini ve daha nicelerini.
Bunları taa! 1958 yılında rahmetli Mümtaz Turhan Hoca tane tane anlatmış.
Garplılaşma, daha doğrusu, Batı’nın zenginliğine, refahına ulaşmanın yolu budur
demiş. Batı’dan veresiye Mercedes ve uçak almak değil, Batı gibi bilim ve
teknoloji üretebilmektir demiş.

Üniversiteler, araştırma enstitüleri

Birinci sınıf bilim ve teknik
adamlarını kim yetiştirecek? Gayet tabiî üniversitelerinizden. Sizin
üniversitelerinizin yetersiz kaldığı alanlarda öğrencileri doktora yaptırmak
için dışarı göndereceksiniz; veya hocaları ithal edeceksiniz. Sizin
üniversiteleriniz yeterli hâle gelinceye kadar… Aslında bizim kalkınma yolunda
yürümemiz, geçmişte kalkınmış ülkelerin ilerlemesinden daha kolay. Çünkü bizim
önümüzde örnekler var. Onların nasıl yaptıklarını biliyoruz. Onlar bilmiyordu;
keşfetmek zorundaydılar.

Tabi önce, üniversitelerinizin yeterli
olmadığını kabul edeceksiniz. Tıpkı kalkınmamışlığınız gibi. Bunun ölçüsü de
kolay. Dünya sıralamasında neredeler? Gerideler. Buraya tıklayın.  İlk 100’de, ilk 200, ilk 300, ilk 400’de
yokuz. Eskiden vardık. Şimdi yokuz. 18’inci veya 19’uncu olmamızı
beklemiyordunuz değil mi? Maalesef okulun çoğalması kaliteyi yükseltmiyor.

Neden yapmıyorsunuz?

Nasıl yapılacağını biliyoruz… İlk
yüzde birkaç üniversiteniz ve araştırma enstitünüz olacak. Yöneticileriniz bu
kurumlardaki bilim adamlarıyla birlikte Türkiye’nin problemlerini çözecek.
Türkiye için en yararlı stratejileri kuracak. Bu stratejiler üzerinde çalışmış
binlerce doktora öğrencisi çıkacak. Ülkenin dış politikası da eğitim, yatırım
politikaları da buralarda yetişmiş birinci sınıf bilim adamlarına danışılarak
belirlenecek.

Genç girişimciler teknolojide
yeniliklere, inovasyonlara imza atacak. Binlerce patent alacaklar.
İnovasyonları kolayca sermayeyle buluşacak. Bütün bunlar rekabet ortamı içinde
yürüyecek. Benim yeğen, benim oğlan, benim yandaş değil, en yararlı yeniliği getiren,
en kârlı fikri düşünen öne çıkacak. Hakkın korunacağını garantiye alan bir
hukuk sisteminiz olacak. Fikir mülkiyeti vatan gibi korunacak.
Teşebbüslerinizin çalınmasına, gençken boğulmasına izin vermeyeceksiniz.

Her şey biliniyor. Nerde olduğunuz
da, oradan nasıl çıkıp kalkınacağınız da. Niçin hâlâ geri kalıyoruz? Niçin
gerekeni yapmıyoruz? Gerekenler yerine başka şeyler mi yapıyoruz?(Alıntı: Milli
Düşünce Merkezi)

Söyleyen ve Söylenen Değil Yapan Olmak

0

30 Ağustos Zafer Bayramı sebebiyle Büyük Taarruz’un başlamasından
önce Atatürk’ün uyguladığı stratejiyi yeniden hatırladık.

Önce Büyük Taarruz öncesi şartlara bir bakalım:

Sakarya Muharebesinde asker sayımız, subaylar dâhil,
yaklaşık 102 bin idi. Oysaki Yunan asker sayısı 124 bin kadardı.

26 Ağustos 1922’de Türk Ordusu yaklaşık 208 bine
çıkarılabildi. Fakat Yunan Ordusu 225 bin kişi kadardı.

Bir taarruz için ordunuzun karşı taraftan sayısal olarak
daha üstün olması gerekir. Ama asker sayısı olarak üstünlük sağlanamadığı gibi,
Yunanlar makineli tüfek, top, uçak, kamyon sayısı açısından da üstündü.

16 Ağustos 1922’de taarruzun başlatılması planlandı. Taarruz
emrini alan İsmet Paşa “Sandıklı’daki cephane ve erzak deposu tamamlanmadı…
Havan topu ve sahra obüsleri gelmedi… Mermi stokumuz yetersiz… Askerin çarığı
eksik… En az 500 kamyona ihtiyaç var…” dediği için Fransa ve İtalya’dan satın
alınan son parti toplar, makineli tüfekler ve kamyonlar 25 Ağustos’a cepheye
yetiştirildi.

Mustafa Kemal Paşa, “Yarım hazırlıkla, yarım tedbirle
yapılacak saldırı, hiç saldırı yapmamaktan çok daha kötüdür” diyordu.

Bizim üstün olduğumuz taraf komuta kademesinin müthiş
tecrübesi ve askerimizi motive eden gücün anavatanımızı kurtarmak duygusu
olmasıydı.

Mustafa Kemal, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir, Fahrettin
Altay vd komutanlar Çanakkale Savaşında, Trablusgarp, Balkanlar ve Dünya
Savaşının diğer cephelerinde müthiş tecrübeler yaşamışlardı.

****************************************

Gizli Hazırlıklar

Bütün somut veriler dikkate alınarak “Taarruz” için büyük
bir gizlilik içinde hazırlık yapılıyordu. Düşmanın taarruz yapacağımızı bilmesi
istenmiyordu.

Öncelikle siyasi bir hamle yapılıyor. E. Orgeneral Suat
Aktulga’nın ifadesiyle, “Mustafa Kemal Paşa, Avrupa devletlerinin, Türklerin
bir taarruz yapacak güç ve kuvvette olmadıkları kanaatine varmalarını sağlamak
için bu devletler nezdinde barış taarruzuna girişmiştir. Fethi Okyar’ı evvela
İtalya’ya, sonra Paris’e ve daha sonra da Londra’ya göndererek bu devletler
nezdinde yardımlarda bulunmaları isteğinde bulunmuştur.”

Fethi Okyar Mustafa Kemal Paşa’nın bu görevi verirken
kendisine şu sözleri söylediğini ifade ediyor: “Gayem şu: Millî Misak üzerinden
bir sulhun, bugünkü şartlar içinde mümkün olup olmadığını memlekete ve cihana
ispat etmek… Ancak muhataplarımız Sevr’e benzer şartları zorlayacaktır.
Hasretini çektiğimiz sulh ve huzur ancak Yunan ordusunun mahvolmasıyla mümkün.
Eylül ayının ortasına kadar bilhassa bir İngiliz müdahalesinden emin olmam
şart. Onları oyalamanı istiyorum.” (Üç Devirde Bir Adam: Fethi Okyar -yayına
hazırlayan Cemal Kutay)

Mustafa Kemal Paşa bu görevlendirmenin maksadını İsmet Paşa
dâhil yakın çevresinden bile gizlemiştir.

Alınan kararla “düşmanı yanlış düşüncelere götürmeyi hedef
tutan bilgiler verilecek, Devlet Reisi, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi ve
Başvekil taraflarından ara ile çay ziyafetleri verilecek, bunlar gazetelerle
ilân edilecekti.”

28 Temmuz’da Akşehir’de ordu takımları arasında düzenlenen
futbol maçını seyretme bahanesiyle görevli komutanlar Akşehir’de buluşup
taarruz planı üzerinde görüştüler.

Mustafa Kemal Paşa, 17/18 Ağustos gecesi çok gizlice
Ankara’dan ayrılarak otomobille Konya’ya gitti. Ankara’dan ayrıldığını birkaç
kişiden başka hiç kimse bilmiyordu. 21 Ağustos 1922 tarihli gazetelerde Mustafa
Kemal Paşa’nın Çankaya’da bir “çay partisi” düzenlediği şeklinde bir haber
çıktı. Oysaki Mustafa Kemal Paşa, 20 Ağustos’ta Akşehir’de Batı Cephesi
karargâhında idi.

30 Ağustos 1922’deki bu savaşı, bizzat Başkomutan Gazi
Mustafa Kemal Paşa yönettiği için, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa bu savaşa
“Başkumandan Muharebesi” adını verdi.

****************************************

Atatürk’ün Siyaset Dili

30 Ağustos Zaferinin sadece Türkiye’de değil, dünya
siyasetinde önemli etkileri oldu.

Bu kadar önemli sonuçları olan zaferin mimarı şüphesiz
Mustafa Kemal Atatürk idi. Ancak O zaferin sahibi olarak Türk Milletini
gösterdi.

“Büyük zafer münhasıran senin eserindir” dedi.

Mustafa Kemal Paşa bu zafer öncesi “düşman” devletlere
yapacakları üzerinden tehdit, zaferden sonra aşağılayıcı bir hitapta bulunmadı.
Hatay’ın kurtarılması gibi bazı meseleleri de zaman bıraktı. Yeri ve zamanı
geldiğinde gerekeni yaptı.

“İcra eden, tatbik eden, karar verenden daima daha
kuvvetlidir” dedi.

Mustafa Kemal söylemedi, söylenmedi, karar verdi ve gerekeni
yaptı. İç siyasetteki rakiplerine, dış politikada düşmanlarımıza, İngiltere’ye,
hatta esir alınan Yunan General Trikupis’e bile siyasi bir nezaketle ve saygılı
bir dille hitap etti. Hiç kimseye “eyyt!” demedi. “Dış güçlerden” yakınmadı.

Taha Akyol’un tespitine göre, “Millî Mücadele döneminde
Mustafa Kemal’in İngiltere ve Fransa’dan “düşman” diye bahseden bir açıklaması
yoktur.” Sadece bir gizli oturumda “en alçak düşman olan İngiliz” tabirini
kullanmıştır.

Düşmanlarımızı azaltmak, müttefiklerimizi çoğaltmak için
çalıştı ve başardı.

Bu politik tavrın olumlu sonuçlarını barış döneminde gördük.
Cemiyet-i Akvam’a (Birleşmiş Milletler) eski düşmanlarımızın daveti ve
oylarıyla üye olduk. Ekonomik açıdan Cumhuriyet tarihimizin en yüksek
büyümesini yaşadık.

Atatürk dış politikayı ve bu alandaki başarılarını iç
siyaset malzemesi yapmadı. Milli çıkarların üstünde şahsi emelleri olmadı.

****************************************

Erdoğan da Nutuk’u Okumalı

Cumhurbaşkanı Erdoğan Merhum Turgut Özal’a nazaran Millî
Görüş çizgisinin fanatik kanadından geliyor. Bu kesimin Atatürk hakkında
olumsuz önyargıları olduğu malum.

Turgut Özal Cumhurbaşkanı olduktan sonra Nutuk’u okumuş. Ve
Atatürk hakkındaki eski önyargılarından kurtularak yakınlarına “Atatürk ne
büyük adammış” dermiş.

Parlamenter Sistem içindeki bir Cumhurbaşkanı kadar boş
vakti olsaydı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da Nutuk’u okuma fırsatı doğabilirdi.
Okusaydı, Onun da görüşlerinin değişip gelişeceğinden eminim.

Belki de okumaya başladı. Çünkü bazı olumlu değişimler
görüyoruz: Anıtkabir’de saygı duruşuna “sap gibi dikilmek” demiyor, 10
Kasımlarda ve milli bayramlarda yurtdışı geziler veya hastalık bahaneleri
gündeme gelmiyor, “Aziz Atatürk” diyebiliyor.

65 Yaş Üstünde Bulunanların Mağduriyetleri Devam Ediyor.

0

Birçoklarının
bildiği üzere, Ben Kocaeli de ikamet ediyorum. Bu sıralarda bir iş icabı
Balıkesir’e gitmem lüzumu hâsıl oldu. 
Şehirlerarası seyahat etmek için ise, 65 yaş üstü olanlar için İç İşleri
Bakanlığı’ndan izin alma mecburiyeti varmış. Bu itibarla, kanuni mevzuatın
yerine getirilmesini teminen 199 No.lu telefonu aradım. Bana gidiş sebebini sordular.
Ben de olduğu gibi hangi maksat ve gaye ile gideceğimi söyledim.  Fakat aradan üç gün geçmiş olmasına rağmen müspet veya menfi
bir cevap gelmedi. Tekrar 199 No.lu telefonu aradığımda ise, bana gidiş gerekçemin yeteli
görülmediğini bu sebeple de talebimin muhtemelen reddedilebileceğini ifade
ettiler. Bu durum da ne yapmam icap ettiğini sorduğum da ise,  en azından Balıkesir’de bulunan, sağlık
kurumlarının birisinden randevu almam lazım geldiğini söylediler.

                Bunun üzerine, Balıkesir Atatürk
Şehir Hastanesi Kalp ve Damar Hastalıkları Bölümünden 27.08.2020 tarihi için
kendi adıma saat 11.40, Eşim adına da 11.50 de randevu aldım. Çünkü kimin ile
görüştü isem hep ayni yolu tavsiye ettiler. Ben de yapılan bu tavsiyeler
üzerine, talebimi kanuni mevzuata uygun hale getirebilmek için, bahsi geçen randevuları
aldım.

                  Seyahat izin talebimi mevzuat hükümlerine
uygun hale getirdikten sonra,  yeniden
199 No.lu telefonu aradım. Fakat Hastaneden randevu almama rağmen, bana seyahat
izni vermediler. Bu arada ehemmiyetine binaen şu hususu da ifade edeyim ki,
Eşim hakiki manada kalp hastasıdır. Üç beş basamaklı merdivenleri dahi çıkmakta
zorlanmakta olup, devamlı olarak ilaç kullanmaktadır. Bunlar doktor raporları
ile sabittir. Benim de kalp den ufak tefek sıkıntılarım bunmaktadır. Bu vesile
ile tedavi ve kontrollerimizi yaptıralım demiştik.

   
            Maalesef, talebimi
kabul etmediler. Sebebini sorduğum da ise, senin zaten izin talebin var
dediler. Ben de diyorum ki, güzel kardeşim, ben üç gün önce bir talep de bulundum.
Gidişiş gerekçemin yeterli olmadığın söylüyorsunuz, mevzuata uygun değilse talebimi
reddet gitsin, Ben de başımın çaresine bakayım. Beni niçin boşu boşuna
uğraştırıp duruyorsunuz ki dedim.

 Bu arada şu hususu
da ifade ederim ki, 23.08.2020 tarihinde talep etmiş olduğum seyahat izin
talebine bu güne kadar herhangi bir cevap verilmemiştir. Cep telefonum da “ Sn. Musa Ordu, İzmit Kaymakamlığı
Seyahat İzin Kurulundan gerçekleştirdiğiniz 26 Ağustos –  27 Ağustos tarihleri arasındaki izin
talebiniz işleme alınmıştır. Sonuçlandırıldığında tarafınıza SMS yoluyla
bilgilendirme yapılacaktır”
kaydı halen devam etmektedir.

Hal böyle iken, Balıkesir’e gitmemde zaruret bulunması sebebiyle
bir şekilde nizami olarak Balıkesir’e gittim. 
Şimdi ise, burada en az 30 gün kalma mecburiyeti olduğu için bu meseleyi
nasıl halledeceğimi bilemiyorum.  Balıkesir de benim en fazla 3 – 4 günlük işim
bulunmaktadır.   Geride kalan günler de
ne yapacağım. Bu durumu ilgililere sorduğum da ise, onu biz bilemeyiz dediler. Peki,
bana bu sorunun cevabını kim verecek. Gidilen yerde en az 30 gün kalmanın
mantığını ve faydasını bir yetkili çıkıp bana izah edebilir mi?  Bu süre zarfında ben nerede yatar kalkarım,
ne yer içerim. Bu husus 65 üstü yaşlılara yapılan bir zulüm değil de nedir ki?

Ayrıca, 20 Mart 2020 tarihinden itibaren, başlangıç da
devamlı olarak üç ay sokağa çıkma yasağı konulmuştu. Daha sonra bu yasak
muhtelif saat aralıklarımda olmak üzere devam etmiştir.   Halen, Kocaeli de yaşayan 65 üstü yaşlılar
için sabah saat 10.00 ile akşam 20.00 saatleri arasında sokağa çıkmak serbest
bulunmaktadır.  Ancak, sabah 06.00 –
10.00 ve akşamüzeri de 16.00  –  20.00 saatleri arasında toplu ulaşım
araçlarına binme yasağı getirilmiş bulunmaktadır. Bu saatlere yetişemeyenler
her halde evlerine yürüyerek gitmek mecburiyetin de kalacaklardır. Diğer
taraftan 65 yaşın üstün de olmasına rağmen, şartlar icabı halen çalışmak
mecburiyetinde olan milyonlarca vatandaşımızın bulunduğunu tahmin ediyorum. Bunlarınsa
durumlarının da nazar-ı itibara alınması her halde faydadan ari değildir.

 Bütün bu yasaklar yetmiyormuş gibi bir de pazara çıkma
yasağı konulmuştur. Kanaatime göre bu yasak kararı yaşlılara yapılan en büyük
kötülük olmuştur.  Düşünebiliyor musunuz 65
yaş üstü bir vatandaş çarşıda, insanlar arasında dolaşıyor, icabında bir markete
girip alış veriş yapabiliyor, fakat açık hava da kurulan bir pazara gidemiyor.
Hatta öyle ki,  evinin 50 m. uzağında kurulan
ve azami 100  – 150 kişinin girip çıktığı
semt pazarına dahi gidemiyor. Bilindiği üzere, yaşlıların en büyük zevklerinden
birisi pazarları takip etmek suretiyle, mevsimlik meyve sebzeleri kendi gönlüne
göre seçip almaktır.  Yaşlıları bu
zevkten mahrum etmenin büyük bir hata olduğu kanaatin de bulunmaktayım. Deyim
yerinde ise, yaşlılara
pazarların gülü
diyebiliriz. 
Pazarlar bu güllerden mahrum edilmese çok iyi olur diyorum.

Netice itibariyle, yapılan uygulamaların her ne kadar
yaşlıların sağlık ve sıhhatlerini korumak gayesine matuf olarak yapılmakta
olduğu ifade edilmek de ise de bu kadar çok yasağın 65 yaş üstü vatandaşların birçoğun
da psikolojik rahatsızlıklara sebebiyet verdiği hususu izahtan varestedir. Bu
cümleden olarak şu hususu ifade edeyim ki, yaşlılara bu muameleyi reva görenler
hiç yaşlanmayacaklar mı acaba diye çok merak ediyorum?

Ben bu
yazımda bildiklerimi, gördüklerimi yazdım. Takdir değerli okuyucularımındır 

Şiirlerle Kurtuluş’a Giden 14 Gün (26 Ağustos 1922-9 eylül 1922)

0

 Türk tarihinde 26
Ağustos 1922’den 9 Eylül 1922’ye kadar geçen (14 gün) kaderimizi belirleyen
zaferlerin yaşandığı bir dönemdir. 26 Ağustos 1922’de başlayan Dumlupınar Meydan
Muharebesi, 30 Ağustos 1922’de Büyük Zafer’le taçlanmış ve bu altın destan, 9
Eylül 1922’de düşmanın İzmir’de denize dökülmesiyle tamamlanmıştır.

 1918’de I. Dünya
Savaşı mağlubu kabul edilen Osmanlı devletinin, başta İstanbul olmak üzere
Anadolu’daki topraklarının büyük bir bölümü işgal kuvvetlerince işgal
edilmiştir. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanlılarca işgali, Kurtuluş’a giden
yolun işaret fişeği olmuştur. Anafartalar Kahramanı Gazi Mustafa Kemal, 16
Mayıs 1919’da İstanbul’dan çıkıp 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basarak
Kurtuluş’a giden yola ilk adımını atmıştır. O gün fiilen başlattığı Kurtuluş’a
giden yoldaki yürüyüşü 3 yıl 3 ay 23 gün sürmüştür. Mustafa Kemal, bu sürede;
Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri, Ankara’da Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nin açılması ve İstiklâl Harbi’ni sıkıştırmıştır.

 Kurtuluş’a giden
yoldaki son yürüyüş, 26 Ağustos 1922’de Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile
başlayan ve 9 Eylül 1922’de kadar geçen (14 gün) sonunda  İzmir’in düşmandan kurtuluşu ile zaferle
sonuçlanmıştır. İstiklâl Harbi’nin kazanılmasıyla müstevlilerle mücadele, savaş
meydanlarından sonra  barış masalarında
devam etmiştir. 20 Kasım 1922’de başlayan ve 9 aylık zorlu müzakerelerden sonra
24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması, yeni Türkiye’nin tapu senedi
olmuştur. Bu antlaşma ile özgürlük ve bağımsızlığımızın bütün dünyaca
tescilinden sonra yeni Türk devleti Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.

  Kurtuluş’a giden
yoldaki 14 gün süren son yürüyüşün şiirimizdeki yansımalarını adım adım izleyelim.

26 AĞUSTOS 1922

26 Ağustos Dumlupınar Meydan Muharebesi; Mustafa Kemal
Atatürk’ ün bizzat katılıp yönettiği bir savaştır. Bu nedenle “Başkomutanlık
Meydan Muharebesi” de denir. Bölge olarak Kütahya’ ya bağlı Dumlupınar
yöresinde yapıldığı için, “Dumlupınar Meydan Muharebesi” olarak da
isimlendirilir. Sakarya’daki savaşı kazanan Türk ordusu, Yunan ordusunu yok
edebilmek için yapılacak yeni bir savaşa hazır değildi. Bunu bilen Mustafa
Kemal Atatürk, Sakarya Zafer’inden sonra taarruz hazırlıklarına başladı. TBMM,
Mustafa Kemal’in başkomutanlık yetkisini dördüncü kez uzattı. 26 Ağustos 1922
sabahı, erken saatlerde taarruza geçildi.

 Nazım Hikmet,
İstiklâl Harbi’ni anlattığı  “Kuvayi
Milliye Destanı’nda o gecenin ruh halini şu mısralarla hikâye ediyor:

Dağlarda tek

tek

ateşler yanıyordu.

Ve yıldızlar öyle ışıltılı öyle ferahtılar ki

şayak kalpaklı adam

nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

güzel, rahat günlere inanıyordu

ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,

birden bire beş adım sağında onu gördü.

Paşalar onun arkasındaydılar.

O, saati sordu.

Paşalar `”üç” dediler.

Sarışın bir kurda benziyordu.

Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

Yürüdü uçurumun kenarına kadar,

eğildi durdu.

Bıraksalar

ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak

ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı…

 

 “Beş Hececiler”den
Yusuf Ziya Ortaç’ın “Akdeniz’e” başlıklı şiirinde, 26 Ağustos 1922 “Dumlupınar
Meydan Muharebesi”nin yansımaları ise şöyle:

 

26 Ağustos, gece sabaha karşı,

Topların çelik ağzı çaldı bir hücum marşı.

 

Bu ölüm bestesinin içinde yandı dağlar,

Altüst oldu siperler, eridi demir ağlar.

 

Fırtınadan yeleli, yıldırımdan kanatlı,

Alevlerin içinden geçti binlerce atlı.

 

Çığlıkla, iniltiyle sarsıldı, köşe bucak,

Savruldu gökyüzüne: kafa, kol, gövde, bacak!

 

Rüzgârlarla at başı yarış etti bu akın,

Şimdi yakınlar uzak, şimdi uzaklar yakın!

 

Akdeniz, ayakları altında ordumuzun,

Mavi bir atlas gibi serilmişti upuzun.

 

Çekti Kadifekale al bayrağını yine,

Güzel İzmir büründü yine eski rengine.

 

Süngüler ilk amaca tam on dört günde vardı,

O gururlu alınlar yere düşüp yalvardı.

 

 Türk askeri düşmanın
Dumlupınar bölgesinde toplanmasını bekliyordu. Çünkü savaşın taktiği, Yunan
ordusunu bir yerde toplayarak toplu olarak imha etmekti. Yahya Kemal Beyatlı
“26 Ağustos 1922” başlıklı şiirinde Türk ordusunun zaferi için Allah’a şöyle
yalvarıyordu:

 Şu kopan fırtına Türk
ordusudur yâ Rabbi.

 Senin uğrunda ölen
ordu, budur yâ Rabbi.

 Tâ ki yükselsin
ezanlarla müeyyed nâmın,

 Galib et, çünkü bu
son ordusudur İslâm’ın.

 

30 AĞUSTOS 1922

   26 Ağustos 1922’de
başlayan Başkomutanlık Meydan Muharebesi, 30 Ağustos 1922 akşamı Büyük Zafer’le
sonuçlandı. Birçok yunan askeri öldürüldü ve yaklaşık 10 bin tanesi ise esir
alındı. Dumlupınar Meydan Muharebesi ile Yunan ordusu büyük bir bozguna
uğratıldı.

 “Beş Hececiler”den
Faruk Nafiz Çamlıbel  “Zafer Türküsü”
başlıklı şiirinde Büyük Zafer’in coşkusunu şöyle dile getiriyor: 

 Yaşamaz ölümü göze
almayan,

 Zafer göz yummadan
koşana gider

 Bayrağa kanının alı
çalmayanın,

 Gözyaşı boşana boşana
gider.

 Kazanmak istersen sen
de zaferi,

 Gürleyen sesinle
doldur gökleri.

 Zafer dedikleri
kahraman peri,

 Susandan kaçar da
coşana gider.

 Bu yolda herkes bir,
ey delikanlı!

 Diriler şerefli,
ölüler şanlı.

 Yurt için dövüşen
başı dumanlı,

 Her zaman bu şandan,
o şana gider.

 Ahmet Kutsi Tecer ise
duygularını “30 Ağustos” başlıklı şiirinde şöyle ortaya koyuyor:

 Her yıl bugün olur,
Otuz Ağustos

 İçime bir ordu havası
dolar.

 Başlar dimdik, gözler
çelik, yüzler pos,

 Bayrak imil imil,
geçer ordular…

 Geçer tunç adımlar
demir göğüsler,

 Geçer Mehmetçikler,
geçer subaylar,

 Hepsinin alnında
zaferden süsler.

 Geçer hayalimde bir
bir alaylar.

 Geçer toplar, geçer
atlar, yağız, al,

 Geçer dağlar, geçer
yollar, şehirler…

 Yangınlar üstünde
ince bir hilal!..

 Yaralılar düşe kalka
geçerler.

 Çılgın bir istekle bu
şan akını

 Afyon’dan, İzmir’e
kaçlar çağıldar.

 Unutmuş at gemi,
kılıçlar kını,

 Can canı unutmuş
zafere kadar.

 Ne var bu dünyada
sana yakışan,

 Alnında bir zafer
sabahı kadar;

 Sen Mehmetçik, söyle
büyük kahraman,

 Sana zafer kadar
yakışan ne var?

 Her yıl bugün olur,
Otuz Ağustos,

 İçime bir zafer
havası dolar.

 Başlar dimdik, gözler
çelik, yüzler pos,

 Bayrak imil imil,
geçer ordular…

 

1 EYLÜL 1922 “ORDULAR İLK HEDEFİNİZ AKDENİZDİR. İLERİ!”

 Mustafa Kemal Paşa,
Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin ardından, 1 Eylül 1922’de Büyük Taarruz
için Türk ulusunun kaderini değiştiren emrini verdi: “Ordular! İlk
hedefiniz Akdeniz’dir.

İleri!..” Gazi Mustafa Kemal, 1 Eylül 1922’de Akdeniz’i
hedef göstermiş, Türk Ordusu da gereğini yapmıştı. O dönemde Anadolu’yu kuşatan
deniz; İstanbul Boğazı’na kadar Akdeniz olarak isimlendiriliyordu. Adalar
Denizi, Akdeniz’in, Marmara Denizi ise Adalar Denizi’nin iç körfezi kabul ediliyordu.
Bu yüzden Mustafa Kemal genel taarruz emrini, askerî okullarda öğrendiği gibi
‘Akdeniz’ kavramını kullanarak vermiş, bu denizin en önemli limanı olan İzmir’i
hedef göstermişti. Büyük Taarruz, 9 Eylül 1922’de düşmanın İzmir’de denize
dökülmesiyle sona erdi. Bu nedenle 9 Eylül, İzmir’in kurtuluşu olduğu kadar
Türkiye’nin, sıcak denizler olarak nitelendirilen Akdeniz’e de açıldığı gündür.

 Ömer Bedrettin Uşaklı
“Akdeniz’ e Doğru” başlıklı şiirinde bu süreci şöyle şiirleştirmiş:

 Eğilmez başımıza, taç
yaptık hürriyeti,

 Zaferle kalbimize yazdık
cumhuriyeti

 Sakarya’dan su içen o
çelik süngülerle,

 Yuvaları dağılmış,
yılmaz bir avuç erle,

 “Hedef Akdeniz,
asker!” diyen parmağa koştuk;

 Zafer bahçelerinden
gül koparmağa koştuk.

 Yol gösterdi
göklerden bize binlerce yıldız,

 Kıpkızıl ufuklardan
taştı al bayrağımız;

 Koştuk aslanlar gibi
kükreyip dağdan dağa,

 Canavarlar dişinden
vatanı kurtarmağa.

 Vahşetlere dikilmiş
gözlerimiz dumanlı,

 Hürriyete susamış
yanık bağrımız kanlı;

 Çılgınca atılarak
şanlı Dumlupınar’a,

 Süngümüzden şan
verdik coşkun yıldırımlara.

 Sakarya’dan su içen o
çelik süngülerle,

 Yuvaları dağılmış,
yılmaz bir avuç erle,

 Eğilmez başımıza taç
yaptık hürriyeti,

 Zaferle kalbimize
yazdık cumhuriyeti…

9 EYLÜL 1922

 Mustafa Kemal
Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’da attığı ilk adımla başlattığı Kurtuluş
Yürüyüşü,  26 Ağustos 1922’de
Dumlupınar’da başlayıp 9 Eylül 1922’de İzmir’de zaferle sona eren 14 günlük son
yürüyüşle tamamlanmıştır.

 İstiklâl Harbi ile
ilgili şiirleriyle tanıdığımız Kemalettin Kamu, İzmir’in düşmandan kurtuluşu
ile kazanılan zaferin coşkusunu “Zafer” başlıklı şiirinde şöyle terennüm etmiş:

 Anneler dindiriniz
gönlünüzün yasını,

 Düşman kanıyla sildik
palamızın pasını,

 Yeniden çizmek için
vatan haritasını,

 Kandan ve kıyametten
bir sahneye çevirdik,

 Gökleri çatırdayan
bir vatan parçasını.

 Anneler ağlamayın
dönmeyenlerinize,

 Vatan katillerini
getirdik işte dize,

 Dumlupınar üstünde
yol ararken denize,

 Çöktü savletimizden
düşmanla dolu dağlar,

 Gökler genişleyerek
Akdeniz geldi bize!

 Biz taze kanlarını
hürriyetine katan,

 Bir nesliz, ülkemizde
biziz yegâne sultan,

 Tanyeri nur alıyor
muzaffer alnımızdan..

 Karşımıza çıkmayın
Akdeniz dalgaları,

 Yolumuzu bekliyor
yekpare ana vatan!

9 Eylül 1922’de düşmanın İzmir’de denize dökülmesi eren
İstiklâl Harbi’ne ve onun Başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk’e bir şükran
ifadesi olan “İzmir Marşı”ndan aldığımız şu mısralarla yazımızı noktalayalım:

 İzmir’in dağlarında
çiçekler açar,

 Altın güneş orda
sırmalar saçar

 Bozulmuş düşmanlar,
yel gibi kaçar,

 Yaşa Mustafa Kemal
Paşa yaşa;

 Adın yazılacak
mücevher taşa

 

İzmir’in dağlarına bomba koydular,

Türk’ün sancağını öne koydular.

Şanlı zaferlerle düşmanı boğdular,

Kader böyle imiş ey garip ana;

Kanım feda olsun güzel vatana

 

 İzmir’in dağlarında
oturdum kaldım;

 Şehit olanları
deftere yazdım,

 Öksüz yavruları
bağrıma bastım,

 Yaşa Mustafa Kemal
Paşa yaşa;

 Adın yazılacak
mücevher taşa

Enerji Bağımlılığımız: Jeotermal Enerji

Enerji üretimi ve tüketimi
bir ülkenin refah ve ekonomik gelişim göstergelerin birisi olarak
bilinmektedir. Sürdürülebilir bir kalkınma ve gelişme, beraberinde artan enerji
ihtiyacının karşılanması ile gerçekleşebilecektir. Mevcut koşullarda
Türkiye’nin elektrik üretim ve tüketim rakamlarına bakıldığında, 2019 yılında
291milyar kWh’lik bir üretime karşılık, 290 milyar kWh’lik tüketim yapıldığı
görülmektedir. Üretilen elektrik enerjisinde yerli kaynaklara yönelmeye çalışan
Türkiye, bu enerjinin %37 lik payının kömür santrallerinden, %30 luk kısmını
Hidro Elektrik Santralleriden (HES), %19’luk kısmının Doğal Gaz
Santrallerinden, %7.4’lük bir kısmının Rüzgar Elektrik Santrallerinden (RES),
%3’lük kısmının Jeotermal Elektrik Santrallerinden (JES), geri kalanının ise,
Güneş Enerji Santrallerinden, sıvı yakıtlardan ve atıklardan üretildiği
görülmektedir. Ancak özellikle kömür ve doğalgaz ile elektrik üretiminde dışa
bağımlılık oldukça üst düzeydedir. Son günlerde Karadeniz’de bulunan yeni doğal
gaz rezervleri ve gerek Karadeniz, gerekse Akdeniz’de bulunması muhtemel diğer
rezervlerle enerjide dışa bağımlılığın daha da azalması beklenmektedir.

 Bir deprem ülkesi olan
Türkiye, fay hatları üzerinde olmanın bir avantajını da yaşamaktadır. Jeotermal
enerji, yer yüzeyinin binlerce metre altında bulunan eriyik magma odalarının
ısıttığı yer altı sularının yeryüzüne ulaşması ile elde edilmektedir.
Türkiye’deki fay hatlarının üzerinde çok sayıda sıcak su kaynakları
bulunmaktadır. Bu sıcak su kaynaklarının sıcaklıkları 130
oC üzerine
çıktığında elektrik üretimi için gerekli olan su buharı da elde edilmeye
başlanmaktadır. Yeraltındaki rezervuarlarda yüksek sıcaklıklarda bulunan su
yeryüzüne çıkmaya başladıkça basıncının azalması ile birlikte buhara dönüşmeye
başlayan sıcak su buhar türbinlerini döndürmeye başlayarak elektrik üretimine
olanak vermektedir. Ancak
Jeotermal enerjide kullanılan akışkan yani
sıcak su maalesef sonsuz bir ömüre sahip değildir. Özellikle meteorolojik
koşullara bağlı olarak akışkan miktarındaki azalmalar enerji üretiminde
dalgalanmalar yaşanmasına neden olabilecektir. Bu yüzden jeotermal enerjide
“sürdürülebilirlik” önemlidir. Jeotermal enerjide kullanılan sıcak su, elektrik
üretiminden sonra yeniden yer altına gönderilerek bu sürdürülebilir döngü
sağlanabilmektedir. Böylece çok uzun süreli bir enerji kaynağı elde edilmiş
olmaktadır.  

 Jeotermal enerjinin
ekonomimize olan katkısını sadece elektrik üretimi ile sınırlandırmak yanlış
olacaktır. Jeotermal enerji tarımda seracılık alanında; binaların ısıtılmasında,
kağıt hamuru ve kağıt üretiminde, patates işleme tesislerinde, atık su işleme
tesislerinde proses ısı ve kurutma aşamalarında; karbondioksit, gübre, lityum,
hidrojen gibi bazı kimyasal maddelerin elde edilmesinde; kaplıcalar ile sağlık
turizminde; maden suyu üretimi; kültür balıkçılığı gibi farklı kullanım
alanlarında ekonomimize çok ciddi katkılar sağlamaktadır.

 Türkiye’de, İzmir-Dikili,
Afyon-Merkez, Afyon-Sandıklı, Yozgat, Nevşehir – Kozaklı bölgelerinde jeotermal
enerji kullanımlı seracılık yapılmaktadır. Verimlilik konusunda örnek vermek
gerekirse, iklimin kış aylarında nispeten yumuşak olduğu Antalya’da, bir serada
domates üretiminde metrekarede 18 kg domates elde edilirken, bu rakam
Afyon-Merkez’de jeotermal enerji ile ısıtılan serada metrekarede 60 kg’a kadar
çıkmaktadır. Bu rakamlar, jeotermal enerji ile yapılan seracılığın
yaygınlaşması durumunda iç ve özellikle dış piyasada Türk domateslerinin yılın
12 ayı kendisine pazar bulacağını göstermektedir. Jeotermal enerji ile konut
ısınmasının sağlanmasında Afyon, İzmir-Balçova, Gönen, Kırşehir, Kızılcahamam
ve Simav başı çekmektedir. Afyon için 1998 yılı rakamlarına göre yapılan bir
çalışma, şehirde jeotermal enerji ile ısınma maliyetinin yerli linyit kömüre
göre 4, elektriğe göre ise 12 kat daha ucuz olduğunu göstermiştir. Jeotermal
enerjinin bu saydığımız kullanım alanlarına baktığımızda, birçok alanda
kullanılabilen, bu kullanım alanları ile ülkemize döviz kaynağı yaratabilecek
ve dışa bağımlılığı kesinlikle olmayan bir enerji türü ile karşı karşıya
olduğumuzu görürüz. 2007 yılında 35 MW kurulu jeotermal kapasitesi olan Türkiye,
bu rakamı 2019 yılında 1.5 GW’a çıkararak ile dünyada jeotermal enerji
üretiminde 4. sırada yer almıştır. Kuşkusuz ülkemizin jeotermal potansiyeli
bundan daha fazladır. Günümüzde toplam enerji üretiminde %3’lük bir paya sahip
olan jeotermal enerjide, yeni enerji sahalarının aranması ve bulunması şüphesiz
enerji ithalatçısı olan ülkemizin geleceğine yapılacak önemli bir yatırım
olacaktır. Karadeniz’de bulunan ve bizleri çok mutlu eden 320 milyar
metreküplük doğal gaz rezervlerinin sadece 7 yıllık olduğu düşünülürse,
jeotermal enerjinin, dış bağımlılığı olmayan çok uzun süreli kullanım avantajı
ile ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

 Son yıllarda, ülkemizde
üniversite sınavına giren gençlerimiz arasında Yerbilimleri Bölümleri’ni
(Jeofizik Müh., Jeoloji Müh., Petrol ve Doğal Gaz Müh., Maden Müh.) seçme
oranları hızlıca azalmaktadır. Gerek istihdam politikaları, gerek vakıf
üniversitelerinin düşük puanlarla öğrenci alması gibi sebeplerle, tercih
edilmeyen bölümler arasında olmaya başlayan Yerbilimleri Bölümleri, ülkenin
enerji bağımlılığına bakıldığında stratejik bölümler olarak karşımıza
çıkmaktadır. Burada ilgili Bakanlıkların ve YÖK’ün bir araya gelerek, ülkemizin
geleceği için asgari sayıda yerbilimciyi mezun (lisans ve lisansüstü) ve
istihdam edecek politikalar geliştirmesi oldukça önem kazanmıştır. Bu yönde
doğru adımların atılması hepimizin ortak dileğidir.

 Sağlıcakla…