23.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Ekim 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 456

Strateji Uzmanı, Emekli Subay Suat Gün ile Doğu Türkistan’ı konuştuk.

Oğuz Çetnoğlu: Son zamanlarda Doğu Türkistan’dan gelen haberler
insanın içini acıtıyor. Doğu Türkistan hakkında vereceğiniz bilgilerle
röportajımıza başlayabilir miyiz?

Suat Gün: 1949’da
altın tepsi içinde Kızıl Çin’e armağan edilen Doğu Türkistan o gün bu gün zulüm
altında inim inim inliyor. Çin’in ağır imha politikası olmasaydı, bu gün 100
milyonu aşması gereken Doğu Türkistan’da Türk nüfusu 20.000.000’un altında sâbit
kalmıştır.

Çetinoğlu: Neden?

Gün: Doğu
Türkistan Türkleri, örf ve âdetlerine, Müslümanlığa sıkı sıkıya bağladırlar.
Onları 1000 yıllık vatanlarında, asimle edilemeyeceğini,
Çinlileştirilemeyeceğini anladılar. Genç erkekleri, iş vaadiyle Çin’in uzak
bölgelerine gönderip yerleştiriyorlar. Orada 3-5 kişilik azınlık hâlinde
yaşamaya mahkûm edilerek, kültürlerinden ve dinlerinden uzaklaştırılmaya
çalışıyorlar. Genç kızları ise Çinli gençlerle evlendiriyorlar, yeni evlilere
ev veriyorlar. Onları da bu şekilde asimle ediyorlar. İmkânı olan Doğu
Türkistanlılar,  Afganistan’a, Pakistan’a
Türkiye’ye ve Suudî Arabistan’a kaçıyorlar. On binlerce Doğu Türkistanlı
Müslüman Türk, iftiralara maruz kalıyor. İftiralar ciddiye alınıyor,
göstermelik mahkemelerde ve tek celsede mahkûm ediliyor ve bir daha
kendilerinden haber alınamıyor.

Çetinoğlu: Ne
yapılıyor?

Gün: Uzak
şehirlerdeki hapishanelere gönderiliyor. Akrabaları imkânsızlık sebebiyle
ziyâret edemiyor. Aynı şehirdeki hapishânede bir yakınını ziyâret edenler,
içeridekinin suç ortağı addedilip o da hapse atılıyor. Böylece ziyâretler de
önleniyor.

Çetinoğlu: İnsanca yaşama hakkı için sessiz protesto yürüyüşlerine
katılanların tevkif edildiği haberleri geliyor…

Gün: Onları da
sözde eğitim kamplarına alıyorlar. Orada işkenceye tâbi tutuluyorlar ve sözde
medeniyet dersi veriyorlar.

Çetinoğlu: Çinliler ve medeniyet?! Ne alâkası var?

Gün: Haklısınız.
Söylemiştim. Doğu Türkistanlılar dinlerine son derecede bağlıdırlar. İslâmiyet
saf ve temizdir. Doğu Türkistanlılar, Sahâbe sadakatiyle dinlerinin gereklerini
yerine getirmeye çalışan insanlardır. Onların medeniyet derslerine ihtiyacı
yoktur. Doğu Türkistanlılar Çinlilere medeniyet dersi verecek kapasitedirler.  İslâm din olarak bütün dinlerden üstündür.
İslam medeniyeti gelmiş geçmiş yeryüzündeki en insanî medeniyettir. İslâm
ahlakı kâinattaki en üstün ahlak, medeniyet, fazilet ve meziyettir. Durum böyle
iken 5000 yıllık ilkel bir kültürü temsil eden, böcek –cücük, yılan-tosbağa,
hamamböceği-fare dâhil her şeyi yiyen, canlı canlı maymun beynini kaşıklayan
bir cehalet çukurundan İslam’a ve Müslümanlara medeniyet öğretmesi kabul
edilemez.

Çetinoğlu: Duyuyoruz ki; Pekin, Doğu Türkistan’da insanlık dışı
toplama kampları kurmuştur. Aileleri parçalamak için halkı dağıtmaktadır.

Gün: Evet, Camileri
yıkmakta, İslam dinin öğretilmesini engellemekte millî kültüre ait her değeri
imha etmektedir. Müslüman din adamlarına istihbaratçı / casus gözü ile bakılmaktadır.
Halkın en basit ibâdetleri yapması engellenmekte, kılık kıyafet dâhil İslam’ı
ifâde eden her şey suç kabul edilmektedir. Ailelerin yanına Çin’li erkekler
dağıtılarak aile mahremiyeti aile namusu kirletilmektedir. Böyle bir zulüm
dünya tarihi boyunca hiçbir ülkede görülmemiştir. Mısır firavunlarının dahi
aklına gelmeyen bu zulümler haddi aşmıştır.

Çetinoğlu: Çinliler, işkence metotlarının mûcidi olarak bilinir.
‘Zulüm’ derken bu işkenceleri kast ediyor olmalısınız.

Gün: Mısır
firavunlarının İsrail halkının doğan erkek çocuklarını öldürmesinin bir sebebi
vardı. Bu sebep te bilindiği üzere (Kuran anlatımına / haber vermesine göre)
bir kâhinin Firavun’a bildirmesi ile ortaya çıkmıştı. İsrail oğullarından bir
erkek çocuğu dünyaya gelecek (Firavun’un) sizin saltanatınızı yıkacak haberidir.
Çin’in Doğu Türkistan’da yaptığı zulmün Eski Mısır’daki gibi herhangi bir
gerekçesi de yoktur. Doğu Türkistan’ın Çin’in başına musallat olacak bir
tehlikesi de yoktur. Doğu Türkistan ve Çin Müslümanları Çin’in İslam dünyasına
açılan kapısıdır. Çin’in İslam dünyasındaki itibarının korunması ve millî
kimliğinin muhafazasının kalesidir. Son zamanlarda hızla yürütülen Çin’in
Hıristiyanlaştırılması projesi ve Batının kuklası yapılması hedefinin en büyük
engelidir.

Çetinoğlu: Doğu Türkistan’daki Müslüman Türkler, Papalığın
hazırladığı ‘Bu bin yılda Asya’yı
Hıristiyan yapacağız
’ projesinin engeli olarak mı görülüyor?

Gün: Çin’in
ideoloji ayağını bu gün Çin Komünist Partisi ve Şi Cinping temsil etmektedir.
Bu gün Çin kendi millî değerlerine düşman mason bir ekip tarafından
yönetilmektedir. Bu ekibin takip ettiği kültür ve Çin’deki İslam varlığını imha
politikasının sonucu şimdiden bellidir. Yarım asra varmadan Çin anahtar teslimi
Hıristiyan yapılacak, Papa’ya teslim edilecektir. Böylece Çin köleleştirilecek,
batının karın tokluğuna çalışan ucuz işgücünü oluşturacak aynı Güney Amerika
yerli medeniyetleri gibi tarihten silinecektir.

Doğu Türkistan ve Çin Müslümanları Çin’in köleleşmesine
karşı emniyet kilididir. Batıya karşı savunmasının bel direğidir. Nitekim Nazi
ordularına karşı Rus imparatorluğunu kurtaran Orta Asya Türklüğü olmuştur. O
zamanki Alman Orgenerallerinden Alfred Jodl Ortasya’dan gelen Türk
birliklerinin karşı taarruzları başladığında aynen şöyle demiştir: ‘Mermi yağmuru altında zayiata aldırmadan,
tereddütsüz / korkusuz taarruza devam eden bu askerler karşısında hiçbir dünya
ordusu duramaz
.’ Nitekim Alman ordusu da duramamış, anavatanını, Berlin dâhil
her şeyini kaybetmiştir.

Çetinoğlu: Türkler, Çin’in çehresini değiştirebilirler diyorsunuz…

Gün: Evet! Çin,
batının ırkçı politikalarına kapılarak elindeki kaliteli insan unsurunun
değerini bilememektedir. Onları asimle etmeye uğraşırken kendisi batıya asimle
olmaktadır. Rusya Federasyonunda da ciddi bir Müslüman nüfus vardır. Bu sayı Rusya
nüfusunun üçte birine tekabül etmektedir. Putin’e en büyük destek Müslümanların
oturduğu bölgelerden gelmiştir. Putin son seçimlerde en çok oyu Müslüman
halklardan almıştır.

Çetinoğlu: Çin bünyesindeki cevherden haberdar değil mi?

Gün: Şi
Cinping’in bilmediği nokta şudur: Avrupa’daki bütün ırkçı partilerin başkanları
Yahudi’dir. İslamafobi bir projedir. En yakın zamanda Ukrayna’da seçimi
kazanan  Vladimir Zelenskiy Yahudi’dir.
Komedyendir. Soytarının tekidir. Ukrayna’nın başına propaganda yolu ile
musallat edilmiştir. Propaganda ile gerçek farklıdır. İslam; Büyük İsrail ve
Batının üstünlüğü projesini engellediği için düşman ilan edilmiştir. Çin’in bu
akıma kapılması yanlıştır. Kendi güvenlik duvarının dibini oyar.

 İslam’ın kendisi
tehlike değildir. Kışkırtılmış insanlar her kim olursa olsun her yerde
tehlikelidir. Kendinizi başkalarını tehlikeli görmeye zorlarsanız, evhamınızın
kurbanı olursunuz. Sizin düşmanca tutumunuz, onların gard almasına sebep olarak
düşmanlık doğurur.

Tarihte birçok defa görülmüştür ki; moda akımlar,
ideolojiler, devrimler hepsi boş işlerdir. Esas olan beka ve tarihî
devamlılıktır. Çin tarihte rol almaya devam edecekse İslam kimliğine düşmanca
davranmayı bir tarafa bırakıp kendi vatandaşlarını huzur içinde yaşatacak bir
yol bulmalıdır. Günümüzde asimilasyonun çare olmadığını çocuklar bile biliyor.
Aynı Çin halkı Formoza ve Kıta Çin’i olarak bölünmüştür. Çare asimilasyon değil
Müslüman Çin halklarının gönlünü kazanarak İslam Dünyası ile bütünleşmektir.
Çin Müslümanların kalbini kazanırsa içte ve dışta büyüyecek, dünya gücü
olacaktır. Müslümanlarla işbirliğini (İçte ve dışta) sakatlarsa kendi kimliğini
de kaybederek batının kontrolüne düşecektir. Çünkü batının ideolojik
değerleriyle batıya üstünlük sağlamak mümkün değildir.

SUAT GÜN:

     Malatya Battalgazi’de doğdu. Atatürk İlk
Okulu’nu ve Kubilay Orta Okulu’nu Malatya’da bitirdi. 1973’de Kuleli Askeri
Lisesi’ne girdi. Topçu ve Füze Okulu’nu bitirdi ve orduya katıldı. İstifa
ederek ordudan ayrıldı.

     1987’de İstanbul Üniversitesi Siyasal
Bilgiler Fakültesi’nden diploma aldı. Aynı fakültenin Uluslararası İlişkiler
Bölümü’nde Uluslararası Politika alanında yüksek lisans yaptı. İlk yazılarına
1987 yılında Türk Yurdu ve Malatya’nın Sesi Dergisi’nde başladı.

     2002 yılından sonra Önce Vatan
Gazetesi’nde köşe yazıları 2009 yılına kadar aralıksız yayınlandı. Sarı basın
kartı sahibidir. Şafak Gazetesi, 34 Gündem Gazetesi, İş Gündem Dergisi,
Marmara’nın Sesi Gazetesi ve İstanbul Times Gazeteleri yazılarını
yayınlamaktadır.

     Flaş TV’de ‘Kim Haklı’ programına
katıldı. Mesaj TV’de ‘Fikir Penceresi’ programını 50 hafta, MPL TV’de
‘Satranç Tahtası’ programını 200 hafta sundu. Ülke meseleleriyle ilgili
olarak Ülke TV, Kanal 7, Çay TV, Bengisu TV, Kanal 9, ‘Türkiye’nin Sesi
Programı’nda’, Meltem TV, Mesaj TV, Kanal 5, TRT, TRT Arapça, Akid TV, Uzay
TV, Kanal G, TGRT, 1AN Tv gibi televizyon kanallarında tartışmalara katıldı.
Bu çalışmaları hâlen devam etmektedir. Çeşitli dergi, gazete ve internet
sitelerinde (Hicret Haber Com, Kudusde.org ) yazıları çıkmaktadır. Günlük
köşe yazıları Önce Vatan Gazetesi’nde yayınlanmaktadır. Yazı arşivi gazetenin
sitesi olan www.oncevatan.com ‘da bulunmaktadır.

     Strateji ve dış politika üzerine 12 tane
yayınlanmamış, ‘Filistin Savunması İnsanlık Dâvâsı’ adı ile yayınlanmış
kitabı mevcuttur. Ayrıca (Ahi Evren, Kıyamet, Küçük Bilgin İmamı Azam,
Selman-ı Farisi Yük Taşıyan Vali, Ashab-ı Kehf, Gazneli Mahmud’un Şükür
Secdesi) isimli 6 adet senaryo bir adet tiyatro eseri yazmıştır. Son 10 yıl
içinde 2000’in üzerinde makalesi gazete, dergi ve çeşitli internet
sitelerinde yayınlanmıştır. Marmara Üniversitesi’nde takdimini yaptığı; ‘Anayasa Felsefesi’ ne Giriş”, “Türk
Devlet Felsefesi” isimli sunumları bulunmaktadır.

     Assam’ın 2017 yılında tertiplediği
Birinci İslam Birliği Zirvesinde ‘İslam Birliği İçin Bir Vizyon Teklifi’ adlı
sunumunu yapmıştır.

     İstanbul Yazarlar Birliği’nin üyesidir.
DÜBAMDER ‘Dünya Basın Mensupları Derneği’ kurucu üyesidir. MABAMDER
‘Malatyalı Basın Mensupları Derneği’ üyesidir. ‘İstanbul Düşünce
Enstitüsü’nün kurucu üyesidir.

     Avrasya Bir Vakfı’nda Müdürlük
yapmıştır. Ensar Vakfı Akiller Divanı’nda her hafta ‘Haftalık Stratejik
Raporu’ sunmaktadır. ASDER’e ve Ensar Vakfı Fatih Şubesi’ne üyedir. 50
civarındaki dernek ve vakıfla bağlantılıdır.

     2015 yılında kurulan Milletlerarası
Kudüs Derneği’nin Genel Başkanıdır.

 

Kur’an’da Tevhid

0

     Kur’an’ın baş
konusu Tevhid’dir. Allah’ı birleme. Allah’tan başka ilâh bulunmadığını, tüm
cihana duyurmak; her yerde, her şeyde Allah’tan başkasının etki, hâkimiyet ve
hükmünün olmadığını, olamayacağını bildirmektir. 

     İnsanın ancak bu
şuur ve bilinçle yaşaması gerektiğini vurgular. “Lâ ilâhe illallah.” sözünü
zihinlere nakşeder. İnsanın, her zaman ve her yerde tehlîl, yani “Lâ ilâhe illallah.”ı
zikretmesini,  tekrarlamasını ve her fırsatta
söylemesini öğütler.

     Nitekim kelime-i
tevhid / tevhid kelimesi, bu şekli ile “İnnehüm kânu iza kıyle lehüm lâ ilahe
illallah.” / “Çünkü onlara: ‘Allah’tan başka tanrı yoktur.’ denildiği zaman.”
(Sâffât: 35) ve  “Fa’lem ennehu lâ ilahe
illallah.” / “Bil ki Allahtan başka ilah yoktur.” (Muhammed: 19) âyetlerinde
yer alır. Zaten her varlık üzerinde bu yazı, bu cümle mânen vardır. Ki buna
lisan-ı hâl / hâl dili diyoruz. Çünkü yapılan her iş, her hareket, yani her
fiil; fâilini, yapanı; o işi işleyeni gösterir. Tıpkı gördüğümüz her nakış;
nakkaşını, o nakşı işleyeni gösterdiği gibi. Tıpkı her resim ressamını, o resmi
yapanı. Her beste bestekârı; o besteyi yapanı gösterdiği gibi. Tıpkı
Süleymaniye Camisi’nin Mimar Sinan’dan haber verdiği gibi.

     Ama “Resmin
yanında ressam, binanın yanında mimar, bestenin yanında bestekâr görünmüyor!
Ben ise gördüğüme inanırım!” denirse, deriz ki: Göz, sadece baş gözünden ibaret
değil. Ayrıca basar / maddî göz yanında, basîret / mânâ gözü de var. Yine akıl
gözü, ilim gözü, feraset ve hikmet gözü gibi birçok gözler de var.

     Kaldı ki, baş
gözünün yanlış gördüğünü, ilim gözü düzeltir. Meselâ: Dolu su kovasına sokulan
bir çubuk eğri görünür. Ama onun eğri olmadığını, ilim gözü düzeltir.  Demek ki her görünüşe aldanmamalı.

     Her fâil / yapan;
fiilinin / yaptığı iş, hareket ve oluşunun mânen yanındadır. Demek ki,
görenedir  görene, köre ne be dostlar?

     Yeter ki, tevhid-i
hakikiyi / gerçek tevhidin farkına varalım. Her şey üstünde kudret sikkesi /
damgasının, rububiyet / İlâhî terbiye ve tedbir hatemi / mührünün, kaleminin
nakışlarını görebilelim. Böylece, doğrudan doğruya her şeyden onun nûruna karşı
bir pencere açalım. O’nun birliğine ve her şey onun kudret elinden çıktığına
şahit ve tanık olalım. Uluhiyeti / ilahlığında, rububiyeti / Rablığında ve
mülkünde hiçbir şekilde, hiçbir şeriki / ortağı ve muini / yardımcısı
olmadığını bilelim. Bütün bunları şuhûda / görmeye yakın bir yakîn / kesinlikle
tasdik edelim. Onaylayıp iman getirelim. Getirelim ki, bir nevi / bir çeşit
daimî bir rûh huzuru bulalım.

     Beyanı mucize olan
Kur’an; tevhid ve ferdiyeti / Allah’ın birliğini pek çok tekrar ile kuvvetli
bir hararetle, yüksek bir halâvet / tatlılıkla ders vermektedir. Nitekim bütün
enbiya / nebiler, asfiya / muhakkik, tahkik ehli, araştırıcı bilgin zâtlar ve
evliya / veliler en büyük zevk ve saadetlerini kelime-i tevhid / tevhid
kelimesinde, Allahın bir ve tek olduğunu belirten “Lâ ilâhe illallah.”
cümlesinde buluyorlar.

      Çünkü kelime-i tevhid / tevhid kelimesinde;
azamet-i kibriya / Allahın kıyasa gelmeyen büyüklüğü kendini gösteriyor. Her
şeyin ona muhtaç; fakat kendisi hiçbir şeye ihtiyaç duymayan / samedanî olan
Allah’ın mutlak Rububiyet / Rablık saltanatının tahakkuk etmesi / gerçekleşmesi
içindir ki, Resul-i Ekrem ferman etmiş / buyurmuş:

     “Ben ve benden
evvel gelen Peygamberlerin en ziyade / en çok, en faziletli / en üstün ve en
kıymetli sözleri ‘Lâ ilahe illallah.’ / ‘Allah var ilah diye bir şey yok.’
kelâmı / söz ve cümlesidir.” İmam-ı A’zam da demiştir ki: “ ‘Lâ ilahe
illallah.’ tevhide / Allah’ın birliğine en büyük, eşsiz bir alem / işaret,
nişan ve isimdir.”

     Tevhid, yalnız
tasavvur / tasarıdan ibaret bir marifet / bilgi değildir. Belki mantık ilminde,
tasavvura mukabil / ona karşılık, marifet-i tasavvuriyeden / tasavvur
edilebilen marifet ve bilgiden çok kıymetli ve değerlidir.

     Bürhan ve delilin
neticesi, ilim denilen tasdik ve doğruluğun kabulüdür. Hakiki tevhid öyle bir
hüküm, tasdik, iz’an / anlayış ve kabuldür ki; her bir şeyle Rabbini bulabilir
ve her şeyde Hâlikına / Yaratanına giden bir yolu görür ve hiçbir şey huzuruna
mani / engel olmaz.

Sorgulama!

0

Eric Hofer, Kitle hareketlerinin
psikolojik temel yapısını inceleyerek kaleme aldığı “Kesin İnançlılar” kitabında yaşadığı yılların ve ülke gençlerinin
durumunu: “Siyasetin hangi cephesinde
yer alacaklarını, yazı-tura atarak belirlerlerdi
” diyor.

Ucundan kenarından bizlerinde
bulaştığı 1968 kuşağı Türk gençleri olarak sağcısıyla, solcusuyla seçeceğimiz tarafı
tercih etmek için yazı-tura atmak gibi abzürt bir hareketi aklımıza bile getirmedik.
Köklerimizden aldığımız kültür, okullarda idol olarak gördüğümüz
öğretmenlerimizin davranış ve düşünüş durumları, memleketimizin görünen
ahvaline bakarak tarafımızı seçip kendimize yön verdik.

Ülkücü ve sol fikir akımları,
aktif ve dinamik yapılarını, 12 Eylül Darbesi ve sonrasında, 1990’lı yıllarda komünizmin
çöküşü, Sovyetler birliğinin dağılmasına kadar devam ettirdiler. Ancak
komünizmin çökmesiyle birlikte, sol kesimde çözülmeler baş göstermeğe başladı.
Bir kısım medya patronları, bunların ileri gelenlerini gazetelerinde köşe
yazarlığına, televizyonlarda program yapımcılığına taşıdılar.

Haliyle bu arkadaşlar,
hayallerinde dahi göremeyecekleri para ve şöhrete ulaştılar. Bunlardan bazıları
kendilerine hala devrimciliklerini sürdürüyor imajı vererek, “Kemalizm” şemsiyesi altına sığındılar. Ancak
bunun yanında kendilerini fikri yönden ihanete uğramış, yıllarca
kandırıldıklarını gören samimi sol görüşlü gençler, böylelerini haklı olarak
döneklikle suçladılar.

Ülkücü gençler, Alparslan
Türkeş’in vefatına kadar “Türkeş nerede
biz oradayız
!” sloganını sembolleştirip, birlik ve beraberliklerini
bozmadılar. Her ne kadar Muhsin Yazıcıoğlu ve ekibi daha önce bu cenahtan
ayrılmış olsalar da, onlar da geçmişteki fikri yapılarına sadık kalarak
yozlaşmadılar.

Ne olduysa 2000’li yılların
başında oldu. Darbelerin yapamadığı ideolojik çözülmeğe, Ak Parti’nin
kurulmasından sonra Şahit olduk. Tabir caiz se adeta: “At izi it izine karıştı.” 12 Eylül darbesinden sonra kurulan
Özal’ın Anavatan Partisin de dört eğilimi gördük ama Ak Partide bırakın dört
eğilimi, saysan belki on dört eğilim vardı.

Aslında, AKP’nin kuruluşuna giden
yolların taşları, 1990’lı yıllarda döşenmeğe başladı. “R. Tayyip Erdoğan, henüz
Refah Partisi İstanbul il başkanıyken ABD ve Avrupa’nın ilgi odağındaydı.” (Sivil Örümceğin Ağında/Mustafa Yıldırım)

 Erol Mütercimler’in anlattıklarına göre 24
Ekim 1999 Gecesi Münci İnci’nin evinde önemli bir toplantı düzenlenir. Toplantıya
katılan Kişiler; Nail Keçeli, Münci İnci, Fehmi Koru, Emin Şirin, Nazlı Ilıcak,
Yalçın Doğan, Bülent Akarcalı, Tezcan Yaramancı, Güler Kömürcü, Amerika’nın
İstanbul Başkonsolosu Kate Schertz, ile kol kola gelen Tuğrul Türkeş ve Erol
Mütercimler. Toplantının esas konusunun amacı, Tayyip Erdoğan’ın başbakan
olacağının açıklanmasıydı.

Bu toplantıda Erol Mütercimlere,
Tayyip Erdoğan’a danışman olması önerilir ama “Baş Danışmanlığı” ister Mütercimler. Ancak baş danışmanın Münci
İnci olacağı söylenir ve Erol Mütercimler, sonraki toplantılara bir daha
katılmaz. Bunu niçin anlatıyorum derseniz; Erol Mütercimler gibi ordudan
atılmış keskin bir sol görüşlü kişinin, baş danışmanlık isteği kabul edilmiş
olsaydı, bugün ismi AKP kurucuları arasında geçecekti.

İsmi genel başkan adaylığına kadar
yükselen yılların CHP’li Ertuğrul Günay’ı, 2007 seçimleri öncesi AKP ye girer
ve seçim sonrası AKP hükümetinin Kültür ve Turizm bakanı olur.

Son dönemlerde televizyonların
gediklisi, olmazsa olmazı Mehmet Metiner, doksanlı yıllarda Refah Partisi, sonrasında
HADEP, ve en sonunda AK Parti de karar kılar. 15 Temmuz darbesine kadar Fethullah
Gülen’e hayranlığını bugün kendisi dahi saklamıyor ama önüne gelen herkesi de
FETÖ’cü lükle suçlamadan geri kalmıyor. İlke, inanç ve ideoloji, yerlerde
paspas olmuş.

1970’li yıllarda çıkardığı
aydınlık gazetesinde isimlerini yazdığı Ülkücü ve Milliyetçilerin her gün
katline sebep olan Doğu Perinçek, bugün Ülkücü ve Milliyetçi bir parti ile yan
yana yerli ve milli olduğunu iddia eden iktidarın destekçiliğini yapıyor.

Hâlbuki Devlet Bahçeli, 15 Temmuz
hain FETÖ darbe kalkışmasına kadar Erdoğan’a karşı amansız bir muhalifken, 16
Nisan 2017 Halk oylamasından önce yaptığı gurup toplantısındaki konuşmasında: “Eğer Doğu Perinçek ile Tayyip Erdoğan
arasında bir tercih hakkımız olursa, kesinlikle Sayın Erdoğan’ı tercih
edebileceğimizi herkes bilmelidir.
” Cümlesi kayıtlardadır. Daha dün
birbirlerine söylemediğini bırakmayanlar, bu gün iktidar ortaklığını birlikte
sürdürüyorlar.

İyi ama bu kadar ilkesizliği
kabul etmek, televizyonlarda Doğu Perinçek ve Metiner’le aynı dili kullanmak “Ben ülkücü ve milliyetçiyim” diyen birilerine
nasıl yakışır? Ama yakışıyormuş demek ki, bu günleri görmek te kaderde varmış.

Şimdi ben ve benim gibi olanların
durumlarını sorguluyorum da, biz bu yelpazenin neresindeyiz? Herhalde
anormallik bizim gibi olanlar da ki, Türkiye genelinde çok azınlıkta kalıyoruz ama
inanın bu anormallik beni çok mutlu ediyor.

Sağlıklı kalın!

Ağlar

Türk yurdunda Türk’ün önü kesilse,

Devletinde Türk’ün sesi kısılsa,

Vatanda yabancı bayrak asılsa,

Vatan ağlar, bayrak ağlar, Türk ağlar!

Israrla su söz geçirir de taşa,

Geçer mi hiç tek söz akılsız başa,

Bir de el elinde olursa maşa,

Vatan ağlar, bayrak ağlar, Türk ağlar!

Devletlü ağyara verirse taviz,

Çalıp çırpmak haram demezse Vaiz,

Devlette adalet olmazsa haiz,

Vatan ağlar, bayrak ağlar, Türk ağlar!

Güçlüler zor ile yasayı delse,

Hak etmeyen dostlar makama gelse,

Yetkili haklının ayağın çelse,

Vatan ağlar, bayrak ağlar, Türk ağlar!

Yanlış yönetirken ülkeyi devlet,

Zay olur giderse yok yere evlat,

Buna ‘neme lâzım’ diyorsa millet,

Vatan ağlar, bayrak ağlar, Türk ağlar!

Karabudak sakınırsan sözünü,

Gerçeklere kapatırsan gözünü,

Kaybedersen çıkar için özünü,

Vatan ağlar, bayrak ağlar, Türk ağlar!

Sırada KKTC’NİN Tanınması mı Var?

                                    ‘’ Dünya
ikiyüzlü değil, iki yüz yüzlüdür! ‘’

   

       
BM’ye bağlı uluslararası Adalet Divanı, 2008 yılında tek taraflı olarak
Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan eden Kosova’nın atmış olduğu bu adımın, ‘
uluslararası hukuku ihlal etmediğine karar verdi…(23 Temmuz 2010 Dış Basın
Haberleri Servisinden…)

         Bu flaş karar ile Uluslararası Adalet
Divanı; uluslararası hukukta Kosova’nın, 2 yıl önce bağımsızlığını ilan etmiş
olmasını yasaklayan bir ibare olmadığını 23 Temmuz 2010 tarihinde tüm dünyaya
ilan etti. Hollanda’nın Lahey kentindeki mahkemenin başkanı Hisaşi Uveda,
Sırbistan’ın başvurusu üzerine BM genel Kurulu tarafından yapılması istenen
değerlendirmenin sonucunu gazetecilere açıklarken, ‘’17 Şubat 2008 tarihinde Kosova’nın bağımsızlığının ilanı,
uluslararası hukuku ihlal etmemiştir.’’
Diyen Japon yargıç: ‘’Uluslararası hukukun, bağımsızlık ilan
etmeyi yasaklamadığını’’
söylemişti…

        Pekiyi şimdi hemen hafızamızı bir yoklayalım
ve Kosova’nın bağımsızlığını ilan ettiği o tarihe bir dönelim!

     
Kosova’nın bu açıklamayı yapmasından hemen sonra, Kosova bu statüsü ile
Türkiye başta olmak üzere, ABD ve pek çok Avrupa ülkesinin de yer aldığı 69
ülke tarafından tanınmıştı.

      Yine
aynı zaman dilimi içerisinde, Rusya başta olmak üzere birçok ülke bu
bağımsızlığa karşı çıkmıştı! Ama ne olursa olsun; sonuçta Kosova, artık başta
Amerika olmak üzere 69 ülke tarafından tanınmış, bu tanınmanın uluslararası
hukuka uygun olduğu milletler camiasının en büyük hukuk divanı tarafında da
onaylanmış oluyordu!

     
Başta Kıbrıs ve Yukarı Karabağ sorunları ile ayrılıkçılığın olduğu çok
sayıda bölge üzerinde etkili olacak bu bağımsızlık kararının açıklandığı o
günlerde bir tanesi ABD’den, diğeri ise KKTC’deki Cumhurbaşkanı Sn. Talat’tan
iki önemli açıklama gelmişti!

       Neydi bu açıklamalar?

        ABD, Kosova’nın
bağımsızlığını ilan ettiği o dönemde Kıbrıs Rum Yönetimine, bu adımın KKTC veya
başka bir bölge için emsal oluşturmayacağı garantisini vermişti!

       
Kıbrıs’ta ise Şubat 2008 de
Papadopulos seçimi kaybetmiş, yeni Rum liderliğini KKTC’nin 2’nci Cumhurbaşkanı
Bay Talat’ın eski yol arkadaşı, yoldaşı Akel Partisinin lideri Hristofyas,
kazanmıştı.   

      BM genel sekreteri Annan’ın özel temsilcisinin
üstün gayretleri sonucunda, her iki lider 21 Mart 2008 de ilk kez bir araya
gelmiş, bu görüşmede; Kıbrıs Müzakerelerinin, 3 ay sonra başlaması kararı
alınmıştı!

    Sonunda da biraz gecikmeli de
olsa müzakereler; 25 Temmuz 2008 kararlarının ardından, 3 Eylül 2008 tarihinde
başlamıştı!

      İşte tam bu süreçte, hem
Türkiye’nin, hem de KKTC’nin eline çok güzel bir koz geçmişti! Kosova’nın
bağımsızlığının ilan edilmesi kararı…

    
Ancak ne yazık ki, ne T.C Dış İşleri Bakanlığından, ne de KKTC
Cumhurbaşkanlığından bu konuda inisiyatif alınarak, BM ve AB ülkeleri nezdinde
herhangi bir girişimde bulunulmamıştı!

    
Çünkü TC Hükümeti; AB ile yürütmüş olduğu müzakereler sürecinde, komşu
ülkeler ile sıfır sorun politikası gütmenin yollarından birisi olarak Kıbrıs
konusunda problem çıkarmadan Rumlardan bir adım önde olmayı seçmişti!

    Bu
tercihe paralel olarak da KKTC’nin o dönemde ki Cumhurbaşkanı Bay Talat’ın
çözüm hedefinde ise ‘’Birleşik Kıbrıs’ın‘’ alt yapısı hazırlıkları vardı!  Ve henüz o dönemde, tek devlet, tek egemenlik
teslimiyetini açıklamamıştı!

    
Şimdi bu noktada durup düşünerek, geride kalan bu kayıp dönemi
irdelediğimizde, Kıbrıs müzakerelerinin bu gün geldiği noktaya bakarak, nerede
olduğumuzu, çözüm adına müzakere masasına getirilen tüm kazanımlarımızın ne
hale geldiğini iyi tespit etmek gerekir diye düşünüyorum…

    
Kıbrıs Rum Tarafı son elli yıldan beri ortaya koymuş olduğu ve çözümün
vazgeçilmezleri olarak gördüğü Türkiye’nin garantörlüğünün kaldırılması, Türk
Askerinin ve Türkiye asıllı göçmenlerin adayı terk etmesi konusunu çözümün en
temel maddeleri olarak görmeye devam etmektedir!

    
Ama 2008 yılından buyana adada ve dünya politiğinde çok şey değişmiştir.
Artık KKTC’de ‘’Birleşik Kıbrıs’’ hayalperestlerinin yerini; devletinin
varlığından gurur duyan, hür ve bağımsız bir devlette yaşamayı tercih eden
zihniyetin temsilcileri almış, halkın ezici çoğunluğu kendi devletinde yaşamak
arzusundadır.

    
Türkiye ise; AB’nin gerçek yüzünü görmüş,  Kıbrıs müzakereleri sürecinin geride kalan
yarım asırlık sürecine bakarak, çözüme ulaşmak adına bir elli yıl daha
beklemeyeceğini, çözüme esas olarak görüşülen federasyon yapısının artık gündem
dışında kaldığını, bundan böyle eşit egemenlik temelinde yan yana yaşayan iki
devlet yapısının görüşülebileceğini açıklamıştır.

   
Böylesine bir açıklama KKTC devletinin tanınmasına giden yolda atılan
ilk işaret fişeğidir. Bunun yanı sıra kısa bir süre önce halkın dolaşımına
açılan kapalı Maraş bölgesiyle çok önemli bir adım daha atılmış, gerek bu
açılışta yapılan açıklamalar çerçevesinde, gerekse 15 Kasım 2020 tarihinde
KKTC’nin 37’nci kuruluş yıl dönümünün kutlama törenlerinde yapılan konuşmalarda
bundan sonra atılacak adımın çok daha önemli olacağının mesajları verilmiştir!

  
Nedir bu mesajlar?

   
Yakın bir süreçte KKTC’de Cumhurbaşkanı seçilen Sn. Ersin Tatar’ın
Azerbaycan’ı resmi olarak ziyaret edecektir. Bakü’ye resmen davet edilen Sn.
Tatar’ın bu ziyaret sonrasında yapılacak açıklamalar öyle inanıyorum ki, dünya
kamuoyuna damgasını vuracaktır.

    Bu
ziyaretinde Sn. Tatar’ın Azerbaycan Cumhurbaşkanı ile yapacağı görüşmelerin
içeriğinde KKTC’nin tanınmasının da olacağını, bunun dışında iki ülke
ilişkileri açısından ticari ve ekonomik yönden pek çok anlaşmalar
yapabileceğini tahmin ediyorum.

  
Kaldı ki, Karabağ’ın 30 yıl sonra yeniden Azerbaycan topraklarına
kavuşması; bir zamanlar KKTC’yi tanımak isteyen Azerbaycan’ı böyle bir açıklama
yaptığı takdirde, Karabağ bölgesini de ayrı bir devlet statüsünde tanırız
diyerek tehdit eden dünya ülkelerinin elindeki bu önemli kozu sıfırlamıştır.
Dolayısıyla KKTC’nin Azerbaycan tarafından tanınmasının önünde bir engel
kalmamıştır.

   Böylesi bir tanımanın ardından; Türk
Cumhuriyetleri, Pakistan, Bangladeş, Libya ve Somali gibi dost ülkelerden de
KKTC’yi tanıdıkları yönünde açıklamalar gelecektir. Zaten bu ülkelerden
binlerce öğrenci KKTC üniversitelerinde eğitim görmektedir.

   Maraş
bölgesinin turizme açılması; KKTC’yi tanıyan ülkelerden gelecek kardeşlerimizin
adanın kuzeyini ziyaret etmeleri de turizm açısından Kıbrıs Türk Halkına büyük
bir destek sağlayacaktır.

  
Unutulmasın ki, bir dönem İsrail’den gelen binlerce turist bu açıdan
adanın kuzeyine büyük bir destek sağlamıştı.

   Önümüzdeki yaz dönemi ve sonrasında Covid-19
salgınının da önlenmesiyle canlanacak turizm sektöründe; Kıbrıs’ın kuzeyindeki
el değmemiş sahilleri, doğal güzellikleri oldukça ilgi görecektir.

   
Hele ki, Maraş bölgesinin tertemiz deniziyle, o güzel kumsallarının
tadına varan turistler bu bölgeyi dünya turizminin yeni gözdesi yapacaktır.

   
Yukarıda sıraladıklarım, kimilerine bir hayaller dizisi olarak
gelebilir!

    Ama
bunların tamamı da tam tersine önümüzdeki yıllarda yaşayacağımız gerçeklerin ne
olduğunu anlatmaktadır.

    Nedenine
gelince;  Kıbrıs konusuyla ilgili olarak
son dönemde yaşananlar, gelecekte yaşanacak bu gerçeklerin habercisi olmuştur.

     En
önemli diğer iki neden ise:

     KKTC’nin
yeni Cumhurbaşkanı Sn. Ersin Tatar’ın bilgi birikimi, siyasi tecrübesi ama en
çok da vatanına, milletine sevdalı bir devlet adamı kimliği ile bunu başaracak
olmasıdır.

     Sn.
Tatar, Kıbrıs Türk Halkınca çok sevilen, can liderim rahmetli Denktaş’ın
ekolünden gelen, onun ilkelerini benimsemiş tam bir yurtseverdir. 

Engizisyonumuz hayırlı olsun

  1. Türkiye’yi Irgalar, Hem de Nasıl?

    Cumhurbaşkanı
    Tayyip Erdoğan, “AB’nin Türkiye’ye yönelik herhangi bir yaptırım kararı Türkiye’yi
    çok fazla ırgalamaz”
    dedi.

    Böyle
    bir cümle fanatik taraftarları mutlu edebilir. AKP Genel Başkanı olarak
    taraftarını mutlu etmenin iç siyaset açısından bir getirisi olacağını düşünmüş
    olabilir.

    Ama
    Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin ekonomi ve dış politikada bu kadar
    sıkıştığı bir ortamda, Avrupa Birliği ile ilişkilerin bozulmasının
    maliyetini biliyor olmalıdır. Bu yüzden AB’nin Türkiye’ye yaptırımlar
    uygulaması karşısında sarf ettiği bu ve benzeri cümlelerin Türkiye için yararlı
    olmayacağını hesap etmesi gerekirdi.

    AB
    dış ticaretimizin yüzde 70’ini yaptığımız, içinde 6 milyon vatandaşımızın, 400
    bin öğrencimizin yaşadığı ülkeler birliği. AB ile ilişkilerin yaptırım
    uygulanması boyutunda bozulmasını önemsizleştirme çabası inandırıcı olamaz.
    Zaten çok kısa bir zamanda yaptırımların ağır sonucunu halkımız yaşayarak
    görecek.

    “Diplomatik
    zarafet”
    örneği “ırgalamak” gibi tabirlerin yer aldığı bir
    üslup yapıcı değil.

    Daha
    geçen hafta bu ülkelerden “Türkiye’ye yatırım yapmalarını” isteyen,
    dışarıdan para girişini sağlamak için “hukuk reformu” vaatlerinde
    bulunan sözleri taptaze.

    Görünen
    o ki, vaat edilen hukuk reformu, “yatırımcının güvenini kazanmak için
    her türlü adımı atacağız”
    gibi sözlerinin etkisi olmamış.

    AB’den
    yaptırım kararlarının çıkması ihtimali kesinleşmiş olmalı ki içeriyi teskin
    etmek daha öncelikli hale gelmiş.

    ****

    Cumhurbaşkanı
    ile Bakanın Üslubu Farklı

    İstifa
    eden Damat Bakan Berat Albayrak “Sayın Cumhurbaşkanımız ‘Ay’a dört
    şeritli yol
    yapacağız’ dese inanacak seçmenimiz var” demişti.

    Bu
    anlayış Türkiye’yi ekonomik açıdan iflasın eşiğine, dış politikada
    ise yalnızlığa
    getirdi. Üstelik her dediğine inanan seçmenlerin oranı hızla
    düşüyor.

    Damadın
    yerine gelen Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan daha makul, daha
    mantıklı ve daha diplomatik bir dil kullanıyor: “Her problemi piyasa
    ekonomisinin kuralları çerçevesinde şeffaf, hesap verebilir, rasyonel ve
    öngörülebilir bir şekilde çözeceğiz.”

    Elvan
    bu dille ve ciddiyetle batının parası için Türkiye’nin “güvenilir liman”
    olduğuna ikna etmeye çalışıyor.

    Erdoğan, Lütfü
    Elvan’ı bakan yaptıktan sonra, kısa bir süre aynı olumlu üslubu benimser gibi
    yaptı. Fakat “can çıkmayınca huy çıkmıyor.”

    AB
    liderlerine sataşmalar, “Hiçbir zaman AB dürüst davranmamıştır. Hiçbir zaman AB
    verdiği sözün arkasında durmamıştır” gibi sözler, AB ülkelerinin halklarını
    aşağılayan cümleler ve “bizi ırgalamaz” üslubu yeniden baskın hale
    geliyor.

    ****

    Irgalamanın
    Şiddeti

    AB
    ülkelerinde
    kurumlar oturmuştur, kurallar yöneticileri de bağlar. “Yaptırım kararları”
    gibi kararlar kolay çıkmaz ama çıkarsa liderler arası ikili ilişkilerle
    düzeltilemez.

    AB’nin
    yaptırım kararları çıkarsa Türkiye’yi öyle bir ırgalar ki…

    “Ağır
    bir ekonomik krizin” üstüne, dünya ekonomisini de sarsan bir “salgına” yakalandığınızda
    Hazine’nizin kasası tamtakır, Merkez Bankası rezervleriniz eksi 50 milyar dolar
    ise ve 450 milyar dolar dış borcunuz varsa öyle bir ırgalar ki…

    Türkiye
    ithalat yapamaz, iç ihtiyaçlar ve ihracat için üretim yapamaz, ürettiğini de
    satamaz hale gelirse ırgalamanın şiddetini görürüz.

    ***************************

    Yönetim
    Güven Vermiyor

    AKP
    iktidarlarının ilk on yılında, AB standartları yönünde yaptığı reformlar
    sebebiyle, demokrasisine, hukukuna, kurumlarına güvenilen bir ülke olarak

    görünüyorduk. AB ülkeleri de Türkiye ile işbirliği yapmak
    istiyordu.

    Çünkü
    bu dönemde devletin kurumları büyük ölçüde çalışıyordu. Kuralların
    uygulanacağına inananlar çoğunluktaydı. Bağımsız medya ve STK’lar vardı.

    Bu
    dönemde 220 milyar dolar mertebesinde yatırım sermayesi ülkemize
    gelmişti.

    Son
    8 senede her şey tersine döndü.

    Şimdi
    yapılması gereken aynı güven ortamını sağlamak.

    Bunun
    için “demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne” içtenlikle inanmak gerekiyor.

    İşe
    yargıyı bağımsız ve tarafsız hale getirmeyle başlayabiliriz.

    Merkez
    Bankası, YSK, BDDK, AA, TRT, YÖK
    gibi kurumların gerçekten
    bağımsız olmasını, ehliyetli ve liyakatli insanların yönetiminde çalışmasını
    sağlayabiliriz.

    Sayıştay’ın
    etkin olduğu dürüstlüğüne güvenilen bir idare oluşturabiliriz.

    DPT’nin
    etkin olduğu, bilgi ve tecrübeye dayanan planlı programlı kalkınma modellerini
    geliştirebiliriz.

    Yani
    AB’nin yönetim ilkeleri çerçevesinde kurumlarımızı güçlendirir,
    kuralların herkes için eşit uygulandığı, şeffaf, hesap veren bir anlayışı benimseyebiliriz.

    Bunlar
    yapabilirsek yaptırım uygulanan değil, işbirliği yapılan, iş ortağı sayılan saygın
    bir ülke oluruz.

    Ekonomisi
    sağlam, adaletle yönetilen, halkı huzur ve refah içinde olan bir ülkede yaşamak
    ülkümüz var. Dışa karşı itibarını, lüks ve şatafatta arayan değil, gücünden
    alan saygın bir devlet istiyoruz.

    Bunun
    yolu yordamı belli. Ama bir de uygulayabilsek…

    Mevcut
    sistemle
    uygulamamız da mümkün görülmüyor.

    “Kuvvetler
    ayrılığı” ile “denge ve denetim mekanizmalarının”

    oluşturulmadığı bir sistemsizlikte bir kişinin günlük ruh haline göre devlet
    yönetilir.

    Bu
    tarz bir yönetime de kimse güvenmez.

    Nitekim
    kimse güvenmiyor. Güvensizliğin maliyeti de çok ağır oluyor.

Gücenmek Üzerine

0

Gücenmek
nedir, niye gücenir insan? Gücenen sadece insan mıdır? Hayvan, bitki, taş
gücenmez mi?

 Söz veya davranışından dolayı bir kişiye
kırılmak, darılmaktır;  incinmek,
alınmaktır, gücenmek. Bir insanın, karşıdaki
kişinin ona yaptığı veya yaptıkları yüzünden kişide oluşan üzüntü ve
kırgınlıkla karışık bir duygudur. İçinde şiddet ve zulüm anlamı barındıran
“küç-“ kökünden türetilmiş dönüşlü bir fiildir. 

Hiç gücendiniz
mi? Nasıl bir davranışta bulundunuz gücendiğiniz kişiye karşı? Gücendiniz de ne
oldu, neyi değiştirdiniz? Meramınızı anlatabildiniz mi gücenerek? Yoksa tavşan
dağa küstü de dağın haberi olmadı mı?

Oldukça insani
ve masum bir eylemdir gücenmek veya çok derin bir haldir güceniklik. O noktaya
gelinceye kadar neler yaşamamıştır gücenik biri? Vefasızlık, nankörlük, iftira,
küçümseme, hakaret, anlayışsızlık köprülerini sabırla geçmiştir. Bu köprüler
onu, sabır taşını çatlatarak güceniklik meydanına getirmiştir.

Gücenme eyleminde, gücenmeye sebep olan kişi ve gücenme duygusunu yaşayan
olmak üzere iki taraf vardır. Dıştan gelen bir sadmeyle gerçekleşir güceniklik.
İçe kapanır insan. Tepkisi, kırgınlıktır, incinmektir belki de buğzetmek, lanet
okumaktır.

Varlık sebebini “kötülükten men etmek, iyiliği emretmek” diye izah
edenlerin kader yolculuğunda mutlaka bir gücenmek durağı yer alır. Kimisi bu
durakta çok kalır, kimisi İsra suresi 13. ayette “Biz her insanın kaderini
kendi çabasına bağlı kıldık.” ve İnşirah şuresi 7. ayette “
O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul.” buyrulduğu gibi emek yoğun
yolculuğuna devam eder.

Annesin, çocukların için saçını süpürge ettin; babasın, gece gündüz
çalıştın, yemedin yedirdin; öğretmensin, kendini öğrencilerine adadın;
patronsun, gerçek patron en çok çalışandır diyerek işçilerinden daha çok
çalıştın, ancak onlar kadar kazanamadın; yöneticisin, sana tabi olanların
mutluluğu için bütün zevklerden ve güzelliklerden mahrum bir hayat yaşadın;
tüccarsın, kar etmediğin ticarette bile tamahkârlıkla suçlandın; bunların
karşılığında bir teşekküre bile layık görülmemişsen yaşayacağın duygunun adı,
kırgınlık; karşılaşacağın değerbilmezliğin, nankörlüğün, iftiranın sonucu,
güceniklik olacaktır. 

Gücenmek, bir bakıma, insani zaaftır, insanı eksik tanımaktır. Gücenmek,
beklentinin gerçekleşmemesiyle oluşur. Beklentiye girmek, beklenen teşekkür
bile olsa,  biraz çıkarcı olmaktır.
Düşünce ve ruh dünyasında kemale eren insanlar, gücenmekten kaçınırlar.
Bilirler ki kendisine gücenilen varlık nankördür, kusurludur, fıtratının
gereğini yapmıştır. Yine bilirler ki, gücenen kişi güceniklik göstererek iyi
niyetindeki samimiyetini, beklentisizliğini, yüksek olgunluğunu lekelemiştir.

İnsan, kendisine emek verdiğine, sevdiğine gücenir. Gücenilen insan
olmak, birilerinin sevgi dünyasında, zihninde, gönlünde yer etmektir. İnsanız,
birilerine karşı haksızlık, değerbilmezlik yapmış olabiliriz. Gücenmemek,
insani olgunluksa, gücendirmemek de insani bir maharettir; rikkat, feraset
gerektirir; insan gerçeğinin cevheri olan duygu dünyasını bilmeyi gerektirir.

“Dal rüzgârı affetse bile dal
kırılmıştır bir kere.”, “Kırdıysa; sessiz kal. Sessizliğinden kırıldığını
anlamıyorsa onsuz kal.”, “Yaşarken kıymetim
bilinmemişse dost olup kalbime girmemişse severek yüzüme gülünmemişse neyleyim
ölünce gözyaşını?” veciz dizeleriyle gücenmenin, kırgınlığın insan hayatındaki
önemini vurgulayan şairlere katılmamak mümkün değil. Kısa ömrümüzde
gücendirmekten ve gücenmekten kaçınmalıyız. Yaydan fırlatılan ok, bir daha geri
dönmüyor. Mutlaka güceneceksek, eylemimiz, ses getirmeli, karşı taraf için ders
olmalı; eğitim değeri taşımalı. Gücenen kişi de kararlı olmalı, yuvarladığı
taşın gürültüsüne dayanmalı. En güzeli, insan, ne gücendiren ne de gücenen
olmalı.

Gücendirmek ne
kelime

Gücenmemek asıl
gaye

İnsanın olduğu
yerde

Bataklar
gülistan olsun

Sorgulayan (Prensip Sahibi) İnek

Bizim
Aynalı (Aynali) diye bir ineğimiz
vardı, bir de yaramaz Karakız.

Aynalı sorgulamazdı; yer-içer süt verirdi. Karakız çok uğraştırır,
az süt verirdi. Ve bisiklet – motosiklet hatta bilyalı;[1] ne varsa onları boynuzlamaya,
vurmaya çalışırdı.

İlkeli inekti, prensip
sahibiydi
. Neden yaptığını bilmez, kızardık. Ama o ne yaptığını ve neden
sürekli yaptığını biliyordu. Hiç sormadık.

Bazen
de otlama numarası yapar, biz başka işle meşgulken ekili mısırlara dalardı. Biz
bağırıp-çağırıp o tarafa koşturunca o da 100 km’ye 12 saniyede gelen araçlar
gibi tarladan tarlaya atlar, vahşi bir at gibi hünerler sergilerdi.

3-4
hatta 5 kilometre öteden saatler sonra bulur getirirdik. Bizi ailece yormanın
ve peşinde koşturmanın kızgınlığı, bir de konu-komşunun ekili arazisine
girmenin mahcubiyetine mukabil kızılcık sopasıyla onu cezalandırırdık. Ama o
gene yapardı.

İlkelerine
o derece bağlıydı ki tüm bu sahneleri yaşamayı/yaşatmayı yeniden göze alırdı. Her
defasında mesafe ve kaçma tekniklerini geliştirerek rekorunu egale ederdi. Onu
sürekli izler, bir yandan da 2 ya da 3 tekerlekli araç sürücülerini ikaz
ederdik.

Nihayetinde
ihtiyarlığına yakın ikisi de kesime gitti. Aynalı gibi çok ineğimiz oldu
sonradan; Gülistan ve Portakal anımsadıklarım. Ama Karakız hâlâ bir efsanedir aile
arasında. Neden? İtirazı vardı,
sorguluyordu. Dahası melezlenmemiş yerli
bir inekti
.

Biz
yetişemedik ama 70 yıl önce yaşayan Arpuli
adında bilge bir inekten bahsedilirdi. Leb demeden leblebiyi anlayan, kendine özgü
dille insanlarla iletişim kuran ve aile fertlerine aşırı düşkün, aşırı
merhametli; mitolojik bir kahraman gibi bir şeydi.

İnek
deyip geçme dostum; onların da karakter
ve karat farklılıkları var. İnek
gibi çalışmak
utanılacak bir hâle geldiyse baht utansın. ‘İnek Şaban’ karakterini de, karakterin
gerçek sahibini de unutmadık; unutmayız daha.

Dâ’sı
çakaldan, tilkiden hatta sırtlandan rol
çalar olduk. Kendimizi ne ara sürüngenleri bile taklit eder bulduk, anlamadım. İnekleri bilen, buzakları[2] aşırı seven biri olarak “Sorgulamayan solucan olsun” demiştim.
Solucanların meslek kuruluşlarından tepki gelirse de dert değil.

Demem
o ki ilkeli olmak için inek olmaya gerek yok; insanlar da prensip sahibi
olabilir. Eğer ki kendilerini birilerinin malı
yahut sağmalı görmüyorlarsa..

İdeolojik hamallığın değeri bir çoban
kavalı
etmez. Ortadan gidenler ortam oluşuncaya dek ortada görünmezler.
Önde gidenlerse övülünce değil yerilince tatlanırlar. Ve buna sadece hakikatli adamlar katlanırlar.

İlke,
iyilik örnekli bir düzen sunumudur. İlkede ‘kara’
ve kararlı olanın isyanı hakikate iman durumudur. İlki ömrün ölçeğinin “emr-i bil’l-ma‘rûf” ve ikincisi de “nehy-i an’il-münker”[3] konumuna alınmasıdır.

Dört
ayaklı bir canlının iki ya da üç ayaklı, insanlı araçlara kafayı takmış
olmasının sırrını bilmiyorum. Zaten varlığında anlamaya çalışmazdık, yokluğunda
ise 40 yıldır unutulmayan fenomen
oldu.

Nerden
girdik, nereye geldik? İnekten insana, ilkeden nisyâna; ordan bi
reform şaapsana kardeşim! Dandini,
dandini, dastana; bi bakar mısın bostana!



[1]
Üç adet bilye üzerine oturtulan tahtalı kaykay. Eğri bir odundan oluşan ahşap ön
dingil vasıtasıyla idare edilir; gazoz kapaklarıyla da far vesair aksesuarları
yapılırdı. Çocukluğumuzun yerli ve millî imalâtları..

[2]
Bizde ‘buci’ derler genelde, bazen de buzağıdan bozma buzak.

[3] Âl-i İmran – 104 ve 110,
Tevbe – 71 ve 112.

Kur’an’ın Dayandığı Kaynaklar

0

 

     Kur’an
yazılarında, Kur’an için dile getirilenler hakkında : “Bürhan ve delilinize
şekk-i itiraz / itiraz şüphesi geldikçe, iman ve inancınız sarsılmaz mı?

     “Bu ma’reke-i
evham / kuruntu ve vesveselerin çarpışma yeri olan istidlâliyatla / delile
dayanarak, sonuç çıkarmakla taharri etmek / araştırmak zarar vermez mi?” Diye
sorulacak olursa deriz ki:

     Eğer netice;
bürhan / delil ile bağlı, onunla ikame / meydana konmuş ve ispat suretiyle
olsa; tahakkuk-u hakaika / gerçeklerin meydana çıkmasına ölçü olarak; adem-i
delilden / delilsizlikten adem-i medlûlü / ispatlanan, kanıtlanan şeyin
yokluğunu tevehhüm / vehm etse, kuruntuya kapılsa zarar olur. Halbuki, iman
incecik bir bürhan ve delile yüklenmez.

     Belki öyle bir
hadse / sezişe bina ve istinat eder / dayanır ki; o hads / sezgi öyle menabiden
/ menba ve kaynaklardan kuvvet ve öyle maadinden / madenlerden ışık alır ki,
söndürülmesi, kâinatın söndürülmesi demektir ki bu da imkânsız.

     Birinci Menba: En
azîm / en büyük icma / görüş birliğinin sırrını ve en vâsi / en geniş tevatürün
/ doğruluğuna güvenilen haberlerin mânâ ve anlamını tazammun eden / içeren,
milyonlar ehl-i hakikatin / hakikat ehlinin / inançlı âlim ve bilginlerin
ittifakı / aynı fikir ve görüşte birleşmeleridir.

     Sırr-ı icma /
âlimlerin aynı konuda aynı kanıya varmaları ve tevatür / güvenilirlik
noktasından tecelli eden / kendini gösteren, ortaya çıkan bir hads-i mukni /
kesin bilgi ile, o netice zihinde karar kılmıştır.

     Zira her bir
muhakkikin / araştırıcı âlimin bir bürhanı / delili var. Ve o bürhanın / delilin
mahiyeti / keyfiyet ve niteliği teşhis edilmese / ne olduğu anlaşılmasa da,
vücudu / varlığı kat’iyen / kesin olarak bilinir.

     Acaba dünyada
hangi itiraz ve şüphe vardır ki, milyarlar bürhan ve delil iplerinden teşekkül
etmiş / meydana gelmiş şu habl-i metîni / Kur’an denen sağlam ipi kesebilsin?

     Çünkü: Vahdete /
Allah’ın Bir ve Tek oluşuna dair şu neticeyi; hasra gelmez, sayısız tahkik
ehlinin / araştırıcının her biri, bir bürhan ve delil veya deliller ile hakikat
olarak görmüşler.

     Demek, onların
bütün bürhan ve delilleri sarsılmaz birer bürhan ve delildir.

     Çünkü o bürhanları
/ delil ve kanıtları tanımasa da, var oluşlarını bilir.

     Zira onlar, hads
ve sezginin zengin bir menbaı / kaynağıdır.     

     İkinci Menba:
Kâinatın bütün şehadatı / şahitlik ve tanıklıklarıdır.

     Üçüncü Menba:
Vicdan / iyi, doğru ve güzeli bulma duygusundaki fıtrat / yaratılış
göstergesidir.

     Bunlar gibi daha
çok menba ve kaynak var.

     İşte bu hads ve
sezgi, bütün menabii / menba ve kaynakları söndürülmezse, sönmez.

     Şüphe, bir delili,
yüz delili atsa da, medlûle / ispatlanana iras-ı zarar edemez / zarar veremez.

     Çünkü o kubbe-i
âliye / yüksek kubbe; yalnız bir direk üstünde kaim / durucu değil.

     Zihnin cüz’iyeti /
azlığı hasebiyle, müşteri / istekli ve talip nazarıyla ispatına çalışmak hatar
/ tehlike. Belki bu istidlâlat / delil ve şahitler ve berahîn / bürhan ve
kanıtların vazîfe ve görevi menfî / olumsuz; matlabı / isteği tavzih eder /
açıklar. Tasfiye eder / saflaştırır. Bazen de takviye eder / kuvvetlendirir.

     Tetkik / araştırma
iki çeşittir: Biri gittikçe, nûr üstüne nur olarak, tenevvür eder / parlar.
Diğeri gittikçe şübehat zulümatına / şüphe karanlıklarına düşer. Meselâ, bir
tatlı suyun menbaı / kaynağı var. O menbadan binlerce cedavil ve cedvellerden /
su yollarından şubeler ayrılarak çok yerlerde dolaşıp, başka su yollarıyla
bulaşmış olsun.

     İşte bir adam
menbaı gördü, tattı; hakkalyakînle / kesin bir şekilde tatlılığını anladı.
Teşaubat / şubeleşme ve kollara ayrılmanın yakınlığını derk etti / anlayıp
kavradı. Sonra hangi su yoluna, yahut herhangi bir kol ve bölümüne rastgelse,
pek az bir emare / alâmet; tatlılığına dair ona kanaat verir; tâ aksi, kat’î /
kesin bir delille tebeyyün edinceye / belirinceye kadar. O vakit “Başka madde
karışmış” der. Ancak bu çeşit bir nazar ve tetkik; Kur’an ve hakikatine, imanın
kuvvet, inkişaf ve gelişmesine yardım eder.