26.6 C
Kocaeli
Salı, Haziran 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 456

İlahiyatçı Prof. Dr. Abdulhâkim Yüce ile Günümüzün En Mühim, En Aktüel Meselesini Konuştuk: İslâm’a Sürülen Leke: Din Maskeli Terör

(Birinci Bölüm)

                                                         
                                                                                                                    
Oğuz Çetinoğlu: ‘İslam
ve ‘terör’… Yan yana kullanılması
mümkün olamayacak kavramlar olmasına rağmen ‘el-Kaide’, ‘Tâliban’, ‘Hizbullah’, ‘Mücâhidin’, ‘IŞİD’,
Suriye’de el-Kaide bağlantılı olarak faaliyet gösteren ‘Cebetü’l-Nusra’, Nijerya’da ‘Boko
Haram
ve Somali’de faaliyet gösteren ‘eş- Şebab’ gibi terör örgütleri İslam adına hareket ettiklerini
iddia ediyorlar. Sizinle bu konuyu konuşmak istiyorum. Sorulara geçmeden önce
umumî bur değerlendirme lütfeder misiniz hocam?

Prof.
Dr. Abdulhâkim Yüce:
Günümüzde
eylem ve faaliyetleriyle bütün dünyayı ciddî şekilde huzursuz eden terör
belâsı, daha çok İslam olmak üzere, din maskesini de kullanmaktadır. Bu
aldatıcı metodu kullanan örgütler hem daha kolay militan devşirmekte, hem de
maddî ve lojistik destek bulma hususunda herhangi bir zorlukla karşılaşmamaktadırlar.

Hassas konuların başında gelen din,
aslında bütün insanları kucaklayan ve huzur içinde bir hayat yaşamalarını
sağlayacak ahlakî prensipler üzerine bina edilmiştir. Ancak tarih boyunca zaman
zaman yanlış yorumlanarak bu yüksek gayenin tersi bir durumun vukûuna sebepmiş
gibi gösterildiği de olmuştur.

Günümüzde de benzeri bir durum
yaşanmakta ve ulaşım araçlarının yaygınlık kazanmasından ötürü, küresel ölçekte
din âdeta terörün kaynağı veya en azından kaynaklık edecek unsurlar taşıyan bir
keyfiyette gösterilmektedir. Bunu haklı çıkarmak için de şeriat, cihad, ülke
kavramı, şehitlik, hükmün Allah’a ait olması, iyiliği emretme, tekfir vb.
kavramların anlamları ters yüz edilerek kitleler etki altında bırakılmaktadır.
Bu yanlış yorum ve uygulamalara karşı çıkma ihtimalinden ötürü de yetişmiş din
âlimleri hedefe konarak yıpratılmakta; yanlış yorumlarını anlamaya yardımcı olacak
usûl ilmi tanınmamakta, sâdece zâhirî ve parçacı bir yorum yapılmakta; seviyeli
din eğitiminin verilmesi engellenmekte ve muhalifleri sindirmek için, kelimenin
tam anlamıyla terör estirilmektedir.

Çetinoğlu:
Din maskesi’ dediniz. Neden din maskesi?

Prof.
Yüce:

Maske’ kelimesi sözlüklerde, ‘gerçek duyguları veya bir şeyin gerçek
görünüşünü gizleyen aldatıcı görünüş ve davranış
’ şeklinde tarif
edilmektedir. Din adına hareket ettiklerini söyleyen terör örgütleri de gerçek
düşünce ve hedeflerini gizlemekte ve din maskesini kullanmaktadırlar. Zira
terör estirmek ne Allah’ın emridir, ne bu yolla O’nun rızası kazanılabilir, ne
de cennete layık bir kemalat elde edilebilir. Dolayısıyla din adına terör
olmayacağına göre burada din bir maskedir.

Çetinoğlu: Dini, kendi
çıkarları için kullanıyorlar. Dini vâsıta veya maske olarak tercih etmelerinin
sebebi nedir?
 

Prof.
Yüce:

Din, insanın mayasına konulmuş bir keyfiyettir. Fıtrata uygun olan bu keyfiyet
ilk insanla birlikte yaşanmaya başlanmış ve bu durum kesintisiz olarak günümüze
kadar devam etmiştir. Günümüzde de kitleler üzerinde en etkili hususlardan
birisi dindir. Bu özelliğinden ötürü din manipüle edilmek istenen konuların
başında gelir.

İşte dinin bu özelliğinden ötürü bazen
dini tahrip etmek bazen de karanlık emellerine ulaşmak için değişik çevreler
dini maalesef bir maske olarak kullanmaktadırlar. Geçmişte de değişik maksatlar
için din bir meşruiyet zemini olarak kullanılmıştır. Bazı durumlarda bu gerekli
iken veya din bu durumu emretmekte iken birçok durumda maalesef din bu yolla
sömürü ve aldatma aracı olarak kullanılmıştır. İşte söz konusu örgütlerin beyin
takımlarının yaptıkları ikinci kısma girer.

Çetinoğlu: Dinin terör
hareketlerine âlet edilmesinde, din anlayışına zarar verme gayesi de söz konusu
mu?

Prof.
Yüce:

Terör örgütlerinin tamamı birçok yönden insanlığa zarar vermektedirler. Ancak
din maskeli terör örgütleri daha çok, görünüşte kendisine hizmet ettiklerini
zannettikleri veya söyledikleri dine zarar vermektedirler. Bu zararın iki
konuda yoğunlaştığını söylemek mümkündür. İslam imajını lekeleme ve bazı İslamî
konuları yanlış yorumlama.

Çetinoğlu: İslam’ı lekeleme’ mevzuunda açıklama
lütfetmeniz mümkün mü?

Prof.
Yüce:

İslam dini ve O’nun Mümtaz Peygamberi (sallallâhu aleyhi vesellem) tarih
boyunca birçok talihsizlikler yaşamışlardır. İslam âleminin dışında kalan büyük
bir kitle onları kadr u kıymetlerine uygun bir şekilde tanıyamadı. Bunda Müslümanların
yetersiz kalan temsilleri kadar farklı çevrelerin aleyhteki propagandaları da
pay sâhibidir. Yirminci asrın ikinci yarısından itibâren bu durum nisbeten
değişmeye başlamıştı. Zira İslam ülkelerindeki bağımsızlık ve uyanışın yanı
sıra, birçok Müslüman, eğitim ve ticaret için dünyanın değişik yerlerine
gitmeye başladı. Yazılan bazı güzel eserler farklı dünya dillerine tercüme
edildi. Başta batı ülkeleri olmak üzere değişik ülkelerden İslam’ı gereğine
uygun anlatan ilim adamlarının eserleri yayınlandı. Ticaret, spor, medya vb.
alanlarda adını duyuran Müslümanlar oldu; eğitim sahasında atılımlar yapıldı ve
bazı Müslüman ilim adamları meşhur üniversitelerde görev almaya başladı; birçok
ülkede Müslümanlar eğitim kurumları açtı ve ciddî başarılar elde edildi. Bu
arada televizyon ve internet gibi iletişim araçlarının yaygınlık kazanmasıyla
halklar birbirlerini daha yakından tanımaya ve gerçekleri öğrenmeye başladı.

İşte menfaat/şer şebekelerinin güzel
giden bu gidişata nasıl dur diyeceklerine karar veremedikleri bir sırada, din
maskeli terör örgütleri eylemleriyle bir can simidi gibi imdatlarına yetişti ve
düzelmeye başlayan İslam imajı kısa bir sürede eskisinden daha kötü bir hâle
getirildi. Birçok kişide ‘İslamofobiya
denilen paranoya ortaya çıktı. Yapılan yayınlarda ve yazılan bazı eserlerde
İslam terör dini olarak gösterildi. Özellikle bazı ayetleri referans vererek
İslam’ın şiddet telkin ettiği iddia edildi.

İşte bu işe zemin hazırlamada katkısı
olan din maskeli terör bu yönüyle dine büyük zarar vermiş bulunmaktadır. Açılan
bu yarayı sarmak uzun zaman alacak gibi görünüyor.

Çetinoğlu: İslamiyet’i ‘terör dini’ olarak gösterebilmek için
nasıl bir metoddan yararlanıyorlar?

Prof.
Yüce:

Din maskeli terör, bazı dinî meseleleri yanlış yorumlayarak da dine zarar
vermektedir. Şeriat, cihad, ülke kavramı, şehitlik, hükmün Allah’a ait olması,
iyiliği emretme, tekfir vb. kavramların anlamlarını keyfî bir şekilde ve
maksatlarına uygun yorumlamaları buna misaldir.

Çetinoğlu:Hüküm Allah (cc)’ındır’ ifadesini tahlil
eder misiniz?

Prof.
Yüce:

Din motifli terör örgütlerinin dillerine doladıkları ve siyak-sibakından
(bağlam) kopararak yanlış yorumladıkları konulardan biri ‘hükmün’ sâdece
Allah’a ait olduğunu belirten ayettir. (Yusuf, 12/40) Bu konudaki ilk
yanlışlığı da Hariciler yapmışlardır. Hz. Ali’yi, Sıffin Savaşı öncesinde,
anlaşmazlığı çözmesi için önce hakemi kabul etmeye zorlayan, sonra da
başkaldırarak isyan eden Hariciler, “Hakemi
kabul etmiyoruz, hüküm sâdece Allah’ındır
.” deyince Hz. Ali’nin cevabı
şu oldu: “Bu söz, kendisi ile bâtıl
kast olunan hak bir sözdür. Evet, hüküm sâdece Allah’ındır, fakat bunlar
(Hariciler) bu sözlerle, ‘Emirlik ancak Allah’ındır
.’ Demek istiyorlar. Hâlbuki
insanlar için, muttaki olsun, günahkâr olsun mutlaka bir emir / başkan           gerekir ki, müminler onun emrinde
çalışsın, kâfirler hayatlarını devam ettirsin. 
Allah onunla vaatleri tamamlasın, onun vasıtasıyla vergiler toplansın,
düşmanlarla savaşılsın, yollar emniyete kavuşturulsun, zayıfın hakkı güçlüden
alınsın, böylece iyi insanlar huzura kavuşsun, kötü insanlardan kurtulmuş olsun
.”
 

Dikkat edilirse Hz. Ali, başında bir
insanın veya insanların bulunduğu, otoriteyi kendinde toplayan bir devletin
şart olduğunu dile getirmektedir. Zira etkisiz kabile reisi ve kabile asabiyeti
anarşizme sebeptir. Günümüz Haricîleri ise şöyle derler: “İslâm’a göre kanun koyma yâni teşrî (yasama)
yetkisi, yalnız Allah’ın elinde ve inisiyatifindedir. Teşri hakkı ne bir hükümdara,
ne bir aileye, ne bir partiye, ne de bir meclise verilemez. Yasama, sâdece
Allah’ın hakkıdır
.” Bu ifadelere göre Kur’an başta olmak üzere ilahî
kitaplar birer anayasa, hatta detaylar da dâhil birer yasa ve tüzük
kitabıdırlar. Hâlbuki durum bu şekilde değildir. Kur’an’da insanlığın ortak
değerlerini ifade eden ana prensipler bulunmaktadır. Ama Kur’an aynı zamanda
bir zikir, bir fikir, bir ibret, bir dua ve bir ibadet kitabıdır. Onun için
İslam, devlet şekli ile alakalı olarak kesin sınırlar koymamıştır. Tarihî süreç
içinde değişik devlet şekilleri deneyerek insanlık bu gün demokrasiyi benimser
bir konuma gelmiştir.

Çetinoğlu: İslâmî açıdan demokrasiyi nasıl anlamamız gerekir?

Prof.
Yüce:

Demokrasi, halk hâkimiyetine dayalı bir sistemdir. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” cümlesiyle
vurgulanmak istenen husus demokrasidir. Bu söz, hâkimiyetin -hâşâ- Allah’tan
alınarak insanlara verilmesi demek değildir; aksine, hâkimiyetin, Allah
tarafından, kaba kuvvet temsilcilerinin elinden alınıp millete verilmiş
olduğunu belirtmektedir. Demokrasi, temel hak ve hürriyetlerin korunmasını
halkın temsilcilerine tevdi eden, milletin görüş ve kanaatlerinin ülke
yönetiminde tesirli olması gerektiği esasına dayanan bir idare şeklidir.

Ontolojik olarak Allah elbette her şeyin
hâkimidir ve hüküm sâdece O’na aittir. Kâinattaki düzen, yaratılış ve olup
biten her şey O’nun iradesi ve kudreti ile olmaktadır. Buna rağmen bizzat
Allah’ın ifadesiyle, onda tasarruf etme yetkisi dâhil, bütün kâinat insanlığın
hizmetine verilmiş ve insan Allah’ın yeryüzünde halifesi kılınmıştır.

Çetinoğlu: ‘Halifelik’ kavramını
ve tasarruf salâhiyetinin nasıl kullanılacağını açıklar mısınız?

Prof.
Yüce:

Devlet yönetimi için de peygamberleri aracılığıyla adalet, müşavere vb.
prensipler koymuştur. Ancak devletin yönetim şekli, insanlığın ortak kabulleri
olan bu temel prensiplerin uygulanma şekli gibi hususlar, Hz. Ali’nin dediği
gibi, elbette insanlar tarafından konacak ve işletilecektir. İslam fıkıh
bilginleri arasında bazı görüş farklılıklarının çıkması, zamanla bazı
görüşlerini değiştirmeleri, hatta “Zamanın
değişmesiyle ahkâmın (hükümlerin) değişmesi inkâr edilemez
.”
prensibini koymaları bu gerçeğin tezahürleridir. Öyle ise, “Hüküm Allah’ındır.” ifadesi yanlış
anlaşılmakta veya anlatılmaktadır. Aslında bu ifade sâdece bir slogan gibi
kullanılmaktadır.

(Devam
Edecek)

Danışmanlarınız Kim Sizin?

Türkiye Cumhuriyetinin kurucularının
hepsi de asker kökenliydiler. Kendilerinden önce örnek alacakları ne bir
ekonomist, ne hukukçuları vardı. Ama memleketin meselelerini biliyor, çözüm
yollarını da araştırıp buluyorlardı. O günün şartlarında Türkiye’de okuma yazma
oranını %5’lerde olmasına rağmen, çok kısa zamanda ekonomi, hukuk, dış politika
ve eğitim konularında büyük başarılara imza attılar. TC kurulalı’dan bu yana
yüz yıla yaklaşmamıza rağmen gelmiş geçmiş hükümetler arasında Türkiye’nin her
yönüyle özellikle o dönemde %9 kalkınmayla onların rekoru bir türlü
kırılamamıştır.

Ama geçen bunca zaman içinde çok
iyi ekonomistlerimiz, hariciyecilerimiz, hukukçularımız ve eğitimcilerimiz
yetişti.

Diyeceğim o ki; AKP olarak sizler,
iktidara geldiğinizde Türkiye de yetişmiş çok değerli insan ve ekonomik
kaynakları elinizin altında hazır buldunuz.

Hariciyecilerimiz çok değerliydi,
monşer diye silkeleyip bir kenara attınız.

Tarım üretiminde kendi kendine
yeten bir ülke devraldınız ama bu gün Türkiye’yi etten samana, patatesten
soğana kadar birçok ürünü ithal eder duruma getirdiniz.

19 Yıllık iktidarınız döneminde,
eğitimde her gelen Milli Eğitim Bakanınız, ayrı bir program uyguladı. Dünya
genelinde sizden önce ilk 500’e giren üç üniversitemiz varken bu gün bu
sıralamada bir tane bile okulumuz yok.

Üniversiteyi bitiren
gençlerimizin %76’sı, yurtdışına gitmek için can atıyor.

Oldukça iddialı olarak komşularla
sıfır sorun diyerek işe başladınız, geldiğimiz noktada etrafımızda bir tane olsun
dost, komşu devlet kalmadı.

Hala piyasaya çıkmayan, parçaları
ve prototipi İtalya, İspanya ve Almanya’ya ait olan yerli otomobile, Güney
Kore’den alınan Fatih ve Yavuz petrol araştırma gemilerine ay-yıldız takarak
bunların adını yerli ve milli koydunuz. Kaldı ki bu gemilerde çalışan teknik
personelin %70 i yabancı ülkelerin vatandaşları. Tabii ki Fatih ve Yavuz
araştırma gemileriyle gurur duyuyoruz. Küresel dünya da teknolojinin hepsini
bir ülkenin üretmesinin zor olduğunun da idraki içindeyiz. Ancak, ittifaklar
dâhil işinize gelen her olaya yerli ve milli, gelmeyene gayri milli derseniz
işte burada inanıla bilirliğinizi kaybediyorsunuz.

Sizler de kabul ediyorsunuz ki,
ne ekonomide, ne hukukta, ne de eğitim ve dış politikada başarısızsınız. Bu
saydıklarım bozuk fakat diğer kurumlar çok mu düzgün? Değil aslında; ama
bunlar, Türkiye hukukçularının ekonomistlerinin, eğitimcilerinin sürekli
gündeme taşıdığı meseleler. Yoksa Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın değimiyle: “Deli kızın bohçası” gibi bütün devlet
kurumlarını tarumar edip, Gordion’un düğümü gibi çözülmez, karmaşık bir hale getirdiniz.
Artık İskender’in kılıcı dahi bu düğümü zor çözer.

Dünyanın önde gelen
ekonomistlerinden Daron Acemoğlu vatandaşımız: “hukukun olmadığı ülkede kalkınma olmaz” diyor.

Değerli hukukçu ve yazar Taha
Akyol: “Hukukunuz bozuksa dış yatırımcı
gelip ülkemize yatırım yapmaz, güven duyması gerek
” diyor.

Değerli Kimya ve fizik Profesörümüz
İskender Öksüz, eğitim ve liyakat konularında sürekli soruyor: “Neden kalkınamıyoruz?”

Üniversitelerden bakanlıklara
kadar liyakat olmadan, Nepotizmin(yakınları kayırma) hüküm sürdüğü bir ortamda,
eğitimden, hukuktan ve kalkınmadan söz edilebilir mi? Bekri Mustafa’nın bir
köyde imamlık yaptığını çoğunuz bilirsiniz. Fesli’den tarih danışmanınız,
damattan maliye bakanınız olursa gerisini anlatmaya sanırım gerek kalmaz.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen
Türkiye’nin her yönüyle kalkınmak için kurtuluş ümidi var, yeter ki gerçek
yerli ve milli liyakat sahibi kadrolar işbaşına gelsin.

Sağlıklı kalın.

Salgın Döneminin En Mağdurları…

Korona salgınının başlamasıyla birlikte,
bu ölümcül hastalığın etkileyeceği en riskli grup sizlersiniz dendi, onları
evin dışına bile çıkarmadılar!

    
Aylarca gün yüzü görmediler!

    
Güneşe hasret kaldılar!

    
Öylesine mağdur oldular ki, adeta yürümeyi dahi unuttular!

    
Ne evlat, ne de torun yüzü gördüler!

    
Kimisi yalnızdı, kimileri ise konu komşunun eline muhtaçtı!

    
Ama onlar yılmadılar.

    
Nasıl olsa bu günlerde geçecek dediler bezmediler, yetkililer ne dediyse
ona harfiyen uydular.

Sonrasında birkaç
saatliğine de olsa sokağa çıkabildiler, yürümeyi unutan bacaklarına yön
verdiler. Onlara ayrılan yerlere doluştular, eski dostlarla selamlaştılar,
hayata yeniden gülümsemenin hazzını tattılar…

     Ama salgın hızını bir türlü kesmedi, yeni
tedbirler ardı ardına sıralandı…

     Kısıtlamalı hayatın
hedefinde öncelikle yine onlar vardı!

     Artık onlar için hayatın
tadı, yaşamlarını sınırlayan tedbirler dizisine uymak kadardı!

     Onlar; kafa kâğıdına
baktığınızda ya 65, ya da 65 yaşın üstünde olanlardı…

     Pekiyi, Korona denen bu illet sadece bizim
ülkenin yaşlılarına mı bulaşıyor, en çok ölümcül sonu bizimkilere mi
yaşatıyordu?

     Dünyanın tamamını etkileyen bu salgın,
diğer ülkelerin yaşlılarına da aynı riski yaşatmıyor muydu?      

     Salgından en çok etkilenecek en riskli
grup sizsiniz denerek yaşamlarına sınır konulan yaşlılar başka hangi ülkede
vardı?

    Nedendir ki, bizim ülkemizden başka hiçbir ülkede
yoktu!

    Yetkililerimizin yaz mevsiminin gelmesiyle
birlikte başlattıkları normalleşme, ülkemizdeki yaşamın yeniden canlanmasını
sağladı. Hemen hemen her sektörde hayata yeniden renk verdi, hareket serbestisi
başlattı ama ne yazık ki, 65 yaş ve üstü olanlara bu serbestlik yeterince tanınmadı!

    Caddelerimiz, sokaklarımız, camilerimiz, avm
lerimiz, pazarlarımız, turizm merkezlerimiz, ulaşım araçlarımızda ki hayat
cıvıl, cıvıl adeta salgın yokmuşçasına kalabalık, hareketli olmuştu.

    Artık ülkemizin özellikle gözde turizm
merkezlerine de uçaklar dolusu turist de gelmeye başlamış, korona salgını
unutulmuşçasına hayat yeniden renklenmişti…

    21 Eylülde okullarımızın bazı sınıfları da
bu hareketlenmeye katılacak, öğrencilerimiz öğretim hayatıyla yeniden
buluşacaktı

  Ama ne acı ki, yaşlılarımız yine onlara
konulan aşağıdaki kısıtlamalarla yaşamaya devam edecekti!

 ‘’Sokağa çıkmaları saatlerle kısıtlı,

 
Seyahat etmeleri izne tabi,

 
Yalnızken araç kullanmaları kısıtlı,

 
Seyahate çıktıkları yerden bir aydan önce dönmeleri kısıtlı,

 
Hatta bazı marketlerin kapısında 65 yaş ve üstü giremez diye yazılı…’’

   Ülkemizin normalleşme sürecinde
yaşananlarla, böylesine kısıtlı bir hayatı mukayese ettiğinizde akla gelen ilk
soru:

‘’Bu salgın, sadece 65 yaş ve üstüne uygulanacak kısıtlamalarla mı
önlenecek?’’
Olmaz mı sizce?

  Herkese, her şey serbest bırakılırken; sadece
65 yaş ve üstüne sınırlı bir yaşamın layık görülmesi neden?

  Anayasamız hiçbir yaş sınırlaması yapmadan
herkes eşit haklara sahiptir derken, 65 yaş ve üstüne yapılan bu ayrımcılık
neden?

  Dünyanın hiçbir medeni ülkesinde böylesine
bir uygulama yokken, ‘’bu uygulamalar, yaşlılarımızı sevdiğimiz için korumak
adına yapılıyor’’ demek neden? O ülkeler yaşlılarını korumuyor, sevmiyorlar mı?

  Unutulmasın ki, ülkemiz de dâhil dünya
ülkelerinin büyük bir bölümü 65 yaş ve üstü liderlerce yönetiliyor!

    65 yaş ve üstü insanlarımızın çoğunluğunun
akıl sağlığı da, beden sağlığı da ama en önemlisi ruh sağlığı da sapasağlam
hepsi yerli yerindedir.

    Çünkü bu gruba girenler hayatın her yönünü
görmüş, tanımış, tedbirini almış, ona göre tecrübe sahibi olmuş
insanlardır.  Korona salgını sürecine
bakıldığında, istenen önlem tedbirlerine de en çok uyan yaş grubu da bu
insanlarımızdır.

    Artık 65 yaş ve üstü yaş grubuna uygulanan
kısıtlamaların tamamının kaldırılması zamanı çoktan gelmiş, hatta geçmiştir.

   Çünkü bu salgını önlemenin başarısı; 65 yaş
ve üstüne uygulanan türlü kısıtlamalarla gerçekleşmeyecektir.

Mavi Vatan, Yavru Vatan ve Adalar Bütünleştirilmelidir

Geç de olsa ‘Mavi Vatan’ın farkına varmak güzel; adlandırma da.
Darısı ‘
betonokrasi’ye gömdüğümüz ‘yeşil vatan
parçalarının başına.

Sırf AB uğruna Kuzey Kıbrıs’ı masada paylaşmaya kalkmıştık; Güney
Kıbrıslıların azgınlığı ve Denktaş’ı ağlatan ama sonradan
Denktaşlaşmayı
icbar eden Türkiye’nin stratejik temelleri
bizi korudu. Uzatmalı pazarlık piyonu Maraş’ı bile yerleşime açmak şimdilerde an
meselesi. Hatta Başbakan
Ersin Tatar, Cumhurbaşkanlığı için Türkiye temalı millî
bir kampanya götürüyor. Muvaffakiyet niyazıyla.

Nedense Ege’den Akdeniz’e uyanan adalar, adacıklar ve kayalıklar
üzerinde henüz kamuoyundaki hassasiyete kapalı kaldı Siyasî İktidar. Geçenlerde
Arslan Bulut’un (Yeniçağ) yazdığı gibi 2004’te AB ile
yapılan bir anlaşma mı var?

Yoksa 10 yıl önce büyük bir ekonomik krize giren
Yunanistan,
yüzmilyarlarca avro yardım aldığı Almanya’ya Adaları ipotek mi etti
de 15 senedir doğru – dürüst sesimiz
çıkmıyor?

Temmuz’dan beri devam eden navteksel
gerginlikte

sanırım geri adım atmak üzereyiz. Sürekli Yunanistan’ı
uzlaşmaya ve masaya davet ediyoruz. Yunanistan’ın sadece görünen
Yunanistan’dan ibaret olmadığını anladık
lâkin masadaki
diplomatik
hünerlerini

unutmuş gözüküyoruz.

Hem “NATO’nun beyin
ölümü gerçekleşti

diyen
Makron’la hem de ABD’nin bile çıkmayı düşündüğü ve İngiltere–Fransa–Almanya üçlüsünün etkin olduğu bir NATO’nun
arabuluculuğundan medet bekliyoruz. Bu sıralar her yerde karşımıza çıkan
Fransa, Doğu Akdeniz mevzusunda Libya’daki iç dengeleri ve bizim oradaki pozisyonumuzu da pazarlık konusu yaparsa ne olacak?

Bence Türkiye, hazır ABD kendi seçimlerine yoğunlaşmışken
ve
Rusya da bölgedeki restleşmeyi uzaktan dikizleyen
‘sözü geçen abi’ durumundayken iki şey yapmalı: Birincisi MSB eski Genel Sekreteri
em. Kurmay Alb.
Ümit Yalım Dış Politika Danışmanı yapılarak Ege Denizi’ndeki Koyun, Hurşit, Fornoz,
Eşek, Nergizçik, Bulamaç, Kalolimnoz, Keçi, Sakarcılar,
Koçbaba, Ardacık Adaları ile
Akdeniz’deki (Girit’in çevresinde) Gavdos, Dhia, Dionisades,
Gaidhouronisi, Koufonisi
Adalarına Deniz ve Hava
Kuvvetlerimiz
tek
tek
harekât yapmalıdır. Bunların haricinde Kuzey ve Güney Ege’deki 23 Adadan 21’i
silahlandırıldığı

için bunlar da
deniz ve hava ablukasına alınmalıdır. Hatta Trakya’ya yakın Taşoz Adası civarında Türk Karasularından Yunanistan’ın İsrail

Edebice Dergisi

0

Bafra’da edebiyatsever idealist
gençler bir araya gelerek doğdukları, yaşadıkları şehrin yüz akı olan bir dergi
yayınlıyorlar: ‘Edebice

Fikir – Sanat – Edebiyat Dergisi’ tanıtım cümlesiyle kültür
hayatımıza kazandırılan Edebice’nin ilk sayısı Mayıs-Haziran dönemine ait olmak
üzere 2016 yılında okuyucuya sunuldu.

19,5 X 26,6 santim ölçülerinde,
kitap kâğıdına baslı 80 sayfalık derginin ilk sayısındaki künye bilgileri:  

İmtiyaz Sahibi: Cahit Müderrisoğlu

Genel Yayın Yönetmeni: Yaşar Vural

Yazı İşleri Müdürü: Sabit Bayar

Yayın Kurulu: Doç. Dr. Mustafa Aksoy, Mehmet Emre Çelik,
İkbal Vurucu, Alper Tunga Kumtepe, Tugay Özçamca, Mehmet Pektaş, Yunus Emre
Uyar, Muhsin İlhan, Sidre Mete ve Saliha Değirmenci Yavaş

Danışma Kurulu: Prof. Dr. Mehmet Öz (Türk Ocakları Genel
Başkanı)

Prof. Dr. İskender Öksüz: (Millî Düşünce Merkezi)

Prof. Dr. Şaban Sağlık, 
Dr. Hayati Bice, Dr. Hüseyin Yeniçeri, A. Yağmur Tunalı

Sanat Danışmanı: Yrd. Doç. Dr. Mehmet Sağ

Halkla İlişkiler: Menşure Özmen

Grafik Tasarım: Doğan Çelebi, Yaşar Öztürk

Dizgi- Mizanpaj: Bafra Ofset

‘Yıl: 1, Sayı: 1’ bilgileri
bulunan dergilerin sunuş yazıları, ‘Kuruluş beyannamesi,  bildirge ve taahhütnâme mâhiyetinde olması,
maksat ve hedefleri açıklaması bakımından mühimdir. İlk sayı, bu bilgileri
öğrenmek için alınır. Okuyucu, ifâdeleri kendisine yakın bulursa abone olur.  

Genel Yayın Yönetmeni Yasar Vural
imzalı, ‘Neden Edebice’ başlıklı
yazı, yukarıdaki açıklamaya uygundur:

     Edebî
hayatımızın yepyeni bir yüzü, edebiyat bahçemizin yeni bir çiçeği edebîce…

    
‘Yeni’lik, edebiyatta çok iddialı bir kelime, yeniliği yinelemeden
sürdürmek ise çok daha zor ve iddialı. İddiamız ‘edebî’ olmak! Bu edebîlik,
bazen eskiden gelen bir esintide, bazen yeni söyleyişlerin tınısındadır.
Bayağılık ve basitlik çukuruna düşmeden, edebiyat göğünde bir yıldız da biz
olalım istedik. Yeni yanlarımız ve konularımızla, yenilerle beraber varlığını
maziden güç alarak devam ettiren yazar ve şairlerimizle edebiyat hayatımızı
taze ve estetik dokunuşlarla desteklemek arzusundayız. Yeni taraflarımız eskiyi
karalamaz, eski yanlarımız yeniye karşı durmaz…

     Türk
dilinin sınırsız ifade kabiliyeti en büyük dayanağımızdır. Bunun yanında
edebiyat ve fikir hayatımıza daha temiz ve sürekli nefes aldırmak isteyen genç
kadromuz da ayrı bir güven ve güç kaynağımız. Edebîce dergisi fikrini hayata
geçirmemde bana yardımcı olan hatta bu fikri benden fazla sahiplenip çalışan
değerli arkadaşlarıma ve yayın kuruluna teşekkürü bir borç bilirim.

     Değerli
okuyucularımız,

     Bütün
edebî verimler bir birikim ve emeğin ürünüdür. Şu an elinizde tuttuğunuz
dergimizin de gerek ön hazırlık, yazı derleme ve gerekse matbaa süreci bir o
kadar yoğun ve yorucuydu.

     Ama
dergimizi elimize aldığımızda bütün yorgunluğumuz yerini haklı bir gurur ve
sevince bıraktı. Birçok farklı ismi, ustayı, çırağı bir arada toplayabilmenin
ve onların söylediklerini, hissettiklerini, hissettiklerimizi sizlerle
paylaşabilmiş olmanın gururunu yaşadık elinizdeki dergiyle…

     Değerli
okuyucularımız,

     Sanal
dünya birçok kıymeti yok ediyor, birçok geleneği öldürüp, bazı edebî türleri de
mazide tatlı bir anı olarak bırakıyor. Özelde edebiyat dergiciliği genelde bütün
basılı yayımlar yavaş yavaş bu kaçınılmaz sona doğru gidiyor. Bunun farkındayız.
Ama usta bir şairin kaleminden çıkmış bir şiiri bir dergi ya da kitap
sayfalarına dokunarak, kitabın veya derginin kendine has kokusunu içine çekerek
okumanın keyfini, hangi internet sitesi, hangi sanal sayfa verebilir? Bazı
alışkanlıklar başımıza sıkıntı getirebilir ama güzel alışkanlıklarımızın değişmesine
gönlümüz razı olmuyor ve edebî ürünlerimizin dergi ve kitaplardan basılması
alışkanlığımızı değiştirmeyecek ve ‘edebîce’ olarak bu değişime sonuna kadar
direneceğiz. Bu sebeple hem genç hem de usta şair ve yazarlarımızın verimlerini
soluğumuz yettiği ölçüde sizlerle paylaşmayı sürdüreceğiz.

     
Yeni sayılarda görüşmek dileğiyle…

Neden Edebice’ başlıklı imzasız başmakale de Genel Yayın
Yönetmeni’nin ‘Bildirge’sini destekler mâhiyettedir:

Edebiyat dergilerini bekleyen zorlukların
en başında gelir, ‘Nasıl başlasak?’ sorusuna verilecek cevap. Halledilmesi gereken
bir sürü prosedürü rahatlıkla geçebilirsiniz ama kendinizi ifade edeceğiniz, neden
başladığınızı anlatacağınız yazılara başlamak en zor işlerdendir inanın. Çünkü
en başında söyleyeceğimiz en bağlayıcı olanıdır. Bizi matbuat yolculuğumuz
boyunca takip edecek bu bağlayıcı ifadelerimizi de özenle seçmemiz gerektiğinin
farkındayız. Bu bilinçle başlıyoruz edebiyat yolculuğumuza…

Neden Edebice?

Onlarca yıldır hazırdan yiyoruz. Tükenmeye yüz
tuttu söz heybesinin varı. Pörsüttük, posasını çıkardık insanlığın var olduğu
günden, günümüze dek söylenenlerin. Artık yeni şeyler söylemek lazım! Hayatın
yeni dokunuşlara, edebiyatın yeni heyecanlara, yeni söyleyişlere ihtiyacı var.

Tüketici bir toplum olduğumuz gerçeği sosyal
ve ekonomik hayatımızda tokat gibi yüzümüze vuruluyor, üretmeden tüketmenin
ıstırabını her zerremizle hissediyoruz. Ama edebî hayatımızdaki kuraklığı ve
akabindeki çoraklığı matbuat dünyasıyla haşır neşir olanlar çok daha iyi
anlayacaklardır. Maalesef edebiyat ve sanatta da tüketici olduk. Sanatın her
dalında yaşanıyor bu kuraklık aslında. Artık başarılı tiyatro eserleri yazılmıyor,
basılmıyor. Sahnelenen tiyatro eserlerinin çoğu da artık bir klasik değeri
kazanmış ustalarımızın eserleri. Geleneksel Türk tiyatrosunun cenazesini
kaldıralı çok oldu, ama onun yerine koyabildiğimiz hiçbir şey olmadı. Modern
Türk tiyatrosu ise artık kendini tekrar eder duruma düştü, taklitten öteye geçemiyor.
TV ekranlarında sadece mizah ögesine yatırım yapan skeç ağırlıklı oyunlar ise
sanatsal kaygıdan oldukça uzak, kaba güldürü ve karamizah üzerine oluşturulan
ürünler var. Bayağılık ve basitlik çukurunda “sanat” icra eden bu ürün
sahiplerinin hatırı sayılır oranda izleyici çekmesi, bu basitlik ve bayağılık
halkasının günden güne büyümesine sebep olmaktadır.

Benzer bir durum müzik piyasası için de geçerli.
80’li 90’lı yıllarda ülkemizi istila eden pop müzik tarzı, hiçbir sanat kaygısı
ve millî duyarlılık gözetmeden popüler kültürün zirvesinde alabildiğine
ilerliyor. Bu halkaya da her yıl onlarcası katılıyor. Daha birkaç ay içinde
eskiyen bu “sanat ürünleri(!)”ni birkaç yıl sonra bir bakmışsınız başkası
yorumluyor.

Artık güçlü şairler, güçlü kalemler yetişmiyor.
İnsanların şiir ve sanatla iştigal etmesi elbette sevindiricidir. Ancak birkaç
mısra alt alta dizenlerin kendilerini ‘usta şair’ mertebesinde saymaları ve bu
şairlerin usta işi eserlerinin (!) gerek edebiyat dergilerinde gerekse sanal
ortamlarda yer bulması, mücevher gibi hassas bir terazide tartılması gereken
şiirin geleceği için endişelenmemize sebep olmaktadır. Zira kötü örneklerin bir
zaman sonra edebî zevki aşağılara çekeceği ve bunların tekrarlanması halinde de
‘şiir’ denen duygu dilinin, ön dişleri sökülmüş, içi boşaltılmış bir korkuluğa
dönüşmesi endişesini körükleyeceği de bir gerçektir.

     Anlatmaya
bağlı edebî metinlerde de durum üç aşağı beş yukarı aynı.

     Edebîce’nin
söz meydanına inmesinin başkaca gerekçeleri de var elbet. İzaha devam edelim; ‘Güneş altında söylenmemiş söz yoktur!’ diyenler
haklı olabilirler mi? Yani söylenecek her şey söylenmiş, yazılacak her şey
yazılmış mıdır? Peki insandaki sınırsız hayallere ne oldu? Gerçekten evrende
her şey keşfedilmiş ve her söz söylenmiş midir? Bu soruya evet demek bırakın
bilimin gerçekliğini, sanatın kurgusallığına bile aykırıdır. Evereni bir yana
koyalım, dünyada bile hâlâ yeni şeyler keşfediliyorken, ‘güneş altında söylenmemiş söz yoktur’ ifadesinin doğruluğu hükümsüz
kalmıyor mu? II. Beyazıd, dönemin divan şairlerinin gazellerini dinlerken Zâtî
şöyle der: ‘Allah’a yemin iderüm bak dünyâda
ma’nâ dükendi dirler. Kesinlikle ma’nâ dükenmez. Dünyâ ma’nâ ile doludur. Hüner
onu bulmakdur

     Dünyada
belki her şey tükenebilir ama söz asla tükenmez.

     Ne
diyordu Hayâlî Bey: ‘Cihân-ârâ cihân içindedir ârâyı bilmezler, O mâhîler ki
deryâ içredir deryâyı bilmezler’

     Biz,
iyi niyet ötesi bir yerde durma kararlılığındayız. Edebiyatın da, sanatın da
nicelikçe de nitelikçe de iyileşip çoğalması için yola çıkıyoruz. Var olandan
başlayıp yeni şeyler söylemenin, var olanı da tazeleyip, cilalamanın zamanı
gelmiştir. Var olana da, var olacağa da bir ‘edebîce’ dokunuş gerek. Edebîce
düşünüş, edebîce hissediş ve edebîce ifade ediş… Güzel, ancak bu yanıyla güzeldir.
Derinliksiz, hazmedilmeden idraklere yerleşen edebiyat mahsüllerinin, insan
bedenine yararlı olmayan gıdalardan bir farkı var mıdır?

     Yeni
olmak iddiası bir zaman sonra hükmünü kendiliğinden düşürür. Yunus misali her
dem yeniden doğmaya adadık azim ve heyecanımızı.

    
‘Yeni’ iddiamız hükümsüz kalmasın, yinelenen bir ‘yeni’ olmaktan ziyade
yeniden bir ‘yeni’ olmaktır bizimkisi. Onun için ‘Her dem yeniden yazarız,
bizden kim usanası.’

Okuyucu, dergide
kimlerin yazdığın da öğrenmek ister: Tanıdık, bildik, beğenilen yazarlar var
mı? Kendileriyle gönül bağı kurulabilecek, aynı fikri paylaşabileceği yeni
isimler var mı? Hepsinden önemlisi yeni bir şeyler söyleyen hiç değilse,
bilinenleri yeni bir tarzda söyleyen yazarlar var mı?

Şöyle bir
düşünceye sâhip olanlar var mıdır, varsa bile kaç kişidir bilinmez ise de
mühimdir. Karşı düşüncede olanların da okunması lâzım… Onun fikirlerinin
derinlikleri bilinmezse nasıl tenkit edilebilir? Belki ortak noktalar,
farklılıklardan daha fazladır. Sosyal barışın sağlanması için ortak noktaların
yüzü suyu hürmetine, tolere edilebilir farklılıklar müsâmaha ile karşılanabilir.
Buna ihtiyacımız var.

O halde
Edebice’de kimler ne yazmış biraz da ona bakalım:

Nesline Âşina: Yunus Emre Uyar / Ne Olacak Şimdi?: Tuğçe Nur Kesin / Ses: Mehmet Emre Çelik /  Okumuşlarımız Ne Okuyor?: Sidre Mete / Şiirin Sultanları: Muhsin İlhan  /  Osmanlının Şair Sultanları: Mehmet Pektaş
/ Kendim İçin Ağlamadım: Fazıl Ahmet
Bahadır  / Göçtüm: Hakkı Suat Yılmazer / Geceye
ve Ayaza
: Şeyma Kuyumcu / Simurg
Kırığı
: Yeşim Yarar /Bağışla Beni:
Nigar Hasan-Zadeh / Şiir Gibi: Âl-i
Rıza / Bir İnsan Olarak Kadın: Prof.
Dr. İskender Öksüz /  Bir Üst Ad (Üstad) Olarak Necip Fazıl ve Ülkücü Gençlik: Prof. Dr. Şaban Sağlık / Divan-ı Hikmet’te Mürşid   ve Mürid
İlişkisi
: Dr. Hayati Bice / Bazı Sorular
Çerçevesinde Kültür, Sanat ve Türklük
: Doç. Dr. Mustafa Aksoy / İnsan Kalitesi: Prof. Dr. Orhan Arslan /
Asla Yenilmeyeceksin : Recep Şükrü
Apuhan /  Ata Yurduna Seyahat ve Düşündürdükleri: Osman Oktay /  Körün
Tuttuğu Işık; Türk Maneviyatının Kuvveti
: Hasan Erimez / Bugünkü Mefkûremiz; Birlik İçinde Türkiye: Sabit Bayar /   ‘Kafes’ Filminden Hareketle Ülkücü Sanata ve
Türk Medyasına Bir Bakış
: Mustafa Tuğrul Çolak / Zehirli Masalların Çocukları: Suat Turgut / Gönül Coğrafyamızın Sınırları: Arslan Küçükyıldız  / Millet
ve Sanat
: Mehmet Kaplan / İtiraf-ı Aşk:
Erhan Özçakır / Aşk: Saliha
Değirmenci Yavaş.

Edebice
Dergisi, 17. sayısında yayın programını değiştirdi; ‘Sonbahar, Kış, İlkbahar,
Yaz açıklamasıyla üç ayda bir yayınlanacağını açıkladı. Bu sayıda dikkat çeken
yazarlar ve makaleler hayli fazlaydı. Birkaç örnek:  Kıbrıs
Şâiri
: Ârif Nihat Asya / Basri Gocul
ve Oğuzlama
: M. Halistin Kukul / Turnalar
(Şiir): Bayram Durbilmez / Azadlık
Meydanı ve 20 Ocak 1990
: Zafer Saraç / Halatımız
Dört Mevsimdir
: Ersin Bayram / Ziya
Gökalp’in Deha Adlı Şiirinde ‘Halka Doğru’ Görüşümün İzleri
: Serkan
Gökbulut / Yunus Emre’nin Dili: Naci
Yengin.

20. sayı;
Sonbahar 2019 döneminde ‘Türküz, Türkü
Çağırırız
’ başlıklı dosya bölümü ile birlikte yayımlandı. Musa Göçer’in
Erdal Erzincan ile yaptığı röportaj, Âdile Kurt Karatepe’nin; ‘Milletimizin Bütün Renklerini Tamsil
Makamında Mutabakat Metinleri – Türkülerimiz
’  ve Kubilay Dökmetaş’ın ‘Ezandan Sonra Kulağıma Okunan İlk Söz Türküdür’ başlıkla makaleleri
dikkat çekiyordu. Bu sayının diğer yazarlarından bâzıları: Dr. Mehmet Özbek,
Kenan Çarboğa, Nâmık Açıkgöz, Çağrı Çebeci.

Kış 2020
döneminde yayımlanan 21. sayının dosya konusu Yüzüncü vefat yıldönümü
vesilesiyle Ömer Seyfeddin idi. Dosya bölümü; Prof. Dr. Şaban Sağlık, Prof. Dr.
Nâzım H. Polat, Prof. Dr. Şâhin Köktürk, Yılmaz Türk, Prof. Dr. Nurullah Çetin,
Lütfi Bergen, Metin Savaş, Tayfun Haykır, Numar Altuğ Öksüz, Ali Ertuğrul
Kocatürk, Necati Mert, Mehmet Hayati Özkaya, Sena Baykal, Elif Arpacı, Ertuğrul
Gazi Derhem, M. Yunus Emre Uyar, M. Tuğrul Çolak, Sâlim Nizam, Ayfer Güler’in
makalelerinden oluşuyordu.

Halistin
Kukul’un ‘Türkçe Yazıldığı Gibi mi Okunur?’
başlıklı makalesi; dikkatle okunması gereken ve gereğinin îfâsı için ‘alâkalılara gönderilen bir ihtarnâme’ mâhiyetindedir. 

Ayrıca ‘En çok sevdiğiniz Ömer Seyfettin
Öyküsü hangisidir, neden?’ sorusuna verdikleri cevaplarla Şerif Aydemir, Kudret
Ayşe Yılmaz, Senem Gezeroğlu, Füsun Menşure, Metin Özdemir, Muhammet Erdevir,
Soner Oğuz, Yunus Meşe, Sinan Terzi ve Mesut Doğan da Ömer Seyfettin dosyasında
yerlerini aldılar.

Bu sayıda şiirleriyle S. Nur Kurt,
Muhammet Durmuş, Yağız Ozan ve Celalettin Kurt; makaleleriyle Halistin Kukul,
Mustafa Özbalcı, Neslihan Mar, Demet Yener, Engin Balcı, Kübra Can ve
Karikatürüyle Çağrı Cebeci, dergi sayfalarını değerlendiriyor.

Edebice Dergisi’nin 22.
sayısı,  2020 bahar döneminde ‘Millî Mücâdele Dönemi Türk Edebiyatı
dosya konusu ile yine dopdolu olarak çıktı. Prof. Dr. Nurullah Çetin, Dr. Bekir
Şakir Konyalı, Yaşar Vural, İbrahim Ay, M. Tuğrul Çolak, Numan Altuğ Öksüz,
Elif Arpacı, Oğuzhan Karaduman ve Ersin Bayram dosya konusunda yazdılar. Hakan
İlhan Kurt, A. Yılmaz Soyyer, Muhammet Durmuş, Özkan Kaya, Nihat Malkoç ve Ersin
Kurt şiirleriyle; Soner Oğuz, Azize
Caferzâde ve Feyza Ay hikâyeleriyle; Yağmur Tunalı, M. Halistin Kukul, Ahmet
Şahin, İbrahim Sağır, Muhsin İlhan, İlkay Coşkun, Asral Erce ve Rümeysa ise
makale ve denemeleriyle, Ahmet Şahin Röportajıyla, M. Yücel Öztürk, M. Hüseyin
Güneş ve Naci Yengin de kitap değerlendirme yazılarıyla okuyucuya
sesleniyor.

21. sayının künyesi şu isimlerden
teşekkül ediyordu:

Genel Yayın Yönetmeni: Yaşar
Vural

Yayın Koordinatörü:  Dr. Mehmet Emre Çelik

Yazı İşleri Müdürü: Sabit Bayar

Editörler: Muhsin İlhan,  Mustafa Tuğrul Çolak,  Yunus Emre Uyar, Numan Altuğ Öksüz

Yayın Kurulu: Tuğçe Nur Kesin,
Yusuf Demirel, Cevat Deniz, Feyza Ay, Elif Arpacı, Mustafa Oral, Oğuzhan
Karaduman, Mustafa Kotil ve Enes Akçay

Danışma Kurulu:  Prof. Dr. İskender Öksüz Prof. Dr. Mehmet Öz
Prof. Dr. Nazım Hikmet Polat Prof. Dr. Şaban Sağlık Prof. Dr. Şahin Köktür A.
Yağmur Tunalı ve Dr. Hayati Bice

Sanat Danışmanı: Dr. Mehmet Sağ

Sosyal Medya: Dilek Akıllıoğlu
Mehtap Umut Sulamacı ve Tuğba Önce

Grafik Tasarım: Bünyamin Ayvaz

Kapak Çizim: Nuriddin Çelenk

EDEBİCE
Fikir, Sanat, Edebiyat DERGİSİ:

 Altınyaprak
Mahallesi, Çıraklık Eğitimi Sokağı Nu: 13 Bafra, Samsun.

 Telefon: 0.533-372 09 98, 0.541-865 55 53
e-posta:
bilgi@edebice.net  //  www.edebice.net

Hesap Sorma Yerine Övgü ve Teşekkür

Adnan
Menderes
’in Başbakan olarak Bursa’da yaptığı açık hava
toplantısına büyük katılım olmuş. Menderes bu coşkuyla “Aziz vatandaşlarım, bakın
Başbakanınız geldi. Benden ne dileğiniz varsa söyleyin!”
diye hitap etmiş.

Miting
alanını dolduran kalabalıklardan gelen cevap, “sağlığını isteriz Muhterem
Başbakanımız”
olmuş. Oysaki eksik olan çok sayıda hizmetin veya bazı
yatırımların yapılmasını isteyebilirlerdi.

Benim
aklımın ermeye başladığı dönemde Süleyman Demirel Başbakan ve Adalet
Partisi
iktidardı. Bu dönemde ve sonrasında vatandaşlarımızın demokrasi
anlayışı
daha gelişmişti. Bu yüzden mitinglerde taleplerini
pankartlarla veya sloganlarla duyurmaya çalıştığına şahit olurduk.

Çünkü
artık vatandaşlar devleti yöneten siyasilerin kendi vekilleri olduğunu, millete
hizmet etme görevi sebebiyle yetkiler kullanabildiğini, devletin denilen
paranın aslında milletin parası olduğunu
öğrenmeye başlamıştı.

Ancak
son yıllarda iktidar partisinin ve liderinin mitinglerinde bu anlayışın da
değiştiğini, talep bildiren pankart ve sloganlar yerine övgü ve
teşekkür
mesajlarının yer aldığını görüyoruz.

*******************************************

Felâketzede
Giresunluların Tavrı

22
Ağustos’ta Giresun’un bazı ilçelerinde ağır bir sel felaketi
yaşandı. “Dereli, Doğankent ve Yağlıdere’de hasar büyük oldu.
Tirebolu-Doğankent yolu ve 118 köy yolu kapandı. Ve içerisinde beş
jandarmamızın bulunduğu araç bir menfezde suların içinde gömülü olarak kaldı.” 11
vatandaşımızın cenazelerine ulaşıldı, 1 asker ve 3 vatandaşımız henüz
bulunamadı.

“Afet
bölgesinde 43 bina yıkıldı, 94 bina acil yıkılacak şekilde ağır hasar gördü, 64
bina ağır hasar ve 492 hafif hasar aldı.”

Cumhurbaşkanı
ve AKP Genel Başkanı Erdoğan
Dereli’de sosyal mesafe kuralı hiçe
sayılarak toplanan kalabalığa
konuştu. Covid-19 salgının yeniden sıçrama
yaptığı bir zamanda böyle bir toplantı yapılmasının endişe ve eleştirilere yol
açması gerekiyordu.

Dahası
felaketin bu boyutta olmasının sebebi yanlış idari kararlardı. Vatandaşın
hesap sorması, yöneticilerin hesap vermesi gerekiyordu.

Öyle
olmadı. Çağdaş demokrasilerde olduğu gibi halk hesap sormadı.  İlahi adalete bıraktık yine hesap sorma
işini.

Hani,
M. Akif “Kenar-ı Dicle’de Bir Kurt Aşırsa Koyunu / Gelir de Adl-i İlahi
Sorar Ömer’den Onu / Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse; Ömer kalır yine
altında, hiç değil kimse!”
diyordu ya?

Devleti
yönetenlere ‘sorumluluğu üzerinize alma erdemini gösterin’
çağrısıydı bu.

Yöneticilerimiz
ise hiç üzerine almadan, sorumluluğu dere yataklarına ev yapan
halkımızın üstüne atıverdi.

“Demek
ki kabahatli olan benmişim”
diye düşünen halkımız, Erdoğan’ın
konuşması sırasında “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganları attı.

Alandaki
binalara “Derelinin halkı size minnettar”, “Her zaman
umudumuz sizsiniz”, “Sel felaketinde devletimizin tüm imkanlarını
seferber eden Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a teşekkür
ederiz”
yazılı pankartlar asıldı.

Erdoğan konuşmasının
ardından
otobüs üzerinden bunca felaketi yaşayan vatandaşa “keyif çayı” fırlattı. Cumhurbaşkanı çay dağıtırken
paketlerden almak isteyen vatandaşlar arasında ufak çaplı izdiham yaşandı. 

****

Bu
hadisede kalabalıkların davranışını, “cahil insanların bilinçsizliği”
ile izah etmek yeterli değil. Çünkü sosyal medyada yüksek tahsilli bir
arkadaşın paylaşımında da benzer davranışı gördüm.

Bu
arkadaş Dereli’de ana caddenin sel felaketinden sonra çamur ve taşlarla kaplı
halini gösteren fotoğrafı ile bir hafta sonra çamurların kazınıp, yolun
asfaltlanmış halini gösteren fotoğrafını paylaşmış. Ve “sadece bir hafta
içinde, binlerce ton taşı toprağı kayayı çamuru hem kaldırıp hem de yolu asfalt
yapabilecek bir ülke daha yok yer yüzünde! Bu yüzden Cumhurbaşkanım, devletim
ve milletimle gurur duymaktayım”
yazmış.

Tam
bir otoriter ülke tebaasının refleksi bunlar.

*******************************************

Erdoğan
ve Sel Felaketine Yol Açan Sebepler

Cumhurbaşkanı
Tayyip Erdoğan Dereli’de yaptığı konuşmada sel felaketine yol açan
sebepleri
açıkladı:

“Şehirlerin
etrafı önce plansız, altyapısız kontrolsüz yapılarla dolduruldu sonra buralar
ıslah edilmeye çalışıldı.”
Oysaki olması gereken şey, “önce plan
yapılması, sonra buna göre altyapı kurulması, ardından da yerleşim yerlerinin
inşa edilmesi gerekiyordu. İlk düğme yanlış iliklendiğinde sonrakileri
düzeltmek ya hiç mümkün olmuyor ya da çok büyük bedel istiyor.”

“Şimdi
bakıyorum, bir tarafta zemin artı üç, hemen yanı başında zemin artı 4 kat, 5
kat bina var. Şimdi bu şık mı? Değil. Bu plana uygun mu? Değil.”

“Biz
tutup dere yataklarını evlerle, işyerleriyle işgal edersek, gün
geldiğinde sel gelir, bunları da alıp götürür. Biz yaylaları betona boğarsak
gün gelir hep birlikte bunun pişmanlığını da yaşarız.”

“Güzel
bir söz var: Dere er veya geç selde yatağını bulur. İstediğiniz kadar
oraya binalar yapın ama o sel geldiği zaman, taşkın geldiğinde ne yapar?
Yatağını bulur.”

“İnşallah
devlet ve millet olarak elele verip bundan sonra dünyanın kadim
işleyişine uygun bir şekilde şehirlerimizi geliştireceğiz.”

****

Yapılan
hataları biz söylesek “Erdoğancılar” hemen “muhalefet yapmayın, teşekkür edin”
derler. Erdoğan, “Erdoğancılar”dan daha fazla özeleştiri yapabiliyor.

Demek
ki, şehirlerimizi dünyanın kadim işleyişine uygun şekilde geliştirmemişiz.
Plansız
, altyapısız, kontrolsüz yapılarla doldurmuşuz. İmar
planlarını
adamına göre değiştirmişiz. Dere yataklarını, yaylaları
betonla doldurmuşuz.

Bunda
da kesintisiz 18 senedir tek başına ülkeyi ve yıllardır buradaki Belediyeleri
yöneten iktidarın payı büyük.

Vatandaşın
da kusuru var. Ama kaçak yapılara göz yumanların, planları bozanların,
denetim görevini yapmayanların yaptıklarının maliyeti ne olacak?

Şimdi
“Giresun’da bir daha böyle bir afet yaşanmaması için 1 milyar 290
milyon lirayı
bulan proje hayata geçirilecek” deniyor.

İsteyen
istediğiyle gurur duysun.
Ama bilelim ki, bu paranın onda
birini harcayarak
aynı ilçeleri afetlerden etkilenmeyen, düzenli
yaşanabilir yerleşim yerleri yapabilirdik.

Sansürü ve Fısıltı Gazetesini Anlamak

Yazar ve Mutasavvıf İSMET BİNARK ile Âbide Şahsiyetlerimizden EKREM HAKKI AYVERDİ Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Sorulara geçmeden önce Ekrem Hakkı Ayverdi’nin hayatı
ve şahsiyeti hakkında bilgi lütfeder misiniz?

İsmet Binark: ‘Rahmet
Kapısı’ bağlısı, Bir Rifâî dervişi olan Ekrem Hakkı Ayverdi, 1899 yılında
İstanbul’da doğdu…

Ekrem Hakkı Bey’in kızkardeşi, o da bir Rifâî dervişi olan,
mutasavvıf ve mütefekkir yazar Sâmiha Ayverdi, bizlerin Sâmiha Annesi, babasına
atfen, dedesinin soy kütüğünün Ramazanoğulları’na kadar uzandığını ifâde eder.

Annesi Fatma Meliha Hanım’ın ataları, Kânûnî Sultan
Süleyman’ın Budin seferinde şehit olmuş ve oraya defnedilmiş Gül Baba’ya kadar
uzanır.

Ekrem Hakkı Ayverdi, 1907-1911 yılları arasında Dârüt-tedrîs
ve Hadîka-i Meşveret mekteplerinde okuduktan sonra, 1915’te Vefa Sultânisi’nden
(Lisesi), 1920’de de Mühendis Mektebi’nden (Teknik Üniversite) mezun olmuştur.

İstanbul Belediyesi Fen İşleri’nde bir buçuk yıl kadar memur
olarak çalıştıktan sonra, serbest meslek hayatına atılmış; 1950 yılına kadar
süren bu devrede, çeşitli inşaatların taahhüdünü almasının yanı sıra, İstanbul
ve Trakya’da birçok târihî binanın restorasyonunu yapmıştır.

Ekrem Hakkı Bey, mimarlık ve mühendislik çalışmalarının yanı
sıra, hüsn-i hat ve tezhip, Kur’ân-ı Kerîm, murakka, cild, nâdîde kumaş ve
çiniler, cam eşyalar ve yazı hayâtına âit malzemeleri toplama ve muhafaza
etmeyi de hayâtı boyunca ihmal etmemiş, ecdâd yâdigârlarına sâhip çıkmayı ömrü
boyunca devam ettirmiştir.

Mühendisler Birliği ve Türkiye Turing Otomobil Kurumu şeref
üyelerindendir. Kubbealtı ve İstanbul Fetih Cemiyeti’nin kurulmasına öncülük
etmiş, çalışmalarına faal olarak katılmıştır. İstanbul Fetih Cemiyeti ile bu
cemiyete bağlı Yahya Kemal Enstitüsü’nün ve İstanbul Enstitüsü’nün otuz yıl
başkanlığını yapmıştır. Bu süre içerisinde kültür hayâtımıza devâsâ eserlerin
kazandırılmasına da öncülük etmiştir.

Kendisi, aynı zamanda Türk Tıp Târihi, Türk Ocağı ve
Aydınlar Ocağı’nın da üyesiydi. 1979 yılında kendisine İstanbul Üniversitesi
Senatosu tarafından ‘Fahri Edebiyat Doktorası’ pâyesi, Aydınlar Ocağı
tarafından da ‘Üstün Hizmet Armağanı’ verilmiştir.

Bir diğer ‘Üstün Hizmet Beratı’ da, 18 Eylül 1981 târihinde
İstanbul Teknik Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Enstitüsü tarafından, değerli
bilim adamı Prof. Dr. Kâzım Çeçen eliyle tevdî edilmiş, bu münâsebetle yapılan
merâsimde Prof. Dr. Kâzım Çeçen, Ekrem Hakkı Ayverdi için, “Bu zâtın ilim
sahasında yaptıklarını ve meydana getirdiği eserleri ancak bir enstitü
yapabilirdi.” ifadesiyle, kültür ve medeniyet târihimiz önünde bir hakkı teslim
ve tescil etmiştir.

Ekrem Hakkı Bey, çok kesif ve verimli iş hayatına rağmen,
1950’li yıllarda bütün müteahhitlik çalışmalarını bırakarak, kendisini fikir ve
yazı hayatı ile Osmanlı mimarlık târihi araştırmalarına adamıştır.

Hayâtının birinci safhasını bırakma sebebini kendisine
soran, bizlere O’nu meslekî hususiyetleri, mimarlık yönü ve geride bıraktığı
eserler îtibâriyle en iyi anlatan, ‘Rahmet Kapısı’ nasiplilerinden, en yakınında
bulunmuş, önce talebesi ve meslektaşı, daha sonra yardımcısı ve hayr’ül halefi
olacak Mimar Dr. Aydın Yüksel’e verdiği cevapta:

“…artık iş hayatında söz ve doğruluğun, vefâ ve
dürüstlüğün kalmadığını ve bunun için bu hayatı terk ettiğini ifâde etmiştir…
Bu târihe kadar iş hayatında muvaffakiyeti ve dürüstlüğü ile tanınan Ekrem
Hakkı Ayverdi, bundan sonra mîmârî târihi araştırmacısı olarak da yeri kolay
doldurulamayacak eserler vermiştir.”

Çetinoğlu: Neler yaptı?

Binark: “Ekrem
Hakkı Ayverdi asıl önemli çalışmalarını bu restorasyonlardan çok Türk mimarlık târihi
alanında yapmıştır. Daha önce İslâm sanatı içinde mütalâa edilen ve varlığı bu
yüzyılın başında kısmen olsun kabul edilmeye başlayan Türk sanatının bilhassa
Osmanlı devri Türk mimarisinin bir meçhul olmaktan çıkmasında Ekrem Hakkı
Ayverdi’nin eserlerinin payı büyüktür.”

Çetinoğlu: Bu çalışmalarının arka plânı da olmalı…

Binark: Ekrem
Hakkı Ayverdi’nin meslekî çalışmalarının ve Osmanlı mimarlık târihi alanındaki
araştırmalarının kaynağında, arka plânında, bize göre, âile muhitinden almış
olduğu şifahî kültür ve târih şuuru, Osmanlı Türk’ünün soyluluğunu yaşaması ve
benliğinde İmparatorluk şuurunu hissetmesidir!..

Kendisini yakın bir târihte Hakk’ın rahmetine uğurladığımız
değerli sanat târihçisi Prof. Dr. Semavi Eyice, Ekrem Hakkı Ayverdi’nin Türk
mimarlık târihi sahasındaki hizmetlerini şöyle ifade eder:

“…binlerce Osmanlı devri Türk eserini unutulmuşluğun
karanlığından çıkarmış, yalnız Türk mimarlık ve san’at târihine malzeme sağlamakla
kalmamış, fakat Osmanlı devri Türk medeniyetinin yapıcılığını da açık surette
ortaya koymuştur… Bugün artık Osmanlı devri Türk mîmârîsi bir meçhul olmaktan
çıkmış ise, bunda merhum Ekrem Hakkı Ayverdi’nin payı büyüktür.”

Ekrem Hakkı Ayverdi, bizlerin Ekrem Amcası, 24 Nisan 1984
târihinde İstanbul’da Fatih’deki evinde vefat etmiş ve Merkez Efendi
Kabristanı’nda bağlandığı ‘Dost’un, Mürşidi Ken’an Rifâî Hazretleri’nin ayak
ucuna defnedilmiştir.

Çetinoğlu: Rahmetli’nin mânevî dünyâsı hakkında neler söylemek
istersiniz?

Binark: Ekrem
Hakkı Ayverdi’nin mânevî tekâmülü, şahsiyetinin teşekkülü, kardeşi Sâmiha
Ayverdi’de olduğu gibi, İstanbul Fatih’te Altay Ümm-i Ken’an Dergâhı’nın Şeyhi,
son devrin büyük mutasavvıflarından Ken’an Rifâî’nin irşadları ile olmuştur.
Her ikisi de, aynı efendinin şifâhî terbiyesinde yetişmişlerdir.

Bu konuda kardeşi Sâmiha Ayverdi şu tespit ve
değerlendirmeyi yapmıştır:

“Ekrem Hakkı Ayverdi bağlandığı kapısına muhabbet ve
sadâkatle sarılmış bir derviş kişi idi. Bu sâyede de bütün yaratılmışlara karşı
sevgi dolu, himâyekâr ve dost idi. Zirâ ikrâr verdiği merkezin dünya görüşü bu
idi. Öyle ki, ilahî-beşerî bir terkibi kütleler içinde hâkim kılarak cemiyetin
medenî ve içtimaî seviyesini yükseltmekti. Bunun da yolu, nefis terbiyesi ve
tezkiyesinden geçmekte bulunuyordu. Ayverdi de, inandığı ve sıdk ve sadâkatle
bağlandığı bu prensipleri kendi varlığında yaşayarak sonuna kadar temsil etti.

Çetinoğlu: Mizacı nasıldı?

Binark: Mizaç
itibâriyle asabî olmasına rağmen yapısının bu hususiyetini dervişlik potasında
eritmesini bilmiş insandı. Onun kadar merhametli, insaflı, Hak ve hakikate
karşı zebun az bulunur dense münâsiptir. Mürşidi nasıl ki kendini kitle
menfaatine bezletmiş (esirgemeden vermek) idiyse, müridi Ayverdi için de mühim
olan şahsı değil, mensûb olduğu Türk-İslâm cemiyeti idi.

Ekrem Hakkı Ayverdi, dâima doğruyu, insanlardan gelebilecek
zararlara aslâ kulak asmadan her zaman Hak rızâsını tutmuş, Hak’tan yana
çıkmış, Allah da onu, her işinde vikâye (kayırma, muhâfaza etme) ve himâye
eylemiştir.

Ekrem Hakkı Ayverdi’nin hayâtı boyunca gür ve coşkun olan
heyecânını, mânevî terbiye metodu ile, düzenli ve kontrollü hâle getiren
mürşidi, bu müstesna evlâdını, ferde de cemiyete de yararlı kıldığı kafilenin
üst sırasına koymuştur. Böylece de bir mânevî disiplin şuuru içinde kemâle eren
mürid de, san’atından, ilminden, irfânından bilhassa ihlâsından, varlığından
dirliğinden, verebildiği ölçüde, cömertçe etrafına saçmış böylece de, örnek
insan olma bahtiyarlığına ermiştir… Ağabeyim, Mühendis-Mimar Ekrem Hakkı
Ayverdi, dürüstlüğü, merdliği, hayırseverliği ile damgalanmış kimsedir. Üstelik
hamiyetli ve îmânlı olduğu kadar, şanı şöhreti bir pula satan eli açık kapısı
dayalı ve asırlık Müslüman-Türk geleneklerinin yapmacıksız, sâde bir
temsilcisidir. Ona, eski Osmanlı coğrafyasının âyan ve hanedanlarındanmış gibi
yaşayan su katılmamış, örnek bir kimse de dense revâdır.

Çetinoğlu: Gönlü zengin olanların hazinesi, dünyalığı fakir olur…

Binark: Han hamam
yapacak büyük serveti yoktu. Amma kimseye de muhtaç değildi. Şu var ki her
muhtaca el uzatır, kesesinde olandan, başkalarına da pay ayırmayı, bir îman
borcu bilirdi.

Çetinoğlu: Örnek alınacak bir insan-ı kâmil… Şüphesiz hasletleri bu
kadarla sınırlı değildir…

Binark: Ekrem
Hakkı Bey, yakın çevresinden bir dostuyla yaptığı bir konuşmasında:

“Her şeyi Efendime borçluyum. Eğer o beni paçamdan, yenimden
çekip de terbiye halkasına almasaydı, himmetini üzerime bezletmeseydi, gayret
etmemi sağlayacak şuuru vermeseydi bunların hiçbirini yapamazdım. Millet nedir,
devlet nedir, hele Hak hizmeti nedir, bunların mânâlarını ve icâplarını O’ndan
öğrendim. Amma Mürşidimin vekili kız kardeşim Sâmiha’dır, hüküm Onda bağlanır.
Ben sâdece bana tevdi edilen bu vazifeyi yapmakla mükellefim vesselâm…”
demiştir.

Çetinoğlu: Eşi İlhan Ayverdi de dost kapısının nasiplisi idi…

Binark: Evet! Ekrem
Hakkı Ayverdi’nin Hakk’a yürümesinin ardından şunları söylemiştir:

“Aslında o, kimsenin muhabbetini kazanmak için hususî bir
gayret sarf etmezdi. Sun’î ve tasarlanmış hiçbir hareketi yoktu. Etrafındaki bu
muhabbet ve hayranlık hâlesini sâmîmî, dürüst, lâtifeli, büyük-küçük,
fakir-zengin ayırmadan, insana insan olarak kıymet veren hâli, çok muhtevâlı
şahsiyeti ve müstesnâ hizmetleri ile tabiî olarak sağlamıştı.

Ekrem Hakkı Bey elindeki nimeti muhtaç olanlara bol bol
bezletmeyi bilen, maddî mânevî vermeye teşne (hevesli, arzulu) olanlardandı…
Ömrü, karşılıksız vermeyi bilen yaradılışının, bilinip görülenlerin dışında pek
çok kimsenin bilmediği ve duymadığı örnekleri ile doludur.

Ekrem Hakkı Ayverdi hayâtı boyunca verdi, vermekle de ne aç
kaldı ne açık, şâhâne yaşadı, şâhâne gitti… Ezel kanûnu icâbı herkes gibi
hiçbir şeyini götüremedi ama amel defteri, bıraktığı sadaka-i câriyesi ile
kıyâmete kadar açık kalan bahtiyarlardan oldu.

Çetinoğlu: Aydınlar Ocağı’nın genel başkanlığını yapmış olan Prof.
Dr. Süleyman Yalçın da Ekrem hakkı Ayverdi’den sitâyişle bahseder.

Binark: Evet!
Aynı zamanda doktoru idi.  Diyor ki:  “Ekrem Hakkı Ayverdi sâdece dünyâda milletinin
takdir ve tebciline (saygısına) lâyık eserlerle dolu bir hayat sürmekle
kalmamış ve fakat o Ulu Merkez’e, Ahmed’er-Rifâî Hz.den gelen, Ken’an Rifâî
gibi bir mutlu kişi aracılığıyla uzanan bir bağlılığın, intisaba ve nasibine
lâyık olarak da müstesnâ bir kaderin sâhibi olmuştur. Ne mutlu o azîz insana
ki, dünyâda yaşanabilecek hayâtın en güzel örneğini vererek Bekâ’ya (ahîrete)
göçtü.. .”  der.

Çetinoğlu: Kendilerini hayırla yâd eden daha pek çok kişi var…

Binark: İsim
vermek gerekirse; Ergun Göze, Aydın Bolak, Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Prof.
Dr. Muharrem Ergin, Altan Deliorman, Kültür Bakanlığı eski müsteşarlarından
Prof. Dr. Emin Bilgiç ve diğerleri…

Çetinoğlu: Rahmetli için ‘Çağımızın Mimar Sinan’ı…’ benzetmesi uygun
olur mu?

Binark: Evet!
Birçok kişi bu şekilde düşünce beyânında bulunmuştur.

Hayâtı boyunca Hakk
terâzisini doğru tutmuş, ikrâr verdiği kapının dünya görüşünü şahsiyetinin
temel taşı yapmış, îmânını gündelik hayâtında samimiyetle, tâvizsiz ve ihlâsla
yaşamıştır.

O, Hakk yolunda hizmeti, bu yolda gayret kemeri kuşanmayı,
insan olarak yaradılmanın şükrünü ödemek olarak anlayanlardandır…

O’nu muhabbet, hürmet ve minnetle dâima hatırlayacağız… O,
ismi unutulmayacak olanlardandır!..

lnsan-ı kâmil Sâmiha Ayverdi, bir yazısında der ki:

“Ölüler dirilmezler, ancak zürriyetlerinde yaşarlar.”

Ekrem Hakkı Ayverdi de, Mürşidinden aldığı mânevi feyz
ışığında yaptığı hizmetler, geride bıraktığı eserlerle Türk milletinin ve
bizlerin gönlünde yaşayacaktır!..

Ruhu şâd, makamı cennet olsun!..

Çetinoğlu: Bu mülâkatın son sözleri olarak neler söylemek
istersiniz?

Binark: Sâmiha
Ayverdi, evlâdlarına yazmış olduğu 7 Aralık 1980 târihli mektuplarında, bizlere
şöyle seslenir:

“Aziz evlâdlarımız!..

Biz bir kütle-i vâhideyiz. Îmânı, ikanı (yakın bilme),
muhabbeti ve gayesi, aynı çizgi üstünde gelişmiş aynı hedef ve istikamete giden
bir kütle.

Şu halde tek vücud ve tek ruh gibi olan bu topluluktan
beklenen nedir?., dediğim zaman, karşımıza çıkan muhteşem cevap: Sevgi ve birliktir.

Kederde, sevinçte, varlıkta, dostlukta, bu ayrı vücudların
insanlarını müşterek ve yekpâre hâle getiren kudret, işte muhabbet ve birlik
anlayışıdır.

Sâımiha Anne, evlâdlarından Turgut Alsırt’a yazmış oldukları
2 I Temmuz 1977 târihli mektuplarında, Turgut Alsırt’ın şahsında bütün
evlâdlarına seslenir, bizleri uyanık olmaya ve kendimizle yüzleşmeye dâvet
eder!.. Ve der ki:

“Dervişlik mes’ûliyetinin yükünü sırtlamış bulunanların,
üstünde durmaları îcâb eden çok ehemmiyetli bir nokta da, baş olmak gibi,
riyâset hırsı gibi boğucu bir kaftanın içine hapsolmadan çalışmaktır.

Bizim, içinde sonsuz bir tevâzû, Allah’a karşı acz ve yokluk
bâbında (kapısında) durarak vatan ve îman için iddiasızca çalışmak ana
prensiplerin başında gelir. Yoksa, baş olmak değil.

Ne mübârek duraktır, meçhul asker gibi fedâi olmak. Baş
olsak da, başlarda gezdirilsek de, bir gün bu âlemden ötekine geçtiğimizde,
bütün sıfat ve selâhiyetlerimizden soyunmak mukadder olduktan sonra, arkada
kalacak adımızın bize ne faydası olur?..”

 

EKREM HAKKI AYVERDİ 

     22 Aralık 1899’da İstanbul
Şehzadebaşı’nda, Kalenderhane Mahallesinde doğdu. Türk mühendis, mimar,
târihçi, yazar. Türk mimârîsine çok sayıda eser kazandırmış ve pek çok eseri
de restore etmiştir.

1920
yılında Mühendis Mektebi’nden (İstanbul Teknik Üniversitesi) mezun oldu. 1950
yılına kadar inşaat mühendisliği ve müteahhitlik yaptı. 1950 yılından sonra
mimârî târihi araştırmacılığı yaptı. 1952, 1956 ve 1976 yıllarında
Yugoslavya, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan’daki Türk
eserlerini inceledi. Fazlı ve Aligül adlarında iki oğlu oldu.

     İstanbul Fetih Derneği kurucusudur.
Kubbealtı Akademisi, İstanbul Enstitütsü, Yahya Kemal Enstitüsü gibi birçok
kuruluşta aktif rol aldı. ‘Osmanlı
Mimarisinin İlk Devri
‘, ‘Osmanlı
Mimârîsinde Fâtih Devri
‘, ‘Avrupa’da
Osmanlı Mimârî Eserleri
‘ gibi bâzıları ortak imzalı 16 kitap yazdı.

İstanbul’da,
24 Nisan 1984’te Fatih’teki evinde vefat etti.

     Mütefekkir muharrir Sâmiha Ayverdi’nin
ağabeyidir. Tanınmış sanat târihçisi Profesör Semâvî Eyice, Ekrem Hakkı
Ayverdi için ‘Osmanlı devri Türk
mimârîsini meçhul olmaktan kurtaran adam
’ diyor. Eyice’nin bu sözle
kastettiği; merhum Ayverdi’nin başta İstanbul olmak üzere Bursa ve Edirne’de
restore ettiği onlarca târihî eser olmasa gerek. Asıl kastedilen Ayverdi’nin
Türk kültürüne armağan ettiği sekiz ciltlik mimarlık şaheseri olmalı. İlk
dört cildi Ertuğrul Gazi’den Fatih Sultan Mehmed döneminin sonuna kadarki
eserleri, son dört cildi ise Avrupa’daki Osmanlı eserlerini anlatan bu külliyat,
Avrupa ve Anadolu’daki Türk mirasının tapu senetleri olarak adlandırılıyor.
Türk sanatı târihine damgasını vurmuş bir ilim insanı olarak öne çıkan Ekrem
Hakkı Ayverdi, sâdece eski eserlere hayat veren bir restoratör değil, aynı
zamanda gelenekli sanatlara tutkulu bir koleksiyonerdi de.

 

 

 

İSMET BİNARK:

     1941 yılında İstanbul’un Fâtih ilçesinde
Hırka-i Şerif semtinde doğmuştur. İlk ve ortaokulu İstanbul’da okumuş, liseyi
Ankara’da Gazi Lisesi’nde bitirmiştir. Yüksek tahsilini Ankara Üniversitesi Dil-Târih
ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nde tamamlamıştır.

     1961 yılında Allah dostlarından
mutasavvıf ve mütefekkir yazar Sâmiha Ayverdi’yi tanıma bahtiyarlığına
kavuşmuş ve el öpüp mânevi terbiye halkasına katılmıştır. Fikrî ve mânevi şahsiyetinin
şekillenmesinde Sâmiha Ayverdi’nin çok önemli bir yeri vardır. Kabiliyeti ve
nasibi ölçüsünde, O’nun yolunda hizmet etmeye çalışmaktadır.

     Askerlik görevini tâkiben,1967 yılında
Millî Kütüphane’de memuriyet hayâtına başlamış; sırasıyla Şef, Müdür
Yardımcısı, Müdür ve Başuzmanlık görevlerinde bulunmuştur.

     İngiltere, Finlandiya ve Fransa’da
kütüphanecilik ve arşivcilik eğitimi görmüştür.

1975 yılında
Başbakanlık bünyesinde Cumhuriyet Arşivi’nin kurulmasına öncülük etmiştir.
Sırasıyla, Dâire Başkanı, Genel Müdür Yardımcısı ve Genel Müdür olarak görev
yapmıştır.

     Cumhuriyet Türkiye’sinden gelecek
kuşaklara sâhip olmakla gurur duyacakları Cumhuriyet Arşivi’nin kurulması,
Osmanlı Arşivi’ndeki tasnif çalışmalarının hızlandırılması ve tasnifi
tamamlanan arşiv fonlarının kataloglarının yayımlanması, Osmanlı arşiv
belgelerinin restorasyonlarının sağlanması konusunda büyük hizmetleri
olmuştur.

     Genel Müdürlüğü döneminde, Devlet
Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün seri hâlinde yayımlanan kitaplarıyla,
Ermeniler’in asılsız soykırım iddialarının târih önünde çürütülmesine öncülük
etmiştir. Aynı dönemde, Osmanlı Arşivi’ndeki Türk dünyâsı ve Türk varlığı ile
ilgili arşiv belgelerinin; Osmanlı fermanlarının, Mühimme ve Tapu Tahrir
Defterlerinin tıpkı basımları ve transkripsiyonlu metinleri ile Osmanlı
Arşivi kataloglarının neşri sağlanmış; çeşitli ülkelerin arşivlerinde bulunan
Osmanlı arşiv belgelerinin örnekleri Devlet Arşivimize kazandırılmıştır.

     Modem arşivcilik, Türk arşivcilik târihi
ile ilgili olarak, çok sayıda telif ve tercüme eseri Türk arşivciliğine ve
kültür hayâtımıza kazandırmıştır.

     1930’lu yıllarda Bulgaristan’a kilo ile
satılan Osmanlı arşiv belgelerinin örneklerinin Devlet Arşivimize, geri
getirilmesi ve kataloglarının yayımlanması, Genel Müdürlüğü döneminde
gerçekleştirmiş olduğu çok önemli hizmetlerdendir. Bulgaristan’a satılan
Osmanlı arşiv belgelerinin örneklerinin Devlet Arşivi’ne kazandırılmasının
ardında, Sâmiha Ayverdi’nin konuyu ısrarlı tâkibi ve hayır duâları vardır.

     Arşivcilik
eğitiminin Türkiye’de ilk defa üniversite seviyesinde başlatılmasına da
öncülük etmiş; Ankara, Hacettepe ve Gazi Üniversitelerinde uzun süre
arşivcilik dersleri vermiş, arşiv uzmanı ve akademisyen yetiştirmiştir.

     1964 yılında yazı hayâtına girmiş;
kütüphanecilik, Türk kitapçılık târihi ve sanatları, Türk arşivcilik târihi
ve modem arşivcilik, kültür târihimiz, Ermeni meselesi, yakın dönem Türk
parlamento târihi, biyografi ve bibliyografya konularında 60’a yakın telif
eseri yayımlanmıştır. Bu konularda 200’e yakın inceleme yazısı, millî ve
milletlerarası kongrelere sunulmuş tebliği bulunmaktadır. Kitap ve makale
olmak üzere, bâzı araştırmaları yabancı dillere de tercüme edilmiştir.

     1983-1986 yılları arasında, Bakanlar
Kurulu Kararı ile İslâm Konferansı Teşkilâtı İslam Târih, Sanat ve Kültürü
Araştırma Merkezi’nde (IRCICA) Uzman Araştırmacı olarak görev yapmıştır.

     Türk Kütüphaneciler Demeği, Türk
Ocakları Merkez Heyeti, Ankara Aydınlar Ocağı ve Altay Kültür, Sanat ve
Eğitim Vakfı’nda hizmetleri olmuştur.

     Türk kütüphaneciliğine, arşivciliğine,
kültür ve fikir hayâtına yaptığı hizmetlerden dolayı, Türk Ocakları Genel
Merkezi, Ankara ve İstanbul Aydınlar Ocağı, Avrasya Bir Vakfı, Türk Dünyası
Araştırmaları Vakfı, İstanbul Fetih Cemiyeti, Kubbealtı Akademisi, Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanlığı, Irak Türkmen Cephesi, Türkiye Yazarlar
Birliği, Altay Kültür, Sanat ve Eğitim Vakfı, Hacettepe ve Ankara
Üniversiteleri Arşivcilik Bölümleri başta olmak üzere, çeşitli kurum ve kuruluşlarca
ödüle lâyık görülmüştür.

Ameliyat Masasında Pazarlık!

Bilinmesini isterim ki, kendi
hastalığım ve dertlerimle olan meseleleri, çevremdeki dostlarla, ve de sosyal
medyada paylaşmak mizacıma ters gelir. Volkan Konak’ın: “Cerrahpaşa “ Türküsünde söylediği gibi:

“Herkesin bir derdi var,

Durur içerisinde.”

Bahçede çalışırken arıların
saldırısına uğradım, etrafta kimseler yok. Biraz dinleneyim, kendime geleyim
geçer diye bağevine girdim. Ama gittikçe vücudumda kasılmalar, şişmeler ve
nefes alışverişlerimde güçlükler oluşmaya başladı. Dilim o kadar büyüdü ki,
ağzımda çeviremiyorum. Aklıma ambulans çağırmak geldi, telefonu elime aldım,
112 acil çağrı merkezini aramak için telefonun kaç defa elimden düştüğünü
hatırlamıyorum. Neyse güç bela ambulans ile temas kurdum ve bulunduğum yeri
tarif ettim. Bir müddet sonra görevliler geldi, beni buldular ve Tokat Devlet
Hastanesi acil polikliniğine teslim ettiler. Acil serviste, ertesi gün sabaha
kadar müşahede altında tutuldum.

Buraya kadar hizmette kusur
edilmedi, emeği geçen bütün sağlıkçılarımıza teşekkür ediyorum.

Sabah doktor geldi, kan
değerlerimin yüksek çıktığını, çekilen EKG’nin bozuk olduğunu, Anjio olmam
gerektiğini söyledi ve Tokat Devlet Hastanesinde Anjio’nun yapılamadığını, (Hâlbuki,
tam donanımlı bir hastane, daha evvel, orta dereceli ameliyatlar dahi
yapılıyordu. Keza, başarılarına her gün yeni başarı katan, sürekli kalp
ameliyatlarının yapıldığı Gaziosmanpaşa Üniversitesi dururken.), Medical Park
Hastanesinde yapılabileceğini söyledi.

 “Orasının özel bir hastane, oysa ben SGK’lı olduğumu,
dolayısıyla paralı olabileceğini” söyledim.

 Dr: “Ücret yine SGK tarafından karşılanacak”
dedi.

Mecburen kabul etmek zorunda
kaldım.

Ambulans ile Medical Park
Hastanesine götürüldüm, yoğun-bakım servisine aldılar. Bir müddet sonra
Kardiyoloji doktoru geldi ve anjio’ya alınacağımı söyledi. Ameliyathaneye, indirildim,
sedyeye yatırdılar, herkes operasyona hazır vaziyette beklerken Dr:

 “Anjio’yu koldan yaparsam, 700 Tl. ücret
mukabilinde olacak bir iki saat sonra evinize gidersiniz, yok kasıktan yaparsam
ücretsiz ama bir gün süreyle burada kalmanız gerekiyor.” Dedi. (Üç beş saniye
okumayı kesin ve ameliyat masasında ki hastanın ruh halini bir düşünün.)

Mecburen operasyonun koldan
yapılmasını kabul ettim, hastane şartları iyi değildi, hastane personeli dahi
hastalara gelen şişe sularından içiyorlardı.

Hastaneden çıktıktan sonra
araştırdım ki, benim gibi birçok kişi aynı akıbete uğramış, böbrek hastalığıyla
hastaneye yatan hasta, anjio’ya gönderilmiş.

Olayın vahametini konusu aynı
olan bir yazı ile (sadece hastane ismi değişik) Süleyman Pekin başkanımız da
sondan bir önceki yazısında dile getirmişti, şu adresten okuyabilirsiniz. (http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazilar/YaziDetay/11562)
Anlaşılan o ki, (bu pandömi döneminde dürüstçe hakkıyla çalışan doktorlarımızı
tenzih ederim), özel hastanelerle devlet hastaneleri arasındaki duygusal ilişki
bu şekilde sürüp gidiyor.

Asırlarca Süren “Devlet Baba” Geleneğini yıktılar

1698 yılında İngiltere de buhar
makinası icat edildikten sonra sanayide büyük bir devrim başlıyordu. İnsan ve
hayvan gücüyle işletilen işyerleri, artık buharın gücüne emanetti. Buhar gücü,
hem daha ekonomik, hem de daha az insanla çok daha fazla verim alınıyordu.
Ancak, insanların yerini alan buhar makinalarının sanayie girişi neticesinde, işini
kaybeden binlerce işçi, kendini sokaklarda buldu, Artık İngiltere de büyük bir açlık
ve sefalet yaşanmaya başlamıştı.

Osmanlı İmparatorluğu, buhar
makinalarının araştırılması için İngiltere’ye bir heyet gönderir. Heyet
döndüğünde görüp araştırdıklarını padişaha rapor eder. Padişah, raporda yaşanan
sefalet ve yoksulluğu okuduktan sonra, buhar makinelerinin ülkeye girmesine
izin vermez.(İlber Ortaylı: İmparatorluğun
En Uzun Yüz Yılı
)

Padişahın teknolojiye karşı
çıkmasına hemen olumsuz bakmayalım. O günün şartlarına göre belki de işsizliğe
karşı alınacak başka çare bulunamıyordu.

Türk vatandaşı, devlet baba
geleneğinin yıkıldığını ilk defa 1983 yılında başbakan Turgut Özal’dan duyuyordu.
İktidara gelir gelmez Türk parasını koruma kanununu yürürlükten kaldırdı, çikita
muz ithalatıyla kendi reformlarını devam ettirmeğe başladı! Açık sözlüydü: “Benim memurum işini bilir” sözüyle yeni
bir kapı daha aralıyordu. O günden sonra devlet kurumlarının başında bulunan “benim memurum” gerçekten işini iyi biliyordu.
İşte o günler, bu günleri doğurdu.

Bilmem meramımı anlata bildim mi?

Sağlıklı kalın.