“Manzum öykücük!”
Köy
çocuğuydu Nedim Çakmak.
Yedi yaşında tanıştığı traktörle çift
sürüyordu kara kuru Nedim.
Birinci Dünya Savaşı’nı unutamayan
insanlar, ikincisinden korkuyorlardı.
Yokluk yıllarıydı.
Sığırlar, aynı merada otlardı o köyde.
Traktör ve makine ekipmanlarına
meraklıydı Nedim.
Öğretmen okuluyla birlikte meslek
lisesinin elektrik bölümünü de bitirmişti.
Lisenin elektrik-radyo kolunu kurmuştu
müdür Tevfik Bey’in teşvikiyle.
On dokuz yaşında köy öğretmeni olarak
ışıdı Anadolu’nun bir dağ köyünde.
O köyde de sığırlar aynı merada
otlardı.
Grundig marka radyolar öğretmen
maaşının tam iki buçuk katıydı o yıllarda
Milleti soymaktı, bu.
Nedim Öğretmen bir ışıktı, ses
olmalıydı milleti için, duvar olmalıydı sömürgenlere karşı.
Şehirdeki hurdacılara gitti.
Kondansatör, radyonun kalbidir,
bilirdi o bunu.
Hesabını yaptı, bir radyo otuz liraya
mal oluyordu.
Ancak, sığırların aynı merada
otladığının hesabını yapmamıştı.
Marangozluk işleri elinden gelirdi köy
muhtarı İrfan’ın.
Ona bir çalışma masası yaptı muhtarlık
binasında.
Öğretmen Nedim, radyonun parçalarını
monte etti, en sona hoparlörü bıraktı.
Sürprizi vardı muhtara.
“Tut şu kablonun ucunu, hoparlöre
değdir.” dedi. ı
Değdirdiği gibi, oyun havaları
patladı,
Ankara radyosu çalıyordu.
O ülkede, Nedim Öğretmen bilmese de,
sığırlar aynı yerde otluyordu.
Muhtar, radyoyu kapıp sevinçle dışarı
fırladı:
“Öğretmenimiz radoyu icat etti!” diye
bağırıyordu.
Köylü merakla kahveye doluştu.
“Uleen dokuz yüz gaymelik iş buymuş.”
diyordu her biri.
Sığırlar
aynı yerde otluyordu.
“Ben
icat etmedim, imal ettim.” dese de anlatamıyordu Nedim Öğretmen.
Önce
muhtara, sonra köylülere radyo yapmaya başladı.
İçi
öğretmenin işiydi, kasası muhtarın.
Kimseden
para almasa da köylüler onu hediyesiz bırakmıyordu.
Herkes
pek mutluydu bu işten.
Sığırlar
aynı yerde otluyordu.
Radyo;
ses, ışık, medeniyet demekti.
Köyün
Uzun Memet’i de pek sevmişti radyoyu.
Tarlaya
radyosuz gitmezdi,
Ağaca
asar, acans dinler, memleket havasına eşlik ederdi
Bir
gün, gök gürlemesine benzeyen bir sesle irkildi.
Devriye
gezen jandarma başçavuşunun kibirli sesiydi o:
-Nedir
ülen bu?
-Radyo,
başefendi.
-Böyle
radyo mu olur, ulen?
-Öğretmenimiz
icat etti.
– Neee, kaçak radyo yapmış, tut onbaşı, zabıt tut!
Zabıt tuttular.
Sığırlar aynı yerde otlamaktadır, o köyde.
Öğretmenlerin, mebuslar gibi dokunulmazlığı vardı o yıllarda.
Jandarmaya da karakola da çağrılmazlardı.
Milli eğitim müdürü ifade alır, gerektiğinde savcılığa sevk
ederdi.
Müdür Ahmet Bey, “Öğretmenimiz makama uğrasın.” diyecek kadar
kibardı.
Nedim
Öğretmen’le birlikte kaymakama çıktılar.
“O
muhteşem mucit bu mu?” dedi kaymakam.
Suçunu
yüzüne tebliğ etti.
Vergi
kaçakçılığı ve izinsiz radyo imal ederek casusluk yapmıştı Öğretmen.
Hapisti,
cezası.
Sığırlar
aynı yerde otlamaktadır, o beldede.
Önce
tekdir, sonra sürgün cezası ile kapatır kaymakam bu işi.
Soruşturma
kapanmıştır, lakin yurdumun geri kalmışlık yaraları açıktır.
Bozdağlar’a
gelir Nedim Öğretmen, Karakeçili burası, buradan öteye köy yok.
Köyü
gezerken pabucu dama atılmış su değirmenini görür Nedim Öğretmen.
Tribünden
çıkan su, çarpsa insanı parçalar.
Boşa
akmaktadır, yazık.
Hiçbir
köyde elektrik yoktur.
Hafta
sonu gelmez Nedim Öğretmen için.
Şehre
gider, derdini anlatır, bir tanıdığına.
Gerekli
parçaları birlikte toplarlar sanayiden.
Alternatör,
kolektör kondüktör, kayış ve diğerleri …
Birkaç
günde montaj tamamlanır.
Köy
kahvesine, okula, camiye, köy meydanına kablolar çekilir.
Açılış,
akşam olmalıdır.
Suyun
kapağı açılır, ortalık gündüz gibi…
Neredeyse
on beş köyü aydınlatacak elektrik üretilmiştir.
Sevinç
çığlıkları sarar köy semasını.
Öğretmen: “Sakın öğretmen
icat etti, diye kimseye söylemeyin, başıma iş açarsınız.” tembihinde bulunur.
Çünkü o memlekette de
sığırlar aynı çayırda otlamaktadır.
Sabaha kadar efeler zeybek
oynar, kimisi dua eder, herkes kendi lisanınca müteşekkirdir.
Her yeniliğe karşı olan
“istemezük”çüler memleketin kaderi.
İki gün sonra köyü
jandarma basar.
Emir kesindir:
-Sökün bunları, yoksa fena
olur”
Sökülür.
Sökülen makine değil,
memleketin geleceğidir, çocukların umududur.
Nihayet anlar Nedim
Öğretmen bunu.
İnekler, aynı yerde
otlamaktadır.
Kasabaya iner,
“Sizin mevzuatınıza da,
palavra eğitiminize de, kafanızın içine de…” diyerek istifasını verir.
Öyle ya
Bu ülkede,
Atsız’da zaman
-
Aşı ve Irkçılık; Sağlıklı Türklük yahut Popüler Faşizm
Alman Aşısı mı olalım, Çin
Aşısı mı; Vebo’ya yapılan
ırkçılığı ne kadar şiddetle kınayalım? Belirli gün ve haftalarda sosyal
medyadan durumsal konuşlanım
paylaşımlarını yapmada da aman geri kalmayalım, yarışanlarla yarışalım.facebook-instagram-tvitter maskemiz
paylaşımlarımızdır ikbal mesafemiz
yağmur duasıdır toplu hijyen
dillerde tedbir; Allah büyüktür
Her
bişeyden azbuçuk anlayan, gündemin
peşinde koşmada epeyi uzman olan
halkımızın ezbere yaşam rehberi
öngörümsüz (covid) vaziyetlerde kafa karışıklığı yaşayabiliyor. Okulistik (skolastik) altyapımız ve siyasî kut sahiplerine imanımız yetersiz kalabiliyor.İşbu
hâllerde 3 adım ile sağa, 3 adım ile sola selam veren “Aşk ile sev milliyeti” yürüyüşü Hızır hükmündedir. E, ne de olsa “Hayat devam edeyi” diyor ‘Acil’
Servisler. Hayat deyince yarım asırdır otlakta yaşaya-gördüklerimizin gevişini mevzuya
meze edelim istedik:Milliyet de iman
gibi statik veya stabil değildir, dinamiktir;
artar, eksilir yahut değişir, şekil değiştirir. Yağmurlu havada farklı, güneşli
havada farklı olabilir. Kurumda
farklı, trafikte farklı
seyredebilir. Bayburt’taykenkiyle Frankfurt’taykenki farklılık
arzedebilir.“Leylekler” sizi bir Milletin ya da bir Dinin diyarına
bırakırlar. Diyarda duranla yuvadan ayrılan, farklı açılardan bakmaya çabalayanla
tercihini başka bir aidiyetten yana kullanan ayrışacaktır zamanla. Öyleyse bağlılıklarımız da değişkendir. Bağ bazen hissiyat, bazen menfaat bazen de bağımlıktandır.Gökalp der ki; “Millet;
ne ırkî, ne kavmî, ne coğrafî, ne siyasî, ne de idarî bir zümredir. Millet,
aynı terbiyeyi almış fertlerden oluşan kültürel bir birliktir. Milliyette soy
ağacı aranmaz. İnsanlar bir millete ancak hisleriyle bağlı olabilir.
Türk olmak için her şeyden evvel Türk Kültürüyle
terbiye görmek ve Millet (Türk) İdeali için çalışmak şarttır. Bu şartları
taşımayanlara, kanca ve ırkça Türk olsalar bile ‘Türk’ ünvanı veremeyiz.”Atatürk der ki; “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk
Milleti denir.”1924 Anayasası der ki; “Türkiye
ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak
olunur.”Irkçılık nedir: Türkiye halkını oluşturan etnik unsurlardan
birini (Kürt) Türk Milletinden ayrı
görmektir/göstermektir. Neye göre ayırıyorsun? Kana göreyse kan-cı’sın,
soya göreyse soy-cu’sun, ırka göreyse ırk-çı’sın. Hani ‘tek millet’tik, hani 83 milyon birdi? Oysa en ‘Baba’
Yasamız (Md. 66) gayrimüslim
azınlıkları bile vatandaşlık bağıyla “Türk”
saymakta; tıpkı çağdaş demokrasilerde olduğu gibi.Mehmet Öz/Oz,
Cleveland doğumlu bir Amerikalı, Türk
kökenli ve sonradan çifte vatandaş olsa da Amerikan İdealine hizmet etmektedir, doğal olarak TC’den evvel ABD çıkarlarını önceler. Doğal olmayan bizim popülist ve faşizan
bakışımızdır.Uğur Şahin ve Özlem
Türeci Türk asıllı Alman tıpçılar; Bill Gates’e çalışıyorlar (Pfizer Inc. – Bill & Melinda Gates
Foundation). Elin aşısıyla gerdeğe girmek ve Türkik kökenden züğürt
tesellisi çıkarmak yerine bizi Türk
Hekimlerinin patentlerine emanet
edin.Mesut Özil, çifte vatandaş; evvel Almanlık kısmı ağır basıyordu, sonra sonra Türklük damarı ağırlık kazanmaya başladı. Hayırseverliklerine son
yıllarda Doğu Türkistan hassasiyeti
eklenmiştir. Mehmet Aurelio Rio’da
doğduğu halde Türk futboluyla birlikte Türk
Millî Takımı’na hizmet verdi. Çikolata rengiyle bizim için Özil’den daha
Özeldi; Avrupa Üçüncülüğümüzde emeği
var.Akıldır her işin başı sağlıktan
önce; akıl baştadır, üçüncü fazda değildir. Milletçe kafamız güzel; evvelâ ayıktıran ilâçların kürüne girmek
gerek, sonra Koronanın körü..Aşı istiyoruz, farklı bakış aşısı; hem de 80 milyon doz, yerli olsun
lütfen..
Osmaniye Kahramanı Dr. Ahmet Alkan
Tam adı: Türkiye’nin İlk Demokrasi Hareketinin Osmaniye Kahramanı Dr. Ahmet
Alkan, Osmaniye sevdalısı Ali Erat’ın,
‘Müslüman Milletlerin Geri Kalış
Sebepleri / Müslüman Milletleri İslâm Dini mi Geri Bıraktı’ isimli itabından
sonraki ikinci eseridir.
16 X 23 santim ölçülerinde
birinci hamur kâğıda basılı fotoğraflarla zenginleştirilmiş 120 sayfadır.
Esere adını veren Dr. Ahmet
Alkan, 1868 Sivas doğumludur. Doktor olarak geldiği Osmaniye’de Hükümet Tabibi
olarak görev yaparken 1929 yılında Osmaniye Belediye başkanlığına seçildi. 20
yıl başkanlık yaptı, 1949 yılında Osmaniye’de vefat etti.
Osmaniye, ‘Cebeli Bereket’ adı
ile vilâyet iken 1933 yılında Adana’ya bağlı ilçe hâline getirildi. 1996
yılında tekrar vilâyet statüsüne kavuşturuldu. Yüzölçümü 3757 kilometrekare,
2018 sayımına göre nüfusu 534.000’dir. 7 ilçesi, 13 belediye teşkilâtı, 133
mahallesi 159 köyü vardır.
Dr. Ahmet Alkan Osmaniye’de
sevilen bir şahsiyettir. Belediye teşkilatının kurulduğu tarihten itibâren
Belediye başkanlığı seçimlerini devamlı olarak Cumhuriyet Halk Partisi
kazanıyordu. CHP dışında ilk defa 1946 yılında Nuri Demirağ’ın Genel Başkanı
olduğu Millî Kalkınma Partisi’nin adayı olan Ahmet Alkan seçim kazanmıştır. Bu
sebeple Ali Erat, bunun önemli bir hâdise olduğunu ve ‘Türkiye’de demokrasi hareketinin öncüsü’ sıfatına hak kazandığını
belirtiyor.
Sayın Erat’ın eserinin adı her ne
kadar ‘Dr. Ahmet Alkan’ ise de aynı
zamanda Osmaniye târihi ve Osmaniye’ye hizmet edenler albümüdür. Bu meyanda
Osmaniye’de devlet otoritesinin sağlanması için, ‘Fırka-i Islahiye / Düzeni Tesis Etme Birliği’ kurulduğunu Derviş
Paşa’nın askerî vâli, Osmanlı’nın kudreti ve şöhreti günümüze kadar ulaşan
Ahmed Cevdet Paşa’nın idârî ve mülkî vâli olarak Osmaniye’de görev yaptığını
belirtiyor. Osmaniye kasabasının kuruluşunu, arşiv belgelerinden toparladığı
bilgilerle anlatıyor. Hâlen ibâdethâne olarak kullanılan Envaru’l Hâmit
Camii’nin 1890 yılında inşa edildiğini hatırlatıyor ve caminin yapılmasına
öncülük eden Hacı Hüseyin Efendi’ye verilen Üçüncü Dereceden Yazı Nişan
belgesinin fotokopisini eserine alıyor.
Şehir kültürü ile meşgul olanlar,
şehre şahsiyet kazandıranların, yaşadıkları şehre aidiyetlerini hizmetleriyle
tescil ettirenler ve kültürünün gelişmesine katkıda bulunanlar olduğunu yazıp
söylerler. Önde gelen şahısların giyim-kuşamları, insanlarla diyalogları, konuşmaları,
kültürel faaliyetleri şehir kültürünü oluşturur. Ali Erat’ın naklettiği
bilgilere göre Osmaniye, düzgün insanların örnek hareketleriyle şahsiyet sâhibi
bir şehir konumuna erişmiştir. Bu bilgilerin yazılı belgelerle, kitaplarla
târihe ve gelecek nesillere emânet edilmesi, şehir halkına sorumluluk yükleyen
mesajlar olarak değerlendirilir.
Kitaptan, şehrin kuruluş
günlerinde yaşanan heyecanı ve idamına karar verilen dedesinin zindandan
kurtuluşunu anlatan bölümler okunmaya değer. (s: 35-40) Hemen ardından Osmaniye
halkının Kuvayı Milliye ile müştereken yaptığı istiklâl mücâdelesi ve 7 Ocak
1922’de şehrin düşman işgalinden kurtuluşunu anlatan sayfalar geliyor. Kurtuluş
mücâdelesi sırasında şehid ve gazi olanları isimlerinin bulunduğu levha, saygı
ve kadirbilirlik âbidesi olarak 41. sayfayı süslüyor. Sonraki sayfalarda, şehit
ve gazilerin fotoğrafları var. (s:
42-46)
Bir şehrin kuruluş ve
kurtuluşundaki sıkıntıların bilinmesi, sonraki nesillerin şehre sâhip
çıkmalarını sağlayacak en güçlü isteklendirme, hareketlendirme ve sahiplenme
malzemesidir. Frenkler ve enteller buna ‘motivasyon’
diyorlar. Ne hazin bir tecellidir ki bu asil duygu ve olguyu derinliği ve
enginliğiyle ifâde edecek Türkçe bir karşılık bulunamamış.
Eser; Dr. Ahmet Alkan’ın ve
Osmaniye’ye hizmeti geçen insanların hayat hikâyeleriyle ve verdikleri
hizmetlerin anlatımıyla devam ediyor: Belediye Başkanları: Haydar Kılıçarslan
(1923-1925), Ferit Aslankurt (1925-1929), Dr. Ahmet Alkan (1929-1942), Abdürrezzak
Güvenç (1942-1946), Dr. Ahmet Alkan (1946-1949), Hasan Taşkan (1949-1950), Dr. İhsan Göknal
(1950-1954), İshak Şevki Ersoy (1955-1960), Ali Arguvanlı (1960-1963), Ahmet
Şekip Ersoy (1963-1968), Yusuf Çenet (1668-1971), Hasan Çenet (1971-1977),
Güner Dinçer (1977-1980), Bekir Akgül (1982-1984), İskender Türkmen
(1984-1989), İbrâhim Karayiğit (1989-1994), Musa Şâhin (1994-1996), Ahmet
Gürbüz (1996-1998 Nemili Kırıkkanat (1999-2004), Dâvut Çuhadar ( 2004-2009),
Kadir Kara 209-..) (s:
68-86)
Osmaniye’nin il olma çalışmaları
ile Haydarpaşa’dan başlayıp Osmaniye’den geçerek Hicaz’a ulaşan demiryolunun
hikâyesi, eserin, heyecanla okunacak bölümleridir.
Ali Erat, Milliyetçi Hareket
Partisi Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli’nin Osmaniye ile alakalı çalışmalarını
ve hizmetlerini de ihmal etmemiş, kadirşinaslık görevini yerine getirmiş.
Eserin son sayfalarında sivil
toplum kuruluşlarının önderi, bürokrat, siyaset ve kültür insanı olarak
Osmaniye’ye hizmet edenler ve yaptıkları işler hakkında bilgiler var. Kimseyi
karalamadan, gerçekçilikten ve dürüstlükten bir milim bile ayrılmadan…
Kâmil insanlar, müspet
düşünceliler, dâimâ bardağın dolu tarafını görürler. Bakışlarını,
projektörlerini iyilerin, doğruların güzelliklerin üzerine yönlendirirler.
Kötüleri, kötülükleri ve çirkinlikleri karanlıkta bırakırlar.
Ali Erat, Müslüman Türk’e has bu
hasletleri başarıyla ve cömertçe sergiliyor
Ali Erat Bey’in kendi yayınıdır.
Osmaniye’de Hasret Matbaası’nda basılmıştır. Telefon: 0.328-814 78 79, 0.328-812
40 83
|
ALİ ERAT: 01.01.1939 tarihinde Osmaniye’de doğdu. Mesleğinin yanı sıra sivil toplum ve Diğer sosyal ve siyâsî görevler ve *Rahime Hatun Kız Meslek Lisesi Yaptırma |
KUŞBAKIŞI:
ÖRNEK SUÇLAR
Max Aub’dan Mehmet Baydur’un Türkçeye
çevirdiği romanda ard arda sıralanan itiraflarda cinâyetin karanlıkları dilin
saçma sapan ifâdeleriyle daha da esrârengiz bir hâle bürünüyor.
Kulağa teğet geçip, ağızdan kâğıda
dökülen yalansız itiraflar… Dolambaçsız, yatay veya dikey, şiddeti açıklamaktan
başka hiçbir hedefi olmayan itiraflar…
Yazar, ölümle alay ediyor.
Örnek Suçlar, bir kara
mizah klasiği. İspanyol sürrealizminin ustaca kâğıda dökülmüş hâli. Yazar
sağduyuyu bir kenara bırakıp birbiri ardına itirafları sıralıyor.
2019 yılında yayınlanan 18,5 X 23
santim ölçülerinde 144 sayfalık roman sakız çiğner gibi okunabilir.
KIRMIZI KEDİ KİTABEVİ:
Tünel Meydanı Sokağı Nu:2/B Tünel Beyoğlu,
İstanbul Telefon: 0.212-245 70 00
Belgegeçer: 0.212-245 70 26 www.kirmizikedikitap.com e-posta: info@kirmizikedikitap.com
106
NAKANO
ESKİCİ DÜKKÂNI
Hitomi, civardaki bir eskici dükkânında
çalışmaya başlayınca kendini sıra dışı bir topluluğun içinde bulur. Birkaç eş
eskitmiş, muzip ve patavatsız Bay Nakano; O’nun hiç evlenmemiş, ressam kız
kardeşi Masayo; tuhaflık derecesinde içine kapanık ama her nasılsa Hitomi’nin
gönlünü çalacak genç Takeo; her gün dükkâna girip çıkan türlü huyda insan ve
tıpkı insanlar gibi bağrında sırlar gizleyen onlarca eşya. Herkesin ve her
şeyin bir hikâyesinin olduğu bu dükkânda Hitomi hayatı, aşkı ve insanlar ile
sırlar arasındaki nazik valsi keşfetmeye başlar.
Japonya’nın önemli romancısı Hiromi
Kawakami, Selen Ak’ın Türkçeye çevirdiği 14 X 21 santim ölçülerindeki 224
sayfalık eserinde, bir başınayken sıradan duran fakat bir eskici dükkânında yan
yana geldiklerinde neredeyse sihirli bir mânâ yaratan insanların ve eşyaların
yalın, neşeli ama aynı ölçüde hüzünlü hikâyesini anlatıyor.
DOMİNGO YAYINEVİ:
Şahkulu
Mahallesi, Büyük Hendek Caddesi Nu: 4/10 Beyoğlu, İstanbul Telefon: 0 212-245
08 39
e-posta:
domingo@domingo.com.tr // www.domingo.com.tr
SHERLOCK
TÜRKİYE’DE
İngiliz yazar Sir Arthur Conan Doyle (1859-1930) Edinburg Üniversitesi’nde tıp
tahsili yaparken kısa hikâyeler yazmaya başladı. Cherlock Holmes, O’nun kaleme
aldığı 50 kısa hikâye ile 4 adet romanın kahramanı olan dedektiftir. Yazarın
ayrıca ‘Korku Vâdisi’ ‘Baskervillerin Köpeği’ ve ‘Dörtlerin Yemini’ isimli romanları
vardır. Şöhretini, Cherlock Holmes ile sağladı. Bu seri, hemen hemen dünyanın
bütün dillerine çevrildi ve onlarca-yüzlerce defa basıldı.
Sir Arthur Conan Doyle tarafından yazılan
hikâye ve romanların kahramanı olan Holmes, zekâsıyla aydınlattığı polisiye
vakaları kadar dış görünüşü ve kendine has tavır ve hareketleriyle de benzersiz
bir karakter… Bu karakter, polisiye yazarı pek çok kişiye ilham kaynağı
olmuştur. Kendi dönemi için bohem olarak nitelenebilecek bir insan olan
Sherlock, garip zevkleri ve merakları ile her dâim ilgi çekici bir tiptir.
Peyâmi Safâ da Cherlock Holmes’ten ilham olarak Cingöz Recâî tipini yaratmış ve
okuyucusu tarafından çok sevilmiştir.
Cherlock Halmes’in bu cihanşümul şöhretinden
faydalanmak isteyen; Behçet Çelik, Şebnem İşigüzel, hakan Bıçakçı, Gaye Boralıoğlu,
Bahri Vardarlılar, Pelin Buzluk, İbrâhim Yıldırım, Mevsim Yenice, Ömür İlmim
Demir ve Seçkin Erdi’nin kalem ürünleriyle ve Seval Şâhin’in derlemesiyle
oluşan kitap, 13,5 X 9,5 santim ölçülerinde ve 230 sayfadır.
EVEREST YAYINLARI:
Ticarethane
Sokokağı Nu: 53 Cağaloğlu 34410 İstanbul. Telefon: 0.212-513 34 20
Belgegeçer:
0.212-512 33 76 www.everestyayinlari.com e-posta: info@everestyayinlari.com
KISA
KISA… KISA KISA…
1-HAFAZAANALLAH –
NASİHATNÂME 2: Alev
alatlı / Turkuaz Kitap.
2-AVCILIKTAN
GURMELİĞE YEMEĞİN KÜLTÜREL TÂRİHİ: Priscilla Mary Işın / Yapı Kredi Kültür
Sanat Yayıncılık.
3-DOKSAN DOKUZ
ESMÂ: Veli
Tâhir Erdoğan / Bilgeoğuz Yayınları
4-MUTLULUĞUN
BAŞLADIĞI YER: Eva
Eland – Sibel Çelik / Pegasus Yayınları.
5- AİLE MEZARI: Herkül Milas /
Doğan Kitap.
DERKENAR
DİL – KÜLTÜR – MİLLET
OĞUZ
ÇETİNOĞLU
Kültürün iki önemli unsuru
vardır: Dil ve din… Çarpık laiklik anlayışına rağmen, dînî yaşayışımızda
sapmalar olmamıştır. En mükemmel ve son semâvî din olan İslamiyet, ilk günkü
şekli ile uygulanmaktadır. Geçmiş dönemde, Ezan-ı Muhammedi’nin Türkçe okunması
gibi yanlış uygulamalar oldu ise de ibâdetle ilgili esaslar 1400 küsur yıldır,
ilk günkü şeklini korumaktadır.
Aynı müspet durumu, Türkçemizde
sağlayamadık. Çünkü dilimize sâhip çıkan yok. Bu vazife ortak ve zincirleme
sorumluluk altında, Millî Eğitim ve Kültür Bakanlıklarına ait olmalıdır. Türkçe
hassasiyeti olanlar ise; Türkçenin korunması görevini farz-ı ayın olarak
benimsemeli ve uygulamalıdırlar.
Yapılacak iş şudur: İki
bakanlığın beraberce görevlendireceği geniş bir kurul teşkil edilir. Kurul,
Millî kültürümüzü bilen ilim adamlarımızdan ve dil uzmanlarından oluşur.
Yaşayan Türkçe’nin bütün kelimeleri burada tespit ve ilân edilir. Çalışmalar
sırasında; olanak, örneğin, onursal, zorunlu, yaşantı, ilginç, eşanlı… gibi
Türk Milleti’nin % 99’u tarafından bilinmeyen / kulanılamayan kelimeler
dilimizden ayıklanır. Türk dili kaidelerine aykırı olarak üretilen (daha
doğrusu uydurulan) kelimeler liste dışı bırakılır. Ve tabiî… ‘-sel’, ‘-sal’
takılı bütün kelimeler… Ayrıca bu kurul; (bir kısmı) ihtiyaç hissedildiği,
Türkçe’de karşılığı bulunmadığı için son yıllarda kullanılmaya başlanan;
dikotami, progresiv, konservatif, lokasyon, lansman, dualite, partikül,
konfigürasyon, entropi, fenomen, analojik, hümör… gibi kelimelere de uygun
karşılıklar üretir. Türk Dil Kurumu’nun bu yönde çalışmaları var. Fakat yeterli
ve teklif edilen yeni kelimelerin hepsi isâbetli değil. Reaksiyon yerine ‘tepki’, konsept yerine ‘kavram’,
ansambl yerine ‘topluluk’ kelimeleri
konulurken gösterilen başarı, change (çenç) yerine ‘para değişimi’, mönü (yanlış olarak kullanılan şekli ile: (menü)
yerine ‘yemek listesi’ teklif
edilirken gösterilememiştir. Erkân-ı Harbiye-i Umumîye Reisliği yerine ‘Genel Kurmay Başkanlığı’, ‘mayi
mukadder’ yerine ‘akaryakıt’
karşılıkları çok başarılı idi.
Yeni kelimeler teklif edilirken
dikkat edilmesi gereken bir husus vardır; bulunan karşılıklar mümkün olduğunca
tek kelime ve / veya yabancı kelimedeki harf sayısından az harfli olmalıdır.
Dil, muhafazakârdır. Değişimlere
direnir. Aynı zamanda canlıdır. Yenilikler ister. Değişimi, halkın benimsemesi
ile ve uzun zaman içerisinde olur. Kısa zamanda ve zorlamalarla yapılmak
istenirse, dil yozlaşır. İnsanlarımız 100 yıl önce 100.000 kelime
kullanıyorlardı. Bugün Türkçe’mizde 10.000 kelimeden fazlası kalmadı. 5.000
kelime kullanabilenin Türkçe’si ‘iyi’dir. Yüksek tahsil yapmış bile olsa,
insanlarımızın çoğu 1.000 kelimeden fazlasını bilmiyor. Çoğunluğun rahatlıkla
kullandığı kelime sayışı 500 civarındadır.
Prof. Neumark, vergi sistemimizi
düzenleyen bir Alman’dır. Aynen şunları söylemişti: ‘Son otuz yıl içerisinde, Türkiye’ye 10’ar yıl ara ile üç defa geldim.
Öğrendiğim Türkçe’nin hiçbir kelimesini unutmadığım halde, her gelişimde yazı
dili olarak Türkçe’yi yeniden öğrenmek mecburiyetinde kaldım.’
Gerçekte Türkçemizde, ‘yazı dili’ – ‘konuşma dili’ ayırımı yoktur. Fakat özentili ve aceleci bazı
yarı-aydın yazarlar, böyle bir olumsuzluğa yol açmışlardır. Müşahhas yerine;
somut – göreceli… Muhafazakâr yerine; bağnaz -tutucu… kelimeleri… aceleci
ve özentili hareketin ürünleridir.
Bir târihlerde, TRT’nin ‘Dil
Rehberi’ vardı. Bütün yayınlarda, bu rehberde yer alan kelimelerin kullanılması
emredilmişti. Rehberde yer almayan ‘mahallî’,
‘mesken’, ‘teminat’, ‘prensip’ gibi
kelimelerin kullanılması yasaktı. Yasağa uymayan program yapımcıları
cezalandırılırdı. TRT’nin kendi bünyesinde yaptığını, doğru ve ilmî bir
şekilde, Türkiye genelinde resmî yazışmalar ve okul kitapları için yapmak mümkün,
hatta faydalı ve kaçınılmazdır.
Türk Milleti; kültürü ile Türk
Kültürü ise Türk Dili ile ayrılmaz bütündür. Türk Diline, Türk Kültürüne…
dolayısiyle Türk Milleti’ne yapılabilecek en büyük hizmetlerin biri ve hattâ
başında olanı, dilde birlik, bütünlük ve beraberliği sağlayıp, yaşatmaktır.
İslam ve Sekülerlik…
Dr. Yusuf Gedikli, Yesevi
Dergisinin Aralık 2020 sayısında “Sekülerizm
nedir? Sekülerizm Olmasa Olur mu?” başlıklı bir yazı kaleme almış.
Bu yazı ile ortalama bir
vatandaş “sekülerizm”
konusu hakkında birçok şeyi anlayabilir ve yerli yerine oturtabilir. Ben de bu
nedenle size hem dergiden hem de bu yazıdan bahsetmek istedim. Sizlerle bu sebeple yazının “İslam ve
Sekülerlik” başlıklı bölümünü paylaşıyorum;
“… İslam toplumlarının bu dünyada değil daha çok öbür dünyada
yaşadıklarını söyleyebiliriz. Gerçi “hiç
ölmeyecekmiş gibi çalışın, yarın ölecekmiş gibi ibadet edin” “şerefli
hadisi” vardır ama ölçüyü tutturmak kolay ve mümkün değildir.
Muhakkak bir taraf ağır basacaktır. Ağır basan taraf bu dünya değil genelde
öbür dünyadır (Bunu felsefesel ve ilkesel anlamda söylüyoruz). Her dindar
Müslüman elinde tespih, dilinde zikir, kendisini bir an önce cennete atmaya
çalışır. Evden camiye camiden eve gider. Gerisini çok önemsemez. Dünya işlerini
boş verir. Çünkü dünya geçicidir. Kendisini asgari düzeyde kurtarmayı yeterli
görür. Devletin toplumun ilerleyip ilerlememesini, gelişip gelişmemesini
önemsemez. “Kefenin cebi
yok”, “bugünü akşam ettik, yarına Allah kerim”, “üç günlük
dünyada niye bu kadar çalışıyorsun”, “bir lokma, bir hırka”
anlayışı, İslam toplumlarının bugünden önceki hayatlarında olduğu gibi bundan
sonraki hayatlarında da öncelikli ve belirleyici olacaktır. Bu İslam devlet ve
toplumlarının laik ve seküler toplum bireyleri kadar ileri gidemeyecekleri
anlamına gelir. Üzülerek ifade edelim ki durum budur, böyledir; görünüşe göre
gelecekte de böyle olacaktır…
Sonuç olarak laiklik ve sekülerliğin birey, toplum ve devletlerin ileri
gitmesi için ne denli önemli oldukları açıktır… Özetle din rejimleri veya dinsel
rejimlerle kalkınma, ilerleme olamaz. En katı Hristiyan mezhebi olan
Katolikliğin başı Papa’nın “dinsel
devletlerin sonu iyi olmuyor” sözü çok doğru ve anlamlıdır…
Aynı şekilde kadınsız da
kalkınma, ilerleme olmaz. Çünkü toplumun yarısını devre dışı bırakırsanız,
varlığımızın yarısını feda ediyorsunuz demektir…
İslam toplumlarının ve devletlerinin gelişmesi laiklik, sekülerlik ve
demokratik rejimden geçer. Aksi halde olduğunuz yerde kalmaya ve patinaj
yapmaya mahkûmsunuzdur.”
Siz en iyisi Yesevi Dergisi‘ni alıp yazının tamamını
okuyun!
Gerçekten bazı şeyleri
anlamamızın ve karar vermemizin zamanı geçiyor…
TÜİK ve Diğer Sözde Bağımsız Kurumlar
Son yıllarda Yargının
bağımsız ve tarafsızlığına güven iyice azaldı. Hakimler Savcılar Kurulu’ndan (HSK)
Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK), üst yargı organlarından yerel mahkemelere
kadar yargı kurumlarına halkın güveni kalmadı.
Yine bağımsız
olması gereken Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Merkez Bankası (TCMB),
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Enerji Piyasası
Düzenleme Kurumu (EPDK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ile
iletişim alanında Anadolu Ajansı (AA), Türkiye Radyo Televizyon Kurumu
(TRT) gibi kurumların da bağımsızlığını ve güvenilirliğini kaybettiğini sıkça
ve örnekleriyle yazıyorum.
2011-2016 arasında
TÜİK Başkanlığı yapmış olan, DEVA Partisi Sektörel Politikalar Başkanı Birol
Aydemir Karar Gazetesi’ne ilginç açıklamalar yaptı.
Aydemir, “TÜİK
istatistiklerini hazırlamak için diğer kurumların verilerini temin etmeleri
gerektiğini ancak kendisinin TÜİK Başkanlığı boyunca o dönemin Gelir
İdaresi Başkanlığı yöneticilerinin bu verileri kendisine vermediğini”
söyledi.
Kanunun emredici
hükmüne rağmen bu bilgileri vermeyen kim? O zamanki Maliye Bakanlığı
Müsteşarı, sonra bakan ve şimdi de Merkez Bankası Başkanı olan
Naci Ağbal. Birol Aydemir TÜİK Başkanlığı’ndan ayrılınca, Gelir İdaresi bütün
verilerini TÜİK’e açmış.
Buraya kadar
açıklamalardan devletin kurumlarının kanunlar ve kurallarla değil şahsi
yetki kullanımlarıyla ve keyfi olarak yönetildiğini göstermesi açısından
önemli.
Aydemir’e göre, 2016’dan
sonra, “TÜİK istatistikleri artık tamamen Gelir İdaresi’nin kayıtlarına bağlı
olarak yapılıyor.” Bunun sonucunda “TÜİK’in açıkladığı istatistiklerle milli
gelirin bağlantısının kopmuş” olması Naci Ağbal’ın yönetim anlayışı
hakkında da olumsuz bir kanaat edinmemize yol açıyor.
TÜİK’in, ekonominin
daraldığını herkesin çıplak gözle gördüğü bir ortamda, yüzde 6,7 büyüme
açıklaması; işsizliğin çığ gibi arttığı gün gibi aşikâr iken işsizliğin
azaldığını açıklaması bu kuruma olan güvensizliği iyice artırıyor.
*****************************
TÜİK Verilerine Güvenin
Önemi
TÜİK verilerine güvenilmesi
veya güvenin kalmaması çok önemli. Çünkü bunun ekonomimize yansıyan çok ağır
sonuçları oluyor.
Bir istatistik
kurumunun değeri verdiği güven kadardır. Bunun için olmazsa olmaz
şart, o kurumun bağımsızlığıdır.
Eski TÜİK Başkanı
Birol Aydemir, haklı olarak, “İstatistik kurumunun bağımsızlığı, Merkez
Bankası’nın bağımsızlığından bile önemlidir” diyor.
“Eğer siz,
verileri doğru bir şekilde toplayıp, doğru bir şekilde istatistik üretip,
bunu bağımsız, tarafsız bir şekilde yayınlayamıyorsanız, o zaman sizin
alacağınız kararların, uygulayacağınız politikaların doğru olma ihtimali de
yok; çünkü veriye dayalı bir politika üretmeniz lâzım.
Eğer enflasyon
verisini gerçek değerden daha düşük gösteriyorsanız, o zaman sizin
uygulayacağınız para-maliye politikaları doğru olabilir mi? Mümkün mü bu?” diye
ekliyor.
Merkez Bankası
eski Başkanı ve İYİ Parti İstanbul Milletvekili Durmuş Yılmaz’ın
açıklamasına göre, TÜİK yurt dışından ithal edilen 22 milyar dolarlık
altını ülkeye fabrika yatırımı yapılmış gibi ekonomik büyüme hesabına dahil
etti. Yılmaz, ithal edilen altının büyük kısmının yastık altına gittiğini
ya da ülkeden çıktığını öne sürdü.
Şimdi bu büyüme
rakamlarına göre izleyeceğiniz politika doğru sonuç verebilir mi?
Ayakkabı
numaranızı yanlış verirseniz, alacağınız ayakkabı ya bol gelir ya da dar. Gözlük
numaranızı yanlış tespit ederseniz, takacağınız gözlükle önünüzü
göremezsiniz.
Türkiye İstatistik
Kurumu enflasyon verisi, büyüme verisi, sanayi üretimi verisi, istihdam
verisi gibi ölçümlemelerle iktidarın ekonomik performansını da ölçer.
İktidar, İstatistik
Kurumuna baskı yaparak, karnesinin düzgün görünmesine çalışıyor. Dönem sonunda karne notlarını tahrif ederek
velisine getiren tembel bir öğrenci gibi davranıyor.
Elbette sonuç
değişmeyecek, başarısızlık ortaya çıkacak.
*****************************
Bağımsız Kurumlara
Müdahalenin Bedeli
Merkez Bankaları bağımsız olmak zorundadır. Çünkü dünya
tecrübeyle öğrendi ki, siyasilerin müdahalesi orta ve uzun vadede telafisi güç
zararlar vermektedir.
T.C. Merkez Bankası ise son yıllarda, diğer bağımsız
kurumlar gibi, doğrudan Saray’dan talimat alan bir yapıya döndü. Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın ekonomi uzmanlarınca asla tasvip edilmeyen “faiz enflasyonun
sebebidir” tezine itiraz edemeyen ve faizleri talimatla belirleyen
bir kurum oldu.
Merkez Bankası, sırf döviz kuru artışını önlemek için,
2019’dan bu yana 130 Milyar dolar sattı. Rezervlerini eksi 50 Milyar dolar
mertebesine düşürdü. Ama kurların yükselmesini de önleyemedi.
“İki yıl içinde satılan bu 130 Milyar doların o ortalama
kur ve bugünkü kurla aradaki farkını alıp çarptığımızda yaklaşık 300 Milyar
TL Merkez Bankası zarar etti.” Bu 300 Milyar TL zararı birileri de kâr
olarak kasasına koydu.
Ciddi bir devlet bu dehşetli “ihaneti” ve
faillerini araştırır, bulur, cezalandırır ve kamuoyuna açıklar.
Kişisel suç bir tarafa, hiç olmazsa sistemi sorgulasak
ve Merkez Bankası’nı bağımsız hale getirebilseydik.
Sadece Merkez Bankası değil sorunlu olan. Sayıştay
denetiminden kaçırılmış Varlık Fonu; Sözleşmeleri “ticari sır” denilerek
açıklanmayan Kamu Özel İşbirliğiyle yapılan Gelir Garantili Projeler;
kamu mallarının ihalesiz satışı, kişiye özel şartnamelerle yapılan kamu
ihaleleri ve daha neler neler…
Bunların maliyeti düşünebileceğimiz ve hatta hayal
edebildiğimizden de fazla.
Bu ekonomik krizden çıkmak istiyor musunuz?
Türkiye’nin yeterince yetişmiş ehil uzmanı var. Her
şeyden önce, “bağımsız kurumları” gerçekten bağımsız yapın,
liyakatli ve dürüst kişileri görevlendirin. Kuralları herkes için eşit
şekilde uygulayın.
Büyümenin Neresindeyiz? Şeffaf, Hesap Verebilir ve Rasyonel Olmak
Fransa’da doktorasını yaparken başarısından dolayı Paris’te
Türk Bayrağını üniversitesinin gönderine çektiren Türkiye’nin yazarı
Nurettin Topçu şöyle diyor “Büyük adam, eseriyle hayatını birleştiren adamdır.
Biz onda şu vasıfları arıyoruz; önce bütün ömründe aynı kanaatin, aynı imanın
sahibi olan adamdır. Devirlere, zaruretlere, cemiyetlere göre değişmez,
muhitine uymaz, muhiti kendine uydurur, uydurmazsa çarpışır. Cemiyetten
kuvvetlidir, cemiyetin sürükleyicisidir.
Günümüzde böyle örnekler vermek için hemen tarihe uzanır,
yaşadığımız zaman diliminden uzaklaşırız. Ya asr-ı saadetten örnek insan
seçeriz, ya Hazreti Ömer adaletinden veya Fatih Sultan’ın cehtinden,
bilgisinden, şiirinden, Ebussud Efendi’nin fetvalarından misaller verebiliriz. Bunları
verirken örneklemeyi hep kendimizle örtüştürme gayreti içine girilir.
Dolayısıyla iki taraf da ne Nazım’ı geçebildi, ne Akif’in önüne çıkabildi. Hep
miras yedi oldu yönetimler ve yöneticilerle, onların muhatabı olan kitleler.
Bin Kere Düşünmek, Bir
Kere Söylemek
Gücü elinde bulunduran siyasi irade bir bakıma kurumların
güvenirliğini zedeledi. Kamuoyu araştırmalarında görülüyor ki %100 güven veren
bir kurumumuz kalmadı. Daha önce üst sıralarda olanlar bile gerilere düştü;
adalet ve yargı gibi. Bunun sebebi de liyakatin yerine sadakatin geçmesi diye
özetleyebiliriz. Öyle ki bu konudaki ithamlar da sertleşti, sivrileşti. Sadece
kendileri yorulmadı bu süreçte, toplumu da, kurumları da yordular. Herkes gördü
ki “güven” verilmedikçe hiçbir şey olmuyor. Her şey tartışılar hale geliyor.
Bugün böyle bir hayat içinde yuvarlanıp gidiyoruz. Bu gelişmelerde kimlerin ne
kadar sorumluluğu var, biz bunların neresindeyiz, acaba düşünebiliyor,
algılayabiliyor muyuz?
Türkiye’de ve dünyada adeta hedef haline gelen “Müslüman, İslam,
toplum” bile tartışılır hale geldi. Eğer siz yanmayan kefen ve namaz kıldıran
seccadeye müsaade edip kayıt dışı din adamı tüccarlara imkan ve fırsat verirseniz
olacağı da bu, gelinecek nokta da bu. Keşke din ve siyaset ilişkisi iç içe
girmeseydi. Gücü dağıtmamak adına, din istismarcılığına fırsat verilmeseydi.
Onlara televizyon ekranları teslim edilmeseydi, holdingleşmelerini görmezden
gelmeseydik. Çünkü nesillerin din algısı yara aldı. Tahrip edildi. Hurafeler
öne çıktı. İnsanlarımızın safiyeti ve bilgisizliği hoyratça kullanıldı.
Siyasetçiler dini otorite gibi yükseldi. Diyanet sus pus kaldı. Dindar diye
bilinen kimselerin özel hayatlarında, insan ilişkilerinde sergiledikleri
kabalıklar, görgüsüzlükler, çarpıklıklar, din ile bağdaşmayacak davranışlar,
dini duyguların önüne geçen çıkar hesapları toplumu gerdi. Bu tiplemelerin
cerbezesinden de korkuldu. Bunların yüzünden güzel dinimiz ve güzel
insanlarımız bedel ödüyor. Neticede problemli alanlarımız azarak arttı.
Bu da Geçer Ya Hu!
Akp lideri Recep Tayyip Erdoğan bu grupları ve insanları
toplumda en iyi bilenlerden biridir. Cumhurbaşkanı bunların ağzına biber
sürmezse, bir başkası bu konuda değişik ithamlara maruz kalacağından veya bir
başka damga yemekten çekineceğinden mesafe koyuyor. Amerika’da, Almanya’da,
Fransa’da, Güney Kore’de birçok tarikat vardır. Hiç biri devlet içinde örgütlenememiştir.
Hem siyasi kültürün demokratikleşmiş olması, hem sağlam ve güvenilir denetim ve
denge mekanizmaları buna izin vermez. Bizde ise kurallar, hatta anayasa delinebiliyor.
Tarihi vesikalarda da sabittir ki İslami veya gayri İslami dini bütün kanaat
grupları “cemaatler nizamnamesine” göre Osmanlı’da siyaset ve ticaret hariç her
türlü özgürlüğe sahipti.
Hep Osmanlıyı misal veren günümüzdeki siyasiler, yeniden de
öte yepyeni Osmanlıcılık akımının öncüleri olduğunu iddia edenler bunu nedense
görmezden geliyor. Liderlerini 2. Sultan Abdülhamit Han ile örtüştürerek, tehlikeli
bir hataya düşüyor; farkındalar veya değiller Bunlar İttihat ve Terakki’nin
şahsında bir anıt müellif Mehmet Akif Ersoy düşmanlığına kadar götürüyorlar.
Sebebi de Mehmet Akif Ersoy’un İttihat ve Terakki Partisi üyesi olması! Böyle
bir görüşe sıcak bakan bir meclis başkanına hatırlattım; Vatan Şairi Namık
kemal, büyük İslam alimi Bediüzzaman, Osmanlı Cihan Devletinin son zaferine
imza atarak İngilizleri ağır bir yenilgiye uğratan Kutülamare Komundanı Halil
Kut Paşa, Kutsal Emanetlerin muhafızı (ki sonradan bütün bunları Mekke’den
İstanbul’a getiren) Fahrettin Paşa da, o dönemin bütün aydınları İttihatçı idi.
“Bunlara ne diyeceksin?” diye sordum. “Yorum yok” diye cevap verdi. Dolayısıyla
onların da kafaları, kendi öncüleri ve öncülükleri adına karışık.
Günümüzde 45. vefat yıl dönümünde andığımız Nihal Atsız’ın
Türk Ülküsü’nden öğrendiğimiz kadarıyla Gök Sultan dediğimiz ve ülkemizi 33 yıl
yöneten 2. Sultan Abdülhamit Han bu tartışmalar içinde kalınca halife olmasına
rağmen bor içtiği, sarayda opera izlediği, sürekli İngiltere’den getirttiği
hafiye romanlarının etkisinde kalarak fikri özgürlüklere müsaade etmediği,
eleştirilere tahammül edemediğinden dolayı sürekli aydınların tutuklandığı
gerçeği ortaya çıktı. Görüldü ki sevgi bir de bakmışsınız eleştiriyi peşinden getiriyor.
Bununla şöyle bir gerçek ortaya çıkıyor gerektiği kadar sevmek, gerektiği kadar
eleştirmek, gerektiği kadar değerlendirmek.
Bir İleri Bir Geri Değil;
Hep İleri Olmalı
Çünkü son birkaç senedir Türkiye’de toplumumuz siyaset ve
zihniyet krizi yaşıyor. Kararlar akla, ilme, ileriye göre değil kanaatlere göre
alınıyor. Komplo teorileriyle kurumsallaşan bir yapıya doğru gidiliyor.
Stratejik bir planlama yok veya varsa da bilinmiyor, uygulanmıyor. Akılcı
davranılmıyor. Oysa bilinen bir hakikat ki yöneticilerin, sorumluluk almış
kişilerin bilgiye sahip olmaları ve istihdamda liyakate sahip bulunmaları
gerekiyor. Başarı ve başarısızlıkların ölçüsü eğitimin kalitesi, teknolojik
yenilenme kapasitesi, kurumların rasyonel çalışması, hukuk düzeninin iyi işlemesi,
toplumun kendi içinde barışık olması, özgürlüklerinin sağlanmasıyla mümkündür.
Bunlarla ancak zihin açıklığıyla gelinebilir. Bunun ölçüsü de Dünya Ekonomik
Formu WEF’in rekabet gücü raporlarıdır.
Türkiye 2014 yılında 64. sıradaydı 2019 yılında ise 71. sıraya
düştü. Dünya Adalet Projesi‘nin Hukuk Devleti sıralamasında ise 2014 yılında
bir üzerinden 0.50 iken, 2020 yılında 0.43’e düştük. Bununla dünyada 107. sırada
olduğumuz görülüyor. Sadece bunlar olsa iyi. Bir örnek daha vermek istiyorum;
Uluslararası Şeffaflık Derneğinin açıklamasına göre, Türkiye 2003’te 133 ülke
arasında 77. sırada iken, 50. sıraya kadar yükselmişti. 2019 yılında ise
ülkemiz 180 ülke arasında maalesef 91. sıraya geriledi! Şeffaflaşma,
özgürlüklerin ve yolsuzlukların azaltılması yönündeki çalışmalar ihmal edilirse
böyle bir fatura ödemek ve dünya sıralamasında gerilere düşmek gibi bir resim
ile karşı karşıya kalınabiliyor.
Bununla da bitmiyor özgür birey, açık toplum ve hukuk
devleti kavramları hayati ehemmiyet arz ediyor. Gücü ve iktidarı tahkim etmek
yerine demokratik kurumları güçlendirmeliyiz. Çünkü son birkaç senede
Türkiye’nin kurumsal kapasitesi, toplumsal ve siyasal enerjisi ve ekonomik gücü
gözle görülebilecek kadar zayıfladı. Kurallar ve kurumlar ilkesine yani modern
hukuk devleti standardına dönmek ve yönelmek zorundayız. Kul ve kamu hakkını
hep önde tutmalıyız. İnatlaşmaktan vaz geçilmeliyiz. Daha iyisi bulunduğunda
değişimlere gönüller ve siyasetler açık olmalıdır.
Unutmayanlar
Bugün Sokrat’ı hatırlamayan yok. Atina’da yargılanırken
insana endeksli doğruluktan, hukuktan ve haktan vazgeçmedi. İdama mahkûm oldu.
Onu idama mahkum eden hâkim ve o dönemin yöneticisi veya kralı kimdi? Hiç
kimsenin aklına bile gelmiyor, bilinmez oldu gitti. Oysa Sokrat’ın Savunması
hala basılıyor, alakayla okunuyor, hakkında bilimsel araştırmalar yapılıyor.
Bir de doğudan örnek vermek gerekirse Gandi de olabilir,
Nehru da ve Cinnah da olabilir. Ama bir başkası var ki; Türkiye’de “Ölümsüz
Müdafaa” adıyla neşredilen eserin sahibi ve idamı istenilen savunmanın
kahramanı. Bu savunmayı yapan Türk’ün İstiklal Savaşı’na evdeki ziynetlerini
göndererek katkı veren, gerçekleşen Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti tecrübesiyle
Pakistan’a istiklalini kazandıran (1947) inanmış insanların temsilcilerinden Mevlana
Ebul Kelam Azad veya Ahmet adıyla bilinen büyük alim. İngiliz sömürgesi
altındaki Hindistan’da Londralı hakimlere karşı ölümü hiçe sayarak ülkesinin
istiklalini savunuyor, katliamların durdurulmasını, emperyalizmin
nihayetlenmesi istiyor. Ölümün hiçlik olmadığını biliyor ve gerektiğinde bu
canın feda edilmesinin farkında. Bu savunma önce Ömer Rıza Doğrul tarafından
Osmanlı Türkçesine, sonra Dr. Bekir Turgut tarafından günümüz Türkçesine
tercüme edilerek neşredildi. Hala da yeni baskıları yapılıyor.
Unutulmaması icap edenler unutulmuyor işte. Aradan onca
zaman geçse de.
En Saygın İslami Araştırmalar
Merkezi Nerede?
Her şeye ve bütün bunlara rağmen Türkiye bölgesinde ve İslam
coğrafyasında örnek bir ülke. Ama onca açılan İlahiyat Fakültesi ve İmam Hatip
Okullarına rağmen dünyanın en tanınmış, itibarlı, referans gösterilen, tercih
edilen İslami bilimler merkezleri Türkiye’de değil, Müslüman devletlerde hiç değil.
Oturup ciddi ciddi düşünmemiz gerekmiyor mu? Peki nerede? Ciddi İslami ilim çalışmaları
öncelikle İngiltere (Oxford ve Cambridge) ile Amerika (Chicago ve New York )
Birleşik Devletlerinde. Üstelik daha geçen hafta İstanbul Marmara
Üniversitesi’nde dini bütünselliğin takviyesine yönelik statükocu girişimin saldırılarıyla
Prof. Dr. Mustafa Öztürk’ün tartışılabilecek görüşlerinden dolayı kellisinin
istenmesi ve istifaya zorlanması ilim kanallarını tıkadı. Batının engizisyon
mahkemelerini hatırlattı. Fotoğrafımız ortada; dolayısıyla İslami ilim merkezi
de hiçbir İslam coğrafyasında değil. Buna bizim kadar en az YÖK’ün üzülmesi
gerekirken pek de önemsemedi bile. Başkanı ve bütün üyeleri nasılsa rahatlar, maaşlarını
alıyorlar, protokolde de en üstteler!
Bütün bu yaşadıklarımız büyümemizin ve gelişmemizin de
çıtasını gösteriyor. Mutlu muyuz? Hayır. Peki çözümü? Demokrasi, hukuk devleti,
ilim, şeffaflık, insan haklarına riayet, hesap verebilirlik, liyakat, fikir ve
inanç hürriyeti, kamu ve kul hakkını gözetmekle ortaya çıkıyor. Yeri
doldurulmazsa miras yediciliğimiz devam edecek, bunlar ısıtılıp ısıtılıp
gündeme gelecek ve Nurettin Topçuları daha çok arayacak, örnek vermeye devam
edeceğiz.
1.Tevhîd – i Şuhûd
Tevhid / Allahı
birleme, bütün enva-i şirki / Allaha ortak koşmak demek olan şirkin tüm
çeşitlerini reddeder.
Ya bütün eşya /
şeyler / tüm mevcudat ve varlığın Hâlikı / Yaratanı Allahtır.
Ya da Allah hiçbir
şeyin, hiçbir varlığın Hâlikı / Yaratanı değildir.
Çünkü eşya /
varlıklar arasında muntazam / düzgün bir tesanüt / dayanışma var. Birini
yaratmak için hepsini halk etmek yaratmak lâzım. Çünkü varlıklar arasındaki
uyum bunu gerektirir.
İşte bu durum
tecezziyi / başka başka Yaratıcıların varlığını kabul etmeyen bir küll / bir
bütünlük arz eder.
Yani, hepsinin tek
bir Yaratıcısı vardır.
Bazıyet /
bazılarının başka bir Yaratıcıları yoktur.
Çünkü, ya mucibe-i
külliye / ya her şeyi yaratan aynı Zât olacaktır.
Halk-ı eşya /
varlıkların halk’ı / yaratılması için, mucibe-i külliye / bir şeyin varlığını
gerektiren ve ona kanıt olan genel hükme sâdık kalınması şarttır.
Aksi takdirde,
mucibe-i külliye tasdik edilmezse / her şeyi birinin yarattığı hükmü kabul
edilmezse, ister istemez salibe-i külliye / bir şeyin varlıklardan hiçbirisine
hâkim ve etkili olmadığı hükmüne sarılmak kaçınılmaz olur.
Veya / ya da
salibe-i külliye olacak, yani hiçbir şey; bir yaratıcıya verilmeyecek, hiçbir
şeyi bir Tanrı yaratmadığı hususu kabul edilecek. Her şeyi tek bir Zât’ın
yaratmadığı ileri sürülecek.
Ya bütün eşyanın /
varlıkların Hâlikı / Yaratanı Allah’tır. Ya da Allah hiçbir şeyin Hâlikı /
Yaratanı değildir.
Çünkü, eşyanın
arasında muntazam / düzgün bir tesanüt / dayanışma olması; onların halk ve
yaratılmasının; tecezziyi / sayısız varlığın her birinin başka başka
Yaratıcılar tarafından ortaya konduğunu kabul etmez.
Çünkü
yaratılanların bir küll ve birbirini tamamlayan bir bütün olduğu gerçektir.
Başka bir ihtimal
/ başka bir olasılık yok. Her şeyin bir Yaratıcısı olmasında, adem-i illeti /
sebebin yokluğunu tevehhüm eden / vehmeden; vehm-i bâtıl / bâtıl bir vehim /
sanı ve vehm-i vâhi / boş bir vehme / sanıya kapılmış olur ki, hiçbir kıymeti
harbiyesi yoktur.
Kaldı ki, edna /
en basit, en küçük bir şeyde Hâlikıyet / Yaratıcılık eseri / izi görünmesi
demek; tüm eşya ve varlıkta; bu gerçeğin görülmesini de tahakkuk ettirir ki, bu
kaçınılmaz bir sonuç, reddedilmesi imkânsız bir hükümdür.
Bundan anlaşılıyor
ki, insan; Hâlık / Yaratan ya birdir veya gayr-ı mütenahî / sayısızdır gibi bir
ikilem karşısındadır.
Bunun evsatı /
ortası yok. Ancak ikisinden biri hakikat ve gerçektir. Zira, Sâni / Sanatla
Yaratıcı olan Allah; vâhid-i hakikî / bir olan tek gerçek değilse, kesîr-i
hakikî olacak / birden fazla yaratıcının olduğu kabul edilecektir. Kesîr-i
hakikî / gerçeğin çokluğu, yani Yaratıcıların sayısız oluşu ise, gayr-i
mütenahi / sayısız yaratıcıların kabulüne zorlar bizi.
Oysa, Tevhid / Allah’ı birleme iki şekilde olur:
Birisi: Âmiyâne /
câhil ve bilgisizlere yakışır surette tevhiddir ki, “Allah’ın şeriki / ortağı
yok ve bu kâinat / bu evren O’nun mülküdür.” der. Bu kısım Tevhid sahiplerinin
fikirce gaflet ve dalâlete / sapık bir görüş ve şaşkınlığa düşmeleri olasıdır.
İkincisi: Hakikî
Tevhiddir ki, “Allah birdir, mülk O’nundur, vücut O ’nundur. Her şey O’nundur.”
der. Lâyetezelzel / sarsılmaz bir itikada / inanca sahiptirler. Bu kısım Tevhid
sahipleri her şeyin üstünde Cenabı Hakkın sikkesini / damgasını görür ve her
şeyin cephesinde bulunan mührünü okur.
Bu sayede, inancın
sağladığı kalb huzuru içinde, bir Tevhid meleke ve bilgisine mâlik olurlar ki,
dalâlet / sapık inanç ve evham / vehimlerin taarruz ve saldırısından
kurtulurlar.
Böylece Kur’an
sayesinde, Tevhid-i Şuhuda erer / Allahın birliğinin her şeyde göründüğünü
anlar, hisseder, fark eder ve Allah’ın istediği görüş içinde olurlar.
Değişen Politikalar ve Sözde Dostlarımız
Türkiye – ABD ilişkileri çok ciddi ve
kritik bir döneme giriyor. Karşılıklı çıkarların ortaya koyulup savunulması
gereken bir dönemdeyiz. Bu dönem liyakatli, iyi yetişmiş, milli çıkarlara bağlı
diplomatlara ihtiyaç duyulmaktadır. Aynı durum İsrail ve Mısır ilişkileri için
de geçerlidir. Suriye’de ülke çıkarlarımıza göre tekrar bir düzenlemeye
gidilebilir.
Şaibeli bir
eski bakanı mükâfatlandırır gibi büyükelçi tayin etmek yanlış olmuştur. Aynı
yanlışı Washington’a büyükelçi tayininde de görüyoruz. Bir ticaret odasına veya
borsaya başkan tayin etmiyorsunuz. Yurtdışına çıkan bazı resmi heyetler tatil
gezisine de gitmiyor. Ülke çıkarlarını iyi korumalıyız. Liyakat, sadakatin hep
önüne geçmelidir; ama yanlışlardan da kurtulamıyoruz.
2020’li
yılları iyi okumak ve birçok ülkenin dış politikasındaki önemli değişiklikleri görmek
durumundayız.
ABD değişime
rağmen, soğuk harp dönemi ilişki düzenini tekrar Türkiye’ye kabule
zorlamaktadır. Türkiye kısaca jeopolitik iddia ve doğan imkânlarından
Akdeniz’de, Adalar Denizinde, Balkanlarda ve Kafkaslarda uzaklaştırılmak
isteniyor. Ülkemiz müttefikleri tarafından askeri tesislerle, yeni üslerle
kuşatılıyor.
Sözde dost
ve müttefiklerimizi rahatsız eden harp sanayii üretimimiz, SİHA ve İHA’larımız
fazlaca sözde dostlarımızın gözüne battı. Değişik sabotajlara ve uzmanlarımızın
saldırılara uğramamaları için yeni teknolojiden de faydalanarak yeterli koruma
sağlanmalıdır. Sözde dostlarımız her hainliği yapabilir ve sonra da başsağlığı
mesajı çekebilirler. ABD Türkiye gibi müttefik bir ülkeye karşı bölücü ve ırkçı
PKK terör örgütünü kullanmaktadır. İran’daki üst düzey bir uzmanın Tahran’da
nasıl öldürüldüğü unutulmamalıdır.
Rusya ile
Çin’in birleşmesini önlemeye çalışan ABD’ye karşı kesinlikle S 400’ler de dâhil
geri adım atılmamalıdır.
65 Yaş Üstü Vatandaşların Mağduriyetleri Artarak Devam Ediyor
Değerli
okuyucularım, bu gün mühim bir mesele olarak gördüğüm iki husustan bahsetmek
istiyorum. Onlar da şudur.
Son alınan
yasak kararları meyanında 65 yaş üstü vatandaşlara sadece sabah saat 10.oo dan
13.oo kadar sokağa çıkma müsaadesi verilmiş bulunmaktadır. Bu da yetmiyormuş gibi bir de toplu ulaşım vasıtalarına binmeleri
yasaklanmıştır. Âcizane kanaatime göre alınan bu yasak kararı yanlış ve
memleket gerçekleri ile uzaktan yakından alakası olmayan bir karar olarak
görülmektedir şöyle ki:
Takdir edileceği üzere, 65 yaş üstünde bulunan
vatandaşların hemen hemen tamamına yakınının mutlaka sağlıkla alakalı bir
problemleri vardır. Bu sebeple de bir ayakları devamlı olarak hastaneler ile
eczanelerde bulunmaktadır. Bu bakımdan mesela, İstanbul Beylik Düzün de veya
Silivri de ikamet eden yaşlı bir vatandaş, Cerrah Paşa Hastanesine gitmek
istese hangi vasıtaya binip gidecektir. Toplu ulaşım vasıtalarına binmek yasak
olduğuna göre, bu vatandaşa söylenecek tek şey kalıyor, o da taksi tut git
demek olacaktır ki, bu da ne derece doğru ve mantıki olur bilemiyorum.
Uzağa gitmeye lüzum yok. Kendi
durumumdan bahsetmek istiyorum. Biliyorsunuz ki ben İzmit de ikamet ediyorum.
Devamlı olarak tedavi için gidip geldiğim Kocaeli Üniversite hastanesi, oturduğum
eve tam 15 Km. uzaklıktadır. Şimdi bu durumda ben buraya nasıl gidip geleceğim.
Bu husus ile alakalı olarak, yasak kararını koyanlar ne yapacağıma, nasıl
hareket edeceğime dair bana bir yol gösterebilirler mi acaba?
Diğer taraftan 65 yaş üstünde ki,
vatandaşlar ile niçin bu kadar uğraşılıyor bir türlü anlayamıyorum. Amiyane
tabirle yaşlılar bir nevi günah keçisi haline getirilmiş bulunmaktadır.
Yetkililer, her ne kadar alınan yasak kararlarını yaşlıların sağlıklarını
korumak gayesine matuf olarak aldıklarını ifade etmekte ise de bu ifade tarzı
hiçbir yaşlıda karşılık bulmamaktadır. Yaşlılar tamamen kendilerine zulüm
edildiği kanaatinde bulunmaktadır. Bu güne kadar alınan bu kararlar doğrudur
diyen tek bir yaşlı vatandaşa rastlamadım.
Düşünebiliyor musunuz, yaşlılara 10,00 ile
13,00 Arasında sadece üç saat sokağa çıkma müsaadesi veriliyor. Bu 3 saatin bir
saati de öğle tatili içinde kalmaktadır. Bu durum da yaşlı bir vatandaş geriye
kalan 2.oo saat içerisinde en az 10 – 15
Km. uzaklıkta bululan resmi bir daireye veya bankaya yürüyerek gidip işini nasıl
halledecek? Ayrıca, evinden 3 Km.
uzaklıkta bulunan pazara nasıl gidecek, hadi bir şekilde gitti diyelim, aldıklarını
evine yaya olarak nasıl getirecek.
Bunları düşünen bir yetkili var mı acaba? Âcizane kanaatime göre, bu gibi
durumlar hayatın gerçekleri olup, mutlaka alınan kararlarda nazarı itibara
alınmasında mutlak bir zaruret bulunmaktadır.
Yukarıda kısaca arz etmiş olduğum
durumlardan anlaşılacağı üzere, alınan yasak kararları hiçbir zaman yaşlıların
hayatını kolaylaştırmıyor, bilakis azami derecede zorlaştırıyor. Alınan yasak
karaları yaşlılar işin büyük bir haksızlıktır. 64 yaşındaki bir kimse
sokaklarda serbestçe dolaşıp, her yere girip çıkabilirken, bir şey olmuyor da,
nasıl oluyor da 65 yaşına girdiği gün, vebalı muamelesi görmeye başlıyor. Bunu anlamak mümkün değildir. Bugün yaşlıların
sayısı tahminen 10 milyonun üzerinde bulunmaktadır. Bu kadar kalabalık bir
kitleyi küstürüp, darıltmak kime ne fayda sağlar ki. Esas olan yaşlıları küstürmek değil, onların gönlüne girmek suretiyle
hayır dualarını almaktır.
Bir diğer hususta, vatandaşlara
kesilen para cezalarıdır. Bu husustan bundan önceki yazımda bir nebze
bahsetmiştim. Fakat mevzu mühim olduğu için bu yazımda da bu meseleden biraz
daha bahsetmek istiyorum. Bu cezalar son zamanlarda o kadar bariz bir şekilde
göze batar hale gelmiş bulunmaktadır ki, gazetelerde çıkan haberlerden her gün
binlerce kişiye muhtelif sebeplerle para cezası kesilmiş olduğu haberlerini
okumaktayız. Zannedersiniz ki, sanki
Memleket de para kesme cezası kampanyası tertip edilmiş. Geçen gün gazete de
bir resim gördüm. Önüne birkaç demet
taze soğan ile üç beş tane kıvırcık koyup satmaya çalışan yaşlı, köylü bir
kadına, zabıta memuru ceza kesiyordu. Bu resmi görünce yüreğim sızladı. Köylü
kadın ayakta zor duruyordu. Ayni zamanda önünde bulunanların tamamını satsa
bile 50 Tl. dahi yapmaz. Bu kadın hangi yasağı ihlal etti bilmiyorum ama
zabıtanın bu durumda yapacağı en uygun hareket tarzı, o kadını bulunduğu yerden
uzaklaştırmak olmalıydı diye düşünüyorum.
Bu ve buna benzer durumları gördükçe acaba, kasıtlı mı hareket mi ediliyor diye
düşünmekten kendimi alamıyorum. Tabii ki, takdir, bu işler ile alakalı yetkili
mercilerindir.
Bu arada, ehemmiyetine binaen şu hususu da ifade
edeyim ki, yukarıda ki, durumları
yazmamın yegâne sebebi, halkın içinde bulunan sade bir vatandaş olarak bildiklerimi,
gördüklerimi değerli okuyucularıma intikal ettirme gayesine matuf bulunmaktadır.
Bu hususlar ile alakalı olarak daha birçok şeyler yazılabilir. Fakat şimdilik bu
kadarı ile iktifa ediyorum.

