24.6 C
Kocaeli
Salı, Haziran 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 455

Coğrafya Kaderimiz mi?

Coğrafya, milletlerin kaderini
tayin eder derler bir dereceye kadar doğrudur. Sınır komşularıyla kültürel
ilişkiler, coğrafi yapının özellikleri, aynı coğrafyada yaşayan insanların karakteristik
özellikleri gibi etkenler o bölge insanlarının ortak kaderlerini oluşturur.

Zaten bu konu İslam dinince de açık
seçik belirtilmiştir. Cüzi irade, Külli irade. Cüzi irade, insanlar akıl ve
zekâları nispetinde kaderlerinin bir kısmını belirleyebileceği, hareketlerini
kontrol edeceği iradedir. Külli irade ise, Tanrı’nın yazdığı, değiştirilemeyen
irade ve kaderdir.

Ama az okuyan İslam toplumunun nakilci
çoğunluğunda olduğu gibi cüzi iradeyi bir kenara bırakıp, başına gelen her
olayı külli iradeye bağlaması; kendisinin büyük ölçüde sorumluluktan kaçması ve
haşa Tanrı’yı kendi suçlarına alet etmesidir.

Bu gün Türkiye coğrafi konum
itibariyle dünyanın en stratejik bölesinde bulunuyor. Bir tarafı Asya, diğer
ucu Avrupa kıtasına dayanan yurdumuzun, bu konumundan dolayı tabiidir ki, avantajları
ve dezavantajları vardır. Ama cesaretli ve akıllı devlet adamları, bu gün
dezavantaj olarak gördüğümüz konuları, millet olarak tarih boyunca bu kadim
topraklarda avantaja çevirebilmişlerdir.

Yakın coğrafyada, Ortadoğu’da
İsrail’i, Uzakdoğu’da Çin ve Güney Kore’yi ele alırsak, Ortadoğu’da birer
aşiret devleti halindeki Araplarla sınır sınıra olan İsrail, ekonomide,
eğitimde ve teknolojide dünyanın odak merkezi olmuşken, aynı soy ve kültüre
bağlı Arapların, kendi aralarındaki kavgaları ve petrollerinden başka akla
gelen hiçbir özellikleri ve gelir kaynakları yoktur.

Gene feodalitenin hüküm sürdüğü
Asya kıtasının iki zengin ülkesi Çin ve Güney Kore; bulundukları kıtanın yapısına
inat, ülkelerinin kaderini tersine çevirebilmişlerdir. Son yıllarda devlet
adamlarımızın ağzından sıkça duyduğumuz başaramayıp altında ezildikleri her
olay için: “Bu işin fıtratında böyle
zorluklar var, yapacak bir şey yok
.” Deyip, işi kaderciliğe bırakmamış,
ilmin ışığında yürümüşler ve ilim, fen, teknoloji ve ekonomide dünyanın süper
devletleri arasına girmişlerdir.

Şunu bir kere daha vurgulamak
isterim ki; dost devlet yoktur, düşman devlet de yoktur, sadece ülkeler
arasında karşılıklı çıkarlar vardır. Bu günkü Türkiye’nin komşularıyla
ilişkilerine bakıp ta, işte bu bizim kaderimiz diyemeyiz. “Komşularla sıfır
sorun” diyerek işe başlayıp, 19 yıl sonra sıfır dost komşu noktasına gelmişsek,
burada durup düşünmemiz gerekiyor.

Yunanistan, 2004 yılından bu güne
kadar 19 ada ve bir kayalığımızı işgal etti. Emekli eski askeri otoriteler muhalefet
partileri hükümet yetkililerini sürekli uyarmalarına rağmen nedense iktidar olayları
görmezden gelip, üç maymunu oynadı. Eğer Yunanistan ilk adamızı işgal ettiğinde
1996’da Kardak kayalığında olduğu gibi anında gerekli cevap verilseydi, işler
bu noktaya gelmez, bir daha böyle bir olaya cüret edemezlerdi.

AKP hükümetleri döneminde Ortadoğu’da
kendi kötü kaderimizi maalesef kendimiz yazdık. İsrail ile dostluğumuz vardı,
Amerika ve Avrupa’da güçlü İsrail lobisi, Ermenilerin sözde soykırım tasarısı
gündeme geldiğinde her defasında geri çevrilir, reddedilirdi. Ama ya bu gün?

Bu gün, sözü edilen ülkelerde
Ermeni tasarıları kabul edildiği gibi, Doğu Akdeniz konusunda da İsrail’i
Yunanistan’ın yanında görüyoruz.

Diplomatik ilişkilerimizin bağını
kopardığımız sadece İsrail olsa neyse diyeceğim ama ya kralları öldüğünde
bayraklarımızı yarıya indirdiğimiz Suudi Arabistan, Birleşik Arap Krallığı, ya
Mısır? Emevi camiinde namaz kılacağımız Suriye’yi saymıyorum bile.

Sağlıklı kalın!

Devlet Umuru Nerede?

“Devlet
umuru”
veya daha eski söyleyişle umur-u devlet” denilen kavram bugünün devlet yöneticilerinde
çok az gördüğümüz bir vasfı anlatır.

Bir bilim dalında, ticaret, bürokrasi
veya siyaset alanında önemli tecrübelerden geçerek olgunlaşan, kemâle eren,
hayatın hakikatine vakıf olan saygın insanlara yakıştırılan bir kavramdı bu.

“Devlet umuru görmüş” kişilerin saygınlıkları sadece belli
makam ve mevkilerde bulunmuş olmaktan kaynaklanmaz. Onlar oturmasını kalkmasını,
lafını tartmasını; ast ve üstlerine, yakınlarına uzaklarına nezaketle ve
nezahetle davranmasını bilen; ilkeli, namuslu, karakterli ve şerefli insanlardır.

Ağırbaşlı, vakar sahibi olan ama
kibirli olmayan kişilerdir. Özellikle kendisini o makamlara getiren vatandaşları
yanında mütevazı, rakiplerine karşı saygılıdırlar.

Böyle bir zatı gördüğünde, hele hele
kısa bir sohbetini dinledikten sonra sıradan vatandaşlar bile hemen notlarını
verirler. Ve “devlet umuru görmüş insanın hali böyle olur” diye hürmet gösterirler.

Uzunca bir süredir “devlet umuru
görmüş”
insan sayımız çok azaldı.

Bütün bunları hatırlamamın sebebi bazı devletluların
ağzından çıktığına inanmakta güçlük çektiğimiz beyanları.

********************************************

İçişleri Bakanının AYM’YE Ayar Vermesi

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun
Anayasa Mahkemesi Başkanı ve üyelerine karşı verdiği beyanatı, bundan
önceki birçok açıklamaları gibi, hayal kırıklığı yarattı. Haber aynen şöyle:

“Soylu Anayasa Mahkemesi (AYM)’nin
“şehirlerarası yollarda gösteri yürüyüşünü yasaklayan kanunu, özgürlükleri
kısıtladığı gerekçesiyle, iptal etmesine” değinerek AYM Başkanı’na şöyle
seslendi: 

‘Polis koruması almana gerek yok. Bisikletinle
işe git gel bakalım.
Hadi git gel, özgürüz ya. Tamamen her şey güvenlik
altında, hadi git. Niye polis koruması alıyorsun, niye eskortlarla
geziyorsunuz? Ben varım sen var mısın Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanı? Ben
varım. Tek başıma arabamla gitmeye ben varım, sen var mısın?’ dedi.”

Bu açıklamalar neresinden baksanız sorunlu.

****

ÜSLUP SORUNU: Öncelikle Bakanın üslubu
bir kahvehane ağzını andıran basitlikte. Devlet adamı ağırlığı ve vakarından
eser yok.

ATANMIŞ BAKAN AYM BAŞKANINA AYAR
VEREMEZ: Anayasa Mahkemesi devletin üç temel ayağından (yasama- yürütme- yargı)
yargının en üst organlarından biri.

AYM görevi gereği bir kanunu Anayasaya aykırı bulup iptal etti.

Buna karşı Süleyman Soylu’nun bu
açıklamasından ürpermemek mümkün değil.

Hadi hukukun üstünlüğünü kabul
etmiş demeyeyim de hiç olmazsa hukuk devleti içerisinde olduğumuz
iddiasında isek savunulamaz bir beyan bu.

Bir siyasetçinin veya atanmış bir
Bakanın (sekreterin) bir Anayasa Mahkemesi Başkanına
böylesine laubali bir
üslupla “ayar vermeye” kalkıştığını hiçbir demokratik ülkede
göremezsiniz.

İçişleri Bakanı AYM’nin kararının ülke
açısından bir sakınca oluşturacağına dair bir görüş içindeyse, yapması gereken belli.
AYM Başkanlığına, bir baskı unsuru oluşturmayacak şekilde, Bakanlık görüşünü yazılı
olarak gerekçeleriyle birlikte bildirebilir. En azından AYM Başkanını ziyaret
ederek çekincelerini anlatabilirdi.

AYM Başkan ve üyeleri de herhalde en az
Bakan kadar vatanseverdir. Bakanın görüşlerini makul görürlerse içtihatlarında
değişikliğe gidebilirler.

****

BAKAN ACZİNİ İTİRAF ETTİ:  İçişleri Bakanının bu ifadeleri kendi
görevini yapamadığının açıkça itirafıdır.

AYM Başkan ve üyelerinin eskortsuz,
korumasız tek başına arabayla gezemeyeceklerini, hele hele bisikletle gitmeye
korkmaları gerektiğini anlatıyor.

İçişleri Bakanının temel görevi tüm
vatandaşlarımızın ve bu arada Anayasa Mahkemesi Başkan ve üyelerinin ülkenin
her yerinde bisikletle gezmekten korkmayacağı bir güvenlik ortamı sağlamaktır.

Bakan “Ben güvenliği sağlayamıyorum, bu
yüzden toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma özgürlüğünün alanını daraltın”
diyemez.

****

AYM
ÜYESİNİN İLGİNÇ TEPKİSİ: “AYM’ye ayar vermeye” çalışan İçişleri
Bakanına
karşı Anayasa
Mahkemesi Üyesi Engin Yıldırım sosyal medyadan bisikletli resmini paylaşarak cevap verdi. Yıldırım resimle birlikte Anayasa’nın 138. Maddesini paylaştı.

AYM üyesinin paylaştığı Anayasa
maddesi şöyle:
Hâkimler, görevlerinde
bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine
göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci veya
kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat
veremez; genelge gönderemez,
tavsiye ve telkinde bulunamaz…

Bir hukukçu olarak AYM üyesinin paylaşımını sevdim.

Bakanın hukukun üstünlüğü ilkesine aykırı olan sorunlu ve kaba beyanlarına karşı en ağır eleştiriyi yapmış oldu. Hem
de böylesine
zarif ve vakur bir üslupla.

********************************************

Devlet
Bey de

MHP
Genel Başkanı
Devlet Bahçeli de Türk Tabipler
Birliği’ne
tweet mesajlarıyla “ayar çekti.”

Türk
Tabipler Birliği yöneticileri, herkesin konuştuğu, “Sağlık Bakanlığı
verilerin güvenilir olmadığına”
dair somut bilgiler paylaşıyor.

Buna
karşı devletin yapması gereken şey, olanca şeffaflığı ile gerçeği paylaşmak ve
halkın verilere inanmasını sağlamaktan ibaret değil midir?

Ama
cevabı devlet kurumları yerine sert bir üslupla Devlet Bahçeli
verdi:

“Virüsü
bilmezler, tıptan anlamazlar.
Alakasız oldukları her
konuda bilirkişiliğe kalkışırlar. Tek yaptıkları insanlarımızın moral
seviyelerini aşağı çekmek, öldük, bittik, tükendik fitnesini rüzgâr gibi
estirmektir. Milletimiz bu kifayetsiz muhterislerden bıkmış usanmıştır.”

İktisat
Doktoru Bahçeli’nin
tıp konusundaki bilgisini Ahmet Türk’ün
“ağır sağlık sorunları sebebiyle” affını sağlamasından
biliyoruz. Malum Ahmet
Türk cezaevinden çıktıktan sonra Mardin’e Belediye Başkanı seçilmişti.

Bahçeli’nin
tweetine Dr. İbrahim Sözen cevap vermiş: “Ben tıp doktoruyum.
Literatürde 15 bilimsel çalışmam, bu çalışmalara atıfta bulunmuş 900 küsur
yayın var. Sen kimsin?”

Devlet
Bahçeli bu defa hedefi daha da büyüttü: Türk Tabipler Birliği’ni ihanetle
suçlayarak
birliğin derhal ve acilen kapatılmasını ve
yöneticilerinin cezalandırılmasını istedi.

Bırakın
“devlet adamını”, “devletin adamı” olana bile yakışmayan bir tavır ve
üslup bu.

Tamam
anladık, “Devlet burada” ama “devlet umuru” nerede?

Covit-19 Salgın Hastalığı ve Korkusu

    Ortaya koyduğu
şartlar sebebi ile halen covid-19 pandemisi (büyük salgını) ciddi bir sağlık
sorunu olmaya devam etmektedir. Bu sorun, konu ile ilgili kesinleşmemiş değişik
bilgiler sebebi ile insanlarımızda endişe yaratmakta ve halkımızda bir de koronafobi
diyebileceğimiz duruma sebep olmaktadır. Gerek salgın hastalığının
kendisi gerekse bu korku duygusu, konu hakkında farklı, birbiri ile ilişkisiz,
hangisi doğru, neresi yanlış anlaşılamayan bilgilerin ve haberlerin, muhtelif
kanallar üzerinden insanlarımız tarafından öğrenilmesi sebebiyle konu daha da
karmaşık hale gelmektedir.

 

    Covid-19 u
daha öncede, o günün bilinenleri ışığında beş ayrı makalem ile
değerlendirmiştim. Şu anda salgın tüm dünyada etkisini sürdürmektedir. Bu
günlerde Brezilya, Hindistan ve A.B.D de çok daha ciddi bir sağlık sorunu
olarak yaşanmaktadır. Ülkemizde ise Mayıs 2020 sonuna doğru, vaka sayılarındaki
azalmalar, yoğun bakım hasta sayısı ve ölüm vakalarının durumu, ciddi bir
kontrolün sağlandığını göstermişti. Bu sebeple Mart 2020’de uygulamaya konulan
yoğun koruyucu tedbirler kaldırılmış ve Haziran başından itibaren ise yeni
normalleşme adı altında salgın takip ve kontrol edilmeye çalışılmaktadır.
Hastalığın yoğun olduğu bu dönemde şehrimiz Kacaeli ve İstanbul, çok ciddi
sağlık sorunlarının yaşandığı iki aylık bir dönem geçirmişti.

    Haziranda
başlayan yeni normalleşmenin getirdiği şartlar ile insanlarımız, yaz tatilinin
de getirdiği imkân ile Anadolu’nun tüm şehirlerine gittiler. Gidilen bu
yerlerdeki düğün, cenaze, asker uğurlaması gibi topluluklar halinde yapılan
etkinlikler ve tedbirlerin gerekli hassasiyetle uygulanmaması bulaş zincirini
canlandırmıştır. Bu  ise salgın
hastalığın buralarda  artmasına ve ciddi bir
sağlık sorunu haline gelmesine sebep olmuştur. Bu günlerde başta Ankara olmak
üzere, Konya, Kayseri, Diyarbakır gibi birçok şehrimizde covit 19 salgın
hastalığı öncelikli sağlık sorunu haline gelmiştir. Bu durum Nisan-Mayıs ayında
bu salgının sıkıntılarını yaşayan şehrimizde ve tüm ülke insanında yeni bir
korku ve endişeye sebep olmuştur.

     Ne
yapmalıyız? Bir kere bulaş zinciri olmamalı, bulaş zincirini kıran tedbirlerin
en lüzumlu korunma yolu olduğu unutulmamalıyız. Bunu ise kalabalıklar yapmayarak,
kalabalık ortamlarda mümkün mertebe bulunmayarak, diğer insanlarla olan
temaslarımızda maskeli olmak ve belli bir fiziki mesafeyi sağlayarak
yapabiliriz. Ayrıca yaşanılan ortamların iyi havalandırılması, ortak kullanılan
mekânların daha dikkatli temizlenmesi önemli tedbirlerdendir. Tabii ki kişisel
temizlik şartlarında daha dikkatli olunması unutulmamalıdır. Şüpheli
temaslardan sonra ellerin ve gerektiğinde yüzün dikkatlice yıkanması, kirlenme
ihtimali olan yer  ile
eşyaların(1/10-1/100)oranlı çamaşır suyu 
veya bir dezenfektanla temizlenmesi bulaş zincirini kırmaya, hastalık
yapıcı virüslerin bu özelliğini yok etmeye yeterlidir.

    Bu ve benzeri
hastalıkların bulaşma ihtimalinin olduğu durumlarda ne yapmalıyız? İlk 3-5
gün
kuluçka süresidir. Hiçbir şikayet yoktur
ve laboratuvar bulgusu da bulunmaz. Bu günlerden sonra ateş, boğaz ağrısı kuru
öksürük, adale ağrıları gibi muhtelif şikâyetler görülebilir. Bu gibi
gelişmelerde önce enfeksiyon şüpheli durumlarda yapılan genel tetkikleri
yapmalıyız. Kanda sedimantasyon, tam kan sayımı, CRP,  LDH 
v.s. gibi tetkikler yapılmalıdır. Bunlardaki değişimler bir enfeksiyonun
olup olmadığını, enfeksiyon varsa virüslere veya bakterilere bağlı olup
olmadığı hakkında bilgi verirler.(bakınız Nezle mi? Grip mi? başlıklı makalemiz)

  Gerekli
durumlarda geniz sürüntüsünden antijen dediğimiz virüsün kendisini tespit eden
tetkik yapılır. Bu pcr metodu ile daha güvenli yapılmaktadır. PCR Covit-19
antijen testinin genel tarama amaçlı yapılmasının bir gereği yoktur.
Riskli
temaslardan belirli bir süre sonra yapılması anlamlıdır. Özel risk altındaki
gruplara veya stratejik özellikli durumdaki insanlarda tarama amaçlı
yapılabilir. Bu maksatla yapılan başka tetkik 
yolları da vardır. Geçmeyen öksürük var ise Akciğer röntgeni, burada
şüpheli görüntü mevcut ise tomografi çektirilerek ileri bir sağlık sorunu var
mı araştırılmalıdır. Bütün bunlar bir hekimin uygun görmesi ile istenmeli ve
değerlendirme yine hekimce yapılmalıdır. Şüpheli temaslardan 10-12 gün sonra
kanda antikor dediğimiz koruyucu unsurlara bakılabilir. Önce M antikorları
adını verdiğimiz enfeksiyonun yakın tarihte geçirildiğini gösteren antikorlar,
daha sonra bağışıklığın geliştiğini gösteren G antikorları oluşmaktadır.

  Burada anlatmak
istediğim salgın hastalık korkusunu yenmenin yolunun gerekli tedbirlerin
alınması olduğudur. Şüpheli temas durumlarında ise paniklemek yerine aile
hekimimize veya bir sağlık kuruluşuna başvurarak durumumuzu tıbbın ışığında
değerlendirmek, tedbir-takip ve gerekiyorsa tedavimizi yaptırmaktır. Bu genel
bilgiler ışığında konuya yaklaştığımız oranda doğru hareket etmiş oluruz. Bilginin
olduğu yerde panik olmaz, yersiz korku olmaz. Gerekli uygun hizmetler yapılarak
doğru davranışlar yakalanır ve yaşanır.

    Öncelikle
covit 19 salgınında bu hastalığa yakalanmamamızı, sonra  bulaşıcı hastalıklarda en önemli korunmayı
sağlayacak aşının  ve daha güvenilen
tedavi unsurlarının bulunmasını,  yakalananların
ise şifa ile atlatması dileklerimle sağlıklı günler dilerim.

Okullar Olmadan Maarifi İdare Etmek

Osmanlı’nın son dönem Maarif
Bakanlarından Emrullah Efendi’nin şakasını
nerdeyse gerçek kılacağız. Okullar açılsın mı, 
açılmasın mı derken galiba bir
dönem daha
yiyeceğiz; ya ikinci
dönem
ne olacak: üçüncü okeye mi
döneceğiz?

Uzaktan Eğitim mi olurmuş?! Olsa olsa az buçuk öğretim.. Onu da dostlar yada DSÖ alışverişte görsün.

Alış-veriş
deyince aklıma geldi; bir AVM bin anaokulu yerine geçer. Üstüne koy ilk-orta-lise; hemi meslek, hemi Anadolu..

Camileri ibadete beklettik; Ayasofya’yı
ibadete açtık, bu defa da ibadethane
dışında namaz kılanları maske ve mesafesizliğe terkettik. Hâlen camide 1 – 1,5 metre aralığına riayet; cafede dirsek temas aralığında
muhabbet..

Okullar açılmasın’mış, ‘bulaş’ yayılırmış; Allah’tan ‘Pazar’lar kapalı, Allah’tan ‘toplu taşıma’da boş koltuklara oturmuyoruz, Allah’tan ‘tatil’ olayı diye bir şey kalmadı.

Tatil olmadan idare edemiyoruz ama okullar olmadan ne güzel idare
edebiliyoruz
; şaka gibi.. İstanbul’u betona göm, inşaatçılığı
“milletin yuvasını yapıyorlar” diye aziz ilân eyle, şehrin nüfusu 16 milyona
varsın; sonra da “otobüste ayakta kimse kalmasın”
. Şaka şaka!

Asıl
şakayı Kanal İstanbul’la
göreceksiniz sayın seyirciler; oralarda da 4-5
milyonluk bir nüfus
istihdam edebilirsek İstanbul’da yaşamak “dadından yinmez”. Kızılderili Reisi (Şef Seattle) anlamamış; biz Türkler asfaltı ezeriz, betonu
da yeriz.  

Düğünler-dernekler,
mitingler-açılışlar, seller-yangınlar… Asker eğlenceleri, ‘doğum gün’leri,
ıstaka-iskambil partileri; gezmeler-tozmalar, mangallar… Okullara (Özel Okullar çoktan açıldı) sıra
gelince de Pandemi, Bilim Kurulu, Dünya Sağlık Örgütü ve saire ve sair..

 Geçen dönem Uzaktan Öğretim için altyapı yetersiz kalmıştı. Sonra takviye
edildi de günübirlik EBA’dan ders
işlenimine geçebildik. Tabi, Türkiye’de kelle
başına 9 bin dolar
Millî Gelir sözkonusu ya herkesin evinde bilgisayar, tablet, akıllı telefon;
ne ararsan var. İnternet hizmeti hem
sudan ucuz hem de erişim limitsiz ve fiber optik olduğu için fevkalâdenin fevkinde..

Bakalım
Bakanlık 5 bin EBA Destek Noktası
kurunca sıkıntılar hâllolacak mı? Sakarya
ve Polatlı’daki hadiseler
memleketimizde ‘mevsimlik iş göçü
diye bir olgu olduğunu hatırlattı; onlara, onların çocuklarına nasıl ve ne
şekilde ulaşılacak?

Artan işsizlik, artan
hayat pahalılığı
; artan altın-döviz,
artmayan asgarî ücret, artmayan maaşlar
.. Artan geçim sıkıntısına dayalı
artan aile içi çatışma ve şiddet.. Artan
göz boyamaya karşı azalan gözlerimizin feri
ve gitgide borsada değer
yitiren yaşama arzumuz..

Bizi eşitleyen bir şeydi eğitim, siyah (önlük)
beyaz
(yaka) günlerimizde; özel
okulların katıldığı bir cenaze töreniyle eğitimde fırsat eşitliğini verdik
toprağa
. Köy Okullarını ve Köyleri boşalttık, şimdi Büyükşehir’lerde maske, mesafe, hijyen
diyoruz; ole, ole, ole!  

Yüzyüze eğitimden bile kaçıyoruz,
belki de sorunlarla yüzleşmekten.. Birbirimize
uzak’ kalsak ne yazar; biz ki kendimize dahi ırağız, yavan ve yabanız.

Ne
diyor duygu doktorumuz, mutasavvıfımız Müslüm
Baba
:

                        Uzun uzun gemilere bindiler

Uzak uzak diyarlara gittiler

Ne söyledi nede veda ettiler

Böylesi bir ayrılık hiç olmadı

Baktı baktı felek bile ağladı

İndirildiği Dönemin Işığında K u r ’ â n T e f s i r i Tevhid Mesajı

0

İslâm medeniyetinin temeli
Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ân’ı ilk tefsir eden; sözlü olarak yorumlayan-açıklayan
Hz. Muhammed (sav) Efendimizdir. Tefsiri ondan ashabı almış, ashap da bu
bilgileri tâbiîne aktarmıştır. Tâbiînin önde gelenlerine ait Kur’ân tefsirleri
bir araya getirilmiştir. Tefsirlerin kitap hâline getirilmesine, milâdî 8.
asırda başlandı. Bu hizmetlerde İran asıllı İbn Cerîr et-Taberî (839-923) ön
planda görülmektedir. Türk asıllı Ebû Mansur Muhammed el Mâtürîdî (853-944) ‘Te’vilâtü’l-Kur’ân’ isimli kitabını
yazdı. O, meâl veya tefsir yerine, ‘Görünenden
farklı yorumlama, bilinenden farklı bir mânâ yükleme
’ mânâsında ‘Te’vîl’ kelimesini uygun görmüştü. Tercihinin
sebebini şöyle açıklıyordu: ‘Tefsir,
İlâhî kelâmın mânâ ve maksadı hakkında kesin ifâde kullanılmasıdır.  Bunu ancak, nüzûl sebeplerini bilen ve hâdiselere
vâkıf olan sahâbe yapabilir. Te’vîl ise sözün varabileceği muhtemel mânâlarla
yorumlanmasıdır
.’

O târihlerden günümüze, yüzlerce
müfessir, yüzlerce tefsir kitabı hazırladı. Her evde en az bir, pek çoğunda ise
3-5 adet tefsir kitabı vardır. Bu bolluğa rağmen Tefsir ana bilim dalı Öğretim
Üyesi Prof. Dr. Hasan Elik, Yrd. Doç. Dr. Muhammed Coşkun ile birlikte; ‘Tevhid Mesajı’ adını verdiği yeni bir
eser hazırladı.

Elik Hoca, 6 yaşında okumaya
başladığı, 11 yaşında hıfzettiği, derinliklerini daha iyi anlayabilmek için
Kur’ân’ın nâzil olduğu Mekke topraklarında 14 yıl ikamet etme imkânı buldu. Bu
birikimlerini, 2000 yılında başladığı çalışmaların neticesi olarak meydana getirdiği
eserini, mü’minlerin istifâdesine sundu. 2013 yılında, sert kapak içerisinde 17
X 24 santim ölçülerinde lüks Iwory kâğıda basılı 1488 sayfalık kitap, 2015
yılında ikinci, 2016 yılında üçüncü defa basıldı.

Eserin müellifleri Prof. Elik ve
Dr. Coşkun, ‘Tevhid Mesajı’ adını tercih
etmelerinin sebebini müşterek imzâlı ‘Giriş
başlıklı yazıda şöyle açıklıyorlar: “Bu
tefsirin temel mantığı, Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûl ortamında ifâde ettiği anlamı,
klâsik tefsirden de istifâde ederek okuyucuya özlü bir şekilde sunmaktır. Mâlûm
olduğu üzere Kur’ân’ın temel mesajı, ‘tevhid’dir. Tevhid, Allah’ın benzerinin,
denginin veya zıddının bulunmaması, ulûhiyyete lâyık yegâne mâbut olması
demektir
.”  

Arapça bilmeyenlerin, Kur’ân
meallerini veya tefsirlerini okuyarak bütün derinliği ve enginliği ile
anlamaları mümkün değildir. Meallerde geniş açıklamalar yoktur. Bâzı tefsirler
de 10-30 cilt gibi büyük hacimlerdedir. Bu tür eserler elbette lüzumlu ve
faydalıdır. İlâhiyat öğrencilerinin ve ilim adamlarının vazgeçilmezidir. Sâde
vatandaşlarımız fazla zaman ve emek harcamadan aradığı bilgiye kolayca ulaşmayı
tercih eder. Prof. Elik ve Dr. Coşkun, bu hakîkatleri göz önünde bulundurarak
eseri; ‘genişçe bir meal ve efrâdını
câmi, ağyarını mâni tefsir
’ ölçüsüyle hazırlamışlar.

Kur’ân, sâdece okunmak için
değil, müminlerin okuyup doğru olarak anlamaları ve anladıklarını tatbik
etmeleri için gönderilmiştir. ‘Tevhid
Mesajı
’ bu maksada hizmet edecek şekilde hazırlanmıştır.

Kur’ân kitap değil, hitap’tır:
Kelimelerdir, cümlelerdir, dildir. Hiçbir dil, başka bir dile aynen çevrilemez.
Çevrilirse, mânâ ifâde eden cümleler değil, kelimeler yığını elde edilir. Kur’ân’ın
dil ve üslûp zenginlikleri, çeşitlilikler ve zenginlikler ihtiva eder. Söz
konusu çeşitliliği ve zenginliği meallerle okuyucuya yansıtmak mümkün olmaz.
Elik ve Coşkun’un hazırladığı eser, bu ölçülerden geniş, tefsirlerin yorucu
teferruatından uzaktır. Dipnotlarla, çok sayıda İslâm âliminin görüş ve
yorumlarına ulaşılabilmektedir. Eser; tefsir dalında 53, hadis dalında 13,
siyer ve târih dalında 13, sözlük dalında 13 ve diğer sâhalarda 12 adet olmak
üzere 104 adet ilmî eserden faydalanılarak hazırlanmıştır. 

Her sûrenin, ihtiva ettiği
konulara göre kendi içinde bölümlere ayrılmış olması, ana temanın okuyucu
tarafından kolaylıkla anlaşılmasını sağlamaktadır.

Tevhid inancının kapısı’ olarak vasıflandırılan Fâtiha sûresinin
tefsiri, kitabın bütünü hakkında fikir verecek, hükme varılmasını sağlayacak
mâhiyettedir:

FÂTİHA   Tevhit inancının kapısı!

Mekke döneminde vahyedilen, âdeta Kur’an’ın açılışı ve özeti
niteliğinde olan bu sûrede, tevhidin temel gerekçesi açıkça ortaya konmakta;
yaratıcı, nimet verici, dünya ve âhiretin yegâne hükümranı olan Allah’a,
doğrudan / vasıtasız kulluk (ibadet) edilmesi gerektiği ifâde edilerek, hiçbir
nesneye kutsallık, hiçbir insana beşer üstü bir kudret ve nitelik atfedilmemesi
gerektiği vurgulanmaktadır.

Sûrenin nâzil olduğu dönemde, Kur’ân’ın ilk muhatapları olan
Mekke müşriklerinin, Allah nezdinde üstün değer sâhibi olduğunu düşündükleri
bazı kişi ve nesneleri, O’nunla aralarında vasıta kıldıkları dikkate
alındığında, Fâtiha’nm, tevhit inancının âdeta bir beyannâmesi olduğu ortaya
çıkar.

Birçok isimle anılan sûre hakkında Hz. Peygamber’in övgü
dolu ifâdeleri vardır.

Yedi âyetten oluşmaktadır.

 l. Rahmetiyle sayısız
nimetler ihsan eden ve kulluk edilmeye lâyık yegâne mâbut olan Allah’ın
yardımıyla!1

2-4. Allah bütün varlıkların yegâne yaratıcısı ve sahibidir.2
O, insanlara sayısız nimetler ihsan etmiştir;3  dünyada ve âhirette O’ndan başka yardım
istenecek kudret olmadığı gibi,4 O’ndan başka yardım edebilecek güç
de yoktur. Kulluk edilmeye lâyık yegâne mâbut O’dur.5 O halde O’nun
nimetlerine şükrediniz6 ve sadece O’na kulluk ediniz.

5.(Ey müminler!
Size bu nimetleri ihsan eden rabbinize şöyle dua edi­niz):7 Rabbimiz! Sadece sana kulluk eder,8 müşrikler gibi başka varlıklardan medet ummayıp
yalnızca senden yardım9 dileriz.10

6-7.Bizleri tevhit inancından sapıp
peygamberlere düşmanlık ederek İlâhî rahmetten mahrum kalan ve cezaya müstehak
olanların11 durumuna düş­mekten
muhafaza eyle! Dünyada ve âhirette ilâhî rahmete ve cennet nimetine nâil olan
mesut kullardan olabilmek için daima tevhit yolunda sebat etmeye muvaffak kıl.12

—————————————————————

1Besmelenin başındaki “bâ” harfi,
istiâne (yardım istemek) anlamı verir (bk. Taberî). Aynca burada lafzan
söylenmemiş olmakla beraber takdir edilen fiilin “okurum, başlarım”), o fiile
taalluk eden isimden sonra gelmesi de, Allah lafzına vurgu ifâde eder ve
müşriklerin her işe başlarken kendi ilâhlarının adlarını zikretmelerine cevap
teşkil eder (bk. Taberî, Zemahşerî).

 

2Rab kelimesi Kur’an’da Allah’ın yaratıcılığını ve mâlik oluşunu vurgulamak
üzere kullanılır (bk. Taberî).

 

    3Rahmân kelimesi, insanlar için
kullanıldığında şefkat ve merhamet gibi duygusal bir içeriğe sahip olsa da,
Allah için kullanıldığında, O’nun sonsuz ikram ve lutuf sahibi olması anlamına
gelir (bk. Râgıb el-İsfahânî, ei-Müfredât, “rhm”
md.; Râzî).
Aynı kökten türeyen rahmân ve rahîm isimleri bazı
ilimlere göre aynı anlama gelirken (bk.
Taberî),
bazı âlimlere göre de rahmân yaratma nimetine, rahim
yaşatma ve diğer nimetlere işaret eder (bk.
ibn Acîbe,
ei-Bahrü’l-medîd).

 

 

4bk. Taberî, Zemahşerî.

 

5Hamd “şükretmek”anlamına gelmekle
beraber sadece “şükürler olsun” gibi bir ifâdeye hasredilmesi de doğru
değildir. Âlimler bunun hem sözlü hem de fiilî şükür olması gerektiğini
vurgulamışlardır ki kulun Allah’a fiilî olarak şükretmesi demek, öncelikle O’na
kulluk etmesi, başka şeyleri O’na ortak koşmaması demektir. Nitekim Endülüslü
müfessirlerden İbn Atıyye ve İbn Cüzey,
kelimenin kelime-i tevhitten daha güçlü bir şekilde
tevhit vurgusu taşıdığını ifâde etmişlerdir (bk. ibn Anyye,
el-Mufiarrar, İbn Cüzey,
et-Teshîl).

 

6Taberî

7Mâtürîdî’nin
şu ifâdeleri
buradaki dua cümlelerinin müminlere bir emir olduğunu, onlardan bu şekilde dua
etmelerinin istendiğini göstermektedir: “Bu âyetin başında, gizli bir emir
fiili bulunmaktadır ki bu fiil de ‘de, söyle’ anlamına gelen ‘kul’ fiilidir.”

8Râzî bu âyette geçen
“Sadece sana kulluk ederiz” ifâdesinin, “lâ ilâhe illallah” ile aynı mânada olduğunu
ifâde etmiştir. Nitekim İbn Abbas, Kur’an’da ibadet (kulluk) kelimesinin her
geçtiği yerde “tevhit” anlamına geldiğini söylemiştir (bk. Mâtürîdî).

9 Burada
söz konusu olan yardım (istiâne), insanların dünyevî konularda yardımlaşmaları
değildir. Kur’an, müminlerin hayırlı işlerde yardımlaşmalarını emretmektedir
(bk. Mâide 5/2). Buradaki yardım isteme (istiâne), kişinin herhangi bir varlığa
kutsallık atfederek âhirette onun kendisine yardımcı olacağını düşünmesi yani
şirk koşmasıdır.

10Buradan itibaren
sûrenin sonuna kadar olan âyetler, dua anlamı içerdikleri için iki türlü
anlaşılabilirler. Ya Allah kullarına böyle dua etmelerini, dolayısıyla böyle
inanıp böyle davranmalarını söylemektedir ya da haber cümlesi şeklinde emir
cümlesi kullanmaktadır. Nitekim En‘âm sûresinin başında geçen “Hamd Allah’adır”
cümlesinde Taberî, “Başka varlıklara değil, sadece ve sadece Allah’a hamd
ediniz, hiçbir şeyi O’na ortak koşmayınız” şeklinde izah etmekte ve “Bu cümle
haber kipinde olmakla beraber, emir anlamındadır” demektedir. Kendi cümlesi
şöyledir:
Fâtiha
sûresinde ise cümledeki her bir unsuru tek tek açıklayan ve teknik izahlara
giren Taberî, bu açıkmayı yapmamıştır. Ancak cümle aynıdır. Benzer şekilde
Zemahşerî de bu ifâdelerin Allah tarafından kulların diliyle söylendiğini
belirtir.
 

11Âyette geçen ifâdenin
“hıristiyanlara” ve “Yahudilere” işaret ettiğini bildiren rivayetler vardır.
Bizim verdiğimiz anlam bunu kapsayacak şekildedir. Muhtemelen Hz. Peygamber, Medine’de
kendisine iman etmeyen Yahudileri ve Hıristiyanları bu ifâdelerle nitelemiştir.
Ancak bu ifâdelerin Mekke’de vahyedildiğini düşündüğümüzde, Hz. Peygamberin bu ifâdesinin
tefsir mahiyetinde bir izah olmaktan ziyade bir tür “iktibas” olduğunu düşünmek
mümkündür. Zira neredeyse bütün müfessirler, bu sûrenin ilk âyetlerinin
kelime-i tevhit kadar güçlü bir tevhit ilânı ve şirk tenkidi olduğunu beyan
etmektedirler. Sûrenin bir bütün olarak nâzil olduğu da dikkate alınınca, ilk
âyetlerinde tamamen şirk tenkidine yoğunlaşan kısa bir sûrenin sonunda konunun
değiştiğini söylemek zordur. Bize göre bu âyetlerde temel vurgu, tevhidi ve Hz.
Peygamberi inkâr edenlerin eleştirilmesidir. Nüzûlü esnasında bu eleştirinin
ilk muhatapları müşrikler olmakla berâber, hicretten sonra Hz. Peygambere
düşmanlık eden ve tevhitten sapan Medine’deki Yahudi ve Hıristiyanlar da bu
âyetlerde tenkit edilenler kapsamına tabiî olarak girerler.

12Buradaki kelime, Taberi
tarafından (Bizi muvaffak kıl) şeklinde tefsir edilmiştir. Bu tefsir İbn
Abbas’tan da nakledilmiştir. (bk.Mâverdî)

 

Eserin 1480 ve 1481. sayfalarında
Nas sûresi, ‘Büyü ve benzeri yersiz korkuların reddi’ alt başlığıyla yer
alıyor. 30. Cüz 114. Sûre Nâs

Mekke döneminde vahyedilmiştir.
Tevhide karşı her türlü yolu deneyen Mekke müşriklerinin sihir vb. şeylerle Hz.
Peygamber’i korkutmaya ve etkilemeye çalışmalarına reddiye teşkil eder.

Altı âyettir.

1-6.Ey elçimiz Muhammed!
Cinlerden destek aldıklarını söyleyerek insanların içlerine şüphe ve korku
salmaya çalışan, mânevî baskılarla seni yıldırıp dâvândan vazgeçirmek isteyen
şeytan tabiatlı kimselere şunu söyle: ‘Allah’ın yardımıyla, sizler bana hiçbir
zarar veremezsiniz!1 Zira insanların yaratıcısı, onların üzerinde
tasarruf sâhibi olan kudret ve kulluk edilmeye lâyık yegâne mâbut Allah’tır.
Ben O’na inanıyor, O’na güveniyorum.

———————————-

1 Sihir ve gizli
güçlere yönelik inançlar Mekke müşriklerinde yaygındı. Bu sebeple Hz.
Peygamberi çeşitli yöntemlerle tevhitten vazgeçirmeye çalıştıkları gibi, bu tür
mânevî baskılara da başvurarak onu yıldırmak istemişlerdi. Felak ve Nâs
sûreleri, işte bu çabalara cevap sadedindedir. Ne var ki bu sûreler genellikle
tam ters istikamette anlaşılmış, sihrin etkili ve gerçekten de korkulacak bir
şey olduğu düşünülmüştür. Öyle ki bu sûrenin nüzûlüyle ilgili olarak, Lebîd b.
A‘sam adlı bir Yahudinin Hz. Peygamber’e sihir yaptığı söylenir (bk. Râzî).
Ancak böyle bir telakki Kur’an’ın üzerinde durduğu tevhit inancına aykırıdır.
Nitekim Kâdî Abdülcebbâr bu yöndeki görüşleri reddederek, Hz. Peygamber’e
yapıldığı iddia edilen sihrin asla gerçekleşmediğini söylemekte, bu anlayışın
Kur’an’ın birçok âyetine aykırı olduğunu, nübüvvetin güvenilirliğine gölge
düşürdüğünü, böyle bir iddianın, müşriklerin Hz. Peygamber’e yönelik “Sen
meshûrsun” (büyülenmişsin) şeklindeki iddialarını haklı çıkaracağını ifâde
ederek, ona büyü yapıldığına dair görüş ve rivâyetlerin kesinlikle kabul
edilemeyeceğini söylemiştir. (bk. Râzî) Biz de bu görüşe iştirak ediyoruz. Zira
böyle bir telakki sihrin ve sihirbazlığın Kur’ân’la temellendirilmesine zemin
teşkil etmekte, üstelik Hz. Peygamber’i de bunun ilk kurbanı olarak
sunmaktadır. Esâsen Felâk ve Nâs sûreleri bu tür inançların tâmâmen bâtıl
olduğunu, hiç kimsenin Allah’ın mutlak kudretine karşı koyamayacağını
vurgulamaktadır. Nitekim bu sûrelerin bir adı ‘Muavvizeteyen’, diğer adı da
‘mukaşkışşateyn’dir ki mukaşkışa ‘süpürüp
atan
‘ anlamına gelir. Sonuç olarak burada, Hz. Peygamber’in, düşmanlarının
sihir gibi faaliyetlerinden korkarak Allah’tan yardım istemesi değil, bilâkis
kendisine bu yöntemle zarar vermek isteyenlere İlâhî himâyenin gücüyle meydan okuması ifâde edilmektedir.
Taberî’nin tefsirinin girişinde ‘istiaze’yi yorumlama biçimi de bu görüşü
serdetmemizde etkili olmuştur. Doğrusunu
Allah bilir
.
  

İndirildiği Dönemin Işığında KUR’ÂN TEFSİRİ / Tevhid Mesajı; selis
Türkçesi, sunduğu faydalı ve öz bilgiler sebebiyle, her evde bulunması gereken,
herkesin faydalanabileceği bir eserdir. 

MARMARA ÜNİVERSİTESİ
İLÂHİYAT FAKÜLTESİ VAKFI YAYINLARI

Nuhkuyusu
Caddesi Nu: 110 Bağlarbaşı 34662 Üsküdar İstanbul. Telefon: 0.216-651 15 06
Belgegeçer: 0.216-651 00 61 e-posta:
ifav@ilahiyatvakfi.com  //  www.ilahiyatvakfi.com 

 

Prof. Dr. HASAN ELİK:                                                                                                                                                              1949 yılında
Tokat’ta doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini İstanbul’da bitirdikten sonra, 1976
yılında İstanbul  İlahiyat Fakültesi’nden
mezun oldu.

1977 yılında ilmî
araştırmalar yapmak üzere Suudi Arabistan’a gitti.

King Abdülaziz Üniversitesi Arap Dili Enstitüsü’nü
Pekiyi dereceyle bitirdikten sonra, 1982 yılında ‘Nur suresinde toplumsal
Adab’ isimli master tezini tamamladı.  Adı geçen üniversitede ‘Tahâvî’nin Müşkilu’l-âsâr’ adlı eserinin edisyon kritiğini
yaparak 1989 yılında doktor unvanını aldı, 2007 yılında profesör oldu. 

Yayınlanmış
eserleri:
*Dini
Özünden Okumak, *Kur’ân’ın Korunmuşluğu Üzerine, *Kur’ân Işığında Farklı
Konular, Farklı Yorumlar, *İçimizdeki Allah, *Model İnsan Peygamber, *Evrensel
Mesaj / Kur’ân, *İslam ve İnsan, *İslam ve Hayat, *Yaratan ve Yaratılanlarla
İletişim Biçimi Olarak İbâdet, *İslam ve Denge, *İslam’ın Va’dettiği
Huzur,  *Bütün İnsanlar Hür ve Tok
Oluncaya Kadar, *Kuruluş ve Kurtuluşumuzda İslam, *İnsan Eksenli Din, Kur’ân
Tefsiri (Tevhid Mesajı).

 

Dr. Öğretim Üyesi MUHAMMED COŞKUN

1977
Erzurum/Aşkale’de doğdu. 1996’da Bursa İmam Hatip Lisesi’den, 2002’de Marmara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 2003-2011 yılları arasında
Iğdır ve Bursa’da öğretmenlik yaptı. 2010 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsünde Yüksek Lisansını tamamladı. 2011 yılında Fakültede
Araştırma Görevlisi olarak çalışmaya başladı, 
Tefsir bölümünde doktora çalışmasını tamamladı. Evli ve bir çocuk
babasıdır. Eserlerinden bazıları: Kur’an’a Giriş (Muhammed Âbid el-Câbirî’den
çeviri), Doğu-Batı Diyaloğu (Hasan Hanefi ve Muhammed Âbid el-Câbirî’den
çeviri), Kur’an ve Yaşam Arasında Kadın (Raşid Gannûşî’den çeviri),
Demokratik Hilafete Doğru (Ahmet el-Kâtip’ten çeviri), Hakkı Arayanlara
Nasihatler (Haris el-Muhâsibî’den çeviri). Tevhid Mesajı (Prof. Dr. Hasan
Elik ile birlikte)

 

Ege Adalarının Tarihçesi ve Hukuki Durumu

1832’de kurulan Yunanistan Krallığı’nın sınırları içinde başlangıçta
sadece Mora Yarımadası, Kuzey Sporat Adaları, Eğriboz ve Kiklat Adaları
bulunmaktaydı. Balkan Savaşları sonunda Yunanistan Makedonya, Selanik ve Kuzey Ege’deki adaları
işgal etti.

BATI TRAKYA VE GİRİT: 17 Ekim
1912’de Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan, Osmanlı
İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu iç siyasi kargaşadan istifade etmek
isteyerek savaş ilan etti. Birinci Balkan Savaşında, Bulgar ordusu Çatalca’ya kadar geldi.  Barış Antlaşması’yla Bulgaristan Batı Trakya’yı, Yunanistan ise
Selanik, Makedonya ve Girit’in dörtte birini ele geçirdi.
 

Bulgaristan
ve müttefikleri arasında yapılan İkinci Balkan Savaşı sonucunda da
Yunanistan Epir, Drama ve Kavala’yı
topraklarına kattı.

Yunanistan
15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıktı. Müttefikleri mükafat olarak
Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren 27 Kasım 1919 Neuilly
Antlaşması’yla, Batı Trakya’yı Bulgaristan’dan aldılar, Yunanistan’a
verdiler. 

****

ONİKİ ADALARI
DA OSMANLI DÖNEMİNDE KAYBETTİK:
Onikiada
dediğimiz adalar İtalya tarafından 1912 Mayıs ayında işgal edildi. 18 Ekim
1912’de yapılan Uşi Antlaşmasına
göre İtalya geçici olarak işgal ettiği bu
adaları boşaltacaktı. Ancak İtalya fiili durum yarattı, adaları ilhak
etti. Osmanlı’nın da çıkarabilecek gücü yoktu.

“Türkiye,
1923
Lozan Antlaşması’nın 15. Maddesi ile Osmanlı Devleti döneminde
1915’te ilhak edilen Onikiada ile Rodos ve Meis olmak üzere
toplam 14 ada üzerindeki haklarından İtalya yararına vazgeçti. Anılan
adalar, Batnoz, Lipso, İleriye, Kelemez, İstanköy, İstanbulya, İncirli,
Sömbeki, İleki, Herke, Rodos, Kerpe
ve Çoban adaları ile bu adalara
bağlı olan adacıklar ve Meis Adası’dır.

İkinci
Dünya Savaşı
sırasında, Onikiada önce Almanlar,
daha sonra da İngilizler tarafından işgal edildi. Türkiye’nin Onikiada’yı
geri alma talebi İngiltere tarafından reddedildi.

İkinci Dünya Savaşı’nda İtalya, yenilen devletler arasında yer
aldığından, Türkiye’nin davet edilmediği konferans sonrası, 1947 Paris Antlaşmasıyla Onikiada İtalya’dan alınıp Yunanistan’a
verildi.
Batı Trakya gibi Onikiada da masa
başında Yunanistan’a hediye edildi.

1947
Paris Antlaşması’na göre gayri askeri statüde olan adalar 1960’ların ilk
yarısından itibaren Yunanistan tarafından silahlandırılmaya başlandı.
Onikiada
bölgesinde, gayri askeri statüdeki 14 Adadan 12’si Yunanistan
tarafından silahlandırıldı.
Uluslararası hukuka açıkça aykırı olan bu
tutuma karşı Türkiye basit protestolar haricinde etkili bir refleks göstermedi.

Oysaki, Millî Savunma Bakanlığı eski Genel
Sekreteri Ümit Yalım’ın
açıkladığı gibi,
Paris Anlaşması, 1923 Lozan Antlaşması’nı
şekil ve esas bakımdan ihlal ettiği için Yunanistan’ın Onikiada üzerinde
egemenlik hakkı yoktur.”

****

Ege’nin kuzeydoğusundaki adalar: Birinci Balkan Savaşı başlar başlamaz Ekim 1912’de Yunanistan Kuzey Ege’deki Osmanlı’nın hâkimiyetinde
bulunan bu adaları işgal etti.
 Osmanlı Devleti ile Yunanistan
arasında 13 Kasım 1913’te imzalanan Atina Antlaşması ile bu adaların
geleceğinin Avrupalı büyük devletler tarafından tespit edilmesi kararı
alınmıştı. 

Sonuçta;
14 Şubat 1914’te 6 büyük devlet bu adaların Yunanistan’a bırakılması kararını
verdiler. Yunanistan’a adaların egemenliği değil kullanma hakkı yani zilyetliği
(possession) verildi. Adaların mülkiyeti ile egemenliği, deniz yetki alanları
ve hava sahası Osmanlı Devleti’nde kaldı.
Lozan Antlaşması’nın 12. Maddesi ile bu durum teyit edildi.

14
Şubat 1914’de Türk egemenliğinin devam ettiği adalar da vardı:
Bunlar Koyun, Paşa, Vatan, Gavati, Antiipsara,
Hurşit ve Fornoz adalarıdır
. Bu adalar
üzerinde Yunanistan’ın bir hakkı yoktur. Anılan adaların egemenliği
Türkiye’dedir.

****

LOZAN’DA BAHSİ GEÇMEYEN ADACIKLAR: 12 Adanın İtalya’ya bırakıldığının teyit edildiği Lozan Antlaşması’nda 12
adalara bağlı adacıklar ismen yer almamıştır. Daha da önemlisi bu maddeye
ilişkin haritada İtalya’ya bırakılan adalar kırmızı ile çizilirken, adacıkların
altı aynı şekilde çizilmemiştir.

****

ÜÇ MİL İÇERİSİNDEKİ ADALAR: Ümit Yalım sahillerimize çok yakın adalarla
ilgili şu bilgileri veriyor: “1923 Lozan Antlaşması’nın 6 ve 12. maddelerine
göre, sahillerimizden itibaren 3 mil içerisindeki ada ve adacıklar
Türkiye’ye aittir.

Türkiye, Lozan Antlaşması’nın 16. Maddesine yukarıda
belirtilen ifadeyi koyarak 3 milin ötesindeki egemenlik haklarını saklı
tutmuştur.

Sahilimize bir deniz mili mesafedeki “Meis Adası
30 Ekim 1918 itibarıyla işgal altındadır. Yani Misak-ı Milli sınırları
içinde değildir. Bu yüzden Lozan’da Türkiye’ye verilmemiştir.”

****

TÜRKİYE
HAKLARINA SAHİP ÇIKMALI

Millî
Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri
Ümit Yalım şimdi de savunduğu
şu tezle Türkiye’nin Ege’deki haklarını savunması açısından geniş bir hukuki
pencere açıyor:

“Onikiada’nın
Yunanistan’a devrini öngören 1947 Paris Antlaşması, 1923 Lozan Antlaşması’nı
şekil ve esas bakımından ihlal etmiştir. Anılan nedenle ve uluslararası
hukuk kurallarına göre Yunanistan’ın Onikiada üzerinde egemenlik hakkı yoktur.
Ayrıca,
Türkiye, 1947 Paris Antlaşması’na taraf olmadığı için üçüncü devlet
statüsündedir. Paris Antlaşması’nın Türkiye açısından hiçbir bağlayıcılığı
yoktur. 
  

Türkiye, Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi Madde 60 ve
65’e göre İtalya ve Yunanistan’a nota vererek Onikiada üzerindeki
egemenliğini yeniden tesis etmelidir.

Yunanistan, Onikiada üzerinde bulunan bütün askeri birliklerini
ve vatandaşlarını ana kıtasına çekerek adaları boşaltmalı ve bölgedeki
toplam 14 adayı Türkiye’ye iade etmelidir.”

Ege’de
ve Doğu Akdeniz’de sular ısındı. Yunanistan ve Fransa ile gerilim yaşıyoruz.
Yukarıda verdiğim temel bilgiler üzerinden bugünü yorumlarsak önyargısız ve
soğukkanlı değerlendirmeler yapabileceğimizi düşünüyorum.

NOT:
Verdiğim bu bilgileri daha çok
Millî
Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri
Ümit
Yalım
’ın yazılarından ve 26. Genelkurmay Başkanı İlker
Başbuğ
’un Uğur Dündar’a verdiği röportajdan faydalanarak özetledim.

Uzaktan Eğitimle İlgili Aykırı Bir Önerim

0

Ülkemiz eğitim kurumunun her kademesinin her sınıfında
ortalama 1 milyon 100 bin civarında öğrenci var. Buna göre 12 yıllık zorunlu
eğitimde 13 milyon civarında öğrencimiz var. Yapılan tespitlere göre bu
öğrencilerden yüzde 30’unun televizyon, bilgisayar, ıve internet bağlantısı
bulunmuyor. Bu da en az 4 milyon çocuk uzaktan eğitim alma imkânından yoksun
demektir. Bu öğrenciler yalnız kırsalda yaşamıyor, şehirlerin varoşlarında
gecekondularda yaşayanlar da var. Son günlerde uzaktan eğitim konusunda çok
çocuklu ailelerin çocuklarından isyan feryatları yükselmeye başladı. Bunların
ya uzaktan eğitime ulaşım imkânları yok, ya da farklı sınıflarda okuyan
çocukların aynı anda bu eğitime ulaşmaları mümkün değil. Bu durumda Milli
Eğitim Bakanlığının verdiği uzaktan eğitimden 4 milyon öğrenci yararlanamıyor
demektir. Bu da sosyal devletin bütün vatandaşlarına imkân ve fırsat eşitliği sağlamak
zorunda olduğu ilkesine aykırıdır.

Bu durumda ne yapılmalı? Yapılacak olan okulları bu
çocuklara açmaktır. Bunun için öncelikle okulların bütün sınıflarına uzaktan
eğitime ulaşımı sağlayacak teknik donanım kurulmalıdır. Bazı okullarda internet
bağlantılı akıllı tahtalar var. Okul yönetimleri bu imkâna sahip olamayan
öğrencileri belirleyerek, bunların uzaktan eğitim saatlerinde sosyal mesafe,
maske ve hijyen kurallarına uyarak sınıflarda bu eğitimi almaları
sağlanmalıdır. Yoksa 5-6 bin mobil ulaşım merkezi ile bu eğitimin bütün ihtiyaç
sahiplerine ulaşması mümkün değildir. Ancak bu şekilde imkânı olmayan
öğrencilerimizin mağduriyetlerini önleyebiliriz.

Yüz Yüze Eğitim ile İlgili Yeni Öneriler

0

Milli Eğitim Bakanlığı’nın pandemi sürecinde yapılacak yüz
yüze eğitimle ilgili illere gönderdiği son genelgede, okulların açılacağı ilk
hafta olan 21-25 Eylül’deki uyum programı, okul öncesi ve 1. sınıflarda “1
gün yüz yüze eğitim” şeklinde gerçekleştirileceğini, ihtiyaç halinde her
sınıftaki öğrencilerin gruplara bölünerek yüz yüze eğitim yapılacağını
belirtti.

Covid-19 salgınının dünyadaki ve Türkiye’deki son verilere
göre uzun bir süre daha devam edeceği anlaşılıyor. Bu nedenle 2020-2021 öğretim
yılında okullarımızda yapılacak eğitimle ilgili önerilerimi kamuoyuyla
paylaşmakta yarar görüyorum.

1. Türkiye’nin bütün bölgelerinin, il ve ilçelerinin nüfus
yoğunluğu, fiziki mekân durumu, ulaşım, eğitim ekipmanları, internet alt yapısı
bakımından şartları aynı değildir. Hatta aynı ilin ilçeleri arasında dahi
farklar vardır. Bu nedenle yüz yüze eğitim konusunda ülke genelinde tek tip
çözümle sonuç alınamaz. Bu konudaki çözümün yerel olması gerekmektedir. İl ve
ilçelerdeki Hıfzıssıhha Kurulları gibi, eğitimin paydaşlarından oluşan Eğitim
Danışma Kurulları kurulmalı, konu bu kurullarda değerlendirilmeli ve bu
kurullarda alınacak kararlara göre uygulama yapılmalıdır.

2. Bu bağlamda öğrenci nüfusu düşük, fiziki mekânı müsait
olan okullarda gerekli düzenleme yapılarak eğitimin tamamı yüz yüze
yapılabilir.

3. Öğrenci azlığı nedeniyle kapalı olan 20 binin üzerindeki
köy okulu kısa sürede eğitime hazırlanarak açılmalı ve çocukların köylerinde
eğitim almaları sağlanmalıdır. Bu konuda doğacak öğretmen ihtiyacı atanamayan
öğretmenlerden karşılanmalıdır. Buralarda taşımalı eğitime son verilmeli, bu iş
yapılan ödemeler, görevlendirilecek öğretmenlere yapılmalıdır.

4. Fiziki mekân sıkıntısı çekilen okullarda, eskiden olduğu
gibi Cumartesi günü de eğitim yapılmalıdır. Bir haftayı altı eğitim günü kabul
edersek, 12 yarım gün eğitim yapma imkânımız var demektir. Her eğitim Kademesi
(ilkokul, ortaokul, lise) 4 yıl olduğuna göre, her sınıf için haftada üç yarım
gün yüz yüze eğitim yapma imkânımız var demektir. Her yarım günde 5’er saat
ders yaparsak, her sınıf için 15 saat yüz yüze ders yapma imkânımız doğmuş
olacaktır. Bir sınıf için belirlenen yarım günlerde okulun bütün fiziki mekânı
o sınıfa tahsis edilmiş olacaktır. Böylece sınıflar da istendiği gibi sosyal
mesafe kuralına uygun bir şekilde şubelere bölünebilecektir.

5. Yüz yüze yapılamayan dersler ise uzaktan eğitimle
yapılmalıdır. Uzaktan eğitimle derslerin teorik bilgileri verilip, yüz yüze
eğitimle uygulamaları yapılırsa daha yararlı olur.

6. Yüz yüze eğitimde ağırlık fen ve kültür derslerine
verilmelidir. Her hafta resim, müzik, beden eğitimi gibi yetenek derslerinden
birine iki saat yer verilebilir. Seçmeli dersler ise uzaktan eğitimle
işlenmelidir.

7. Bu konuda önemli bir sorun öğrencilerin tamamının uzaktan
eğitim derslerine katılmamasıdır. Bu konuda okul yöneticileri, öğretmenler ve
velilerle işbirliği yaparak sorunu çözmelidirler.

8. Bazı İmam Hatip Liseleri ve Meslek Liselerinin
kontenjanları büyük ölçüde dolmamaktadır. Bu okullar bu süreçte çok amaçlı okul
haline getirilerek boş olan kapasitelerinden diğer okul öğrencilerinin de
yararlanmaları sağlanmalıdır.

9. Uzaktan eğitimin teknik alt yapısına sahip olmayan
öğrencilerin bu imkâna sahip olmaları için devlet, yerel yönetimler, meslek
odaları ve iş insanları gerekli desteği sağlamalıdırlar.

TEVDAK (Türk Eğitim Vakıfları Dayanışma Konseyi Derneği)
Genel Sekreteri

12 Eylül Karası

Eylül’ü kuşatır hüznün sarısı…

12 Eylül, Eylül’ün karası

Uyanır yüreklerde geçmişin anısı…

12 Eylül’de kuruldu üniformalı küresel tuzak

Ne adalet kaldı, ne hukuk, ne hak.

Tıkıldı zindanlara

Kızıl bayrakla albayrak…

Öncesinde ikisi de ayrı cephede..

Ama şimdi sağ da sol da aynı kefede…

Her şeyi sevmenin bir bedeli vardır

Vatanı sevmenin bedeli ise çok ağırdır

Yapılmayan işkence kalmadı vatanseverlere…

Hücrelerde ezilen prangalı erlere…

Kimi hapishanede tüketti yıllarını,

Kimi oynattı akıllarını.

Kimi kaybetti ıstikbalini,

Kimi kolunu, kimi elini.

Mağdur ettiler ailelerini.

O vatan sevdalısı yiğitler,

Zulmün firavunlarına eğilmediler

Ser verdiler, aman dilemediler

İçlerinden seçtiler dokuz genç yiğidi,

Denge için darağacına gönderdiler.

Onlar dimdik bir kılıç gibi yürüdüler

Dillerinde dua “Vatan sağolsun” dediler

Ve gönül huzuruyla Hakk’a erdiler..

Her şehidin ardından

Bir hazan yaprağı düştü toprağa….

Vicdanların yaşları karıştı yaprağa…

Her 12 Eylül’de uyanır acıların anısı…

Her 12 Eylül’de sızlar

Vatan sevdalılarının yürek yarası…

Diğer günlerde kaldı Eylül’ün sarısı

12 Eylül, Eylül’ün karası…

Üniversiteniz Organik mi?

Geçen yazımda üniversitelerin neye yaramaları gerektiğini
sıraladım. Dört “misyonları” vardı. Bu misyon ifadelerimiz bizdeki uygulamaya
uyuyor mu? Ne yazık ki her zaman değil. Bizim üniversitelerimize, bilhassa
yenilere, “Siz neye yararsınız?” diye sorulduğunda, can sıkıcı bir çoğunluk şu
cevapları verecektir- eğer samimî iseler:

Üniversite neye yarar?

Bizim adamların da artık doçent, profesör, rektör olmasına
yararız.

Bizim arkadaşlara ve onların akraba ve yakınlarına ömür boyu
aylık gelir sağlamaya yararız.

Yandaşlarımızı ödüllendirmeye yararız.

Arkadaşlarımızın sözlerinin dinlenmesine, artık onların da
uzman diye televizyona çıkmalarını sağlamaya yararız. (Yoksa bizi tenkit edecek
adamlar çıkar; maazallah.)

Ya öğrencilere hizmetiniz?

Mümkün mertebe çok öğrenci kontenjanı açıp dışarda kalanları
azaltmaya yararız. Lise mezunlarını mutlu etmeye; onların velilerini,
dolayısıyla seçmeni sevindirmeye yararız.

Öğrencilerimize diploma vermeye yararız.

Uzaktan eğitimde yapılan sınavda kopya çektikleri, ardından
da verdiğim ödevin tamamını hırsızlama hazırladıkları için tümüne sıfır
verdiğim 300 kişilik bir mühendislik üçüncü sınıf grubu, kendilerini şöyle
savunmuşlardı: Biz mühendislik yapmayacağız ki. Biz, memuruz; maaşımız artsın
diye diploma almak istiyoruz. Sahi o zaman niçin eziyet ediyoruz ki memur
kardeşlerimize? Verin diplomalarını alsınlar zamlarını! O üniversitede bir daha
ders veremedim. İdare hocalığımı beğenmemişti her halde.

Gerek yukarıdaki “yararız”ların, gerekse maaş zammı
“hizmet”inin Türkiye’nin ihtiyaçları ile ilişkisi yoktur. Öğrencilerin
ihtiyaçlarıyla da…

Kurumunuz organik mi?

Neden böyle? Bu zor sorunun cevabına kısmen yaklaşmaya
çalışayım. Bizim bütün kurumlarımız “organik” değil. Bir ihtiyacın karşılanması
için yükselen talepten doğmuş değil. Mesela ordumuzun organik olduğuna şüphe
yok. Orduyla gelmişiz, orduyla büyümüşüz, küçülürken de ölmemek için bütün
dikkatimizi orduya vermişiz. Ordu organiktir. Dış işlerimiz de öyledir. Osmanlı
artık dünyadaki tek devlet olmadığını görüp diplomasi yapmaya karar verince
“tercüme odası” ile başlamış bizim diplomat geleneğimiz. Adalet de her zaman
organiktir, toplumun olmazsa olmaz ihtiyacıdır; talebidir. Devletin (mülkün)
temelidir. Türkler hiçbir şey bilmeseler, muhakkak ki “devlet”i, yani “il”i
bilirler. İl kurmak ve tutmaktır işleri.

Bu yüzden olmalı bizi yıkmak isteyenlerin hedefinde bu köklü
kurumlarımız vardır. Önce onlara saldırılır: Orduya, adalete, dış işlerine.

Bizim üniversitemiz organik değil. Ya Batıda nasıl? 800 –
900 yıl önce tıpkı bizim Nizamiye medreseleri gibi din ağırlıklıymış; bir de
dini okudukları lisanları öğretirlermiş: Latince ve Yunancayı. Belki
İbraniceyi. Talep büyük çapta böyleymiş; arz da ona uygun. Zaten talep,
asillerden ve papazlardan gelirmiş. Halkın tahsil düşünecek hâli yokmuş. Ancak
şehirlilerin artmasıyla,  önce 17. asır
bilim devrimi ve 18. asırda başlayan sanayi devrimiyle talep de arz da
değişmiş. Endüstri fabrikalarını kurup işletecek adamlar talep etmeye başlamış.
Üniversiteler hem bunları yetiştirmek için yapı değiştirmiş, hem de aynı
maksatla yenileri kurulmuş. Yeni toplumun organizasyon talepleri ve
sömürgecilik de sosyal alanları doğurmuş.

Dikkat ediniz: O organik üniversiteler, onların ürünlerine,
yani mezunlarına duyulan ihtiyaçtan kuruluyor. Talep tarafının çekmesiyle.
Bizimkiler girdinin baskısıyla; diploma arzusunun itmesiyle… Talebin çektiği
üniversitelerimiz de var ama pek az. Onların bile bütün bölümleri için öyle
değil. Hangileri? Giriş puanlarına bakın, hangileri olduğunu hemen anlarsınız.
Onlar mezunlarına iş vaat eden bölümlerdir. 
O yüzden de öğrencilerin yönelimi onlaradır.

Diğerleri üniversiteymiş gibi yapıyor.

Girmek mi zor, çıkmak mı zor?

Bölüm öğrenci kontenjanlarını ne sınırlar biliyor musunuz?
Amfi kapasiteleri. Laboratuvarlı bölüm kontenjanları daha azdır. Ama hukuk,
matematik, ilahiyat, kamu yönetimi… Fakat son zamanlarda bu engeli de aşıyoruz
galiba. Geçenlerde basında, hiç öğretim üyesi bulunmayan tıp fakültelerinin
listesi yayımlandı. Öğretim üyesi şart mıdır? Öyle diyorlar… O halde unvanların
önündeki engelleri bir an önce kaldıralım. Mesela mülakatla unvan verelim. Niye
olmasın?

Kalite günlerimden başladım. Öyle bitireyim. Öğrencilerimizi
istihdam edecek sanayi liderleriyle görüşmemiz gerekirdi tabi.

Öğrenecektik: Ne talep ederler? Mezunlarımızı işe almaları
için öğrencilerimizi nasıl yetiştirmeliyiz?

Ankara Sanayi Odası Başkanı’nı davet ettik; etrafını sardık ve
sorduk: Bizden ne istersiniz: “Allah’ınızı seviyorsanız“, dedi, “artık xxx
mühendisi mezun etmeyin! Biz iş ve işçi bulma kurumu değiliz ama tavana kadar o
dal mezunlarının hayat hikâyeleri birikti. ”

Ne diyebilirdik ki? Kontenjanlar için YÖK tek şey söyler:
Daha fazla, daha fazla, daha fazla. Yoksa siz, Türkiye’nin ihtiyaçlarına göre
bir planlama yapıldığını mı sanıyordunuz?

Acı bir tespittir: Bizim gibi ülkelerde üniversite girişinde
kuyruk vardır. İmtihanla alınır öğrenci. Ama üniversite çıkışında da kuyruk
vardı. Çünkü iş bulamaz… Bizim adamsa o başka tabi.

Sovyetlerin son zamanında bir işçinin sözü basına sızmıştı:
Biz çalışır gibi yapıyoruz, devlet de bize maaş verir gibi yapıyor. Sonuç
olarak, biz yükseköğrenim vermiyoruz. Verir gibi yapıyoruz. Bilim, araştırma
falan yapmıyoruz. Yapar gibi yapıyoruz. Öğrenciler mi? Onlar da alır gibi
yapıyorlar hâliyle.