24.6 C
Kocaeli
Salı, Haziran 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 454

Türk’ün Şifreleri

Türk’ün
düşmanı çoktur ama, Türklüğü savunanın düşmanı daha çoktur.
” İsmail Gaspıralı

İstanbul Üniversitesi öğretim
üyelerinden ORSAM Başkanı Prof. Dr. Ahmet Uysal’ın koskoca Balkan-Rumeli
Türklüğünü yok sayması, Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul İl Başkanı Canan
Kaftancıoğlu’nun Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e “Mustafa Kemal” diye hitap etmesi kadar sosyal medya ve
televizyonlardan ses getirmedi. Televizyonların gediklisi Mehmet Metiner, sanki
Mustafa Kemal Atatürk’ü çok severmiş te: ”vay
efendim Kaftancıoğlu Atatürk’e nasıl olurda “Mustafa Kemal
” dermiş.

 Neyse konumuz ne Kaftancıoğlu ne de Mehmet
Metiner.

Düşünün bir defa; adam Profesör,
İstanbul Üniversitesi gibi bir okulda siyaset sosyolojisi okutuyor, Ortadoğu
Araştırmaları Merkezi gibi bir kuruluşun da başkanlığını yapıyor. Eh ne güzel Olabilir,
ne var bunda diyenleriniz çıkacaktır mutlaka.

Tuhaf olan şu, böyle bir insanın Balkan
Türklüğünü bilemeyecek kadar cahil olmasına sizin aklınız yatıyor mu?

Bir televizyon programında, Suriye den gelen sığınmacıların
tartışıldığı ortamda Balkanlardan gelen muhacirler için söyledikleri aynen
şöyle: “Bu insanlar Türk değildi, işgalden
kaçtılar, geldiklerinde Türkçe bilmiyorlardı, Türkiye’ye geldikten sonra Türkçe
öğrendiler ve Türkleştiler, ben bunu problem yapmıyorum. Suriye’den gelenler de
öyle, onlarda Türkçe öğrenir Türkleşirler, hepsi bizim kardeşimizdir.

Adam o kadar yanlışın içerisinde ki, söylediklerinin
anlaşılır tarafı yok. 6 Asır Asya ve Avrupa’da hüküm süren Osmanlı, Viyana
kapılarına kadar dayanmış, fethettiği topraklardaki insanlar Osmanlı tebaasına
geçmiş Osmanlı vatandaşı olmuşlar, ama bu mümbit toprakların esas hâkim unsuru
gene Türkler olmuşlardır. Sonradan Anadolu’nun iki katı büyüklüğündeki bu topraklar
işgal edildiğinde, mecburen ana vatanlarına göç etmişlerdir.

Ama Suriyelilerin vatanı işgal edilmedi, bilakis vatanlarını
terk edip Türkiye’ye sığındılar ve Türkiye onları geçici sığınmacı olarak kabul
etti. Bir sosyoloji profesörünün bunları bilemeyecek kadar cahil olabileceğine
ben inanamıyorum.

O halde ne?

Her şey merhum TRT
Prodüktörlerinden Servet Somuncuoğlu’nun uzun müddet araştırıp TRT 2 de
sunduğu: “Karlı Dağlardaki Sır
programının ardından ABD derin devletinin Türkiye’ye yönelik operasyonuyla
başladı.

“2007 yılı başında, ABD derin
devletine bağlantılı düşünce kuruluşları, uzun süreli bir hazırlıktan sonra,
Türkiye’deki basın üzerinden “Türk diye
bir Irk yoktur
” kampanyası başlattı.” Arslan Bulut (Türk’ün Şifreleri:
sayfa 161)

The Wall Street Journal
gazetesinde Huge Pape adlı yazar: “Batının Türkiye’ye stratejik bakışı”
başlıklı bir yazı kaleme alıyor ve Asya’dan gelen Türklerin Anadolu nüfusuna
%10 katkıları olmuştur diye bir iddiada bulunuyor. Bu yazıdan sonra Boğaziçi
üniversitesi de bir anket yaptırıyor ve %20’lik bir sonuç çıkarıyor.  Hâlbuki gerçek olan, Türkiye de Türklük oranı
%85.

İşte bu açıklanan rakamları
fırsat bilen Ahmet Uysal gibi bir takım bilim insanı! Ve yazarlar: “Niyazi
Öktem, Özdemir İnce, Ertuğrul Özkök ve İsmet Berkan Huge Pape’nin iddialarına
sarıldılar. Sonradan bu koroya Yasin Aktay diye bir Profesör de katıldı. “Türk
diye bir ırk yoktur.”

Oysa Servet Somuncuoğlu,
Antalya’daki 10. Türk kurultayında, Yaptığı binlerce kilometrelik
araştırmalarda gezip gördüğü, çektiği fotoğraflarla Türk’ün şifrelerini yakın
dostlarına anlatıyordu. Bu resimler, Hakkâri’nin Geveruk yaylasından
Kırgızistan’a uzanan birbirinin benzeri ve birbirini tamamlayan tamgalar ve
resimlerdi.

Sağlıklı kalın.

Liderlik ve İlkeler

Lider, bir grup insanı belli
amaçlar doğrultusunda harekete geçirmeyi
başaran kişidir.

Kitleleri belli bir amaca doğru
harekete geçirdikten sonra doğru istikamete götürmek, enerji toplamak
için uygun duraklarda mola verdirmek ve nihayet amaç dediğimiz durağa varınca yeni
ve daha ileri hedeflere doğru
yeniden harekete geçirmek gerekir.

Çoğu zaman bu yolculuklar kısa bir
reklam filmi gibi değil, uzun metrajlı bir film gibidir. İçinde dram, hüzün,
acı da barındırır, komedi, neşe, zevk ve heyecan da.

Yolculuğun her
aşamasında liderin liderlik yetenekleri test edilir
. Her aşamayı
geçtikçe lider olgunlaşır. Geçemezse etkili bir lider olarak iz
bırakmadan unutulur gider.

Liderliğin sürekli
olması
ve giderek olgunlaşarak etkisinin derinleşmesi için ilke
merkezli
olması çok önemlidir.

“İlke merkezli liderlik, Stephen R.
Covey
tarafından geliştirilen bir yaklaşımdır.

İlke merkezli liderlikte daha çok karakter
üzerinde durulur. Bunun nedeni, yaratılmak istenen etkinin veya değişikliğin
yüzeysel değil, derin olmasıdır.

Karakter; dürüstlük,
alçakgönüllülük, bağlılık, ölçülü olmak, cesaret, adalet, sabır, çalışkanlık

gibi birtakım temel değerler üzerine kuruludur.

Covey’e göre bunlar etkili yaşamanın
temelini oluşturan ilkelerdir
ve insanlar bunları öğrenip, kendi temel
kişilikleri bütünleştirdiği takdirde, gerçekten başarılı bir hayat
sürmektedirler.

Covey, etkili liderliğin temelinde ilkelerin
olduğunu savunmakta ve bunların, yerçekimi yasaları kadar, gerçek ve
değişmez olduğunu
ifade etmektedir.

İlkeler geniş kapsamlı,
derin ve temel doğrulardır. Bu doğrular benimsenerek alışkanlık
haline getirildiğinde,
insanlar karşılaştıkları farklı ve güç durumların
üstesinden gelmeyi başarabilirler.

Tersi olursa, insanlar peşinden
gittikleri liderin kendisine veya başkalarına karşı dürüst olmadığını
gördüklerinde, adaletli olmadığı kanaatine vardıklarında lidere olan
bağlılıklarını kaybeder.
Ortak amaç olarak belirlenen şeyin aslında liderin
şahsi menfaatinin bir aracı olduğuna inandıklarında bazıları yol
arkadaşlıklarını sona erdirir.

****

Lider “önce anlamaya sonra
anlaşılmaya çalışan”
bir alışkanlığa sahip olmalıdır.

“Önce anlamaya çalışmak için insanları
dinlemek gerekir.
Bu dinleme, kişinin kendisini karşıdakinin yerine
koyarak,
onun gibi görebilmeyi, duyabilmeyi ve hissetmeyi yani empati
kurarak dinlemeyi gerektirir.

Anlamaya çalışarak
dinleme
sayesinde, lider yol arkadaşları ile ilgili pek çok bilgiye
sahip olur.
Bu dinleme sürecinde ekibinin düşüncelerini, fikirlerini ve
problemlerini öğrenme fırsatı sağlar.

Ayrıca liderin bu yaklaşımı ekibin
kendilerine değer verildiğini hissetmesine ve gördükleri ilgiden memnun
olmalarına neden olur.”

****

Liderlerin bir başka önemli özelliği
sinerji yaratabilmeleridir.
Sinerji bir katalizör görevi yaparak,
insanları birleştirir ve içlerindeki en büyük güçleri açığa çıkarır. Sinerji
yaratmak ilke merkezli liderliğin özüdür.

Sinerji oluşturabilmenin özünde farklılıklara
değer vermek
vardır. İnsanlar dünyayı olduğu gibi değil; kendi algı ve değerlerine
göre değerlendirir. Lider bu gerçeğin farkında olan ve buna göre hareket eden
bir alışkanlığa sahiptir.

Lider farklılıklara değer vermek
suretiyle bilgisinin artmasını ve vakaların arkasındaki önündeki gerçekleri
kavramak
imkânına kavuşur.

Böyle yapmazsa, sadece kendi bilgi ve
tecrübesi ile yetinmek zorunda kalır ki, bu eksik bilgi ile etkili ve başarılı
olması mümkün olmaz. Bu nedenle “liderin farklılıkları önemseyerek sinerji
yaratması, onun etkinliğini arttırır.”

*******************

İster bir şirket yöneticisi
ister bir kurumun başındaki kişi ister bir siyasi parti lideri veya STK
başkanı, isterse bir aile reisi veya devlet başkanı olsun, yöneticiler
liderlik özelliklerine sahip olmalıdır.

Liderin kendisi ve ekibinin performansını
en üst seviyeye çıkarması gerekir. Özellikle rekabet şartlarının çetin
olduğu alanlarda
bu bir zarurettir.

Lider ekibi ile bir empati
geliştirmek suretiyle, onları anlamaya çaba göstererek ve sürekli iletişimle
onları hedefler doğrultusunda yönlendirmelidir.

Lider uzun vadeli düşünen ve yol
arkadaşlarının ufkunu açan geniş bir vizyona sahip olmalı ve bu vizyon
ekip tarafından da paylaşılmalıdır.

Lider “örgütün değişim ihtiyacını
fark etmek ve değişimi yaratacak güce sahip olmalıdır.”
Bu da yetmez, “gerçekleştirilen
değişime kurumsal bir kimlik kazandırarak süreklilik sağlamak
zorundadır.”

“Etkin lideri ortaya çıkaracak modelin,
aynı zamanda örgüt ve örgüt üyelerini de kapsaması gerekmektedir.”

****

Stephen Covey’in “Etkili İnsan”
olmak için tavsiye ettiği ilkeleri benimsemek ve alışkanlık halline getirmek
için zaman zaman bu ilkeleri gözden geçiririm. Bunu yirmi yıl önce “Etkili
İnsanların 7 Alışkanlığı”
kitabını okuduğumdan beri yapıyorum.

Liderlik ettiğim
işlerde kendimi veya başka alanlarda liderlik edenleri
“ilke temelli
liderlik” anlayışı açısından değerlendiririm.

“Her zaman doğruyu söyle; ne dediğini
hatırlamak zorunda kalmazsın” demiş Mark Twain.

Aslında etkili liderlik için de
çözüm bu kadar kolay.

Her zaman ilkelere ve evrensel
değerlere
bağlı kalın. Güvenilir olun, faziletlerinizle özenilir
olun.

Karakterinizi yerçekimi
yasaları kadar gerçek ve kalıcı olan temel değerler üzerine inşa edin.

Bunları başarırsanız sıkıntılar kolay
aşılır, yol arkadaşlığı yapanların motivasyonu artar ve krizler fırsata
dönüşür.

Akdeniz’deki Enerji mi, Yoksa Kıbrıs mı?

     Yaklaşık yarım asırdan fazla bir zamandır
süregelen Kıbrıs anlaşmazlığı, Akdeniz’in tam da orta yerinde dünya gündemini
meşgul eden bir sorun olarak durmaya devam etmektedir.

     Günümüz Kıbrıs’ında yaşanan sorun, 46 yıl
önce taraflar arasında varılan ateş kes antlaşması ile sınırlıdır. 1974’ten
sonrası adada iki ayrı devlet kurulu olsa da gerçek durum budur.

      Hal böyle olunca; adadaki mevcut duruma
1974’te yaşanan harekât henüz bitmemiş, ara verilmiş de denebilir!

      Çünkü 1968 yılından beri devam eden
müzakereler sürecinde Rum tarafı bir türlü anlaşmaya yanaşmamaktadır. O zaman;
1974’te kaybeden Rum tarafı olduğuna göre, Rumların aklında başka bir çözüm
şekli mi var diye de düşünülebilir?

     Ama milletlerarası sorunların çözümü için
iki hal tarzı vardır:

     Bunlardan birisi tarafların karşılıklı
anlaşmaları, diğeri ise sorunun kuvvet yolu ile çözülmesidir.

     Umarım Kıbrıs sorununu çözmek için
taraflar bir kez daha çatışma yolunu seçmeyeceklerdir. Çünkü savaş, insanlık
tarihinin en acımasız olayıdır.

      Ancak, aradan geçen bu uzun süreçte adada
yaşanan gerçekler, adanın iki ayrı devletli yapısı, her geçen gün daha da
kalıcı olmakta; adada yaşayan iki ayrı halk bu yaşam şeklini içselleştirerek
alışkanlığa dönüştürmüş olup, yıllardan beri süregelen çözüm müzakerelerinden
bir sonuç çıkmayacağını kabullenmiş görünmektedir.

      Akdeniz’de mevcut zengin enerji
kaynaklarından pay kapmanın türlü oyunlarını oynayan emperyalist güçler; adada
süregelen bu anlaşmazlık dönemini kendi menfaatleri için kullanmanın peşinde
oldukları için bu müzakere sürecinin bitmemesi onlar için ayrı bir avantaj
sağlamaktadır.

      Başta ABD, AB, İngiltere, Rusya, Fransa,
İtalya, Almanya ve İsrail başta olmak üzere diğer bölge ülkeleri her yıl yeni
bir çözüm süreci başlatarak, bu büyük enerji pastasından pay almak için Kıbrıs
konusunda yeni bir rol üstlenmektedirler.

      Pekiyi, bu süreç daha ne kadar devam
edecek, adada bir türlü anlaşması mümkün olmayan taraflar, bu sürece daha ne
kadar sabredeceklerdir?

      Kıbrıs konusuna bu yönüyle bakıldığında;

      Mevcut durum, Güney Rum kesimi yönetimini
çok da rahatsız etmemektedir!

      Çünkü Rum tarafı uluslararası camia
tarafından hala adanın yasal hükümeti olarak tanınmakta, haksız, hukuksuz bir
biçimde üyesi oldukları AB gibi güçlü bir kuruluştan gelen her türlü yardım Rum
hükümetine yaramakta, adalı Rumlar AB vatandaşı olmanın tüm avantajlarından
rahatlıkla faydalanmaktadır.

      Bunun
içindir ki, Rumların adada yeni bir anlaşma olması, ya da olmaması umurlarında
bile değildir.  Onlar sadece 1974 yılında
kaybettikleri topraklara, evlerine geri dönmeyi istemekte; eğer bir anlaşma
olacaksa; bu anlaşmada Türk tarafına azınlık haklarından bir fazlasının
verilmesine razı olmayacaklarını, adadaki Türk askerinin bir an önce adayı terk
etmesini, Türkiye’nin AB üyesi bir ülkede garantörlük hakkının olamayacağını
talep etmektedirler.

      1974 harekâtından sonra adada değişen güç
dengesine rağmen BM-AB-ABD üçlüsü;  Rum
tarafını adanın yasal hükümeti olarak tanımanın dışında; ada Türklerinin kurmuş
olduğu KKTC’yi yasal olmayan bir yapı olarak tanımlamakta, adanın yasal
garantörü Türkiye’yi adadaki işgalci güç olarak suçlamaktadırlar.

      Yukarıda sıralamış olduğum gerçeklere
bakıldığında; gerek Türkiye, gerekse KKTC yöneticileri böylesi adaletsiz bir
çözümü kabul etmeyeceklerini; adada sırf anlaşma olsun diyerek ne Kıbrıs Türk
Halkının, ne de Türkiye’nin ada üzerindeki yasal ve tarihi haklarının göz ardı
edildiği bir anlaşmaya evet demeyeceklerini açıklamışlardır.

     Ama daha da önemlisi 2019 yılında sona eren
müzakere süreci sonrasında; Türkiye’nin Dış işleri Bakanlığınca, sırf anlaşma
olsun denerek bir 50 yıl daha beklenmeyeceğinin altı çizilmiştir.

    Bundan sonraki süreç de Türkiye’nin yapmış
olduğu bu açıklamaya göre şekillenecek, büyük bir olasılıkla 2023 yılı
öncesinde Türkiye, KKTC’nin uluslararası arenada tanınması yönünde yeni bir
süreci başlatabilecektir.

           
Ancak bir de günümüzde yaşanan güncel gerçekler vardır.  Akdeniz’de mevcut zengin enerji yataklarının paylaşımının
yanı sıra, bir türlü çözülemeyen Kıbrıs sorunu ülkemizin dış politikasında en kritik,
en önemli sorunların başında gelmektedir.

            Rum-Yunan ikilisinin
megalo-idea’larının ortak menfaatleri içinde hem Kıbrıs, hem de Akdeniz’deki
enerji kaynakları vardır.

             Türkiye ve Yunanistan;  ilerleyen süreçte birbiri içine geçmiş ortak
menfaatlerinden en çok kimin kazançlı çıkacağının peşine düşmüş, sonu gelmeyen
güç gösterileriyle dış politikalarına yön vermektedirler.

           Bu süreçte cevaplanması gereken sorular şunlardır:

           Ülkemiz Akdeniz’de sonu gelmeyen
enerji çatışmalarıyla uğraşırken, 62 yıldan beri çözüm bekleyen Kıbrıs sorununa
nasıl bir çare üretecektir?

          Türkiye Akdeniz’deki Enerji’nin paylaşımına
ortak olma şartıyla; sırf çözüm olsun diyerek, Kıbrıs’ta Rum-Yunan ikilisinin
istediği her şeye evet mi diyecek? Yoksa Kıbrıs konusu ayrı bir konu başlığı
diyerek, milli menfaatlerimizi enerji pazarlığının dışında mı tutacaktır?

        Ya
Rum – Yunan ikilisi?

         Desteğini aldığı dünya devleri varken;
‘’Enerji mi, Kıbrıs mı?’’ Soruları sorulduğunda sizce hangisinden
vazgeçecektir?

Kesin İnançlılar & Fanatizmin Doğası – 1

“Bir
insanın karnı bile ağrıyorsa bunun için dünyaya yeni bir düzen verilmesi
gerektiğine inanır.” Fakat “Bir şeyleri değiştirmek bela aramak demektir” ve
“Herhangi bir değişimin iyilikten ziyade kötülük getireceğine inanılır”.

“Bir
insanın işi, meşgul olunmaya değerse o insan muhtemelen kendi işiyle meşgul
olur. Fakat öyle değilse o kişi kendi anlamsız işleri yerine başkalarının
işiyle meşgul olur. Başkasının işini dert etmek şu şekillerde ortaya çıkar:
Dedikodu yapmak, kirli çamaşırlar aramak, başkalarının işine burnunu sokmak ve
ayrıca toplumsal, ulusal, dinsel konulara aşırı ilgi göstermek. Kendimizden
kaçıp uzaklaşmak suretiyle ya komşumuza yük oluruz ya da onunla gırtlak
gırtlağa geliriz.”

Çoğu
zaman “Elimizin yardım etmek için uzanması gibi görünen bir hareket, genellikle
tatlı canımızı kurtarmak üzere tutunmak için elimizin uzanmasıdır.” Eğer
“Uğrunda canımızı vermeye hazır olmadığımız bir amaç yoksa uğrunda yaşamaya
değer bir şeye sahip olduğumuzdan emin olamayız”.

“Tok
karnına yatağa girmek bir zaferdir ve beklenmedik bir yerden gelen yardım bir
mucizedir.” “Bir şikâyetin dozunun en şiddetli olduğu zaman şikâyet konusunun
ortadan kalkma ihtimalinin belirdiği zamandır.”

“Birçok
şeye sahip olduğumuz halde daha fazlasını istediğimiz zamanki hüsranımız hiçbir
şeye sahip olmayıp bazı şeyler istediğimiz zamanki hüsranımızdan daha
büyüktür.”

“Kişisel
gelişim ideali, bireysel hüsran belasını beraberinde getirir.” “Tercih
özgürlüğü, başarısızlığın tüm suçunu bireyin omuzlarına yükler.” “Bir insan
kendisine başarı sağlayacak yeteneğe sahip değilse özgürlük onun için sıkıcı
bir yüktür.”

“Bir
kitle hareketine kişisel sorumluluktan kaçmak veya özgürlükten kurtulmak için
katılırız.” “Fanatikler, der Renan; eziyetten ziyade özgürlükten korkar.”

“Eşitlik
tutkusu kısmen anonimlik tutkusudur: Kumaşı meydana getiren ipliklerden biri olma,
bir ipliğin diğerlerinden ayırt edilememesi.” “Hitler, hüsrana uğramışların
başlıca tutkusunun ‘ait olmak’ olduğunu biliyordu.”

“Almanlar,
merkeziyetçi ve otoriter Kayzer Rejiminden memnundu hatta I.Dünya Savaşı’ndaki
yenilgi bile bu Rejime duydukları sempatiyi zedelememişti. Ardından gelen
Veymar Anayasası’nın uygulandığı yıllar, Almanların çoğunluğu için bir
huzursuzluk ve hüsran devri olmuştur. Yukarıdan gelen emirlere itaat etmeye ve
otoriteye saygı göstermeye alışmış olan Almanlar; gevşek, hürmetsiz demokratik
düzen karşısında şaşkına dönmüşler ve kendilerini keşmekeş içinde bulmuşlardı.”

“Yönetime
katılmak, ‘bir partiyi seçmek ve siyasî sorunlarda hüküm bildirme mecburiyeti’
onlarda şok etkisi yaratmıştı.”

“İlk
aşamalardaki kitle hareketlerinin sömürülenlerden ve ezilenlerden ziyade canı
sıkkınlar arasında kendilerine taraftar ve sempatizan bulması daha güçlü bir
olasılıktır.” “Canı sıkılan insan en başta kendisinden sıkılır. Çorak, anlamsız
bir varoluşun bilincinde olmak can sıkıntısının başlıca kaynağıdır. Kapalı bir
yapı (aşiret, cemaat, tarikat), siyasî parti ve benzeri bir topluluğun üyesi
olunduğunda; bireysel ayrılığın bilincinde olmayan kişiler can sıkıntısına
kapılmazlar.”

“Dinî
ve devrimci coşku gibi tutkulu bir vatanseverlik de suçluluk duygusundan kaçmak
isteyenler için bir sığınak vazifesi görür çoğu zaman.” “Kişi, bir kitle
hareketine katılmakla kendisini lekeli bir hayattan kurtulmuş gibi hisseder.”

“Bir
kişi, ne kadar bencilse hüsranları da o denli şiddetli olur. Dolayısıyla
diğerkâmlığın muhtemelen en ikna edici savunucuları aşırı benciller olacaktır.”

(Eric
HOFFER, 1951; “Kesin İnançlılar”, Çev: Erkıl Günur, Olvido Kitap; İstanbul
2019) 

Gâvur Mümin “Gazi Paşa’nın Casusu”

0

İzmirli üstat gazeteci yazar Yaşar
Aksoy, Kurtuluş Savaşı’nın bir numaralı casusu İzmirli Türk subayı Gâvur
Mümin’in destansı ve sırlarla dolu hayatını anlatıyor. Kitap, Gâvur Mümin’in hâtıraları,
fotoğraf albümleri, madalyaları, gizli belgeler incelenerek ve onu tanıyanlarla,
yakın akrabaları ve hâdiselerin canlı şâhitleriyle gerçekleştirilen
görüşmelerin ve de 40 yıl devam eden yorucu araştırmaların ürünüdür.

Bu kitapta Çanakkale, Kanal
Harekâtı, Doğu Cephesi gibi muharebelerde çarpıştıktan sonra, emperyalistlerin
işgali altındaki bir ülke ve şehirde, melon şapka hatta Yunan üniforması
giyerek işgalcilere katılan ve yıllarca Gazi Mustafa Kemal’in casusluğunu yapan
bir Türk subayının efsanelere ve karanlıklara karışmış çarpıcı hayatını, vatan
sevgisi ve Yunan zindanlarında işkence içinde geçen yılları anlatılıyor.

Ayrıca ve yine ilk defa Millî
Kurtuluş için canları pahasına mücadele eden ve gizli direniş için kurulan
cemiyetlerde faaliyet gösteren nice isimsiz kahramana olan vefa duygusu
pekiştiriliyor.

Yaşar Aksoy’un 13,8 X 23 santim
ölçülerinde 335 sayfalık eseri, ‘Ön söz’ ve ‘Kaynaklar’ dışında 4 bölümden oluşuyor.
Birinci bölümde; Yunan işgali altındaki İzmir ve şehirde faaliyet gösteren gizli
kuruluşlar hakkında bilgiler var. İlgi çekici alt başlıklardan bazıları
şöyledir: *İzmir’in işgali, Mondros Mütârekesi’nin 7. maddesine dayandırıldı.
(7. Madde: İtilâf Devletleri, güvenliklerini tehdit edici bir durum olduğunda,
herhangi bir strateji noktasını işgal hakkına sâhip olacaklardır.) *İşgal
altındaki İzmir’i düşmandan temizlemek maksadıyla kurulan dernekler ve mücadele
gruplarının isimleri: Türk Ocakları İzmir Şubesi, İzmir İhtiyat Zâbitleri
Teâvün (yardımlaşma) Cemiyeti, İzmir Demiryolları İslâm Memurini Teâvün
Cemiyeti, Halka Doğru Cemiyeti. (Yaşar Aksoy, bu cemiyetlerde vazife gören
vatanseverlerin isimlerini ve gerçekleştirilen faaliyetler hakkında bilgeler de
veriyor) *19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal, Samsun’da Kurtuluş Savaşı
hazırlıklarını başlatıyor. *İzmir’in yağma edilmesi. *Ege’ye yayılan Yunan
zulmü…

Bütün bu bilgiler, iğne ile kuyu
kazar gibi, derin, uzun ve yorucu çalışmalarla elde edilmiştir.

Televizyon dizisi ‘Vatanım Sensin’in iskeletini oluşturan
Gâvur Mümin, eserin ikinci bölümünde yer alıyor. Bir insan hem ‘Gâvur’, hem de ‘Mümin’ olur mu? Diye soranların aradığı cevaplar bu bölümde…
Okuyucu, heyecan içerisinde satırdan satıra, sayfadan sayfaya nefes nefese
koşuyor. Sâdece Türk vatanseverlerin değil, başta Trikopis olmak özere esir
alınan Yunan generallerinin durumu da alâka ile tâkip ediliyor.

Üçüncü bölümde, Gâvur Mümin’in
hâtıraları yer alıyor. Ve İzmir’in işgalinin saniye saniye safahatı:

Ben, ne yapacağımızı kendisinden sorup
anlamak üzere Miralay Süleyman Fethi’yi Sarı Kışla’da aramaya koştum.
Kışla’daki odasına kapısını vurmadan girdiğim zaman 4. Kolordu Ahzı Asker
Heyeti Reisi Erkânı Harp Miralayı Süleyman Fethi Bey, ortada ve bir heykel gibi
dimdik ayakta duruyordu. O hâliyle Süleyman Fethi Bey bana, hezimet ortasında
yükselen bir zafer âbidesi gibi görünmüştü. Metin bir sesle bana:

Gel
bakalım arkadaşım
’, diyerek elini uzattı.

Onun öpülesi elini saygı ile sıktım. O
koluma girerek beni pencere önüne götürdü. Ve körfeze bakarak isyan dolu bir
sesle: ‘İşte, nihayet geliyorlar!’
dedi.

Gözlerimi onun baktığı yere çevirince
etimin üzerinde akrep görmüş gibi irkildim. Zira o anda yağışa teşne ve
karanlık bir Mayıs sabahının meş’um ortamı içinde kancık renkleri insana daha
sinsi görünen koyu kurşunî boyalı Yunan harp gemileri, körfezden limana doğru
avına saldıran aç birer timsah gibi süzülüyorlardı.

Miralay biten sigarasından bir yenisini
ateşledikten sonra:

Bunlar
sonuncular
’, dedi ve ilâve etti: ‘Şu
gemi, körfeze girenler içinde yirmi ikinci
!’

Fakat Miralayın bu son kelimesini söylemesi
ile oda kapısının büyük bir hızla açılıp duvara çarpması bir oldu. İkimiz de
hemen kapıya döndük. Soluk soluğa odaya dalan genç Mülazımın beti benzi beyaz
kesilmiş, güzel kumral yüzünde hayat renklerinden eser kalmamış gibiydi. Koşup
sokularak kumandanı askerce selamladı ve nefes nefese:

Geliyorlar
Miralayım
’, dedi. Arkasından da kesik kesik izahat vermeye başladı:

İlk müfrezeleri Pasaport’a çıktı. Fakat
onların karaya çıkıp sıraya dizilmelerinden biraz sonra, orada yanı başlarında
arka arkaya iki bomba patladı. Bombaların patlaması ile sıraya dizilmiş Yunan
askerlerinin çil yavrusu gibi dağılmaları ve birbirlerini çiğneyerek Pasaport
binasına doğru kaçmaları bir oldu. Yarım dakikacık içinde ortalıkta yere
serilmiş beş altı ölülerinden ve yaralılarından başka kimse kalmadı. O sırada
karşıdan koyu renk elbiseli, siyah kalpaklı bir genç pasaport binasına doğru
dümdüz yürüdü. Yaklaşınca tanıdım. O daha bir saat evvel Konak Meydanı önünde
karşılaşıp konuştuğum Hasan Tahsin Recep Bey idi. Hani şu Hukuk-u Beşer
gazetesi sahibi… Sosyalist filan derler ya? İşte o Hasan Tahsin Recep Bey.
Konak Meydanı önünde kendisi ile konuştuğum zaman ona düşmanın gelmekte olduğunu
söylemiştim. O zaman şaşılacak bir sükûnetle gülümsemişti ve bana: ‘Gelsinler bakalım. Görecekleri de olur!’
demişti. Bombaların Yunan ordusunun üzerinde patladığı ve muazzam bir paniğin
başladığı Pasaport sâhili civarında ondan başka kimse görünmüyordu. Belliydi
ki, bombaları o atmıştı. Ben acaba ne yapacak diye heyecanla beklerken,
belinden çektiği tabancasıyla yerde yatan Yunan askerlerinin ortasına kadar
yürüdü, orada dikilip Yunan askerlerinin sığındığı Pasaport binasına doğru
bağırdı: ‘Mademki geldiniz, neden
kaçıyorsunuz namussuzlar? Siz bu aziz vatanı, tek kişiden kaçan bu tabansız
orduyla mı fethedeceksiniz? Bu topraklarda size bu istiklal merasimini
tekrarlayacak daha milyonlarca insan var
!’ diye haykırdı. Fakat son sözleri
bunlar oldu. Zira o anda Pasaport binasının pencerelerinden açılan yaylım ateşi
zavallıyı fazla konuşturmadı. Yere yığılıp kalışından sonra Yunanlılar Pasaport
binasından fırlayıp bîçârenin ölüsüne saldırdılar.

Bunları dinleyen Miralayın karşısındakine
de sirayet eden vakur sükûneti, genç Mülazımın heyecanını yatıştırmadı. O
susunca Miralay bana döndü:

Bize
yakışır bir istikbal merâsimi değil mi
?’ dedi.

O, bu sualini sorarken ben, bu büyük
milletin kalbinde gerçek bir kahraman pâyesine yükselebilmenin müthiş zorluğunu
düşünüyordum. İnsan, bir ordunun, bir donanmanın ve onları destekleyen koskoca
bir düşmanlık dünyasının karşısına tek başına dikilip meydan okuyabilen bir
Hasan Tahsin Recep’in baş döndürücü irtifaına başka hangi kahramanlıkla
ulaşabilirdi? (s: 103-105)

Ve İzmir’de katran karası günler…

Dördüncü bölümde, sözlü ve yazılı
tarihte yer alan Gâvur Mümin’le alakalı bilgiler var. Aynı zamanda eserin
müellifi, ‘Hâlis Müslüman Türk evladı koca Mümin; neden, niçin, nasıl ‘Gavur
Mümin’ oluyor? Sorusunun da cevabı var. (s: 231-232)

Bu hârika eser, 77 adet
fotoğrafın yer aldığı ‘Albüm’ bölümü ile sona eriyor. (s: 294-329)

Kitap tiryakileri bilirler:
hârika eserleri ikinci defa okumak, birincisinden daha zevklidir.

KIRMIZI KEDİ
YAYINEVİ:

 Ömer Avni Mahallesi, Emektar Sokağı Nu: 18
Gümüşsuyu, İstanbul. Telefon: 0.212-244 89 85 Belgegeçer: 0.212-244 09 48 e-posta:
kirmizikedi@kirmizikedi.com  //  www.kirmizikedi.com 

 

YAŞAR AKSOY

     İzmir’de doğdu. İstanbul Teknik
Üniversitesi (Y. Kimya Müh.-1971) ve Ege Üniversitesi’nden (Y. Endüstri Müh.-
1976) mezun oldu. Üniversitede okurken ve mesleğini yaparken gazeteciliğe
merak sardı.

1965’ten
itibaren, İstanbul’da Akşam gazetesi, Demokrat İzmir (10 yıl), Yeni Asır (22
yıl), Star (1 yıl), Hürriyet (7 yıl) ve bir ekonomi yayını olan Gözlem
gazetelerinde sanat muhabiri, kültür sanat yönetmeni, araştırmacı, köşe yazarı
olarak sürekli çalıştı.

     Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadî ve
İdarî Bilimler Fakültesi’nde “İktisadî Devrim Tarihi” dersleri verdi.
Uluslararası İzmir Araştırmaları Merkezi’ni kurdu ve genel yönetmenliğini
yaptı. İzmir Ödülleri’ni ilk defa oluşturdu.

     İzmir Kültür Gezileri’ni başlattı. İzmir
Akademisi kurmaya dönük İzmir Seminerleri’ni oluşturdu. Sayısız kurumda İzmir
Konferansları’nı sundu. 1970 sonrası, İzmir Halkevi ve Hasan Tahsin’i Yaşatma
Demeklerini kurdu ve ilk başkanlıklarını gerçekleştirdi.

     “İzmir Tarihi ve Ege Kültürü” üzerine
kitapları, sayısız yazıları, araştırmaları, yıllarca devam eden seri
konferansları ve yurtdışında İzmir’i tanıtım çalışmaları sebebiyle, 12
Haziran 1997 günü Karşıyaka Belediyesi tarafından Karşıyaka’da Bahariye
Mahallesi’nde çocukluğunun geçtiği 1850 numaralı sokağa (Lise Yolu) törenle
ismi verildi.

     Konak Belediyesi tarafından, 28 Mart
1997 günü İzmir-Asansör Parkı’na yine törenle ismi verildi. Türk
Arkeolojisi’nin simge ismi Ord. Prof. Ekrem Akurgal, kendisinden “Ege
Kültürünü Dirilten Yazar” diye söz etti. Bazı resmî ve özel okullarda daimi
“Yaşar Aksoy Köşeleri” yapıldı.

Yazarlığının
40. yılı sebebiyle Konak Belediyesi tarafından Türkân Saylan Kültür
Merkezi’nde, 28 Nisan 2011 tarihinde “Ustaya Saygı” töreni ile
onurlandırıldı.

     2012 yılı TÜYAP İzmir Kitap Fuarı’nın
“Onur Konuğu” seçildi ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ve
Doğan Hızlan ile birlikte fuarı açtı. Birçok ödül kazandı.

Aksoy’un
bugüne kadar yayımlanmış ellinin üzerinde kitabı bulunmakta.

     Bir kızı ve üç erkek torunu var.

 

 

 

KUŞBAKIŞI

KOLCA KOPUZDAN KILCA
KALEME

DEDEM
KORKUT ARAŞTIRMALARI

Prof. Dr. Ali Duymaz, 25 yıldan fazla bir
zaman diliminde Dede Korkut araştırmaları ile meşgul olmuştur. Araştırmalarının
neticesini, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 488 sayfalık eseri ile okuyucuya
sunuyor.

Prof. Duymaz’ın eseri, Korkutşinas Kamal
Abdulla’nın 1997 yılında yayınlanan ‘Gizli
Dede Korkut
’ isimli kitabından sonra yapılan araştırmaların yeni bir
istikamete yönlendiğini belirterek başlıyor. Bu vakıadan hareketle muharrir,
Dede Korkut hakkındaki çalışmaların 200 yıldan beri devam eden târihî seyrini
değerlendiriyor. Batıda 1815 yılında başlayan Dede Korkut incelemeleri,
Türklerde 101 senelik gecikme ile 1916’da görülmektedir. Prof. Duymaz’ın
belirttiğine göre Kilisli Muallim Rifat Bilge’nin, Orhan Şaik Gökyay’ın ve
Muharrem Ergin’in incelemeleri, batılı araştırmacıların çalışmalarını gölgede
bırakmış olmasına rağmen yeterince değerlendirilememiştir. Ali Duymaz, eseri
ile bütün bu çalışmaların yayınlandığı kaynakları belirtmek suretiyle, Dede
Korkut ve Oğuzlama hakkında çalışacaklara rehberlik ediyor. Ümid edilir ki, bu
rehberlik sâyesinde kısa zamanda daha mühim bilgilere ulaşılabilecektir.

Duymaz Hoca’nın tespitlerine göre Dede
Korkut araştırmacıları arasında: Ali Emiri (1857-1924), Kilisli Muallim Rifat
Bilge (1874-1953), Ziya Gökalp (1876-1924),  Muallim Cevdet (1883-1935), Köprülüzâde Mehmet
Fuat (1890-1966), Orhan Şaik Gökyay (1902-1994), Muharrem Ergin (1923-1995) ve
Osman Fikri Sertkaya (1946) gibi isimler vardır. Bu isimlerden yalnızca yazarın
kendisi ve Osman Fikri Sertkaya hayattadır. Demek ki Dede Korkut’la alakalı
çalışanlar azalıyor. Şüphesiz edebiyat fakültelerinde, mezûniyet, lisans ve
doktora, doçentlik tezleri seviyesinde araştırmalar da bulunmaktadır.

Prof. Ali 
Duymaz’ın hazırladığı eserin, ‘Derlemeler, Denemeler’ başlıklı son
bölümünde; bilgi şöleni bildirilerinden bölümler, Dedem Korkut hikâyelerinden
özetlenen metinler yer almaktadır.

Dede Korkut geleneği, Türk milletine ait
ortak mitolojik köklerden doğmuş, Oğuz kavminin târihî mânâda gün yüzüne
çıkışında kavmin destanı şekline dönüşerek Oğuzluk bilincini oluşturmuştur.

Dede Korkut’un araştırılmaya başlandığı
tarihin üzerinden iki asır sonra Dede Korkut/Oğuzname geleneği, yeniden, bir
daha üretilmek durumundadır. Çalışmalar az sayıda olmakla beraber varlığının
bilinmesi memnuniyet vericidir.  

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr   

 

YENİLMEYENLER

William
Faulkner’in yazdığı roman, Necla Aytür ve Ünal Aytür tarafından Türkçeye
tercüme edildi. 

Yazar kitabında, savaşı arka plana alarak,
yaşlı bir kadın, bir çocuk ve onun siyahî arkadaşının başrolde olduğu bir cephe
gerisi hikâyesi ortaya koyuyor.

Amerikan İç Savaşı’yla ilgili bugüne kadar
pek çok roman yazıldı, film çekildi. İç Savaş’ın genellikle kazanan taraf olan
Kuzeyin gözünden aktarıldığına şâhit olduk Çünkü Abraham Lincoln’ün
önderliğindeki Kuzeyin savaşı kazanması ABD’de kölelerin hüriyetne kavuşmasıyla
neticelendi. İç Savaş’ın köleliğin kalkması ve bugünkü ABD’nin birliğini
sağlaması gibi olumlu etkileri olsa da sivillerin büyük zararlar gördüğü diğer
savaşlardan bir farkı yoktu.

Faulkner okumanın verdiği edebî hazla
romandaki savaşın hüznü, bir büyükanne ve küçük iki çocuğun yaşama azmi ve
direnciyle buluşarak, edebiyatın bir büyük klasiğini ortaya koyuyor.

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK:

İstiklal
Caddesi Nu: 161-161/A Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-252 47 00 

Belgegeçer:
0.212-293 07 23
www.ykykultur.com  e-posta: ykypazarlama@ykykultur.com 

 

İSLAM TARİHİNE DÜŞEN CEMRE: SELÇUKLULAR

Amerikalı târihçi
Bernard Lewis (1916-2018) diyor ki: ‘Hiçbir millet kendi varlığını ve kimliğini
İslâm dininin içerisine Türkler kadar gömmemiştir.’

 Mustafa Alican, Selçukluları İslâm
târihine kattıkları değer ekseninde anlatarak bugünkü varoluş zeminimizi ve
coğrafyamızı kavrama imkânı sunuyor.

 Oğuz boylarından biri olan Kınıklar, 10.
yüzyılın ikinci yarısında Oğuzlardan ayrılıp Aral Gölü’nün ötesindeki Cend
şehrine göç ettiler. Bu göç Kınık boyunun târihi kadar İslâm târihi bakımından
da bir dönüm noktası oldu. Selçuklular, kısa süre içerisinde büyüyerek Ehl-i
Sünnet’in umudu hâline geldi.

Türklerin
İslâmlaşmasıyla birlikte yaşanan dönüşüm, İslâm’ı uygulamada Arapların dini
olmaktan çıkararak cihanşümul hâle getirildi. Bütün bu dönüşüme siyâseten
hükmedenler Selçuklulardı. Onların döneminde Hırıstiyanlara karşı epeyce bir
vakittir durmuş olan fetihler yeniden başladı. İslâm sancağının İstanbul
surlarında, Viyana kapılarında ve Avrupa’nın dört bir yanında dalgalanacağı bir
devir başladı. İsmailiyye Şia’sının baskısı altında zor günler geçiren Ehl-i
Sünnet inancı, Türklerin eliyle hürriyetine kavuştu. Onların himâyesinde
bugünkü İslâm dünyâsının kodları yazıldı. Selçuklular, Türklere bin yıllık bir
misyon kazandırdı.

13.5 X 21 santim
ölçülerindeki 264 sayfalık eser, Mayıs 2020’de yayımlandı.

KETEBE
YAYINLARI:

Maltepe
Mahallesi, Fetih Caddesi Nu: 6/2 Topkapı, İstanbul. Telefon: 0.212-612 29 30
e-posta:
ketebe@ketebe.com  //  www.ketebe.com 

KISA KISA… / KISA KISA…

1-AYDIN SINIFIN ANATOMİSİ: Prof. Dr. Orhan Türkdoğan.
Timaş Yayınları.

2-BÜYÜK UYANIŞ: Prof.
Dr. Oktay Sinanoğlu. Otopsi Yayınları.

3-BİNBİR NÜKTE: Mehmet Dikmen /
Demlik Yayınları. 

4-YÖRÜKLER: Prof. Dr. Mehmet Eröz / Türk Dünyası Araştırmaları
Vakfı.  

5-UYGUR TÜRKLERİ KÜLTÜRÜ VE TÜRK DÜNYASI: Prof. Dr. Sultan Mahmut Kaşgarlı / Çağrı Yayınları.        

Murat AĞIREL’in “Sarmal” ı Üzerine

Kapağında
MTTB, Komünizmle Mücadele Derneği, İlim Yayma Cenmiyeti, Ensar Vakfı gibi ilgi
alanımda olmuş, şahsım ve yakın çevremde iyilik ve faydalılık amaçlı
kurumlarımızın yazılı olduğu bu kitabı merak ve ilgi ile okudum. Buradaki
verilen bilgiler, yapılan tespitler insanı düşündüren, üzen ve sarsan
hususlar…Tabiiki ayrıca doğruluğu oranında ibretlik!

            Benim
gibi çocuklu
ğu dindar bir çevrede, gençliği ülkücü
hareket içinde(1974 Ankara Tıp Mezunuyum) milliyetci-muhafazakar değerleri
bilip-öğrenmek ve savunmak ideali ile geçmiş ise bu bilgiler daha da sarsıcı
oluyor. Bu duruma bir de 2001de erdemliler hareketi olarak başlayan,’’ (3Y) Yokluk,
Yasaklar ve Yolsuzluk’’ ile mücadeleyi hedefleyen bir siyasi hareket olan Ak
Partinin ilimizdeki kurucularından olup 2009’a kadar  bu partimizin mutfağında faydalı çalışmalarla
geçti ise hüzünlenmemeniz mümkün değil…

            Bu  kitaptaki bilgi ve  tesbitlerin 
o günlerin şartları içinde, farklı cephelerden de bakılıp yorumların ona
göre yapılması gerekir inancındayım. Şöyleki 1950’lerin çift kutuplu dünyasında
Batı-Doğu yarışı ve kavgası var. Rusya’nın 
boğazlarımız dahil bizim doğu sınırlarımız ile ilgili hevesleri,  Anadolu Türklerindeki düşman kavramında
öncelikle ‘’Moskof’’un olması,Türkiye Cumhuriyeti Devletimizin kuruluşu ile
daha da hızlanan batı bloğu içinde olma hassasiyetlerimz…Tenkitlerinizdeki
komünizmle mücadele derneklerimizin ve bu derneklerdeki çalışmalara katkı
verenlerin tercihlerinin pekde yanlış olmadığını düşündürüyor.

            Altmışlı yıllarda başlayan ve yetmişli yıllarda derinleşen ve
zaman zaman içinde de olduğumuz milliyetçi-muhafazakar-devrimci kavgalarının
arka planlarını o günlerde, bu günki gibi görebilmek ne kadar mümkündür? Samimi
duygularla yapılan  o çalışmaların- bu
kavgaların görünmeyen yüzünde gizli ajan çalışmalarının-kışkırtmalarının, yönlendirmelerinin
olduğunu görememek! Buralarda devletimizin vatandaşını yeterince bilgilendiremediği
gerçeğini görmemiz ve unutmamamız gerekir düşüncesindeyim. Yakından tanıdığım
ve birlikte çalışmaktan mutlu olduğum, bilebildiğim kadarı ile hiçbir
yanlışları olmayan Prof. Süleyman Yalçın, Prof. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Ayhan
Songar, Ahmet Kabaklı, Mustafa Yazgan, Prof Dr. Turan Yazgan, Prof. Sabahattin
Zaim gibi isimler 80’li yıllardan sonra bizlere rehberlik yapmış isimler…
1985’de kurduğumuz Kocaeli Aydınlar Ocağı’mızda üyelerimizin ve halkımızın
temel insani değerleri bilip öğrenmesi ve yaşaması yönünde muhtelif kültürel
çalışmalar yaptık. Yerli ve milli olarak bilip inandığımız değerleri ve
davranışları öğrenip, geliştirip hayatımıza kazandıran çalışmaları bu çatı
altında sürdürmeye çalıştık. Bu çalışmalarımız sürecinde İlim Yayma Derneği gibi,
MTTB gibi, dini hassasiyetler gereği kurulmuş olan yerel derneklerle de
müşterek çalışmalarımız olmuştur. Ayrıca muhtelif gruplarla milli ve dini
duyguların doğru anlaşılması ve doğru yaşanmasına yönelik bilgilendirme
faaliyetlerimiz de mevcuttur. Bu faaliyetlerimizin tamamında kendi özel imkânlarımız
kaynak olarak kullanılmış, devlet malının hak edilmediğinde asla alınmayacağı,
istifade edilmeyeceği anlayışı ile hareket edilmiştir. Bu çalışmalar imece
usulü ile yürütülmüştür. Kul hakkının önemi devlet malı için daha da geçerli
olduğu unutulmamıştır. Bu sebeple kitaptaki bazı tespitler bizler için daha iç
acıtıcı olmuştur.

            Diğer bir husus Ensar Vakfının durumudur. Daha öncesi Hak Yol
Vakfı olarak bildiğim bu gurubun da, diğer bazı dini guruplar gibi halka
yansıyan yüzü, yardımlaşma ve bu yardımlaşmanın getirdiği imkânların başta
eğitim olmak üzere ihtiyaç sahiplerine ulaşmasına-ulaştırılmasına aracılık
yapan, yaptığına inanılan yerlerdir. Konya olayı tabiiki kabul edilebilir
olmayan yüz karası bir durumdur. Böyle bir ayıbın genelleştirilmesi, tüm
benzeri çalışmalar yapan kurumlara şamil imiş gibi kabullenilmesi, gösterilmesi
doğru değildir. Burada da devlet kurumlarımızın denetim ve kontrol
sistemlerindeki eksikler, yetersizlikler üzerinde durulmalıdır düşüncesindeyim.

            TÜGVA,
TÜRGEV, OKÇULAR VAKFI gibi kuruluşlar keşke böyle devlet(!) destekli, zoraki
bağışlarla büyütülmüş ve çok büyük mali imkanlara kavuşmuş yerler yerine üye ve
yöneticilerinin bağış ve imkanları ile yaşayan-yaşatılan yerler olsa idi…Devletin
Kredi ve Yurtlar Kurumu gibi kurumlarımız varken   yerel yönetimlerimizin  bağış ve imkânları buralara yönlendirilmese
idi. Bu vakıflar zoraki yönlendirilen bağışlar ve imkân paylaşımı kokan  maddi imkânlarla beslenmemiş olsalardı. O
zaman yapılan ve iddia edilen hizmetleri çok daha halisane karşılanır ve hüsnü
kabül görürdü.

            Sarmal
kitab
ının muhtevası okuruna farklı bakış
katıyor. Bence en önemlisi Devlet kurumlarının kurallarınca çalıştırılmadığında
doğruların azaldığı yanlışların artarak kötü bir yönetime dönüştüğünün anlaşılmasıdır.
Bazı insanların ve sivil toplum kuruluşlarının ekonomik güç olarak
büyüyebildikleri ama moral değerlerin kaybedildiği, güvenilirliklerinin tahrip olduğudur.
Siyasetin devlet imkânları üzerinden zenginleşme yolu olarak kullanılmasının
kolay ve uygulanır hale gelmesinin vakıfçılığın, dernekçiliğin ana misyonuna
büyük zarar vereceği, verdiği gerçeğini göstermesidir.

            Başta
siyasetçilerimiz olmak üzere yöneticilerimizin demokrasimizi kuvvetlendirmek
için Devletin kurumsal davranışını güçlendirmek yönünde kontolü kolay, uygulanabilir
kuralları hayata geçirmeleri gerektiği anlaşılıyor. Devlet imkânlarının
yönetime gelenler tarafından ganimet malı gibi kullanılabilmesinin doğru bir
yönetim şekli olmadığını görmemiz ve bu çıkmaz yolun çok kötü bir yönetim
tarzı  olduğunu artık görmemiz gerekiyor.

            Kitabınızın ve yazdıklarınızın bu yönde uyarıcı bir rol yapması
dilek ve temennilerimizle.

Milliyetçisin, yani Irkçısın

Taksi sohbetlerinde hangi partidensin diye sorulur. “Ben
milliyetçiyim” diye cevap veririm. Rahatsız edici sıklıkta “Yani ırkçısın”
karşılığını almaya başladım. Eskiden böyle değildi. İşbu rivayet yeni çıktı.
Demek ki arkasında bir eğitim, bir gayret var. Belki siyasetle hiç mi hiç
alakası olmayan Diyanet İşleri Başkanlığımızın hemen seçim önceleri aklına
gelen “İslam Kavmiyetçiliği Reddeder” kurmacasına dayanan yayınları ve
hutbeleridir. Ama sanmıyorum. Onlar çoktan sustu. Cumhur ittifakından sonra
içtihat değişti. Bu daha yaygın, örgütlü ve süreğen bir tezvirata benziyor.

Cumhuriyetin temelinde Türk Milliyetçiliği vardır. Buna
soldan da sağdan da saldırı gelir. Solun her cinsinden değil, sağın da her
cinsinden değil. İkisinin de kozmopolit olanından. Sovyetler Birliği varken
milliyetçiliğe saldıran onun ideolojisiydi. O sona erdi. Yakın zamana kadar bu
sefer Siyasî İslamcılık ateş açtı. Kavmiyetçilik dendi, kafatasçılık dendi,
şimdilerde unutturulmaya çalışılıyor ama ayaklar altına alınmışlığı da vardır.

Türkçülük: ırk atlarda olur

Bu saldırılar durmaz. Çünkü emperyalist emeller durmaz. Ne 9
Eylül’le sona erdiler ne de Sevr son Sevr teşebbüsüydü. Marksist İskoç Siyaset
Bilimci Tom Nairn’in dediği gibi, “Milliyetçiliğe muhalefet, eski veya yeni bir
emperyalizmi savunmak demektir” ve maalesef emperyalizm bitmiyor, bitirilemiyor.
İngiliz’i bitse Rus’u, o bitse Amerikan’ı, Çin’i başlıyor.

Burada bunlarla uğraşmayacağım. Belki iyi niyetle yapanlar
da vardır diye iki yanlışı düzeltmeye çalışacağım.

Bir: Türkçülük, ırkçılık demek değildir. Bir fikrin ne
olduğu önce onun babasına sorulur. “Türkçülük” diyen çok fikir adamımız vardır
ama Türkçülüğün Esasları‘nı yazan bir tanedir ve adı da Ziya Gökalp’tir.
Atatürk’ün, “Fikirlerimin babası” dediği adam. Gökalp ne diyor: Irk atlarda
olur. Bundan açık nasıl söylenir? Kitabın yazıldığı günler, dünyada ırkçılık
pek revaçtadır. O yüzden Gökalp, uzun uzun saf ırk olmadığını, Türkçülüğün bir
terbiye, bir hars meselesi olduğunu anlatır. Başka ne diyelim? Şunu diyelim:
Einstein’in alıntı yaparak, deha ile ahmaklık arasındaki fark, dehanın sınırlarının
bulunmasıdır, diyelim. Ancak bazen ahmaklıkla kötü niyeti ayırmak kolay
olmuyor.

 

Bir Marksist milliyetçi: Benedict Anderson

Bir başka Marksistten, kitabının ismi bizde yanlış tercüme
edilen Benedict Anderson’dan bahsetmek istiyorum: Hayal Edilen Cemaatler yerine
Hayalî Cemaatler. Ve kozmopolit sol, bunu, milletin gerçek değil, hayali
olduğunu söylüyor diye satmaya çalıştı. Kitabı okumadan tabi. Tercüman ve
yayınevi okumuştur ümit ederim! Bakınız dostlarım, “imagined” hayal edilmiş,
hayal edilen demektir. Hayalî olsaydı “imaginary” olurdu. Ama Azerbaycan
ağzında denildiği gibi, “enteldir, yazıktır”. Şimdi o kitaptan alıntı
yapacağım:

 

İlerici kozmopolit entelektüelin (daha ziyade Avru­pa’da
mı?) milliyetçiliğin neredeyse hastalıklı karakteri, Öteki’ne yönelik korku ve
nefreti ve ırkçılıkla yakınlığı üzerinde ısrar ettiği çağımızda, milletlerin
sevgi, hatta derin ve fedakârca sevgi ilham ettiklerini insanlara
hatır­latmamız gerekir. Milliyetçiliğin kültür ürünleri —şiir, edebiyat, müzik,
plastik sanatlar— bu sevgiyi binlerce farklı biçimde ve üslupta gösterir.
Hâlbuki korku ve iğ­renme ifade eden milliyetçi ürünler pek enderdir.

Gerçek şu ki milliyetçilik tarihî kaderi düşünür, buna
karşılık ırkçılık ebedî bulaşmalarla uğraşır. Bu bulaşıklık zamanın
başlangıcından bu yana tarihin dışında iğrenç çiftleşmelerden kaynaklanmıştır.
Ne pasaportu taşırsa­lar taşısınlar, hangi dilleri konuşurlarsa konuşsunlar
zenciler, görünmez bir katran fırçası sayesinde ebediyen zencidir; İbrahim’in
tohumu Yahudiler ebediyen Yahu­didir. (Bu yüzden Nazi için Yahudi Alman her
zaman bir sahtekârdı.) Irkçılığın rüyaları aslında millet değil sınıf
ideolojilerinden kaynaklanır: Öncelikle hükmeden­lerin ilahi yetki
iddialarından, aristokrasilerin ‘mavi’ veya ‘beyaz’ kanlılığından ve aile
asaletinden. O yüz­den ırkçılığın babasının bir küçük burjuva milliyetçisi
olmaması, tam aksine, Gobineau Kontu Joseph Arthur olması bizi şaşırtmaz.

 

Benedict Anderson (1936- 2015) sıkı bir İrlanda milliyetçisi
idi. Onu, milliyetçiliğe karşı koçbaşı olarak kullanamazsınız.(Alıntı: Milli
Düşünce Merkez.)

Kaza Namazı

0

Son zamanlarda facebook’ta
dolaşan bir videoda, din adamı olarak geçinen birileri ısrarla dinde Kaza Namazı olmadığın ispat etmeye
çalışmaktadır. Acizane kanaatime  göre bu
 gibi faaliyetler, İslam’a hizmet
etmekten ziyade  bilakis, Dinimizi ifsat
etme, Müslümanlar arasına nifak sokma gayesine matuf bir hareket tarzı
olarak  görülmektedir..

  Bahsi geçen videoda önce, namazın hikmetleri
çok güzel anlatılmaktadır. Şöyle ki, Namazın çok mühim bir ibadet olduğunu, bu
sebeple hiçbir suretle kazaya bırakılamayacağı ifade edilmektedir. Bir cümlesinde
ise, aynen şöyle diyor, Namaz her ne
olursa olsun,  mutlaka zamanında  kılınmalıdır.  Hatta, ameliyata  girmiş dahi olsa, bir iki dakika fırsatını
bulup, namazını  yine kılmalıdır.
Tabii
ki burada namazı mutlaka kılması icap eden şahıs, ameliyat olan mı, yoksa
ameliyatı yapanlar mı olduğu belli değil. Tam muğlak bir ifade tarzı. En
azından yoğun bakımda yatanların, abdest alamayacak durumda olanların,
namazlarını kazaya bırakmamak için nasıl hareket edeceklerine dair her hangi
bir açıklama da bulunmamaktadır.

Muhterem Din Adamı,
bütün bu anlattıklarından sonra kesin hükmünü veriyor. Dinimizde
Kaza Namazı yoktur.
 Ben, böyle bir
ifade tarzını bugüne kadar hiç duymadım. Zira hocalarımız ve vaizlerimiz bilhassa
Kandil Gecelerin de yaptıkları konuşmalarda, bu gecelerin layıkı veçhiyle ihya
edilebilmesi için bu gecelerde kaza borcu olanlar, kaza namazı, Kaza Namazı
borcu olmayanlar ise, Allah rızası için Nafile Namaz kılsınlar diye yıllardan
beri cemaate telkinde bulunmaktadırlar. .Hocalarımız, herhalde bu güne kadar
bizleri yanlış yönlendirmiş olamaz. Böyle bir şeyin olabileceği aklımın köşesinden
dahi geçmez.

Bu cümleden olarak, şu
hususu ifade eydim ki, Kuran’ı Kerimde, vaktinde kılınamayan namazların kaza
edilmesi ile alakalı olarak herhangi bir hüküm bulunmamakla beraber, Hz.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) vaktinde kılamadığı namazları kaza etmiş ve ashabına
da bunu tavsiye etmişlerdir.

            
Resûl-i Ekrem (s.a.s.), “Kim
namazı unutursa veya uyuyup kalırsa hatırlayınca onu kılsın. Onun keffâreti
ancak budur.”
(Buhârî, Mevâkîtü’s-Salât, 37; Müslim, Mesâcid, 315)
buyurmuştur.

 Yine Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Hendek
Savaşı sırasında harbin şiddetlenmesi sebebiyle, ikindi namazını kılamamışlar;
bunun üzerine “Bizi ikindi namazından
alıkoydular. Allah da onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun.”
diye
beddua etmiş ve ikindi namazını akşam ile yatsı arasında kaza etmişlerdir.
(Müslim, Mesâcid, 205).

 Ayrıca, Hayber’in Fethinden dönerken, bir yerde
konakladıklarında uyuyakalmışlar ve vaktinde kılamadıkları sabah namazını güneş
doğduktan sonra kaza etmişlerdir (Müslim, Mesâcid, 309).


            Beş vakit namazın farzı ile vitir namazı kaza
edilir. Kazaya kalan sabah namazı, o günün öğle vaktinden önce kaza edilecekse
sünneti de kaza edilir. Ayrıca öğle namazının dört rekâtlık ilk sünneti de
vakit çıkmadıkça öğlenin farzından sonra kılınır. Diğer taraftan,  geçmiş
namazlar, kazaya nasıl kaldıysa öyle kılınırlar, yani seferî olarak kaldıysa
seferî, mukim olarak kaldıysa mukim gibi kaza edilir
(Mevsilî,el-İhtiyâr,220)  .

           
Unutma ve uyuma gibi bir mazeret olmaksızın, kasıtlı olarak terk edilen
namazların kazası ile alakalı herhangi bir hadis bulunmamaktadır. Fakat bu
kasıtlı olarak terk edilen namazların kazasının kılınmayacağı manasına gelmez. Zira,
Ramazan’da kasıtlı olarak yiyip, içmek suretiyle orucunu bozan kimseye Resûl-i
Ekrem Efendimiz (s.a.s.) hem keffâreti, hem de o günkü orucun kazasını
emretmesi (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 382), bir farz ibadetin kasıtlı
olarak terk edilmesi durumunda da kazasının gerektiğine delildir.

 Diğer taraftan, Hz. Peygamber Efendmiz (s.a.s.)
bir mazerete istinaden, vaktinde kılamadığı namazları kaza etmesi ve sahabeye
de bu yönde emir buyurması dikkate alındığı takdir de, mazeretsiz olarak terk
edilen namazların kaza edilmesinin öncelikle gerekli olacağı neticesine
varılır. (Nevevî, el-Mecmû’, III, 68).

Netice itibariyle,
yukarıda yapılan izahatlardan çok açık bir şekilde anlaşılacağı üzere,
Dinimizde Kaza Namazı vardır.
Kendini din adamı olarak kabul eden birilerinin, yok demesiyle, Kaza Namazı yok
olmaz kanaatinde bulunmaktayım.

Namazın kazsının olup olmadığı
misalinde olduğu gibi bu nevi vebali ağır olan ibadetlerin ve fıkhı
hususlarının, hakikatlerin malumat kırıntıları haline dönüştüğü. “facebook”
mecralarında ( ortamında ) tartışılmaması gerektiği ile bilhassa dünyamızı ve
ahretimizi kazandıracak bu tür mühim mevzuların ( Diyanet İşleri  Başkanlığı, İlahiyat Fakülteleri, halk
nezdinde itibar görüp temayüz etmiş hoca efendiler gibi.) kabul görmüş, mercii
ve kişilerden öğrenilmesinde fayda mülahaza etmekteyim.

Mühim bir mesele olarak gördüğüm bu hususu acizane
olarak Siz değerli okuyucularım ile paylaşmak istedim. 

Türkçede Yeni Kelime ve Istılâh Teşkîli Türkçe Sevdalısı Dr. Yesevîzâde Alparslan Yasa Anlatıyor

Oğuz Çetinoğlu: Diller statik (durgun) değil, dinamik (devamlı hareket
hâlinde) bir yapıya sâhiptir. Aynı zamanda yeni kelimelere de ihtiyaç vardır.
Sizinle hareketliliğin sınırını ve yeni kelimelere olan ihtiyacın karşılanması
mes’elesini konuşmak istiyorum. Umûmî mâhiyetteki bir değerlendirmenizle mülâkatımıza
başlayabilir miyiz?

Yesevîzâde Alparslan Yasa: Bütün diller gibi Türkçenin de, her zaman ve giderek
artan ölçüde, yeni mefhûmlar için yeni kelimeler (bilhassa ıstılâhlar)
teşkîline ihtiyâcı olduğu aşikârdır. Mâmâfıh, hakîkî bir ihtiyâçtan
bahsedebilmek için, yeni kelimenin yeni bir mefhûmu karşılamak için teşkîl
edilmiş olması lâzımdır.

Çetinoğlu: Okuyucularımız için ‘ıstılâh
kelimesini izah eder misiniz?

Yasa:Istılâh” (“terim” < Fransızca “terme”); ilmî, teknik, meslekî herhangi
bir sâhaya âid bir mefhûmu, o dili konuşanlar arasında yanlış anlamalara ve
ihtilâflara meydan vermiyecek şekilde iyi tesbît ve târîf eden kelimedir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Türkçemizde sâdece ihtiyaç hâlinde mi
kelime türetiliyor?

Yasa:
Maâlesef, hayır! Vazıyet tam tersidir: Türkçede, bir asra yaklaşan bir
zamândır, yeni mefhûmlar için kelime türetmekten ziyâde, bir takım ideolojik
sâiklerle, asırlardır Târîhî Türkçenin malı olmuş İslâm Medeniyeti kaynaklı
kelimeleri dilden tasfiye gayreti içinde, mütemâdiyen ve planlı bir şekilde
onların yerine yeni kelimeler ortaya atılmakta ve bunlar resmî dayatmalarla
yaygınlaştırılmaktadır. Istılâhiyât sâhası ise, kasd-ı mahsûsayla ve neredeyse
bütünüyle Fransızca veyâ “Frenkçe”ye terkedilmiştir…

Çetinoğlu: Sözünüzü keseceğim için özür dilerim! ‘Târihî Türkçe’den kastınız nedir?

Yasa: Kısaca,
Osmanlı veyâ İstanbul Türkçesidir. Sâdece “Türkçe” demememizin veyâ “İstanbul
Türkçesi”nden ziyâde “Târihî Türkçe” tâbirini tercîh etmemizin sebebi, 1930’lu
senelerden îtibâren inşâ edilen, Türkçe, Fransızca ve uydurma kelimeler ve
uydurma kaideler halitası sun’î, uydurma bir dil olduğu hâlde mürâîce
“Öztürkçe” tâbir edilen ve 1960 Darbesiyle Resmî Dil yapılan köksüz, zevksiz,
alafranga dille zıdlaşmak, onu reddetmek ve bu Uydurmacanın karşısında târihin
deriliklerine kök salmış, Anadolu Türkçesi düşünüldüğünde bin sene, ona da
temel olan dil düşünüldüğünde binlerce sene gerilere giden bir târihî vetîre
içinde teşekkül etmiş, bu vetîre içinde zenginleşmiş, incelmiş, derinlik
kazanmış, büyük bir kültür dili hâline gelmiş bir Türkçemizin, sağlam mantıklı,
büyük ifâde kudretini hâiz, zarîf  bir
dilimizin, hakîkî Türkçemizin mevcûd olduğunu vurgulamaktır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Lütfen devam eder misiniz?

Yasa: Yeni
olarak ortaya atılan kelimelerin büyük bir kısmı Uydurma kelimelerdir
(“barbarismes”). Çünkü türetme veyâ teşkîl kaidelerine aykırıdırlar.

Çetinoğlu: Misal göstermeniz mümkün mü?

Yasa: Tabîi…
Meselâ -sAl, -mAn, -Ay, -v gibi
Fransızcadan (ve “Frenkçe”den) devşirme eklerle teşkîl edilen bütün kelimeler
uydurmadır. Öz-el, kamu-sal, uz-man,
öğret-men, düz-ey, yüz-ey, yap-ay, sına-v, tür-ev
gibi… Kezâ fiil kökü /
isim kökü ayrımını ve ekin vazîfesini umursamadan teşkîl edilen bütün
kelimeler… Ön-em, toplu-m,
kap-sa-m,sor-u-m-lu, yük-ü-m-lü, öz-gü, il-gi-nç, orta-m,
ilh… Fransız
şîvesine uygun uydurmalar: dilbilim,
toplumbilim, artsürem, anlambirim, metinlerarasılık, sözyapım,
ilh… Dahası,
Fransızca, “dış-”, “eş-”, “iç-”, “ön-”,
“öz-”, ”tek-”, “yad-”
gibi bir takım ön ekler ihdâsıyle dahi taklîd
edilmektedir. Meselâ exportation:
dışsatım, équivalence: eşdeğer, instinct: içgüdü, prévoir: öngörmek, autonomie:
özyönetim, monothéisme: tektanrıcılık, indéterminisme: yadgerekircilik,
ilh…

Çetinoğlu: Türkçede ‘ön ek’
yoktur
.” Diyorsunuz…

Yasa:
Yoktur! Türkçe, Fransızca gibi, sondan ve önden eklemeli bir dil değildir;
münhasıran sondan eklemeli bir dildir. Fakat dilimizi Fransızcalaştırmak
kasdıyle, buna tevessül etmişlerdir. Uydurmacayı Resmî Dil yapmaya muvaffak
oldukları için, bugün “öngörmek” ve “öngörü”, “önsöz” “eşdeğer”, “eşzamanlı”
gibi ön ekli uydurmalar, hemen herkesin ağzındadır.

Bu Uydurmalarla
berâber, ayrıca, menşei 19. asır ortalarına kadar çıkan “Güneş-Dil
Sahte-Teorisi(1)” (daha doğrusu stratejisi) ile, Türkçenin kapıları
ardına kadar Fransızca kelimelere açıldığı, bunlar -“Öztürkçe” oldukları
iddiâsıyle- “okul” (<école)
kitaplarına konulduğu, hattâ (“Türkçenin de bir Hind-Avrupa dili olduğu”
iddiâsıyle) cümle kuruluşu dahi -devrik cümlelerle- Fransızcaya benzetilmeye
çalışıldığı için, Türkçe, yapısı, zevki ve kelime hazînesi îtibâriyle büyük
ölçüde Fransızcalaşma vetîresine sokulmuş, -1960 Darbesinin ardından- bu
Fransızcalaşmış, istikrârsızlaşmış, köksüzleşmiş, nesebsizleşmiş “Türkçe”ye,
“Öztürkçe” adı altında, resmî dil statüsü kazandırılmıştır. O târihten beri,
“Türkçe” (yâni resmî dil sıfatıyle Türkçe, yoksa -târîhin derinliklerinden
günümüze- kendi tabiî mecrâsında varlığını ve inkişâfını devâm ettiren Târihî
Türkçe değil), fetret (2) devrini yaşamaktadır.

Çetinoğlu: “Türkçe, ‘Hind-Avrupa dili’ değil.” Diyorsunuz. Hangi grupta
addetmemiz lâzım?

Yasa: Dilciler,
Türkçeyi, menşê bakımından, Moğolca, Mançuca, Tunguzca gibi dillerle berâber Altay
dil âilesine dâhil ediyorlar. Yapı bakımından da, “tek heceli diller (langues monosyllabiques), tasrîfî diller
(langues flexionnelles / bükümlü
diller), iltisâkî diller (langues
agglutinantes
/ bitişgen diller)” şeklindeki üçlü ayrıma göre, iltisâkî
diller zümresi içinde yer alıyor.

Fakat dilcilerin,
dillerin tasnîfinde belki de pek dikkat etmedikleri bir mîyâr da kültürel
yakınlıktır. Hemen her dil muayyen bir kültür veyâ birçok kültür tarafından
yoğrulmuştur. Aynı kültür veyâ kültürler tarafından yoğrulan diller, aynı dil
âilesinde mütâlâa edilecek kadar birbirlerine yakın olabilirler. Bu zâviyeden,
diller arasında kültürel akrabâlık olabilir. Tercümeyle uğraşanlar bilirler ki
tercüme işleminde en büyük zorluklardan birisi, kültürel unsurların tercümesidir.
Hâlbuki menşê ve yapı bakımından birbirinden çok farklı olan iki dil, ağırlıklı
olarak aynı kültür tarafından yoğrulmuş ise, o dillerle inşâ edilmiş metinlerin
tercümesi, aralarında müşterek olan kültürel unsurlar sebebiyle, uzak kültürlü
dillere nazaran daha kolay olabilir. Bu yaklaşıma göre, meselâ Türkçe, Arapça,
Farsça, Kürtçe gibi diller -kültürel olarak- akrabâ dillerdir.

 

(1)Güneş
Dil Teorisi:
Türkçenin dünya târihindeki ilk dil olduğunu ve diğer bütün
(en azından) büyük kültür dillerinin Türkçeden neş’et ettiğini iddia eden
teori. 1930’lu yıllarda Mustafa Kemal tarafından desteklendi ise de, ilmî
delîllere istinâd etmediği, esâs îtibâriyle siyâsî maksadlı olduğu için diciler
nezdinde kabul görmedi.

(2)fetret: parlak iki dönem
arasındaki zayıflık devresi.  

 

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN
YASA

Yesevîzâde
Şâkir Alparslan Yasa, 1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazâsında doğdu.
Baba tarafından Türkistanlı (Fergana’nın Beşarık kazâsından, Hoca Ahmed
Yesevî sülâlesine mensûb bir âile), anne tarafından Halfeti’lidir (Kâtibler
sülâlesi).

1967-1973
senelerinde “Millî Eğitim Bakanlığı” burslusu olarak ve iktisâd tahsîli
maksadıyle Fransa’da bulundu; fakat, tahsîlini tamâmlıyamadan Türkiye’ye
döndü. Avdetinde “Siyasal Bilgiler Fakültesi”ne kaydolduğu hâlde o anarşi
senelerinde yine tahsîlini yarım bırakmak zorunda kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve
gazetelerde araştırma makaleleri ve ayrıca kitaplar neşretmekteydi. Bu
devrede, bâzıları gazetelerde sâdece tefrika olarak kalan on iki kitap
neşretti. Bunlar, daha ziyâde, bâzı siyâsî doktrinler, milletler arası
siyâsetin perde-arkası, Yahûdilik ve Masonlukla alâkalıdır. İslâm hakkındaki
birçok çalışmasından sâdece iki tânesini kitap hâlinde neşretmeye muvaffak
oldu.

1978’den
1987’ye kadar uzun seneler boyunca bir lokma, bir hırka yaşıyarak hayâtını
İslâm Dâvâsına vakfetti. Sonrasında ise, zamân zamân muhtelif işlerde
çalışarak maîşetini kıt-kanâat têmîn edebildi ve kendisine hep sâde hayât
tarzını düstûr edindi.

Anarşi
mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye
tekrâr kayıt yaptırdı ve –hem çalışıp hem okumak sûretiyle- 1998 Ekiminde bu
Fakültenin İktisâd Bölümünden mêzûn oldu. 1999-2000 Öğretim Yılında A.Ü. Dil
ve Târih-Coğrafya Fak. Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’nde okuyarak ikinci
sınıfa geçti. Aynı öğretim yılının ikinci döneminde Hâcettepe Üniversitesi
Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’ne “Özel Öğrenci” statüsünde devâm etti ve
bir sonraki öğretim yılında aynı Üniversitenin Fransızca Mütercim-Tercümanlık
Ana Bilim Dalı’na “Araştırma Görevlisi” olarak tâyîn edildi.

H.Ü.
Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümünde 2003 Haziranında kabûl edilen Yüksek
Lisans Tezi, György Lukács (Lukaç)’ın 
ictimâiyâta dayalı (sociologique)
tenkîd usûlüyle  Fransız klasik romanı
hakkında bir tedkîkdir. Tedkîkde evvelâ Lukács’ın usûlü îzâh edilmiş,
müteâkiben bilhassa Balzac, Flaubert ve Zola üzerinde durulmuştur.

Yine
aynı Bölümde 2009 Haziranında kabûl edilen Doktora Tezi ise, “tercüme
ilmi”nin müstakil bir müsbet ilim dalı olarak inşâına bir teşebbüs
mâhiyetindedir. Doktora Tezi, aynı zamânda, 19. asır ilâ 20. asrın ilk
yarısında bilhassa Fransızcadan Türkçeye tercümeler vâsıtasıyle Türk
kültürünün Avrupa kültüründen istifâdeye yöneldiği, tercümeler lâlettâyîn
değil, gayet şuûrlu bir şekilde Türk dilini, edebiyâtını ve sâir cepheleriyle
bir bütün hâlinde kültürünü geliştirmek gayesiyle yapıldığı için bu kültürel
temâsın umûmî bilançosunun gayet müsbet olduğu, Türk kültürünün bu sâyede
yeni edebî türler ve ilmî-teknik bilgilerle zenginleştiği ve asrî Türk
nesrinin de bu tercümelerle kurulmuş olduğu gibi husûslara dikkat çekmekte ve
mukayeseli edebiyât çalışmalarına da yol göstermektedir.

Hâcettepe Üniversitesinin Fransızca Mütercim-Tercümanlık
Anabilim Dalında 2000-2001 Öğretim Yılından başlıyarak 2013-2014 Bahar Dönemi
sonuna kadar evvelâ “Araştırma Görevlisi”, sonra “Öğretim Görevlisi”
sıfatıyle, tercüme sâhası ile alâkalı muhtelif derslerle berâber, mukayeseli
Fransız-Türk edebiyatı, kültürler arası haberleşme, mukayeseli Fransız-Türk
grameri, iktisâd, hukuk, Avrupa Topluluğu hukuku, milletlerler arası
kuruluşlar, gazete dili, gibi 20 civârında farklı ders verdi. Sonra 15 ay
kadar AİBÜ İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde Yrd. Doç. olarak çalıştı
ve orada matbûât târihi dersini verdi. 2016 Nisanında yaş haddinden emekliye
sevkedildi.

2002 senesinden beri, tercüme sâhasıyle, ayrıca mukayeseli
edebiyât ve Fransız edebiyâtı ile alâkalı ve muhtelif “akademik” mecmûalarda
neşredilmiş –bâzıları kitap hacminde- 
20 civârında makalesi bulunmaktadır. Bunlardan mâadâ, tercüme
kitapları, milletler arası “sempozyumlar”da sunduğu teblîğleri, değişik
tercüme kitaplar hakkında hakem raporları ve (ortak müellifi olduğu Türk Eğitim Sistemi. Alternatif Perspektif,
T. Diyânet Vakfı Yl., 1996 gibi) daha başka münteşir “akademik” çalışmaları
mevcûddur.

Araştırma makalelerinin neşredildiği gazete ve mecmûalar: Hilâl (1967, 1975, 1980), Yeniden Milli Mücâdele (1970-1971), Millî Gazete (1974-1977), Vesîka (1976),  Sebil
(1976-1980), Yeni Devir
(1977-1978), Şûrâ (1978), Nizâm-ı Âlem (1979), Defter – Edebiyat, Tarih, Politika,
Felsefe
(1987), Dış Politika –
Risâle
(1988, mülâkat), Yeni
Düşünce
(1988), Zaman (1989,
mülâkat), Önce Vatan (2015,
mülâkat), Derin Tarih (2014-2016). Yeni Söz (2017-2018).

Münteşir kitapları: Perde-Arkasında
Kalan Yönleriyle Sosyal-Demokrasi
(Dağarcık Yl., 1975), TÖB-DER Mes’elesi (Sebil Yl., 1976), Kıbrıs Harekâtının Perde-Arkası (Yeni Devir, tefrika, 1977), Kıbrıs Mes’elesi – Bir İhânetin
Perde-Arkası
(Yeni Devir,
tefrika, Temmuz – Ağustos 1978), Bilderberg
Group – Bir Gizli Cem’iyet Ötesinden Dünyâda Fikriyatlar Mücâdelesinin
Perde-Arkası
(Kayıhan Yl., 1979), Sovyetler
Yahûdi Aleyhdârı mı, Âleti mi?
(Yeni
Devir
, tefrika, Mart 1979), Nasıl
Bir Dünyâda Yaşıyoruz?
(Hilâl Yl., 1980; evvelâ Aralık 1978 – Ocak
1979’da Millî Gazete’de tefrika
edildi), Yahûdi Âlet-Fikriyatı
Sosyal-Demokrasi
(Millî Gazete,
tefrika, Nisan 1986), Lâisizm – İlme
Göre Dîn-Dünyâ Münâsebeti
(Zaman Yayın-Dağıtım, 1986), Yahûdilik ve Dönmeler (Araştırma Yl.,
1989), Süleyman Demirel veyâ Yalan
Üzerine Kurulu Bir Politik Hayât
(Hakîkati Arayış Neşriyatı, 1990), Kur’ânî Hadîslerin Diliyle Hz. Muhammed’in
Gerçek Şahsıyeti – Sevgi Peygamberi
(Hakîkati Arayış Neşriyatı, 1996), Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik
Kaynaklı Sapmalar (“Öztürkçe” Dayatmasıyle Fransızcalaştırılan Resmî Dil)
(Kurtuba
Yl., 2013), Türkçenin İnkişâfı İçin
Tercüme
(Hitabevi Yl., 2014), Milletimize
Revâ Görülen Kültür Jenosidi
(Hitabevi Yl., 2014), Kur’ânî Milliyet Telâkkîsi ve Irkçılık Sapması (Kurtuba Yl.,
2015), 1920’li, 30’lu Senelerin Tercüme
Faâliyeti (Nazariye ve Kültürel-İctimâî Tahavvül)
(Kurtuba Yl., 2018).

                                                                       

Kimler sevgi, kimler nefret yolcusu?

Bir topluluğu bir arada tutmanın iki yolu vardır. Ve bu iki
yol birbirine taban tabana zıttır. Biri sevgiye, öteki nefrete dayanır.
Birincisi zor, ikincisi görece kolaydır.

Sevgiye dayanan yola, grup mensuplarının birbirini
sevmesiyle çıkılır. Bu sevgi ortak değerlere dayanır. Ortak bir geçmiş varsa,
ortak atalar varsa, ortak zaferler ve ortak hezimetler varsa, iç bağlar
kuvvetlenir de kuvvetlenir. İşte buna milliyetçilik diyoruz. Ve bu sevgi ile
bağlanma mekanizması, insanlığın kökeninde var. Kusura bakma Jan Jak Ruso,
insan hiçbir zaman tek başına yaşayan asil vahşi olmadı. İnsan demek, toplum
demek ve toplum sevgi demek; karşılıklı bağlılık ve güven demek. Onun için
milliyetçilik genetiktir diyoruz.

Irkçılar ve popülistler

İnsanları bir arada tutmak için bir de nefrete dayanan yol
vardır. Şu kötü, bu kötü, şu düşman, bu hain…

Nefret yolu milletlerden ziyade siyasî hareketlerin tercih
ettiği bir mekanizmadır. Irkçıların ve popülistlerin. Millet gibi doğuştan
olmadığı için propaganda ile devamlı canlı tutulması gerekir. Nazizm, komünizm
bu yolun yolcularıydı. Birincisi Almanya’daki Yahudiler ve ikinci derecede de
diğer azınlıklardan nefret üzerine kurulmuştu. Komünizm varlıklılardan nefrete
dayanıyordu.

Bilmem kaçıncı tekrarım olacak ama Kesin İnançlılar‘ın
yazarı Eric Hoffer’in cümle-i bercestesinin yeri geldi yine: Allahsız hareket
vardır ama şeytansız hareket yoktur! Allahsız hareket? Komünizm tabi.. Nazilik
de pek dindar sayılmazdı. Düşünün, İŞİD gibi sözde Allah yolundaki hareketler
bile Allah veya Müslüman sevgisinden ziyade kâfir nefreti üzerine kuruludur.
Bir başkası: Boko Haram. Bakınız sevgi değil, “haram”. Yahudi, kapitalist,
kâfir… Şeytan bunlar işte. Şeytan yerine çağımızın entelektüel lafını da
kullanabilirsiniz: Öteki.

Damlalar ve insanlar

Durmuş Hocaoğlu rahmet istedi. O sosyal konuları fizikten
benzetmelerle anlatırdı. Ben de onun benzetmelerini anladığımı düşünürüm; ne de
olsa meslektaş sayılırız. Kimya’da bir damlanın damla olabilmesi için iki yol
vardır. Ya damlanın taneciklerinin- yani atom veya moleküllerinin- birbirini
çekmesi, dışlarındaki maddelerin çekiminden fazla olacak… O zaman damla
bulaşmadan, yayılmadan öylece durur. Örnek, bir cıva damlasının, sıvı olduğu
hâlde birçok yüzeyde damlalığını korumasıdır. Bu sayede, bulaşmadan,
yayılmadan, dağılmadan, “cıva gibi”, yuvarlanır.

İkinci yol, çevrenin itimidir; o zaman da damla oluşur.
Örnek su içindeki yağ zerresidir. Su yokken bulaşan, yayılan yağ, suyun
içindeyken damlacıklar hâlinde öylece durur. Bu yağla suyun birbirlerini
sevmemelerindendir. İnsan toplumları olsalar, aynı şeyi sağlamak için Hitler
gibi sabah akşam nutuk atmak gerekirdi. Gevşetmeye gelmez. Birkaç gün sussanız,
maazallah, insanlar birbirini sevmeğe falan başlar ve sizin etrafınızdan
ayrılıverirler. O yüzden, sizin adamlarınızı bir arada tutmak için ötekilerin
ne kadar hain, ne kadar aşağılık, ne kadar kötü niyetli olduklarını anlatmanız,
nefretinizi dinleyicilerinize geçirmeniz lazım. Yüzünüz nefretle gerilmeli – ne
güzel laftır: takallüs etmeli- sizi dinleyip seyredenlere o saniye kahrolası
düşmanlarınızı infaz edecekmişsiniz gibi gelsin.

Eğer prompterleri rahat okuyabiliyorsanız, operatörler de
size uyum sağlıyor, senkronize oluyorsa, nefretten başka arada sırada
aşağılayıcı bir alay üslubu da tutturabilirsiniz. Fakat okuma-yazmanız sağlam
değilse, nefret daha güvenlidir. Kekeler, şaşalarsanız, adamlarınız buna
öfkenin sebep olduğunu zanneder; daha da iyidir. Yüz ifadeleriniz, bakışlarınız
da konuya uygun olmalıdır.

Nefret eğitimi

Bir başka rahmet isteyen de Coşkun Karakaya idi… Usta ressam
ve Gazi Eğitim’in resim hocasıydı. Mehmet Başbuğ ve daha nice ustanın da
ustasıydı. Töre-Devlet Yayınları’nın ilk kapaklarının tamamı, Emine Işınsu
romanlarının kapak tasarımları hep Coşkun’undur.

Bir gün üst kat penceresinden futbol sahasına bakarken bir
grup gencin kale çizgisinde sıraya girdiğini, en baştakinin her birinin yüzüne
tek tek baka baka diğer uca geçtiğini görür. Sonra diğeri aynı işi yapıyor ve
herkes herkesin yüzüne birer defa bakarak geçit yapıyormuş. Öğrencilerinden
birini çağırıp, bunlar ne yapıyor diye sormuş. Ağzımızı hayretten açık
bıraktıran açıklama şu: Bu gençler sınıf nefreti ile bakmayı öğreniyormuş!
Baktıklarını burjuva kapitalist, kendileri de ezilen proletarya yerine koyuyor
ve rollerine yaraşan bakışları edinmeye çalışıyorlarmış.

Onlar öyleydi. Acaba bugünküler de “haine bakış”, “kâfire
nazar”, “zillete nefret” eğitimi falan görüyorlar mı? Ne dersiniz? Televizyonda
bakışa uygun el-kol hareketi de lazım.

Eğitimi bu kadar tenkit ettim. Fakat nefretçilerin yüzüne ve
vücut diline bakıyorum. Son derece başarılılar. Demek ki başarılı eğitimciler
de var. Değme eski ihtilalci, değme DAEŞ’çi ellerine su dökemez. Şeytanınız bol
olsun!(Alıntı: Milli Düşünce Merkezi)