15.5 C
Kocaeli
Salı, Haziran 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 453

İktidarın Performansı

Belirli bir büyüklüğe ve kaliteye
erişmiş işyerlerinde uygulan “performans yönetimi” kavramından çoğumuzun
haberdar olduğunu sanıyorum.

“Performans, bir işi yapan bireyin, bir grubun ya da bir örgütün,
o iş
le amaçlanan hedefe yönelik neye ulaşabildiği, neyi sağlayabildiğini gösteren nicel ve nitel bir kavramdır.” Yani
sayısal olarak ve kalite olarak belirlenmiş hedefleri gerçekleştirme puanını
ifade ediyor.

“Bireysel ve grup
performansı
ise örgütün amaçları doğrultusunda, bireyin veya grubun belirlenen
hedeflere ve standartlara ne ölçüde ulaş
abildiğinin göstergesidir. Örgütsel performans da
sistemin toplam performansı olarak tanımlanabilir.”

Eğer bir örgütte performans yönetimi
uygulanıyorsa orada örgütün uzun vadeli amaç
ları ve planları
doğ
rultusunda çalışanların performanslarının
izlenmesi, ölçülmesi ve değerlenmesi yapılıyordur. Buna bağlı olarak da ücret
yönetimi, kariyer yönetimi, motivasyon ve disiplinle ilgili teknikler
uygulanıyor demektir.

Performans değerlendirmesi
yatırılan
sermayenin verimli bir şekilde kullanılmasını sağlayan bir kavram ve
sürecin adıdır.

Performans değerlendirme kavramı, tüm örgüt (çalışan, yönetici, insan kaynakları, üst yönetim) çalışanları için oldukça kritik bir konudur. Doğru uygulandığı takdirde, örgüt içinde verimliliği arttırır. Bu nedenle letmelerin varlığı ve sürekliliği, performans
anlayışının geçerliliğine ve doğruluğuna bağlıdır
denilebilir.”

**********************************

Futbolda Var, Şirketlerde
Var, Siyasette Yok

Profesyonel futbol takımları teknik
direktör
ve oyuncu olarak transfer ettikleri kişilere çok yüksek meblağlar
öderler.  Bazen üç yıllık sözleşme
yaptıkları çok ünlü bir teknik adamla birinci senede yollarını ayırırlar.
Gerekçe tamamen o teknik adamın performans notunun düşük olmasıyla
alakalıdır.

Bu kişilerin performansı, takımın
başarılarını ölçen puan, galibiyet sayısı ve her bir oyuncunun matematiksel
rakamlarla
ölçülen performans ölçümlemeleriyle birlikte net olarak
ortaya konulur.

Teknik direktör veya oyuncu ne kadar
ünlü olursa olsun, duygusal olarak takımına ne kadar bağlı olursa olsun değerlendirme
sadece rakamlarla yapıldığı için
sonuç değişmez.

Siyasette ise
böyle objektif değerlendirme yöntemleri kullanmaktan çok uzağız.

Ülkenin bütün kaynak ve imkanlarının
yönetimi görevini verdiğimiz iktidarın değerlendirmesi bir şirket veya futbol
takımından daha önemsiz olmasa gerek.

Ama bu alanda kitleler bilgi
üzerinden değil
, daha çok algı üzerinden ve duygulara yönelik
propagandanın etkisinde
değerlendirme yapıyor.

Oysaki iktidarın başarısını ölçmek için
somut verilere sahibiz. Ekonomide, eğitimde, sağlıkta, güvenlik alanında
ve diğer konularda rakamlarla ölçme ve değerlendirme yapma imkânımız var.

Temel bazı verileri gözden geçirerek
iktidarın performans notunu verebiliriz. Ülkemizin uzun vadeli
amaçları ve hedefleri doğrultusunda
iktidarın performansını izleyebilir,
başarılı ise ödüllendirebilir, başarısız ise görevden uzaklaştırabiliriz.

**********************************

Verilerle İktidarın
Karnesi

Ak Parti ve Tayyip Erdoğan 18 yıldır
tek başına iktidar. Bundan on yıl önce (o zaman Başbakan olan)
Cumhurbaşkanı Erdoğan Cumhuriyetimizin yüzüncü yılı olan 2023 yılı
için hedeflerini açıkladı:

“AB üyesi olmuş,
komşu ve çevre ülkelerle maksimum düzeyde ilişkilerini geliştirmiş, dünyanın en
büyük 10 ekonomisi arasına girmiş bir Türkiye”
vaat etti.

“GSYİH’nın 2
trilyon dolara, kişi başına gelirin 25 bin dolara, ihracatın 500 milyar dolara
ulaşacağını, İşsizlik oranının yüzde 5’e düşeceğini”
müjdeledi.

Hazine ve Maliye
Bakanı Berat Albayrak 2019’da
eski hedefleri oldukça geriye çekerek
yapılmış 11. Kalkınma Planını açıklamıştı:

“2023’de GSYH 1
trilyon 80 milyar dolar, kişi başı milli gelir 12.484 dolar, ihracat 226 milyar
dolar, işsizlik ise yüzde 9,9 olacak”
demişti.

Damat Bakan Berat Albayrak yeni
açıkladığı YEP (Yeni Ekonomik Program 2020) ile 2023 yılı hedeflerini
tekrar değiştirdi: “GSYH 875 milyar dolar, ihracat 214 milyar dolar, işsizlik
yüzde 10,9
olarak revize edildi.

Üç ay önce dahi “2020’de yüzde 5
büyüyeceğiz”
demişti, şimdi “yüzde 0,3 büyüyeceğiz” dedi.

****

AB üyesi olma hedefinden
vazgeçmiş, komşularının hepsiyle sorunlu, birçoğuyla ilişkisini kesmiş
bir ülke olduk. Ekonomik veriler de hiç iç açıcı değil.

Bırakın dünyanın en büyük 10
ekonomisi arasına girmeyi, ilk 20 listesinden çıkmak üzereyiz.

Son hedeflerin de tutmayacağı şuradan
belli. 2020 yılı hedeflerinde bile çok ciddi sapmalar var. (TÜİK’in çok
değerli “katkıları” ile bile) Milli Gelirimiz 702 milyar dolar. Düzeltilmiş
kişi başına milli gelirimizin 9.738 dolar olması hayal. En iyimser
tahminle 8.300 dolar olabilecek.

30 milyona çıkacağı vaat edilen çalışan
sayımız
26,7 milyon kişi oldu.

Döviz kurları, işsizlik
ve enflasyon tahminleri kendi rakamlarıyla bile çok şaştı. Gerçek değerleri
kimse ağzına bile alamıyor.

*******************************

Şirketiniz Olsa Yönetimini
Emanet Eder Misiniz?

2020 yılının milli
gelirini 2007 yılının milli gelirinin altına düşürmek
, 13 yıldan beri
ülkeyi büyütememek çok açık bir başarısızlık değil midir?

(Rubil Gökdemir
hesaplamış: 2007 yılı GSYH 678 milyar dolardı, ABD’nin enflasyonu dahil
edilirse bugünkü değeri 854 milyar dolar ediyor. 2020 yılı hedefi olan 702
milyar dolarlık GSYH
13 yıl öncesinin değerinden daha düşüktür.)

Siz bir şirketiniz
olsa ve Genel Müdürünüz şirketinizin gelirlerini 13 yıl önceki seviyesine geriletse,
borçlarını ödenemeyecek kadar çoğaltsa, işçilerinizin bir kısmını işten
çıkarsa, hisse senetlerinizi pula döndürse, tefeciler haricinde kimse
şirketinize borç vermek istemezse tavrınız ne olur?

Bugüne kadar
şirketiniz için kısa ve uzun vadeli hiçbir hedefi tutturamamış,
vaatlerinin hepsi boş çıkmış bir Genel Müdürü görevde tutar mısınız?

“Adam namaz
kılıyor, bayrak asıyor, O’nu kıskanıyorlar”
diyerek maaş vermeye devam eder
misiniz?

Toplum Nereye Gidiyor?

Hurra, toplum nereye yuvarlanıyor diye sorup endişelenenler
veya gidişten hisse kapmaya kalkışanlar vardır. 70’li yıllarda Türkiye’nin
kesinlikle Sovyet usulü devrime gittiğine inanıp devrim kabinesinde yer almak
için manevra yapan akademisyenler vardı. Şimdi de Türkiye Cumhuriyeti yıkılmaya
gidiyor diye düşünenler var.

Medler ve cezirler

Bilim ve teknolojideki gelişmelerin geri dönüşü yok. Çünkü
artık bilgi hem birikiyor, hem yayılıyor. Ancak toplumların davranışları,
eğilimleri öyle değil. Birçok sebepten dev bir dalga gibi yükselen bir eğilim,
yine bir dalga gibi hızla alçalıp sönüyor. Toplumların marufları, standartları,
değerlendirmeleri bir o yöne, bir bu yöne salınıyor.

Cemiyette havanın değişmesini en güzel anlatan çalışmalardan
biri Fukuyama’nın Türkçeye Büyük Çözülme diye çevrilen 1999 tarihli kitabı.
Fukuyama modern toplumların, muhafazakârlıkla serbest davranışlar arasında
nasıl gidip geldiğini, sayılarla gösteriyor. Zannedildiği gibi, bugünkü
toplumun çılgın bir serbestliğe doğru yokuş aşağı yuvarlanış içinde olmadığını
görüyorsunuz. Fukuyama Batı’nın ve kendi ülkesi Japonya ve komşularının yakın
tarihini incelemiş. Serbest ve sıkı, liberal ve muhafazakâr dönemlerin bir
birini kovaladığını görüyor. İçki tüketimi, boşanma oranları, evlilik dışı
çocuk sayıları… Fukuyama’nın titizlikle bulup yıllar boyunca izlediği
istatistikler.

 

Mesela İngiltere ve ABD’de 19. asrın başında bugünkü
Amerikan ve İngilizler’in olur mu böyle şey diyecekleri bir sefahat hâkim. 1820
yılında kişi başına yıllık saf alkol cinsinden alkol tüketimi 38 litre
civarında. Bugünkünün dört katı. İşçiler, çiftçiler, gün boyu sarhoş dolaşıyor.
Yalnız içki değil, Fukuyama’nın suç oranları, boşanma gibi ölçüleri de aynı
işaretleri veriyor. Asrın ikinci yarısında, Kraliçe Viktorya döneminde iki ülke
de 180 derece çark ediyor. Öyle ki, bugün bile aşırı muhafazakâr tutumlara
“Viktoryen” denir. Fukuyama’nın ifadesi ile, gençliğinde işe ayık gitmeyen
baba, bir akşam yetişkin çocuğu içki içti diye küplere biniyor.

İdeolojilerin yükselişi ve çöküşü

Bu gel-gitler, toplumun baskı ve propagandaya tepkisiyle de
büyüyor. Sovyetlerin çöküşünün bir sebebi de ideolojik dayatmadır. Bir Kızıl
Ordu subayı, “Çekoslovakya’da halkın yüzüne bakmaktan utanıyorduk” demişti. Bir
başka “utanma” hikâyesine de ben şahidim. Daha önce yazdığım gibi 1969 yılında
Polonya’da katıldığım bir bilim kongresinde, Macar meslektaşım Prof. Yanoş
Ladik, “Bana bak“, demişti, “seni izliyorum, geldiğinden beri burada komünist
arıyorsun.  Burada bulamazsın. Bütün
komünistler sizin tarafta. Macaristan Komünist Partisi Başkanı arkadaşımdır; o
da komünist değil. Resmî lafları söylerken utanıyor!” O yıllarda pek az insan
fark etti ama Sovyetlerin sonu başlamıştı.

 

19 ve 20. asırlara İdeoloji Çağı diyebiliriz. Komünizm,
Faşizm, Nazizm… Son ikisi 1945’te, birincisi de 1989-1991 arasında göçtü. Çok
şükür.

1989 Berlin Duvarı’nın, 1991 Sovyetler’in yıkılışıdır. O
güne kadar, dünyanın birçok yerinden, “Herkesin bir ideolojisi var, bize de
acele bir tane lazım” diyenler vardı. Müslüman Kardeşler’in ideoloğu Seyyid
Kutb bunlardan biridir. Komünizm ve Kapitalizm “ideolojierinin” karşısına
“İslam ideolojisi” ile çıkmak niyetindeydi. “İdeoloji lazım” fikrini, Kutb’un
kendisinden dinleyelim: “… dünya, düşünce ve doktrine dayanan ideolojik
komplekslere doğru ilerlemektedir. İslâmî hareket bu global eğilimin bir
parçasıdır.” Kutb’un ilk kitabının, İslam’da Sosyal Adalet başlığını taşıması
tesadüf değildir.

İdeoloji bastırdıkça muhalefet büyür

İran Devrimi’nin tarihi 1979’dur. İdeolojilerin ölümü henüz
gerçekleşmemişti. O yüzden İran da kendine göre bir İslam ideolojisiyle yola
çıktı. Aradan geçen kırk bir yılda, iki yeni nesil geldi. Ve halkın büyük
desteğiyle gelen molla yönetimi, gittikçe, Ladik’in bana ’69 yılında tarif
ettiği Macaristan yönetimine benzedi. İran’ı tanıyanlar, dindarlığa karşı büyük
bir reaksiyonun yükseldiğini anlatıyor. Hatta rejimin İslamiyeti’ne inat,
Hristiyan misyonerler başarı kazanmaya başlamış. İran’ı tanıyan, oralı bir Türk
arkadaşım, “Her gün otobüslerle Türkiye’ye, buradaki misyonerlere vaftiz olmaya
geliyorlar” diyor ilave ediyor, “Sen bakma İslam Devleti dendiğinde. Türkiye’de
halk kesinlikle daha dindar.” ABD devlet radyosu NPR’nin muhabiri, bir otobüs
İranlı’nın 2018’de Denizli’de vaftiz edilişini anlatıyor. (İngilizce’den
çevirebilirseniz: https://n.pr/2RNaZxZ)

19. ve 20. asırlar ideolojilerin med çağları idi. İdeoloji
suları yükseliyordu. Sovyetlerle birlikte bu çağ sona erdi. Şimdi ideolojilerin
cezir çağıdır. Türkiye’de dindar nesil yetiştirmek için yola çıkanlar, dinin
ideoloji, ideolojinin din yerine geçirildiği denemeleri yakından incelemeliler.
Dindar nesil yetiştirmek yerine, ideolojinizle birlikte dini de gömebilirsiniz.
İran’daki gibi. Çünkü din adına hareket edenlerin hatalarının faturası dine
çıkarılıyor.(Alıntı: Milli Düşünce Merkezi)

“Karabağ Yüreğimde Bir Şahdamardır”

90’lı
yılların başlarında Karabağ, Bosna, Çeçenistan Savaşlarını, Katliamlarını 20’li yaşlarımızda birebir
heyecanla yaşadık. Hep birşeyler yapmak için çırpındık durduk ve fakat sonuca
tesirsizlik ruhumuzu tarumar etti. Belki de bu yüzden şiire sığındım, belki de
bu yüzden “şiirlerinde çok fazla mermi, namlu, şarjör, bomba vs. var”
eleştirisi almaktayım.

            Kapanmayan
28 yıllık yaramız
Karabağ’la ilgili Nisan 2016’da şöyle yazmışız: “Ha Karabağ, Ha Karaman!” Sınır çatışmalarındaki
münferit kahramanlıklar ve birkaç köyün geri alınması tesellilerini bir kenara
koyarsak ilk kez ‘İşgal Altındaki
Azerbaycan Toprakları
’nın önemli bir bölümünün kurtarılması gibi bir tarihî
eşikteyiz. 100 yıl önce Kâzım Paşa’nın
ve 102 yıl önce Nuri Paşa’nın Eylül ayındaki kutlu seferlerine/zaferlerine inşallah bir yenisi
eklenmek üzere.

            Neticede askerî üstünlüğün masada da
sürdürülmesi şart. Bu noktada Suriye,
Libya ve Doğu Akdeniz’deki dengelerin de mönüde olacağı kesin. Seçim
arifesindeki ABD’de klasik Yahudi, Rum ve Ermeni Lobiciliğine[1] yönelik tribün şovları
saymazsak görünen rakibimiz Fransa,
görünmeyeni İran ve dengeleştirici/muvazenetör
Rusya. Bir Türkiye + Azerbaycan
ortak zaferine karşı nüfusunun yarısı Türk olan bir İran İslam Cumhuriyeti, dindaşı ve mezhepdaşı olmanın ötesinde
haklılığı BM Güvenlik Konseyi’nce bile
tescil edilen (Bkz. 822, 853, 874 ve 884 nolu Kararlar)  Azerbaycan’ı değil de Ermenistan’ı
destekliyorsa stratejik çıkarların herşeyin önünde gelmesindendir. Kasım Süleymanî’nin Karabağ Savaşı’nın
başından beri Ermenilere yardımları hâlâ kayıtlardadır.

Bizim gibi sürekli dış kaynaklı soğuk veya
sıcak hava dalgasıyla
beraber büyüyen, biraz da Türk-İslam Dünyasının sorunlarıyla
hemhâl olan nesillerin dış politika uzmanlığı monşer veyahut yandaş büyükelçilerden çok daha iyidir. Hele de
tarih derslerinde okulu kırmadıysanız yada aykırı teşekküllerin propagandasına
mâruz kalmadıysanız.

Dış politikada ideolojik yaklaşımlar da çıkar
endekslidir. Amma velâkin milletlerin
olaylara
ve olgulara temel yaklaşımı
er yada geç devletlerini hizaya sokar
veya kökünden sarsar. Böyle günlerde sağduyunun
dışında bir frekans yayanlar
tarihî hafızaya not edilir. Haktan, haklıdan
yana olmak bir ilkedir; kardeşliğin hakkını vermek de bir ilkedir lâkin hakkı
savunurken haksızlık yapmamak da aynı ilkenin çeperidir. TBMM Başkanı’nın
Ermenistan’ı bir “Terör Devleti
nitelemesi çok doğrudur ama bu Ermeni
Halkını
nitelemez. İçte ve dışta bu tip genellemelerden günahtan kaçınır
gibi kaçınmak gerek.

Anamuhalefet Partisi’nin Genel Başkan Yardımcısı’nın
Bakü Büyükelçiliği yapmış olmasına rağmen ilk anda ettiği sözler gözden
kaçırılmamalıdır ama Meclis’te İktidar
ve Anamuhalefet ile ekürilerinin Ortak Deklarasyonu
o bir kişinin yâvelerinin çok üzerinde tutulmalıdır. Ortak
Bildiri’ye katılmayı bırak açıktan Ermenistan’ı tutan, sözde Ermeni
Soykırımı’nı diline pelesenk eden ve
adını zikrettiği kimlikten çok başka bir kimliğin mücadelesini veren bir
Politik-Terörik Yapı
’nın duruşuna sövmek yerine stratejik çıkarsamalarla
önleyici politika üretmek gerekir.

Lobiciliğin Türkiye’yi de nüfuz alanında tuttuğunu
bilirseniz bu tiplerin birçok Partide
varolduklarını hatta zaman zaman Türkiye’nin
veya dış politikasını bu minvalde
etkilediklerini yakın tarih örnekleriyle görebilirsiniz. Dahası Bölücülük yalnızca etnik bir kimlik
üzerinden değil ideolojik ve politik kimlikler üzerinden de sergileniyor
.
Bkz: Sosyal Medya. Dolayısıyla birleştirmeyen bizden değildir; her alanda ve her fırsatta ayrımcılık yapankalleştir”.

Bırakın da çeyrek asır sonra bir Zafer Kutlaması yapalım, Sınırlı
Sorumlu
olarak.



[1] Orijinali: “Azerbaycan
Yüreğimde Bir Şahdamardır” (Yavuz Bülent BAKİLER)

[2] Dünyanın en şımartılmış
ülkesinin İsrail, Avrupa’nın en şımartılmış ülkesinin Yunanistan ve Ön Asya’nın
en şımartılmış ülkesinin Ermenistan olmasına biraz da bu Lobiciliğin hakkı
olarak bakmak lâzım.. 

Fay Yasası Üzerine

Yeraltında bulunan sıcak ve soğuk
kaynaklarının yeryüzüne ulaşması ile insanoğluna yaşam olanağı veren fay
hatları, zaman zaman meydana getirdikleri depremlerle de insanoğluna ciddi
kayıplar yaşatmışlardır. Daha önceleri Belediye Meclis Kararları ile şehir
dışına kaydırılmasına karar verilen fay hatları, alınan bu kararlara uymayıp yüz
binlerce yıldır oldukları yerde durmaya devam edince, bu sefer iş daha sıkı
tutuldu ve merkezi idare olaya el atarak, konusunda uzman beş kişiden oluşan bir
ekip ile bir “Fay Yasası” hazırladığını duyurdu. Peki, nedir bu fay yasası?
Neyi amaçlar? Neden ihtiyaç duyulmuştur?

Depremler büyüklüklerine bağlı
olarak ciddi can ve mal kayıplarına yol açan doğal olaylardır. Maalesef bu doğa
olayını önleme, engelleme veya geciktirme gibi bir becerimiz bulunmamaktadır.
Ancak deprem öncesinde alınabilecek tedbirlerle ve önlemlerle meydana
gelebilecek olan zararların azaltmak mümkündür. Deprem tehlikesi olan
ülkelerdeki deprem-yapı yönetmelikleri, 
deprem sırasında oluşabilecek olan kayıpların en aza indirilmesini
amaçlar. Eğer yapılarımız bu yönetmeliklere uygun inşa edilirse, o yapının
olası bir depremde en az hasara uğraması beklenilebilir. Hâlihazırda var olan
yönetmeliklerden farklı olacağı bilinen “Fay Yasası” ile ilgili olarak kamuoyuna
çok fazla bilgi yansımamasına rağmen,  Amerika
Birleşik Devletleri (Kaliforniya Eyaleti) ile Yeni Zelanda’da uygulanmakta olan
fay yasalarına benzer olacağı düşünülmektedir.  ABD-Kaliforniya eyaletinde 1971 yılında
meydana gelen ve ağır kayıplara neden olan San Fernando depreminden (M=6.6) sonra,
22 Aralık 1972 tarihinde, yüzey kırığından kaynaklı hasarları en aza indirmek
için, Alquist-Priolo Deprem Fay Zonu Yasası isimli bir yasa yürürlüğe
girmiştir. Yine yıkıcı depremlerle sık karşılaşan Yeni Zelanda 1991 yılında
benzer bir yasayı yürürlüğe sokmuştur. Bahsedilen bu yasalara göre arazide
gözlenebilen fay kırıklarının üzerine ve bu fay kırıklarına olan ve yasada
belirtilen güvenlik mesafesi içerisinde yapılaşma yasaklanmıştır.  Ülkemizde yürürlüğe girmesi istenilen Fay
Yasası’nın da depremlerin yeryüzü üzerinde oluşturmuş olduğu yüzey kırıkların
üzerinde ve yasanın belirleyeceği güvenlik mesafesinin içerisinde yer alan
yapıları hedef alacağı aşikardır. Burada amaç, bir sonraki depremin,
kendisinden önce oluşmuş olan depremin meydana getirdiği yüzey kırığının
üzerinde oluşacağı düşüncesinden hareketle, bu yüzey kırığının meydana
getireceği sismik riskin en aza indirilmesidir. Dolayısıyla bu yasa yürürlüğe
girdiğinde, daha önce meydana gelmiş olan bir depremin oluşturduğu yüzey kırığı
üzerinde ve bu yüzey kırığına olan güvenli mesafe içerisinde (güvenli mesafe
yani yüzey kırığına olan uzaklık, ABD-Kaliforniya’da 15 metre, Yeni Zelanda’da
ise 20 metre olarak belirlenmiştir) herhangi bir yapı yapılmasına izin
vermeyecek, hâlihazırda var olan yapıların ise yıkılarak ortadan kaldırılmasına
olanak sağlayacaktır.  

Örnekleri verilen ülkelerde
uygulanmakta olan “Fay Yasası’nın” uygulama örneklerine bakıldığında, temel
problemin “bir depremin yüzey kırıklarının çok iyi tanımlanmasının” olduğu
görülmektedir.  Peki, yüzey kırığı nasıl
oluşur? Teorik olarak bir depremin yüzey kırığı oluşturabilmesi için sığ
derinliklerde (20 km ve daha sığ derinlikler) ve büyüklüğünün de 6 ve üzeri
olması gerekmektedir. Ancak büyüklüğü 6’nın üzerinde olan birçok depremde yüzey
kırığı oluşmadığı da bilinmektedir. Deprem ne kadar büyük ve sığ derinlikli
olursa yüzey kırığı oluşturma ihtimali de o kadar büyük olacaktır.  Ülkemizde, yüzey kırıklarının iyi
gözlenebildiği Kuzey Anadolu Fayı ile Doğu Anadolu Fayı üzerinde nispeten
başarılı olabilecek bu yasa, 23 Ekim 2011 Van Depremi (M=7.1) örneğinde
görüldüğü gibi, daha önce yüzey kırığı oluşmamış ancak deprem potansiyeli
yüksek bölgeler için ise uygulanamaz görülmektedir.

Fay yasasının yürürlüğe
girmesiyle birlikte, yasanın uygulanması sırasında, tanımlanabilen yüzey
kırıkları üzerinde veya güvenlik mesafesi içerisinde bulunan yapıların
yıkılması beraberinde bazı sorunları da getirebilecektir. Bunların başında,
güvenli bölge içerisinde yapı/binalardaki hak sahiplerinin hazırlanan raporlara
itirazları, buna bağlı olarak hukuki süreçlerin uzaması gelmektedir. Yurtdışı
uygulamalarda arazi sahibi arazisinde bir yüzey kırığı olup olmadığını teknik
hizmet satın alarak belirlemek zorundadır. Türkiye’de yüzey kırığının özel
şirketler vasıtası ile raporlanması durumunda, denetim kurumunun çok iyi
çalışması gerekecektir. Özellikle yerleşim yerlerinin içerisine kalan ve izleri
silinmiş yüzey kırıklarının uzman kişilerce belirlenip tanımlanması çok
önemlidir. Hizmeti verecek olan özel şirketin, uzman kuruluşlarca denetlenmesi,
veya bu görevin AFAD’ın konusunda uzman yer bilimciler tarafından yapılması
gerekmektedir. AFAD ek olarak, yüzey kırığı belirleme çalışmalarına yönelik
eğitimler vererek, arazi çalışmalarında yüzey kırığı belirleme konusunda
belirli bir sertifikaya sahip yer bilimcileri görevlendirmesi/yetkilendirmesi
hazırlanan raporların doğruluk payını arttıracak ve buna bağlı olarak hukuki itiraz
süreçlerini kısaltacaktır.  Eğer
hazırlanan raporlar, birtakım baskılarla değiştirilecekse çıkarılan yasanın bir
anlamı kalmayacağı gibi, ciddi mağduriyetler ve yasa çıkarıcı erklere güvensizlik
yaratacaktır. Yine, yapıları yıkılan hak sahiplerine gösterilecek olan yeni
yerleşim yerlerinin nerelerde olacağı, bunların hal sahiplerine ücretsiz mi
yoksa ücretli mi verileceği ve verilen bu yeni yapıların hak sahiplerini memnun
edip etmemesi, karşılaşılması muhtemel diğer sorunlar olarak düşünülmektedir.

Sonuç olarak, teoride deprem
zararlarının azaltılması adına oldukça faydalı olabileceği düşünülen “Fay
Yasası”, pratikte popülist politikaların uygulandığı ülkemizde beraberinde
birçok uygulama sorununu da getirecektir. Burada yapılması gereken, kısa vadeli,
popülist kararlar yerine, uzun vadede daha çok yarar sağlayacak ve
insanlarımızın yaşam kalitesini arttırıcı yönde kararlar alarak, deprem
zararlarının azaltılmasına yönelik çalışmalara devam etmektir. Göründüğünden
çok daha fazla karmaşık olan “Fay Yasası” nın ülkemiz adına iyi sonuçlar
vermesi en büyük temennimizdir.

 

Sağlıcakla…

Hüzünle Geçti Bu Yaz

      Öyle her zamanki neşesiyle geçmedi bu yaz!

   
  Nasıl geçecekti ki?

     
Nedeni Korona olan hüznün gölgesi yansıdı evrenin her yanına…

      Ne güneşin ışıltısı, ne plajların
cıvıltısı, ne de doğanın sevinci vardı bu yaz!

      Ölümün gölgesi olmuştu Korona denen
salgın! Nereye çöreklense, nerede görülse orada hüznün de adı oldu.
Sıkıntısıyla, acısıyla, yarattığı korkuyla dağladı yürekleri.

       Milyonlarca insana bulaştı, bir
milyondan fazla insanın da canını aldı. Sonu nereye varır bilinmez ama görünen
o dur ki, daha pek çok canı almaya kararlı!

       Bu kışın başıyla geldi ülkemize. Önceleri
kimse işin ciddiyetini anlayamamıştı! Ama sonrasında geçen zaman öyle bir
felaket çıkardı ki karşımıza!

       Dizi,
dizi tabutlar, kireçli kuyular, tam bir dehşeti yaşattı…

       Değil
birbirimize sarılmak, el sıkmak, yaklaşmak dahi yasaklandı. Ellerimizi eldiven,
yüzümüzü maskeler sardı. Yetmedi sokaklar da kısıtlandı. Okullar kapatıldı,
öğrencilerimiz eğitimsiz kaldı!

       Hafta sonları evlere kapandık, çocuklarımıza,
torunlarımıza hasret kaldık. Ülkemizin beş yılda bitiremeyeceği kadar temizlik
malzemesini neredeyse birkaç ayda harcadık!

      Sadece evlerimize kapanmadık!  İçimize de kapandık!   Çoğu zaman hüzünlendik, kimi zamansa ağladık!
Hasretin, özlemin, hayallerin, sevmenin, sevilmenin ne kadar büyük bir güç
olduğunun farkına vardık…

     Gün
geldi yollar, yolculuklar da kısıtlandı!

      Ülkemizin ekonomi çarkları durdu. Geçim sıkıntısı,
çaresi bulunamayan bir hastalık gibi her kesimi vurdu!

      Ama
en çok da 65 yaş ve üzeri vatandaşlarımız etkilendi! Onları korumak adına
öylesine sınırlamalar getirildi ki bu yaş gurubuna! Değil yürümeyi, doğayı dahi
hatırlamaz oldular!

      Virüsün korkusu yaşamımızın üzerine kara
bir bulut gibi çökmüştü…

     Güneşli yaz günlerini sıkı, sıkıya kapalı
perdelerin ardından seyrettik!

     Çoğumuz evlerimizde, şanslı olanlarımız
ise bir avuç da olsak, yazlık bahçemizdeydik.

     Sonraları, ‘’Kontrollü Sosyal Hayat’’
denilen bir uygulama geldi!

     Yasaklar kalktı, sınırlamalar birden sona
eriverdi!

      Yaz mevsiminin henüz başıydı ama öylesine
eski yaz günleri yoktu artık! Yaz tatillerinin planları yok olmuştu! Ne yüzmek,
ne yelken açmak, ne güneşlenmek, ne de sahil boyunca salına, salına yürümek;
hayallerimizin çoğu kursaklarımızda kalmıştı…

     İşte nihayet yaz bitti! Hüzünle geçen bu
yazın ardından yaşam yeniden canlanmaya başladı.  Yaşamak için çalışmak, çalışmak için iş gerekli!
Ama iş artık aslanın ağzında değil, Kaf dağının ardında!

     Hüznün yüzü yine karşımıza çıkmış alaylı,
alaylı bize bakmakta! Yaşamak adına umuda sarılan insanlarımız, kuyruklar
oluşturmuş, iş peşindeler! Okullarımız hala kapalı, çocuklarımızın eğitimi
uzaktan kumandalı!

     Aslında değişen hiçbir şey yok!  Şimdi de Korona’lı hayata alışan insanlarımız
yaşama sarılmış, hüzünle geçen bir yazın ardından önümüzdeki soğuk kış
günlerinde ne yapacaklarını düşünüyorlar…

     Evet, hala Korona var. Her an bulaşmaya hazır
ve her yerde…

     Önümüzdeki yaz ne olur bilinmez! Şimdilerde
maskeli – mesafeli – hijyenik hayatımız hala devam ediyor…

   Ama üzülmeyin!

   Yaşama olan bağlılığımız,
sevgilerimiz, hasretlerimiz, özlemlerimiz, hayallerimiz bu hüzünlü yaz
sonrasında Korona ’ya inat daha fazla olsun…

    Kimisi beynimizde, kimisi
kalbimizde…

Mehmet Emin Resulzade Seçme Eserler 1 ve 2

0

(Birinci
Bölüm)

Mehmet Emin Resulzâde matbaa
mürettipliğinden devlet kurup Cumhurbaşkanlığına seçilen emsalsiz bir
çalışmanın ve üstün başarıların kahramanıdır. Hayatı, filmlere konu olacak
kadar hareketli geçmiştir. Aynı zamanda maceralı hayatına rağmen çok üst
seviyede mükemmel bir muharrir ve mütefekkir idi.

Bütün kitapları ile gazete ve
dergilerde yayınlanan, bir kısmı kendi el yazısıyla arşivinde bulunan yazıları
Prof. Dr. Yavuz Akpınar, bir bölümünü İrfan Murat Yıldırım ve Sabahattin Çağın
ile birlikte, diğer bölümünü bizzat neşre hazırladı. Hazırlanan metinler 13,5 X
21 santim ölçülerinde, birincisi 518, ikincisi 516 sayfalık 2 cilt hâlinde
yayınlandı.

Birinci cilt Dr. Yavuz Akpınar
tarafından kaleme alınan ‘Bayraklaşan
Şahsiyet: MEHMET EMİN RESULZÂDE
’ başlıklı ve teferruatlı hayat hikâyesi ile
başlıyor. (s:13-51)

Kitapta yer alan iktibaslardan
bir paragraf:

Burada (Tahran’da) O’nun fevkalâde
muharrirlik kabiliyeti hemen meydana çıktı ve kendisi İran Meşrutiyet ve İkinci
Meclis devrinin en iyi ve tanınmış gazetesi bulunan İran-ı Nev’in
başyazarlığını üzerine aldı. Modern Avrupa gazetecilik mesleğini İran’a getiren
ve geliştiren Resulzâde’dir. O, Demokrat Parti erkânından idi ve bu partinin
Rus tecâvüzüne karşı şiddetli mücâdelesi neticesinde Rus sefâreti Resulzâde’nin
İran’dan hudut dışı edilmesini talep etmiş ve zamanın Sadrazamı Muhammed Veli
Han Sipehsalar da Mehmet Emin Bey’in İran’dan çıkarılması için emir vermişti. O
zaman ben İstanbul’da idim. Resulzade de oraya geldi. Çünkü İran’da veya
Kafkasya’da barınmasına imkân kalmamıştı O târihten yâni 1910 senesinden
itibâren birlikte yaşadık ve bu muaşeret ve samîmi dostluğumuz takriben bir buçuk
sene devam etti
.1

Prof. Akpınar bu bölümü şu
satırlarla bitiriyor:

Ülkesine bir cumhuriyet hediye eden,
Azerbaycan Türklerine istiklallerini kazandırarak onların dünyada hak ettikleri
yeri şerefle almalarını sağlayan bu millî önder ve mücadele arkadaşlarına, Türk
milleti lâyık olduğu değeri çoktan vermiş, onları bağrına basmıştır. Bizlere
düşen onların eserlerini derleyip ortaya çıkarmak, fikirlerini tahlil etmek ve
milletimizin geleceği için bunlardan gerekli dersleri çıkarmaktır. (s: 51)

Tanıtımı yapılan ilk kitap ‘İran Türkleri’dir. Kitap hâlinde
yayınlanmadan önce Türk Yurdu Mecmuâsı’nın 1912 yılına ait 2, 6, 9, 10, 12
numaralı sayılarında tefrika edilmişti.

Sebilürreşat Mecmuâsı’nın 29-36
ve 40 numaralı sayılarında tefrika edilen yazılar, ‘Osmanlılarda İran Ahvâline Bigânelik’ başlığını taşıyor ve İran’ın
iktisâdî, siyâsî ve sosyal hayatı ile kültür faaliyetleri ve târihi  hakkında mühim bilgiler ihtiva ediyor.

İkinci kitap: ‘Azerbaycan Cumhuriyeti’ adını taşıyor.
Millî Azerbaycan Neşriyatı’nın ilk kitabı olarak yayımlanmıştır. Azerbaycan
Türkleri; ‘Milliyet itibârıyla Türk, din
itibârıyla İslâm, medeniyet-i esâsiye itibârıyla Şarklıdırlar’
cümlesiyle
tanıtılıyor. Dikkat çeken bir cümle daha: ‘Evet!
Rahlesi üstünden inmeyen Fuzûlî’si, Köroğlu ile bağrı yanık Kerem’e ağlayan
âşıkları, bu âşıkların yürek dağlayan sazları ile çobanların ruha sinen
türküleri, çocukların seve seve okudukları mânileri, analarının yavrularını
uyuturken söyledikleri ninnileri -hassının düşüncesiyle- kendisini İranlı bilen
bu halkın müthiş delâlette* olduğunu gösteriyor
: ‘Hayır, değil, sen Türk’sün!’ diyordu.

*İmlâ hatâsı ile
mâlül olan bu kelimenin ‘dalâlet
olması gerekir. (O. Ç.)

Azerbaycan’ı bütün husûsiyetleri
ile tanıtan sayfalar 133’ten 239 kadar devam ediyor. 240. ve 241. sayfalarda;
istiklal için şehit olmuş veya Bolşevikler tarafından kurşuna dizilmiş
Azerbaycan kurbanlarının bir kısmı hakkında kısa bilgiler var.

Azerbaycan istiklâli yolunda can veren şehitlerin ruhuna ithaf
edilen ‘Asrımızın Siyavuş’u isimli
kitapla alakalı bilgiler 249-297 sayfalarda yer alıyor.  Resulzâde eserine şu cümlelerle başlıyor: ‘Bu risâlenin ne gibi şartlar içerisinde
yazıldığını kısacık da olsa, anlatmazsak, eserin hangi sebep ve maksatla
yazıldığını târif edemeyeceğimizi hissediyoruz. Bunun için, muhterem
okuyucuların müsaadesi ile hayat hikâyemizin bir kısmını nakledelim
.’

……..

Resulzâdenin bu eserinde
hayranlık duygularını zirveye çıkaran bir üslûp var. 

Millî Azerbaycan Neşriyatı’nın 3
numaralı kitabı, ‘İstiklal Mefkûresi ve
Gençlik
’ adını taşıyor.                
          (s: 302-318)  

‘Rusya’da Siyâsî vaziyet isimli
4. Kitapta ele alınan konular: (s:
321-347)

-İktisâdi buhran.

-İçtimâî ve Siyâsî Muvazene.

-Komünist Fırkasında İhtilâf.

-Millî Mücâdele ve İftirak Hareketi.

-Beynelmilel Vaziyet.

-Rus Amelesi Ne diyor?

-Komnist Bürokrasisi ile Fırkası.

 -Bolşevikler Nasıl
Sükût Edebilir?

 -Muhtemel Hâdisât
Karşısında Millî Vazifeler.

Bu bölümde Resulzâde’nin
Rusya’nın bütün meselelerine üst seviyede vakıf olduğu görülüyor.

Sonraki bölümü teşkil eden ‘Kafkasya Türkleri’ isimli eser de aynı
derinlik ve vukufiyetle kaleme alınmış. (s: 351-435)

1928 yılında telif edilen ‘Milliyet Meselesinde Bolşevik Nazariyatı ile
Ameliyatı
** isimli eser, İstanbul’da Orhaniye Matbaası’nda
basılmıştır. (s:
439-455)

**Tatbikatı,
uygulaması.

Eserin bölüm başlıkları, muhtevanın
önemi hakkında kanaat sâhibi olmamızı kolaylaştırıyor:

-Bolşevik Fırkası: Santralist ve Kozmopolit.

-Mlliyet Meselesi Bolşevikler İçin Gaye değil Âlettir.

-Sovyet Federalizmi ve Ayrılık Hakkı.

 -Sovyetler İttihad ve
Teşkilât-ı Esâsiyesi.

 -Sovyet Hükümet
Teşkilâtında İkilik.

 -Milliyet meselesi
Yalnız Bir Gösteriştir.

 -Dâhilde Merkeziyet,
Hâriçte Emperyalizm.

Mehmet Emin Resulzâde’nin 1928
yılında neşredilen bir başka eserinin adı: ‘Bolşeviklerin
Şark Siyâseti
.’ Eserin son paragrafında Resulzâde, Türkiye’nin komünizm
tehlikesine mâruz bulunduğunu ifâde ediyor:

Bu bilhassa şu sırada mühimdir. Çünkü son
günlerini yaşamak sâiki ile mahsûr bulunduğu beynelmilel mücâdelede biraz nefes
alabilmek ümidiyle şark milletlerini müfridâne harekete sevk etmek ihtiyacında
olan komünizm, millî istiklal mücâdelesini kendi arzu ettiği şekle koyabilmek
için hareket üzerinde daha ziyâde müessir olmak istiyor. Çin’deki hâdisenin
ifâde ettiği mânâ bu olduğu gibi, Buharin formülünün işâret ettiği mânâ da
budur. Kitaygorodski ile Türkiye Komünist fırkası da bunu istiyor. Tebellür
eden bu arzular karşısında kendimizi ‘Türkiye sınâ’î münkeşif bir memleket
değildir’ emniyesi ile avundurmayalım. Her türlü adem-i memnuniyetlerden
demagogca istifade eden Rus meşrep komünizme karşı ihtilatlı bulunalım
!’
(s:  471)

Demokrasinin Geleceği’ Birinci ciltte
yer alan son eserdir. Resulzâde bu eserinde, yine üstün bir dirâyetle demokrasinin
inkişaf ettiğine dâir inancını tekrarlıyor:

Rus mekteplerinde ve bilhassa komünizm
mesleğinde suret-i mahsusada terviç olunan (kıymet ve itibârı artırılan) diğer
müfrit nazariyelerle de mücâdele ederiz. Bütün kıymetleri yalnız sa’y’a irca
edip (çalışma indirgeyip) de ameleden başka kimsenin hakk-i hayatı haiz (hayat
hakkına sâhip) olmadığı fikrini redd ile sınıf mücadelesini suni surette
alevlendirmek istemeyiz. Avrupa sosyalizmi bile geçirdiği birçok tecrübelerden
sonra, ihtilalci sosyalizmi içtimâî ve târihî alâkalar fevkinde ileri sürdüğü
bu mücerret hayâlin tamamıyla iflas ettiğine kani olmuştur. Memleketi ecnebi
bir düşmanın kanlı istilası altında inleyen bir millet efradı hiçbir zaman
millî vahdeti içerisinden patlatan böyle bir mefkûre arkasından koşamaz. Bizce
her türlü ıslahatı işkâl eden (iyileştirmeyi güçleştiren) eski kafalı
mürteciler millî vahdet, millî inkişaf ve millî istiklal için muzır oldukları
gibi, millî vahdet ve bu vahdeti teşkil eden sınıflar arasında tesanüd
(dayanışma) ve müsaheleyi (kolaylık göstermeyi) inkâr ile sınıf mücadelesini ateşleyen
komünistler de aynı derecede muzırdırlar (zararlıdır). Biz her türlü sınıf
diktatörlüğünün aleyhindeyiz. Hedefimiz milletin vahdeti, istiklali ve
hürriyetidir. Bizi bu hedefe doğru götüren vasıta ise; geleceği hiç de şüphe
götürmeyen tesanütçü demokrasi mefkûresidir!***

-Yaşasın Demokrasi!

***Cümleler
sâdeleştirilmiştir.
Parantez
içerisindeki notlar sayfayı hazırlayana aittir. O.Ç.)
 

Prof. Akpınar’ın yayına
hazırladığı 2. Ciltte, Mehmet Emin Resulzâde’nin İstanbul’da yayınlanan Halk, İkdam,
Sabah, Tanin, Tasvir-i Efkâr, Yeni Gün ve Zaman gazetelerinde, Azerbaycan ve  Azerî Türk dergilerinde, Yeni Mecmuâ’da  yer alan mülâkat ve beyanları ile makaleleri,
Resulzâde’nin kendi el yazısıyla hazırlanmış kitapları ve yayınlanmamış
yazıları yer alıyor.

Bu yazıların belli başlı
konularını şöylece sıralamak mümkündür:

-Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kuruluşu.

-Kafkasya İnkılâbı.

-Azerbaycan-Ermenistan Sınır Meselesi.

 -Bakü’nün Durumu.

-Almanya Rusya Anlaşmazlığı.

 -Azerbaycan’ın
Almanya’ya Verdiği Nota.

 -Azerbaycan Türklerinin
Moskof Elinde Mâruz Kaldığı Zulümler.

 -İran’daki
Değişiklikler ve İran Türkleri Anlaşması.

 -Lokarno Anlaşması2
ve Rusya.

 -Neden Türkiye
Cumhuriyet Oldu da İran Olamadı?

 -Komünist
Kongresi’nin Açılışı ve Kongredeki Münakaşa.

 -Avup’nın
Köylüleşmesi.

 -Almanya Buhranı.

 -Cengiz Han ve Yeni
Rus İdealizmi.

 -İhtilalci
Sosyalizmin İflâsı.

 -Amerika’nın
Şark’taki Faaliyetleri.

-Demokrasi ve Parlamentarizm.

 -İngiltere’nin En
Büyük Derdi.

 -İran İnkılâbı’ndan
Sonra.

 -Rusya’da Vaziyet,

 -Avrupa Mektupları.

-Salofki’deki3 Sürgünlerimiz Hakkında.

 -Sovyetler
Birliği’nin 11. Yıldönümü.

 -Bir Türk
Milliyetçisinin Stalin’le İhtilal Hâtıraları4.

Eserin 241-359. sayfalar arasındaki bölümde, Resulzâde’nin
el yazısı ile hazırlanmış ve fakat yayınlanmamış 3 adet eseri yer alıyor:

 1-Azerbaycan
Cumhuriyeti (1940’lı yılların sonları),

 2-Azerbaycan’da
Bolşevik İstilâsı Altında Millî Gelişme (1949),

3-Azerbaycan’ın Târihî Gelişimi.

Üçüncü kitapta yer alan ‘Albaniya
başlıklı bölümden bir paragraf:

Bugünkü Azerbaycan Cumhuriyeti’nin
topraklarını teşkil eden kuzey veya Kafkasya Azerbaycan’ına Romalılarla
Yunanlılar Albaniya, Araplar da kısmen Arran, kısmen de Şirvan demişlerdir.
Şeki de Albaniya’nın eski illerinden biri olmuş; bu havâliye bir zamanlar,
Kirdman hâkimliği dahi denilmiştir.

Strabon ve 11. yüzyıl Yunan târihçisi
Ptolemeus’un mâlûmatına dayanan B. Dorn, Albaniya’nın sınırlarını şu şekilde
gösteriyor: ‘Kuzeyde o, (Albaniya)
kendisini Sarmatiya’dan ayıran Keran sıra dağlarıyla güneyde Kür (Kura)
nehrinin Aras kollarından biriyle kavuştuğu yerde Ermenistan’la, doğuda Terek
nehrine dökülen Suanes nehrine kadar Hazar deniziyle çevrilmiştir
.’

Şeki ile Şirvan ve kısmen Dağıstan’dan
terekküp eden bu bölge, Arap târihçisi Yakut ve Ermeni Kagankatvatsı gibi doğu
müellifleri tarafından Şirvan adı verilen toprakların hemen hepsini içine
almaktadır.

Roma hâkimiyeti zamanında bu sınırlar
içinde bulunan Albaniya önemli bir devletti; özel bir idâre düzenine ve
gelişmiş ticarî münâsebâta mâlikti. İnce bir kültürden de mahrum değildi.

Albaniye devleti savaşçı birtakım
kabilelerin birliğinden ibâretti. Başkenti Kabala şehriydi. Bu birlik MÖ 65.
yılda güney Kafkasya’daki devletlere hücum eden Roma kumandanı Pompeus’a karşı
60.000 piyâde, 20.000 süvâriden mürekkep bir ordu çıkardı. Albaniyalılarla
Romalılar arasında birkaç defa kanlı savaşlar oldu. Üstün silahlarla
cihazlanmış devrin en iyi teşkil edilmiş ordusuna karşı yapılan bu mücadelede
Albaniyalılar gösterdikleri bütün yiğitliklere rağmen, mağlup oldular.

Albaniya ordusunun başında Oris adında bir
komutan bulunuyordu. Albaniyalılar Romalılara karşı, o zamanki Ermenilerle
İberiyalıların (Gürcülerin) müttefiki olarak savaşmaktaydılar. Albaniyalılar
önce Ermenistan’ın başşehri Tigranakert’in müdafaasına iştirak etmiş fakat
burası düştükten sonra Roma lejyonlarının hücumunu kendi topraklarında
karşılamışlardır. Çarpışma Kür nehrinin yakınlarında vuku bulmuş ve
Albaniyalıların yenilmesiyle bitmiştir.

Pompeus, mağlupları haraca bağlayarak
İberiya üzerine yürümüş fakat Albaniyalılar İberiyahlarla birleşerek yeniden
savaşa girişmişlerdir. Pompeus ordusu tekrar Albaniya’ya doğru yönelmiş,
şimdiki Samuh ile Kür nehirleri arasında bir yerde tekrar kanlı bir savaş
olmuştur. Meydan her iki tarafın ölüleriyle dolmuştur. Geri çekilen Allbaniyalıların
hareketlerini çetinleştirmek maksadı ile Romalılar ormanları yakmışlardır.
Romalılar mağlupları tâ Hazar’a kadar kovalamak istemişlerse de anlaşılan Kür
nehrinin aşağı kısmında hâlâ mukavemet eden kabileleri nazara alarak bundan
vazgeçmişlerdir. Muzaffer Pompeus törenle 
Roma’ya girdiğinde, zafer arabasının arkasında giden esirler arasında
Albanyalılar da varmış. Bunların arasındaki kadınların bile savaştan
çıktıkları, vücutlarındaki yara izlerinden belli oluyormuş.

Bu mağlubiyetlerine rağmen Albaniya, Romaya
tamamıyla tâbi ve teslim olmadı. Albanya hâkimiyeti MS 640’ta sona erdi.   

Azerbaycan’ın Târihî Gelişimi’ isimli kitap; Arap hâkimiyeti,
Selçuklular Devri, Azerbaycan Atabekleri, Şirvanşahlar, Harezmler ve Moğollar,
İlhanlılar Devri, Türkmen Sülâleleri ve Timur İstilâsı, Safevîler Devri,
Türkiye, İran ve Rusya Mücâdelesi, Azerbaycan hanlıkları, Rusya’nın Hâkimiyeti,
Millî Azerbaycan Cumhuriyeti ve Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ara
başlıklarıyla devam edip Siyâsî Târih Kronolojisi ile sona erdikten sonra
Azerbaycan’ın Etnografya Târihi ile devam ediyor.

Bu bölümde Resulzâde ‘Kafkasyalı Albanlarla Balkanlı Albanlar
arasında münâsebet arayan antropologlar var ise de bu tahmin ciddî bir esasa
dayanmamaktadır
’ notu ile mühim bir hususa işâret ediyor.*

*Albanya krallığı, MÖ 4. veya 3. yüzyıldan
MS 707 yılına kadar hüküm sürd. 26 ayrı lehçe ve şivesi bulunan dilleri
hakkında yapılan incelemelerden kesin bir neticeye ulaşılamamıştır. Hıristiyan
dinine mensup oldukları kilise kalıntılarından bilinmektedir. Halkı, Orta
Asya’dan geç eden Türklerden ve Moğollar ile, Türk kökenli olan Kıpçaklardan
oluşuyordu. İslâmiyet’in Kafkasya’ya ulaşmasından sonra hepsi Müslüman olmuş ve
Türkleşmişlerdir. Albaniya toprakları günümüzde Azerbaycan, Rusya, Gürcüstan ve
Ermenistan hâkimiyeti altındadır. Kafkasyalı Albanlar, Dağıstan bölgesinde
yaşıyorlardı. Her iki grubun da, (iddiaların aksine), Arnavutlarla bağları
yoktur. O. Ç.

***

Mehmet Emin Resulzâde / Seçme Eserler
2 isimli kitapta yine Resulzâde’nin el yazısıyla hazırlanmış ve yayımlanmamış
makaleleri bulunuyor.

Bu makalelerde ele alınan konulardan bâzılarının başlıkları:

-Azerbaycan’ın sömürülmesi. 1937 Katliamı  / Sovyet Rusya’da Türkçülük.

-Tehcirler ve Sürgünler.

-Azerbaycan’da Rus Koloni Siyâseti.

 -Azerbaycan
edebiyatı.

 -‘Şehriyar’ın* Heyder Baba’ya Selâm’ Adlı Eseri Hakkında.

*Şehriyar: Azerbaycan Türklerindendir.
Tebriz’de 1905 veya 1908 yılında doğdu. Medresede Farsça, Arap dili ve
edebiyatı okudu. Özel olarak Fransızca dersleri aldı. İlk şiir kitabı 1929’da
yayınlandı. Kısa zamanda sâdece İran’da değil, çevre ülkelerde de şöhret sâhibi
oldu. Şiirlerini Farsça yazıyordu. 1943 yılından sonra Azerbaycan Türkçesiyle
yazdı. 1988’de Tahran’da vefat etti. ‘Heyder
Baba’ya Selâm
’ başlıklı şiirinde Şah rejiminin yok etmeye çalıştığı
Azerbaycan Türklüğünün Türklük şuurunu inşa edip geliştirdi.
 

Mehmet Emin Resulzâde / Seçme Eserler isimli eserin ikinci
cildi,  ‘Notlar-Açıklamalar(s:
457-498)
ve ‘Dizin / Şahıs, Kitap,
Dergi ve Gazete İsimleri
’ başlıklı bölümlerle bitiyor. (s: 499-516)

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

1S. H.
Tağızâde:
Hâdiselerle
dolu Mehmet Emin Resulzâde Hakkında Tahran Basınında Çıkan Yazılar. Azerbaycan
Dergisi, Mart 1954, S: 12 (36) s: 66-68)

2Lokarno
Anlaşması:  
Aralık 1925`de,
Londra`da imzalanan ve Birinci Dünya Savaşı`nı sona erdiren antlaşmaların bir
bölümüdür.

3Salofki:
Rusya’nın
kuzey batısında Beyaz Deniz’in güneybatı kısmında bulunan takımadalar üzerinde
kurulmuş bir Ortodoks Manastırı. Sovyet döneminde, hayat ve çalışma şartları
çok ağır bir esir kampı olarak kullanılmıştır.

4İstanbul’da
yayınlanan Dünya Gazetesi’nde 1954 yılında tefrika edilen bu hâtıralar,  aynı isimle 2019 yılında Türk Dünyası
Araştırmaları Vakfı tarafından 11 X 18 santim ölçülerinde 60 sayfalık kitapçık
hâlinde yayımlandı.  

Mavi Vatan Nedir Ne Değildir

Son
zamanlarda sık sık dile getirilen bir kavram olan ‘’Mavi Vatan’’ toplumun
diline iyice yerleşmişken meseleye ilişkin bizde cümleler kurmak istedik.

Öncelikle
Mavi Vatan konseptinin ne olduğunu oluşumunu gelişimini bunu doğuran sebepleri
uzun uzadıya konuşmak mümkün. Ancak biraz basitleştirerek tanımlamak gerekirse
Türk Devletinin ve bu Yüce Milletin denizlerdeki bağımsızlığı, buna bağlı hak
ve istikbalinin karşılığı olan deniz sınırlarını bu denizlerin üstünde içinde
ve altında olan her türlü kıymetin egemenlik hakkının genel adı olarak tanımlanabilir.

Biraz
daha açmak gerekirse Mavi Vatan bir bütündür bölünemez demek Bu sözün ne derece
kıymetler içerdiğine dair daha somut fikirler verecektir.

Mavi
Vatan konseptinin kendi içinde çeşitli konu başlıkları vardır ki her başlık
kendi içinde bir bağımsızlık savaşı bir varoluş mücadelesidir.

Bu
konular genellikle Kıta sahanlığı, Münhasır Ekonomik bölge ve Deniz Yetki Alanı
başlıklarında toparlanmaktadır. Ne yazık ki bu başlıkları açınca hiçte hoşumuza
gitmeyecek gelişmelerin olduğunu görmekteyiz ki o bölümü başka yazılara
bırakıyorum. İşin temelinde yatan en büyük sorun ise Yunanistan la savaşmamak
için yapılanlara hep sesli sessiz kalmakla yetinilmiş olmasıdır. Her ne kadar
Mavi Vatan konseptinde Ülkemizin KKTC, Ürdün, İsrail, Suriye,  Mısır,  Libya ve Yunanistan la muhataplığı söz konusu
olsa da sıkıntıların temel odağının Yunanistan olduğunu ifade etmek yerinde
olacaktır.

Yunanistan
konusunda sorunları çok genel ifade etmek gerekirse

12
mil meselesi, Ege kıta sahanlığı, ege hava yetki alanı, Lozan Barış
anlaşmasının açık ihlalleri, uluslar arası hukuka aykırı olarak işgal edilen
adalar ve kayalıklar ve de işgal edilen adaların halklandırılması
silahlandırılması askeri üslere dönüştürülmesi meseleleri var. Tabi birde buna
Mısırla imza edilen bizce hükümsüz MEB anlaşmasını da eklemek şart.  Kabaca Yunanistan ege tamamen benimdir
anlayışına sahip olarak atacağı hemen hemen her adımı atmış bulunmaktadır.
Bunun karşılığında biz ne yaptık sorusu ise ne yazık ki bolca it dalaşı yanında
sadece 12 mil savaş sebebidir Resti ile sınırlı kalmıştır. Oysaki bu sorunların
her birisi Egemenlik meselesi olduğundan hepsi savaş sebebi sayılmalı idi hiç
birine savaş pahasına göz yumulmamalı idi kiiiii

Atı
alan Üsküdar ı geçti.

Bu
saatten sonra Tüm bunlar yaşanmışken Mavi Vatan konseptinin savaşsız olarak
gerçekleştirilebilmesi için gerekenler Yunanistan’ın sırası ile mısır ile
imzaladığı bizde hükümsüz meb anlaşmasını iptal etmesi 12 mil meselesinden
tamamen vazgeçmesi, başta tartışmalı 18 ada işgaline son vermesi Lozan
anlaşması çerçevesine geri dönmesi yerleştirdiği halkları kurduğu üsleri ve
askerleri geri çekmesi ile mümkün olacaktır. 

Soracağımız
uzman sorusu ise Avrupa nın şımarık çocuğu Yunanistan bu kadar kazanımdan konuşarak
diplomasi ile vazgeçermi? Ben rengi ne olursa olsun Vatanların kan dökmeden
uğruna can alıp can vermeden elde edilemeyeceğini savunanlardan olsam da Cevabı
sizlere bırakıyorum saygılarımla

Dış Politikada Bilgi, Tecrübe ve İstişare Önemlidir

Ermenistan’ın
Azerbaycan’a saldırmasıyla
Azerbaycan “savaş hali” ilan etti. Türkiye
elbette Can Azerbaycan ile tam bir işbirliği ve dayanışma içinde olacak.

Bu hadise Azerbaycan’dan önce Türkiye’ye
yöneliktir, Türkiye’yi kuşatma harekatının bir parçası
olarak görülmelidir.

Irak’ta Barzani Devleti, Suriye’de
PKK Devleti, düşman Esad, ABD ve Rusya etki alanları ile kuşatıldık.

Doğu Akdeniz’de İsrail, Mısır ve
Yunanistan, Libya’da hem ABD ve hem de Rusya ile yandaş olan ülkelerle
çatışıyoruz.

Ege’de burnumuzun
dibindeki adaları silahlandırmış olan Yunanistan ile gerilim yaşıyoruz.

Ve şimdi Ermenistan’ı maşa olarak
kullanan güçler Azerbaycan’a saldırtarak dört bir yanı düşman ile kuşatılmış
ülkemizin kuzey doğusunu da savaş alanına çevirmeye çalışıyor.

Teker teker her bir cephe için,
Türkiye’nin haklılığı üzerine çok makul ve haklı gerekçeler anlatabiliriz. Ama
bu Türkiye’nin çok fazla cephede mücadele etmek durumunda kaldığı ve bu
fiili durumun ordumuzun başarı şansını azalttığı gerçeğini değiştirmez.

Yapılması gereken her cephede silahlı
güçlerin kullanılmasına dayalı dış politika anlayışı yerine, bu cephelerden en
az yarısında diplomasi yoluyla çözüm üretmeye çalışmak olsa gerektir.

“Düşmanların
sayısını azaltmak ve dostların sayısını çoğaltmak”
ilkesiyle hareket
etmek… Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözüyle özetlediği dış
politika anlayışını yeniden hayata geçirmek

Bunun için yetkin diplomatlar ile
devlet adamlarının bilgi ve tecrübelerinden yararlanmak
gerekiyor.

**********************************

E. Büyükelçi Tugay
Uluçevik’in Uyarıları

Tanıdığım tecrübeli ve yetenekli
diplomatlardan biri olan Tugay Uluçevik’in dış politikada son duruma
ilişkin değerlendirmelerini okudum. Kısacık bir metinden bile yetkin
diplomatların bilgi ve tecrübesinin ne kadar değerli olduğunu anlayabiliyoruz:

“Ege, Kıbrıs dahil
Doğu Akdeniz ve Güney kara hududumuz bir bütün kuşaktır.
Türkiye’ye karşı
açılmış olan geniş bir cephedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin yüce çıkarlarının
(güvenlik, ekonomik ve siyasî) korunabilmesi, bu cephe boyunca çok sağlam ve
kararlı durmamızı
gerektirir.”

“Doğu Akdeniz’deki deniz yetki
alanları çok taraflı bölgesel sorundur. Türk-Yunan sorunu değildir.
İstikşafî
görüşmeler gündemine dahil edilmemelidir.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki
ilerleyişinin önü kesilir. (KKTC dahil) Bütün Doğu Akdeniz havzasındaki devletler
arasında barışçı müzakerelerle ele alınmalıdır.”

Diplomasi, bir devletin diplomasi
alt yapısı
sağlam, dış ilişkiler ağı deliksiz, iletişim kanalları
açık olduğu, inandırıcı bir kararlılıkla millî güce ve iradeye dayalı
olarak gerçekçi bir vizyonla iyi yönetildiği takdirde millî
çıkarlara uygun sonuçlar verir.”

**********************************

Diplomasinin Sonuç
Vermesi İçin

E. Büyükelçi Tugay Uluçevik’in diplomasinin
milli çıkarlara uygun sonuç vermesi için gerekli gördüğü şartlar Türkiye’de ne
kadar mevcut?

Diplomasi alt
yapımız
tecrübeli ve birikimli büyükelçilerin yerine Merve Kavakçı, Egemen
Bağış, Şaban Dişli ve çok sayıda AKP’li milletvekilleri gibi ehliyetsiz ve
liyakatsiz kişilerin büyükelçi yapılmasıyla zayıflatıldı.

Dış ilişkiler
ağımız
Suriye, Mısır, İsrail ile kopuk. Diğer komşularımızın tamamı ile
sorunlu. İletişim kanallarımız arızalı.

Dış politika, iç politika malzemesi
yapıldığından, rüzgâra göre değişen ve birbirine zıt tavırlar gösteriyoruz. Politik
duruşumuzda kararlı olduğumuza kimse inanmıyor.

Dış politikamız gerçekçi bir vizyonla
değil, ideolojik ön yargılara göre belirleniyor. “Emevi Camisinde
namaz kılmak”
hevesi, “Katil Esed ve Darbeci Sisi ile görüşmeyiz”
tavrı ve “Müslüman Kardeşler” sevdasının etkisindeki romantik bakış
açısı dış politikada çıkmazlarımızın ana sebepleridir.

Özetle, dış politikamız da iyi
yönetilmiyor.

******************************

Demirel ve İnönü İstişaresi

Biz çocukluk dönemlerimizde Süleyman
Demirel ve İsmet İnönü’nün
azılı iki hasım olduğunu sanırdık.

Daha sonraları öğrendik ki, bu iki
devlet adamı birbirlerine son derece saygılı imiş ve önemli devlet meseleleri
olduğunda görüş alışverişinde bulunurmuş.

Genelkurmay E.
Başkanı İlker Başbuğ
, Uğur Dündar’a verdiği son röportajında, bunun bir
örneğini anlatıyor:

1 Nisan 1967’de Yunanistan’da
darbe olmuş, “Albaylar Cuntası” yönetime el koymuştu. CIA tarafından
desteklenen Yunanistan’daki “Albaylar Cuntası” bir
dış politika
başarısına ihtiyaç duyuyordu.

1967’deki “Kıbrıs
Krizi”
15 Kasım’da başladı. Rum Milli Muhafız Ordusu, adadaki Geçitkale
ve Boğaziçi köylerine çok yoğun saldırılarda bulundu.

TBMM, 17 Kasım’da
yapılan gizli oturumda, hükümete TSK’nın Türkiye dışında kullanılması
yetkisini
verdi. Bolu’daki Komando Tugayı Mersin’e hareket etti.

O tarihte Türk Ordusu’nda 150 adet
paraşüt, 6 helikopter, 6 kargo uçağı ve 2 de çıkarma gemisi var. Başbakan Demirel,
bunlarla başarılı bir çıkarma yapılamayacağını görüyor. Ancak askerler
ticaret gemilerinin kullanılmasıyla bu harekatın yapılabileceğini Demirel’e
söylüyor.

Demirel durumdan emin
olmayınca ana muhalefet lideri İsmet İnönü ile konuşmaya karar veriyor.
İki lider buluşuyorlar. İnönü “Bizim ordu deniz geçen bir harekât
yapmamıştır. Türkiye’nin başarısızlığı Kıbrıs’ın kaybı demektir. Onun için
amfibi harekât emrini vermeden önce çok dikkatli olun”
 diyor.

Demirel askeri müdahaleyi
düşünmüyor. Ancak bunu hiç belli etmeyerek, müdahale konusunda kararlı olduğu
izlenimini verip, olayı askeri gücü arkasına alan diplomasi ile
çözmeye çalışıyor.

Kıbrıs adasına çıkmış olan 12 bin
Yunan askerinin
adadan çıkması için kararlı bir duruş sergiliyor ve
Yunanistan’a verilen 45 günlük süre içerisinde bu askerlerin adadan çıkması
sağlanıyor.

Bu tarihi olayı okuyunca soru
kendiliğinden geliyor:

Türkiye bunca badire içindeyken
Cumhurbaşkanı Erdoğan muhalefet partilerinin liderleriyle neden istişare etmez,
çok yetkin diplomatlarımızın bilgi ve tecrübesinden neden yararlanmaz?

Anlamak mümkün değil.

Aptal Kendini Akıllı Sizi Aptal Sanır

Bazı insanlar
çevrelerinde olup biteni hakkıyla algılayamıyor. Bu tiplerin bir takım ortak
davranış kalıpları var. Bunlar, kendi eksikliklerini kavrayamaz; başkalarının
farklılığını onların eksikliğine, kusuruna yorarlar. Mesela asırlardır Batı’nın
ahlâk yokluğundan bugün veya yarın çökeceğini beklerler. Bir asırdan fazla
oldu, hâlâ bekliyorlar. Yurt dışına çıktıklarında da etraflarına “bu
gâvurcuklar ne aptal” diye bakarlar.

İnternetçi arkadaş

Aşağılamaları
dışarısıyla ve dünyayla sınırlı değildir. Dünyadan yeterince kopuksalar, yurt
içinde de, mesela İnternet kullananlara, çevrim içi alışveriş veya bankacılık
yapanlara şööööyle bir tepeden bakarlar. “Dolandırılacak bu aptallar,
dolandırılacak” diye… Kim kiminle ne yapmış programları seviyesindeki medya da
buna çanak tutar. Adam gece ATM’den para çektikten sonra soyulmuş, manşetimiz:
İşte elektronik bankacılığının sonu!

İstanbul Büyük Şehir
Belediye Meclisinde, metroda İnternet ulaşımı olmasını öneren üyeye, bir
“muhafazakâr” üyenin alay ederek, ağzını yaya yaya sırıtarak, “İnternetçi
arkadaş… “diye hitap etmesi mesela. Farkında mı acaba? İnternet, matbaa gibi,
yazı gibi, insanlığın geleceğini değiştiren bir sıçramadır. Eski Sümer’de
tablet ve yazı için alet edevat isteyeni “yazıcı arkadaş”, İbrahim
Müteferrika’ya, “matbaacı arkadaş” diye aşağılamak gibi bir şey bu.

Hani ilim Çin’de olsa
gidip alacağız ya. Hiç gereği yok. Cep telefonunuzu tıklayın, İnternet
vasıtasıyla Çin’den de Hint’den de, Amerika’dan da alabilirsiniz.

Değişiklik rahatsız
edicidir. İnsanlar bu rahatsızlığa karşı savunma mekanizmaları geliştiriyor.
İşte o tepeden, aşağılayıcı, alaycı bakış bir savunmadır. Değişimi hafife
almak, değişimle alay etmek savunma mekanizmalarının en masumu: Neymiş,
otomobil diye bir şey yapmışlar, artık atlara gerek kalmayacakmış. Ha ha ha. Ne
yani, insan bir gün uçacak da desinler salaklar, yetmedi, aya da gitmeye kalkar
bunlar!

Eyyy televizyon, eyyy
video, eyyy İnternet!

Attan, atlı arabadan
vaz geçildiği günlere yetişmedim tabi. Fakat İzmir’deki sokağımızda hâlâ “binek
taşı” ve evimizin duvarında, kim bilir hangi tarihten kalma, artık
kullanılmayan, gazlı sokak lambası vardı. Akşam üstü bir görevli, lamba lamba
dolaşıp gazı açar ve elindeki uzun bir ucu ateşli çubukla onları yakarmış. Ben
görmedim. Ama hâlâ, turistik değil de ulaşım amacıyla fayton kullanırdık.
Pazardan da eşek yüküyle dönülürdü.

Değişimin çılgınca
hızlandığı bu son elli yılda, mesela, televizyonu, video oynatıcıları toplum
ahlâkına ve her hâlde “aile yapımıza” büyük bir tehdit diye görenler de vardı.
Onlara da yetiştim, o nutukları da dinledim.

Eh daha önce de
kızların okur-yazar olmasının ahlâkı bozacağını söylerlerdi ya.

Televizyon,  İnternet’in yarısından az!

Birkaç yıl önce, bir
kongrede, çok ağır bir ağabeyin- yaşına bakılırsa ağabey kısa düşüyor, dedenin
demek lazım- “Sosyal medya dedikleri kötü bir şey. Vakit kaybı. Girmeyin şu
sosyal medyaya!”  dediğini hatırlıyorum.
Aradan beş yıl falan geçti. Hadi girmeyin bakalım sosyal medyaya!

İstatistikler
İnternet’e bağlı hane oranını %90, İnternet kullananlar arasında aktif sosyal
medya üyesi oranını %64 veriyor. İnternet kullanıcılarının çoğunluğu da
alışveriş yapıyor. Bunlar 2019 sonu ve 2020 Ocak ayı rakamları. Salgından sonra,
bütün bu yüzdeler sıçradı. Sırf uzaktan alışveriş için yazlıklarına İnternet
bağlayan arkadan gelen (laggards) grubu var. Belki en çarpıcı istatistik,
televizyonda geçirilen zamanın, İnternet’te geçirilenin yarıdan azına düşmesi.

Prof. Dr. Niyazi Kahveci ile ‘DİN’ Anlayışımızı Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Dindar’, ‘mütedeyyin’, ‘imanlı-inançlı’,
namazında-niyazında’, ‘takva ehli’, ‘ehl-i sünnet’… ve diğer isimlendirmeler… Hepsi, ‘muhafazakâr’ çatısı altında
toplanabilecek kavramlar. Ancak, Türkiye’mizde kavramlarla çok oynanıyor.
Kavramların içi boşaltılıyor. Ya boş bırakılıyor veya farklı mânâlara
gelebilecek kelimelerle dolduruluyor. Muhafazakârlık kavramı, bunlardan biri.
Muhafazakârlık kavramını siz nasıl yorumluyorsunuz?

Prof. Dr. Niyazi Kahveci: Muhafazakârlık, etimolojik olarak
“korumacılık” demektir. Epistemolojik (1) olarak, neyin korunduğu
önemlidir. Muhafazakârlar üzerinde bir araştırma yapıp, neyi korumak
istediklerini tespit etmek gerekir. Fakat benim tespit edebildiğim kadarıyla
onlar bu konuda çelişkidedirler. Hatta neyin muhafazakârı olduklarını
bilmiyorlar ve adlandıramıyorlar. Hazırcı avcı-toplayıcılar, ancak hazırı
tüketirler. Hiçbir şey üretemezler.

Türkiye’deki muhafazakârlar,
koruduklarını iddia ettikleri şeylerin mucitleri kendileri değildir.
Dolayısıyla onların korudukları şeyler başkaları tarafından icat edilmişlerdir.
Bu sebeple bu şeyleri koruyan başka milletler de vardır. Dolayısıyla bunları
korumakla farklı ve millî bir toplum olunmuyor. Üstelik bu başkaları, kendi
ürettikleri değerleri korumaktadırlar. Türkiye’nin kendisinin icat ettiği bir
değer yoktur, çünkü değerler düşünürler tarafından icat edilirler ve
Türkiye’nin bugün düşünürü yoktur. Bu sebeple başkalarının ürettiklerinin
muhafazakârlığını yapmaktadırlar.

Geçmişte çıkan birkaç düşünür de
özgün değil, daha önce başkalarınca üretilen fikirleri yorumlamışlardır. Yine
de bu yorumları topluma empoze edilememiştir. Çünkü o zamanlar sosyal eğitim
sistemi yoktu. Hatta bugün bile kullandığımız şu fikri ve değeri filanca
düşünürümüzden aldık diyebilen kişi yoktur. Meselâ İbni Sînâ, İbni Haldun,
Mevlânâ gibilerle övünürüz ama hiçbir fikirlerini günlük hayatta kullanmayız.

Türkiye kavram üretemediği için,
başkalarının ürettikleri kavramları ithal ediyor. Fakat bu kavramların sâdece
isimlerini ithal ediyor, algılayamadığı için içeriğini ithal edemiyor, kendisi
de içeriğini dolduramıyor. Kavram kargaşası doğuyor. Her alanda olduğu gibi bu
alanda da karmaşa yaşıyor.

Çetinoğlu: Muhafazakârlığın ne
olduğu hususunda umumun ittifak edeceği, genel geçer bir hüküm
oluşturulamamışken bir de ‘yeni
muhafazakârlık
’ kavramı ortaya atıldı. İslâm’ın hoşgörüsü istismar ediliyor
olmalı. Bu istismarın sebebiyet vereceği zararlar nelerdir, nasıl önlenebilir?

Prof. Kahveci: Türkiye’de hiçbir konu ilgili bilim dalı ve felsefe
disiplini ile ele alınmadığından her şeyi yanlıştır. Hatta her şeyi yanlış
olduğunu bilinçaltında bildiğinden bilimden yâni gerçekle karşılaşmaktan
kaçmaktadır. O sebeple bilime ve felsefeye düşmandır.

Genel geçer bir hüküm oluşturmak
düşünürlerin işidir.

İki muhafazakârlık tipi de
Türkiye’nin ürünü değildir. Klasik Muhafazakârlık İngiliz filozof Edmund Burke
(1729-1797) tarafından ihdas edilmiştir. Türkiye, 18. asırda icat edilen bu
kavramı ithal etmiştir. Yeni Muhafazakârlık kavramı da 1960’larda ABD’de
üretilmiştir. Türkiye ikisini de kimlik üretememe acziyetini ve
çağdaşlaşamamanın kamuflajı olarak ithal ederek kullanmaktadır. Kabuk ve
kaporta olarak nominal ithal edilmektedir. Tamamen felsefî kavramlar olan
Muhafazakârlık ve yeni muhafazakârlığın bizde içi boştur. Batılılar insan ürünü
düşünme işlemiyle ürettikleri fikirlerin ve değerlerin muhafazakârlığını, yâni
zihnî muhafazakârlık yaparlarken biz, Allah vergisi ürünlerin yine Allah
vergisi organlarla muhafazakârlığını yaparız. Bu konuda en çok ağzı kullanırız.
Oral muhafazakârlık yâni.

Bizde Yeni Muhafazakârlık, ağızla
yapılan meselâ ezanın ve Kur’ân’ın ses tonunu, eskisine nazaran, daha çok
arttırmak ve aşırı bağırmak, lafızları aşırı uzatmak olarak uygulanıyor. Bunu
yapmada insanları rahatsız ettiğini ve kul hakkı yediğini düşünmez. Yâni bizim
eski ve yeni muhafazakârlık, hâkimliğini dayatmak amacıyla ‘kendini teşhir
etmek’ üzerine kuruludur. Bu teşhir etmede vahşi davranmak gerekiyorsa hümanizm
önemli değildir. İslâm’ın hangi hoşgörüsü istismar ediliyor?

Çetinoğlu: Yine de Türkiye’de
‘muhafazakârlık’ anlayışı var. Bu muhafazakârlığı bir isim vermek gerekirse…

Mamakrasi / Duble Menfaatçilik

Prof. Kahveci: Türkiye’nin sosyal yapısı gereği pragmatizmin (2)
muhafazakârıdır. Haksız kazanççılığın muhafazakârıdır. Yaptığı bütün iyilikleri
‘Hem sevap hem kebap, çifte menfaat’
bekleyerek yapar. Dinin de çifte menfaat sağlayacağına inandığı işlerini
yapıyor. Zarara sebep olacaklarını yapmıyor. Mesela yalan söylememek dinen
farzdır ama yalan söylüyor. Çünkü kendisine haksız kazanç sağlıyor. Ama mesela
ezan okumak namazın farzı hatta sünneti dahi olmadığı halde onu aşırı ısrarla
okutuyor, çünkü menfaati bunu gerektiriyor. Yaptığı her şeyi menfaati varsa
yapıyor.

Filantropik (3) yâni
insanseverlik değerlerin muhafazakârı değildir. Yaptığı iyilikleri, deontolojik
(4) ahlâk sebebiyle yâni insan olduğundan dolayı insanî görev sebebiyle yapmaz.
Türkiye, hümanizm diye bir işlemden geçmiş değildir. Bu sebeple insan
sevgisinin ne olduğunu yâni mânevî sevgiyi bilmez. Sâdece maddî sevgiyi bilir. Türkiye’de
demokrasi değil, ‘mamakrasi’ (5) vardır. Bizde tek şeyin muhafazakârlığı
vardır, o da mamacılıktır.

Çetinoğlu: Muhafazakârlık kavramı, 
ılımlı Müslüman’ kavramı ile
de özdeşleştiriliyor. ‘Ilımlı Müslüman
sözünden ne anlamalıyız? Muhafazakârlık ile bağlantısı veya bağlantısızlığı
hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Kahveci: Ilımlı İslâm, gerek devlet gerekse bireyin İslâm’ı
yaymak için silahlı cihat tekniğini kullanmamaktır. Kur’ân hem siyâsî iktidar
hem de siyâsî muhalefet kitabıdır. Onun muhalefet boyutu, siyâsî iktidarı ele
geçirmek amacıyla hareketin silahlı mücâdele dâhil çok çeşitli teknikleri
uygulamasını içerir. Fakat iktidar boyutu ise İslâm’ı hâkim kılmak için silahlı
eylemleri sâdece iktidar kullanabilir. Bireyler, iktidara karşı İslâm adına
silahlı mücâdeleye girişemez. İslâm, iktidarda olanlar için barış, iktidar elde
etmek isteyen muhalefet hareketlerine göre savaş dinidir. İkisinin de referansı
Kur’ân’da bulunur.

Çetinoğlu:Bir iddia: ‘Ülkemizde ‘muhafazakâr’ olarak
vasıflandırılabilecek insanların sayısında artmalar olmakla birlikte
insanlarımız İslâmiyet’ten uzaklaşıyor
.’ Bu iddiadan, İslâmiyet kavramının
da içinin boşaltıldığı neticesini çıkarmak mümkün… Ne dersiniz Hocam?
 

Prof: Kahveci: Hazırcı insanlar, hazırın içini doldurmazlar, var
olan içini boşaltarak geçinirler.

İnsanlarımızın İslâmiyet’ten
uzaklaşmaları konusu önemli bir konudur. Nesinden uzaklaşıyor? Uzaklaşabilir
mi? Nasıl bir uzaklaşma? Her şeyden önce dini aşmak, bir felsefî fikir
meselesidir. Bu ülkede bu düşünme şekli yoktur. Dolayısıyla dinden uzaklaşma
zihnî olamaz. Ancak oral ve davranışlarla alâkalı olabilir. Çünkü ülkenin her
alanında dînî düşünme empoze edilmektedir. Din dışı bir düşünme hiçbir alanda
mevcut değildir. Bir şey zihnî olarak aşılmadıkça o hep orada durur. Türkiye
davranışta sekülerleşir (6) ama zihniyette dînîlikten uzaklaşamaz.
Dînîlik zihnî bir meseledir ve ancak zihnî işlemle aşılabilir.

İnsanlar, dinin dünyevî
alanlarından uzaklaşıyorlar. Zaten Kur’ân’da bulunan dünyevî her şey çağımızda
değişmiştir. Zaten Peygamberimiz daha o zaman bile, ‘Siz dünya işlerinizi benden daha iyi bilirsiniz’ demiştir. Bu
hadise dayanarak ulema bin yıl önce konuların dînî ve dünyevî tasnifini
yapmışlardır. Atatürk de bu algıyı devam ettirerek, din işlerini Diyanet İşleri
Başkanlığı’na (DİB) vermiş, dünya işlerini çağımıza göre yeniden düzenlemeye
çalışmıştır. Atatürk’ün büyüklüğü işte bu sistemleştirmede yatar. Hakikaten
sistem üretmek çok zor iştir. Nitekim Atatürk’ten sonra hiç kimse bir tâne
sistem üretememiştir. Bu sebeple hep geriye giderek geçmiş sistemleri sembol ve
simge olarak kullanmayı büyük başarı görmüşlerdir. Bunları özgün düşünürler
çağımıza göre ülkeye uyumlu şekilde düzenlemeleri gerekir. Ama heyhat! Kim
yapacak?

Sosyal hayatımızda
övünebileceğimiz hangi sosyal davranışın varlığından söz edebiliriz?
Fenomenolojiye (7) göre; bu, bir toplumun sosyo-dînî kalitesini gösteren en
önemli göstergedir.

Aslında Auguste Comte (1798-1857)’un şu
tespiti gerçekleşmektedir: ‘Teolojik (8), metafizik ve pozitif devrelerden oluşan üç hal kanununun son devresini
oluşturan dönem pozitif dönemdir. İnsanlığın ulaştığı en son safha olan bu
dönemde bilim ve pozitif düşünce hâkimdir
.’ Bütün toplumlar, bilginin
birikmesi sonucu aynı aşamalardan geçerek sonunda ilmî düşüncenin karakterize
ettiği pozitif devreye ulaşacaklardır.
Comte’e göre; ‘teolojik sıfatıyla belirginleşen bir toplum
yapısı kaybolmakta ve ilmî nitelikleri ağır basan bir toplum tipi ortaya
çıkmaktadır. Geçmiş dönemlerin düşünce yapısı üzerinde din adamları ve
teologlar
(9) hâkim sınıfı
oluştururken, modern toplumda bilim adamları ön plana çıkmaktadır
.’

 

Fakat Türkiye’nin problemi şudur: Toplum
geçmişin teolojik düşünüşünden uzaklaşırken, içine girmekte olduğu ilmî
düşünmenin nasıl yapılacağını gösterecek yol gösterici fikir adamları yoktur.

 

Devlet görevlisi olup devletten maaş
alan yüz binlerce dînî kişinin, dünyevî kazançlar uğruna görevine ihânet edip
bir örgüt liderine hizmet ediyorsa, o ülkede hangi dindarlıktan söz edilebilir
ki! İnsanlara din satıp, maaş aldığı üniversite görevini îfa etmeyen dînî
akademisyenlerin olduğu ülkede hangi dindarlıktan söz edilebilir ki?

 

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam.

Konu
hakkında daha fazla ve Prof. Dr. Niyazi Kahveci hakkında bilgi edinmek
isteyenler için:
www.ulusaldemokrasienstitusu.org 

LÜGATÇE:

(1)epistemoloji: Bilgi felsefesi,
bilginin tabiatı, kapsamı ve kaynağı ile ilgilenen felsefe dalı.

(2)pragmatizm: Faydacılık,
hakîkate ve eyleme yönelik olan, pratik sonuçlara yönelik düşünme temelleri
üzerine kurulmuş olan felsefi akımdır.

(3)filantropik: Bir insanın, zamanını,
uzmanlığını veya varlıklarını sosyal fayda yaratmak için gönüllü olarak hizmete
sunmasıdır.

(4)deontolojik: Ahlakî eylemin doğruluğu veya ödeve
uygunluğu üzerinde yoğunlaşan, belli birtakım şeylerin prensibe dayandırılarak
yapılması gerektiğini savunan, ahlaki eylemleri eşitlik, tarafsızlık veya
milletlerarası prensiplere uygunluk gibi kıstaslarla değerlendiren ahlâk
teorisi.

(5)mamakrasi: Prof. Kahveci’nin
kullanıma sunduğu bir kelimedir. ‘faydalanma isteği’, menfaatçilik olarak
açıklanabilir.

(6)seküler: Türk Dil Kurumu
sözlüğünde kelime, ‘laik hayata ait,
dinden bağımsız
‘ olarak açıklanıyor. Kubbealtı Lügati ise; ‘Dinin devletten
ayrı olmasını savunan ve ferdî katılımı önemseyen doktrin’ olarak açıklıyor.
Genel kanaate göre seküler düşünce, ‘dinden
bağımsız, dînî endişelerden uzak bir hayat
’ şeklindeki açıklama yaygındır.

(7)fenomenoloji: Felsefenin yeniden
bir ilim gibi kurulmasını isteyerek özlere dönmesi gerektiğini, fakat bu
özlerin tasvîri bir metoda dayanılarak fenomenlerde aranmasının doğru olacağını
savunan görüş. Fenomen: Şuur karşısında belirdiği, idrak ve imkân sınırlarının
içine girdiği kadarıyla varlık ve hâdise.

(8)teolojik: Belli bir dini ve
bu dine ait konuları ele alan görüşle alakalı düşünce.  Her din açıklamalarını, inandığı mukaddes
kitaplarına, peygamberlerinin bildirdiklerine ve din büyüklerinin yorumlarına
dayandırır.

(9)teolog: İlâhiyetçı. Dinî
bilgilerle meşgul olan ilim adamı.

 

 Prof.
Dr. NİYAZİ KAHVECİ

Trabzon’a
bağlı Köprübaşı ilçesinin tanınmış bir köyü olan Yılmazlar Köyünde doğdu. İstanbul
Beşiktaş’ta büyüdü.

Amcaoğlu
olan Adnan Kahveci, Merhum Vali Recep Yazıcıoğlu ve Diyanet İşleri
Başkanlığı, YÖK üyeliği, milletvekilliği gibi sıfatları bulunan, Devlet
Bakanlığı yapan Mustafa Sait Yazıcıoğlu da bu köydendir ve akrabadırlar.

 

Niyazi
Kahveci İlk ve ortaokulu İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde okuduktan sonra Fatih
İmam Hatip Lisesi’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. İhtisasını Haseki Eğitim
Merkezi’nde yaptı.

 

İngiltere’de
Manchester Üniversitesi Sosyal İlimler Fakültesi Felsefe dalında master ve
doktora derecelerini aldı. Diyanet İşleri Başkanlığının her kademesinde görev
yaptı. TC Londra Büyükelçiliğinde diplomatik görevde bulundu. Anavatan
Partisi genel Başkan Yardımcılığı yaptı. Kırşehir Ahi Evran üniversitelerinde
İktisâdî ve İdârî İlimler Fakültesi’nde Dekan Yardımcısı, Adıyaman
Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi’nde Dekan ve Rektör Yardımcılığı yaptı.
Hâlen Yıldız teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak akademik hayatını
devam ettirmektedir.

 

Meslek
hayatı boyunca verdiği dersler: İnsan ve Toplum bilimleri, milletlerarası
İlişkiler, Felsefe, Sağlık Sosyolojisi, Ekonomi, Eğitim Felsefesi, Din
Kültürü ve Ahlâk Bilgisi, Sosyoloji, Siyâset Bilimi, Siyâsî Düşünceler
Târihi, Milletlerarası Politikada Din, Sosyal Yapılar ve Târihî Dönüşümler,
Din Sosyolojisi, Ahlâk Sosyolojisi, Gençlik Sosyolojisi, Bilgi
Sosyolojisi.   

 

Millî ve
milletlerarası bilgi şölenlerinde sunulmuş çok sayıda Türkçe ve İngilizce tebliği
ve ilmî makaleleri bulunan Prof. Kahveci’nin kitap hâlinde yayınlanmış
eserlerinden bâzıları: Mutezile ile Şi’a Arasında Siyâsî Tartışma, Tevrat’ta
Sosyal Düşünce, Tevrat’ta Siyâsî Düşünce, İslâm Siyâset Düşüncesi, İniş Sırası
ve Sebepleriyle Kur’ân-ı Kerim Tercümesi, Kuran’ın İngilizce Tercümesi,
Çağımızda Türkiye, Düşün ve Bilim Alanları.