20.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Ekim 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 453

2020’nin Yaprakları Dökülürken

                      Sonbaharların bir özelliği ilkbaharın yeşillendirdiği bitkilerin
sararması, ağaçların yapraklarının sararıp dökülmesidir. Bu,  yeşilin tabiata verdiği neşe ve coşkunun yerine
hüzne dönüşmesine sebep olur. Şu günlerimizdeki hüznümüzü,  bazı dost ve arkadaşlarımızın kaybı ve buna COVID-19
salgınının kısıtlamalarının eklenmesi ayrıca artırmıştır.

                      Vefatı
ile bizleri üzen isimlerden biri Ali
Koç’tur.
İzmit merkezde ticaretle uğraşan bu hemşerimizi Kocaeli Aydınlar
Ocağı faaliyetlerinden tanırım. Beyefendi tavrı, bulunduğu ortamlardaki yapıcı
yaklaşımları ile çevresine örnek olan bir insandı. Kendisi 70 li yıllarda Adalet
Partisi ve 80 li yıllarda Anavatan Partisi’nde yöneticilik yapmıştır. Şehrimizin
sorunlarının çözümünde gerek sivil toplum kuruluşları gerekse siyasi parti
çalışmaları ile faydalı olma gayretini hep sürdürmüştür. Ocağımızın
faaliyetlerine eşi Nevin hanımla katılırdı. Sohbetlerinde çok iyi yetişmeleri
için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadığı çocukları makine mühendisi Murat bey,
elektronik mühendisi İskender bey ve halen Kocaeli Üniversitesi’nde öğretim
görevlisi olan Prof. Nevcihan hanımla gurur duyardı. Kendisini rahmetle anarken
geride kalan eşi ve çocuklarına sağlık ve mutluluklar dilerim. Diğer bir kaybımız
Fevzi Genç’tir.  Kandıra‘nın yetiştirdiği bu güzel insanı İSU
yönetim kurulu üyeliğim sebebiyle tanımıştım. Bölgeye yapılan Namazgâh
Barajının açılışına müteakip muhtar olan yeğeni ve o bölgenin köy muhtarlarının
bir kısmı ile hem teşekkür etmek hem de çözülmesi gereken bazı sorunları dile
getirmek üzere gelmişlerdi. Bu tavrı onun yüksek sorumluk taşıyan samimi ve
öncü bir kişiliği olduğunu göstermekteydi. Gördüğüm kadarı ile Kandıralılar
Derneği toplantıların aranan bir yüzü idi. Bu toplantılara mutlaka getirdiği Kandıra
yoğurdu onun için güzel ve makbul bir hediyeydi. Kasabasına, köyüne, çevresine
faydalı olma gayreti, bu konudaki yüksünmez tavrı onu takdir edilen ve aranan
bir insan yapmıştı. Kendisini Aralığın ilk haftası geçirdiği kalp krizi sonucu
genç sayılacak bir yaşta kaybettik. Sonbahardan kışa girerken bizi hüzne boğan
diğer bir kaybımız Ahmet Erdoğan
olmuştur. 85 li yıllarda kavurma yemeği için Yuvacık’daki küçük lokantası
İzmitliler için aranan ve gidilen bir adresti. Babası Hasan Usta (Cumhurbaşkanımız
Recep Tayyip Erdoğan’ın abisidir) ile birlikte işlettikleri bu lokantayı
1995’te İzmit Sanayi Sitesi dört yola taşımıştı. Bu adresinde kavurma dediğimiz
et yemeği, kuru fasulyesi ve özel yaptırılmış ev yoğurdundan yemek isteyenler
için aranan, gidilen bir adres olmaya devam etmiştir. Etin seçiminden pişirilip
servis edilmesine kadar dikkat eden, işini aşk ile yapan, müşterilerine karşı
beyefendi kişiliğiyle saygı uyandıran Ahmet Erdoğan örnek bir esnaftı. 7-8 yıl
önce yakalandığı kanser hastalığını yenip işinin başına dönmüştü. Fakat
yakalandığı Covit-19 hastalığını maalesef atlatamayarak aramızdan ayrılmıştır. Bu
ve benzeri kayıplar bu sonbaharı bize daha hüzünlü yapmıştır.

           Bir de düşmemeye
çalışan yapraklarımız vardır. Bunlardan birisi Bedri Akçay’dır. Şu anda yoğun bakımdaki covit-19 hastalarındandır.
Kendisi 35 yıl sağlık hizmeti verdiğim Kocaeli Tıbbi Tahlil Laboratuvarımdaki
yardımcılarımdandı. Başta Aydınlar Ocağı olmak üzere sosyal çalışmalarımda hiç
yüksünmeden fedakârca yardımcı olmasını unutamam. Emekli olduktan sonra
fotoğraf merakı O’nu bu alanda sevilen sayılan bir insan yapmıştır. Çektiği
fotoğraflar büyük beğeni alarak bu alanda çalışanların takdir ettiği eserler
arasına girmiştir. Dilerim ki hastalığını atlatıp ortaya koyacağı fotoğraflarla
şehrimizi de tanıtan çalışmalara imza atar.

           Yazımı tüm ölenlerimize rahmet, hastalarımıza
şifa ve 2021 in bu salgının tüm olumsuzlukların bittiği daha iyi bir yıl olarak
geçmesi dua ve dileklerimle bitirirken tüm dost ve okurlarıma saygılarımı,
sevgilerimi sunarım.

Diyanet İşleri Başkanlığı’na

0

Muhterem Başkanım, ehemmiyetine binaen önce şu hususu
ifade edeyim ki, niyet ve maksadım hiçbir kimseyi şikâyetetmek değildir. Bu
yazıyı sizlere yazmamın yegâne sebebi, sade bir vatandaş olarak hayatın içinden
Diyanet camiasında zaman zaman görmüş olduğum bazı aksaklıkları sizlere arz
etmekten ibarettir.

         Arz edeceğim birinci husus şudur:
Camilerde vazifeli olan imam efendiler, zaman zaman Sabah Namazlarında camiye gelmeyi
ihmal etmektedirler. Bu husus sadece benim şahsi kanaatim olmayıp, birçok
yerlerde ki cemaatin ortak kanaati halinde bulunmaktadır.

Ben emekli bir vatandaş olarak imkân buldukça gezerim..
Gittiğim yerlerde de Allah’ın izniyle mutlaka Sabah Namazı için camiye giderim.
Fakat gittiğim camilerde tevafuk mudur, tesadüf müdür bilmiyorum fakat vazifeli
imam efendinin o sabah camiye gelmediği görülmektedir. Enteresan olan durum da
şudur ki, gelmeyen imam efendilerin birçoğu caminin bitişiğinde bulunan lojmanlarda
ikamet etmektedirler.

         Bu husus ile alakalı olarak bizzat
yaşamış olduğum bir durumdan bahsetmek istiyorum. Ben hâlihazırda doğup
büyüdüğüm yerin haricinde, başka bir vilayette ikamet etmekteyim. Fakat sıla-i
rahimin ehemmiyetini bildiğim için her sene bir defa, bazı hallerde de iki defa
olmak üzere, memleketime giderim. Bu arada başta, anam babam olmak üzere, bütün
eş, dost ve akraba-i taallukatın mezarlarını ziyaret etmek maksadıyla da
doğduğum köye kadar giderim. Sabah ezanı okununca da haliyle camiye giderim.
Fakat camiye gidince bir de bakarım ki, caminin kapısı kilitli.  Meğer imam kendi sesinden okuduğu ezanı banda
alıp otomatiğe bağlamış. Biliyorum ki imam efendi caminin bitişiğinde ki
lojmanda ikamet ediyor. Gidiyorum zilini çalıp imam efendiyi yatağından
kaldırıyorum. Bu husus, her köye gidişimde ayni şekilde tekerrür etmiştir.
Şimdi o imam, tayin olmak suretiyle başka yere gitmiş bulunmaktadır. Yerine
gelenin ise, henüz ne yaptığını bilmiyorum. Buna benzer bir durumu ayniyle
bundan yıllarca önce 1990 lı yıllarda İstanbul Fatih de bulunan Ak Şemsettin
Camiinde cemaat olduğum yıllarda da yaşamıştım.

 Bu gibi meydana
gelen aksamalar zaman zaman bazı cemaat tarafından müftülüklere intikal
ettirilmekte ise de verilen cevap hiçbir zaman “ bakarız ederiz” den ileriye gitmemektedir.

Şuan
için İmam efendilerin ezandan sonra, hatta sünnet namazından sonra camiye
gelmelerinin sebebi, otomatik olarak okunan ezan sistemidir. Hangi fayda ümit
edilerek uygulamaya konulmuş olursa olsun, merkezi olarak okunan ezan sistemine
Derhal son verilmesinde büyük fayda mülahaza edilmektedir. Ezanlar mutlaka imam
efendiler tarafından bizzat okunmalıdır.

         Bir de şu husus var ki, imamlar kendi
tercihlerine göre, haftanın muayyen günlerinde olmak üzere,bir gün hafta tatili
kullanmaktadırlar. Kanuni haklarıdır. Elbette ki, tatil haklarını
kullanacaklardır. Buna kimsenin bir şey demeye hakkı yoktur. Fakat çok calibi
dikkattir ki, haftalık tatilini kullanan imamların bazıları evlerinde oldukları
halde, başta Sabah Namazı olmak üzere, 
vakit namazlarına cemaat olarak dahi gelmemektedir.

         Hâlbuki vaizlerimiz kürsülerde, imamlarımız
camilerde müteaddit defalar aşağıdaki hadisi şerifi bizlere anlatmışlardır:

            Ebu
Hureyre( R. A. ) dan rivayet edilen bir Hadisi Şerifiyle Resullah (S.A.V.
)  “Eğer insanlar, ezanın ve (cemaat ile
kılınan namazda) birinci safın sevabını bilseler, kur’a çekmeden bunu elde
etmeleri mümkün olmasa, mutlaka kur’a çekerlerdi.  Eğer namazlara erken gelmenin sevabını
bilselerdi, bunu için yarışırlardı.

            Eğer
insanlar, Yatsı ile Sabah Namazlarını cemaat ile kılmanın sevabını bilselerdi
bu namazlara emekleyerek dahi olsa gelirlerdi” ( Buhari, Ezan 9,32 ) buyurarak mescitlerde
cemaat ile namaz kılmanın ehemmiyetine büyük vurgu yapmışlardır.

         Hatta öyle ki, bazı camilerde bu Hadisi
Şerifin, imam efendiler tarafından levha haline getirilmek suretiyle caminin
girişine asıldığı görülmektedir.

         Benim devamlı olarak namaz kıldığım
mahalle caminin imamı bugünlerde İl Müftülüğü tarafından bir kursa gönderilmiş
bulunmaktadır. Bu kurs söylendiğine göre 6 ay devam edecekmiş. Bu kurs
süresince imam efendi hafta içinde öğlen ve ikindi namazlarını kıldıramayacağını
yazılı olarak cemaate duyurmuş bulunmaktadır. Bunun üzerine caminin dernek
başkanı, Müftülüğe müracaat ederek vekil olarak bir imamın gönderilmesi
talebinde bulunmuştur. Fakat müftülük ellerinde yeterli personel olmadığı
gerekçesi ile bu talebe maalesef müspet cevap verememiştir. Şimdi cami kendi
kaderine terk edilmiş vaziyettedir. Kimin imamlık, kimin müezzinlik yapacağı
belli değildir. Önüne gelen mihraba geçip, imamlık yapmaktadır.

Şimdi, biraz da salgın ve sokağa çıkma yasağının tesiriyle,
sabah namazlarını imam dâhil sadece, üç kişiyle kılıyoruz. Diğer vakitlerde de
gelen cemaatin sayısı azami, beş altı kişiyi geçmemektedir.  Hatta öyle ki,  Öğle Namazının, ikindi namazının da tek
kişiyle kılındığı vakidir. Bu arada şu hususu da ifade edeyim ki, mahallemizin cami
çevresinde oldukça kalabalık bir nüfus mevcuttur.

İkinci bir husus daha var ki, oda salgın hastalık sebebiyle,
Cuma Namazlarının kısaltılması meselesidir. Bilindiği üzere, Başkanlığınız
tarafından, insanları salgın afetinden korumak maksadıyla Cuma Namazlarının
kısaltılarak kılınmasına karar verilmişti. Başlangıçta sadece Cuma Namazının
ilk 4 rekât sünneti ile 2 rekât farzının kılınmasına hatta bu arada tespihinde çekilmemesine
karar verilmişti.  Ancak, İslamiyet’in
ilk yıllarından beri yapıldığını düşündüğüm uygulamaya pek uymayan bu karardan,
kısa bir süre zarfında vazgeçilmek suretiyle, bugünkü hale, yani 4 rekât ilk
sünnet, 2 rekât farz, 4 rekât da son sünnet kılınmasına ve arkasından da tespih
çekilmesine müsaade edilmiştir.

 Ben hayırlısı
ile 82 yaşındayım. Bu sebeple Allah’ın izniyle en az 70 yıldan fazla bir
zamandan beri Cuma Namazı kılarım. Cuma Namazlarını bugüne kadar hep 16 rekât
olarak kıldım. Dedem ile Babam da 16
rekât kılarlardı
. Zira imam efendiler yıllardan beri müteaddit defa Cuma
Namazının 16 rekât olduğu telkininde bulunmuşlardır. Esasen cemaatin tamamına
yakını da halen 16 rekât olarak kılmaktadır. Ancak memur olan imamlar ile
birkaç cemaat bu karara riayet etmektedir. Böyle bir durumda ise, imam tespihattan
sonra duasını yapıp camiden ayrıldığı halde, cemaatin bir kısmı namaz kılmaya
devam etmektedir.  Şayet bir de o gün
cenaze var ise, cemaatin bir kısmı içeride namaz kılmaya devam ederken, bir
kısmı da dışarıda cenaze namazı kılıyor.

Âcizane kanaatime göre bu manzara birlik ve beraberlik
dini olan dinimiz ile pek bağdaşmamaktadır. Bu uygulama sadece zamandan üç beş dakika tasarruf yapılması maksadıyla
yapılmakta ise de bu kararın isabetli olmadığını düşünüyorum.
Şöyle ki, bugün
bilhassa İstanbul’da metrobüsler Beylikdüzü’nden Söğütlü Çeşme’ye; metrolar, Halkalı’dan
Gebze’ye kadar hiçbir fiziki mesafe kurallarına riayet etmeden, balık istifi
gibi yolcu taşırlarken, sağlık bakımından nedense herhangi bir mahsur teşkil
etmiyor. Faka fiziki mesafeye ve temizlik kaidelerine çok güzel bir şekilde
riayet edilen camiler mi tehlikeli olarak görülüyor? Cemaatin sadece en fazla üç beş dakika daha fazla içeride kalmasına
müsaade edilmiyor.
Bu hususu takdirlerinize arz ediyorum.

Ne derece doğru olur bilmiyorum ama şu aklıma geliyor.
Bundan yıllarca önce 2012 Yılında Burdur’a bir akrabamı ziyareti için
gitmiştim.  Günlerden Cuma olduğu için
Cuma Namazı kılmak üzere yakında bulunan
BURKENT
Camiine gittik.  Caminin
girişinde kartona elle yazılmış bir yazı dikkatimi çekti, Kartonun üzerinde “Bu camide Cuma Namazı 10 rekât olarak
kılınmaktadır”
yazıyordu. Yazı benim hayretimi mucip oldu. Çünkü o zamana
kadar böyle bir şey ne görmüş ne de duymuştum. Ezan okunduğu için hemen namaza
başladık.  Fakat benim içim içime
sığmadı.  İmam efendi ile bazı cemaat
namazı 10 rekât kılarak bitirdi. Haliyle biz ve cemaatin bir kısmı da 16 rekâta
tamamladık. Namazdan sonra İmam efendin yanına gidip, “hocam bu kartondaki yazı
neyin nesidir?” diye sordum. İmam efendi gayet normal bir şekilde, “bundan
sonra böyle kılınacak. İlave olarak da halihazırda Burdur’da 4 camide bu
şekilde kılınıyor, kısa bir zaman sonra da bütün camilerde bizim kıldığımız gibi
10 rekât olarak kılınmaya başlanacak” dedi.

Tabii ki bu cevap bana hiç de tatmin edici gelmedi.
Fakat daha sonra buna benzer uygulamayı başka bir vilayette bir camide daha
gördüm. Oradaki imama da aynı şeyi sordum. Verilen cevap bir öncekinin
benzeriydi.

Bu durumu o zaman bir yazı ile Diyanet İşleri
Başkanlığı’na intikal ettirdim. Fakat Başkanlıktan benim anlayacağım bir şekil
de net bir cevap alamadım.

Halihazırda, Cuma namazının 10 rekât olarak kılınması
ne kadar yaygınlaştı bilmiyorum. Fakat şimdi düşünüyorum da yıllarca önce
konuşan imam efendiler herhalde boşa konuşmamışlar. Zira Başkanlığınız, uzun bir zamandan beri, hiçte bir kıymet ifade etmeyen
camide geçecek olan sadece üç beş dakikanın hesabını yapmak suretiyle, Cuma
Namazının 10 rekât olarak kılınmasına dair kararını değiştirmemektedir.
Hem
de Cemaatin büyük bir çoğunluğu tarafından bu karara riayet edilmediğini bile
bile. Yanlış düşünüyorsam peşin olarak özür dilerim.  Acaba diyorum, Diyanet İşleri Başkanlığı
yavaş yavaş Müslümanları Cuma Namazını 10 rekât olarak
kılmaya
mı alıştırıyor? Zira bu kararın bu kadar uzatılmasına başka türlü bir mana
veremiyorum.

Değerli Başkanım ehemmiyetine binaen tekrar ifade
edeyim ki, bu yazıyı yazmamın maksadı, kimseyi şikâyet ve rencide etmek
değildir. Tamamen halkın içinden sade bir vatandaş olarak, samimi duygu ve
düşüncelerimi sizlere arz etme gayesine matuf bulunmaktadır.  Bu
arada şu hususu da yazmakta fayda görüyorum ki, bu yazıyı mahallemizin Cami
Derneği Başkanının bilgisi dahilinde yazdım
. Ayrıca,  İstişare sünnettir diyerek bilgi ve tecrübesine
güvendiğim bu işleri bilen, aralarında bir hukukçunun da bulunduğu birkaç
arkadaş ile de istişare ettim. İstişare ettiğim arkadaşlar yazının
gönderilmesinin faydalı olacağını ifade ettiler.

Bu vesile ile selam ve hürmetlerimi sunar, Cenab-ı
Allah’tan hayırlı günler niyaz ederim. 

Vefatının 83. Yıldönümünde İman Ve Mücâdele Adamı Mehmet Âkif Ersoy’u Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan ile Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Muhterem
Hocam, Millî Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy için; ‘İnançlı bir Müslüman’dı, büyük
bir şairdi, değerli bir insandı.’ Diyoruz. Hakkında bu sözlerin söylendiği
insan, hangi ölçülere göre değerlendirildiğinde bu methiyelere/övgülere lâyık
olur?
                                        

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan: Bize
göre, bir Müslüman’ın değeri,
büyük hadisçi Süfyân b. Uyeyne’nin (v.197/813) işaret ettiği gibi, yüce Peygamberimize benzerlik durumuyla
ölçülür. İbn Uyeyne diyor ki: ‘En büyük ölçü/mizan, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemdir. Eşyâ/nesneler ve işler onun
ahlâk, yaşayış ve yoluna arz edilir. Ona uyanlar haktır/gerçektir; uymayanlar
bâtıldır/boştur
.’ Biz de bu kurala uygun olarak, iman ve mücadele
adamı olan Âkif’in, Peygamber Efendimizin ‘Müslüman’ tariflerine uygunluk
derecesini, şiirlerinden örnekler vermek, hayatından sahneler nakletmek
suretiyle araştırmayı, en doğru bir yol ve yöntem olarak benimsemiş
bulunmaktayız. Âkif merhum, 622 senelik Osmanlı yönetiminin temellerinin
sarsıldığı, sosyal hayatın tam bir karmaşa hâlini aldığı, daha kötüsü, dehşetli
mağlûbiyetlerin devam ettiği bir dönemde yetişmiştir. Buhranlı zamanlar, insanı
mânevi değerlere sarılmaya yöneltir. Yâni korku, insanı dindar yapar. Acaba,
bazılarının zan ve iddia ettikleri gibi, Âkif’in imanı da böyle bir zorlama ve korkunun
sonucu mudur? Yoksa yakîne/derin bir bilince dayanan, köklü, içten gelen,
olayların, sâdece kuvvetini artırdığı bir iman mıdır?

  Çetinoğlu: Şüphe
edilebilir mi?
 


  Çakan: Âkif’in hayatını kaba-taslak bilen bir kimse bile, bu ‘acaba’ kelimesine kesinlikle ‘hayır’ diyecektir. Zira böyle zoraki
imanlıların çoğu, tehlikeler atlatılınca, dine, imana hücum etme derekesine
düşmekten kurtulamamışlardır. Âkif ise, gittikçe artan bir iman şahlanışıyla
her zaman her yerde ‘imanının adamı’ olmasını ve
kalmasını bilmiş ender şahsiyetler arasındaki mümtaz yerini almıştır. 

 Çetinoğlu: Bunu
hangi mısralarından anlıyoruz?

 Çakan: Âkif merhum,
memleket ufuklarının karardığı, ümit ışıklarının söndüğü o günlerde; ‘İmanım,
sînemde müebbed fecr-i sâdıktır
.’ diye haykırarak durumunu,
özgüvenini ve duruşunu ilân etmiştir. ‘Müslümanız,
Hakk’a tapan Müslüman’

‘İmansız olan paslı yürek sînede yüktür.’ mısralarıyla da millete, ne olmasının, nasıl olmasının
ve ne şekilde davranmasının gerektiğini hatırlatmıştır. Zira o, milletin
varlık, yaşayış ve mutluluğunda İslâm’ın vazgeçilmezliğine inanıyordu. Çünkü ‘Bir
millet kendi öz değerlerini değiştirmedikçe, Allah onlara bozgun vermez
.’
âyet-i kerimesi, değerlerine sâhip çıkmak isteyen toplumlara yeterli garantiyi
veriyordu.  Bu sebeple, Kur’an-ı Kerîm’e yürekten
inanmış bir insan olarak Âkif,  milletin
tehlikeleri atlatabilmesi ve kalkınabilmesi için iki büyük kuvvetin, kişilerin
ruhunda yer etmesini gerekli görüyordu: Bilinçli
ve güçlü bir iman, tükenmez bir mücâdele azmi ve aksiyon.

 Çetinoğlu:
Ölçünüz/miyarınız İslâmiyet olduğuna göre, konu ile
ilgili kaynaklardan da söz eder misiniz?

Çakan: Mümini
çeşitli yönleriyle tanıtan âyet-i kerime ve hadis-i şerîflerin sayısı bir hayli
kabarıktır. Hepsini ayrı ayrı zikretmemizin imkânı yoktur. Bu sebeple, ‘ilâhî
vahyin hareket hlindeki göstergesi
’ diyebileceğimiz Peygamber (sallallahu aleyhi ve
sellem
’in nezih ve temiz
hayatından çıkardığımız altı özelliği esas alacağız.. Bu özellikleri şöylece
sıralayabiliriz: 1- İman, ma’rifet, yakîn ve ilim
ister
. 2- İman, Allah ile
beraber olma şuuru, rıza, kanaat ve sabır ister
. 3- İman, dünya ve dünya nimetlerine
tapmama anlamında bir zühd ve sürekli Allah’a kulluk edilmesini ister
. 4- İman, yaratıklara karşı sevgi, samimiyet ve
dürüstlük ister
. 5-
İman, mücâdele /cihad ister
. 6- İman, ma’şerî bir
vicdan, sosyal bir çile, insanî bir düşünce ve hareket (aksiyon) ister
.                                                                             


Çetinoğlu: Hocam bu sözleri açıklamanız mümkün mü?

 Çakan: 1- İman, ma’rifet, yakîn ve ilim ister. Ma’rifet, derûnî
bilgidir. Yakîn, şüphe ve tereddüt korkusundan uzak olmak demektir. Âkif’te bu
iki özelliğin varlığını, Safahat’ı okurken hissedilen derûni/samîmi zevk
ve açık ifadelerden anlamak mümkündür.                                                                                                                                       

2. İman, Allah ile beraber olma bilinci, rıza, kanaat ve sabır ister: Allah’ı anmak, mümini dînî disipline ve kendini denetleme
(murakabe) bilincine sâhip kılar. Yâni mümine, sonsuz bir ümit ve dipsiz bir korku telkin eder.

Öte yandan, sınırsız bir ümit ışığını sürekli korumak
gerektiğini bilen Âkif, her şeye rağmen ye’se / ümitsizliğe düşmemenin bir borç olduğunu hatırlatır:

Ey, Hakk’a taparken şaşıran,
kalb-i muvahhid!

Bir sîne emelsiz yaşar ancak, o
da: Mülhid.

Birleşmesi kâbil mi ya tevhîd ile
ye’sin?

Hâşâ! Bunun imkânı yok, elbette bilirsin…

Âtîyi karanlık görerek azmi
bırakmak…

Alçak bir ölüm varsa, emînim,
budur ancak.

Ye’s öyle bataktır ki: Düşersen
boğulursun.

Ümmîde sarıl sımsıkı, seyret ne
olursun!

‘İş bitti.. Sebâtın sonu yoktur!’
deme; yılma.

         Ey millet-i merhûme, sakın ye’se
kapılma!

3- İman, yaratıklara karşı sevgi, samimiyet ve dürüstlük ister.

Âkif, Yaradan’dan ötürü herkese, her şeye karşı sevgi
duymuş ve samîmi/dürüst davranmış, her hal ve şartta doğruyu, doğrusunu
söylemiştir:

         Şudur cihanda benim en beğendiğim
meslek:

Sözüm odun gibi olsun, hakîkat
olsun tek
!

O, her şeyden önce dinine, imanına karşı samîmi idi. Bütün
hayatı boyunca aynı imânın sâhibi olarak kalmıştır. Bukalemun meşreblierden
asla olmamış ve onlardan hiç mi hiç hoşlanmamıştır. 

4-İman, dünya ve dünya nimetlerine tapmama anlamında bir zühd ve Allah’a
kulluk edilmesini ister.

Kalabalıklardan uzak kalmak, tefekkür ve ibâdete devam
etmek büyük insan olmanın şartlarındandır. Zira ‘ilham perisi, yalnız yaşayan
ruhların ziyaretçisidir
.’

Âkif, tâ küçük yaştan beri hep yalnızlığı seven bir ruha sâhiptir.
Hatta onun Çengelköy’de bir-iki dönümlük bir arsa aldığı, oraya bir ev yaptırıp
yalnız yaşamaya hazırlandığı, fakat bunun kendisine nasip olmadığı bir
gerçektir. O’nun hayatını anlatan yazarların hemen hepsi ‘sükûn adamı’ olduğu noktasında
birleşirler. Bir veya iki kişi ile sohbetleri neşeli geçtiği halde,
topluluklarda devamlı sustuğu çok görülen hatta göze batan bir özelliği idi.
Nurettin Topçu merhum bunun için, ‘Âkif’in inzivası, halk içinde bir idi.’
der. Hele son yıllarını Hilvan’ın bir köşesinde yapayalnız geçirmiştir.

5-İman, mücâdele /cihad ister: Âkif, yaşadığı müddetçe imanın bu
gereğini yerine getirmek için çırpınmıştır. Cihad, aslında iman kelimesinin
özünde bulunmaktadır. Âkif, imanın en modern târifini şöyle yapar:

Yumuşak başlı isem, kim dedi
uysal koyunum.

Kesilir belki, fakat çekmeye
gelmez boyunum
.

Müslüman’ın şahsiyeti işte bu beyitte en ince anlamına
kavuşmuştur. Bir noktaya kadar susan, hoş gören iman, iş imânî gerçekleri
ilgilendirince var gücüyle er meydanında, mücâdele sahnesinde aksiyon
halindedir.

6-İman, ma’şerî bir vicdan, sosyal bir çile,
insanî bir düşünce ve hareket (aksiyon) ister
: Esasen her Müslüman,
biraz da din kardeşleri hatta insanlık için yaşayan insandır. Peygamber
efendimiz, ‘Müslümanların dertlerini dert edinmeyen, onlardan değildir.’ buyurur.
Bu bakımdan her Müslüman ister istemez bu mânâda ümmetçidir.

Çetinoğlu: Mehmet Âkif Ersoy, aynı zamanda bir
dâvânın adamı idi. Uğruna mücadele ettiği dâvâsı neydi?

Çakan: Âkif’in arzusu, Müslümanların tevhid dâvâsında birleşmeleri
idi. Bu ise, bir siyâsî arzu olmaktan çok, imanî bir gerek olarak
değerlendirilmeye lâyıktır. Bu tür düşünüş, Peygamber Efendimizin metoduna da
uygun düşmektedir. Zira Peygamber Efendimiz,  ‘akide/inanç’ birliğini temin edecek ve böylece insanların
vicdanlarına yerleşecek olan ‘Tevhid’
dâvâsıyla işe başlamış, tam on bir buçuk yılını sâdece tevhid/Allah’ın
birliği inancını yerleştirmeye ayırmıştı.

Çetinoğlu: ‘İslâmcılık’ kavramı, günümüzde, batılı ve
batıcı çevreler tarafından zararlı bir cereyanmış gibi gösteriliyor. Mehmet
Âkif Ersoy, ‘İslâmcılık’ kavramını nasıl yorumluyordu?

Çakan: Ersoy’a göre İslâmcılık; Müslüman fert ve toplumları, İslâmiyet’in
gerçek iman ve amel esaslarına döndürmek, İslâm’ın ruhunu anlamaları ve İslâm
ahlakı ile yaşamalarını sağlayacak duygu ve bilgilerle donatmak ve İslâm
dünyasında, din kardeşliğinden doğan birliğin gerçekleştirdiği maddî ve manevî
yardımlaşmayı sağlamak için çalışmaktır
.

Şu halde, ‘panİslâmist’,
‘ümmetçi’, ‘İslâmcı’ gibi tanımlamalarla Âkif’i tenkide kalkışanlar, aslında O’nu
‘Müslüman’ olduğu için tenkit
ediyorlar demektir. Oysa iman ve
aksiyon şâiri olmak, Mehmed Âkif için aslâ bir nakîsa değil, bir
meziyettir. Çünkü iman, Allah’a mutlak
teslimiyet ve ma’şerî bir vicdan ister.

 

Prof. Dr. İSMAİL LÜTFİ ÇAKAN

1945 yılında
Samsun’un Ladik ilçesine bağlı Küçükkızoğlu köyünde doğdu. İlkokulu
bitirdikten sonra hafızlığını ikmal etti. 1966’da Kayseri İmam Hatip
Lisesi’ni, 1970’te İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nü bitirdi.

 

1977’ye kadar
Diyanet İşleri Başkanlığı merkez ve taşra teşkilatında çalıştı.
Ankara-Yenimahalle Vaizi iken İstanbul’da açılan Haseki Eğitim Merkezi’ne
kursiyer olarak katıldı. Kursun bitimine altı ay kala 5 Aralık 1977’de
İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’ne hadis asistanı olarak göreve başladı. 1982
yılında Erzurum İslâmî Bilimler Fakültesi’ne sunduğu ‘Muhtelifu’l-Hâdis İlmi: Doğuşu, Muhtevası ve Çözüm Yolları’ adlı
teziyle doktor oldu. Yüksek İslâm Enstitüsü’nde kısa bir süre kültürel işlere
bakan Müdür yardımcılığı görevini yürüttü. 1987’de doçentliğe, 1993’te de
profesörlüğe yükseltildi. 1994-1997 öğretim yıllarında Marmara Üniversitesi
İlahiyat Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. Çakan, hâlen
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı öğretim üyesi
olarak görevine devam etmektedir. Üçü erkek biri kız dört çocuğu vardır.

 

Çakan,
İmam-Hatip Okulu’ndaki öğrencilik yıllarından beri mahalli ve ulusal gazete
ve dergilerde yazılar yazdı ve yöneticilik yaptı. Özellikle Kayseri Hâkimiyet
Gazetesi, Yeni İstiklal, Sebil ve Yeni Sabah Gazeteleri, Diyanet Gazete ve
Dergisi,  İslâm, Toprak, Tohum, İslâm
Medeniyeti, Hakses, Nesil, Din Eğitimi, Altınoluk, Bilim ve Hikmet, Yeni Ümit
ve M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi gibi dergilerde çok sayıda yazıları
yayımlandı. İslâm ve Tohum dergilerinin açtığı makale yarışmalarında
birincilik kazandı.

Çakan, ayrıca
Yüksek İslâm Enstitüsü’nde öğrenci iken Türkiye Yüksek İslâm Enstitüleri
Federasyonu’nda sekreterlik görevinde bulundu ve İslâm Medeniyeti Dergisi’nin
idare ve yayın müdürlüğünü yaptı. 1974-1975 yıllarında Türkiye Din
Görevlileri Federasyonunda yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulundu.
Hakses Dergisi’nin Yayın müdürlüğünü yaptı.

 

İsmail Lütfi
Çakan, İSAV adına ‘İslâm’da
Kılık-Kıyafet ve Örtünme
’, ‘Hz.
Peygamber ve Aile Hayatı
’, ‘Sünnetin
Dindeki Yeri
’, ‘Yeni ve Çağdaş Bir
Tebliğ Metodolojisi
’ gibi tartışmalı ilmî toplantıların organizatörlüğünü
ve bu toplantıların kitaplaşmasında editörlük yaptı. ‘Gençliğin Kaleminden Üç Cephesiyle Âkif’ ve ‘Hadislerle Ahlâkî Davranışlar’ adlı anonim eserlerde belli
bölümleri yazdı. Sünen-i Ebû Davud Tercüme ve Şerhi’ne mukaddime yazdı ve
eserin ilk sekiz cildinin redaksiyonunu yaptı. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi’nin kuruluş çalışmalarına katıldı ve ansiklopedinin ilk on
cildine yetmiş kadar madde yazdı. İslâm Medeniyeti ve Ensar vakıflarının
kurucuları arasında yer aldı.

 

Yurt içinde
düzenlenen birçok sempozyuma tebliğci ve müzakereci olarak iştirak etti. Son
üç yıldır İstanbul-Göztepe Gözcü Baba Camii’nde Pazar günleri öğle namazından
önce Mişkâtü’l-Mesâbih’ten Hadis dersleri yapmaktadır. Bu dersler Dost Tv.
tarafından yayımlanmaktadır.

 

Yayınlanmış Eserleri:

Çakan’ın, bir
çoğu bir çok kez basılmış olan eserlerini basım yer ve târihlerinden
arındırılmış olarak ismen şöylece sıralayabiliriz:

Hakkı Tavsiye
Metod ve Vasıtaları, Dinî Hitabet, Kur’an’ı Kerim’e Göre Peygamberler ve
Tevhid Mücadelesi (M. Solmaz ile birlikte), Hadislerde Görülen İhtilaflar ve
Çözüm Yolları, (Doktora tezi) Anahatlarıyla Hadis, Hadis Usulü, Hadis
Edebiyatı, Eyüp Sultan Hazretlerinden Kırk Hadis, Hadislerle Gerçekler,
Müslüman Kimliği, Müslümanca Yaşamak, Sırat-ı Müstakim ve Yolcuları,
Riyâzü’s-salihin Tercüme ve Şerhi (8 cilt, M. Yaşar Kandemir ve Raşit
Küçük’le birlikte), Ashâbının Dilinden Peygamberimiz, Hurafeler ve Bâtıl
İnanışlar, Olay ve Ölçü Olarak Hicret, İyi Müslüman, Örnek Kul Son Resul,
Sahâbe Kıvamı, Sıra Bizde, Onlar Böyleydi (piyes), Gizli Armağan (Çocuk
kitabı), Hadis Öğrenimi,-Târihî ve Güncel Boyut), Hadis Nasıl
Okunur/Okutulur? Âkifçe, Seçme Hadisler (33 Hadis 33 Yorum), İslâmî
Yapılanmada Siret ve Sünnet

 

Hocanın, bir çoğu sonradan yayımlanmış
sempozyum bildirileri ve çok sayıda makaleleri bulunmaktadır.

17/25 Haftası veya Köşe dönmenin şifreleri

0

Nedense milletçe geçmişi çabuk
unutuyoruz. Balık hafızalıyız desem aziz milletimize hakaret mi sayılır bilemiyorum
ama gerçekleri de dile getirmemiz gerekiyor. Son yirmi senede olup bitenleri
sandık başına her gittiğimizde hatırlayıversek, inanın mevcut iktidarın yerine şimdi
çoktan bir başkası gelmişti.

Bugünlerde 17/25 Yolsuzluk ve
Rüşvet olaylarının 7. Yılındayız ama bu utanç verici yolsuzluk olaylarından
bahseden bir Allah’ın kulu yok.

Hâlbuki hükümetin küçük ortağı
Sayın Devlet Bahçeli o günlerde Halkapınar bayramlaşma töreninde bakın neler
söylemiş:

“Türkiye Cumhuriyeti’ne adı konmamış savaş açan gafil ve cahile,
cumhurbaşkanı olmak düşmez. 17-25 Aralık’ta suçüstü yakalanmış, Hazine’yi
boşaltırken, devletin kasasını zimmetine geçirirken basılmış bir adamdan,
söyleyiniz bana cumhurbaşkanı olur mu? Rüşvetçilere önayak olandan, hırsızlara
kol kanat gerenden, villalara soygun parası stoklayandan, açık açık ifade
ediniz, cumhurbaşkanı olur mu? Adaletin boğazına çöküp rüşvetçileri,
hırsızları, haram kervanına hevesle katılanları kollayandan, ayakkabı
kutularına, yatak odalarına milyon dolarları saklayan ahlâksızları serbest
bırakandan, Allah için haykırınız, cumhurbaşkanı olur mu? Kara paracı ve altın
kaçakçısı şarlatana hayırsever, kutucu bankacıya saf, havuzcu işadamlarına
Türkiye’nin gururu, hırsızlığın peşine düşenleri de hain olarak damgalayandan
her şey olur da bir tek cumhurbaşkanı olmayacaktır. Aday Erdoğan, sırtında
17-25’in kamburuyla Çankaya yokuşunu çıkamayacak, 10 Ağustosta nefes
yetmezliğinden kaybetmeğe mahkûm olacaktır
.”

Gene Cumhuriyet yazarı Can
Dündar’la MHP Genel merkezinde yaptığı röportaj ’da duvardaki saati göstererek:

“Bunu bizzat ben yaptım. 17.25’i gösterdiğinde pilini çıkardım. Her gün
bu takvime bakıyorum. Onların takvimi, bizim saatimiz. Buradan da
anlayabilirsiniz ki biz, 17 ve 25 Aralık’ın hesabının sorulması vaadimizden
asla geri adım atmayız
.”

Düşünün bir defa şu alt alta
sıralanan vakalar demokrasi ve hukukla yönetilen başka bir ülkede yaşansaydı, buna
hangi iktidar dayanırdı?

–Çözüm Süreci,

–Güneydoğu sınırlarımızda mayınların temizlenip, beş milyon Suriyelinin
Türkiye’ye geçmesi ve Türk
–vatandaşının
ekonomisine ortak olması,

-Yunanistan’ın Ege Denizinde 19 adamızı işgal etmesi,

–Ergenekon davalarında Türk ordusunun çökertilmesi,

-Kozmik Oda’ya girilmesi,

–17/25 yolsuzluk vakası,

–Doksan yılda milletin dişinden tırnağından artırıp meydana getirdiği
kamuya ait işletmelerin özelleştirme adı altında özel şirketlere peşkeş
çekilmesi,

–Man adası yolsuzluğu.

Burada bir hatırlatma yapmak
isterim ki, Almanya’nın gelmiş
geçmiş en iyi başbakanlarından Willy
Brandt,
sekreteri Doğu Alman casusu çıktığı için 7 Mayıs 1974 te istifasını
verdi.

Willy Brandt’ın askerinin başına çuval geçirilmemişti, Genel
Kurmayın Kozmik odasına girilmemişti, 19 adası işgal edilmemişti.

Yukarıda yazdıklarım sadece bir
çırpıda aklıma gelenler. Bunlara benzer yolsuzluklara karşı bir de kılıflar
uydurmuşuz şöyle ki:

 

–Atı alan aslında: (çalan) Üsküdar’ı geçer mi?

“16 Nisan 2017 Evet-Hayır
referandumunun henüz oy sayımı tamamlanmamış, TV. Muhabirleri sayım sonuçlarını
canhıraş merkezlerine bildirmeğe çalışırken, Cumhurbaşkanı Huber Köşkünde
etrafındaki gazetecilere hitaben: “Boşuna
uğraşmayın atı alan Üsküdar’ı geçti
.” Dedi.”

–Kol kırılır yen içinde mi kalır?

“Kol kırılıp yen içinde kalırsa
kangren olur, ortopediye götürmek gerek.”

–Her iş kılıfına uydurulur mu?

“Aslında işe göre kılıf
hazırlamak gerekirken, eğer kılıfa göre iş uydurulursa bunda bir hinoğlu hinlik
var demektir.”

–Dün dündür, bu gün bu gündür.

“Dün, Batman, Siirt, Diyarbakır
mitinglerinde elinizde Kürtçe Kuran-ı kerim ile nutuk atacaksınız, bugün
İstanbul Büyükşehir Belediyesinin Şeb-i Aruz gösterisinde okunan Türkçe Kur-anı
kerime karşı çıkacaksınız.”

–Bal tutan parmağını yalar.

Gençlik yıllarımızda aramızda
tartışırken, yukarıdaki sözlerden birisi geçtiğinde bir kısım arkadaşlarımız
hemen atılır: “Bu söz Yahudi uydurması.”
Derdi. Ben inanmıyorum bunların Yahudi uydurması olduğuna ancak velev ki öyle
diyelim, demek bizim de işimize gelmiş ki yıllardan beri bu sözler Türkçe lügatımıza
yerleşmiş. Keşke bu deyimler bizleri birey olarak değil de, millet olarak
ileriye, doğruya, gerçek ve güzele götürmüş olsaydı bulunduğumuz durumdan şimdi
çok daha farklı yerlerde olurduk.

Sağlıklı kalın.

Öcalan’la Yapamadıklarını Demirtaş’la Yapmak İstiyorlar

0

Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Selahattin Demirtaş’ın başvurusu üzerine
verdiği hak ihlali ve Demirtaş’ın tahliye edilmesi gerektiği yönündeki karar
tartışmalara sebep oldu. Cumhurbaşkanı başta olmak üzere AİHM’in Demirtaş
kararı ağır bir şekilde eleştirildi. Kamuoyunda da gerek AİHM kararı gerekse
Cumhurbaşkanı’nın bu karara yönelik eleştirileri hakkında tartışmalar yapıldı.

 

            Selahattin Demirtaş ekseninde dönen
bu tartışmaların iki boyutu var ve bu tartışmanın iki farklı açıdan ele alını
değerlendirilmesi gerekmektedir. Tartışmanın birinci boyutu hukuki boyuttur ve
tartışmanın “zâhiri” (görünen) yönüne işaret etmektedir. İkinci boyut ise
siyaseten hedeflenen boyutudur ve o da tartışmanın “bâtıni”
(gizlenen)  yönüne işaret etmektedir.
Kanaatimizce tartışmanın bu “zâhiri” boyutunun “bâtıni” boyutun alt yapısını oluşturmaya
yönelik bir amacı vardır.  Şimdi önce bu
konuyu hukuki açıdan sonra da siyasi açıdan değerlendirmeye çalışalım.

 

Tartışmanın Zâhiri Olan Hukuki Boyutu

 

            AİHM’in Demirtaş’ın tutukluluğuyla
ilgili olarak verdiği hak ihlali ve tahliye edilmesi gerektiği yönündeki
kararların isabeti hakkında gerçek anlamda sağlıklı bir yorum yapabilmek için
dosyaya vakıf olmak gerekmektedir. Dosya içeriğini bilmeden yapılan her yorum
hatalı olacaktır. Ancak konu hakkındaki haberlerden, yargı sisteminin işleyiş
biçiminden ve bu tip toplumu ilgilendiren konularda siyasi iktidarın ve
medyanın genel yaklaşımını göz önüne alarak birtakım fikirlere sahip
olabilmekteyiz.

 

            Bu hukuki boyut meselesinin de iki
ayrı yönü bulunmakta. İlki Demirtaş’ın tutukluluğunun hukuka uygun olup
olmaması. İkinci yönü de AİHM kararının bağlayıcı olup olmaması.

 

            İkinci yönünden başlayacak olursak
AİHM kararları hem devlet için hem de mahkemeler için bağlayıcıdır. AİHM
kararları hoşumuza gitmese bile bu kararları uygulamak zorundayız. Bu
kararların uygulanmaması ayrıca hukuka aykırılık teşkil eder. Cumhurbaşkanı,
AİHM kararını eleştirirken “iç hukuk yollarının tüketilmediğinden” bahsetmişti.
Görünen o ki danışmanları Sayın Cumhurbaşkanı’nı fena halde yanıltıyorlar. Çünkü
Anayasa Mahkemesi hem 21 Aralık 2017 tarihinde hem de 9 Haziran 2020 tarihinde
Demirtaş’ın uzun tutukluluğunu hak ihlali olarak kabul eden kararlar vermişti.
Her iki karar da siyasi iktidarın baskısı nedeniyle uygulanmadı. Dolayısıyla
Sayın Cumhurbaşkanı’nın “iç hukuk yolları tüketilmemiştir” iddiası yerinde
değildir.

 

            Konunun birinci yönüne dönecek
olursak; Selahattin Demirtaş’ın neden tutuklu olduğuyla alakalı net bir gerekçe
bulunmadığını görmekteyiz. Kanaatimizce, Demirtaş hakkında tutuklama kararı
veren hâkimler de neden tutukluluk yönünde karar verdiklerini bilmiyorlar!

 

            Demirtaş hakkındaki iddialar ‘terör
örgütü yöneticiliği’, ‘terör örgütü
propagandası yapmak’, ‘Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na muhalefet’,
‘halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik’, ‘halkı kanunlara uymamaya tahrik’,
‘suç işlemeye tahrik’ ve ‘suçu
ve suçluyu övme’. Ancak Demirtaş’ın bu suçları işlediğine dair dosyada “somut”
delil olmadığı dile getiriliyor. Zaten gerek Anayasa Mahkemesi’nin gerek
AİHM’in hak ihlali kararı vermeleri bu yüzden.

            Peki,
madem somut delil yok o halde Demirtaş neden tutuklandı ve hem Anayasa
Mahkemesi hem de AİHM Demirtaş için “hak ihlali” kararı vermiş olmalarına rağmen
neden hala tahliye edilmiyor? Bu sorunun cevabı tamamen siyasi, o nedenle cevabı
aşağıda arayacağız.

 

Tartışmanın Bâtıni Olan Siyasi Boyutu

 

            Şubat 1999’da PKK elebaşı Öcalan
Kenya’da “paketlenip” Türkiye’ye getirildiği zaman dönemin Başbakanı Bülent
Ecevit’in şu açıklaması dikkat çekmişti; “Öcalan’ı bize niçin teslim ettiler, hala anlamış değilim!” Öcalan hakkında idam kararı
verildikten sonra dönemin iktidar ortağı MHP’nin örtülü desteğiyle idam cezasının
kaldırılması manidardır. Hâlbuki MHP’nin 1999 seçimlerinde oy patlaması
yapmasının iki sebebi vardı; İlki o günlerde ciddi bir tartışma konusu olan başörtüsü
sorununun MHP tarafından çözüme kavuşturulacağına inanılması; ikincisi de
milletin Öcalan’ın asılıp bu beladan ebediyen kurtulma isteğiydi. MHP seçmenine
her iki konuda da ihanet etti! Peki, ne uğruna?

 

            Öcalan’ın
yakalanmasından sonra şöyle bir iddia gündeme getirilmişti; Öcalan bir gün
serbest bırakılacak ve Kürtlerin “Nelson Mandela”sı yapılacak. Bu söylenti
ortaya çıktıktan sonra açılım sürecinin başlaması ve Ak Partili pek çok ismin
açılım sürecinde adeta birbirleriyle yarışırcasına Öcalan güzellemeleri
yapmaları bu iddianın doğru olma ihtimalini güçlendiriyor. Hatırlarsınız, o
günlerde Beşir Atalay “Beğenseniz de beğenmeseniz de Öcalan Kürtlerin
lideridir” sözüyle kapıyı açarken, Sadullah Ergin “Öcalan Türkiye’nin ve bölgenin
reel politiğini daha iyi değerlendiriyor” diyerek vites yükseltiyordu. Yasin
Aktay “Sürecin en önemli aktörlerinden olan Öcalan’ın talepleri normaldir,
meşrudur” diye konuya dâhil olurken Yalçın Akdoğan “Öcalan’ın olayları okuma
kabiliyeti var” diyerek Öcalan’ı övme yarışında bayraktarlık yapıyordu. İktidar
yanlısı gazetecilerin ifadelerini buraya aktarmayı gereksiz görüyorum. Hilal
Kaplan’ın, Mehmet Metiner’in ve isimlerini yazmayı gereksiz gördüğüm diğer pek
çoğunun neler söylediklerini siz zaten hatırlıyorsunuz.

 

            Öcalan
için kapalı kapılar ardında kariyer planı yapanlar iki duvara toslayarak bu
planlarını hayata geçiremeyeceklerini gördüler. Tosladıkları birinci duvar
Öcalan’ın eli kanlı bir katil olduğu ve toplumun şuur altından bu imajın
silinemeyeceği realitesiydi. İkinci duvar ise Öcalan’ın sosyalist ezberlerden
başka birikimi olmayan vizyonsuz biri olmasıydı.

 

            İşte
bugün Demirtaş’ın aslında tutuklanmasını gerektiren bir neden olmamasına rağmen
tutuklu olması ve mahkeme kararlarına rağmen hukuka aykırı olarak tutukluluğun
devam ettiriliyor olması gösteriyor ki Türkiye’nin siyaset mühendisleri dün
Öcalan’la başaramadıkları “Kürtlerin Nelson Mandela’sı”  projesini yakın gelecekte Demirtaş’la gerçekleştirmek
istiyorlar. Demirtaş’ın 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldığı sürpriz oy
onu HDP eş başkanlığından daha yukarıya Kürtlerin “doğal ve ruhani lideri” (!) pozisyonuna
terfi ettirecek gibi görünüyor.

 

Büyük Ortadoğu
Projesi’nin hala yürürlükte olduğunu ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın da hala -kendi
ifadesiyle- “BOP’un eşbaşkanı” olduğunu göz önüne alacak olursak; bugün
Demirtaş’ın tahliye edilmemesi için her şeyi yapan Sayın Cumhurbaşkanı da,
durup dururken “HDP kapatılsın” açıklaması yapan Bahçeli de, devlet içindeki
etkin bir ekibin kabinedeki temsilcisi olan İçişleri Bakanı da Demirtaş’ı Kürtlerin
liderliğine hazırlayan plan için çalışıyorlar.

 

 

Öyle görünüyor
ki, yakın gelecekte Demirtaş’ı “haksızlığa uğramış, suçsuz yere yıllarca
cezaevinde kalmış ama buna rağmen mücadelesini devam ettirmiş biri” (!) sıfatıyla
tahliye edecekler ve Kürtlerin yeni doğal lideri yapacaklar. Kürtler adına
Demirtaş karar verecek, Kürtlerin sevk edilmek istendiği yere onları Demirtaş
sevk edecek. Demirtaş’ın ağzından çıkan söz bütün Kürtler adına söylenmiş
olacak.

 

Tam da burada
asıl sorulması gereken soruyu sormak lazım. Kürtlere yeni bir lider bulduktan
sonra ne olacak? Liderlerine kavuşan Kürtler bu yeni liderleriyle hangi amaca
yönlendirilecek? Kısaca, bundan sonra sıra hangi projeye gelecek? Bu sorular
için de cevabım hazır ama bu cevabı ne yazmaya kalemim ne de söylemeye de dilim
varmıyor.

Sekel Türkleri “Dinî ve İnancı ne Olursa Olsun Bütün Türkler Kardeştir.”

İyilik ve İyimserlik Rüzgârına Susadı Gönüller

0

 “Zor günler geçiriyoruz.” mu
dediniz? Kendinizi boğulmuş mu hissediyorsunuz ya da tünelin ucundaki ışığı
gözetleyen yolcu gibi misiniz?

Soğukta terliyor, sıcakta titriyor musunuz? Bu kötü günler ne
zaman bitecek, diye haykıranlardan mısınız veya siz kötümser misiniz?

Siz, Ziya Paşa’nın “Âsûde
olam dersen eğer gelme cihana /  Meydâna
düşen kurtulamaz seng-i kazâdan 
(Eğer mutlu ve rahat olmak istersen bu dünyaya hiç gelme;
çünkü şu hayat meydanına bir defa düşen kaza taşlarından -ıstırap verici
dertlerden- kurtulamaz.) beytini hiç okumadınız mı, buradaki evrensel yasayı
bilmiyor musunuz?

Ne kadar bağırırsanız bağırın,
olacak oluyor, akacak kan damarda durmuyor.

Bir korona virüs çıkardılar,
herkesi ölüm kâbusuna soktular. Teneffüs ettiğimiz iklimin adı; korku
pandemisi. Sanki daha önce virüs yoktu, insanlar ölmüyordu. Dün, başka virüs
vardı, ölümler bugünkünden az değildi. “Ölüm gelmiş cihane, baş ağrısı bahane.”

Kimse ölmekten azade değil, ölmeyi
de arzulamaz. Ölüme neden olan sebeplere karşı tedbirli olmak, hem insani hem
fıtri hem dini görevimiz. Ruh ve bedenimiz bize emanettir, onun sağlığını
gözetlemek zorundayız.

Maske, mesafe, temizlik diye
özetlenen tedbirler, kovid 19 hastalığı çıkmasa da sağlıklı bir hayat için
gerekli değil miydi? Demek ki bunları iyi anlamak için kovid 19’a ihtiyaç
varmış, sağlam ev yapmak için yıkıcı depreme ihtiyaç olduğu gibi. Ne yaparsın,
bu da insanoğlunun kaderi.

Her çağın kendine özgü hastalıkları
var. Şimdi kovid 19, dominant görünüyor. Yönetenler, yönetilenler, aradaki
elemanlar; onun yan veya dik bakışına göre esas duruşa geçiyorlar. Daha önceki
devirlerde de verem, veba gibi hastalıklar vardı. Bize düşen görev, böyle
dönemlerde korku, karamsarlık üretmek değil, hayatı yaşanır hale getirmek adına
iyilik, iyimserlik üretmektir.

Bir iyilik, iyimserlik hareketine
acilen ihtiyaç var.  Nasıl düşünürsen
öyle yaşar, nasıl yaşarsan öyle ölürsün. Bakara suresi 195’te bizi, “
Allah yolunda harcama yapın; kendi ellerinizle kendinizi
tehlikeye atmayın. İyilik edin, kuşkusuz Allah iyilik edenleri sever.”
emriyle uyarır, evrenin kurucusu.

İyilikle güzelleşiyor bütün ilişkiler, iyilikle bereketleniyor
bütün uğraşlar. İyilik, varlık nedenimiz. Nedir iyilik? Başkası adına,
beklentiye girmeden, harcama yapmak, yardım etmek; hiçbir şeyin yoksa tebessüm
ve dua etmek. İyilikten kaçınmak, kendini tehlikeye atmak, ateşe kütük olmak.
Allah’ın kendisini sevip sevmediğini merak edenler, ne kadar iyilik
yaptıklarına baksınlar.

İyimserlik, iyilik olgusunun dinamiği. Ancak iyimser insanlar,
iyilik yolculuğunun meşakkatine katlanırlar, bu yoldaki engelleri yüksünmeden
aşabilirler. Her şerde hayır görmek, ne yüce feraset; tabii her hayırda da bir
şer virüsünün olabileceğini unutmadan. Zifiri karanlıktaki ışığı umut etmek,
dikenler arasındaki gülü koklayabilmek, istiridyenin karnındaki inciyi
keşfedebilmek; bütün bu zorluklara rağmen yaşama sevincini kaybetmemektir
iyimserlik.

İyilik ve iyimserlik, yumurta tavuk misali,
birbirini üretir. Boy uzadıkça gölgesi de uzar. Masrafsız, bitmeyen bir
enerjidir. “İyimserlik, âlimleri cahillerden ayıran farktır.” Der Chilon. İyimser
bir insan; geçmişin pişmanlığı, geleceğin endişesi ile yaşamaz. Pişmanlık ve
endişe kurdunu öldürmüştür o zihninde. Yaşadığı zamanda dikeceği ağaçların, bir
gün doğaya oksijen, insanlara gölge ve gıda olacağına emindir.  Başkalarının kendisine “sersem” demesine
aldırmaz o, kötümser olup mutsuz bir sersem olmaktansa iyimser olup mutlu
sersem olmaktır onun tercihi.

İyimserliğin karşıtı, kötümserliktir. Her olay ve
olguda mutlaka bir kötü tarafın, kötülüğün olduğunu düşünmek, bu düşüncenin
esiri olmaktır, kötümserlik. Ruh ve düşünce obezliğidir o. İyimserlik,
bedendeki kanat; kötümserlik, ifrazattır. 
Rabb’imiz, Yusuf suresi 87’de “
Allah’ın
rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın
rahmetinden ümidini kesmez.”
diye
uyarır bizi. Ümit kesmemek, imanın gereğidir; ümit, rahmettir. Zan üzerine
yaşar, kötümserler. Her şey kötüdür ve kötü olacaktır. Ne kaldırılmaz yük, ne
çekilmez çiledir, kim bilir, kötümserlik? Kurgularını gerçek zannederek girdikleri
yoldaki kuyulara düşerler de gene vazgeçmezler bu huylarından veya
huysuzluklarından. Hucurat suresi 12. ayetteki “Ey
iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.”
 kesin ve keskin hatırlatmasına rağmen bundan
vazgeçmezlerse iflah olmaz müflis denebilir onlara.

Dün, dündü; bugün, bugündür; yarın, yarında yaşayanların
olacaktır. Her dönemin kendine göre iyilikleri kötülükleri, güzellikleri
çirkinlikleri, acıları tatlıları, sıkıntıları rahatlıkları vardı, vardır, var
olacaktır. Önemli olan bizim konumumuzdur, durduğumuz yerdir. Evren dairesinin
ekseninde ne veya kim var? Bu dairedeki yol haritamızı kim çizdi? Geldiğimiz
yer belli, yaşadığımız yer belli, gideceğimiz yer belli. Eksene, evrenin sahibini
yerleştirir, O’nun bizim için çizdiği yol haritasından ayrılmaz, yasalarına
uyarsanız her zaman kazananlardan olursunuz. Hangi dönem ve mekânda
yaşadığınızın hiç önemi yok. O’nun “ipine sarılanlar”, kendilerini, korona adlı
prangayla ayakları bağlanan esir olmaktan kurtaracak, engin denizlere, bitimsiz
ufuklara açılan yelkenli gemilerin güvertesindeki kaptan kadar özgür
hissedeceklerdir.

Bir gün, bedenimiz toprağa inecek, sedamız gök kubbeye yükselecek.
Önemli olan, “gök kubbede hoş bir seda bırakmak
” değil mi?

Kopya, İntihal ve Sahte Diplomanın Ahlakla ne İlgisi Var?

Ahlakı sukut etmiş Batı’da kopya ve intihal suçtur,
ahlaksızlık sayılır. Kopya çeken öğrencinin sadece sınav kâğıdı elinden
alınmaz, disipline de yollanır ve muhtemelen okuldan atılır. İntihal yapan,
evrak sahteciliği yapan sözde hoca, profesör olamaz; yönetici hiç yapılmaz,
kapıya konur, ceza da ödeyebilir.

Bizde kopyacı değil, kopyayı açığa çıkaran cezalandırılıyor.
Bir öğrencisinin kopyasını yakalayıp notunu kıran, evet sadece notunu kıran,
Ceren Damar Şenel Hoca’yı rahmetle anıyoruz. Katili kopyacı öğrenciydi,
mazereti de vardı: “O dersten mutlaka geçmem gerekiyordu.” Bir toplu
kopya ve intihal vakası yakalayıp öğrencilerin notunu kırdım diye de bir
üniversitemizde benim işime son verilmişti. Kopya sınavda çekilmiş, intihal
ödev hazırlarlarken yapılmıştı. Bununla ilgili daha önceki yazılarımı, Sistem
Böyle (Karar- Görüşler), https://bit.ly/3rgyWhN ,
Ceren Hoca’nın Ardından, Sistem Böyle (Millî Düşünce Merkezi/MİSAK
sitesi), https://bit.ly/3p85FnJ ve Yolsuzluk
Kültürü Okulda Kopya İle Başlıyor
 (Karar), https://bit.ly/34vQCfH adreslerinde
bulabilirsiniz.

Şimdi nakledeceklerim, taze ve daha sistemli, daha çağdaş
vukuat.

Hekimin anatomi bilmesi gerekir mi?

Armut (https://armut.com),
hizmet almak isteyenlerle o hizmeti verenleri buluşturan bir site. Sloganı, “Hizmet
piş, ağzıma düş
“. Lütfen yanlış anlamayın, Armut’u eleştirmiyorum. Gayet
güzel bir iş yapıyorlar. Amazon’un da benzer bir servisi var.

Armut sitesinde geçen ay çıkan bir ilanı dikkatinize sunmak
isterim. 25 Kasım Çarşamba günü, tıp programıyla sivrilen bir üniversitemizin
tıp fakültesinde okuyan öğrenci kızımız, Anatomi Özel Ders başlığıyla
şu ilanı vermiş: “XXX üniversitesinde okuyorum. 25 kasım çarşamba
13:30-14:30 arası anatomi vizem var online olucak. Sınavımı çözücek birini
arıyorum.
” Türkçe hataları kendisine aittir. Fakat ortalama üniversite
Türkçesinin fevkinde olduğunu belirtmeliyim. Cümleler büyük harfle başlamış,
noktayla bitmiş! “Olucak, çözücek” kadı kızında da bulunur. Acaba biz miyiz
diye merak eden üniversite varsa, 25 Kasım’da anatomi sınavı yaptılar mı, bir
de isminde tıp vurgulanıyor muydu diye baksın. İlanın ekran görüntüsü
mahfuzdur.

Her türlü tez, kitap, itinayla yazılır; intihal gizlenir.

Canım sen de büyütüyorsun. Bir öğrencinin yaptığı ile
koskoca sistemimiz mahkûm edilir mi? Sistemli bir hale gelmemiştir,
diyebilirsiniz. İşte size sistemlinin âlâsı… Aşağıdaki eleman arama ilanı da
sahibinden.com sitesinden (Alıntı siyahtır. Ayrıca tırnak kullanmadım.):

Başlık: Tez, Makale, Proje vb. Akademik Çalışmalar

İş Alanı: Eğitim

Pozisyon: Kurumsal Eğitim ve Danışmanlık

Çalışma Şekli: Serbest Çalışma (Freelance)

Eğitim Durumu: En Az Üniversite Mezunu

Deneyim: En Az 5 Yıl.

İş Tanımı:

Aşağıda belirtilen alanlarda, en az doktora mezunu olan
kişilerden oluşan bir ekiple çalışmalarımızı yürütmekteyiz.

Yapılan çalışmalar;

* Her türlü akademik çalışmaların konu başlığından
hareketle yazılması (doktora tezi, master tezi, bitirme projesi vb.),

* Akademik konular, kişisel gelişim vb.
alanlarında/konularda kitaplar hazırlanması,

* Yarım kalan, eksik noktaları olan, tamamlanması gereken
çalışmaların tamamlanmasına yönelik çalışmaların yapılması,

* İntihal oranı yüksek çıkan çalışmaların intihal
oranlarını düşürmeye dayalı güncellemeler yapılmasını kapsamaktadır.

Destek olma amacıyla; ölçme değerlendirme analiz
yöntemlerine ve test tekniklerine hâkim olan,

En az doktora mezunu arkadaşlarımızın mesaj yoluyla
iletişim kurması rica olunur.

Tez yazmaktan olmalı, ilan gayet net, ne yapılacağını, nasıl
yapılacağını anlatıyor. Tezin sadece başlığı verilecek ve siz oturup onu
yazacaksınız. Müşteriniz, benimdir diye başkalarından çalmış, tez veya yayın
hâline sokmaya teşebbüs etmiş ve intihal dedektörüne takılmış; dedektörü
aldatacak değişiklikler yapacaksınız. Yalnız tez değil, akademik kitapları da
itina ile hazırlayacaksınız. Kişisel gelişme ile ölçme değerlendirmeyi
anlamadım ama anlayan vardır herhalde. İlanı verenin temas bilgileri, adres
falan da mevcut.

Çok şaşırdım ama cehaletimdenmiş. Twitter’daki
@AkademikAhlak grubundan, Türkiye’de bu işi yapan 500’e yakın “işletme”
bulunduğunu öğrendim!

Şaha kalkıyoruz

Bu işlere ben ahlaksızlık diyordum ama öğrendim ki
hırsızlık, yolsuzluk, sahtecilik, diploma, intihal hilesi vs.’nin ahlâkla pek
ilgisi yoktur. Bunların ahlaksızlık olduğu, ahlakın sukut ettiği Batı’nın ve
Yahudilerin uydurmalarıdır. Ahlakın seksle ve sadece kadınlara sınırlı
bulunduğuna ikna oldum.

Bir avuçken şaha kalkıp iki yüzün üstüne çıkardığımız
üniversitelerle yetinmeyip onlardan mezun olmanın, doktora ve daha yüksek
tezler yapmanın da bu kadar kolaylaştırıldığı ülkemizde, pek yakında bin kişiye
düşen üniversite mezunu sayısında da öğretim üyesi sayısında da dünya
rekorları  ve büyük bir şahlanış mukadderdir. Bizi nasıl kıskanmasınlar!

Yine de siz siz olun, ilerde yukarıdaki ilanı veren doktora
rastlarsanız, ameliyat olmamaya çalışın.

Diktatör

Cumhurbaşkanı
Tayyip Erdoğan bu defa Ana muhalefet Partisi Grup Başkanvekiline karşı,
kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle, 250 bin TL’lik tazminat davası açtı.

CHP Grup
Başkanvekili Özgür Özel TBMM’de düzenlediği basın toplantısında “Bu
Franco özentisi diktatör bozuntusuna milletimiz ilk seçimde sandığı gösterip,
geldiği gibi gönderecek”
demişti.

Özgür Özel bu sözleri
Erdoğan’ın “Muhalefet partileri beşinci kol faaliyeti” nitelemesine
cevap olarak sarf etti.

Ana muhalefet
partisini temsil eden kişinin bile, hem de Meclis çatısı altında
söylediği sözlerden dolayı yüksek tazminat davalarına muhatap olması, demokrasi
ve hukuk devleti
kavramları kapsamında tartışılacak ayrı bir konudur.

(Not: Anayasamıza
göre, “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve
sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, bunları Meclis dışında
tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.”)

Fakat ben, dava
açmasını doğru bulmasam da, Cumhurbaşkanımızın “diktatör” sıfatını kendi
“kişilik haklarını ihlal edici mahiyette, fevkalade ağır hakaret” olarak
algılamış olmasından mutlu oldum.

Ya “diktatör”
sıfatını kabul etse halimiz nice olurdu?

****

İdam edilmeden
önce, karısı gözyaşları içinde Sokrates‘e şöyle der: “Ama
sen suçsuzsun; suçsuz yere 
idam ediliyorsun.”

Sokrates de buna
karşılık şöyle bir cevap verir: “Suçlu olarak idam edilsem daha mı
iyi olurdu?”

Ölüme giderken
bile “haklı olmayı, güçlü olmaya tercih etmek” filozofça bir davranış
biçimi olsa gerektir. Siyasilerden “güçlü olmak yerine haklı olmayı tercih
etmelerini beklemek” fazla iyimserlik olabilir.

Devlet gücünü
kullanan siyasiler için bir temennim var: Kendileri hakkında söylenen ithamları
eleştiri olarak değerlendirsinler. Gerçekten haksız yere söylendiğine
inanıyorlarsa
, Sokrates gibi, “iyi ki doğru değil” diye bilgece bir
tavır ortaya koyabilsinler isterim.

****************************

Sıfatın İlk Harfi
D, İkinci Harfi İ

İnternette
gezinirken, “bir dönem siyasi iktidarı kayıtsız destekleyen ancak Cemaat- AKP
kavgasının ardından AKP ile ters düşen”
Cengiz Çandar’ın Hürriyet
Gazetesinde
ki 31 Ocak 2015 tarihli köşe yazısı karşıma çıktı.

Cengiz Çandar ile dünya
görüşlerimiz çok farklıdır. Fakat o tarihlerde geçiş hazırlığı yapılan
Başkanlık Sistemini eleştirirken kullandığı tezler ve öngörüleri benim
yazdıklarımla uyuşuyor:

“Yargı”yı devre
dışı bırakan, “yürütme”nin “yasama”yı kendisine tabi kılacağı, “kuvvetler
ayrılığı” ilkesinin terkedileceği bir sistem
işte böyle olur.

“Tek Adam” ve “Tek
Parti” rejimine gidiliyor kaygısı ve tepkisi zaten bütün bu nedenlerden
kaynaklanıyordu. Tayyip Erdoğan, bu kaygıların tümünü doğruladı ve tepkilerin
haklılığını ortaya koymuş oldu. 

Tayyip Erdoğan’ın
arzuladığı ve benimsediği güzergâh, “demokratikleşme”ye götürmez. Bu “otoriterleşme”
rotasıdır.
 

“Otoriter”
rejimlerin ise “otokratik” ve “totaliter” türevleri vardır. Bu
tür rejimlerin tepesindekilerin unvanı ister “cumhurbaşkanı” ya da “başbakan”
veya “sultan”, ister “padişah” hatta “imparator” olsun, sıfatları değişmez.

Sıfatları “d”
harfiyle başlayan sözcüktür.
İkinci harfi “i”dir…

****

Yaklaşık 6 sene
önce, merkez medyanın en güçlü yarı bağımsız gazetesinde, en tanınmış yazarlar
bile “diktatör” sıfatının ancak “di” kısmını söyleyebiliyormuş.

Hürriyet ve Doğan
Medya, Mayıs 2018’de, yandaş Demirören’e devredildi. Devir için Ziraat
Bankası’nın Demirören Grubu’na sağladığı 2 yılı ödemesiz 10 yıl vadeli
 ucuz kredi kullanıldı.

Bugün o gazete
dahil bütün merkez medyayı kontrol eden güce, “kuvvetler ayrılığı ilkesinin
terkedildiği bir sistemin”
başındaki kişinin sıfatı “d” harfiyle
başlar,
“ikinci harfi i’dir” diye hatırlatabilecek bir yazar dahi
kalmadı.

****

“Erdoğan’ın
göreve başladığı 2014 yılından 2019 yılı sonuna kadar olan dönemde, Cumhurbaşkanına
hakaret suçundan 63 bin 41 kişiye dava açıldı.
Açılan bu davalardan 9
bin 554 kişi mahkûm
 oldu.”

Oysaki, 10. Cumhurbaşkanı
Ahmet Necdet Sezer‘in döneminde “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasından 163
kişiye
dava açılırken, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül döneminde ise 848 kişiye
dava açılmıştı.

****

“Cumhurbaşkanına
hakaret davaları”
ile muhalefet yetkililerini hem de Meclis’te bile susturma
amaçlı davaları
siyaseten de doğru bulmuyorum. Bu davaların Cumhurbaşkanı
üzerinde oluşan algıyı azaltıcı değil, otoriterlik iddialarını besleyici
etki yaptığını
düşünüyorum.

Cumhurbaşkanı ve
parti Genel Başkanı sıfatlarının aynı kişide toplanmasından kaynaklanan sistemsel
bir sorun
var.

Çünkü milletimiz
Cumhurbaşkanlığı makamına saygılıdır.
Ama demokratik bir talep olarak, iktidar
partisi genel başkanını “eleştirme hakkının”
da olmasını istiyor.

Öncelikle sistemden
kaynaklanan sorun giderilmeli.
Bu sorun giderilinceye kadar “Ak Parti Genel
Başkanı ve Cumhurbaşkanı” Erdoğan eleştirilere karşı daha hoşgörülü olmalı.

Kalbimin Tabelası…

 Biliyorum

Kalbim su sızdıran testi misali

İçi şiir doldukça daha çok taşıyorum

Belli ki daha çok kırılacağım bir zaman sonra

En çok sızdırdığım yerden göğe kadar

 

Avuntum da umudum da yok aslında

Biliyorum bu çiçekler gözyaşı ile büyümez

Yağmurun bereketi üstümden çekildikçe

Kalıyorum bir kenarda sahra gibi

 

Elimde kalem, düz mantık kafaları karalıyorum

Üç yanlış bir doğruyu alıp götürüyor

Bir çuval dolusu pirinç de bir avuç taş

Hadi kolaysa ayıkla ayıklayabilirsen

 

Şifresi çözülmüş şiirler var derin denizde

Neresinden tutsam elimde kalıyor

Kış sever kasımpatlarının boynu bükük

Dağ kardelenleri ayaza, buza meydan okuyor

 

Karnı burnunda yılın son aylarının

Önüne katar gider yaşanmışlıkları

Sorsan, kimse memnun değil halinden

Hep yüze dökülüp duran aynı sancılı kahır

 

Sus dedim kalbime, durmaz bu iç kanama

Temeldeki taş, gözdeki yaş, ağrıyan baş

Kendine sürgün bir ömür

Kara dediğim bir göz kadar kara bir ömür

 

Aslında insan, ilk doğarken yeniliyor

Göbek bağından koparken yer çekimine

Her yara feryat figan, sızan… ter, kan ve su

Ölüm gibi bir gerçek alnımda, kalbimin tabelası…