15.5 C
Kocaeli
Salı, Haziran 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 452

Deus Ex Machina’sını Bekleyen Türkiye

Deus ex machina (deī ex
māchinīs
, çoğulu 
deus ex māchinā ) (okunuşu: deus
eks makina); bir 
kurgu veya dramada beklenmedik, yapay veya imkânsız
bir karakter, alet veya olayın senaryo akışı içinde beklenmedik bir yerde
aniden ortaya çıkması, örneğin anlatıcının bir anda uyanıp her şeyin rüya
olduğunu anlaması veya aniden ortaya çıkan bir meleğin sorunları çözmesi için
kullanılan 
Latince kalıp.
Birebir çevirisi “makineden tanrı” olup 
Antik Yunan
tiyatrosunda
 bir
tanrıyı canlandıran karakterin bir 
vinç (machina)
yardımıyla yukarıdan indirilmesi anlamında kullanılmaktaydı.
Antik Yunan döneminde
yazılan tiyatro eserlerinde, eser yazarlarının çok sık başvurduğu bir
yöntemdir. Hikâyenin gidişi öyle karmaşık, içinden çıkılamaz bir hal alır ki,
artık yazarın üretebileceği ilginç bir çözüm kalmaz ve sıklıkla başvurulan bir
yöntem olarak da mitolojik tanrılar bir anda ortaya çıkarak olaya müdahale
eder; ölmesi gerekeni öldürür, kurtarılması gerekeni kurtarırlar. (Vikipedi)

 

            Aslında bu kadar yabancılaştırmaya
gerek yok. Bizim Yeşilçam kuşağından aşina olduğumuz bir durumdur bu. Esas kız
filmin baş kötüsü (ki genelde rahmetli Erol Taş’tır bu) tarafından kaçırılır.
Kötü adam tam esas kıza fenalık edeceği esnada esas oğlan (bu da genelde canımız
ciğerimiz Cüneyt Arkın abimizdir) yetişir. Kötü adamı bir güzel pataklar. Hem
de öyle böyle değil, Allah yarattı demeden duvardan duvara vurur. Kız kurtulur,
sevenler kavuşur, seyirciler olarak hepimiz mutlu oluruz.

 

            Yeşilçam’ın bilinçaltımıza oynadığı
bir oyundan mı, tarihsel yaşanmışlıklardan dolayı atalarımızdan bize genler
vasıtasıyla aktarılan bilimsel alt yapısı olan bir vakan mı yoksa dini
referansının nereye dayandığını tam olarak bilemediğim Mehdi-Mesih inancından
mı kaynaklanan bilemediğim bir sebepten dolayı bizim Türk milletinin olaylar
karşısındaki genel tepkisizliğinin bu bir çeşit “Deus ex machina” fikrine dayandığını düşünüyorum. Biz rahat bir
milletiz ve “bir şekilde bir şeyler olur” düşüncesine iman etmişiz. Çünkü bazen
gerçekten olur ama bazen… “Paşam para yok”, “Bulunur!”. “Paşam ordu yok”,
“Kurulur” anekdotu tam olarak bunu ifade eder.

 

            Yazılarda “ben demiştim demeyi
sevmiyorum ama…” diye başlayan bir klişe vardır. Bu laf tamamen yalandır
çünkü her insanı özellikle de yazarları “Ben demiştim” sözü kadar mutlu eden,
onların ruhunu ve egosunu okşayan başka bir ifade yoktur. “Ben demiştim”
sözünde insana haklı çıkmanın gururunu yaşatan son derece egoistçe bir haz
vardır. Haklı çıkılan konu ne kadar acı olursa olsun “Ben demiştim” diyen kişi
o hazzı duyar. İşte sizin okuduğunuz bu yazının bundan sonraki kısmı yazarın
“bakın işte ben demiştim” beyanından ibarettir.

 

            2 yıldan fazla süredir köşe yazıları
yazıyoruz ve yazılarımızda da zaman zaman tarih vererek ileriye dönük tahminlerde
bulunuyoruz. Türkiye 2 yıl önce de hem eğitim hem adalet hem sağlık sistemi hem
de ekonomi alanlarında son derece kötü durumdaydı. Türkiye’nin daha da kötüye
gideceği de açıkça belliydi ancak nüfusumuzun kahir ekseriyeti bu kötüye
gidişin duracağına ve kum saatinin tersine dönme misali makus talihimizin
tersine döneceğine inanıyordu. Bugün o kahir ekseriyetin kahir ekseriyeti hala
aynı görüşte. Gerçeği sonradan görme konusunda geç kalmış olanlara kızabilir
miyiz? Tabi ki kızabiliriz. Çünkü “ben demiştim!”

 

 

            2 yıldır yazdığımız şeyleri uzun
uzun tekrar etmeye gerek yok. Türkiye bugün asli yükümlülüğü olan “kamu
hizmeti” görevini layıkıyla yerine getirmeyen bir devlet yapısına sahip.
Sistemsel bir tıkanıklıkla karşı karşıyayız. Eğitim sistemi kilitlendi, yargı
sistemi kilitlendi, sağlık sistemi kilitlendi, ekonomi kilitlendi. İşsizlik
çoğalıyor. Üniversite mezunları zaten iş bulamıyorlar, işsizler kervanına
yüksek lisans mezunları ekleniyor artık. İnsanlar kötü ekonominin daha doğrusu
kötü ülke yönetiminin çarkları arasında eziliyor. İktidar partisi olan Ak Parti
de onun iflah olmaz destekçisi MHP de ülkenin sorunlarına çözüm üretme
becerisinden yoksun. Zaten öyle bir dertleri de yok. Her iki parti de kendi
iktidar alanlarını daha da genişletip garantiye almanın derdindeler. Milletin
yok olup gitmesi pahasına üstelik.

 

            Canım ülkemin kötü gidişatının
değişebilmesi için iki seçenek var elimizde. Ya millet sandıkta Ak Parti-MHP
ikilisine sağlam bir tokat vurup başkalarına şans verecek ya da artık gökten
inen bir melek mi olur yoksa Mehdi veya Mesih mi olur bir kurtarıcının çıkıp
sarpa saran işleri çözüme kavuşturup bizi kurtarmasını bekleyeceğiz. Fakat
acıdır ki millete baktığımızda ikinci seçeneğin daha ağır bastığını görüyoruz.
Böylelikle torunlarımız bizim dönemin tarihini yazarken bu dönemi muhtemelen “Deus ex machina” sını bekleyen Türkiye
olarak adlandıracaklar. Bu dönemi ve bu dönemin yaşayanlarını pek de hayırla
yad etmeyerek üstelik…

Kâinat Kitabı

     Önceki yazımda
“Elde Kur’an gibi bir bürhan-ı hakikat (gerçek delil ve kanıt) varken…ilzam
(yani gerekli cevabı vermek) için gönlüme sıklet (ağırlık) mı gelir?” demiştim.

     Çünkü Kur’an
kâinat / evren denilen büyük kitabın, ezelî bir tercümesidir. Evet Kur’an büyük
kâinat kitabının tercüme-i ezeliyesidir. Evet Kur’an; bütün varlıkların
mânalarını, içyüzlerini ve vazifelerini açıkladığından öncesiz bir tercümedir.

     Kur’an ibtidası ve
başlangıcı olmayan, her zaman var olan, yani ezelî olan Allahın kitabıdır.
Kainat gerçeklerinin ifade edildiği, kainat kitabının tercümesi ve
tercümanıdır.

     Kur’an; Allahın
ezele müteallik ve mensup, devamlı var olup, varlığının başlangıcı olmayan
muhit / kuşatıcı ilminin bir tezahüründen, dile getirilişinden, yazıya
geçirilişinden ibarettir.

     Evet Kur’an ezele
mensup, ezel ile ilgili, ezelilik vasfını taşıyan İlâhi sözler bütünüdür.

     Kur’anda olanlar,
Kur’anda yer almadan önce de, Allahın ilmi muhitinde / her şeyi çevreliyen,
kucaklayan, kuşatıcı ilminden var olup gelmiştir.

     Yani kâinat; vücut
bulmadan, var edilmeden önce de, Allahın ilminde vardı. Allah onları
yaratmakla; ilmi muhitinden, görünmezlik âleminden görülen âleme taşımış,
aktarmıştır.

     Allah “Küntü
kenzen mahfiyyen…” “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim kâinatı ve
içindekileri yarattım.” derken, sınırsız ilminden süzülen Kur’an’ı ve Kelamî
kitabının da somut bir şekilde kâinat olarak zuhurunun, sır ve hikmetini nazara
veriyor.

     Yunus Emre bu
mânayı ne güzel ifade eder:

     “Ete kemiğe
büründüm. Yûnus diye göründüm.”

    X

     Kâinat büyük bir
kitap olup, küçük küçük kitapçıklardan oluşur. Tıpkı noktadan harfler, harflerden
kelimeler, kelimelerden cümle ve satırlar, satırlardan paragraflar, ondan
sayfalar, ondan formalar, formalardan da kitaplar teşkil edildiği gibi.

     Kitap deyince,
yazılmış olduğunu, yani bir yazarı bulunduğunu anlarız.

     Kitap deyince, okunmak
için yazıldığını düşünürüz.

     Kitap deyince,
anlamak gerektiğini anlayınca, gereğini de yapmakla mükellef ve yükümlü
olduğumuzu derk ederiz.

     Kitap deyince,
okumakla mükellef olduğumuzu, aksi takdirde mes’ûl ve sorumlu tutulacağımızı
aklederiz.

     Bundan dolayı,
okullarda okuduklarımız Fizik, Kimya, Biyoloji ve Astronomi gibi kitapların;
büyük kâinat kitabının kitapçıkları olduğunu idrâk ederiz.

     Kâinat / evren
dediğimiz büyük kitap; müşahhas ve somut bir kitaptır. Camidat dediğimiz cansızlar
âlemi, hayvanat dediğimiz hayvanlar âlemi, nebatat / bitkiler dediğimiz
bitkiler âlemi ve hepsinin kendisine hizmet etmekte âdeta yarıştığı insanlar
âleminden müteşekkil / teşekkül etmiş koskocaman bir kitaptır.

     Onu okuyacak,
inceliyecek ve araştıracak olan insan da, kitap içinde, çok değerli bir
kitaptır.

     Üstelik, içinde
bulunduğu kâinat kitabını, okuyan bir kitap.

     Velhasıl maddeten
küçük fakat mânen çok büyük kitap hükmünde olan insan kitabı; maddeten çok
büyük fakat mânen çok küçük kitap sayılan kainat denen kitabı okuyor be
dostlar!

     Kur’an kelâmî /
sözel mânevî bir kitap. Kâinat kevnî / maddî bir kitaptır.

     Madde görünür,
mâna görünmez. Ama görünen maddî kâinat; görünmeyen mâna âleminin tecessüm
etmiş / cisimleşmiş hâlidir.

     İşte Yüce Allah da
İlâhî vahiy yoluyla, Kur’an-ı Kerîminde kullarına; olanlardan ve
olacaklardan,  geçmişten, hâlden,
istikbâl ve gelecekten haber veriyor. Maziden ibret almalarını istiyor.
Geleceğe ve geleceklere karşı hazırlıklı olmalarını ihtar edip hatırlatıyor.
Hâli iyi değerlendirmemizi istiyor. İnsana ebediliğini ve devamlı oluşunu
müjdeliyor.

     Çünkü “Vermek
istemeseydi, istemek vermezdi.”

     İşte insanın bu
fıtrî isteği, içinde; isteğinin yerine getirileceğinin de müjdesini saklıyor.

Tarih Yazmanın Önemi

Roma
İmparatorluğu’nu çoğumuz dünya tarihindeki “en büyük ve en uzun süreli
imparatorluk”
olduğunu sanırız.

Şüphesiz tarihin
gördüğü en muhteşem devletlerden biridir, Roma imparatorluğu. Ancak ne en büyük
ve ne de en uzun yaşayan devlettir.

Roma, yüzölçümü
itibariyle
en geniş sınırlarına ulaştığı dönemde 5 milyon km2 toprağa hükmetmiş.
Buna karşılık Moğol İmparatorluğu’nun egemenlik alanı 25 milyon km2
(Dünyanın %16’sı) yani Roma’nın 5 katı olmuş.

Yine Göktürk,
Altın Ordu ve Osmanlı
imparatorlukları da Roma’nın 5-6 katı kadar büyüktür.

Roma dünyanın en
uzun ömürlü imparatorluğu
da değildir.

Roma İmparatorluğu’nun İsa’dan önce 27
ile İsa’dan sonra 1453 arasında (Bizans dönemi dahil) yaşadığı ve ömrünün
1480 yıl olduğu
kabul edilir.

Oysaki, Alev
Alatlı’dan okuduğuma göre, Roma İmparatorluğundan çok daha uzun yaşayan ve
bizim pek bilmediğimiz imparatorluklar da varmış:

Viet nam, Van Lang
İmparatorluğu
2226 yıl (M.Ö. 2524- M.Ö. 258) yaşamış.

Hint Pandyan
İmparatorluğu
1850 yıl (M.Ö. 500- M.S. 1350) yaşamış.

Güney Doğu Asya’da
Champa İmparatorluğu 1835 yıl (M.Ö. 196- M.S. 1639) yaşamış.

Çin’in
imparatorluk tarihi ise 2123 yıl
(MÖ 211-MS 1912) sürmüş. 1915-1916
yıllarında imparatorluk dirilmiş fakat tekrar yıkılmış.

Bahsettiğimiz bu
imparatorluklar da en az Roma İmparatorluğu kadar muhteşem devletlermiş.

Peki bizim
algımızın böyle yanlış oluşmasının sebebi ne?

Tarih yapmak kadar
tarih yazmanın da önemli olduğunu
gösteren örnekler bunlar.

****

Edward Gibbon (1737- 1794)
adında bir İngiliz soylusu ve milletvekili üşenmemiş, 57 yıllık ömrünün 20
yılını vermiş ve 12 ciltlik “Roma İmparatorluğu’nun Gerileyişi ve Çöküşü”
isimli külliyatı yazmış.

Biz ise daha çok
sözel kültürle, menkıbe ve destanlarla geçmişi anmışız. Mağlubiyetlerin çok
olduğu dönemleri inceleyip, sebeplerini araştırmaktan sakınmışız. Çöküş dönemi
için külliyat çapında tarih yazmak yerine yaşananları unutmayı tercih etmişiz.

Rönesans’tan
itibaren Avrupa zihniyetinde tarih yazımında “olan değil, olması
gereken” önemsenir
oldu.

Tarih yazıcısının niyeti
neyse, O nasıl münasip görüp yazdıysa geçmiş ona göre yapılandırılır.
Yazarın
kurgusunun dışında kalan “teferruat” tarih yazımında yok sayılır.

Roma’ya “muhteşem”
kimliği verilince zıddına “sefil barbarlar” unvanı yakıştırılır.

“Hayırhah” İsa’nın
zıddı ise “kan dökücü” Muhammed oluverir.

Türkler için “Bastığı yerde ot
bitmeyen Türk’ten sakın”, “Asya bozkırlarının çirkin göçebesi, bodur, korkunç,
ölüm saçan, yağmacı, ırz düşmanı Türkler” diye yazılır.

Bu sıfatlara önce
bunları yazanlar, sonra da onların muhatapları inanır. Daha kötüsü bizi de
inandırdılar.

“Onca yıllık yerleşikliğe,
Osmanlı’nın dillere destan bürokrasisine, şer’i ve örfi hukuk kurallarına
rağmen” bizi bile Türklerin “göçebe” olduğuna inandırdılar.

***********************************

Azeri Değil Türk,
Azerice Değil Türkçe

Ruslar, Sovyetler
Birliği döneminde, hegemonyası altında kalan Türkler için uydurma bölgesel tarih
ve diller üretti.
Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan vd Türk
Cumhuriyetlerini ayrı milletmiş ve ayrı dilleri varmış gibi ayrıştırdılar. Bugün
bağımsızlığını kazanmış olan soydaşlarımız ve biz hala bu projenin etkisi
altındayız.

Soydaşlarımız için
Türk ve dillerine Türkçe demek yerine, Azerbaycan’daki
soydaşlarımız için Azeri ve dillerine Azerice, Özbekistan’daki
soydaşlarımız için Özbek ve Özbekçe, Kazakistan’daki soydaşlarımız için Kazak
ve Kazakça
denilmesi Türk Birliğini sabote ediyor.

Yağmur Tunalı arkadaşımız, Azerbaycan
ve Ermenistan arasındaki savaş sebebiyle, medyada yazan ve konuşanların çok sık
tekrarladığı bu fahiş hataya dikkat çekiyor:

“Âzerbaycanlılar
için Elçibey’in ağzından hiç kimse TÜRK dışında milliyet adı gibi algılanacak
bir isim telaffuz ettiğini duymamıştır. Bütün Türkleri de böyle anmak isterdi.
Ayrı bir millet adı gibi düşünülmesin diye Kazak, Kırgız, Özbek demeyi de
istemezdi. ‘Kazakistanlı kardeşlerimiz’, ‘Özbekistanlı kardeşlerimiz’ ve
benzeri sözlerle hitap ettiği olurdu.”

“Türk cumhuriyet
ve topluluklarında Rus- Sovyet projesi içinde hangi milliyet ifadelerinin
devlet zoruyla yerleştirildiği mâlûmdur. Kaç nesil o zorla yetişti. Onlar
mâzurdur. ‘Kendinize Türk diyeceksiniz’ demenin ve zorlamanın mânâsı yoktur.
Bunu yapmadık, yapmamalıyız. Yalnız şunu yapmalıyız: Biz onlara Türk
demeliyiz. Çünkü onlar Türk’tür.”

“Zamanla onlar, Türkiye’de bize
de Türk diyorlar diyecekler, alışacaklar ve benimseyecekler.”

“Biz Türkiye’de bu
Sovyet planına göre hareket etmemeliyiz. Türk’e Türk demeliyiz.”

****

Yağmur Tunalı, “Ama
Onlar da kendilerine böyle (Özbek, Kazak vd) diyorlar” diyen birine Prof.
Dr. Turan Yazgan
Hoca’nın sözünü aktarıyor:

“Bu emperyalist
zorunu, bu Rus dayatmasını, bu bölücülüğü gerçek mi kabul edeceğiz? Bak sana
söylüyorum: Bana şu Fâtih semtini ver, iki nesilde her mahallesinden bir dil ve
millet çıkarayım! Yapacağımız bellidir: Bu oyunu bozabilmek lâzımdır. Bu iş hem
zordur hem de bu kadar basittir. Biz bunu kabul edecek zavallı bir millet
değiliz!”

“Bu iyi planlanmış
ve yüz yıla yakın iyi uygulanmış bir projedir. Kaç nesil bu bölücülük ve
ayrımcılık diliyle yetişti. Aynı milletten olduğumuzu hatırlamak ve hatırlatmak
bile zaman işidir. Değiştirmek çok yönlü gayrete bağlıdır. Bunun için ilk şart
şudur: Öncelikle Türkiye’nin aydınları ve âlimleri Sovyet literatürüne teslim
olmamalıdır.”

“Tarihi
yazanların”
etkisini bu kadar güzel anlayan ve anlatan çok az aydınımız var.

Yüz yıllık bir projenin sonucu olarak,
devlet kayıtlarına ve zihinlere kazınmış bir hatanın düzeltilmesi çok çetin bir
iş.

Roma İmparatorluğu’nu “tarihin en büyük
ve en uzun ömürlü devleti” saymak, hatalı da olsa, bize çok zarar vermeyebilir.

Ama “Türk’e Türk ve diline Türkçe
dememek”
hatasını devam ettirmek, Türk Birliği idealine en büyük
zararı verecektir.

Düşmanların projelerine direnemeyenler,
yeniden “tarih yapma” şansını kaybederler.

Uykudan Uyanan Şehir…

       Takvim yaprakları 1974 Yılının 14 Ağustosunu gösteriyordu…

        Kıbrıs’ta başlayan 2’nci harekât
süratle gelişmiş, Gazimağosa’ya giren Mehmetçik, sadece ata yadigârı bu Türk
Şehrini değil, adanın da en önemli turizm merkezi olan ‘’Maraş’’ bölgesini de
ele geçirmişti…

       O günün sabahı bu turistik bölgeye giren
askerlerimiz sokak, sokak araştırma yaptıkları sahil şeridinde hangi otele
girseler, o otelin yemek masalarında yarım bırakılmış yiyecek tabakları, türlü
içki şişeleri ile karşılaşmışlar, kimi otel lobilerinde ise dizi, dizi seyahat
valizleri bulmuşlardı!

       Bir zamanlar ‘’Akdeniz’in Monte Carlo’su’’
olarak bilinen bu turizm merkezi, o sabaha silah sesleriyle uyanmıştı!

      Yılın neredeyse tamamında tatilin
doyumsuz tadını bilen, yaşayan yüzlerce oteli dolduran binlerce turist; ilk kez
savaşın o acımasız yüzüyle tanışmış, o nefis kumsallı sahillerde cıvıldaşan
neşeli insan seslerinin yerini silah sesleri almıştı…

    Ve…

     O gün, on binlerce insan birkaç saat
içinde Maraş bölgesinden kaçarcasına uzaklaştı. Savaşın gölgesiyle kararan
ışıklar, bir daha yanmamacasına söndü…

    BM Güvenlik Konseyi de bu bölgeye
girilmesini yasaklayan bir karar aldı…

     Aradan yıllar geçti. Neredeyse yarım asır
oldu. Bu terk edilen, yasaklanarak derin uykuya dalan ‘’Hayalet Şehir’’ yeniden
hayata dönüyor şimdi.

   Uyuyan güzel,  uykudan uyanıyor…

   Maraş’ın o kararan ışıkları yeniden yanacak.
Tam 46 yıldır, insanların ayak basmadığı o ünlü sahil şeridi, adanın gözbebeği
bu turizm merkezi yeniden insanlarla buluşacak…

    Gazimağosa’nın Maraş’ı 8 Ekim 2020 Perşembe
günü insanlığa açılıyor çünkü…

     Kıbrıs
müzakerelerinin ayrılmaz parçası Maraş, en nihayetinde Türkiye ve KKTC deki
yöneticilerin vermiş olduğu çok doğru bir karar sonucunda adada yaşayanların
hizmetine giriyor.  Çünkü Maraş
bölgesinin neredeyse tamamı atalarımızdan bize miras Osmanlı Vakıflarının malı.

      Ama KKTC yönetiminin yapmış olduğu çağrı; bu
bölgede malı, mülkü olan üçüncü ülkeler de dâhil herkesi kapsıyor…

     Pekiyi,
Rum kesimi atılan bu adım karşısında ne yapıyor?

     O
tarafta ortalık toz duman!

     Yunanistan’ın
da desteğin alan Rumlar öncelikle BM ve AB’yi ayağa kaldırıp, Maraş konusunda atılan
bu adımın önünü kesmeye çalışıyorlar. Çünkü onlarda biliyorlar ki, Türk
tarafının atmış olduğu bu kararlı adımdan dönüş yok.

      Bu turizm bölgesinin canlanması için 10 milyar
dolar gerekiyormuş, bölgede mevcut otellerin hemen, hemen tamamı üçüncü ülkelere
aitmiş, bunlarla ilgili hukuki süreç yılları alırmış, artık bunların hepsi 8
Ekimden sonra eskimiş olacak.

      Çünkü 8 Ekim 2020; Kıbrıs Türk Halkı için
adada atılan en önemli adımlardan birisi olarak tarih sayfalarında yerini
alacak.

       Bu tarihten sonra Maraş bölgesinde
faaliyete geçen her otel, o oteli açan ülkenin bayrağını da taşıyacak.

       Bu tarihten sonra bu bölgede açılan her
otele dünyanın dört bir yanından gelecek turistler, o ülkelerin pasaportlarını
taşıyacak. O pasaportlara vurulacak giriş, çıkış onayında ay yıldızlı KKTC
gümrük mührü olacak.

      Varsın Kıbrıs meselesi bir elli yıl daha
masada beklesin!

      Ama inancım odur ki, Kıbrıs’ın en gözde
turizm merkezi Maraş’ın canlanmasıyla birlikte burada yeniden faaliyete geçecek
otellere gelecek yüz binlerce turist; Kıbrıs meselesini görüşme masasından çok
daha önce çözecek.

    Bu süreç, adanın sadece Rumlara ait olmadığını,
adanın kuzeyinde Türklerin yaşadığını, onlarında ayrı bir devletinin olduğunu
tüm dünyaya gösterecek.

    Açıkçası artık adada sadece GKRY değil,
KKTC’nin de varlığı tescil edilmiş olacak.

    Sıralamış olduğum bu nedenler dolayısıyla
Maraş bölgesinin halkın girişine açılması, orada bulunan 10 bin yatak
kapasiteli otellerin hizmete girmesiyle ilgili karar çok önemlidir.

     Bu
kararı alan, ısrarla takip ederek, Türkiye’nin de tam desteğini sağlayan KKTC
Başbakanı Sn. Ersin Tatar’ı kutluyorum.

     Bu arada 11 Ekim 2020 Pazar günü KKTC’de
Cumhurbaşkanlığı seçimi var…

     Korona salgınının tüm dünyayı etkisine aldığı
bu kısıtlı dönemde ada Türkleri yeni bir Cumhurbaşkanı seçecek…

    Cumhurbaşkanı
adayları arasında iki isim öne çıkıyor!

     Birincisi halen Başbakanlık görevini yürüten
Sn. Ersin Tatar. Diğeri ise, halen Cumhurbaşkanlığı görevinde olan Sn. Mustafa
Akıncı…

     Sn. Akıncı Rumlarla iç, içe yaşamın anahtarı
olan ‘’Birleşik Kıbrıs’’ çatısına giden yolu yani federasyonu; Sn. Tatar ise
eşit egemenlik şartıyla iki ayrı devlet yapısını savunuyor.

      Bu seçim de, daha öncekilerde olduğu gibi her
iki aday da ikinci tura kalacak gibi gözüküyor! İkinci turda ise diğer
adayların oylarını kendi tarafına alabilen, bu seçimin kazananı olacaktır.

     Ancak adada yaşanan gerçeğe baktığımızda:

     1968 yılından beri süregelen müzakereler
sürecinden sıkılmış, bezmiş sadece günlük geçim derdinin peşine düşmüş iki ayrı
halk ise, an itibariyle içselleştirdiği iki ayrı bölgedeki yaşam şekline
alışmış bir halde geleceğini planlıyor.

      Onun içindir ki, adadaki çözümü siyasilerin
tercihi değil! Adadaki yaşamı zenginleştiren adımların atılması sağlayacaktır.

      Turizm, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları,
su, elektrik, sanayi, ticaret v.b… Bu adımların en önemlileridir.

      Maraş Bölgesinin açılmasıyla birlikte burada
mevcut lüks otellerin hizmete girmesi; KKTC’nin turizm gelirlerini ikiye hatta
üçe katlayacak, bu gelişmede ada Türklerinin geleceğine zenginlik katan bir
adım olarak tarihe atılan en güçlü imza olacaktır.

R e h b e r

Her şehir, her müze, her kalıntı için; orayı gezip görmek
isteyenler için plânlar, programlar hazırlanır. Yazılı tarif ediciler ortaya
konur. Anlatıcı, izah edici kişiler vazifelendirilir ve görevlendirilir.

     İçinde yaşadığımız
dünya ve onun da içinde bulunduğu kâinat ve evren bir saray gibidir. Bir şehir,
bir memleket, bir ülke hükmündedir.

     Öyle ise, bir
teşrifatçısı; onu anlatacak, orayı gezdirecek muallim ve öğretmenlere lüzum ve
ihtiyaç vardır. Oradaki şartlara göre hareket etmesini, nasıl yaşamasını
gösterecek, öğretecek, tarif ve tayin edici bir kılavuza ihtiyaç ve gereksinim
vardır.

     O şehirde, o
memlekette yer alanların, o ülkede kalanların, o yörede bulunanların;
hikmetlerini, yapılış gayelerini, içindekilerin mana ve anlamlarını anlatacak,
bildirecek eleman ve rehberlere olan 
ihtiyaç zarurî ve elzemdir.

     Böylece o yöre ve
mekânın içinde yaşayan insanların kabiliyet ve istidatları nazara verilsin,
gözler önüne serilsin. Meraklıları işba edilip doyurulsun. Geldiklerine,
gördüklerine, bulduklarına memnun olsunlar, sevinsinler ve şâd olsunlar.

     İşte Kur’an; tüm
sözlerin üstünde, bütün makamların en yükseğinde bir projektör gibi dünyayı ve
içindekilerini, özellikle eşref-i mahlûkat / yaratılmışların en şereflisi
olarak yaratılmış olan insanın; en büyük, en doğru, en isabetli, en güvenilir
bir kılavuzu, bir önderi ve bir rehberidir.

     Rehbersiz,
plânsız, programsız yola çıkılamayacağı gibi, Kur’ansız da vasat / orta yol,
doğru yol yani sırat-ı müstakim bulunamaz, bilinemez ve görülemez.

     İşte Kur’an tüm
âlemlerin ve içindekilerin her türlü maddî – mânevî sevk ve idare ettiricisi
olan Allah’ın bir kelâmı / sözüdür. Tüm mevcûdâtın, bütün varlıkların İlâhı /
Tanrısı olması hasebiyle Allahın bir fermanı / emri / buyruğu, Allah’ın bir
hitabı / seslenişi, Allah’ın bir konuşmasıdır. Bazen de şifreli bir haberleşme
ve çok yönlü bir iletişim vasıta ve aracıdır.

     İşte böyle kudsî
ve kutsal bir kitabın her asra bakan veçhesi / yüzü olduğu gibi, bilhassa /
özellikle bu asra, bu yüzyılımıza da bakan bir yanı vardır. Üstelik bu zaman;
tüm geçmiş zamanların mes’ele ve problemlerinin def’âten / birden asrın
insanına hücum ettiği / saldırdığı acip, şaşırtıcı bir asırdır.

     Âdeta / sanki bu
asrın insanı; bütün geçmiş asırları yaşamış gibidir. Bu asrın insanı; tüm
yüzyılların meseleleriyle yüzleşmiş, karşılaşmış sayılır. Bu asrın insanı;
binbir açmazın, sayısız çıkmaz yolun ortasında kalarak şaşkına dönmüştür. Bu
asrın insanı; çıkış yolu arayan bir kimsenin hâleti rûhiyesini / rûh hâlini
taşımaktadır.

     İşte bu asrın
insanı geçmişin bu sayısız tasallutlarına / musallat oluşlarına ve
sarkıntılıklarına karşı; ancak ilimle, fikirle, din ile ve imanla meydan
okuyabilir. Ancak cadde-i kübrâda / en büyük mecra ve yolda emniyetle yol
alabilir. Bu ise, en büyük mürşit / irşat edici / yol gösterici olan sırat-ı
müstakime / doğru yola sahip olmakla, onu bulmakla, onu bilmekle ve ona canı gönülden
sarılmakla mümkün ve olasıdır. Nitekim Koca Akif de:

 

     Doğruda doğruya
Kur’an’dan alıp ilhamı,

     Asrın idrâkine
söyletmeliyiz İslâmı.

 

derken bu hayatî hususa dikkatleri çekmektedir. Çünkü:

 

     “Elde (Allah
tarafından vahiy yoluyla Hz. Muhammed’e indirilmiş, semavî / göksel kitapların
sonuncusu olan) Kur’an gibi (sonsuz, devamlı mucize olan) bir mucize-i bâkî
varken,

     “Başka bürhan
(delil ve ispat) aramak aklıma zait (fazlalık ve gereksiz) görünür.

     “Elde Kur’an gibi
(hakiki delil olan) bir bürhan-ı hakikat (hakikat delili) varken,

     “Münkirleri (inkar
edenleri) ilzam (delille ispat edip, cevap veremez hale getirmek) için
gönlüme  sıklet mi (bir ağırlık, bir yük
mü) gelir?”

Siyaset & Maske, Adalet & Mesafe, Zihniyet & Hijyen

Bu ülkede siyaset
rövanş işidir
; tıpkı en yakın komşu ve evlenmelerle birbirine epeyce akraba
fakat spordan su’ya çeşitli bahanelerle ölesiye/kıyasıya rekabette olan Kocaeli ile Sakarya gibi. 

            Bu
ülkede adalet, ay çekimli ve gel-git paradoksludur. 1961’de kendi
Başbakanını idam eden Devlet, kendi ifadesiyle Baş Teröristini asmamak için 2002’de
İdamı Kaldırmıştır.

            Bu
ülkede siyaset bahis oyunu gibidir; kazanan malı götürür. Zaten taliplisi
de o yüzden çoktur, genelde de kahvede oyun oynarken bile kazanmak için
hileyi-hurdayı göze alan muhteris
(ihtiraslı) ve kurnaz (açıkgöz)
tiplerin meşgalesidir.

            Elli
yıllık ömrüm bunlara tanıklıkla ve itirazla geçti. 12 yaşından beri dinlediğim
fakat sonradan anladığım Müslüm Gürses
Felsefesinin
müzmin muhalif olmakla da, kazanandan çok kaybedenin yanında
durma alışkanlığıyla da derin ilgisi olabilir.

            Askerleri
ve askerliği sevdiğim halde Kenan Evren’i
sevmedim netekim. O zamandan beri MHP’yi, MSP’yi merakla takip ederim. 15 Temmuz’daki Darbe Kalkışmacılarına
hemen gereği yapıldı ama 12 Eylül
Darbesi’nin 1 numarası ancak 90’lı yaşlarında kovuşturmaya uğradı; o da Mecburen / Mecburiyetten (MFÖ).

            28 Şubat’tan iki sürgün madalyam var.
Şimdilerde Siyasî İktidarın nimet destek
ünitelerinde cihaza bağlı yaşayanların
o dönemki eylemsizliklerini iyi
bilirim. Sövmek ve söylenmek (duyulmayacak şekilde) eylem değilse tabi.

            Ergenekon Süreci’nde Kocaeli ADD’ye ve Şener Eruygur’a, Türk Metal’e ve Mustafa Özbek’e aleni destek sunduk,
adaletsizliğe karşı adaleti ayakta tutmak için. Av. Kemal Kerinçsiz Kandıra Cezaevi’ndeyken sendika avukatımızı
yönlendirerek hem ihtiyacını sormuş hem tarafımız belli etmiştik. Sevgi Erenerol için yazdığım (2012) “Sevgiler
Sevgi Hanım
” yazısını rakip firma (Eğitim Bir Sen) okullarda sendikaya üye çalma kampanyasında
diline pelesenk etmişti.

            Âkiller’in Kocaeli ziyaretinde KMKB olarak bizim örgütlü muhalefetimize muhalefet edenler
şimdilerde Atsız’dan şiirler
okumakla ve Azerin’den “Çırpınırdı Karadeniz”i dinlemekle
meşguller. Şimdi Müyesser Yıldız’ı
haksız yere içeride tutanlar yarınlarda yine ‘özrü kabahatinden büyükkervanının
önünde olacaklar.

            4
kişi 1 kişinin aracını gasp için öldüresiye dövüp dereye atıyor, tutuksuz
yargılanmak üzere serbest bırakılıyor (sosyal medya devreye girene kadar). Herifçioğlu haneye tecavüz edip 4
köpeğin 2’sini öldürüyor, evin camlarını kırıp içerdekileri de öldüreceğini
söylüyor; tutuksuz yargılanmak üzere serbest: Askerî bilgileri yazdığı
iddiasıyla ve kuvvetli suç şüphesiyle Müyesser Yıldız’ın tutukluluk hâline
devam
.  

Aynı şekilde Faruk Bostan ve Bülent Karagöz de rövanşist siyasetin ve adalet gel-gitinin kurbanı
oldular. Kocaeli’de İktidara öyle bir muhalefetsizlik var ki “gözünün üstünde kaş var” diyen “vay, bana
ha!” muamelesi görebiliyor. Sorsan çok sessizlik tehlikesizlik..    

            Kartepe İlçesinde ‘Tecavüz Çetesi’yle ilgili haber hâlâ yayında, adı geçenler dışarda,
haberi verenler içerde. Bakalım adlî kapsam nasıl ilerleyecek?

7 yıl önceki “Apo 
Paşalar  Gibi;  Paşalar 
Depoda
” yazımızı şöyle bitirmiştik:
Apo paşalar gibi, Paşalar teröristlikten
hapis yatıyor.

Yaşadığımız
coğrafya değil toplumsal karakterimiz
kaderimizdir
. İktidarlar değişirken değişmeyen
zihniyetimiz
, kelepçemizdir.
Gerekçemizse sıra bekçiliğimiz..

K ı r ı m o ğ l u: Bir Halkın Mücadelesi

Kırım Hanlığı, Altın Orda
Devleti’nde taht kavgalarının başlaması üzerine ülkesinden ayrılmak
mecburiyetinde kalan Hacı Giray Han tarafından 1441 yılında kuruldu. Cengiz
Han’ın büyük oğlu Cuci soyundan gelen Giray Hanedanı tarafından yönetilerek 342
yıl hüküm sürdü. Müslüman Türk olan Kırım halkı, 1475 yılında kabul edilen
anlaşma gereğince iç işlerinde serbest, dış ilişkiler itibâriyle Osmanlı Cihan
Devleti’nin himâyesinde olmak üzere 1774 yılına kadar 299 yıl, güven ve huzur
içerisinde yaşadı. Osmanlı Devleti’nin Rusya karşısında güç kaybetmesi
sebebiyle 1777 yılında imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşması ile Kırım sözde
bağımsız oldu. Hakikatte ise, Rusya’nın himâyesine girdi. Rusya, Kırım’da
karışıklar çıkarttı. Güya karışıklıkları önlemek maksadıyla Rus ordusu, 1783
yılında Kırım’a girdi. Kırım önce işgal, daha sonra da Moskova yönetimi
tarafından ilhak edildi.

18 Mayıs 1944 tarihinde, Stalin
yönetimindeki Moskova hükûmeti, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlara yardım
ettiğini iddia ederek Kırım Türklerinin tamamını Sibirya’ya, Özbekistan’a ve
Orta Asya’daki diğer bölgelere sürgün etti.

Özbekistan’a sürgün edilen Kırım
Türkleri bir müddet sonra Vatan Kırım’a dönmek için önce gizli, sonra da açık
bir mücadele başlattılar. Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, bu direnişlerle adını
duyurdu. Soydaşlarından, Türkiye’den ve dünyanın belli kesimlerinden destek
gördü. 1981 yılında başlayan Vatan Kırım’a dönüş hareketi 1991 yılında büyük
kütleler hâline dönüştü.

Bu, dünya tarihinde eşi ve
benzeri görülmemiş bir zaferdi. Silâhsız, topsuz ve tüfeksiz, vatan sevgisinden
beslenen ve yüreklerden gelen inançla kazanılan bir zafer… Sivil ordunun
komutanı ise Kırımoğlu…

Zafer Karatay, 16,5 X 24 santim
ölçülerindeki 255 sayfalık eserinde, destan kahramanı Kırımoğlu’nun ve yürekten
gelen bir sevgi ile kayıtsız şartsız teslimiyet gibi kahramanına bağlanan Kırım
Türklerini anlatıyor.

Karatay, eserinin ‘Ön Söz’ bölümünde, kitabın yolculuğunun;
uzun kış gecelerinde, rahmetli dedesi, Raşit
Karatay’ın evinde toplanan köy yaşlılarının anlattıkları göçler ve esaret
hâtıralarını küçük bir çocuk olarak dinlerken başladığını
’ belirtiyor.  Sonra gençlik yıllarında Cengiz Dağcı’nın ‘Korkunç Yıllar’ ve ‘Yurdunu Kaybeden Adam’ isimli romanlarıyla şekillenen mücadele azmi
ve o azimle üstlenilen vazifeler… Kırım Derneği’nde, Kırım Emel Vakfı’nda ve
Emel Dergisi’nde gönüllü ve hasbî hizmetkârlık…

Yolculuğun ürünü sâdece KIRIMOĞLU / Bir Halkın Mücâdelesi
isimli eser değil. 1994 yılından itibaren TRT kanallarında onlarca defa
yayınlanan 6 bölüm hâlindeki Kırım
Belgeseli
, Eşi Neşe Sarısoy Karatay tarafından hazırlanan Gamalı
Haç ile Kızıl Yıldız Arasında
isimli kitaba katkılar, Cengiz Dağcı
Belgeseli, Kırım / Ey Güzel Kırım
isimli eser ve onlarca konferans ve makale….  

Bir Halkın Mücadelesi isimli kitabın her sayfasında 2 veya 3 trajik
hikâye var. Bu hikâyelerden, yükselen feryat; okuyanın beynine sıkılan kurşun,
kalbine saplanan hançer gibi:

Kırım,
Koz Köy 1932 doğumlu Nariman Ablalim anlatıyor:

Pek
çok adam öldü. Bizim ailemizden 7-8 kişi öldü. 2 Ablam öldü, abim öldü, babam
öldü, ninem öldü, iki ay içinde. Yanımızda komşumuzun 5 oğlu, beşi de öldü
açlıktan. bağırıp öldüler
…’

Zera Bekirova
– Gazeteci, Kırım:

Sovyet makamları hem sürülenlerin hem de
ölenlerin sayısını düşük göstermiştir. Gerçek rakamlar ise korkunçtur. Kırım
Tatarları, bu sürgün ve sürgün sonrasının ağır şartlarında nüfuslarının %46,2
sini kaybetmiştir.

‘1956 ve 57 seneleri Millî Hareketimizin
temel taşını koyan insanlar diyor ki, böyle bir cinayeti işleyenleri, hükûmeti,
ve bütün organları milletlerarası mahkemeye vereceğiz. Bunun için ne kadar
sürgün edildik ve ne kadar kayıp verdik, kendi kendimizi sayalım diye bir karar
veriyorlar… Bir sene içinde bu cetveller tam olarak tamamlandığında halkın
%46,2’sinin öldüğü ortaya çıkıyor. Burada bütün ailelerin, genç mi, çocuk mu,
kadın mı, yaşlı mı ve ne zaman ne sebepten öldüğü yazılıyor. Meselâ, birçokları
cetvellerde ‘açlıkta öldü’ gözüküyor.
Açlık sözü en çok kullanılan. ‘Hastalıktan
öldü
’, ‘anası, babası, çocukları
hepsi öldü
.’

Öldü yazılan yerde sebepleri de var. Bu
hastalanan insanlara, ilâç yerine öldürücü zehir veriyorlar. İğne batırıyorlar,
bir gün içinde ölüyorlar. Özellikle öldürülmüş gibi. Çocukları pamuk
tarlalarında dayaktan öldürdüler. O gerçekler de var. Kızları zorlayıp da
öldürdüler.

Prof.
Dr. Valeriy Vozgrin – Tarihçi, St. Petersburg:

‘Gerçek sebepler, tabiî ki de işgal
sırasında Kırım Tatarlarının davranışlarıyla anlatılabilecek şekilde objektif
değildi. Kesinlikle hayır, mesele bunda değildi. Buradaki köklü bir halkı
parçalayarak, tamamen yok ederek, sonsuza kadar Kırım’ı Ruslaştırma, daha
doğrusu Tatarsızlaştırma kararı alınmıştı. Sovyetler Birliği’nin bir
taraflarından ve Güney Rusya’dan getirilen göçmenlerden oluşan yepyeni bir
toplumda, Stalin’in hayal ettiği ideal Sovyet toplumu modelini Kırım’da başarıyla
kurmak çok daha kolaydı. Kırım Tatarları bu ölçülere uymuyorlardı. Onlar
Kırım’a bağlı geleneksel bir kültüre sâhiplerdi. Bu yüzden onlar burada
rahatsızlık yaratıyorlardı.

Acımasız kumandanlık rejiminin ağır
şartları zaten zor olan hayatı daha da zor kılıyordu. Kırım Tatarlarının yaşadıkları
bölgeleri terk etmeleri yasaktı. Ayrı vagonlara düşmüş, dolayısıyla ayrı sürgün
bölgelerine yerleştirilmiş ailelerin, akrabaların birbirlerini görmeye gitmeleri
için kumandanlık rejiminden izin almaları gerekiyordu. İzin almak zordu. En
küçük bir ihlâl, en küçük bir bahaneyle suçlanmak en az on yıl hapis ve çalışma
kampıyla cezalandırılmak demekti. O zamanlar on yıl ceza alanlar şanslı bile
sayılabilirdi. Genellikle 15 ve 25 yıl ceza veriliyordu. Gulag’a giren
mahkûmların pek azı ağır işkence ve cezalardan sağ çıkabiliyordu.’

Kitabın ıstırap sayfalarından
sonra ‘Sürgünde Yeşeren Vatan
başlıklı bölüm başlıyor.

1960’lı yıllar, Kırım Tatarlarının seslerini Moskova’ya ve Hür Dünyaya
duyurdukları yıllar oldu
’ cümlesiyle başlayan bölüm, ümit tohumlarının
toprağa verildiğini müjdeliyor. Fakat yeşerip meyve vermesi için daha uzun ve
meşakkatli yılların geçmesi gerekecektir. Ne var ki, ‘Millî Hareket’in
liderleri her gün yeni bir ümit tohumunu toprağa yerleştiriyorlar. Artık
işkence gören bedenler sonsuz bir güç, tahammül ve enerji kaynağı olan ümit
ilacı ile tedavi edilebiliyor. İnanan gönüller için kurtuluş ümidi, kurtulmak
kadar sevinç ve güç kaynağıdır. Bu kaynakla hayata bağlanıyorlar, bu kaynaktan
besleniyorlar.

Artık cesur insanlar Kremlin’e
karşıdır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB)’nde İnsan hakları
hareketi başlamış, insan hakları savunucuları Kırım Türklerinin vatana dönüş
dâvâsını desteklemektedirler. Buna rağmen Kırım Türkleri ve yolbaşçıları için
için zorlu şartlar; günler ve aylar boyu devam etmektedir.

Kırımoğlu, Taşkent’te ablası
Vasfiye Hanım’ın evindeyken KGB ve polis baskını olur. Eniştesi İzzet Hayırov
polisleri kapıda oyalarken, Kırımoğlu evdeki belgelerin ele geçmemesi için arka
pencereden atlayarak kaçar. KGB’nin adamları evin bahçesine girdikleri zaman
pencereden O’nu görmüşlerdir. Eve girince bakıyorlar, hani Mustafa? Mustafa
yok. Pencerenin açık olduğunu görünce içlerinden biri derhal o pencereden
atlayıp koşuyor. Ayağı kırıldığı için Kırımoğlu’nun uzağa kaçması mümkün değil.
Yan taraftaki okulun bahçesine girer. Bahçedeki yüksek buğdayların içine
saklanır. Eniştesi İzzet Hayırov gözaltına alınır. Kırımoğlu için de savcılık
celbi çıkarılır. Bunun üzerine evrakları da alan Kırımoğlu Moskova’ya kaçar.
Moskova’da saklandığı eve baskın yapıldığında, KGB, gökte aradığını yerde
buluverir. Kırımoğlu buradan da kurtulur ve macera devam eder. Kitabın
sayfaları artık aksiyon filmlerinin sahneleri gibidir…

Devamı Zafer Karatay’ın
harikulâde bir üslupla kaleme aldığı kitapta. Tekrar tekrar okumak için…

KİTABIN TEMİN
EDİLEBİLECEĞİ ADRESLER:

 http://emelvakfi.org/kirimoglu-bir-halkin-mucadelesi-kitabi-cikti-2007/

BEŞİR KİTABEVİ:

 Sahaflar Çarşısı Nu: 28 Telefon: 0.212-527 28
71 Beyazıt, Fatih, İstanbul

Belgegeçer:
0.212-51275 47 e-posta:
bilgi@besirkitabevi.com  www.besirkitabevi.com 

 

ZAFER KARATAY

     İlk, Orta, Lise ve üniversiteyi (Gazi
Üniversitesi Kimya Mühendisliği) Ankara’da okudu. Yüksek Lisansını Marmara
Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Genel Türk Tarihi Bölümü’nde
yaptı (2017). Sağlık Bakanlığı, Sanayi ve Ticâret Bakanlığı’nda mühendis
olarak çalıştıktan sonra 1985 yılında TRT’nin açtığı prodüktörlük imtihanını
kazanarak 1986 yılında TRT İstanbul Televizyonu’nda yapımcı ve yönetmen
olarak çalışmaya başladı. 2000-2002 yıllarında Eğitim Kültür Drama
Programları, 2004-2008 yılları arasında TRT İstanbul Televizyon Müdürlüğü
yaptı. 33 yıl boyunca Türk târihi ve kültürü ile ilgili çok sayıda belge
niteliğine sâhip televizyon programları hazırladı. Çok başarılı
çalışmalarının karşılığında mükâfat olarak TRT’den Eylül 2019’de sürgün
edildi.

     Resmî vazifeleri devam ederken 1974
yılında başladığı Kırım ve Türk Dünyası için aktif çalışmalara ve
mücâdelelerine devam etti. 1983 yılından beri Kırım Türklerinin sesi Emel
Dergisinin sorumlu yöneticiliğini yapıyor. 1989-1991 yıllarında Kırım Tatar
Millî Hareketi Teşkilatı’nın 1991 yılından beri de Kırım Tatar Millî
Meclisi’nin Türkiye Temsilcisi ve Emel Kırım Vakfı Başkanı’dır. Devamlı basın
kartı sâhibidir.

https://www.emelvakfi.org/yazarlar/zafer-karatay/       

 

 

 

KUŞBAKIŞI

ZAMAN
YOLCULARI

Dede Korkut ve Yağmur Taşı

Uzun yıllar çocuk
psikoloğu olarak görev yapan Misli Baydoğan, ‘Zaman Yolcuları’ isimli eseriyle, sâhip olduğumuz kültüre ve
târihe, tıpkı kendisi gibi çocukların da sevgiyle bakabilmeleri için yardımcı
oluyor. Çocuklar okurken mâcerâ duygusuyla hem hayatı öğreniyorlar hem de
eğleniyorlar.

Zaman Yolcuları
yalnız çocukların değil gençlerin ve anne-babaların da zevkle okuyacağı bir
kitap.

Günümüzde yaşayan,
her biri farklı aile hikâyelerine ve kişilik özelliklerine sâhip yedi çocuk bir
gün uykuya daldılar. Uykularında hepsi aynı rüyayı gördü ve kendilerini
Mucizeler Ormanı’nda buldular. Bildikleri hiçbir ormana benzemeyen bu masal
diyarında onları bekleyen en büyük sürpriz Dede Korkut’tu.

Mucizeler Ormanı’nı
avucunun içi gibi bilen Dede Korkut, çocuklara çok önemli bir görev verecekti:
Asırlar önce kaybolmuş olan Yağmur Taşı’nı bulmak. Çocuklar artık bu görevi
yerine getirebilmek için her gece uykuya dalmayı ve Rüya Ülkesi’ne gitmeyi dört
gözle bekleyeceklerdi. Çocuklar zamanda geriye doğru gittikçe, kendilerini çok
ünlü destanların içinde ve çok uzak ülkelerin topraklarında türlü maceraların
içinde buldukça birbirlerini daha yakından tanıyacak, dostluğun, güvenin ve
cesaretin önemini öğreneceklerdi. Acaba rüyalarında böylesine büyümeleri ve
değişmeleri, gerçek dünyadaki problemlerini çözmeye de yardımcı olacak mıydı?

Zaman Yolcuları, çocuklarla daha etkili iletişim kurmak ve
günümüzde sık karşılaşılan âile içi bâzı iletişim problemlerine farklı gözlerle
bakabilmek için erişkinlere de ışık tutacak özellikte.

12,5 X 21 santim
ölçülerinde 294 sayfalık eser, Nisan 2020’de yayımlandı
.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

NE
MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE

Güçlü Şairemiz Rahmetli Hâlide Nusret
Zorlutuna’nın, kalemi kuvvetli kızı Emine Işınsu’nun ilk ve ortaokullar için
hazırladığı 12,5 X 19,5 santim ölçülerindeki eseri 62 sayfadır.

Sahne oyunu olarak kaleme alınan
eserlerinin zevkine okurken değil, sahneye konulduğunda seyrederken varılır.
Fakat Ne Mutlu Türk’üm Diyene,
okuyanları hem bilgilendirecek hem şuurlandıracak hem de  ‘ne
güzel, iyi ki okumuşum
’ dedirtecek ve tekrar okumaya dâvet edecek bir
eser.  Hızlı okuma kurslarına katılmamış
olanlar bile 15 dakikada okuyup bitirebilirler.

Eserdeki oyunculardan 16’sı, tarihteki 16
Türk cumhuriyetini temsil ediyor. Ayrıca Mete Han, Atilla, Dede Korkut, Bilge
Kağan, Kutluğ Bilge Kül Kağan, Alparslan ve Romen Diyojen, Doğu ve Batı
Anadolu’yu, 7 şehrimizi temsil eden çocuklar ve Atatürk’e temsil eden Güneş’i
tutan biri kız, diğeri erkek modern giyimli iki çocuk… Okuyucu, onlarla
birlikte seviniyor, onlarla birlikte gururlanıyor, onlarla birlikte sesini
yükseltip haykırıyor. Çünkü onlardan biri gibi oluveriyor. Ârif Nihat Asya’nın
Bayrak’ isimli şiirini onlarla birlikte
boyun damarları kabararak okuyorlar. ‘İzmir’in
dağlarında çiçekler açar
…’ kelimeleriyle başlayan İzmir Marşı’na, imkânı
ölçüsünde en gür sesiyle iştirak ediyorlar.

Muhayyilesi güçlü olanlar, perde kapanırken
alkış seslerini duyarlar. Ve hatta alkışa da, elleri kızarıncaya kadar iştirak
ederler.

Çocuklarında millî duygular oluşmasını arzu
edenler veya mevcut duygularn gelişmesini isteyenler bu kitabı evlatlarına ve
çevrelerindeki çocuklara armağan etmeliler.

Çocuklarımızın buna çok ihtiyacı var.

BİLGE KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK DAĞITIM SANAYİ VE TİCARET LTD ŞTİ:

 Nuruosmaniye Caddesi Nu: 3 Kardeşler Han Kat: 1 Cağaloğlu 34110
İstanbul. Telefon: 0.212 5207253Belgegeçer: 0.212-511 47 74 e-Posta:
bilge@bilgeyayincilik.com  //  www.bilgeyayincilik.com                                                       

 

KRİZANTEM
VE KILIÇ

1887-1948 yılları arasında yaşayan Ruth
Benedict, Amerika’nın önde gelen antropologlarından biriydi. Columbia
Üniversitesi’nden Felsefe Doktoru, Profesör ve Ordinaryüs Profesör unvanlarını
aldı.

16 X 24 santim ölçülerinde, Türkân Turgut
tarafından Türkçeye çevrilen 210 sayfalık eserinde yazar; geliştirdiği
kendisine has bir metotla Japon milletinin karakteri üzerinde geniş
araştırmalar yapmıştır. Krizantem ve
Kılıç
isimli kitap, birçok sosyolog tarafından ‘âbide eser’ olarak vasıflandırılmıştır. Japon milletinin
karakterini tasvir ederken zaman zaman genelleştirmeler yaptığı gibi, sosyoloji
ilminin karakteristik ölçülerinin dışına çıkarak bazı konularda ince teferruata
da girmiştir.

Yazarın tespitlerine göre Japonların
karakteristik özelliklerinden bâzıları:

-Esir olmak, Japonlar için en büyük utanç
kaynağıdır. Esirler, kendilerini ‘şerefini
kaybetmiş
’ olarak görürler ve hayatlarının son bulduğuna inanırlar. Serbest
bırakıldıklarında memleketine dönmeyi düşünmezler. İçlerinde öldürülmeyi tercih
edenler vardır.

-Japon evladın anne ve babasına göstermek
mecburiyetinde olduğu hürmet, Çin’den alınma bir özelliktir.

-Japonlarda atalara karşı beslenen hürmet,
yakın zamanlarda ölmüş bulunan, 6 veya 7 atayla sınırlıdır. Onlar için oturma
odasında bir köşe oluşturulur. Ve o köşenin bir kenarına onlar için her gün
yiyecek konulur.

-Ölen ataların üç nesil öncesindekiler
hiçbir zaman anılmaz, unutulur.

-Bir insanın yaşı ne olursa olsun, onun
protokoldeki yeri erkek veya kadın oluşuna bağlıdır. Japon kadını kocasının bir
adım gerisinde yürür, onun bulunduğu yerin 1 veya 2 basamak aşağısında
durur.     

TÜRKİYE İŞ BANKASI
KÜLTÜR YAYINLARI:

 İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4
Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212 252 39 91

Belgegeçer:
0.212-243 56 00
bilgi@iskultur.com.tr  İnternet: www.iskultur.com.tr  

 

KISA KISA…  KISA KISA…

  1-BİR BAŞKA COĞRAFYADAN: Cevat Çapan / Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.  

2-ORTA ÇAĞ AVRUPA TÂRİHİ: R. H. C. Davis / Yayına
Hazırlayan: Rümeysa Şişman / Dergâh Yayınları

3-ŞEKERE
KARŞI: Gary Taubes Çeviren: Buket Nebiye Demir / Doğan Kitap.

 4-HEYBELİ ADA –HALKİ DİMONİSOS / Akillas
Millas / Adalı Yayınları.

5-İŞGAL
VE KURTULUŞ: Hüseyin Adıgüzel / Bilgeoğuz Yayınları. 

İktidarın Tek Umudu: Plasebo Etkisi

“Placebo” Latince “I
shall please”
yani “sizi hoşnut edeceğim, mutlu edeceğim” anlamında bir
kalıp imiş.

“Plasebo ilaç” ise içinde
tedavi edici farmakolojik bileşenler olmadığı halde iyileştirici etkisi inkâr edilemeyen,
telkine dayalı tedavi yaratan “ilaçlara” deniyor.

Aslında plasebonun
fiziksel anlamda tedaviye yönelik bir gücü yoktur. Sahip olduğu 
tedavi gücünü tamamen hastanın verilen ilacın işe yarayacak ilaç olduğunu
düşünmesinden
alır. Plasebo, tıp ilmi açıklayamamış olsa bile,
insanların istemeleri halinde kendi kendilerini iyileştirme
gücünü harekete geçiren bir etkiye sahiptir. Plasebo ilaçların kanser dahil
birçok hastalıkta belli ölçüde işe yaradığını gösteriyor.

Bir de Nosebo
(nocebo) etkisi diye bir kavram var. “Kişinin bir durumla alakalı negatif
beklentilerinin, kişiyi olumsuz etkilemesi
anlamına gelmektedir. Örneğin
bir ilacın yan etkiler getireceğine kişinin inanması nedeniyle – farmakolojik
olarak doğrudan etkisi ve yan etkisi olmayan bir sözde ilaç verilse bile – bazı
yan etkilerin görülmesi veya negatif telkinin kişiyi olumsuz etkilemesi
durumudur.”

İlaç firmaları
geliştirdikleri ilaçların etkinliğini ölçerken plasebo ile mukayese
ederler. Üretilen ilacın, plasebo “ilaçtan” çok daha yüksek oranlarda iyileştirme
gücüne
sahip olması istenir.

Plasebo ilacın yüzde 15 etkili
olduğu bir hastalığın tedavisinde, içinde etken madde olan ilaç yüzde 90
oranında tedavi edici etkileri tespit edilmişse elbette tedavide bu ilaç tercih
edilir.

Doktorsunuz ve elinizde
plasebo etkisinden daha fazla etkiye sahip tedavi edici bir ilacınız yok.

Bu durumda hastanıza “hiçbir yan etkisi olmayan yeni bir ilacın çıktığını ve
çok faydalı olduğu” telkinini yapabilirsiniz. “Plasebo ilaç” kullanarak hastayı
kısmen rahatlatır ve az da olsa bir iyileşme sağlayabilirsiniz.

Plasebo etkisi acaba
sosyal, siyasi ve ekonomik alanlardaki hastalıklarımızın tedavisinde işe yarar
mı? Yararsa ne ölçüde?

**********************************

Elinde İlaç Olmayınca

Ak Parti iktidarı son
dönemlerde en çok sıkıntı yaşadığımız ekonomi, dış politika, sağlık
alanlarında etkin bir çözüm üretemiyor. Bütün umudunu müthiş propaganda
gücüne bağlamış durumda. 

Bu gücü kullanarak verdiği
sözde ilaçların çok faydalı ve etkili olduğunu telkin ediyor.
Telkine
dayalı iyileşme beklentisinin yaratacağı plasebo etkisi ile hastalıkları
tedavi etmeye çalışıyor.

Ekonomi alanında da beklentilerin
davranışları belli ölçüde etkilediği biliniyor. İktidarın mevcut durumu
maskelemek ve beklentileri yönetmek için en büyük yardımcısı TÜİK.

Allah için TÜİK bu
görevinde “başarılı” hatta mucizeler yaratıyor. TÜİK’in verdiği rakamlarla
çalışan sayımız azalıyor ama her nasılsa işsizlik artmıyor, azalıyor.
Tükettiğimiz her şeyin dörtte üçü ithal veya ithal girdiye dayalı, Dolar ve
Euro patlamış ama açıklanan enflasyon hala yüzde 10 mertebesinde.

Ama bir yerde
mızrak çuvala sığmıyor.
Milli gelir, büyüme, işsizlik dahil temel
parametrelerin hepsinde 2023 hedeflerini büyük ölçüde düşürerek revize etmek
zorunda kalıyorlar.

Çarşı pazarda
fiyatlara, etrafındaki artan işsizlere bakan vatandaşın devletin açıkladığı
enflasyon ve işsizlik rakamlarına güveni kalmıyor.

Eksik kalan telkini Reis
tamamlıyor. Gaziantep’te, 40-80 yıllık fabrikaların, emlakçıların, pastacıların
dahil olduğu, “300 yeni fabrika açılışı” ile halkımızı “hoşnut ediyor.”

Sağlık Bakanımız testi pozitif çıkan
ama belirti göstermeyenleri hasta saymıyor. Yetmedi, testi negatif çıkan ama
belirtileri yüzünden covid-19 tedavisi görenleri de hasta saymıyor. Bakan “Salgını
kontrol edemese de rakamları kontrol ediyor.”

“Ulusal çıkarları
korumak için”
bu yöntemi geliştiren Sağlık Bakanımızın yarattığı plasebo etkisiyle
tedavi oluyoruz.

Dış politikada ise Doğu Akdeniz’de
araştırma gemisi yolladığımızda alkışlıyor, geri çektiğimizde dünya liderimiz “diplomasiye
imkân tanıdığı için”
gurur duyuyoruz.

Bu plasebo etkili
sözde ilaçlar
iktidar için harika. Şık birer ambalajla sarılmış bu “ilaçlar”
her derde deva sanki.

Fakat o muhalifler
yok mu?
İlaçların
etken maddesinin olmadığını söyleyerek plasebo etkisini yok ediyorlar.

Bazıları da verilen
ilaçların yan etkilerinden bahsederek nosebo etkisi yaratıyor.
Halkımızın daha fazla acı çekmesine yol açıyorlar.

Reis bunları “vatana
ihanetle”
suçlamakta haksız mı yani?

*******************************

Kendisini Doğrulayan
Kehanet

Alev Alatlı’nın anlattığına göre, “Birine
kırk gün deli deseniz deli olur” ; “Bal tutan parmağını yalar” ; “Çok mal
haramsız, çok laf yalansız olmaz” gibi sözler rasyonel mesnedi olmayan ama
fiiliyatta bir biçimde doğrulanan
hipotezlerdir.

“Kendisini
doğrulayan kehanet”
denilen bu olay, insanların doğru olduğuna inandıkları
bir öngörüye göre kendilerini ayarlıyor olmaları nedeniyle
gerçekleşen
kehanettir.

“Kırk gün deli dediğimiz” adam gibi, “Nasılsa
kazanamaz” denilen partilere
oy verilmediği için bu partiler kazanamaz.

“Bal tutan parmağa” hak vermeye
alışınca, Devlet ihalelerinde denetleme merciinin rüşvet alması normal
karşılanır, “çalıyor ama çalışıyor” şeklindeki argümanlar haklılık
kazanmaya başlar.

Borsa ve döviz
iniş çıkışları
da “kendisini doğrulayan kehanetle” doğrudan ilgilidir.
Herkes çıkacağına inandığında alıma yönelir ve gerçekten çıkar. Düşeceğine
inandığında da çoğu satışa yönelir ve gerçekten düşer.

İktidar, ekonomik, siyasi
ve sosyal hastalıklarımızı, içinde etken maddesi olmayan, sahte ilaçlarla
tedavi ettiğine bizi inandırmayı başarıyor.

“Biz adam
olmayız”, “bunları seçimlerde yenmek mümkün değildir”, “bu adamlar meşru yoldan
iktidardan ayrılmaz”, “alternatif yok”
gibi sözlerin de “kendisini doğrulayan
kehanetlerden”
olduğuna şüphem yok.

İktidar “kendini doğrulayan kehanetlerle”
bizi öğrenilmiş çaresizlik içinde tutmaya çalışıyor. İktidarın son on
yıldaki tek başarısı bu.

Halkımızın bu sözlere göre kendisini
ayarlamasından kaynaklanan
ve yıllardır gerçekleşen bu kehanete son vermek istiyor
muyuz?

Yapacağımız ilk şey kendi
davranışlarımızı akılcı mesnedi olmayan bu sözlere göre ayarlamaktan
vazgeçmektir.

EBA Niye Hıçkırıyor?

Cuma günü Eğitim Bilgi Ağı- EBA’yı donanım yetersizliğinden
hıçkırık tuttuğunu söylemiştim. Bu benzetmeyi, yani hıçkırığı, daha anlaşılır
hâle getirmem için ateş duvarı (firewall), DoS ve D-DoS hücumu konularını
anlatmam lazım. Merak etmeyin. Bunları anlamak için yıllarca lisansüstü tahsil
yapmanız gerekmez.

Ateş duvarı

Ateş duvarı, ta 19. asrın sanayiinden kalma bir kavram. Çok yüksek
sıcaklıkta çalışan bir sistemi ortamdan soyutlamak, tecrit etmek için
kullanılan ısıya dayanıklı tuğladan örülmüş duvarın ismi. Sıcaklık o taraftan
bu tarafa geçmesin diye örülürdü… Günümüze geldiğimizde aynı kavram İnternet’e
bağlı bilgisayar sistemlerini dışardan gelen zararlı müdahalelerden tecrit eden
programlar için kullanılıyor. Bu program genellikle, asıl hizmeti veren bilgisayarın
önünde konuşlanmış ayrı bir bilgisayarda çalışıyor.

 

Yani ismi ve işlevi endüstri çağından gelse de ateş duvarı,
eninde sonunda bir program ve bir bilgisayar. Veya birçok bilgisayar. Bunlar
EBA hizmetini veren sunucularla dış dünya arasında kurulacak.

 

Siz bir Ağ- Web sitesine ister giriş yapmak isteyin, ister
ondaki bir yazıyı, resmi veya videoyu indirmeye kalkın. Sizin bilgisayarınız
veya bilgisayar işlevi gören tabletiniz, telefonunuz sitenin bilgisayarına bir
mesaj gönderir. Bu mesaja “talep ” diyoruz. Sunucu bilgisayar da sizin
talebinize göre bir “cevap ” verir.

Tekleyen ateş duvarları

İşte, İnternet’ten gelen talep, EBA’ya gitmeden önce ateş
duvarı denen bilgisayarın önüne gelecek. O bakacak, zararlı bir şey varsa,
engelleyecek. Yok, masum bir öğrenci talebiyse bırakacak. Bizim bilgisayarların
virüs programları veya ateş duvarları gibi. Evet, evdeki bilgisayarınızın da
büyük ihtimalle ateş duvarı vardır. Fakat EBA gibi sistemlerde ateş duvarı
vazifesi ile eğitim hizmeti vazifesini gören makineler bir birinden ayrılıyor.
Milyonlarca kişi aynı anda istek yapınca sistem yığılmasın diye. Bizim EBA’da
EBA’nın kendisi, EBA’nın kendi sunucuları değil, işte bu öndeki koruyucular,
ateş duvarı görevi yapan bilgisayarlar taleple başa çıkamamış.

Başka bilgiler de geldi. Meğer ateş duvarı bilgisayarlarının
belli zamanlarda “yeniden başlatılması” gerekirmiş. Tıpkı bizim ev
bilgisayarları gibi. Bu “belli zaman” yüz, bin, on bin kişi girerken ayda bir
ise, on milyon kişi girince saatler mertebesine inmiş ve bu “yeniden
başlatmalar” sırasında da sistem hizmet veremez hâle gelmiş.

Ve DOS saldırıları

Peki, kahrolası düşmanlar? Onlar boş durur mu? Amatör hacker
bile olsanız koca bir ülkenin sistemini göçertmenin zevki başka! Üstelik bu
saldırılar şimdi yavaş yavaş amatörlerden devleteler geçiyor. Çin’de, Rusya’da
siber saldırı ve savunma alayları, kolorduları kuruluyor. ABD de her hâlde geri
durmamıştır. Ateş duvarı demişken, Çin bu duvarı yalnız dışardan gelen
saldırılara karşı değil, içindeki vatandaşlarının dışardan bilgi edinmesini
engellemek için de kullanıyor. Konuyu bilen bilgisayarcılar da hemen buna özel
bir isim buldular: Çin Ateş Seddi! Bilgisayarcılar esprili insanlardır
vesselam.

İnternet İnternet olalı bir saldırı metodu vardır. Basittir.
Adı DoS’dur. Hizmetin Reddi saldırısı (Denial of Service) denir. Hedefe aynı
anda o kadar çok istek gönderirsiniz ki, hedef bunları zamanında karşılayamaz
hâle gelir. Hackerseniz ve aynı anda birçok istek gönderecek süper
bilgisayarınız yoksa başka bir yola başvurursunuz. Bir süper bilgisayar yerine
binlerce sıradan bilgisayarın aynı anda istek göndermesini sağlarsınız. Buna
D-DoS deniyor. Dağıtık DoS anlamında. Yok, Türkçe değil: Distributed Denial of
Service.

 

Bu D-DoS bir zamanlar virüsler marifetiyle yapılırdı.
Ortalığa bir virüs, yani bu işle görevli bir bilgisayar programı gönderirdiniz.
İnternet’e bağlı yeterli sayıda bilgisayara bulaşınca virüsünüz, daha
belirlenmiş bir zamanda, belirlenmiş bir hedefe hep birlikte saldırırdı.
Saldırı dediğim, atla deve değil, masum bir talepte bulunmaktan ibaret.

Sebebi anladıysak çözüm yakındır

Hani birçok site, siz girmeden önce eğik, bükük bir yazı
veya rakam gösterip girmek için bunu yazın bakalım diyor ya. Veya sadece “Ben
robot değilim” etiketli bir kutuyu işaretlemenizi istiyor. İşte bütün bunlar
anlattığım saldırılara karşı basit önlemler. Her talebi bir saniye geciktirse,
acemi ve basit bir DoS hedefine varamaz. Fakat EBA’ya yönelen saldırılar basit
değil. Sistemi yürüten arkadaşlarımdan öğrendim, günde 5-10, beheri 10 GB’lık
saldırı oluyormuş.

Sonuç? Sebep tanımlanınca çözüm de bellidir. Yeniden
başlatmanın çare olduğu keşfedilince sistem uzun süre yatmaktan kurtuldu zaten.
Yine de girişte 30 saniyelik bir bekletme yapıyor. Z-Kuşağı beş-on saniye sonra
ilgisini kaybediyor ama şimdi iş inada bindi. Ateş duvarı bilgisayarları daha
beceriklileri ile değiştirilecek ve sayıları çoğaltılacak. Bu daha kökten bir
çözüm olacak. Ancak COVID döneminde dışarıdan malzeme alımı da eskisi kadar
çabuk yapılamıyor.  Fakat yapılıyor.

 

Birkaç müteahhit arkadaş da bir-iki gün almasın istihkakını
veya hazine garantisi bedelini, mümkün müdür?

(Türk Ocakları Eski Genel Başkanı) Nuri Gürgür ile Karabağ Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Kafkaslar’da Karabahtlı Türk Yurdu
Karabağ’daki çatışmalar gündemimizde yer aldı. Evveliyatı hakkında
lütfedeceğiniz kısa bilgilerle röportajımıza başlayabilir miyiz?

Av.
Nuri Gürgür:
Ermenistan, Dağlık Karabağ bölgesinin
Sovyetler Birliği döneminde özerklik verilerek Azerbaycan’a bağlanmasını kabul
etmek istemese de o günün şartlarında sesini çıkaramamıştı. Ancak 90’lı
yılların başında Sovyet İmparatorluğu dağılırken harekete geçti. Ermeniler
bölgenin bazı yerleşim yerlerinde gösteriler düzenlediler; buralarda yaşayan
Azerbaycan Türklerinin bölgeyi terk etmeleri için saldırılar başlattılar. Yer
yer şiddet uygulandı. Hocalı’da bir insanlık faciası yaşandı. Dünya kamuoyu bu
olayların mağduru Türkler olduğundan maalesef seyirci kaldı.

Bağımsızlığına yeni
kavuşan Azerbaycan’ın Silahlı Kuvvetleri o yıllarda hem silah hem de personel
ve eğitim açısından zayıf durumdaydı. Oysa Ermenistan bölgesini Kafkasya’daki
güçlerinin ana merkezi yapmış olan Rusya, kuvvetlerinin tamamını buradan
çekmediği gibi, önemli miktarda ağır silahı Ermenilere bırakarak etkili bir
askerî güç hâline gelmelerini sağlamıştı. Azerbaycan iki yıl kadar devam eden
çatışmalardan sonra, Moskova’nın “ateşkes” çağrısını çaresizlik içinde
kabul etmek mecbûriyetinde kaldı. Böylece Dağlık Karabağ ve çevresindeki
yirmiye yakın yerleşim bölgesi (Rayon) işgal edilerek Ermenistan’ın
hâkimiyetine geçerken, bir milyondan fazla Azerbaycan Türk’ü canlarını
kurtarabilmek için Bakü varoşlarında derme çatma kulübelere sığınarak yıllarca
yoksulluk içerisinde hayata tutunmaya çalıştı.

Çetinoğlu:
Karabağ
problemine çözüm bulunması için de ağırdan alındı…

Gürgür:
Her
an sıcak savaşa dönüşme ihtimali bulunan bu probleme çözüm bulmak iddiasıyla
harekete geçen ABD, Rusya ve Fransa, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bazı
bölge ülkeleriyle “Minsk Grubu” adıyla kendi kontrollerinde bir kurul
oluşturdular. Fakat Moskova’nın da Washington’un da milletlerarası hukukun
gereği olan âdil ve hukukî bir çözüm sağlama niyetleri yoktu. Bundan dolayı
düzenledikleri toplantılarda anlaşma sağlanamadı. Meseleyi sürüncemede
bırakarak tansiyonun düşmesini, Bakü’nün itirazlarının söylemlerle sınırlı
kalmasını, durumun yani işgalin devam etmesini tercih ettiler. Bundan dolayı
2008 yılında Birleşmiş Milletler Teşkilâtı Güvenlik Konseyi’nin (BMTGK)
Milletlerarası Hukuk açısından, Ermenistan’ı haksız bulan, barışın sağlanması
için Dağlık Karabağ’ın vakit geçirmeden boşaltmasını isteyen kararı askıda
kaldı, on iki yıldır uygulanamıyor.

Çetinoğlu:
Uzun
süre devam eden çatışmalar karşısında da (BMTGK) sessiz kaldı.

Gürgür:
İki ülke arasında sınırda küçük çapta bazı çatışmalar yaşansa da, uzun zamandır
“soğuk savaş” halinde devam eden ilişkiler bu yılın ortalarında farklı
bir yöne evrildi. 20 Temmuz 2020’de Nikol Paşinyan’ın başında olduğu Ermenistan
hükümetinin açıkladığı yeni Strateji Belgesi’nde belirlenen esaslar
çerçevesinde ciddi bir kriz dönemine girildi. Belgede, Erivan yönetimi Rusya’yı
“en büyük stratejik ortak”, İran’ı “en yakın dost”, Azerbaycan’ı “en
büyük düşman”
, Türkiye’yi de onun ortağı olarak tanımlıyordu. Bu
açıklamanın hemen ardından Azerbaycan açısından ekonomik ve stratejik önemi
büyük olan Tovuz bölgesindeki Azerbaycan askerlerine saldıran Ermeni ordusu
aralarında bir general ve albayın da olduğu ondan fazla askeri şehit etti.
Azerbaycan güçleri saldırıya derhal karşılık verdi ve otuza yakın Ermeni
askerinin etkisiz hale getirildiği açıklandı. Ancak çatışmalar uzun sürmedi,
karşılıklı olarak “ateşkes” ilan edildi.

Türkiye ile Azerbaycan
Silahlı Kuvvetleri, Azerbaycan topraklarında Ağustos ayında başlayan ve Eylül’ün
ilk haftasına kadar devam eden, yüzlerce tankın, zırhlı aracın ve ağır
silahların yanı sıra uçakların da katıldığı çok kapsamlı bir tatbikat
programını uygulamaya koydu. Bu çaptaki bir askerî manevra iki ülke arasında
ilk defa yapılıyor, böylelikle hem Ermenistan’a hem de Moskova‘ya ve Tahran’a,
Türkiye’nin Azerbaycan’a desteğinin sözden ibaret kalmayacağı mesajı iletilmiş
oluyordu.

Buna karşılık Rusya
21-26 Eylül târihleri arasında “Kafkas-2020 Antiterör Tatbikatı” adıyla
80 bin askerin, 250 tankın, yüzlerce ağır silahın ve uçağın yanı sıra S-400 ve
S-300’lerin katıldığı son yılların en büyük askerî manevralarından birini
düzenleyerek ciddi bir güç gösterisi yaptı; rızası olmayan gelişmelere izin
vermeyeceği mesajını vermek istedi. Eski Sovyetler Birliği ülkelerinin sembolik
birliklerle katıldığı tatbikata, Azerbaycan dâvetli olmasına rağmen
katılmayarak tavrını göstermiş oldu.

Çetinoğlu:
Bu
tatbikatın bittiği saatlerde Ermenistan’ın saldırı başlatması rastlantı
sayılabilir mi?

Gürgür:
Moskova’nın bilgisi ve onayı olmadan Erivan bu işe kalkışma ihtimali yok
gibidir.  Ermenistan’da hâlen beş binden
fazla Rus askeri bulunuyor. Bütün havaalanları, stratejik tesisler onların
kontrolünde. Paşinyan hükümetinin Batı’ya açılma niyetine karşılık, buna
şiddetle sert politikası olan, mevcut hükümeti Azerbaycan’a ve Türkiye’ye karşı
daha sert politika uygulamadığı için eleştirip Ermenistan kamuoyunu etkileyen “Karabağ
Kliği”
diye anılan güçlü bir kesim bulunuyor. Ermenistan’da Moskova
yanlılarıyla AB ve ABD ile daha fazla yakınlaşılmasını isteyenler arasında uzun
zamandır devam ede-gelen bir iktidar mücadelesi var. Ancak iktidarda Batı
yanlısı bir hükümet bulunsa da kendi tercihiyle rotasını değiştiremez.  Çünkü tarihî yayılmacı girişimlerini devam
ettiren Moskova bu ülkeyi Kafkasya politikasının merkezi olarak kullanıyor;
dolayısıyla güdümünden çıkmasına asla izin vermez. Paşinyan hükümeti sertlik
yanlılarının eleştirilerini kırmak ve Kremlin’i rahatlatmak gibi mülahazalarla
bu saldırıyı başlatmış olabilir.

Çetinoğlu:
Ermenistan
ekonomisinin zor durumda oluşu sebebiyle hareketlenen muhalefetin etkisini
azaltma gibi bir düşünceden de bahsedilebilir. Çatışmanın neticeleri hakkında bilgiler
ne merkezde?

Gürgür:
Çatışmaların ilk üç gününün bilançosu, Ermenistan’ın ağır kayıplar verdiğini ve
saldırı kararını verirken büyük bir hesap hatası yaptığını gösteriyor.
Azerbaycan ordusu saldırıyı püskürterek karşı harekât başlattı. Dağlık Karabağ’da
birçok köye ve stratejik önem taşıyan yerlere girmek suretiyle iki ülke
arasındaki askerî ve psikolojik dengeyi kendileri lehine değiştirmeyi başardı.
1993 şartlarında kolay bir başarı kazanan ve Rusya arkalarında olduğu sürece bu
durumun devam edeceğine inanan Ermenistan hâlen tam bir çıkmazdadır. Çok
güvendiği Moskova’dan, Batılı ülkelerden ve İran’dan söz ve temenninin dışında
etkili bir destek alamadı.

Önceki olaylarda
devreye girerek çatışmanın durmasına zemin hazırlayan siyasî merkezler “durumu
dikkatle takip ettiklerini”
söylemenin ötesinde bir adım atmış değiller; BMTGK
de devreye sokulmadı.

Çetinoğlu:
Bu
sessizliği nasıl yorumluyorsunuz?

Gürgür:
Sanki alandaki gelişmeleri kendi seyrine bırakarak, Azerbaycan ordusunun Dağlık
Karabağ’da biraz daha ilerleyerek kontrol alanını genişletmesini bekler gibi
bir tavırları var. Son olarak Rusya’nın tarafları görüşmek üzere Moskova’ya dâvet
etmesi, Kremlin’in dağılan Sovyet İmparatorluğu’ndan intikal eden geleneksel “ağabeylik”
rolünü devam ettirmek istediğini gösteriyor. Askerî ve psikolojik üstünlüğü hâlen
elinde bulunduran Azerbaycan’ın bu tuzağa düşeceğine ihtimal vermiyoruz.

Çetinoğlu:
Gelişmeler sizce nasıl bir seyir takip edebilir?

Gürgür:
Güvenlik Konseyi muhtemelen kısa bir süre sonra araya girecek ve çatışmalar
duracaktır. Ardından görüşme süreci başladığında, Azerbaycan şu anda işgalden
kurtarabildiği yerlerde kalıcı olacaktır. Cumhurbaşkanı Aliyev de zaten buralardan
kendilerini kimsenin çıkaramayacağını belirtti. Şu veya bu kanaldan bir süre
sonra görüşme sürecine geçildiğinde, Rusya ve Batılı ülkeler hep birlikte Bakü
yönetimine baskı yaparak, sunacakları Dağlık Karabağ’ın bölünmesini öngören bir
plânı kabule zorlayabilirler. Çünkü şunu gördüler; zaman geçtikçe iki ülke
arasındaki bütün dengeler Azerbaycan lehine değişiyor; Ermenistan’ın açılan
mesafeyi kapatması mümkün değil. Üstelik bu problem Türkiye ile Azerbaycan arasındaki
ilişkileri, devletlerarasındaki sıradan bir diplomatik ilişki düzeyinin çok
ötelerine taşıyarak, “kader birliği” aşamasına getiriyor. Bunun devam
ettirilmesi durumunda sadece Kafkasya’da değil, bütün bu bölgedeki ve Orta
Asya’daki jeopolitik dengeler değişebilir. Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinde sık
sık dillendirilen “İki devlet-tek millet” söylemi derinleşerek, altı
doldurularak her alanda olumlu sonuçları ortaya çıktıkça bölgedeki diğer
bağımsız Türk devletleri bu durumdan etkileneceklerdir; aralarındaki
ilişkilerde kardeşçe dayanışma ve işbirliğine dayalı yeni bir dönem
başlayacaktır.

Çetinoğlu:
Azerbaycan
iktisâdî potansiyeli yüksek bir ülke. Batılı ülkeler akıllı devranırlar,
menfaatlerini göz önünde bulundururlarsa, Azerbaycan’a pasif destek vermeleri
mümkün olabilir. Bu aynı zamanda bölgede huzur ve barışın yerleşmesini sağlar.
Sizce böyle bir ihtimal söz konusu olabilir mi?

Gürgür:
Temenniniz
mantıklı, olmayacak bir şey değil.

Çetinoğlu:
Türk
Keneşi (Konseyi) hakkındaki görüşlerinizi de lütfeder misiniz?

Gürgür:
Hâlen Özbekistan’ın da katılımıyla üye sayısı beşe çıkan Türk Keneşi (Konseyi)
üyesi ülkeler, keşke şu günlerde ortak bir karar alarak, meşru savunma hakkını
kullanmakta olan Azerbaycan’ı haklı bulduklarını, her türlü işgale,
hukuksuzluğa, politik ve ekonomik emperyalist girişime karşı olduklarını
belirtseler; bu kuruluş adına tavırlarını hayata yansıtacak, ilişkilerine anlam
kazandıracak bazı adımlar atabilseler. Aslında bu tarz bir çıkış yapmaları
hepsinin yararına olur. Çünkü Türk devletlerine ait olan bütün bu coğrafyayı
asırlardır kendisinin “arka bahçesi” 
olarak gören, işgal ederek acımasızca sömüren Rusya’ya da, binlerce
kilometre ötelerden gelip bölgenin kaynaklarını yağmalamaya çalışan Batılı
emperyalistlere de, asrımızın en tehlikeli emperyalist gücü konumundaki Çin’in
girişimlerine karşı da ortak bir savunma bloku oluşturmanın ilk adımını atmış
olurlar. Böylelikle Dağlık Karabağ’da târih yeniden yazılmaya başlar.

Çetinoğlu:
Akl-ı
Selîmin hâkimiyeti, ortak niyetimizdir. Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür
ederim.

Av. NURİ GÜRGÜR:

     1940 yılında Erzincan
vilayetinin Kemaliye ilçesinde doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk
Fakültesi’nden 1963 yılında mezun oldu. Öğrenciliği sırasında 1958-1961
yılları arasında Türk Ocağı Gençlik Kolunda kurucu ve yönetici olarak görev
yaptı. 1961 yılında bir grup arkadaşıyla Üniversiteliler Kültür Kulübü
(Derneği)’ni kurdu. Bu dernek uzun yıllar milliyetçi gençlerin fikir ve
kültür çalışmaları yaptıkları önemli ve etkili bir alan oldu. 1961-1963
yılları arasında Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) adlı öğrenci kuruluşunda
Ankara İcra Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü. Bu yıllarda Son Havadis
Gazetesi ve Düşünen Adam Dergisi’nin Meclis Muhabiri, Ankara Ticaret Postası
Gazetesi’nin köşe yazarı olarak gazetecilik yaptı. 1967 yılında başladığı
Avukatlığı 1970 yılında ticarete başlayıncaya kadar devam etti. 1968 yılından
1971’e kadar Üniversiteliler Kültür Derneğinin yayın organı olarak çıkarılan
Ocak Dergisi’nin yazar ve yönetmenliğini yaptı. 1969 yılından itibaren Devlet
Dergisi’nin yazarları arasında yer aldı.

     1975 yılında MHP Genel
İdare Kuruluna girdi ve partide 1976 – 1978 yılları arasında Genel Sekreter
Yardımcısı olarak görev yaptı.

     Türk Ocakları’nın yeniden
faaliyete geçirilmesi ve Türk Yurdu Dergisi’nin yeniden yayınlanması
çalışmalarında yer aldı, derginin yazı kurulunda görev yaptı. 1993 – 1994
yıllarında Türk Ocağı Ankara Şubesi Başkanı oldu. 1996 Kurultayında Türk
Ocakları Genel Başkanlığına seçildi. 2011 yılında yapılan Kurultay’da,
Başkanlık görevine tâlip olmadı. Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyesi olarak
hizmetlerine devam etti ve Türk Yurdu Dergisi’ne başmakaleler yazdı.

     Türk Ocakları Eğitim ve
Kültür Vakfı’nın Kurucuları arasında yer alan Nuri Gürgür 1989 -1992
yıllarında Vakıf Mütevelli Heyeti’nde görev yaptı.

     1995 yılından bu yana
Ankara Ticaret Odası Meclis üyesidir. 1999 yılında Ankara Ticaret Odası
Meclis Başkanı seçildi. Bu görevi 2018 yılına kadar devam etti. TÜBİTAK Bilim
Kurulu Üyesi olarak görev yaptı.

    
Yorumlar ve Yankılar
, Milliyetçilik Üzerine, Yüzyılın Eteklerinde ve 60’lılardan Vatan Kurtarma Hikâyeleri
isimli basılı eserleri vardır. Türk Yurdu Dergisi ile çeşitli gazete ve
dergilerde yazıları yayınlanmaktadır.