12.7 C
Kocaeli
Salı, Haziran 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 451

Enis Berberoğlu Kararı ve Normlar Hiyerarşisinin İflası

Hukuk kuralları
arasında tıpkı organizasyonlarda olduğu gibi bir hiyerarşi yani ast-üst
ilişkisi vardır. Bu ilişkiye “Normlar
hiyerarşisi”
denir. Bu hiyerarşinin en tepesinde Anayasa vardır. Anayasanın
altında kanun, kanunun altında Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, Cumhurbaşkanlığı
kararnamesinin altında yönetmelik, yönetmeliğin altında ise genelge vardır. Bu
hiyerarşi aşağıya doğru “amirin emri” ne kadar ilerler.

 

            Normlar hiyerarşisinin varlık sebebi
ise şudur; hiyerarşi içindeki alt hukuk kuralları üst hukuk kurallarına uygun
olmak zorundadır. Buna göre kanunlar Anayasaya, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri
kanunlara, yönetmelikler Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerine, genelgeler yönetmeliklere
ve nihai olarak “amirin emri” bunların hepsine uygun olmalıdır. Anayasaya
aykırı bir kanun hükmü, kanuna aykırı bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi,
Cumhurbaşkanlığı kararnamesine aykırı bir yönetmelik, yönetmeliğe aykırı bir
genelge ve tüm bunlara aykırı bir emir söz konusu olamaz. Böyle bir aykırılığın
söz konusu olması halinde ortada açık bir hukuksuzluk var demektir.
Hukuksuzluğun denetimini ise yargı sistemi yapar.

 

            Yargı sistemi de kendi içinde bir
hiyerarşiye sahiptir. Yargı sistemi, “adli yargı”, “idari yargı”, “uyuşmazlık
yargısı” ve “Anayasa yargısı” olarak örgütlenmiştir. Adli yargı deyince Hukuk
ve Ceza mahkemeleri ile bunların üst mahkemesi olan Bölge Adliye (İstinaf)
Mahkemelerini ve en en üst denetim yani temyiz mercii olan Yargıtay’ı; idari
yargı deyince İdare ve Vergi mahkemeleri ile üst mahkeme olan Bölge İdare
Mahkemelerini ve temyiz mercii olan Danıştay’ı; uyuşmazlık yargısı derken
Uyuşmazlık Mahkemesi’ni; nihayet anayasa yargısından bahsederken de Anayasa
Mahkemesi’ni kast ediyoruz.

 

Adli yargı, idari
yargı ve uyuşmazlık yargısı birbirine denk yargı kolları olarak değerlendirilir
ancak Anayasa yargısının statüsü farklıdır. Nasıl ki Anayasa, ülkedeki bütün
hukuk kurallarının tepesindedir aynı şekilde anayasa yargısı da diğer tüm yargı
kollarının üzerindedir. Yine buradan yola çıkarak Anayasa Mahkemesi de tüm
diğer mahkemelerin ve yüksek mahkemelerin üzerindedir. Anayasa Mahkemesi’nin
verdiği kararlar ilk derece mahkemeleri ile istinaf mahkemelerini ve temyiz
mercii olan yüksek mahkemeleri (Yargıtay ve Danıştay’ı) bağlar!

 

            Geçtiğimiz gün İstanbul 14. Ağır
Ceza Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin milletvekili Enis Berberoğlu hakkında
daha önce verdiği hak ihlali kararına istinaden yapılan yeniden yargılama
talebini reddetti ve bu red kararıyla Anayasa Mahkemesi’nin daha önce verdiği
kararı hiçe saydı. Bu kararın farklı siyasi saiklerle alındığı aşikâr.

 

            Hukuk, bir ülkede yaşayan bütün
insanların birlikte huzur içinde yaşamalarını amaçlayan ve bu amaçla var olan
bir sistem. Bu nedenle hukuk kuralları herkesin uymak zorunda olduğu
kurallardır. Bu herkesin içinde düz vatandaş kadar, devlet memurları, iş
adamları, siyasiler, hâkim-savcı gibi yargı görevlileri ve hatta Cumhurbaşkanı
bile vardır. Cumhurbaşkanı bile hukuk kurallarına uymak zorundadır.

 

            Kanun, devletin vatandaşına verdiği
sözdür. Devlet kanuna aykırı bir fiil işlerse ve üstüne bir de bu kanuna
aykırılığı hukuk yoluyla gidermezse vatandaşına verdiği sözde durmamış olur. O
zaman da kanunu ihlal etme, kanuna uymama durumu vatandaş için adeta bir hak haline
gelir. Devletin kendisinin koyup kendisinin uymadığı kurala vatandaş da uymaz.
O zaman da kargaşa ve anarşi ortamı doğar. Bu kargaşa ve anarşinin tek müsebbibi,
tek suçlusu devlet olur. Devlet, kendisine gelip hayatın her alanında hukuku hâkim
kılmalıdır. Ekonomik sorunların getirdiği zararlar bir şekilde telafi edilir
ama hukuksuzluktan doğan yaralar kolay kolay iyileşmez! Vesselam…

Din ve Dünyanın Pusulası

     Kur’an: İslâmiyet
âlem-i mânevîsinin / mânevî âlem hükmünde olan İslâmiyetin güneşi, temeli / her
şeyin ölçüsünü veren, her şeyin kıvamının nasıl olması gerektiğini gösteren,
plân ve programının nasıl olması icap ettiğini nazara veren bir mühendislik
harikası, göstergesi yani hendesesi.

     Ve avalim-i
uhreviyenin / ahiret âlemlerinin mukaddes / mübarek, aziz haritası.

     Ve Allahın
zatının, sıfat ve niteliğinin, esma ve isimlerinin ve şuun-i İlâhiye’nin /
Allahın fiil ve işlerinin kavl-i şârihi / açıklayıcı sözü, tefsir-i vazıhı /
açık bir şekilde tefsiri, bürhan-ı katıı / kesin delili, tercüman-ı satıı /
parlak tercümanı.

     Ve şu âlem-i
insaniyetin / insanlık âleminin mürebbîsi / terbiye edicisi ve yetiştiricisi.

     Ve insaniyet-i
kübra / en büyük insanlık, kapsamlı insanlık anlayışı olan İslâmiyetin /
Müslümanlığın Hakka teslimiyet ve bağlılığın mâ / su ve ziyası / ışığı.

     Ve nev-i beşerin / tüm insanların hikmet-i
hakikiyesi / gerçek hikmeti, içyüzü, mânâ ve anlamı yani var ediliş, dünyaya
gönderiliş hikâyesi ve dünya sonrasının ne olduğu ve ne olacağını izah eden /
açıklayanı ve bu hususta yol göstereni.

     Ve insaniyetin /
insanlığın; onları saadet ve mutluluğa sevk eden / yönlendiren hakiki gerçek
mürşidi / doğru yolu gösterici rehberi ve hâdisi / Allahın hoşnutluğunu
kazandıranı.

     Ve insana hem bir
kitab-ı şeriat / kanun kitabı. Hem bir kitab-ı dua / dua kitabı. Hem bir
kitab-ı hikmet / varlıkların yaratılış sebeplerini açıklayan bir kitab. Hem bir
kitab-ı ubudiyet / kulluk kitabı. Hem bir kitab-ı emir / emir kitabı.

     Ve davet / Hakka
çağırış kitabı. Hem bir kitab-ı zikir / zikir kitabı. Hem bir kitab-ı fikir /
fikir ve düşünce kitabı. Hem bütün insanın bütün hacat-ı maneviyesine / manevi
ihtiyaçlarına merci / merkez, müracaat / başvuru yeri olacak çok kitapları
tazammun eden / içeren tek, câmi / içinde toplayan bir kitab-ı mukaddes /
kutsal bir kitabtır.

     Hem bütün evliya / ibadet ve takvalarıyla
Allaha yakın kulların, sıddıkîn / özü sözü doğru insanların, urefa / irfan
sahibi kimselerin, muhakkikinin / hakikati araştırıp bulanların; muhtelif /
çeşitli meşreplerine / tavır ve tutumlarına, ayrı ayrı mesleklerine / usul,
tarz ve yollarına; her birindeki meşrebin mezakına / zevkine lâyık, o meşrebi
tenvir edecek / aydınlatacak, her bir mesleğin mesakına  / mensuplarını sevkettiği amaca muvafık /
uygun, onu tasvir ve ifade edecek birer risale / mektup ve kitap ibraz eden /
ortaya koyan mukaddes / mübarek, kutsal bir kütüphane / kitaplık hükmünde; bir
kitab-ı semavî / Cenab-ı Hakkın gönderdiği İlahî bir kitaptır.

     Çünkü Kur’an:
Arş-ı Azam / Allahın hakimiyetini ifade eden İlahî makamından, her isminin
mertebe-i azamından / en büyük mertebesinden gelmiştir.

     Çünkü Kur’an:
Bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmı / sözüdür.

     Hem bütün
mevcûdatın İlahı ünvanıyla, Allahın fermanıdır. Hem bütün semavat ve arzın
Hâlık’ı / Yaratanı namına bir hitabıdır. Hem, rububiyet-i mutlaka / Allahın
kayıtsız şartsız terbiye ediciliği cihetinden bir mükâlemesi / konuşmasıdır.

     Hem, saltanat-ı
amme-i Sübhaniye / Allahın her şeye hükmeden, her şeyi kuşatan,yönetici
hakimiyeti hesabına bir hutbe-i ezeliyesi / ezelî bir hitabıdır.

     Hem, rahmet-i
vâsia-i muhita / her şeyi kuşatan geniş rahmeti nokta-i nazarı / bakış
açısından, bir defter-i iltifatat-ı Rahmaniye / sonsuz merhamet sahibi olan
Allahın iltifatlarını içine alan bir defterdir.

     Hem, uluhiyetin /
Allahın hakimiyeti ile kâinattaki her şeyi kendisine ibadet ve itaat
ettirmesinin azamet-i haşmeti / ihtişamının büyüklüğü haysiyetiyle, başlarında
bazen şifre bulunan bir muhabere / haberleşme mecmuasıdır.

     Ve şu sırdandır
ki, “Kelâmullah” ünvanı kemâl-i liyakatle / tam lâyık olmasından ötürü, Kur’ana
verilmiş ve daima da veriliyor.

     Kur’andan sonra,
sair / diğer enbiyanın / nebilerin kütüp / kitapları ve suhufları / sahifeleri
derecesi gelir.

“Attan İnmeyesüz” ve İllâ Sorgulayasuz

Murat Hüdâvendigâr’a atfedilir ve “Sakın attan inmeyesüz!” şeklinde de ifade
edilir. Savaşın uzmanı ve diplomasinin acemisiyiz yada harp ustasıyız ama masa fukarasıyız
diye tefsir edebiliriz.

            Sahada kazanıp da masada kaybetmenin örnekleriyle doludur
tarihimiz. Prut Savaşı’ndan son İdlip Anlaşması’na kadar bkz. Tarih gişeleri.

            Yerleşik hayata geçtikten sonra at üstünde fazla
durmaktan yorulur olduk. 2 haftadır Karabağ’da
zafer yürüyüşündeydik; iş yavaş gidince sıkıldık, Moskova’ya yollandık belki masada hallederiz diye. Hâlbuki otuz yıldır özlemle beklediğimiz göz
yaşartıcı sahnedeydik.

            Dünyadaki nüfus kesâfetimize ve bağımsız, yarı bağımsız
devlet adedimize yakışmayan diplomatik
etkisizliğimiz
sözkonusu. Ve daha çok söylenmek, şikâyet etmek üzerine;
hemi de muhataplarımıza değil birbirimize..

            Oysa terazinin öbür kefesindeki Ermeniler midyum tek bir
devlete
sahip ve nüfusça da Türklerin zekât nisap miktarına
denkler. Yunanlılarsa yekpâre olmasa
da 1,5 devlete ve nüfusça da
Türklerin ancak 20’de birine
sahipler. Demek ki mesele nicelik/kemmiyet değil nitelik/keyfiyet.

            Attan indiniz, bari ince
hesapları
ve diplomatik adımları
sorgulamayı bırakmayın. Hatayı-yanlışı mecburen kabul etseniz bile milleti de
hatayı-yanlışı kabule ikna etmeye çalışmayın, yarın dışta ve içte kıvırmaya payınız kalsın.

            Hatayı savunma
alışkanlıklarımızla da
tek millet, iki devlet” olduğumuz Azerbaycan’a yani özüme soracaklarım var. Afrasya
Birliği
haricinde Türk Federasyonu
projesiyle yıllardır Türkiye & Azerbaycan & Türkmeneli & Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti
üzerinden somut öneriler simule eden biri olarak..

            Konyalı Celâleddin’in Rükneddin Kılıçarslan’a yazdığı “Demedim mi?” şiirindeki temaya benzer
bir akibetten Mevlâ esirgesin diyerek ve mevzu daha iyi
anlaşılsın deyu senli-benli sorayım:  

·       
Her
çağrıldığın yere niçin gidiyorsun?

·       
Seni vuranla
aynı masada niye oturursun?

·       
Masaya oturmak
işgalciyi ve zalimi meşru görmek anlamına gelmiyor mu?

·       
Ateşkes’i
neden kabul ettin; madem haklısın?

·       
Hadi madem
imzaladın, bari 12 yada 24 saatlik savaş ölülerini toplama gibi rutin bir işlem
tesisine niçin girişmedin?

·       
Arkası açık,
sonraki süreci belirsizliklerle dolu basit bir metnin imzasına ne gerek vardı?
Ermeniler bu metin doğrultusunda mı işgal ettikleri topraklardan çekilecek?

·       
Haydi hepsini
anladım; son maddeyle Türkiye’nin ipini niye çektin?

·       
Ermenistan
‘Ateşkes’i bozuyor, sen niye devam ettiriyorsun veya ettiriyor gibisin?

·       
Sorunu masada
dondurmaya çalışıyorlar; farketmiyor musun?

·       
Hep sızlanma ve
şikâyet diplomasisi mi işletilecek?

Türklük kaderdir.”
Kim demiş, niye demiş?

Gezilip Görülecek Şehirlerimizden Edirne

Edirne ülkemizin kuzey batı
köşesindedir.Yunanistan Bulgaristan sınırımızdaki bu şehrimiz 1361’de
fethedilmiş ve Osmanlı Devletimize 1365-1453 yılları arasında başkentlik
yapmıştır. Romalılar devrinde de, ipek yolu üzerinde olması sebebiyle önemli
bir yerleşim yeri olan bu bölge, 1361 yılında 1.Murat döneminde, Osmanlı
topraklarına katılmış ve Bursa’dan sonra 100 yıl kadar süre ile başşehir
olmuştur.1.Dünya savaşında Bulgarların,1920 yılında ise Yunanlıların işgalini
yaşıyan bu şehrimiz 1923’de Lozan antlaşması ile işgalden kurtarılır ve
ülkemizin Avrupa’ya açılan kapısı olarak bugünkü konumuna ulaşır.

            Kocaeli’den
Edirne’ye gidişimizde kuzey marmara otoyolunu kullandık.Yeni açılan bu yol
birbirini takip eden   toplam 10 km yi
bulan tünelleri ve değişik uzunluktaki viyadükleri ile önemli bir ulaşım
kolaylığı sağlamaktadır. Yavuz Sultan Selim köprüsü geçiş ücreti  dahil 200 km yi bulan bu ulaşım yolu 100 tl
ye yakın bir bedel yükü getirmekle beraber ciddi bir zaman tasarrufu ile rahat
bir yolculuk imkanı sağlamaktadır. Silivri-Edirne  arasındaki devlet otoyolu 160 km dir ve bu
bölümde 11 lira bedel alınıyor.

            Konaklamamızda şehir
merkezdeki Edirne Palas otelini tercih ettik. Burası şehir merkezinde ve
görülecek birçok tarihi mekana yürüyerek gidilebilecek bir konumdadır.Ayrıca
buradan tarihi mekanların ışıklandırılmış silüetlerini   pencerelerinizden seyredebiliyorsunuz. Hemen
önümüzde Rüstem Paşa kervansarayı var. Burası orjinaline uygun restore
edilmiş otel-kafe-restoran olarak hizmet vermektedir.İzmit merkezdeki Fevziye
Camimizin ilk yapımcısı  Mehmet bey  Rüstem Paşanın kethudası olup bu bilgi  bizim gibi Kocaeli’liler için ayrı bir mana
ifade eder. Hemen bitişiğindeki eski cami buraya yapılan ilk büyük mabed
olup dokuz küçük kubbeli bir yapıdır. İçerisindeki büyük hat yazıları ve
süslemeleri Bursa Ulu Camiyi hatırlatıyor. Oradan çıkıp yakınındaki bedesteni (
alışveriş yeri) gördükten sonra 3 şerefeli camiyi görmeye gidiyoruz. Bu
mabed tek kubbeli yapısı ile Osmanlı mimarisine geçişin özelliklerini taşıdığı
söylenir. Değişik şekilde yapılmış minareleri mevcuttur. Bunlardan birisinin
şerefiyelerine ayrı ayrı merdivenlerden çıkılıyor olması ayrı bir özellik olup
görmeye değer bir eserdir. Daha sonra şehrin ağız tatlarından biri olan Edirne
ciğerini yemek üzere Ciğerci Kazım Ustaya gidiyoruz. Farklı bir şekilde
pişirilmesi özelliği ile meşhur olan bu yemeği yine Edirne’ye has peynir
tatlısı ile daha da tatlandırıyoruz. Buradan şehrin simgesi olan Selimiye
camisin
e gidiyoruz. Bu camii ve külliyesi şehrin merkezindeki tepe üzerine
kondurulmuş, bir inci misali kubbesi ve kalem gibi 4 minaresi ile görülmeye
değer bir eser. 2.Selim tarafından, Kıbrıs ganimeti ile ve Evliya Çelebi’nin
yazdığına göre 27760 kese akçe harcanarak yapılmıştır. Mimar Sinan’ın ustalık
eserim dediği bu yapı 6 yılda (1569-1575) dört yüz kalfa ve on dört bin işçinin
çalışması ile ortaya çıktığı bilgisi vardır. Kubbe derinliği ve genişliği
Ayasofyadan daha büyüktür. Dört minareside zarif bir taş işçiliği ile yapılmış
olup güneydeki iki minaresinin 3 şerefiyesine üç ayrı merdivenle çıkılıyor
olması ile de farklı bir özelliğe sahiptir.

            Edirne
bu ve benzeri görülecek yap
ılar dışında birçok müzesi olan bir şehrimizdir.
Selimiye camii bitişiğinde Türk İslam eserleri müzesi var. Buranın orta
bahçesinde anıt özellikli bir porsuk ağacı ve Osmanlı mezar taşları mevcuttur.
Tarihi yapının odaları hat, çini, kiyafet, mutfak eşyaları, tekke eşyaları gibi
geçmiş zamandaki insanların yaşantısını gösteren, hatırlatan eşya ve
minyatürlerle doldurulmuştur. Cami avlusunun batısındaki yapılarda ise dini
eserler müzesi
mevcut olup burada da bölgedeki camilerden getirilen
muhtelif dini esereler sergilenmektedir. Selimiye camisinin hemen doğusunda Etnografya
Müzesinde
ise bölgenin tarihi geçmişi ile ilgili pek çok eser
sergilenmektedir. Bahçesinde Trag ve Roma uygarlığından kalan taş ve mermerler,
anıt mezarlar bulunmaktadır. Bina içerisinde ise ev eşyaları, süs eşyaları, o
günün yaşantısını gösteren mumya heykeller, duvarlarda hatıra resimler,
Osmanlı, Roma ve daha eski dönemin insanlarının yaşantısından izler
göstermektedir. Selimiyenin hemen kuzey batı köşesindeki tarihi bir konak Kent
Müzesi
olarak düzenlenmiştir. Bura da ise daha çok yakın tarihi olayların
resim ve bilgilerinin olduğu yazı, belge ve eşyaları görüyorsunuz. Balkan
Savaşı sonrası  yaşanan göç, Yunan
işgalinin sebep olduğu olaylar, Cumhuriyet dönemindeki bazı olaylar resim ve
yazılı belgelerle ziyaretçileri bilgilendirmektedir. Şehre hizmet veren
valiler, belediye başkanları, kurtuluş günlerinin belli başlı kahramanları
yazı-resim ve onlardan kalan eşyalarla şehrin tarihine ışık tutmaktadır. Diğer
bir müze Sağlık Müzesidir. Bu müze II.Beyazıt camii külliyesi içindedir.
Bu külliye 1484-88 yıllarında yapılmış bu eserdir. Tek  ve büyük kubbesi, güzel mermer işçiliği,
medresesi, darüsşifası ve imarethanesi ile Osmanlı Devletinin güçlü-zengin
dönemini anlatan  yönleri ile  önemli bir eserdir. Darusşifasında özellikle
ruh ve sinir hastalarının o dönemlerde müzik, su sesi, güzel kokular ile tedavi
edildiklerini gösteren bilgileri göstermesi sebebi ile bizim için ayrı bir
övünç kaynağıdır. Dr. Mazhar Osman’ın hatıralarından öğrendiğimize göre
devletin güçlü ve zengin dönemindeki bu övünç kaynağı bilgi yerine 1900 lü
yılların savaş ortamınında getirdiği ekonomik imkânsızlıklar sebebiyle bu
hastaların beslenme ve giyim kuşamlarında bile büyük olumsuzluklar yaşanmış
olup buradaki hastalar Cumhuriyet döneminin ilk önemli sağlık kuruluşlarından
olan Bakırköy Akıl Hastalıkları hastanesine nakledilmişlerdir. Bu müze 2016
yılında Unesko Dünya Miras listesine alınmıştır.Ayrıca bu müze 2004 yılında  Avrupa müze ödülüne layık görülmüştür.

     Edirne
şehrimiz bu tarihi eserler yanında Tunca ve Meriç nehirleri üzerindeki
köprüleri, tarihi çeşme ve hamamları ile de Osmanlı dönemine ait birçok
esere  ev sahipliği yapmaktadır. Tarihi Kırkpınar
güreşleri
de bu şehrimizin Sarayiçi meydanında yapılmaktadır.Bu alanda  yağlı güreşin şöhretli pehlivanlarının
heykelleri mevcut olup bunlar arasında 
hemşehrimiz Ahmet Taşcı ve Aydın Demir‘in heykellerinin bulunması
biz Kocaeliler için  ayrı bir övünç
kaynağıdır. Bu meydanın bitişiğindeki adalet 
kapısı, yakın bir mesafedeki Balkan Savaşı Şehitliği (kapalı idi)
gibi  ayrıca görülecek yerleri mevcuttur.
Tabi ki Karacaağaç  bölgesindeki tarihi  gar binası, buradaki savaş treni, Lozan
Anıtı
ve müzesi de gezip görülecek yerlerdendir. Bu bölgedeki Meriç nehri
kenarındaki kafe-restoranlar ise nehir manzarası ile dinlendirici ve güzel
vakit geçirme imkanı sunan adreslerdendir.

            Tabiki
gezilecek yerin yönetici ve halk
ının ilgi ve misafirperverliği  gezginler için önemlidir..Otel dâhil esnaf ve
halkın bu konuda dikkatli olduğunu gördük. Kolayca temin edilen haritalar dahil
yazılı dökümanlara halkın ve esnafın güler yüzlü samimi davranışları eklenince
hem güven artıyor hem de bu şehre yapılan gezi daha da unutulmaz oluyor. Sınır
komşumuz Yunanistan ve Bulgaristan’dan oldukça fazla insanın gelmesi  bu şehrimize ayrı bir zenginlik katmaktadır. Dönüş
öncesi hediyelikler almayı ihmal etmiyoruz. Edirne’nin meşhur bademli
kurabiyesi, badem ezmesi,hardaliyesi, peynir tatlısı v.s. alınıp
götürülecek ağız tadı hediyeliklerindendir.

            Sağlık içinde
gezip görmenin bereketini yaşamanız dileklerimle.

Türk Tarihinin Çağları

Profesör dostlarımızın,
kimilerine pek de sevimli gelmeyen bir alışkanlıkları var: Minare
yüksekliğinden aşağıdaki câmi önü dilencilerine seslenir gibi; ‘Biz bu kitabı şu maksatla yazmış bulunuyoruz…’
şeklinde cümlelerle, kitapları hakkında bilgi vermeyi vazgeçilemez alışkanlık
hâline getirmişlerdir. ‘Ben…’ demeyi ‘bencillik, egosantrik’ davranış olarak
vasıflandırırlar. Haklıdırlar.

Çok eskilerde müderrislerin veya
unvansız ilim adamlarının, ‘bendeniz’,
fakir’ gibi kelimeleri niçin tercih
ettiklerini sosyologlara bırakıp bu sayfanın aslî vazifesine dönersek efendim…
Prof. Dr. Konuralp Ercilasun’un telif ettiği eser, daha ilk sayfasında; Prof.
Dr. İskender Öksüz üstat, kıvrak zekâsının ürünü şaşırtıcı ve sıcacık cümleleriyle
Hoş geldiniz…’ diyor: ‘Tarih yazmak için bilmek lâzım
zannedersiniz. Doğru zannedersiniz. Fakat bilgi, tarihçi olmaya yetmez.
İnternet, yaşayan bütün tarihçilerden daha bilgilidir. Bir bilgisayar diski,
hatta bir flaş disk bile öyledir. Tarihçi olmak için kültür gerekir, sezgi
gerekir. Bunlarsız tarihçi olunmaz
…’

Hukuk tahsil eden Rahmetli Ziya
Nur Aksun (1930-2010) hatırlanacak olursa, tarih yazmak için tarihçi olmaya da
lüzum yoktur. O; bilgisini kültürünü ve sezgisini eşsiz yorumu ile yoğuruyor ve
okuyucuyu, yazdıklarının tiryakisi hâline getiriyordu.

Demem odur ki Prof. (genç)
Ercilasun, üslûp sâhibi bir tarihçi. Bilgisini, kültürünü ve sezgisini babası Türk
Dili ve Edebiyatı Profesörü Ahmet Bican Ercilasun’dan intikal eden dil ve
edebiyat zevki ile yoğurarak, kendisine has bir üslûp oluşturmuş. Esasen
edebiyat, tarih ve musikinin yapışık kardeşidir. Edebiyat zevkinden mahrum musiki
ve tarih, dinleyene ve okuyana yavan gelir.

Prof. Ecilasun ‘Söz Başı’ bölümünde, tevazu abidesi ifadelerle
şu bilgileri veriyor: ‘Kitabın girişinde
çağ tasnifine bugüne kadar olan itirazları ve Türk çağları için yapılmış
denemeleri ele aldım. Böyle bir yaklaşımda tarihimizin köklerinin ne zamana
uzandığı üzerine de eğilmem gerekti. Bu güne kadar ülkemizde yapılmış bütün
tartışmaları görmeye ve değerlendirmeye çalıştım. Sonuçta kitabın alt yapısını
oluşturan teorik bir çerçeve ortaya çıktı
.’

Eserin muhtevası bölümler itibariyle
şöyle özetlenebilir:

Birinci bölümde; Türk tarihinin
metodolojisi ele alınıyor. Yazıda esas olarak çağlar, hanedanlar ve terimler
olmak üzere üç meseleye temas ediliyor ve çeşitli öneriler getiriliyor. Kitabın
ana konusunu ilgilendiren çağlar meselesinde bir çağ tasnifine gitmekten çok
Türk tarihinin dönüm noktaları tespit edilmeye çalışılıyor ve bunun bir tartışmaya
zemin olması bekleniyor.

İkinci Bölümde; Asya Hunları: Birinci
Hâkimiyet Devri ve aynı zamanda bozkır çağının özelliği yer alıyor. Böylece bütün
çağlara daha ihata edici bir bakış getiriliyor.

Üçüncü Bölümde; Türklüğün bozkır
çağında hangi bölgeleri merkez edindiği, nüfusun nerede birikip çoğaldığı
(eskilerin ifadesi ile teraküm ettiği) ve siyasi olayların hangi coğrafya
eksenli seyrettiği ortaya konuluyor.

Dördüncü Bölümde; Türk tarihinin İslâm’a
girişten daha önemli bir dönüm noktası ele alınıyor. Bu dönüm noktasında
Karahanlı Cihan Devleti, Türk tarihinde ilk defa batıya yönelmiş ve neticesinde
İslâm’a giriş gerçekleşmiştir.

Beşinci Bölümde; Osmanlı ile aynı
dönemdeki diğer Türk hanedanlarının yapı karşılaştırması yazıya dökülüyor. Bu
bölüm ‘Büyük Türk Hanedanları Çağı’dır.
Prof. Ercilasun çağın belli başlı özelliklerini de ortaya koyuyor.

Altıncı Bölümde; fizikî mesafe itibariyle
birbirinden çok uzaklaşmış doğu-batı Türklüğünün ortak tarafları gün ışığına
çıkarılıyor.

Bu bölümdeki yorum dikkate şayandır:
Türk dünyası çok geniş bir coğrafyaya
yayılmış olmasına rağmen Türk insanının bilinçaltından gelen bir ruhun varlığı
seziliyor. Bu ruh; çağın gidişatına uygun hamleleri yaparak çağdaş dünyada yer
alma gayretleridir
.’

Yedinci Bölüm; Kısa bir Türk tarihi
denemesidir. Ciltlere sığdırılamayacak Türklük 25-30 sayfada, efradını câmi,
ağyarını mâni ölçeğinde inceleniyor. Bu kısa denemede çok genel bilgiler
üzerinde durulmasına rağmen, her bir konuyla ilgili yapılmış belli başlı
araştırmalar dipnotlarda gösteriliyor. Böylece bir mânada okuyucunun ilgi
duyduğu alanda başka kaynaklara da ulaşmasını sağlanıyor.

Yine bu bölümde Türk tarihinin
çağlarının nasıl anlaşılması gerektiğinin bir hülâsası yapılıyor. Tarihin belli
dönemlerine damga vurmuş en önemli özelliği o çağın adında kullanılıyor.
Böylece çağ adları doğrudan o çağın özelliğini yansıtıyor.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 200
sayfalık eser, harikulâde bir üslupla, okuyucuyu çağlar arasında doyumsuz haz
veren bir seyahate çıkarıyor.

İktisat ilmi, insanı ilgilendiren
her konuyu ihtiva eder. Her meslekten insan da az veya çok tarih ilmi ile
ilgilenir. Prof. Konuralp Ercilasun’un eseri, tarih ilmiyle ilgilenenlerin
sayısında artış olmasını sağlayacak vasıfta bir eserdir. Geçmişini bilmeyenler,
geleceğin körüdür. Önünü göremeyenlerin ilerlemesi mümkün değildir.

Abdülkadir Donuk, Abdülkadir Özcan, Abdülvehap Kara, Ahmet
Bican Ercilasun, Ahmet Taşağıl, Ahmet Temir, Akdes Nimet Kurat, Ali
Ahmetbeyoğlu, Atsız, Bahattin Ögel, Edige Mustafa Kırımal, Emel Esin, Enver
Ziya Karal, Faruk Sümer, Gülçin Çandarlıoğlu, Halil İnalcık, İbrâhim Kafesoğlu,
İsenbike Togan, İsmail Aka, Kâzım Yaşar Kopraman, Mehmed Niyazi, Mehmet Altay
Köymen, Mehmet Emin Buğra, Mehmet Kaan Çelen, Mehmet Saray, Mehmet Zeki
Pakalın, Mustafa Kafalı, Nâdir Devlet, Ömer Lütfü Barkan, Reşat Genç, Saadettin
Gömeç,  Şahâbeddin Mercânî, Tuncer Baykara,
Bekir Tümen Somuncuoğlu, Zeki Velidi Togan ve tanınmış ecnebi târihçiler başta olmak
üzere seçkin ilim adamları tarafından kültür hayatımıza kazandırılan her biri
dolgun muhtevâlı ve yüksek hacimli 151 adet eserden faydalanılarak hazırlanan ‘Türk Târihinin Çağları’ isimli kitap,
seyahate çıkardığı okuyucusuna aynı zamanda yeni ufuklar açıyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

Prof. Dr. KONURALP ERCİLASUN:

     1972 yılında İstanbul’da doğdu. İlk ve
orta öğretimini Ankara’da tamamladı. 1989’da girdiği Dil ve Târih-Coğrafya
Fakültesi (DTCF) Târih Bölümü’nden 1993’te mezun oldu. 1999’da ‘Moğolların Göçebe Ekonomisi’ adlı
teziyle Tayvan’daki Ulusal Chengchi Üniversitesinde yüksek lisans derecesini
aldı. DTCF’de 2003’te ‘Çing Hânedanı Devrinde
Kâşgar
’ isimli teziyle doktor oldu.

     ‘Târihin
Derinliklerinden 19. Yüzyıla Kâşgar
’ ve ‘Türk Târihinde Asya Hunları: Birinci Hâkimiyet Devri’ isimli
eserleri başta olmak üzere 5 adet kitabın yazarıdır. Ayrıca Ayşe Onat ve Sema
Orsoy’la birlikte ‘Çin Kaynaklarında
Türkler: Han Hânedanı Târihi Hsiung-nu (Hun) Monografisi
’ adlı bir metin
neşri hazırlamışlardır. Millî ve milletlerarası birçok kongreye katılan ve
tebliğ sunan Konuralp Ercilasun’un çeşitli dergilerde makaleleri
yayımlanmıştır. Makalelerinde Hunlardan Temürlülere, Doğu Türkistan’dan
Osmanlılara kadar Türk târihinin çeşitli konularındaki meselelere eğilmiştir.
Bunun yanında özellikle Çin ve Doğu Asya’nın günümüzdeki durumu ile
gelecekteki yeri üzerine birçok makalesi de bulunmaktadır.

 

 

KUŞBAKIŞI:

DURUŞMALAR

Kitabın kapağında Oğuz Kağan ve iki yanında
Alpaslan ve Bilge Kağan’ın temsili resimleri arka kapakta ise şu tanıtım yazısı
var: ‘Bu kitapta Necdet Sevinç’in iki
oyununu sunuyoruz. Neredeyse hayatını sanık sandalyesinde geçiren Necdet Sevinç
bu defa hâkim kürsüsünde. Necdet Sevinç ‘mahşer mahkemesi’ de diyebileceğimiz
bir mahkeme kurmuş. …Merzifonlu Alman Elçisine diyor ki: ‘Şartı yokmuş.
Şartınız olamazdı zâten. Şartları biz dikte ederdik. Şart koşma, şart ileri
sürme hakkı yalnız ve sâdece bize aitti. Yalnız ve sâdece biz emrederdik. Benim
yaşadığım yüzyılda ve daha önceki yüzyıllarda buyuruculuk Türk’ündü. Dünyânın
bütün hükümdarları bizim memurlarımızdı!’

Duruşmaların 1. bölümünde Oğuz Kağan’ın
mahkeme başkanı, Bilge Han ve Alpaslan Gazi’nin mahkeme üyesi, Atilla’nın savcı
olduğu mahkemede 2. Viyana kuşatması ve sanık olarak yargılanan Merzifonlu Kara
Mustafa Paşa ve etrafındaki târihî olaylar içinde şahıslar yargılanır. Bu
yargılama sonucunda mahkeme Sultan Dördüncü Mehmet’in Merzifonlu’yu haksız yere
idam ettirmesinden pişman olduğu anlaşılır. Karlofça Antlaşması’nın imzalanmasına
sebep olarak Merzifonlu değil, O’nun ölümünden sonraki olay ve şahısların sebep
olduğu, 2. Viyana kuşatmasındaki mağlûbiyette çok ve derin sebeplerin bulunduğu
vurgulandıktan sonra mahkeme Merzifonlu’nun şu sözleriyle sona erer: ‘Beni asın Oğuz Han! Yalvarırım asın beni!
Türk devleti için de Türk milleti için de bizzat benim için de gerçek anlamda
felaketlere sebep olan komutanları ben tâyin ettim. Kırım Hanı’na da, Kara
İbrahim Paşa’ya da, Koca İbrahim Paşa’ya da ben görev verdim. Ben tuttum ellerinden.
Ben yücelttim. Bu suçtan asın beni. Bağışlamayın! Affetmeyin!  Daha fazla yalvartmayın! Asın beni, asın!’

2. Duruşmada aynı mahkeme Timur’un 27 Türk devletini yıktığı, Timur da
bunların devlet değil, Türkistan’ı 27 parçaya bölen topluluklar olduğu,
barbarlık-medenîlik tartışması
 muhakeme edilir ve her iki duruşmada kararın
Türk milleti tarafından verilmesi gerektiğine hükmedilir.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar
Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527
33 65

Belgegeçer:
0.212-527 33 64  e-posta:
bilgi@bilgeoguz.com.tr 
www.bilgeoguz.com.tr

 

KÖK TENGRİ’NİN
ÇOCUKLARI                                                                                                                  
Avrasya Bozkırlarında İslam Öncesi Türk Târihi

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl 16,5 x 24 santim
ölçülerindeki 368 sayfalık eserinde; ‘Türkler
kimdir? Nereden geldiler? Hangi dinlere inanırlar? Târihleri ne zaman başlar?
Nasıl teşkilatlandılar? Ve en önemlisi nasıl bu kadar başarılı oldular
?’
Gibi soruları cevaplandırıyor.

Türkler… Esir düştüler, savaştılar,
barıştılar… Uzak Asya’dan Akdeniz’e kadar uçsuz bucaksız bir coğrafyaya
yayıldılar. Devletler kurdular, devletler yıktılar. Çin’e aman vermediler.
Birçok farklı isimle anıldılar, farklı dinlere inandılar. Çok büyük bir
medeniyet yarattılar. Başka medeniyetlerin yükselmesine katkıda bulundular.
Hepsi de masmavi Gökyüzünün (Gök-Tanrı’nın) altında buluştular.

Eserin
16. Baskısı, Ocak 2020’de okuyucuya sunuldu.

BİLGE KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK DAĞITIM SANAYİ VE TİCARET LTD ŞTİ:

Nuruosmaniye Caddesi Nu: 3 Kardeşler Han Kat: 1
Cağaloğlu 34110 İstanbul.

 Telefon: 0.212- 520 72 53 Belgegeçer: 0.212-511 47 74

e-Posta: bilge@bilgeyayincilik.com  //  www.bilgeyayincilik.com 

 

DEĞİŞİM
SÜRECİNDE ALEVİLİKTE DİNİ OTORİTE

Dinlerin ortak bir özelliği, ister farklı
veya zıt kültür ortamlarında olsun, ister bir alt kültür olarak konumlansın,
bir uyum mekanizması olarak çalışmasıdır. İslâm’ın farklı bir yorumu olarak
Alevilik de dinî otorite figürleri olarak dedelerin şahsında toplumumuzda
benzer bir işlevi yerine getirmektedir. Bu çalışmada belli bir bölgeden
hareketle Alevilikte dini otoritenin yapısı, etkinliği ve boyutları değişim ve
dönüşüm ekseninde ele alınıp tartışılmıştır.

Dr. Yılmaz Arı 13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 342 sayfalık eserinde, modern dünyâda geleneğe dayalı dinî
otoritenin değişimini Adıyaman Alevileri üzerinden göstermeye çalışıyor. Eserde
belirtildiğine göre Alevilikte dedeler daha çok köy kesiminde birtakım
ritüeller yoluyla bir otorite temsilcileri olarak vazife görüyorlar. Bunun yanında,
şehirleşme süreciyle birlikte dedelik kurumu ve dedelerin rollerindeki
farklılaşmalar din sosyolojisi bakış açısından değerlendirilip tartışılıyor.

BERİKAN YAYINEVİ:

 Kültür Mahallesi, Kızılırmak Caddesi Nu: 61
Gonca Apartmanı Daire: 6 Kızılay, Çankaya, Ankara.

 Telefon: 0.312-232 62 18 Belgegeçer: 0.312-232
14 99 e-posta:
berikan@berikanyayinevi.com  www.berikanyayinevi.com 

KISA KISA… / KISA KISA…                                                                                                          1-HİPER NESNELER: Timoty Morton – Bilge Demirtaş /
Tellekt Yayınları.

 2-ZEYTİNLİKTEN SOFRAYA ZEYTİNYAĞININ HİKÂYESİ: Richard Blatchly,
Çeviren: Zeynep Delen Nircan / İş Bankası Kültür Yayınları.

3-ALAY KİTABI: Editör Emine Gürsoy
Naskali / Kitabevi Mehmet Varış.

 4-ESKİ TÜRKLER: Lev Nikolayeviçen Gumilöv. Tercüme: D. Ahsen Batur / Selenge Yayınları.

5-DÜNYÂ DÜNYÂ
İÇİNDE:

Filiz Özdem / Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.

DERKENAR:

AH TÜRKÇEM VAH TÜRKÇEM!

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Türkçemizin;  kelime yapısı ve hazinesi,
cümle kurulu
şu ve alfâbesi, yüz yıldır
çok a
ğır tahribata mâruz bırakılmıştır. İç ve dış tahrip güçleri, milletimizin diline bağlılığına inat, bozarak değiştirmek için bütün
gücüyle çalı
şmaktadır.

Dilimize musallat olan yıkıcı faaliyetler dört
koldan yürütülmektedir. 1- Yabancı kelime istilâsı, 2- Dili zenginle
ştirme adına, kelimelerin yanlış türetilmesi ve yanlış kullanılması, 3- ‘İnternet Türkçesi’ olarak isimlendirebileceğimiz ucube, 4- Yabancı dille eğitim.

İşin en üzücü tarafı, bu
faaliyetlere devlet organlarının da bilmeyerek katkı sa
ğlamasıdır… Bu katkılar; Sümerbank, Etibank
isimlendirmeleriyle ba
şlamıştı, Halkbank, Vakıfbank isimlendirmeleriyle devam
ettirildi.

Günümüzde; Kanal
İstanbul, Borsa İstanbul isimlendirmeleriyle hatâda ısrar ediliyor.

Türkçe dilbilgisi kaidelerine göre isim
tamlamasında yardımcı kelime ba
şta, ana kelime sonda
olur: ‘bahçe kapısı’. ‘at arabası’ örneklerinde oldu
ğu gibi…

Hatâda ısrar edilen örneklerde; ‘kanal
ve ‘borsa’, ana kelimelerdir. ‘
İstanbul’ ismi ise, kanalın
ve borsanın nerede oldu
ğunu belirtmesi açısından;
yardımcı – tamamlayıcı kelimelerdir. Do
ğru isimlendirmeler; ‘İstanbul Kanalı’, ‘İstanbul Borsasışeklinde olmalıydı. Doğru isimlendirmeler
olan; Bo
ğaziçi
Köprüsü
,
Atatürk Bulvarı, Dolmabahçe Camii, Fatih
İlçesi söylenişleri örnek
alınmalıydı.

Türk millî kültürünün arsız kemirgenleri,
kurum ve tesis isimlerindeki bu hatâları görünce a
şka gelip bakınız ne yâveler üretiyorlar:

*

Tarih Gelecektir

Prof. Dr. Yusuf
Halaçoğlu’nun “tarih gelecektir” sözünü değerli bulurum. Tarihçi ve Türk
Tarih Kurumu E. Başkanı olan bir uzmanın “tarih geçmiştir” demek yerine, “tarih
gelecektir” demesi çok anlamlı.

Yusuf Halaçoğlu
da, Mehmet Akif merhumun “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar /
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”
mısralarında olduğu gibi,
insanların ısrarla tarihten ders çıkarmama davranışını tespit ediyor.

Heraklit “aynı
nehirde iki kere yıkanılmaz”
 derken bile muhtemelen tarihte tekrarın
olmadığını söylemiyordu.

Belki Karl Marx
gibi, tekerrürün olduğunu ama tekrarın öncekiyle tam da aynı olmadığını ifade
ediyordu: “Tarih kendini tekrar eder. İlkin trajedi şeklinde, sonra
maskaralık” 
diyerek.

Bu yüzden Andre
Gide’in “söylenmesi gereken her şey çoktan söylendi. Ancak kimse dinlemediği
için her şey tekrar söylenmeli”
tavsiyesine uyalım. Ve tarihten bir yaprak
çevirelim.

****

Dostları Kaybetmemek
mi, Düşmanları Kazanmak mı?

“Onlar, zarar
vermeyeceklerinden emin oldukları için dostlarını kendilerinden uzak
tuttular.
Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını
yakınlaştırdılar.
Yakınlaştırılan düşman dost olmadı. Ama uzaklaştırılan
dost düşman oldu.
Herkes düşman safında birleşince de yıkılmaları mukadder
oldu.”

Bu veciz sözün
sahibi Ebû Müslim Horasanî.  Bilindiği
gibi İslâm tarihinin önemli şahsiyetleri arasında yer alan Ebû Müslim, Emevîleri
yıkıp Abbasileri iktidara getiren
kudretli kumandan. 

Bu sözün her
devirde geçerli olmasının hikmeti,
insanoğlunun davranış kodlarının
yüzyıllar boyunca değişmediğinin bir göstergesi olsa gerekir.

Günümüzde de gücü
ele geçirenlerin
hem iç siyasette ve hem de dış siyasette, önceliğinin kendisine
zarar vereceğini düşündüğü rakipleri veya düşmanları yanına çekmek
olduğu
görülüyor. Muhtemelen insanların kendilerini güvende hissetme içgüdüsüyle
alakalı bir durum bu.

Oysa “kuyruk
acısı ve evlat acısı”
gibi derin izler bırakmış olayların yarattığı öfke,
nefret ve öç alma
gibi düşmanca duygular kolayca ateşlenebilir.

Bunların zıddı
olan sevgi, saygı ve sadakat gibi dostça duyguların yaşaması için
sürekli bu alana yapılacak “duygusal yatırımlara” ihtiyaç duyarız.

Güç sahipleri eski dostlarının
sürekli kendisine karşı bağlılık, sadakat ve sevgi göstermek gibi “duygusal
yatırımlar” yapmasından hoşnut olur. Fakat eski dostlarına karşı kendisinin “duygusal
yatırım” yapmasını engelleyen nefsani engeller
ortaya çıkar.

Bu gücü elde
etmesinde kendilerinin de payı olduğunu söyleyen
eski dostlardan
hoşlanmaz olurlar. Dostlarını kendi gücünden yararlanmak isteyen ve sürekli
kendisinden talepte bulunacak kişiler olarak görürler.

Dostlarını,
kendisine yardımcı olabileceği yetkilerle donattığında esasen kendisi için
yararlı olanı yapmış olacağını düşünemez. Hele hele borç ödeyen olmak güç
sahibi
olmanın raconuna uymaz. O sadece “ihsanda” bulunur. Bu ihsan
karşılığı sadakat bekler.

Fakat dağıtacağı “ihsan”
sınırlıdır. Bu yüzden “kendisine zarar verme ihtimali olmadığı için” eski
dostlarına değil kendisine zarar vereceğinden endişe duyduklarına, onları
kazanmak ve yakın tutmak için, yetki ve güç verirler.

Güç sahipleri için
hayat gül bahçesi değildir. Güç kullanmak çetin yollar aşmayı gerektirir. Bu
zorlu yolculukta yol arkadaşlarını iyi seçemeyenlerin akıbetleri hayalleri gibi
olmaz.

****************************

İktidar Ortak Kabul
Etmez

Ebû Müslim
Horasanî,
sadece yukarıda verdiğimiz sözü ile değil, hayatı ile de bugüne ve
yarına ışık tutan dersler vermiştir.

Bu büyük komutan
Emevî hanedanını yıkıp, Abbasîlerin iktidara gelmelerinde etkin rol oynamış ve
aile içi muhaliflerinden kurtulmalarını sağlamıştır. Ancak bu yaptıkları ve
kendisine sadık birlikler sayesinde öyle bir güç kazanmıştır ki, bedelini
hayatı ile ödemiştir.

Çünkü devlet
içinde gittikçe artan gücü Halifeyi korkutmuştur. Abbasî halifesi Mansur,
Ebû Müslim’in gücünü kendisi için bir tehdit oluşturduğu kanaatine varmıştır.
Ebû Müslim’i son derece iltifatkar bir tavırla sarayına davet ederek,
görüşme esnasında öldürtmüştür.

Bu ve benzeri
tarihi olayları en iyi açıklayan sözü hatırlayalım: “İktidar ortak kabul
etmez.”

****************************

Güç Sahibi Olmak,
Güçlü Olmak Değildir

İktidar olmak ile
muktedir olmak
farklı şeylerdir. Bunu en iyi güç sahibi olan
bilir.

Nasıl ki “var
olmakla” “varlıklı olmak”
aynı şeyler değilse, “güçlü olmakla” “güç
sahibi olmak” da farklı şeylerdir.

“Hiçbir sahiplik,
insanı gerçek anlamda güçlü kılmaz.
İnsan ne kadar çok şeye sahip olursa olsun,
içinden gelen bir gücü ve eksikliğini giderecek gerçek dostları da yoksa, sahip
oldukları ona gerçek bir güç vermez.”

****************************

Niçin Yazdım?

Bu yazdıklarımı
herkes kendine göre bazı somut olaylara uygulayarak okuyacağını sanıyorum.
Bence hiç mahzuru yok, isteyen herkes kendince hangi olaya uygun görüyorsa onu
düşünebilir. Kendi çalıştığı şirkette, kurumda; görev yaptığı STK’da veya
siyasi partide yaşadıklarına uygulayabilir.

Ama bana bu yazıları
yazdıran 18 yıllık Ak Parti iktidarı sürecinde yaşadıklarımız. FETÖ
ile yol arkadaşlıkları
, PKK ile yürütülen “çözüm süreci” ve akıbeti
gibi olaylar… R. Tayyip Erdoğan’ın yola çıkarken beraber olduğu arkadaşlarının
bazılarının kendilerinden uzaklaşmış olması, hatta bazılarının siyasi partiler
kurarak rakip olmaları gibi gerçekler.

Bana Stephen
Hawking’in
cümlesiyle diyebilirsiniz: “Tarih çalışmak için çok zaman
harcıyorsunuz. Kabul edin ki, bu çoğunlukla aptallığın tarihidir.” 

Ben de kabul
ediyorum, özellikle son 18 yılda çok aptalca şeyler yaşadık.

Dileğim,
yaşadığımız trajedileri tekrarlayarak maskara olmamamız.

 

65 Yaş Üstü Yaşlıların Mağduriyetleri Ne Zaman Sona Erecek

0

Sekiz aya yakın bir zamandan beri, KOVİD- 19’ ile mücadele umumiyetle görüldüğü üzere, “65 yaş ve üstü” ölçüsü esas alınarak,
yaşı 64 yıl on bir ay, 28 gün olan şahıslar serbestçe sokağa çıkıp, çarşı Pazar
dolaşabiliyorlar. Fakat buna mukabil 65 yaşından gün almış alanlar çıkamıyor. Nasıl
oluyor da daha birkaç gün önce, sokağa çıkması serbest olan bir şahıs, birden
yasaklar kervanına katılıyor. Bu şekil de kesin bir yaş sınırı tespit edilerek,
yapılan uygulamanın doğru bir hareket tarzı olmadığı kanaatin de bulunmaktayım,
Şöyle ki;

Yaşlı vatandaşlarımız, isteseniz buna yetkili mercilerin koyduğu
sınıra göre, 65 yaş ve üstü şahıslar diyelim. Geçtiğimiz Mart Ayının 20 sin de başlayan
tedbirler manzumesinden en olumsuz etkilenenler arasında, bu gruba giren
yaşlılar ile eğitimden kopmak mecburiyetin de kalan gençler ve çocuklar olmuştur.
Bilhassa 65 yaş üstü vatandaşlarımız aylarca sokağa çıkma yasağına maruz kalmışlardır.
Sadece haftanın bir günü belirli saatler dâhilinde sokağa çıkabilmelerine izin vermek
dahi, ancak,  aradan üç aydan fazla bir zaman
geçtikten sonra yetkili mercilerin aklına gelmiştir.

Şimdi, yeniden zor bir döneme giriyoruz. Hastalık mevsimi Son
Bahar geldi. En çok da solunum yollarını etkileyen mevsim hastalıklarının
zamanı. Haliyle en çok korkulan ihtimal de bu hastalıkların KOVİD – 19 ile birleşmesi.  Durum böyle olunca, fatura yine çocuklara,
gençlere ve 65 yaş üstün de bulunan yaşlı vatandaşlara kesilecek.  Artık bu durum, yaşlı vatandaşlarımız için adeta
bir işkence haline gelmiş, katlanabilir bir durum olmaktan çoktan çıkmış
bulunmaktadır.

Sokağa çıkma yasağının bulunmadığı saatlerde parklarda oturan
veya hastane koridorlarında sıra
bekleyen yaşlı vatandaşların
konuşmalarına dikkat edilecek olursa, bunların yeterince sokağa
çıkamadıklarından dolayı hareket kabiliyetlerini kaybettikleri için çoğunun
kalp ve damar hastalıklarından, ayak ve bacak ağrılarından, psikolojik
rahatsızlıklarından şikâyetçi  oldukları
açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
              Sokağa çıkma yasağının,
yaşlıları salgın hastalıklardan koruma gayesine matuf olarak konulduğu ifade
edilmekte ise de bunun pek uygun bir tedbir olmadığını düşünüyorum. Zira, İnsan
sağlığı bir bütün olarak ele alınmalıdır. Sadece virüsten korumak mantığıyla
hareket edilip, diğer rahatsızlıkları dikkate almamak hatalı bir hareket tarzı
olmaktadır.  Diğer taraftan virüs vesilesi
ile yaşlılar adeta günah keçisi yerine konulmak suretiyle, bütün fatura onlara
kesilmektedir.

Diğer taraftan mesele sadece fiziki sağlıkla  da alakalı değildir.. Sosyolojik yaşlanma
teorileri, yaşlıların rol kaybıyla, işe yaramamak hissinden hareketle, sosyal
etkileşim/iletişim imkanlarından mahrumiyetle birlikte önemli ölçüde hayattan
erken çekilmeye, hayattan kopmaya başladıklarını, hayata tutunmayı sağlayan
bağlarının bu ortamda zayıfladığını, geçen zaman ortaya koymaktadır.. KOVİD – 
19’
ile mücadele kapsamında alınan tedbirler esnasın da meselenin bu
tarafının yeterince değerlendirdiğinden de pek emin değilim. Bu suretle, 65 yaş
üstü vatandaşlarımızın hayata tutunmasını sağlayan sosyal bağları kendi
elimizle koparmış oluyoruz.  Bu husus oldukça
mühim hayati bir mesele olarak ele alınıp, ona göre değerlendirme yapılmalıdır.

Bir mühim mesele de şudur ki, konunun bir de ekonomik
boyutu bulmaktadır. Türkiye’de bugün birçok 65 yaşın üstünde bulunan vatandaş,
ya sosyal güvenceden mahrum olduğu için veyahut da almakta olduğu emekli aylığı
yetmediği için çalışmak mecburiyetinde bulunmaktadır. Belki bunlardan birçoğu,
bilhassa şehirlerde seyyar satıcılık dahi yapmaktadır. Bu insanlar tam gün sokağa çıkamazlar ise, nasıl çalışacaklar, geçimlerini nasıl temin edeceklerdir.
Öyle tahmin ediyorum ki, bunların birçoğunun üniversite de okuyan çocukları veyahut
da evlenecek oğlu veya kızı bulunmaktadır. Bu durumda en azından emeklilerin
almakta oldukları emekli maaşlarının bütçe imkânları dâhilin de yeniden gözden
geçirilmesi lüzumu hasıl olmaktadır. Bunlar
yapılmadığı takdir de ise, yaşlılar için konulan sokağa çıkma yasağı tamamen
kaldırılmalıdır.

Bu arada, Memleketi idare edenler ile siyasi parti liderlerinin
ve Millet Vekillerinin bir çoğununda 65 yaşın üstün de olduklarını da unutmamak
lazım gelmektedir. Bu cümleden olarak Anayasanın 10. Maddesinde bulunan, “Kanun önün de herkes eşittir” hükmünün
de gözden uzak tutulmaması icap etmektedir.

Yukarıda yapılan açıklamalardan sonra 65 yaş üstü
vatandaşlara uygulanan yasakların son durumunu kısaca anlatmak istiyorum.

   Bilindiği üzere, Vilayetlerin birçoğunda
muayyen saatler arasında olmak üzere, yaşlılara sokağa çıkma yasağı getirilmiş
bulunmaktadır. Ne var ki, konulan yasaklar hususun da bazı şehirler arasında
birlik ve beraberlik bulunmamaktadır. Bunun sıkıntısını ise, yine yaşlı tabir
edilen 65 yaş üstünde ki vatandaşlar çekmektedir.

Bu husus ile alakalı olarak birkaç gün önce, bizzat
başımdan geçen bir hadiseyi anlatmak istiyorum. Mevsimin yaz olması itibariyle,
Temmuz ayından bu tarafa, Yalova’ya bağlı Kaytazdere  Beldesin de bulunan yazlıkta ikamet ediyorum…
Bu arada günü birlik İzmit’e gitmem icap etti. Yalova da yaşlılar için sokağa
çıkma yasağının sabah saat 9.oo da sona ediğini bildiğim için. Saat 9.oo a
kadar bekledim. Vakti gelince de Yalova dan gelen bir arabaya binerek  5 Km. mesafede bulunan Karamürsel’e hareket
etim. Zira, oradan İzmit arabalarına aktarma yapmam icap ediyordu. Yol kısa
olduğu için on dakika sonra Karamürsel’e geldim.. İzmit’e gitmek için sırada bekleyen arabaya bindim. Fakat şoför beni
arabadan indirdi.
Sebebini sorduğum da ise. İzmit ‘de sokağa çıkma yasağı yaşlılar
için saat 10.oo da kalkıyormuş. Ayrıca
da sabah saat 06.oo ile 10.oo saatleri arasında yaşlıların toplu ulaşım
araçlarına binmesi de yasak imiş. Arabaya binme yasağı öğleden sonra da saat
16.oo da başlıyormuş.
Mecburen arabadan indim.  50 dakika garajda  bekledim.Tabii ki bu 50 dakikayı  elim de olmayan sebeple, sokağa çıkma yasağını
ihlal ederek beklemiş oldum.. Bu arada yetkili bir memur gelip pekalâ, bana 3.150.oo
Tl. ceza yazabilirdi.  Allah’a şükür ceza
kesmediler ama bunun korkusunu yaşadım.

Ayrıca, yaşlılar Yalova Vilayeti hudutları dâhilin de pazarlara
gitme imkanına sahip iken, İzmit de bu imkân yasaklanmış bulunmaktadır. Hal bu
ki, en azından hiç değilse, tespit edilen yasaklar hususunda komşu vilayetler
arasında birlik beraberlik sağlanabilirdi. Bunun da zor bir şey olmadığını
tahmin ediyorum.. Yüce Dinimiz demiyor
mu ki, “zorlaştırmayınız, 
kolaylaştırınız”
. Bu itibarla, da yaşlılar için İzmit de pazara
gitmek yasak olduğundan, 5 Km. uzaklıkta ki, Kocaeli’ye bağlı olan Karamürsel
Pazarına gidemiyorlar. Pazar ihtiyaçlarını karşılamak için 40 Km. uzaklıkta
bulunan Yalova’ya gitmek mecburiyetin de kalıyorlar. Bu durum, yaşlılara zorluk
çıkarmak değil de nedir ki.

Netice
itibariyle, 20 mart 2020 tarihinde 65 yaş üstü vatandaşlara konulan yasaklar
halen  devam etmektedir. Artık bu yasaklar yaşlıları lüzumundan
fazla sıkmaya başlamış olup, adeta işkence haline gelmiş bulunmaktadır.
Bu
itibarla, yaşlıların bu mağduriyetlerinin sona erdirilmesini  teminen yasakların
kaldırılmasın da mutlak bir zaruret bulunmaktadır.
Bu mühim meseleyi
değerli okuyucularımın ve ilgili mercilerin dikkatine arz edeyim dedim. 

Şaka Gibi Sözler

Binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete.”

Devlet yönetmek ciddiyet ister.
Bu yüzden, devleti yönetenler ağızlarından çıkan her söze dikkat etmek
zorundadırlar. Söyledikleri sözler, herkes tarafından anlaşılır olmalıdır.
Sonradan ben öyle demek istememiştim, sözlerim yanlış anlaşıldı gibi sözler
sizi kurtarmaz.

Vatandaşın can ve mal
güvenliğinden sorumlu birisi Anayasa Mahkemesi Başkanına: “Yanına korumalarını almadan sokağa çıkabiliyor musun, bisikletle tek
başına işine gidebiyormusun?
” diye soruyor ve o soruyu soran da o ülkenin
içişleri bakanıysa eğer,  ülke
güvenliğinde sorunlar var, ülke iyi yönetilmiyor demektir.

Bu sözleri içişleri bakanının
ağzından duyduktan sonra, insanın aklına ister istemez kadın cinayetleri,
hastanelerde doktorlara saldırılar, trafik magandaları ve her gün sokaklarda cani
kurşunlarıyla can veren nice masum insanlar geliyor. Peki, ama sormak
istiyorum, bizim can güvenliğimiz gerçekten kimlere emanet?

Diğer yandan yok denecek kadar az
olan teknoloji üretimi dâhil, tohumluk buğday ve domates tohumuna varıncaya
kadar tarım ürünlerinin birçoğunu ithal eder durumda olduğumuz bir dönemde, Milli Damat! Maliye Bakanımızın: “Döviz kuru benim için önemli değil, o
tarafa bakmıyorum
” demesinin izah edilir bir yanı var mı? O halde sormak
gerekmez mi, onun için mi üç günde bir akaryakıt fiyatlarını emme basma tulumba
misali aşağı indirip yukarı çıkarıyorsunuz? Akaryakıta, doğalgaza elektriğe
ödediğimiz paranın maliyetini neye göre hesaplıyorsunuz?

Güvenilirliğine inandığımız
sağlık bakanımızın, “Her pozitif vaka
hastalık değildir
” sözü tıp çevrelerinde tartışma yaratırken, dünya sağlık
teşkilâtından da: “Türkiye’de Corona virüs
hastalığından ölenlerin rakamları gerçekleri yansıtmıyor”
uyarısı geldi.
Millet olarak kimlere güveneceğiz şaşırdık kaldık doğrusu.

Gene Milli Eğitim Bakanı Ziya
Selçuk’un: “Eğitim Bilişim Ağı EBA sisteminin çökmesi bizim için
sevindirici haber
” sözleri, inanılacak gibi değil. Sekiz aydır alt yapısını
hazırlamamışsın, kurduğun sistem bu yükü kaldıramıyor ve çöküyorsa eğer, bundan
mutluluk duymanın izahı nasıl olur gerçekten anlaşılması güç bir mesele. Sayın
bakan haberiniz var mı bilmiyorum ama bu milletin evlatları, sizin o çöken
sisteminize ulaşmak için 8550 rakıma çıkmadan izleyemiyor eğitim programlarınızı.

Cumhur Başkanı R. Tayyip
Erdoğan’ın: “Gerçek mümin varlıkta
şımarmayan, yokluk ta sabreden acıyı bal eyleyendir
” sözleri, inanılır gibi
değil. Galiba bu sözleriyle Bakara suresindeki bir ayetin mealen açıklamasını
yapıyor sayın cumhurbaşkanı ama bu sözler ülke gerçekleriyle asla bağdaşmıyor.
Bir taraftan milli gelirin kaymağını beş müteahhite peşkeş çekeceksiniz, diğer
kalanını seksen üç milyona paylaştırıp acıyı bal eyle tavsiyesinde
bulunacaksınız.

Bu memleketin kurucu lideri Mustafa
Kemal Atatürk’e: “Efendim maaşınız kaç
lira olsun
” diye sorulduğunda Atatürk: “Öğretmen
maaşını geçmesin
” cevabıyla tarihe not düşmüştür. Ama Sayın Cumhurbaşkanı;
Beştepe, Marmaris, Ahlat’taki saraylarınızın yanısıra, yüzen ve uçan saraylarınızdan
sonra sizin de sözlerinizi tarih kaydedecektir elbette: “İtibardan tasarruf olmaz.”

Yeniçağ Gazetesi yazarlarından Murat Ağırel, Sayıştay’ın 2019 yılına
ait raporlarından aldığı bazı rakamları aşağıda yayınlamış. Bu rakamları okuyup
hala millete: “Acıyı Bal eyleyin
tavsiyesinde bulunmanın izahını ancak rahmetli Kayahan’ın şu sözlerini
tersinden okuyunca anlayabilirsiniz: “Bana
sevdanın yolları, sana kurşunlar!”

 

Kâr Amacı
Gütmeyen Kurumlara yapılan transferler” adı altında ne kadar para
aktarılmış biliyor musunuz? Tam 2 milyar 441 milyon TL aktarılmış. (Siyasilerin
deyimiyle eski parayla 2 katrilyon 441 trilyon…)Dışişleri Bakanlığı bünyesinde
“Avrupa Birliği Başkanlığı” diye bir şey kuruldu, belki ilk defa
duyuyorsunuz. Burası aynı şekilde “Kâr Amacı Gütmeyen Kurumlara yapılan
Transferler” başlığı altında 896 milyon TL parayı bunlara göndermiş.
Devamı da var. Tek tek yazalım…Gençlik ve Spor Bakanlığı 195 milyon 763 bin TL,
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı 393 milyon TL, Hazine ve Maliye Bakanlığı
800 Milyon TL, Kültür ve Turizm Bakanlığı 176 Milyon 929 Bin TL, Sağlık
Bakanlığı 139 Milyon TL. Raporlarda yer alan 92 kurumda bu para transferi
mevcut. Toplam tutarı ise ben okuyunca dudağım uçukladı; 6 milyar 216 milyon
TL.”

Kalın sağlıcakla.

Gıybet: İlâhiyatçı Veli Tâhir Erdoğan Anlattı.

Oğuz Çetinoğlu: Sohbetimize. ‘Gıybet’ kavramının tarifiyle
başlayabilir miyiz Hocam?

Veli Tâhir Erdoğan:Bir
kimsenin aleyhindeki incitici, haysiyetini zedeleyici, küçük düşürücü söz ve
davranışlar
’ olarak tarif edilebilir.

Çetinoğlu: Gıybetin haram
olduğu biliniyor. Bu hükmün dayanağı hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Erdoğan: Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerdir.

Çetinoğlu: Örnekleyebilir
misiniz?

Erdoğan: Hucurât Sûresi 12. Âyet: Ey imân edenler! (Birbirleriniz hakkında)
Zannın birçoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı (iftira, gıybet gibi yollarla
kardeşlik hukukuna zarar vereceği için haramdır) günahtır. Birbirinizin (ayıp
ve) kusurunu araştırmayın. (Birini alçaltarak yükselmeye çalışmak gerçekte
alçalmadır. İstisnaî durumlar hariç) Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi
biriniz (kendisine hiçbir şekilde tepki veremeyecek olan) ölü kardeşinin etini
yemekten hoşlanır mı? (Bakın) İşte bundan tiksindiniz (dağil mi) Aynen bunun
gibi arkasından konuştuğunuz kişi de orada olmayışı ile adetâ bir ölü gibi
savunmasızdır. Gelin, bu ahlâkî anlamda yamyamlaşma olan itibar katliamından
vazgeçin. (Emirlerine itaat ederek) Allah’a karşı gelmekten sakının. (Eğer sizi
Allah katında değersizleştirecek bu zilletten kurtulmak isterseniz iyi bilin
ki) Allah (hatâsından dönen kullarının özürlerini çokça kabul eden) Tevvâb, (onları bağışlayıp merhamet
eden) Rahim’dir.

Çetinoğlu: Hocam, ‘istisnaî durumlar hâriç’ buyurdunuz.
İstisna kabul edilebilecek birkaç örnek rica edebilir miyim?

Erdoğan:

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Gıybet,
hangi sebeplerle ‘büyük günahlardan
sayılmıştır?

Erdoğan: Gıybet, ölü eti yemeye benzer: (Büyük müfessir merhum
Elmalılı Hamdi Yazır’in ifadesiyle) ‘Gıybet
edilen kimse, orada bulunmayıp söylenen sözü bilmemesi ve o anda kendini
savunacak durumda olmaması sebebiyle adeta bir ölü gibidir
.’

Gıybet cinayettir: Şeref ve
haysiyetine değer veren, onlara zarar verecek her şeyden, ateşten sakınır gibi
sakınan bir insan, itibarının kendisinden önce ölmesini istemez.

Gıybet, itibara sıkılan bir
kurşundur: Bu kurşun, bedene doğrudan doğruya zarar vermez. Bu kurşun kan
akıtmaz. Fakat bu kurşun, insanın canından daha değerli olan manevî şahsiyetine
zarar verir. İnsanlar nezdinde mânevî değerini sıfırlayabilir.

Hadiste bildirildiği gibi bir
mânevî cinâyet olan ‘gıybet, katl gibidir.’
(Kenzü’l-Ummâl,
3: 589, Hadis Nu: 8043)

Gıybet yargısız infazdır: Bir
mahkeme düşünün hâkim, savcı, şâhit ve avukat aynı kişi, suçlamalara karşı
savunma yapacak sanık ortada yok. Böyle bir mahkemede hakkınızda karar
veriliyor.

Gıybet zinadan daha kötüdür:
Peygamber Efendimiz buyuruyor: ‘Adam zina eder, sonra tevbe eder, Allah
mağfiret buyurur. Gıybet eden ise gıybet edilen affetmedikçe mağfiret olunmaz. (Beyhaki,
Şuabu’lİman, 6740-41-42)

Çetinoğlu: Gıybet yapan günaha
giriyor. Peki dinleyen?

Erdoğan: Dinleyen de günah işlemiş olur.

Çetinoğlu: Ne yapmalı?

Erdoğan: Yanında birinin gıybeti yapılan kişi, gıybete tavır
almalı. Böylece üç iyilik yapmış olur:

1-Kendine: Kalitesini koruyor.
‘Mü’minler kardeştir.’ âyeti gereğince kardeşinin bulunmadığı yerde, kardeşinin
semâneti olan manevî şahsiyetine kimsenin zarar veremeyeceğini göstermekle
mü’min olmanın, güven vermenin, güvenilir olmanın hakkını veriyor.

2-Gıybeti yapılan kişiye: Onun
hakkında söylenecek rahatsız edici sözlerin söylenmesine ve yayılmasına engel
olmakla, o kişinin toplum içindeki piyasa değeri diyeceğimiz itibarının
yıpranmasını önlüyor.

3-Gıybeti yapan kişiye: Bu
yardım, kötünün daha kötü olmasını engelleme anlamında bir iyiliktir. Peygamber
Efendimiz bu iyiliği bir hadislerinde şöyle ifâde ediyor: ‘Yanlış yapanın
yanlış yapmasına mâni olmak, hem ona hem de onun yanlışından mağdur olacaklara
yapılmış yardımdır.

Çetinoğlu: Ahmet’in, Mehmet
hakkında gıybette bulunması, Mehmet’e, Ahmet hakkında gıybet yapma hakkı sağlar
mı?

Erdoğan: Kur’an okumanın, sünnet-i seniyyeye tâbi olmanın bir
mü’mine kazandıracağı değerlerin başında ilkeli ve prensipli olmak gelir.

İlkeler ruh binamızı ayakta tutan
taşıyıcı kolon veya sütunlara benzer. Kişilik ve karakter denen değerler bu
sütunlar üzerinde yükselir.

Gıybet konusunda en önemli
ilkelerden birisi: ‘Siz kendinize bakın, siz doğru yolda olduğunuz takdirde
(kötülük yapmak sûretiyle) sapan kimse size zarar veremez’  âyetinden ilham aldığımız ‘başkasının yanlış yapması benim yanlış
yapmamın gerekçesi olamaz
’ ilkesidir.

Bu ilkeden yola çıkarak bir
mü’mine yakışan: ‘Biri, mü’min kardeşinin
etini yeme gibi mânevî bir yamyamlığı yaptı diye, ben de onun yaptığını
yapamam, onun indiği seviyeye inemem
’ demektir.

Kendine yakışanı yapmayan mü’min
âhirette şöyle der: ‘Yâ Rabbî!
Dünyadayken şu ibadetleri yapmıştım. Sayfamda bunlar yazılı değil
’ der.
Bunun üzerine ona ‘Onlar defterinden
silindi, gıybetini yaptığın kişilerin defterine yazıldı
’  denilir.

Şimdi de kendine yakışanı yapma
noktasında bizlere örnek olan bir maneviyat büyüğümüzün hayatından bir kesite
bakalım.

Hasan Basrî Hazretleri tabiînin
(sahabeyi görenlerin) büyük imamlarındandır. Gıybet konusunda çok hassastır. Bir
gün kendisine birisi gelip: ‘Ben yemekte
falanın evinde idim, yemek yerken ev sahibi seni çekiştirdi
’ der.

Hasan Basrî Hazretleri ‘sana o şahıs ne ikram etti?’ diye sorar,
laf getiren kişi, ‘şunları şunları ikram
etti
’ deyince, Hazret; ‘O kadar şeyi
midende sakladın da benim hakkımda söylediği sözleri saklayamadın mı
?’ der.

Çetinoğlu: Gıybet edenlerden
bâzıları, ‘söylediğim kusur onda var
diyerek kendilerini temize çıkarmaya çalışıyorlar. Böyle yapanlara söylenecek
sözünüz mutlaka vardır. Lütfeder misiniz?

Erdoğan: Hz. Peygamber’in yanında bir adamdan bahsederek: ‘Bedava olmazsa yemek yemez, başkaları
masrafını karşılamadan yolculuk yapmaz
’ dediler. Peygamber Efendimiz  ‘Arkadaşınızı gıybet ettiniz” dedi. Gıybet
eden: ‘Biz onun hakkında sadece doğruyu
söyledik
’ dedi. Peygamber Efendimiz: ‘Kardeşinde
olanı söylemen gıybet için yeter
’ buyurdu. (Terğib, 4/285)

Başka bir olay:

Sahabe Efendilerimizden bazıları
Peygamber Efendimizle birlikte bulunuyordu. Yanlarında bulunan adam kalkıp
gidince içlerinden bazıları: Adamı kastederek ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Amma da âciz bir kimsedir o!’ dediler.
Peygamberimiz: ‘Siz arkadaşınızı gıybet
ettiniz. Onun etini yediniz
’ dedi. (Terğib, 4/285) Bunun üzerine
Sahabe, Peygamber Efendimize: ‘Ey
Allah’ın Rasûlü! Bizim söylediğimiz vasıf o adamda vardır
!’ dedi.
Efendimiz: ‘Eğer sizin söyledikleriniz
onda yoksa o zaman kendisine iftira etmiş olursunuz
’ buyurdu. (Haysemi, 8/94)

Çetinoğlu: Bir kızgınlık anında
veya boş bulunup gıybet yapan insan ne yapmalı?

Erdoğan: Acilen yapılması gereken Hakk’a ve halka gitmektir.
Hakk’ın kapısını çalıp istiğfar etmeli, halkın kapısını çalıp özür dilemeli ve
helallik istenmelidir.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim
Hocam! Allah razı olsun. Bir başka sohbetimizde sizinle zan hakkında konuşuruz
inşalah…

 

VELİ TÂHİR ERDOĞAN:

     1965 Kırşehir’de doğdu. İlk, orta, lise
ve üniversite (İlahiyat) eğitimini yurt içinde tamamladıktan soma uzun yıllar
yurt dışında eğitim konularında proje danışmanlığı yaptı. Hâlen de bu
görevine yurt içinde ve yurt dışında aktif olarak devam ediyor.

     Veli
Tahir Erdoğan, röportaj yapılan şahsın müstear adıdır. Yazar, hayatı boyunca
isim ve unvanı ile değil, çalışmalarıyla anılmak istemiştir. Bu sebeple
isminin açıklanmasına izin vermemiştir. Telif ettiği pek çok kitapta da
müstear isim kullanmıştır.

     Yayınlanmış
eserlerinden bazıları:

     -Kur’ân Bana Ne Diyor?

     -Namaz Bana Ne Diyor?

     -Nuzul Bağlamında Peygamber Kıssaları

     -Gıybet

     -Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed

     -Mesajlarıyla Hac ve Umre

     -Meal Okuma Rehberi

     Eserlerin tamamı Bilgeoğuz Yayınları
tarafından yayınlanmıştır.

     

Benim Lobim Senin Beyin Lobunu Döver

Düşünce tembeliyiz. Daha ne desin Cemil Meriç: “Düşüncenin
kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede düşünce adamı nasıl çıkar? Her aydınlığı
yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım; karanlığa o kadar alışmışsınız
ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi.

            Düşünmenin
akıl ve ruh sağlığımızı bozduğuna inanmasak Rodin’in “Düşünen Adam
heykelinin kopyasını Bakırköy’deki Prof. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir
Hastalıkları Hastanesi
’nin bahçesine koyar mıydık? ‘Düşünmeden alış-veriş etmeyin’ diye AVM’lerin girişine koyacak
halimiz yok ya!

            Giriştiğimiz
işlerin sonunu pek düşünmediğimiz için nâdiren
veya hasbelkader başarırız.
Başaramadığımızda ise muhakkak bir bahanemiz vardır. Dış işlerimiz de işlerimizin
kopyasıdır. Yahudiler şöyle, Amerika
böyle; hep aynı şarkıyı söyle.  Peki, niye
öyle
?

            Örgütlü azınlıkların örgütlenmemiş
çoğunlukları yönettiğini
biliriz; iyi örgütlenmiş gurupların güçlü teşkilat
yapılarına sahip devlet organizasyonlarında bile ciddi baskı unsuru olabildiklerini de görmeliyiz. Bkz: Lobicilik faaliyetleri.

            Lobilerde
başlayan ortak çıkar amaçlı güç
birliktelikleri
zamanla millî menfaatle hareket eden halk guruplarının
kendi ülkeleri dışındaki iktisadî ve siyasî mekanizmaları etkileme sanatına
dönüşmüş. Bu alanda malûmun ilânı olarak ilk üç; Yahudi/Musevî Lobisi, Rum/Yunan
Lobisi
ve Ermeni Lobisi şeklinde
sıralanıyor.

            Diaspora ise bir ulusun dış yayılımı fakat diaspora nüfusuna sahip her milletin
lobicilik becerisi yok. Dünya ölçeğinde bir numara olan Yahudi Lobisi sadece ABD’nin değil
gelişmiş ülkelerin ve uluslararası
teşkilatların küresel politikalarında belirleyici olabiliyor. Bu aklı lânetlemek yerine takdir edelim;
önce kopya edelim, sonra boy ölçüşme yahut pazarlık aşamasına geçelim.

Arap İnsan Denizinin
ortasında farklı noktalara dağılmış klanik
topluluklarla 1948’de bir Devlet
kurmak ve bunu 72 yıldır
sürdürebilmek büyük başarı; kabul
edelim. Biz daha onu sindirememişken o Batı
Şeria
’yı ilhak, Gazze’yi izole, Güney Lübnan’ı işgal, İçsavaş’la bölündükten sonra Golan’daki işgali Şam’a dek genişletme hazırlıklarını ve başta Ürdün olmak üzere Mısır,
Irak, Suud vb. Arap ülke yönetimlerini kontrol altında tutma
alışkanlıklarını da sürdürüyorlar.

Yunanistan niçin
Avrupa’nın şımarık çocuğu
? Amerika’da ve Avrupa’da
lobiciliğin hakkını veriyorlar da ondan. Avrupa
ülkelerindeki Türk nüfusu
neredeyse Yunanistan’ın ülke nüfusuna erişmek
üzere de bizimkiler en basitinden sosyal medyada olsun Yunanlıların yarısı kadar bile ses getirebilirler mi? Almanya’daki 4 milyonluk diasporamız
Alman dış politikasında Yunanistan’ın
ayrıcalıklı konumuna Türkiye’yi
getiremez miydi?

Ermenistan niçin
Kafkasların şımarık çocuğu
? Amerika Birleşik Devletleri’ndeki 1 milyon Ermeni’nin, Rusya
Federasyonu
’ndaki 1.5 milyon
Ermeni’nin organize etkinliğini bırakın; Fransa’daki
500 bin Türk
, aynı sayıdaki Ermeni’nin güç temerküzünün 40’da 1’ine sahip mi? Değilse sorun ne?

İran’daki, Lübnan’daki, Suriye’deki ve Lâtin Amerika
ülkelerindeki Ermeni etkisini bir yana bırakalım; Türkiye’deki etkisi nedir, onu tartışalım. Türkiye için; 1-Ermeni Lobisi, 2.Yunan Lobisi,
3.İsrail Lobisi diyebilir miyiz? Yapmadığımız
Soykırımın özrünü bize kendi özyurdumuzda hangi güç diletmişti?
HDP
sözcüleri her fırsatta neden Ermeni
kimliğini Kürt kimliğiyle eşleştirmeye
çalışır? TC Hükümeti’nin AB Bakanı
(2015) siftah-bismillah ilk açıklamasında bir
asır önce Ermenilerin katledildiğini
çok açık ve net söyleyebilirken çeyrek
asır önceki Karabağ Soykırımını
görmezden gelerek ‘barış’ yanlısı (!)
politikadan nemalanmaya devam edebiliyor. Azerbaycan
şehirlerindeki sivil halka yönelik savaş
suçuna
cümle kurma ama Kumpkapı’daki Ermeni
Patrikhanesi’nin sokağından
korna çalarak geçen arabaların 3 gün boyunca ‘saygı’ gevişini getir.

Akıl güçtür, akılsız lobu lop et bilir. Önce
beyin bilinci, sonra lobi gücü dileyeyim.