Profesör dostlarımızın,
kimilerine pek de sevimli gelmeyen bir alışkanlıkları var: Minare
yüksekliğinden aşağıdaki câmi önü dilencilerine seslenir gibi; ‘Biz bu kitabı şu maksatla yazmış bulunuyoruz…’
şeklinde cümlelerle, kitapları hakkında bilgi vermeyi vazgeçilemez alışkanlık
hâline getirmişlerdir. ‘Ben…’ demeyi ‘bencillik, egosantrik’ davranış olarak
vasıflandırırlar. Haklıdırlar.
Çok eskilerde müderrislerin veya
unvansız ilim adamlarının, ‘bendeniz’,
‘fakir’ gibi kelimeleri niçin tercih
ettiklerini sosyologlara bırakıp bu sayfanın aslî vazifesine dönersek efendim…
Prof. Dr. Konuralp Ercilasun’un telif ettiği eser, daha ilk sayfasında; Prof.
Dr. İskender Öksüz üstat, kıvrak zekâsının ürünü şaşırtıcı ve sıcacık cümleleriyle
‘Hoş geldiniz…’ diyor: ‘Tarih yazmak için bilmek lâzım
zannedersiniz. Doğru zannedersiniz. Fakat bilgi, tarihçi olmaya yetmez.
İnternet, yaşayan bütün tarihçilerden daha bilgilidir. Bir bilgisayar diski,
hatta bir flaş disk bile öyledir. Tarihçi olmak için kültür gerekir, sezgi
gerekir. Bunlarsız tarihçi olunmaz…’
Hukuk tahsil eden Rahmetli Ziya
Nur Aksun (1930-2010) hatırlanacak olursa, tarih yazmak için tarihçi olmaya da
lüzum yoktur. O; bilgisini kültürünü ve sezgisini eşsiz yorumu ile yoğuruyor ve
okuyucuyu, yazdıklarının tiryakisi hâline getiriyordu.
Demem odur ki Prof. (genç)
Ercilasun, üslûp sâhibi bir tarihçi. Bilgisini, kültürünü ve sezgisini babası Türk
Dili ve Edebiyatı Profesörü Ahmet Bican Ercilasun’dan intikal eden dil ve
edebiyat zevki ile yoğurarak, kendisine has bir üslûp oluşturmuş. Esasen
edebiyat, tarih ve musikinin yapışık kardeşidir. Edebiyat zevkinden mahrum musiki
ve tarih, dinleyene ve okuyana yavan gelir.
Prof. Ecilasun ‘Söz Başı’ bölümünde, tevazu abidesi ifadelerle
şu bilgileri veriyor: ‘Kitabın girişinde
çağ tasnifine bugüne kadar olan itirazları ve Türk çağları için yapılmış
denemeleri ele aldım. Böyle bir yaklaşımda tarihimizin köklerinin ne zamana
uzandığı üzerine de eğilmem gerekti. Bu güne kadar ülkemizde yapılmış bütün
tartışmaları görmeye ve değerlendirmeye çalıştım. Sonuçta kitabın alt yapısını
oluşturan teorik bir çerçeve ortaya çıktı.’
Eserin muhtevası bölümler itibariyle
şöyle özetlenebilir:
Birinci bölümde; Türk tarihinin
metodolojisi ele alınıyor. Yazıda esas olarak çağlar, hanedanlar ve terimler
olmak üzere üç meseleye temas ediliyor ve çeşitli öneriler getiriliyor. Kitabın
ana konusunu ilgilendiren çağlar meselesinde bir çağ tasnifine gitmekten çok
Türk tarihinin dönüm noktaları tespit edilmeye çalışılıyor ve bunun bir tartışmaya
zemin olması bekleniyor.
İkinci Bölümde; Asya Hunları: Birinci
Hâkimiyet Devri ve aynı zamanda bozkır çağının özelliği yer alıyor. Böylece bütün
çağlara daha ihata edici bir bakış getiriliyor.
Üçüncü Bölümde; Türklüğün bozkır
çağında hangi bölgeleri merkez edindiği, nüfusun nerede birikip çoğaldığı
(eskilerin ifadesi ile teraküm ettiği) ve siyasi olayların hangi coğrafya
eksenli seyrettiği ortaya konuluyor.
Dördüncü Bölümde; Türk tarihinin İslâm’a
girişten daha önemli bir dönüm noktası ele alınıyor. Bu dönüm noktasında
Karahanlı Cihan Devleti, Türk tarihinde ilk defa batıya yönelmiş ve neticesinde
İslâm’a giriş gerçekleşmiştir.
Beşinci Bölümde; Osmanlı ile aynı
dönemdeki diğer Türk hanedanlarının yapı karşılaştırması yazıya dökülüyor. Bu
bölüm ‘Büyük Türk Hanedanları Çağı’dır.
Prof. Ercilasun çağın belli başlı özelliklerini de ortaya koyuyor.
Altıncı Bölümde; fizikî mesafe itibariyle
birbirinden çok uzaklaşmış doğu-batı Türklüğünün ortak tarafları gün ışığına
çıkarılıyor.
Bu bölümdeki yorum dikkate şayandır:
‘Türk dünyası çok geniş bir coğrafyaya
yayılmış olmasına rağmen Türk insanının bilinçaltından gelen bir ruhun varlığı
seziliyor. Bu ruh; çağın gidişatına uygun hamleleri yaparak çağdaş dünyada yer
alma gayretleridir.’
Yedinci Bölüm; Kısa bir Türk tarihi
denemesidir. Ciltlere sığdırılamayacak Türklük 25-30 sayfada, efradını câmi,
ağyarını mâni ölçeğinde inceleniyor. Bu kısa denemede çok genel bilgiler
üzerinde durulmasına rağmen, her bir konuyla ilgili yapılmış belli başlı
araştırmalar dipnotlarda gösteriliyor. Böylece bir mânada okuyucunun ilgi
duyduğu alanda başka kaynaklara da ulaşmasını sağlanıyor.
Yine bu bölümde Türk tarihinin
çağlarının nasıl anlaşılması gerektiğinin bir hülâsası yapılıyor. Tarihin belli
dönemlerine damga vurmuş en önemli özelliği o çağın adında kullanılıyor.
Böylece çağ adları doğrudan o çağın özelliğini yansıtıyor.
13,5 X 21 santim ölçülerinde, 200
sayfalık eser, harikulâde bir üslupla, okuyucuyu çağlar arasında doyumsuz haz
veren bir seyahate çıkarıyor.
İktisat ilmi, insanı ilgilendiren
her konuyu ihtiva eder. Her meslekten insan da az veya çok tarih ilmi ile
ilgilenir. Prof. Konuralp Ercilasun’un eseri, tarih ilmiyle ilgilenenlerin
sayısında artış olmasını sağlayacak vasıfta bir eserdir. Geçmişini bilmeyenler,
geleceğin körüdür. Önünü göremeyenlerin ilerlemesi mümkün değildir.
Abdülkadir Donuk, Abdülkadir Özcan, Abdülvehap Kara, Ahmet
Bican Ercilasun, Ahmet Taşağıl, Ahmet Temir, Akdes Nimet Kurat, Ali
Ahmetbeyoğlu, Atsız, Bahattin Ögel, Edige Mustafa Kırımal, Emel Esin, Enver
Ziya Karal, Faruk Sümer, Gülçin Çandarlıoğlu, Halil İnalcık, İbrâhim Kafesoğlu,
İsenbike Togan, İsmail Aka, Kâzım Yaşar Kopraman, Mehmed Niyazi, Mehmet Altay
Köymen, Mehmet Emin Buğra, Mehmet Kaan Çelen, Mehmet Saray, Mehmet Zeki
Pakalın, Mustafa Kafalı, Nâdir Devlet, Ömer Lütfü Barkan, Reşat Genç, Saadettin
Gömeç, Şahâbeddin Mercânî, Tuncer Baykara,
Bekir Tümen Somuncuoğlu, Zeki Velidi Togan ve tanınmış ecnebi târihçiler başta olmak
üzere seçkin ilim adamları tarafından kültür hayatımıza kazandırılan her biri
dolgun muhtevâlı ve yüksek hacimli 151 adet eserden faydalanılarak hazırlanan ‘Türk Târihinin Çağları’ isimli kitap,
seyahate çıkardığı okuyucusuna aynı zamanda yeni ufuklar açıyor.
ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.
İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50
Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr
|
Prof. Dr. KONURALP ERCİLASUN:
1972 yılında İstanbul’da doğdu. İlk ve
orta öğretimini Ankara’da tamamladı. 1989’da girdiği Dil ve Târih-Coğrafya
Fakültesi (DTCF) Târih Bölümü’nden 1993’te mezun oldu. 1999’da ‘Moğolların Göçebe Ekonomisi’ adlı
teziyle Tayvan’daki Ulusal Chengchi Üniversitesinde yüksek lisans derecesini
aldı. DTCF’de 2003’te ‘Çing Hânedanı Devrinde
Kâşgar’ isimli teziyle doktor oldu.
‘Târihin
Derinliklerinden 19. Yüzyıla Kâşgar’ ve ‘Türk Târihinde Asya Hunları: Birinci Hâkimiyet Devri’ isimli
eserleri başta olmak üzere 5 adet kitabın yazarıdır. Ayrıca Ayşe Onat ve Sema
Orsoy’la birlikte ‘Çin Kaynaklarında
Türkler: Han Hânedanı Târihi Hsiung-nu (Hun) Monografisi’ adlı bir metin
neşri hazırlamışlardır. Millî ve milletlerarası birçok kongreye katılan ve
tebliğ sunan Konuralp Ercilasun’un çeşitli dergilerde makaleleri
yayımlanmıştır. Makalelerinde Hunlardan Temürlülere, Doğu Türkistan’dan
Osmanlılara kadar Türk târihinin çeşitli konularındaki meselelere eğilmiştir.
Bunun yanında özellikle Çin ve Doğu Asya’nın günümüzdeki durumu ile
gelecekteki yeri üzerine birçok makalesi de bulunmaktadır.
|
KUŞBAKIŞI:
DURUŞMALAR
Kitabın kapağında Oğuz Kağan ve iki yanında
Alpaslan ve Bilge Kağan’ın temsili resimleri arka kapakta ise şu tanıtım yazısı
var: ‘Bu kitapta Necdet Sevinç’in iki
oyununu sunuyoruz. Neredeyse hayatını sanık sandalyesinde geçiren Necdet Sevinç
bu defa hâkim kürsüsünde. Necdet Sevinç ‘mahşer mahkemesi’ de diyebileceğimiz
bir mahkeme kurmuş. …Merzifonlu Alman Elçisine diyor ki: ‘Şartı yokmuş.
Şartınız olamazdı zâten. Şartları biz dikte ederdik. Şart koşma, şart ileri
sürme hakkı yalnız ve sâdece bize aitti. Yalnız ve sâdece biz emrederdik. Benim
yaşadığım yüzyılda ve daha önceki yüzyıllarda buyuruculuk Türk’ündü. Dünyânın
bütün hükümdarları bizim memurlarımızdı!’
Duruşmaların 1. bölümünde Oğuz Kağan’ın
mahkeme başkanı, Bilge Han ve Alpaslan Gazi’nin mahkeme üyesi, Atilla’nın savcı
olduğu mahkemede 2. Viyana kuşatması ve sanık olarak yargılanan Merzifonlu Kara
Mustafa Paşa ve etrafındaki târihî olaylar içinde şahıslar yargılanır. Bu
yargılama sonucunda mahkeme Sultan Dördüncü Mehmet’in Merzifonlu’yu haksız yere
idam ettirmesinden pişman olduğu anlaşılır. Karlofça Antlaşması’nın imzalanmasına
sebep olarak Merzifonlu değil, O’nun ölümünden sonraki olay ve şahısların sebep
olduğu, 2. Viyana kuşatmasındaki mağlûbiyette çok ve derin sebeplerin bulunduğu
vurgulandıktan sonra mahkeme Merzifonlu’nun şu sözleriyle sona erer: ‘Beni asın Oğuz Han! Yalvarırım asın beni!
Türk devleti için de Türk milleti için de bizzat benim için de gerçek anlamda
felaketlere sebep olan komutanları ben tâyin ettim. Kırım Hanı’na da, Kara
İbrahim Paşa’ya da, Koca İbrahim Paşa’ya da ben görev verdim. Ben tuttum ellerinden.
Ben yücelttim. Bu suçtan asın beni. Bağışlamayın! Affetmeyin! Daha fazla yalvartmayın! Asın beni, asın!’
2. Duruşmada aynı mahkeme Timur’un 27 Türk devletini yıktığı, Timur da
bunların devlet değil, Türkistan’ı 27 parçaya bölen topluluklar olduğu,
barbarlık-medenîlik tartışması’ muhakeme edilir ve her iki duruşmada kararın
Türk milleti tarafından verilmesi gerektiğine hükmedilir.
BİLGEOĞUZ YAYINLARI:
Alemdar
Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527
33 65
Belgegeçer:
0.212-527 33 64 e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr
www.bilgeoguz.com.tr
KÖK TENGRİ’NİN
ÇOCUKLARI
Avrasya Bozkırlarında İslam Öncesi Türk Târihi
Prof. Dr. Ahmet Taşağıl 16,5 x 24 santim
ölçülerindeki 368 sayfalık eserinde; ‘Türkler
kimdir? Nereden geldiler? Hangi dinlere inanırlar? Târihleri ne zaman başlar?
Nasıl teşkilatlandılar? Ve en önemlisi nasıl bu kadar başarılı oldular?’
Gibi soruları cevaplandırıyor.
Türkler… Esir düştüler, savaştılar,
barıştılar… Uzak Asya’dan Akdeniz’e kadar uçsuz bucaksız bir coğrafyaya
yayıldılar. Devletler kurdular, devletler yıktılar. Çin’e aman vermediler.
Birçok farklı isimle anıldılar, farklı dinlere inandılar. Çok büyük bir
medeniyet yarattılar. Başka medeniyetlerin yükselmesine katkıda bulundular.
Hepsi de masmavi Gökyüzünün (Gök-Tanrı’nın) altında buluştular.
Eserin
16. Baskısı, Ocak 2020’de okuyucuya sunuldu.
BİLGE KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK DAĞITIM SANAYİ VE TİCARET LTD ŞTİ:
Nuruosmaniye Caddesi Nu: 3 Kardeşler Han Kat: 1
Cağaloğlu 34110 İstanbul.
Telefon: 0.212- 520 72 53 Belgegeçer: 0.212-511 47 74
e-Posta: bilge@bilgeyayincilik.com // www.bilgeyayincilik.com
DEĞİŞİM
SÜRECİNDE ALEVİLİKTE DİNİ OTORİTE
Dinlerin ortak bir özelliği, ister farklı
veya zıt kültür ortamlarında olsun, ister bir alt kültür olarak konumlansın,
bir uyum mekanizması olarak çalışmasıdır. İslâm’ın farklı bir yorumu olarak
Alevilik de dinî otorite figürleri olarak dedelerin şahsında toplumumuzda
benzer bir işlevi yerine getirmektedir. Bu çalışmada belli bir bölgeden
hareketle Alevilikte dini otoritenin yapısı, etkinliği ve boyutları değişim ve
dönüşüm ekseninde ele alınıp tartışılmıştır.
Dr. Yılmaz Arı 13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 342 sayfalık eserinde, modern dünyâda geleneğe dayalı dinî
otoritenin değişimini Adıyaman Alevileri üzerinden göstermeye çalışıyor. Eserde
belirtildiğine göre Alevilikte dedeler daha çok köy kesiminde birtakım
ritüeller yoluyla bir otorite temsilcileri olarak vazife görüyorlar. Bunun yanında,
şehirleşme süreciyle birlikte dedelik kurumu ve dedelerin rollerindeki
farklılaşmalar din sosyolojisi bakış açısından değerlendirilip tartışılıyor.
BERİKAN YAYINEVİ:
Kültür Mahallesi, Kızılırmak Caddesi Nu: 61
Gonca Apartmanı Daire: 6 Kızılay, Çankaya, Ankara.
Telefon: 0.312-232 62 18 Belgegeçer: 0.312-232
14 99 e-posta: berikan@berikanyayinevi.com www.berikanyayinevi.com
KISA KISA… / KISA KISA… 1-HİPER NESNELER: Timoty Morton – Bilge Demirtaş /
Tellekt Yayınları.
2-ZEYTİNLİKTEN SOFRAYA ZEYTİNYAĞININ HİKÂYESİ: Richard Blatchly,
Çeviren: Zeynep Delen Nircan / İş Bankası Kültür Yayınları.
3-ALAY KİTABI: Editör Emine Gürsoy
Naskali / Kitabevi Mehmet Varış.
4-ESKİ TÜRKLER: Lev Nikolayeviçen Gumilöv. Tercüme: D. Ahsen Batur / Selenge Yayınları.
5-DÜNYÂ DÜNYÂ
İÇİNDE:
Filiz Özdem / Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.
DERKENAR:
AH TÜRKÇEM VAH TÜRKÇEM!
OĞUZ ÇETİNOĞLU
Türkçemizin; kelime yapısı ve hazinesi,
cümle kuruluşu ve alfâbesi, yüz yıldır
çok ağır tahribata mâruz bırakılmıştır. İç ve dış tahrip güçleri, milletimizin diline bağlılığına inat, bozarak değiştirmek için bütün
gücüyle çalışmaktadır.
Dilimize musallat olan yıkıcı faaliyetler dört
koldan yürütülmektedir. 1- Yabancı kelime istilâsı, 2- Dili zenginleştirme adına, kelimelerin yanlış türetilmesi ve yanlış kullanılması, 3- ‘İnternet Türkçesi’ olarak isimlendirebileceğimiz ucube, 4- Yabancı dille eğitim.
İşin en üzücü tarafı, bu
faaliyetlere devlet organlarının da bilmeyerek katkı sağlamasıdır… Bu katkılar; Sümerbank, Etibank
isimlendirmeleriyle başlamıştı, Halkbank, Vakıfbank isimlendirmeleriyle devam
ettirildi.
Günümüzde; Kanal
İstanbul, Borsa İstanbul isimlendirmeleriyle hatâda ısrar ediliyor.
Türkçe dilbilgisi kaidelerine göre isim
tamlamasında yardımcı kelime başta, ana kelime sonda
olur: ‘bahçe kapısı’. ‘at arabası’ örneklerinde olduğu gibi…
Hatâda ısrar edilen örneklerde; ‘kanal’
ve ‘borsa’, ana kelimelerdir. ‘İstanbul’ ismi ise, kanalın
ve borsanın nerede olduğunu belirtmesi açısından;
yardımcı – tamamlayıcı kelimelerdir. Doğru isimlendirmeler; ‘İstanbul Kanalı’, ‘İstanbul Borsası’ şeklinde olmalıydı. Doğru isimlendirmeler
olan; Boğaziçi
Köprüsü,
Atatürk Bulvarı, Dolmabahçe Camii, Fatih İlçesi söylenişleri örnek
alınmalıydı.
Türk millî kültürünün arsız kemirgenleri,
kurum ve tesis isimlerindeki bu hatâları görünce aşka gelip bakınız ne yâveler üretiyorlar:
*
Prof. Dr. Yusuf
Halaçoğlu’nun “tarih gelecektir” sözünü değerli bulurum. Tarihçi ve Türk
Tarih Kurumu E. Başkanı olan bir uzmanın “tarih geçmiştir” demek yerine, “tarih
gelecektir” demesi çok anlamlı.
Yusuf Halaçoğlu
da, Mehmet Akif merhumun “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar /
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” mısralarında olduğu gibi,
insanların ısrarla tarihten ders çıkarmama davranışını tespit ediyor.
Heraklit “aynı
nehirde iki kere yıkanılmaz” derken bile muhtemelen tarihte tekrarın
olmadığını söylemiyordu.
Belki Karl Marx
gibi, tekerrürün olduğunu ama tekrarın öncekiyle tam da aynı olmadığını ifade
ediyordu: “Tarih kendini tekrar eder. İlkin trajedi şeklinde, sonra
maskaralık” diyerek.
Bu yüzden Andre
Gide’in “söylenmesi gereken her şey çoktan söylendi. Ancak kimse dinlemediği
için her şey tekrar söylenmeli” tavsiyesine uyalım. Ve tarihten bir yaprak
çevirelim.
****
Dostları Kaybetmemek
mi, Düşmanları Kazanmak mı?
“Onlar, zarar
vermeyeceklerinden emin oldukları için dostlarını kendilerinden uzak
tuttular. Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını
yakınlaştırdılar. Yakınlaştırılan düşman dost olmadı. Ama uzaklaştırılan
dost düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince de yıkılmaları mukadder
oldu.”
Bu veciz sözün
sahibi Ebû Müslim Horasanî. Bilindiği
gibi İslâm tarihinin önemli şahsiyetleri arasında yer alan Ebû Müslim, Emevîleri
yıkıp Abbasileri iktidara getiren kudretli kumandan.
Bu sözün her
devirde geçerli olmasının hikmeti, insanoğlunun davranış kodlarının
yüzyıllar boyunca değişmediğinin bir göstergesi olsa gerekir.
Günümüzde de gücü
ele geçirenlerin hem iç siyasette ve hem de dış siyasette, önceliğinin kendisine
zarar vereceğini düşündüğü rakipleri veya düşmanları yanına çekmek olduğu
görülüyor. Muhtemelen insanların kendilerini güvende hissetme içgüdüsüyle
alakalı bir durum bu.
Oysa “kuyruk
acısı ve evlat acısı” gibi derin izler bırakmış olayların yarattığı öfke,
nefret ve öç alma gibi düşmanca duygular kolayca ateşlenebilir.
Bunların zıddı
olan sevgi, saygı ve sadakat gibi dostça duyguların yaşaması için
sürekli bu alana yapılacak “duygusal yatırımlara” ihtiyaç duyarız.
Güç sahipleri eski dostlarının
sürekli kendisine karşı bağlılık, sadakat ve sevgi göstermek gibi “duygusal
yatırımlar” yapmasından hoşnut olur. Fakat eski dostlarına karşı kendisinin “duygusal
yatırım” yapmasını engelleyen nefsani engeller ortaya çıkar.
Bu gücü elde
etmesinde kendilerinin de payı olduğunu söyleyen eski dostlardan
hoşlanmaz olurlar. Dostlarını kendi gücünden yararlanmak isteyen ve sürekli
kendisinden talepte bulunacak kişiler olarak görürler.
Dostlarını,
kendisine yardımcı olabileceği yetkilerle donattığında esasen kendisi için
yararlı olanı yapmış olacağını düşünemez. Hele hele borç ödeyen olmak güç
sahibi olmanın raconuna uymaz. O sadece “ihsanda” bulunur. Bu ihsan
karşılığı sadakat bekler.
Fakat dağıtacağı “ihsan”
sınırlıdır. Bu yüzden “kendisine zarar verme ihtimali olmadığı için” eski
dostlarına değil kendisine zarar vereceğinden endişe duyduklarına, onları
kazanmak ve yakın tutmak için, yetki ve güç verirler.
Güç sahipleri için
hayat gül bahçesi değildir. Güç kullanmak çetin yollar aşmayı gerektirir. Bu
zorlu yolculukta yol arkadaşlarını iyi seçemeyenlerin akıbetleri hayalleri gibi
olmaz.
****************************
İktidar Ortak Kabul
Etmez
Ebû Müslim
Horasanî, sadece yukarıda verdiğimiz sözü ile değil, hayatı ile de bugüne ve
yarına ışık tutan dersler vermiştir.
Bu büyük komutan
Emevî hanedanını yıkıp, Abbasîlerin iktidara gelmelerinde etkin rol oynamış ve
aile içi muhaliflerinden kurtulmalarını sağlamıştır. Ancak bu yaptıkları ve
kendisine sadık birlikler sayesinde öyle bir güç kazanmıştır ki, bedelini
hayatı ile ödemiştir.
Çünkü devlet
içinde gittikçe artan gücü Halifeyi korkutmuştur. Abbasî halifesi Mansur,
Ebû Müslim’in gücünü kendisi için bir tehdit oluşturduğu kanaatine varmıştır.
Ebû Müslim’i son derece iltifatkar bir tavırla sarayına davet ederek,
görüşme esnasında öldürtmüştür.
Bu ve benzeri
tarihi olayları en iyi açıklayan sözü hatırlayalım: “İktidar ortak kabul
etmez.”
****************************
Güç Sahibi Olmak,
Güçlü Olmak Değildir
İktidar olmak ile
muktedir olmak farklı şeylerdir. Bunu en iyi güç sahibi olan
bilir.
Nasıl ki “var
olmakla” “varlıklı olmak” aynı şeyler değilse, “güçlü olmakla” “güç
sahibi olmak” da farklı şeylerdir.
“Hiçbir sahiplik,
insanı gerçek anlamda güçlü kılmaz. İnsan ne kadar çok şeye sahip olursa olsun,
içinden gelen bir gücü ve eksikliğini giderecek gerçek dostları da yoksa, sahip
oldukları ona gerçek bir güç vermez.”
****************************
Niçin Yazdım?
Bu yazdıklarımı
herkes kendine göre bazı somut olaylara uygulayarak okuyacağını sanıyorum.
Bence hiç mahzuru yok, isteyen herkes kendince hangi olaya uygun görüyorsa onu
düşünebilir. Kendi çalıştığı şirkette, kurumda; görev yaptığı STK’da veya
siyasi partide yaşadıklarına uygulayabilir.
Ama bana bu yazıları
yazdıran 18 yıllık Ak Parti iktidarı sürecinde yaşadıklarımız. FETÖ
ile yol arkadaşlıkları, PKK ile yürütülen “çözüm süreci” ve akıbeti
gibi olaylar… R. Tayyip Erdoğan’ın yola çıkarken beraber olduğu arkadaşlarının
bazılarının kendilerinden uzaklaşmış olması, hatta bazılarının siyasi partiler
kurarak rakip olmaları gibi gerçekler.
Bana Stephen
Hawking’in cümlesiyle diyebilirsiniz: “Tarih çalışmak için çok zaman
harcıyorsunuz. Kabul edin ki, bu çoğunlukla aptallığın tarihidir.”
Ben de kabul
ediyorum, özellikle son 18 yılda çok aptalca şeyler yaşadık.
Dileğim,
yaşadığımız trajedileri tekrarlayarak maskara olmamamız.