15.5 C
Kocaeli
Salı, Haziran 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 450

Aleyhte Oy da Olsun mu?

Bu hafta, ardarda iki kamuoyu araştırıcısını dinledim. Biri,
Demokratik Değişim Hareketi’nin Yüzleşmeler programında Rubil Gökdemir’le
konuşan Prof. Dr. Özer Sencar’dı. Prof. Sencar, MetroPoll araştırma şirketinin
kurucusu. Diğeri, Karar TV’nin Ortak Akıl programında Taha Akyol ve Mustafa
Karaalioğlu’nun misafiri Bekir Ağırdır’dı. Bekir Ağırdır da KONDA Araştırma
Şirketi’nin Genel Müdürü. Konuşmaların kaydını, sırasıyla,
https://bit.ly/2IxiWGp ve https://bit.ly/2SVJLpz adreslerinde bulup
izleyebilirsiniz.

İki uzmanın tespitleri ve anlattıkları birbirine yakındı.
İktidar Partisi’nin (partilerinin?) oyu azalıyordu. Sencar Hoca’nın AKP için
verdiği oran yüzde 30 civarındaydı. Ağırdır %25’e kadar düştüğünü söyledi. Uzun
süren bir iktidardan sonra ve özellikle ekonomik sıkıntılar artarken beklenen
sonuç… Gelişleri bir ekonomik sıkıntı dönemindeydi; öyle görülüyor ki, gidiş de
öyle olacak…

İki uzmanın fikir birliği sağladığı bir başka tespitleri var
ki bu pek beklenen bir şey değil: Seçmen iktidar partisinden uzaklaşıyor fakat
hangi muhalefet partisine gideceğini bilmiyor. Yüzde yirmiler civarında ve
gittikçe büyüyen bir kararsızlar deposu var. İşin tuhaf tarafı, iktidar
küçülürken muhalefet büyümüyor. Tek büyüyen bu kararsızlar deposu. Şimdiden
ikinci büyük parti olmuş kararsızlar!

Niçin?

Niçin? (Niçin sorusu yasaklanmalı. Çok rahat ederim!)

Sencar Hoca biraz da olsa niçinin cevabını verdi. Seçmenin
bir numaralı meselesi ekonomik sıkıntı. İktidarın dış güçler ve benzeri
düşmanlığa dayanan izahları ve aslında sıkıntı yok, refah içinde yüzüyoruz
hikâyeleri artık tatmin etmiyor; inandırıcı gelmiyor. Fakat muhalefette de
seçmenin ekonomi beklentisine ben cevap veririm diyen bir çıkış yok. MetroPOLL,
“Türkiye’nin ekonomik problemlerini en iyi kim çözer?” diye sorduğunda en
yüksek oyu Recep Tayyip Erdoğan alıyor!

Beklenir mi diyorsunuz? Enflasyonun sebebi faizdir gibi
orijinal bir teorinin sahibi iken… Kabinesinde fiyatlar ve döviz yükselirken
enflasyonu düşürme becerisini gösteren bir ekonomi bakanı varken…  Bunlar ciddî değil tabi. Bunlar artık
seçmenin inanmadığı iddialar. Fakat ciddî olan, muhalefetin içinden, insana,
“hah, işte, bu insan ekonomiden anlar ve o bu sıkıntıyı çözebilir” dedirtecek
birinin öne çıkmaması.

Dikkat edin, kimsenin bulunmaması demiyorum. Muhalefet
partilerinin böyle birilerini öne çıkarmaması diyorum. Yoksa CHP’de de ve
bilhassa İYİ Parti’de de birinci sınıf iktisastçılar, hayat hikâyelerinde
geçmiş ekonomik tecrübeleri ve başarıları yazan kişiler var. Fakat ekonominin
bu ağır topları cepheye pek sürülmüyor. Hatta bazıları eskiden daha görünürken,
şimdi arka plandalar. Halkın asıl meselesi ekonomiyken bu garip bir hâl.

Özer Sencar’ın bir bulgusu da şu: Muhalefet partileri
mütecanis değil. İçlerinde hizipler barındırıyor. Parti içinde partiler…

Sonuçta seçmen, hangi siyasî partiyi ve neden istemediğini
biliyor. Fakat hangisini ve niçin isteyeceği hususunda kafası pek net değil.
Öyle ki, sanki iktidar partisi, partileriyle birlikte, ana muhalefet partisi de
oy kaybediyor!

Tekrar niçin

Beşinci Disiplin’in Peter Senge’si, “Niçin’i beş defa sorun”
diyor ya… Benim bu konuda beş soru soracak kadar nefesim yok. Fakat ortaya bir
hipotez atabilirim. Y ve Z kuşakları seçmen nüfusunda gittikçe daha büyük bir
yüzdeyi oluşturuyor. Tarifleri tekrarlayayım: Y nesli 1984- 1996 arasında
doğanlar; Z neslinin doğum günü, 1997’den sonra. Hâlbuki partilerin yönetiminde
de hedeflerinde de bunlar pek yok.

İyi de diyeceksiniz: Bu çok basit bir çözüm, çok basit bir
iddia… Her dönem, her devir için bu söylediklerin söylenebilir. Adem Babamız,
Havva Anamız’a ne demiş? “Nesil bozuldu”, demiş!

Evet, her zaman parti yönetimlerinin yaşı, seçmenlerin
yaşından ileridir. Çünkü yöneticilerin elinde yükselmek, yönetici olmak için
daha fazla zaman vardı; muhakkak ki daha fazla da tecrübe. O halde totoloji mi
yapıyorum.

X, Y, Z

Hem evet, hem hayır. Evet, hep öyleydi. Ama hayır, çünkü
tarihin hiçbir döneminde dünya bu kadar hızlı değişmedi. Tarihin hiçbir
döneminde çocuklar, ana-babalarından bu kadar farklı ortamlarda büyümedi.
Düşünün, Y ve Z nesli cep telefonsuz, İnternet’siz bir dünya görmedi. Onlara
sayısal dünyanın yerlileri deniyor; diğerlerine de muhacirleri. Muhacirler, ne
kadar çabalarlarsa çabalasınlar, yerliler kadar akıcı İnternet dili veya
akıllı-telefon lisanı konuşamıyor. Partiler hâlâ 1980’lerin siyaset geleneğinde
siyaset yapıyor. Keşke öyle olsa; onun da gerisindeki yıllardan gelenler var.
Millî Şef döneminden, Vatan Cephesi döneminden. Köy kahvesinde sohbet
toplantısı yapmayı düşünüyor. En babayiğidi, Özal- Demirel dönemlerindeki
particiliği biliyor. Seçmense bunlar da kim diye soruyor!

Y, Z kuşakları sosyal medyayı gümbürdetecek siyasî ararken,
bizimkiler- siyasetteki bir arkadaşımın tabiriyle- kendi hizbine sadık
çaycı-çorbacı takımını parti yönetimine yerleştirme peşinde.

Benim yarı şaka bir seçim kanunu teklifim vardır. Herkesin
yine bir oyu olsun ama bu bir oyu bir parti veya şahıs lehine kullanabildiği
gibi bir parti veya şahıs aleyhine de kullanabilsin. Artı reyler kadar eksi
reyler de olsun. O zaman kararsız falan kalmaz. Ve galiba seçimi sıfıra alttan
en çok yaklaşan parti kazanır. (Alıntı: Milli Düşünce Merkezi)

Yaşama İz Bırakanlar…

‘’Yok, öyle umutları yitirip karanlıkta
savrulmak… Unutma; aynı gökyüzü altında, bir direniştir yaşamak…’’ (Nazım
Hikmet)

 

 Kim demiş
yaşamın izleri kaybolur diye?

 Bak, o parkta
bin yıldır yaşayan bir sedir ağacı var! Gövdesindeki derin yarıklar, kim bilir
kaç yüz bin sevdanın izlerini saklar?

 Ya şuradaki
asırlık çınara bir bak! Dallarıyla sarmalamış parkın gölgesini, öylesine gurur,
öylesine yücelik yüklü ki, sevdalıların adını dahi bellemiş; her sallanışında
dökülür nice isimler yazılı yapraklar…

 Ya şu selviye
ne demeli? Kimi dallarıyla ne ayıpları gizlemiş besbelli!

 Ya şu küçük
kediciğe ne dersin? Sana sokuluşu dahi bir başka değil mi? Mırıltılı sesiyle,
sevgi saçan gözleri, beni burada unutma der gibi!

 Ya o güzel
bakışlı, sadık dostun karabaş! Unutabilir misin seninle geçen yıllarını,
yüreğine, beynine kazıdığı o dostça bakışların izlerini?

 Ya denizin
pırıltılı dalgalarından, bir yaz rüzgârının dokunuşundan, o kar tanelerinin
masumiyetinden, sonbaharın hüznünden sana kalanlara ne demeli?

 Sadece doğanın,
bu doğa canlılarının bile ardında yaşayan izleri var yaşamına ortak…

 Ya sen!

 Unutabilir
misin?

 İlk aşkını, onun
için sevgiyle çarpan kalbinin her şeye bedel o sesin hecelerini?

 Ya ömrünce sana
hayat arkadaşlığı yapan sevdiceğinin sendeki izlerini…

 Ya da hüznünü
ömrünce sakladığın nice hayal kırıkları için ödediğin bedelleri!

 Gerçek o dur
ki!

 Bilgini,
ilmini, yüreğini katarsan her ne yaptıysan eğer; o asla unutulmaz…

 Bil ki!

 Sen yok desen
de izin kalır; yaşadığın yıllarda her ne yaptıysan bu gezegende…

 Bil ki!

 Yaşadıklarınla
değil, yaptıklarınla anılacaksın! Ya izin kalacak sonsuza dek, ya da o son
nefesten sonra unutulacaksın…

 Dön bak!

 Dön bir bak;
doğup büyüdüğün, yaşadığın ülkenin tarih sayfalarına!

 Kimler gelmiş,
kimler geçmiş dünya denen bu sahneden?

 Kimileri, söz
olmuş anılır asırlar boyunca nesilden, nesile…

 Kimileri çağ
değiştirip, yeni bir çağ açmıştır; orta çağdan, yeniçağa geçişin altında
Atilla’nın adı yazılıdır…

 Kimileri Fetih
olmuş çökmüş üstüne Bizans’ın, son vermiş, küffarın imparatorluğuna; her
sabahında anılır adı İstanbul’da, tarihte izi kalmış Fatih denen atamın.

 Kimileri
şiirlerde, kimileri kitaplarda, kimileri resimde, heykelde, operada, balede,
sanatın her dalına adını yazmış, unutulmazlar arasına katılmış.

 Kimileri mısralara
dokunmuş gönüldaşlar, ozanlar olmuş; Yunus, Hacı Bayram Veli,  Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Âşık
Veyseller gibi isimleri gönüllerimize yazılmış.

 Kimileri her
mısrasıyla yaşıyor şiirlerimizde; unutulmazlar arasındalar şimdi…

 Tıpkı Mehmet
Akif, Arif Nihat Asya, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Cahit Sıtkı Tarancı, Fazıl Hüsnü
Dağlarca, Yahya Kemal Beyatlı, Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet, Rıfat
Ilgaz, Attila İlhan, Can Yücel ve diğer ustalar gibi…

  Ya onca iş adamıyla var olan, giderek gelişen
ülkeme, katkı koyanlar. ‘Koç’ gibi dimdik durup, ülkemi sırtlayanlar. Onlar,
arkalarında bıraktıkları güzel eserleriyle anılır.

 Kimilerinin
ardında ise; halkına yaşattığı tüm acımasızlıklar kalır. Böyleleri ise ancak
tarihin çöplüğünde hatırlanır!

 Ama öyle birisi
vardır ki:

 Yüzyıllar boyunca
bir kez gelmiştir dünyaya, hep öyle kalacaktır.

 O, sadece Türk
Milletine nasip olan bir güneş gibi parlayacaktır.

 Adı altın harflerle
kazınmıştır yüreklerimize.

 Yaptıklarından
sadece biri dahi; bir milletin yoktan nasıl var olduğunu anlatır nesillerden,
nesillere.

 ‘’Boz
yeleli, Mavi Gözlü, Altın Saçlı Son Bozkurttur O’’ adı: Gazi Mustafa Kemal
Atatürk olan.

   Yaşamından,
yaşamımıza kalan en kutsal izi, bu güzel vatandır. 

Döndürür

Zamanı elinde tutan irade,

Hikmetle baharı yaza döndürür.

Farkında olmadan dolunca vade,

Yazı bir hamlede güze döndürür.

Şartlar başkalaşır, değişir düzen;

Selam vermez olur eski baş kızan,

Sanma böyle yazmış kaderi yazan,

Bir el yüreğini buza döndürür.

Muhabbet tutunca gönülde demi,

Belirir sohbetin o an gündemi,

Esrar mekânda mı yoksa günde mi?

Kader yokuşları düze döndürür.

Gel gitler yaşanır gönülde, dilde;

Sonuçta memnundur bülbül de gül de,

Gizli bir şey kalmaz duruşta, hâlde;

Kara yel buharı buza döndürür.

Güçlüyüm, kudretim yerinde dersin;

Desteğim sarsılmaz, derinde dersin;

Yuvam muhkem, başım serinde dersin;

Felek ciğerini köze döndürür.

Karabudak ocak gitse, kül gitse;

Elde kalan çadır gitse, çul gitse;

Benim olan vatan gitse, il gitse;

Töre varsa Türk’ü öze döndürür.

Şehadet ve Gayb Âlemlerinin Dili

     Kur’an:

     Zemin / yeryüzünde
ve gökte gizli Esma-i İlahiye / İlahî İsimlerin manevî / maddî olmayan / içe
ait hazinelerinin keşşafı / keşfedeni, meydana çıkaranıdır.

     Sutûr-i hâdisâtın
/ olayların satırları altında muzmer / gizli ve saklı hakaikın / hakikat,
gerçek ve doğruların miftahı / anahtarıdır.

     Kur’an:

     Başka kelâm ve
sözlerle kabil-i kıyas / kıyası kabil ve mümkün olamaz. Çünkü kelâm ve sözün
tabakaları, ulviyet / yücelik, kuvvet, güzellik ve uygunluğu bakımından dört
menba ve kaynağı vardır.

     Biri mütekellim /
konuşan, biri muhatap / kendisine karşı konuşulan, biri maksat ve biri de
makamdır.

     Edip ve yazarların
yanlış olarak, sadece makamı gösterdikleri gibi değildir.

     Öyle ise, sözü:

     “Kim söylemiş?”

     “Kime söylemiş?”

     “Ne için
söylemiş?”

     “Ne makamda
söylemiş?” sorularını sormak lâzım.

     Yalnız söze bakıp
durmak çok yanlış.

     Madem ki, kelâm /
söz; kuvvetini, hüsnünü / güzelliğini; bu dört menba ve kaynaktan alıyor;
Kur’an’ın menbaına dikkat edilirse, görülecektir ki, Kur’an’ın belâgat derecesi
/ belîğ ve edebî oluşu, ulviyet / yücelik ve hüsnü / güzelliği ancak bu şekilde
anlaşılır.

     Evet, madem kelâm;
mütekellime / konuşana bakıyor; eğer o kelâm / o söz emir ve nehiy / yasaklama
/ yapılmasını istemeyiş şeklinde ise, o söz mütekellimin / konuşanın irade ve
kudretinin derecesini de tazammun eder / içerir.

     O zaman söz
mukavemetsuz / karşı konulmaz, cevap verilemez bir mahiyet alır. Maddî elektrik
gibi tesir eder / etkiler.

     Kelâmın ulviyet /
yükseklik ve kuvveti o nisbette tezayüd eder / artar.

     Evet, söylenen
sözü mücerret / soyut ve ortaya lâlettayin söylenmiş; kimseyle alâkası olmayan
yani ilişkisiz bir söz olarak ele alırsak; umumî / genel bir anlam çıkarsak
bile, zatında doğru olan bu sözün muktezayı hâle binaen / hâlin gerektirdiğine
göre sarf edilişi meçhûl kaldıkça; gerçek sebebi bilinmediği için, sözü tam
yerine oturtamayız.

     Sözü tam olarak
anlamak için, Mütekellimi / Konuşanı bilmeli. Muhatabı / Söylenen Kimseyi
tanımalı. Ne maksatla söylendiğini sezmeli. Son olarak da hangi Makamda
söylendiğini de hesaba katmalı.

     Hadise ve olaylara
bakış da böyle olmalı. Sebepleri, sebep olanları; kısaca cereyan ettiği ortamı
ve olayların arkasındaki asıl faktörü bilmedikçe, sadece görmemiz, sadece şahit
/ tanık olmamız olayı anlamamız için yeterli değildir.

     Bundan dolayıdır
ki, Kur’an; umumiyetle bir hâdise ve olaydan sonra vahyedilmiştir. Ki, iyice
anlaşılsın. Yukarıdaki sözün anlaşılmasını sağlayan dört unsurun yani
Mütekellim – Muhatap – Maksat ve Makamın cevabını verdiğimiz nispette söylenen
sözleri, doğru anlamış oluruz.

     Kur’an:

     Şehadet / gözle
gördüğümüz kâinat denen âlemin ve Gayb yani göremediğimiz, fakat Allah’ın
yarattığı başka âlem ve dünyaların dili ve lisanıdır.

     Yine Kur’an:

     Gözle gördüğümüz /
Şehadet âlemi yani kâinat perdesi arkasında olan Gayb yani göremediğimiz, fakat
Allah’ın yarattığı Başka Dünyalar cihetinden gelen; Rahman olan Allah’ın ebedî
/ sonsuz iltifatlarının ve Sübhan olan Allah’ın ezelî hitaplarının / Allah’ın
yarattıklarına daimî seslenişlerinin de hazinesidir.

Dünya Fay Hattı Geriliyor

Dünya savaşlarını, depremlere çok
benzetirim. Yalnız aralarında bir fark var ki o da şöyle; büyük depremler,
artçı depremleri doğurur, gerçek savaşlarda ise, artçı deprem dediklerimiz (bunlara
öncü deprem de diyebiliriz,) savaşlardan önce gelen sarsıntılardır.

 İkinci Dünya savaşını ele alacak olursak, bu
savaştan sonraki hareketleri daha rahat gözlemleyebiliriz.

Sovyetler Birliği ve Polonya askerlerinin
Berlin’i ele geçirmesiyle Almanya’nın 8 Mayıs 1945’te koşulsuz teslim oluşuyla
birlikte Avrupa’da savaş sona ermiş, Japon orduları ise Amerika Birleşik
Devletleri tarafından yenilgiye uğratılmıştır. Bununla birlikte Japon
Adalarının işgal edilmesiyle Asya’da savaş, 15 Ağustos 1945 tarihinde
Japonya’nın teslim olmasıyla sona ermiştir.

2. Dünya savaşından sonra bir
müddet dünyaya sükût hâkim olmuş olsa da, emperyalist devletlerin eski
alışkanlıklarını devam ettirip, genellikle gelişmekte veya az gelişmekte olan
devletler içerisinde çıkardıkları iç karışıklıklar ve bizzat işgal ettikleri
topraklarda akıttıkları kanın bir türlü durmak bilmeyişidir.

Yani 1945 Yılında biten 2.Dünya
savaşından günümüze kadar geçen 75 yıllık süre de, bazı rejimler çökmüş, bazı
devletlerin sınırları değişmiş, bazıları bölünüp parçalanmış, bazıları da
sınırlarını genişleterek toprak kazanmışlardır.

Bunca akıtılan kanın sebebi
petrol, kıymetli madenler ve din savaşlarıdır. Din savaşları diyorum çünkü
koskoca Avrupa kıtasında az sayıdaki Bosna Müslümanlarının varlığına tahammül
edilememiş, kendilerince medeni! Avrupa’nın gözleri önünde Sırp canilerince
binlerce Bosnalı katledilmiştir.

Ortadoğu petrollerine el koymak,
sınırlarını değiştirmek için ABD başkanı J. W. Bush, İkiz kulelere saldırıları
bahane olarak gösterip, ortaçağ zihniyetiyle: “Haçlı orduları savaşını başlatıyorum.” Sözleriyle tarih, bu
topraklarda yaşayan milyonlarca insanın akıtılan seller gibi kanlarına, binlerce
kadının tecavüzüne yeniden şahit olmuştur.

Olaylar sadece Ortadoğu’da değil,
Çin-Doğu Türkistan, Rusya-Kırım, Hindistan-Keşmir gibi büyük devletlerin
sınırları dibindeki küçük devletleri yutması da ayrı bir mesele.

Afganistan ve Doğu Türkistan
topraklarındaki Uranyum madeni, ABD ve Çin’in iştahını kabartmakta, bu
topraklar üzerinde yaşayan Afgan ve Türklerin gözyaşları yıllardır bir türlü
dinmek bilmez iken, hür dünya yaşanan bu drama sessiz kalmaktadır.

Sovyetler birliğinin insan kasabı
Josef Stalin Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinde Ermeni özerk bölgesi oluşturmak
düşüncesiyle, o bölgeye Ermenileri yerleştirmesi, otuz yıl önce Ermenistan alçakça
saldırılarıyla Karabağ dâhil, Azerbaycan’ın %20 sini işgal etti, o bilgede
yaşayan Türklerin birçoğu katledildi, bir milyondan fazla Azerbaycan Türkü’de
topraklarını terk edip, kaçkın durumuna düşürüldü.

Keza, Türkiye-Yunanistan-Kıbrıslı
Rumlar arasında ki Ege adaları ve Kıbrıs meselesi, Yetmiş yıldır devam etmesine
rağmen bir türlü çözüme kavuşturulamadığı gibi, zaman geçtikçe vaziyet daha da
karmaşık hale gelmiştir. Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Avrupa Birliğine girdikten
sonra bu birliği arka bahçeleri saymışlar,  şımarıklıkları had safhaya ulaşmış ve
Yunanistan göz göre göre Türkiye’ye ait olan adaları işgal edip
silahlandırmıştır.

Peki, dünyanın bu hali sürüp
gidecek mi derseniz; emekli Tuğ General Naim Babüroğluna göre: “evet bu Hâl kâh
vekâlet savaşlarıyla, kâh doğrudan müdahalelerle sürüp gideceğe benziyor.”

Oysa eski İstihbarat Daire
Başkanı İsmail Hakkı Pekin’e göre ise, bu halin devam etmesi imkânsız, 3. Dünya
savaşı kapıda gözüküyor.

Her ne kadar savaşlar milyonlarca
insanın can, mal ve gözyaşı kaybına sebep olsa da, dünya adaletinin bir nebze
de olsa sağlanması için İsmail Hakkı Pekin Paşa’nın görüşü daha ağır basıyor.

Sağlıklı kalın.

Prof. Dr. MUSTAFA ARGUNŞAH ile Türkçe üzerine sohbet.

‘Dil konusunda hassas insanlarımızın sayısını artırmak gerekir.’

 

GİRİŞ:

İnsan kalabalıklarını bir araya toplayan,
onları millet hâline getiren kültürdür. Kültür, bir milleti diğer milletlerden
ayıran özelliklerdir. Kültürün belli başlı unsurlarından biri dildir.  Dil, milleti oluşturan insanlar arasında
iletişimi sağlar. Sevinçlerin ve acıların paylaşılmasında kullanılan en önemli
araçtır. O araç bozulursa,  insanlar arasında
anlaşma zorlaşır. Kültürle alakalı çöküntü başlar ve sonunda millet denilen
topluluk dağılır.

 Türk milletinin dili Türkçedir. Türkçe,
dünyanın en zengin, en mükemmel dillerinden biridir. Doğrusunu söylemek
gerekirse, Türkçe, güzelliğini ve zenginliğini kaybetme eğilimindedir. Dil
konusunda hassas olanlar, Türkçemiz için çalan alarm zillerinden
rahatsızdırlar. Bu kötüye gidişin durdurulması için gayret göstermektedirler.

 Dil, canlı ve dinamik bir yapıya sâhiptir.
Bu yapıyı geliştirecek olanlar; yazarlar, televizyon ekranlarında ve sinemanın
beyaz perdesinde ve de tiyatro sahnelerinde görev üstlenen sanatkârlardır.
Dilin güzellikleri, onlar aracılığı ile geniş kütlelere ulaştırılabilir. Bu
gelişme, dilin kendi kuralları içerisinde kolaya, bayağılığa ve bozulmalara yol
açmadan sağlanmalıdır. Günlük konuşmalarımızda uydurma kelimeler ve hatta
sesler kullanılması, önce güzel Türkçemizi, sonra kültürümüzü en sonunda da
millet olma özelliğimizi tehlikeye sokar.

 Hız, özellikle gençlerimiz için vazgeçilmez
bir tutku. Hız tutkusu, otomobil kullanımında olduğu gibi beraberinde
tehlikeler getirmiyorsa,  insanları;
dikkatsiz, pratik ve rahat olmaya yönlendiriyor.  Güzelim ‘evet’ yerine ‘hı hı’, ‘hayır’ yerine
‘ııh’,  hayret ifade eden ‘Allah –
Allah’, ve ‘Demeyin, veya  ‘Ne
diyorsunuz?’ gibi kelimeler yerine ‘vaavv’ gibi sesler çıkarmak,  ‘dondum kaldım’, veya ‘hayret ettim’ demek
yerine ‘çüş oldum kafadan’, ‘resmen oha oldum’ 
kelimelerini kullanmak… dilimizin son zamanlarda karşı karşıya bulunduğu
felâketlerdir.

 Bu çirkinliklerin bir kısmı kasıtlı olarak
sergileniyor olsa bile büyük kısmı tamamen bir özentiden ibarettir. Özentiler,
işin nereye varacağını, nelere sebebiyet vereceğini düşünmeyenlerin tercih
ettiği zararlı bir rahatlığa yöneliştir. Bir kısım gençlerimiz de bu
davranışlarla, ‘entel’ olunduğunu düşünmektedir.  Entel kelimesi Fransızcadaki entelektüel
kelimesinin rahatlık, kolaylık olsun diye kısaltılmış şeklidir. Entelektüel;
iyi tahsil yapmış, fikrî meselelere ilgi duyan, bilgili, kültürlü, olaylardan
ve gelişmelerden haberdar insan anlamında bir kelimedir. Kullandığı kelime
sayısını çoğaltmak yerine azaltan, hatta kelime kullanmak yerine;  kedi gibi, kuş  gibi bir takım sesler çıkaranlar entelektüel
de, entel de olamazlar.

 

 Oğuz Çetinoğlu: Tarih’ kelimesi Arapça. Nispet eki olan
î de Arapça. Arapça olduğu için tarihî kelimesini kullanmak istemeyenler,
Fransızcadan aparılan  –sel takısı ile ‘tarihsel’
uydurukçasını kullanıp, Türkçeleştirdiklerini zannediyorlar. Altı kaval üstü
şeşhâne…

 Başka
ucubeler de var: ‘Kimi’ kelimesi
ancak kişi ile bağlantılıdır. Eşya, zaman, mekân ve mefhumlarla bağlantılı
kullanılması uygun mu? ‘bazı’, ‘bir kısım’, ‘birtakım’ gibi kelime veya kelime
gruplarının dışlanması doğru mu?

 Prof. Dr. Mustafa Argunşah: Söylediğiniz kavramların dışlandığını
sanmıyorum. Her üçü de en az ‘
kimi
kelimesi kadar kullanılıyor. Bir kavramın birden çok kelimeyle karşılanması
dilde zenginliktir. Hiç kimseyi şurada şunu tercih etmelisin, diye
zorlayamayız. İnsanlar istediklerini kullanabilirler, hepsi de doğrudur.
Aralarında ‘
bazı’ kelimesi Arapça
kökenli, ben bazen ‘
bazı’yı bazen de
kimi’yi kullanıyorum. ‘Bazen’ yerine de ‘kimi zaman’ dediğim oluyor. Böylece tekrara düşmüyorum, daha zengin
bir kelime dağarcığını işleterek ifademi güçlendiriyorum.

 Çetinoğlu: Haklısınız,
‘zorlayamayız’ Fakat ‘Türkçe uzmanı veya Türkçe hassasiyetine sâhip kişiler
olarak doğrusunu söylemez isek, Türkçenin yozlaşmasına, yıpranmasına göz yummuş,
böylece kendi kültürümüze ihanet etmiş oluruz.’ diye düşünüyorum.  Fakat
Herhalde,
kimi’ kelimesinin ‘kişi’ ile olan bağlantısını bir kenara
bırakıp, ‘kimi evler’, ‘kimi sokaklar’ demiyorsunuzdur…

 Peki, ‘Santim’ yerine ‘cm’ yazılmasını nasıl
karşılamak gerekir
?

Argunşah: Bu tür kısaltmalar yanlış yapıldı ve maalesef yerleşti.
Buna benzer çok sayıda kısaltma var. Hâlbuki biz Batıdan aldığımız kelimelerin
kısaltmalarını yaparken Türkçe telaffuzlarını dikkate almalıydık. Mesela 19.
yüzyıl metinlerinde kullandığımız alıntı ‘nomero
kelimesinin kısaltması olan ‘no’ öyle
yerleşti ki… Bugün hiç kimse ‘nomero
demiyor ama ‘no’yu herkes kullanıyor. Türkçede ‘numara’ kelimesini kullanıyoruz, kısaltması da ‘nu’ olmalıydı. Yaygınlaşan yanlışları
düzeltmek mümkün olmuyor sonra. Millî Eğitim Bakanlığı da okullar vasıtasıyla
bu yanlışları yaygınlaştırdı. Toplumda yukarıdan aşağıya bir dil bilinci
olmayınca Türkçenin başına bu tür gariplikler geldi maalesef.

 Çetinoğlu: Herkes kullanıyor’ şeklinde bir
genelleme yerine, ‘dil hassasiyeti
olmayan kişiler kullanıyor
’ demek daha doğru olur gibime geliyor. Başka bir
mesele:  Türk alfabesinde yalnız harfler değil, rakamlar da vardır. ‘IV. Murat’,
‘XVI. Lui’ gibi, Romen rakamlı yazılışları makul karşılamalı mıyız
? Madem
ki Türk Alfabesi’ni kullanıyoruz, Türk rakamlarını tercih etmemiz daha mantıklı
daha millî değil mi?

 Prof. Argunşah: Bunlar birer imla meselesi. Ben şahsen yüzyılları
yazarken de Arap rakamlarının kullanılmasından yanayım. Fakat Romen rakamlarını
kullanmak Türkçede öyle yaygınlaşmış ki şimdi kalkıp ‘
4. Murat’ yazsam nasıl karşılanır acaba? Yaygın yanlışları
düzeltmek gerçekten zor, bunlarla yaşayıp gideceğiz galiba. Yahut sizler gibi
dil konusunda hassas insanlarımızın sayısını artırmak gerekir. Bu hassasiyeti
toplumun her kesimine yaymalıyız. İpin ucu Millî Eğitimin elinde. Onlar isterse
bu meseleyi birkaç yıl içinde çözebilirler. Yeter ki istesinler!

 Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Bu
meseleleri ele alışımın sebebi, sorumlu makamlara hatırlatmak, doğru ve güzel
Türkçe kullanımına vesile olmaktır. Şahısların hassasiyeti faydalı ise de
Özellikle Türk Dil Kurumu (TDK) yetkililerinin hassasiyeti şarttır. Böylece
TDK’ya da müşterek mesajımızı iletmiş olduk.

 Hoşgörünüze
güvenerek bir hususu belirtmek mecburiyetindeyim. ‘Çoğunluk veya bulunduğumuz çevredeki herkes sigara içiyor veya zararlı
alışkanlıklarını terk etmiyor
’ diyerek
biz de
onlar gibi yapmak mecburiyetinde değiliz.
Sorumluluğumuzu
müdrik olmalıyız.

 Prof. Argunşah: Bu yaygın kullanımı Türk Dil Kurumu da Yazım Kılavuzu’na yansıtmış. Kılavuz,
Romen rakamlarının yüzyıllarda, hükümdar adlarında, tarihlerde ayların
yazılışında, kitap ve dergi ciltlerinde kullanıldığını belirtiyor. Yaygınlık
kazandığı için bundan geri dönüş mümkün değil. Hepimiz Kılavuz’a uyarak dilde
farklı yazımları, yani kargaşayı önlemiş oluruz.

 Çetinoğlu: TDK resmî ve saygın
olması gereken bir kurumumuz. Resmî kurumlara karşı sorumlu olanları, İmla
Kılavuzlarında belirtilenlere riâyet etmekte mâzur görmek mümkündür.

 Efendim,
farklılıklara saygı duymak gerek de, yanlışlara saygı duyulamaz. Saygı duyulan
kişilerin isimlerini; ‘Efendi’, ‘Bey’, ‘Beyefendi’, ‘Hanım’, ‘Hanımefendi’ gibi sıfatlarla bir arada
söylemeyi alışkanlık hâline getirmiş bir kültürün mensupları olarak; cihanın
saygısını kazanmış padişahlarımızı; ‘Üçüncü
Selim’
, ‘Dördüncü Murad’ veya
‘Abdülhamid’ diyerek anmamız hoş karşılanabilir mi?

 Prof. Argunşah: Karşılanmaması gerekir. Fakat artık hepimiz
alışmışız bu tür kullanımlara. Moda tabirle söylersek ‘
kanıksamışız’, aslında ‘kanıksatılmışız’.
Bunları duyunca kulaklarım tırmalanmıyor. Duyduğumuz sözler kulağımızı
tırmalamıyorsa artık yaygınlaşmış ve toplumun büyük kesimi tarafından kabul
görmüş, demektir. Biz büyük bir medeniyet yaratmış bir milletin çocuklarıyız.
Medeniyetimizin dili olan Osmanlı Türkçesi çok zarif bir dildi. Çok işlenmiş
bir şehir diliydi, aydın diliydi. Kime nerede, nasıl hitap edilmesi gerektiğini
bütün inceliğiyle ortaya koymuştur. Atalarımız da bu konularda çok hassastılar.
Günlük konuşma dilinde ‘
Abdülhamit
desek de yazı dilinde mutlaka unvanlarını kullanmalıyız. ‘
Sultan Abdülhamit’ veya ‘Abdülhamit
Han
’ gibi sıfat veya unvan kullanmayı alışkanlık hâline getirmeliyiz.
Okullarımızda bu tür kullanımlara hiç dikkat çekilmiyor. İtiraf etmeliyim ki,
Türkçe öğretmenleri olarak biz de dilimizin bu inceliklerine yeterince dikkat
etmiyoruz.

Çetinoğlu: Toplumumuzda, ‘Alkolik’ler, olduğu gibi ‘yanlışkolik’ler de var… Ve bunlar, resmî
makamların, Türk dilini korumakla vazifeli kurumların ürünü…

Deveye,
boynun eğri’ diyenler, ‘nerem doğru ki? diye karşılık almış.

 Rakamlarla
ilgili kaideler tamamen unutuldu. Bir karmaşa yaşanıyor.  14.268,25 TL yerine 14,268.25 TL, % 25,47
yerine yüzde 25.47 yazılıyor. 12,5 milyon şeklindeki yazılışla; 12.500.000 mi
denilmek isteniyor, yoksa 12.500.000.000 mu? Kimileri 14 bin 925 şeklinde
yazıyor. Bu konuda bir standardımız yok mu? Yok ise olmalı değil mi?

Argunşah: Rakamların yazılışındaki farklılıkları ve kuralsızlıkları
ortadan kaldırmak için TDK Yazım Kılavuzu, bu konuda bir kural belirlemiş. O
kuralda, beş ve beşten çok rakamlı sayılar sondan sayılmak üzere üçlü gruplara
ayrılarak yazılır ve araya nokta konur, diyor. Kılavuz’da sayıların yazılışıyla
ilgili bölüm çok açık. Bu konuyla ilgili de Yazım Kılavuzu esas alınarak
kargaşa çıkması önlenebilir.

 Okullarımızda dilimizin
kurallarını iyi öğrettiğimizi iddia edemeyiz. Türkçenin yazım kuralları tespit
edilmiş ve kılavuzlara konulmuş. Fakat milletçe kılavuz ve sözlük kullanma
alışkanlığımız yok. 20.000.000’dan fazla öğrencisi olan Türkiye’de kaç kişinin
evinde yazım kılavuzu ve sözlük var? Kaç öğrencimiz yazımında veya anlamında
tereddüt ettiği kelimenin doğrusunu öğrenmek için kılavuz veya sözlüğe bakar?
Çok az. Bunu satış rakamlarından biliyorum. Öğrencilerimize sözlük kullanma ve
kılavuza bakma alışkanlığı kazandırmalıyız. Bu çok önemli bir konu.
Öğretmenlerimiz bu konuda gerekli hassasiyeti göstermelidir. Sözlüğe
bakılmayınca öğrencilerin kelime hazinesi genişlemiyor, yeni kelime öğrenme
çabasına girmiyorlar. Kitap okumadıkları için de ders kitaplarındaki ve
testlerdeki kelimeler onların kelime dağarcığını oluşturuyor.

 Çetinoğlu: Türkçe ile ilgili
bütün dertlerimizi özetlediniz. Teşekkür ederim. Kısa bir ekleme yapacağım:
Öğrencilerimize imla kılavuzu kullanmayı alışkanlık hâline getirmeden önce,
farklı yıllarda yayımlanan farklı imlâ kılavuzlarındaki çelişkileri, birbirini
nakzeden farklılıkları ortadan kaldırmalıyız. Ortaokulda beden eğitimi hocamız,
yanlış kullanılan veya telaffuz edilen bir kelime için bizi ikaz ederdi.
Günümüzde beden eğitimi hocalarının da sözlükleri, imla kılavuzları yok
galiba… 

 Efendim,
Bütün dünya dillerinin, yabancı
dillerden kelime aldığı
’ gerçeği gerekçe gösterilerek, Türkçemizin
İngilizce ve Fransızca kelimelerin istilasına mâruz kalmasına göz yumulabilir
mi?

 Prof. Argunşah: Tabii ki yumulmamalıdır. Bütün dünya dilleri
yabancı dillerden kelime alır. Bu bir gerçektir. Fakat bunun arkasına sığınarak
dilimizin kirlenmesine karşı duyarsız kalmak doğru bir tavır değildir.
Cumhuriyet döneminde Arapça ve Farsça kelimelerin atılmasında gösterdiğimiz
duyarlılığı Batı kökenli kelimelerin girmesi hususunda gösteremedik. Türkçenin
yukarıdaki sorularda örneklendirdiğiniz problemleri bulunmaktadır. Fakat asıl
mesele Batı kökenli, özellikle de İngilizce kelimelerin dilimizi istila etmesine
karşı göz yumuyor olmamızdır. 21. yüzyılda artık Fransızca kelime girmiyor
Türkçeye. 19. yüzyılla 20. yüzyılın ilk yarısında çok sayıda Fransızca kelime
girdi zaten. Yeni basılan
Türkçe Sözlük’te
5.537 Fransızca kökenli kelime var. 6.512 Arapça kökenli kelimeden sonra ikinci
sırada. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da İngilizce kelimeler bütün dünya
dillerini işgale giriştiler. Türkçe de bundan yeterince nasibini aldı. Fakat
İngilizce kelimeler henüz günlük dilde Fransızcalar kadar yaygınlaşmadı, edebiyat
eserlerine girmedi. Bahsettiğim sözlükte 513 İngilizce kökenli kelime var.
Fransızcanın %10’undan az. Şimdi toplumumuzun bütün kesimlerince İngilizce
kelimelerin dilimizi işgaline karşı bir savunma hattı oluşturma zamanıdır.
Biraz daha oyalanırsak zaman geçmiş olabilir. Tavır koyma, önlem alma zamanı
şimdidir. Bu zamanı geçirmemeliyiz. İngilizceden girecek her kelimeye karşı
hızla Türkçe kelime türetmeli ve bunu okullar, edebî eserler ve basın yoluyla
yaygınlaştırmalıyız.

 

Çetinoğlu: Teşekkür ederim
Hocam. Acı hakîkati çok net bir şekilde özetlediniz. Bu söyledikleriniz kalın
harflerle yayınlanacak…

 

 

 

PROF. DR. MUSTAFA
ARGUNŞAH

1961’de Tokat’ta doğan Prof. Dr. Mustafa Argunşah ilk ve orta
öğrenimini bu şehirde tamamladı. 1979 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kaydoldu. 1982-1983 döneminde
okulunu bitirdi. Aynı yıl Marmara Üniversitesi’nde yüksek lisansa başladı.
Aralık 1983’te Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinin açmış olduğu
Türk Dili araştırma görevliliği imtihanını kazandı ve Ocak 1984’te bu
fakültede göreve başladı. Marmara Üniversitesi’nde, merhum Prof. Dr. Mehmet
Akalın’ın danışmanlığında 1986 yılında ‘Şükrî-i
Bitlisî, Selimnâmesi ve Eserdeki Doğu Türkçesi Unsurları
’ isimli yüksek
lisans ve Muhammed b. Mahmud Şirvanî, Tuhfe-i Murâdî, (İnceleme-Metin-Dizin)
isimli doktora tezini 1989 yılında tamamladı.

 

15 Aralık 1988’de Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk
Dili ve Edebiyatı Bölümüne öğretim görevlisi olarak tayin edildi. Doktorasını
tamamladıktan sonra aynı bölümün Türk Dili Anabilim Dalında 1989 yılında
yardımcı doçent oldu. 20 Ekim 1995’te bilim imtihanını vererek doçent
unvanını aldı. 23 Mart 2001 tarihinde ise aynı bölümde profesörlük kadrosuna
tayin edildi.

 

15 Eylül 1998-31 Temmuz 2000 tarihleri arasında yaklaşık iki yıl
KKTC’de Doğu Akdeniz Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı Bölümünde misafir öğretim üyesi olarak çalıştı. Halen Erciyes
Üniversitesindeki görevine devam etmektedir. Basılı kitaplarının yanında ilmî
dergilerde çok sayıda makale, bildiri ve tenkit-tanıtma yazıları da bulunan
Prof. Dr. Mustafa Argunşah’ın yayınlanmış eserleri:

 

Telif
kitaplar:

Gagauz Türkleri,
Dil-Târih-Folklor ve Halk Edebiyatı:
(Harun
Güngör ile birlikte) Ankara, 1991.

Dünden Bugüne Gagauzlar: (Harun Güngör ile birlikte) Ankara, 1993.

Şükrî-i Bitlisî,
Selim-nâme:
Kayseri, 1997.

Gagauzlar: (Harun Güngör ile birlikte) İstanbul, 1998.

Muhammed bin Mahmud
Şirvanî, Tuhfe-i Murâdî:
(İnceleme, Metin, Dizin)
Ankara, 1999.

Kirdeci Ali, Kesik Baş
Kitabı.

The Gagauz: (Harun Güngör ile birlikte) 
Londra, 2001

 

Yayıma
hazırladığı eserler (Redaktörlük):

Milletlerarası Hoca Ahmet
Yesevi Sempozyumu (26-29 Mayıs 1993) Bildirileri
: (Abdulkadir Yuvalı ve Ali Aktan ile birlikte)  Kayseri, 1993.

Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’nin Kuruluş ve Gelişmesine Hizmeti Geçen Türk Dünyası Aydınları
Sempozyumu (23-26 Mayıs 1996) Bildirileri:

Kayseri, 1996.

Kayseri ve Yöresi Kültür,
Sanat ve Edebiyat Bilgi Şöleni (12-13 Nisan 2001) Bildiriler:
(İsmail Görkem, Hülya Argunşah ve Atabey Kılıç ile birlikte)  2 cilt, Kayseri, 2001

 

Tercüme
ettiği eser:

    Kırım
Tatarcasında Yapım Ekleri
(İlhan Çeneli)  Ankara, 1997.

 

İbretlik Bir Ders

0

Hülagü Han, Moğol İmparatorluğu’nun
kurucusu Cengiz Han’ın torunu, İlhanlı Devleti’nin kurucusu Mengü Kağan’ın
kardeşidir.

1255 yılında ağabeyi Mengü Han tarafından
Ortadoğu’da henüz ele geçirilmemiş toprakların fethedilmesi için
görevlendirilir.

Hülagü, 1258 tarihinde Bağdat’a girerek
Abbasi Halifesi Mutasım’ı keçeye sarıp Moğol atlarının ayakları altında
ezdirerek öldürtür. Şehirde katliamlara başlar ve şehri yağmalatır. Kadın,
yaşlı, çocuk, hamile demeden bazı kaynaklara göre 200 bin, bazı kaynaklara göre
de 400 bin kişiyi katleder.

Cami, hastane, saray ne varsa hepsini yakıp
yıkıp yok eder. Kütüphaneleri ve tarihi eserleri yakar, yıkar. Milyonlarca dini
ve ilmi eserin büyük bir kısmını Dicle Nehri’ne attırır. Hülagü’nün zalimliğini
ve acımasızlığını anlatmak için Dicle Nehri’nin günlerce kan ve mürekkep aktığı
söylenir.

Hülagü bir gün, şehrin dışına kurduğu
karargâhında, o beldenin en büyük âlimi ile görüşmek istediğini bildirir.

Bu haber, âlimler arasında korku ve
endişeye sebep olur. Kimse Hülagü tarafından öldürülmek korkusuyla bu davete
icabet etmek istemez.

Bu haber zamanın genç âlimlerinden Kadıhan’a da ulaşır. Kadıhan ufak tefek,
tıfıl bir genç olup daha henüz sakalı bile çıkmamıştır.

Daveti kabul ettiğini söyleyerek, Hülagü
ile görüşmeye gidebileceğini ve bunun için de kendisine bir deve, bir keçi, bir
de bir horoz verilmesini ister.

Böyle bir fedainin ortaya çıkması ulema
sınıfını ziyadesiyle rahatlatır. Çünkü bir kurban bulunmuştur.

Hülagü’nün şerrinden korkan ulema sınıfı bu
isteği hemen yerine getirir.

Kadıhan, hayvanlarla birlikte çadıra varır.
Hayvanları çadırın dışında bırakarak içeriye girer ve kendini tanıtarak, davet
üzerine görüşmek üzere geldiğini söyler.

Hülagü, genci şöyle tepeden tırnağa süzer
ve beklediği tipte biri olmadığını görerek, “Bana göndermek için bula bula seni
mi buldular, gönderecek başka birini bulamadılar mı?” diye sorar.

Kadıhan gayet sakin bir şekilde “Görüşmek
için iri yarı, boylu boslu birini istiyorsan, bir deve getirdim. Sakallı birisi
ile görüşmek istiyorsan, bir keçi getirdim. Eğer gür sesli birisiyle görüşmek
istiyorsan horoz getirdim. Üçünü de çadırın önüne bıraktım. Onlarla
görüşebilirsin” der.

Hülagü, genç delikanlının verdiği bu cevap
üzerine,karşısındakinin sıradan biri olmadığını anlar ve“şöyle otur bakalım”
diyerek, kendisine yer gösterir ve ilk sorusunu sorar. “Söyle bakalım, beni
buraya getiren sebep nedir?” diye sorar.

Kadıhan gayet sakin bir şekilde; “Seni
buraya bizim amellerimiz getirdi. Allah’ın bize verdiği nimetlerin kıymetini
bilemedik. Esas gayemizi, Allah’a kul olmayı unutup makam, mevki, mal mülk
peşine düştük. Zevk ve sefaya daldık.  Bütün bunların neticesi olarak Cenab-ı Allah
da bize verdiği nimetleri geri almak üzere seni gönderdi” der.

Hülagü ikinci sorusunu sorar: “Peki, beni
buradan kim gönderebilir?”

Bu soruya verilenen cevap çok dikkat çekici
olup, oldukça da manidardır.

“O da bize bağlı. Biz benliğimize dönüp ne
kadar kısa zamanda toparlanıp, bize verilen nimetin kıymetini bilir, zevk ve
sefadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçersek işte o zaman
sen buralarda duramaz gidersin.”

Günümüzde
İslam Alemi ne kadar perişan ve dağınık bir durumda ise, emin olunuz ki, bunun yegâne
müsebbibi İslam Ülkelerinin kendileridir.
Şöyle ki,

Bugün İslam Ülkelerine şöyle bir baktığımız
da görünen manzara tam bir perişanlık arz etmektedir.  Bir kısmı istisna tutulacak olursa, bütün
İslam ülkeleri birbirleri ile mücadele halinde bulunmaktadır. Bu da yetmiyormuş
gibi, maalesef bazıları da Batının uşaklığına soyunup, Siyonist İsrail’le bile
iş birliği yapmaktan imtina etmemektedirler. İşin daha da üzücü tarafı ise,
bazı İslam Ülkeleri açıktan Türkiye düşmanlığı yapmaktadırlar. O Türkiye ki,
Dünyanın neresinde haksızlığa maruz kalan, ezilen bir mazlum varsa onların
yardımına hiçbir karşılık beklemeden koşmaktadır.

 Bu
cümleden olarak, İslam Ülkelerinden başta
Mısır, Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn
gibi ülkeler olmak üzere, Filistin
davasına ihanet etmek pahasına, Siyonist İsrail’in yakın dostu olmuşlar, buna
mukabil bütün Müslümanlara kol kanat germeye azami derece de gayret eden
Türkiye’ye açıktan muhalefet eder hale gelmişlerdir. İşin daha da üzücü tarafı ise,
Afganistan, Irak, Suriye ve Libya gibi İslam Ülkeleri yakılıp yıkılırken, bu
ülkeler de bir milyonun üzerinde kadın, kız, çocuk acımasızca katledilirken,
milli varlıkları yağmalanırken, maalesef İslam ülkeleri bu duruma sadece
seyirci kalmışlardır.

İslam Ülkeleri böyle de Türk Cumhuriyeti
Devletleri sanki faklı mı?  Onlar daha
bin beter bir vaziyette bulunmaktadırlar. Bilindiği üzere bugün can
dostumuz Azerbaycan
ile Ermeni
Çeteleri arasında kıyasıya bir savaş yapılmaktadır.
Azerbaycan 30 yıldan bu
tarafa Ermeni işgali altında bulunan Karabağ topraklarını kurtarabilmek için
büyük bir mücadele vermektedir. Biz Türkiye olarak, kayıtsız ve şartsız, her ne
şekilde olursa olsun, Azerbaycanlı Türk kardeşlerimizin yanında olduğumuzu
açıklamış bulunmaktayız. Yapılan bu taahhüt de lafta   bırakılmayıp maddi ve manevi her türlü destek
verilmektedir.

Türkiye sahip olduğu kıt imkanlara rağmen,
din kardeşlerine ve Azerbaycan’a yardım etmeye gayret ederken, diğer Türk
Cumhuriyetleri ne yapıyor? En az 126 yıl Rus esaretinde kalmış, başta Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan olmak
üzere bazı ülkeler Azerbaycan’a karşı
tavır aldılar. Bu devletler,
azılı
bir Türk düşmanı olan, Ermenistan’ın
tarafındalar.
Bunlar utanmadan,
sıkılmadan, hiçbir vicdan azabı duymadan Ermenistan’ı desteklediklerini
açıklamış bulunmaktadırlar. Bu durum karşısında ne diyeceğimi bilmiyorum.
Üzüntüm sonsuzdur.

Bu arada İran’ı da unutmuş değilim. İran’dan
da bahsedeceğim, fakat hangi gruba dâhil edeceğimi bilemiyorum. Suriye’de bir
milyona yakın kendi vatandaşını acımasızca katleden, nüfusunun yarıdan fazlasını
mülteci duruma düşüren, eli kanlı katil Beşar Esed’e destek veren bir ülkeye
bir İslam ülkesi denebilir mi bilmiyorum. Herhalde dense dense nevi şahsına
münhasır bir İslam ülkesi denebilir.

Diğer taraftan bünyesinde 20 milyondan
fazla Azeri Türk’ü barındıran bir İran, kardeşlik hukukunu bir tarafa
bırakarak, Azerbaycan- Ermenistan
Savaşında gözünü kırpmadan Ermeniler tarafını desteklediğini, hiçbir şekilde
saklamaya, gizlemeye lüzum görmeden açıkça beyan etmektedir. Bu haliyle Türk
Cumhuriyetleri grubuna da dahil edilmesi imkân dahilinde bulunmamaktadır.

 Bu
durumları nazarı itibara alarak, İran’ı Allah’a havale etmekten başka çare
bulamıyor ve yazımı ŞURA Suresinin
30. Ayetinin meali ile bitiriyorum:“Başınıza
gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir.”
 

Not.
Kısmen, İlayder’in yazısından alıntı yapılmıştır.             

Adalet Mülkün Temeli, Yaşamın Güvencesidir.

    Son dönemde ülkemizde en çok konuşulan kelime, en çok yorum yapılan kavram, adalettir!

    Bu süreçte adaletle ilgili yapılan açıklamalar değerlendirildiğinde; günümüze damgasını vuran türlü adaletsizliklerin yanı sıra örnek alınacak adaletli uygulamalar da yok değildir.

   Ama evlerimizde, sokaklarımızda, okullarımızda, iş yerlerimizde, açık oturumlarda, siyasi söylemlerde adeta her yanımızda bu kavram konuşulmaktadır:

   Hak, hukuk, adalet…

   Neden?

   Çünkü insanların öncelikle yaşadığı ülkenin adalet sistemine, bu sistemin uygulamalarına güvenmesi gerekir. 

   İşte bu güven ülkemizde çok aşındı, aşındırıldı da ondan…

   En azından son beş yılda ülkemizde yaşanan olaylara bir bakınız! 

   Bu olayların sonucunda yasal uygulamaları bir gözden geçiriniz. Özellikle de ifade, yazım özgürlüklerinin nasıl engellendiğini, pek çok gazeteci, yazar ve akademisyenin uğramış olduğu adaletsizlikleri görürsünüz.

   Özellikle FETÖ alçaklarının adalet sistemimize vermiş olduğu zararı ne anlatmak, ne de yazmak mümkündür. 

  O süreçte ahlak ve vicdanını FETÖ denen o salya sümüklü meczubu teslim etmiş hâkim ve savcıların yandaş kararlarının ülkemizin adalet sistemine pırıl, pırıl insanlarımıza vermiş olduğu zararın izleri, yıllar geçse de unutulmuş değildir.

 Unutulmasın ki:

 Bir ülkede adalet varsa, ahlak vardır.

 Adaletin, ahlakın olmadığı bir yerde yaşama güven de kalmaz.

 Özgürlüklerine hiçbir gem vurulmadan doyasıya yaşayan insanların bulunduğu ülkeler mutluluklar diyarıdır, o ülkeler aydınlık yarınlara hızla yelken açar, zengin ve müreffeh bir ülke olur.

 Türk milleti de özgürlüğü uğruna tarih boyunca pek çok bedeller ödemiştir. Hak ve adalet sistemiyle güven duyduğu bir ülkede yaşamak en temel hakkıdır.

   O nedenledir ki, insanlarımızın adalet sistemimize karşı duydukları güveni güçlendirecek yeni tedbirlerin alınmasına ihtiyaç vardır.

  Bir düşünün! 

  Özgürce yaşamın tanımına en çok yakışan şey sizce nedir? 

  İnsanca yaşamanın tüm güzellikleri mi?  

  Yaşamımıza heyecan katan aşklarımız mı, sevdiklerimiz mi? 

  Ya da, hayatımız boyunca elde ettiğimiz mal varlıklarımızdan kaynaklanan zenginliklerimiz midir? 

  Sizce hangisidir?

  Ama tüm bu değerleri, tüm bu güzellikleri yaşayacağımız yer vatanımız değil midir? 

  Ancak adaletli bir düzeni olmayan, adalete yeterince güven duyulmayan, özgürlükleri kısıtlanmış bir vatan da mutlu bir yaşam olur mu?

 Türk Milleti bu son vatan topraklarımızda güven veren bir adalet sistemi ile özgür ve mutlu yaşamayı sonuna kadar hak etmiş; binlerce yıllık varlığından bugüne, bu yaşlı dünyaya adaleti ile örnek olmuş büyük bir millettir.

 Kurmuş olduğumuz nice devletler; 

‘’Adalet Mülkün Temelidir’’ şiarıyla yaşamış, yönetilmiştir.    

 “Ülkeler çeşitlidir, fakat uygarlık birdir.” 

   Uygarlığın temeli kültür alışverişidir. Kültür seviyesinin yüksekliği, bir ülkenin geleceğini aydınlatan güneş gibidir. 

   Kültür seviyesini destekleyen, geliştiren güç ise modern hukuk prensipleridir. Çağdaş hukuk zihniyetine ulaşabilmek, modern hukuk prensiplerinin uygulanması, bağımsız yargı kararlarıyla mümkündür. 

   Bu zihniyetin temel prensibi, “milli egemenlik” ilkesidir ve bu ilke zaruri olarak “dogmaların etkisiz kılınmasını’’ gerektirir. Hukukta dogmaların etkisiz kılınmasını sağlayacak araç ise “laiklik” ilkesidir.    

   1926 yılında hukuk reformunu başlatan Atatürk’ün gösterdiği gelişmiş ülkeler hedefine ulaşabilmemiz ise; yargı sistemimizin çağdaşlığı ve adalete duyulan güvenin güçlenmesiyle sağlanacaktır. 

   Onun içindir ki:

   Adalet mülkün temeli, yaşamın güvencesidir.

Dün, Bugün ve Yarında Kur’an

Kur’an: Bütün esas / asıl, mühim / önemli bahis, mesele ve
konulardan söz eder.

     Tüm kâinatı /
evreni bir saray gibi nazara verir.

     Sanki dünya ve
ahiret; bu sarayın iki odası gibidir. Birbirine karşı açılıp kapanır.

     Yeryüzü ise bu
sarayın bahçesi hükmünde.

     Semayı / göğü ise,
yıldız denen lâmbalarla süslendirmiş ve aydınlatmıştır.

     Mazi / geçmiş ve
müstakbel / gelecek; gece ve gündüz yerindedir.

     İnsanın fiil,
hareket ve işlerinin zaptu rapta / kayda alındığı iki levhadır.

     Ezel ve ebed, dün
ve yarının karşılığıdır.

     İşte insan, geçmiş
ve geleceğin, yani dün ve yarının ortasında, yani bugünde / hâlde bulunmakta.

     İşte Yüce Allah,
bütün bunları Kur’an’da şânına lâyık ve uygun bir şekilde beyan etmekte.

     Evet Kur’an; şu
kâinatı yapan, idare eden, işlerinin fihristesini / listesini,

     Bir bakıma
programını yazan, gösteren bir Zâtın / Allahın beyanına yakışır bir tarzdadır.

     Ve bu yazış, beyan
ediş ve İlahî anlatışta,

     Hiçbir cihetle
yapmacık ve gösterişli bir ifadeye rastlanmıyor.

     Böyle bir
zorlamaya hayat hakkı tanınmıyor. Taklit şüphesi de akla gelmiyor.

     Başkasının hesabına
da -haşa- kaleme alınmış değil.

     Onun yerine
kendini koymuş gibi, bir hilenin de en ufak emaresine rastlanmıyor.

     Kur’an’ın
tamamında, tam bir ciddiyet hâkim. Safvet / temiz oluş ve arılık var.

     Özellikle saf,
berrak, parlak beyanı açık seçik ortada.

     Nasıl ki, gündüzün
ziya ve ışığı: “Güneşten geldim.” der. Kur’an da:

     “Ben Hâlik-ı
Âlemin / Âlemin Yaratıcısının beyanıyım ve kelâmıyım.” demekte.

     Dünya âdeta antika
sanatlarla süslendirilmiş olarak vasfedilebilecek,

     Her biri bir ilmin konusu olabilecek
şaheserlerin yer aldığı İlahî bir sergi.

     Allah, dünyayı
lezzetli nimetlerin sunucusu olan meyve ve sebzelerle donatmıştır.

     Bunu yapan Zât;
büyük ve eşsiz bir sanatkârdır.

     Nimetler ihsan
edici, nimetler verici ve çok kerîmdir. 

     İşte bu
vasıflarından dolayı acip sanatlarını, kıymetli nimetlerini, dünya yüzünde
sergilemekte.

     Güzelce düzmekte
olan bir Sâni’ yani sanatkârca yaratandır.

     Tüm bunları yapan;
Mün’im / Nimet Verici bir Zâttan başkası olabilir mi?

     Evet Kur’an’ın
nazarında dünya bir zikirhane, bir mescit, İlahî sanatların temaşa ve seyir
yeri.

     Dünyayı, kâinatı
böyle niteliyen; beyanı mucize olan Kur’an acaba kime yakışır?

     Kimin kelâmı
olabilir?

     Allah’tan başka
kim bunlara sahip çıkabilir?

     Ve bunları nazara
veren Kur’an kimin sözü olabilir?

     Dünyayı aydınlatan
ziya / ışık, Güneş’ten başka hangi şeye yakışır?

     Kâinat tılsımını
keşfedip âlemi ışıklandıran Kur’an’ın beyanı da,

     Ezelî Şems yani ezelî
Güneş hükmünde olan Allah’tan başka kimin nuru / ışığı olabilir?

     Kimin haddine
düşmüş ki ona bir nazîre / benzer getirebilsin.

     O’nun taklidini
yapabilsin.

     Çünkü, Amerikalı
Filozof Karlayl (Carlyle)’in dediği gibi:

     “Kur’anı bir kere
dikkatle okursanız, O’nun hususiyetlerini izhara (belli edip göstermeye)
başladığını görürsünüz. Kur’anın güzelliği diğer bütün edebî eserlerin
güzelliklerinden kabil-i temyizdir. (Kur’an’ın farkını, üstün ve diğer edebî
eserlerden çok yüksek, eşsiz ve benzersiz bir eser olduğunu hemen anlarsınız.)

     “Kur’an’ın başlıca
hususiyetlerinden biri, O’nun asliyyetidir. (Allaha ait oluşu O’ndan gelişi,
O’nu anlatışı, O’ndan haber verişidir.) Benim fikir ve kanaatime göre Kur’an;
serapa (baştanbaşa) samimiyet (içtenlik) ve hakkaniyet (gerçekler ve
doğrular)la doludur. (Çünkü) Hz. Muhammed’in cihana tebliğ ettiği davet, hak ve
hakikattir.”

Dengelenmemiş ve Adil Olmayan Güç

Adalethaklının güçlü olduğu halin adıdır. Demokrasi ise temel insan hak ve
özgürlüklerinin güvence altına alınmış olduğu bir rejimin adıdır.
 

1950′ dan sonra tek başına iktidar şansı bulan üç partiden birinin
adının 
Demokrat idi.
Diğer iki partinin adlarında 
adalet kelimesinin geçmesi tesadüf olmayıp,
halkın 
demokrasi ve adalet özlemlerinin bir yansıması olsa gerek.

Demokrasilerde asıl olan devleti teşkil eden Yasama, Yürütme ve Yargı
güçlerinin ayrı olmasıdır.
Yetmez, demokrasiden bahsedebilmek için ayrıca
güçler arasında bir denge bulunması, bu güçler ile basın (medya), Sivil
Toplum Kuruluşları gibi ilave sosyal denetim vasıtalarıyla gücün
kullanımının denetlenmesidir.

İktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisinin, son zamanlarda demokrasi tarihimizde
görülmemiş bir 
güce kavuşması
hemen herkesi 
endişelendiren bir sosyal/siyasal olay haline geldi.

Yasama ve Yürütme güçlerini başından beri eline geçirmiş olan AKP iktidarı Yargıyı,
medyayı
ve büyük ölçüde STK’ları da ele geçirdi. Böylece yeni
sistemle artık bir kuvvetler ayrılığından bahsedemez olduk.

AKP’nin gücü Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine
geçilmesi ile inanılmaz derecede arttı. İktidar bu gücünü son derece pervasız
ve hoyratça
kullanmaktan çekinmez oldu.

Daha önce kontrol altına alınan TSK, YÖK, HSK, AYM, gibi kurumlar
etkisizleşti. Merkez Bankası, TÜİK, YSK, BDDK gibi bağımsız
olması gereken kurumlar da bağımsızlıklarını yitirdiler.

Bunlar bile yetmedi. Tamamını kendi atadıkları Anayasa Mahkemesi
gibi yargı gücünün en tepesindeki bir kurumun kararlarını bile istediğinde
uygular, istemediğinde uygulamaz oldular.

İçişleri Bakanı ile Anayasa Mahkemesi arasında Twitter üzerinden polemik üretilmesi,
kurumların devlet ciddiyetinden ne kadar uzaklaşıldığını gösterdi.
Binlerce yıllık devlet geleneğine sahip Türk Devletinin adeta bir kabile
devleti seviyesine düşmesi içimizi kanattı.

Geride kala kala muhalif görüştekilerin hâkim olduğu iki meslek kuruluşu
kalmıştı. Türkiye Barolar Birliği ve Türk Tabipleri Birliği’ne
dahi tahammül edemez oldular. “Çoklu Baro”, “Çoklu Tabip Odası” uygulamasına
geçerek kendi baroları ve Tabip Odalarını yaratmak gayreti içine girdiler.

Her iktidar kendi zenginini yaratır” sözü bu dönemde de en parlak örneklerini
verdi. “Türkiye beşten büyük mü?” gibi sorular tartışılır oldu. Bu yeni
zengin dostlar vasıtasıyla 
ekonomik gücün kontrolünde çok ciddi mesafe alındı.

Tarikat
ve cemaatlerle
 sağlanan
sıkı iş birliği AKP iktidarının bir yandan 
blok
oylar
, diğer taraftan devlette
kadrolaşma 
için istediği
insan gücünü sağladı.

*****************************

Demokrasi
mi Bu?

Yönetenlerin denetlemediği, hesap sorulamadığı ve
vatandaşların fikirlerini beyan etmekten korktuğu
bir rejimin demokrasi olabileceğini
söylemek mümkün mü?

Literatürde “Yönetimin bir tek kişi, bir grup ya da
zümre elinde olması ‘otokrasi
‘; halkın
elinde bulunması ise ‘demokrasi’ 
olarak
ifade edilmektedir.”

Şimdi soralım: Ülkemizde “hukukun üstünlüğü” söz konusu mudur? Yoksa keyfi bir
egemenlikten bahsedebilir miyiz? 

Hak
ve özgürlükler
 yeterli ve
güvence altında mıdır? Diğerleri bir yana 
fikir/
konuşma hürriyeti
 tesis
edilmiş midir?

Siyasi özelliği olan yargılamaların çoğunda “tabii hâkim ilkesi”
çiğnenerek mahkeme heyetlerinin değiştirilmesi halinde yargıya güven kalır mı? Bazen
de istemedikleri bir kararı veren hâkimin cezalandırılması örnekleri ne
için yaşanıyor?

Bu gözdağı vermeler adalet açısından en vahim sonucu doğuruyor: Hakimler
kendi kararlarına
“aman siyasi iradeye aykırı olmasın” diye otokontrol uygulamak
zorunda kalıyor.

Gazetecilerin, haber ve yorumları sebebiyle, hapishanelerde uzun tutukluluk ve mahkûmiyet
cezalarına muhatap olması da böyle. Bu gazetecilerin yaşadıklarını gören diğer
gazeteci ve yazarların “aman siyasi iradeye aykırı olmasın” endişesi ile “oto
sansür”
uygulamasına ve görevlerini yapamaz hele gelmesine yol açıyor.

*****************************

İslamcıların
Hedefi Dünyevileşti

Son 18 yılda, “İslamcı” olarak adlandırılan kitlenin eriştiği siyasi ve ekonomik güç, bunların hedeflerinin
dünyevileşmesini sağladı.
 Dünyevi
gücün haz ve şehveti 
bu kitleyi bozdu.

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadisini
söyleyenler, 
haksızlıklarını dile getiren bütün dost ve
düşmanlarını dilsiz hale getirmeyi başardılar.

Sıradan insanlarımızı sosyal medyada beğendiği bir yazı veya görselin
altındaki “beğen” tuşuna basmaktan korkar hale getirdiler.

Kullandıkları gücün haz ve şehveti, haksız
oldukları durumda
 bile gücünü ölçüsüz bir şekilde
kullanarak, haklı olan hasmını alt etmeyi
 kendilerine mubah ve hatta doğru gösterir oldu.

Emanet”i elinde bulunduranlar, verilen gücün bir
emanet olduğunu ve 
Hakk’ın rızası hilafına kullanılmasının sonucunun “şiddetli
bir azap olacağını

unuttular.

Daha fazla demokrasi vaat edenlerin yönettiği ülkede, en
temel insan hak ve özgürlükleri en hoyratça ihlal edilmekte.
 

“3Y
yani Yolsuzluk, Yoksulluk ve Yasakları kaldıracağız” diye geldiler. 3Y
hiç olmadığı kadar arttı, karabasan gibi ülkemizin üstüne çöktü.

Kimliğinde Müslüman olmayı öne çıkaranların hatası, insanları İslam’dan soğutur. “Devletin
dini adalettir”
ilkesinin çiğnenmesi devleti sarsar.

Dünyevi güç geçicidir. Adalet ve hukuk herkese
lazım
. Ey güç sahipleri, gücün zevalinde adalet ve
hukuk istemeye yüzünüz olması için
bugünden yatırım yapınız.