15.5 C
Kocaeli
Salı, Haziran 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 449

‘Huzurlu ve Saadet İçerisindeki Yuva Cennetin Dünya Şubesidir.’ İstanbul Müftülüğü Baş Vaizi Mustafa Akgül Anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Ailede olması gereken en önemli unsur nedir Hocam?

Mustafa Akgül: Huzur ve saadettir. Bu ikisi olmazsa aile yuvasını
devam ettirmek güçleşir. Huzursuzluk, karşılıklı güven duygusu, dayanışma ve
bedbinlik devam ederse aile müessesesi çöker.

Çetinoğlu: Peki,
Hocam, huzur ve saadetin oluşması için nelere ihtiyaç var?

Akgül: Birbirleriyle şu veya bu şekilde bağları olan insanlar,
arasında huzur ve saadetin oluşması için evvel emirde birbirlerinin
sevinçlerine, kederlerine, endişelerine ve ümitlerine ortak olmalılar.

Çetinoğlu: Sohbetimizin konusu, ailede huzur ve saadet olduğuna göre
biribirleriyle irtibatlı kişiler, evin beyi ve eşi hanımefendidir. Nâzım rol
kimdedir?

Akgül: Yerine göre her ikisindedir. İnsanları kategorize etmek
doğdu da değildir, mümkün de değildir. Mümkün değildir. Çünkü her bir insan,
ayrı bir dünyadır. Teşbihte hatâ olmayacağı özdeyişinden hareketle; insanları
lokomotif ve vagon olarak iki grupta mütalâa edebiliriz. Lokomotife bağlı
vagonlar olmasa, lokomotif ancak kendisini bir yerden bir yere götürebilir. O
muazzam güç, yalnızca kendisine hizmet eder, kimseye faydası olmaz. Vagonların
önünde lokomotif olmazsa, onlar da hareket edemezler. Hangisinin daha değerli
olduğu tartışılamaz. İkisi de değerli, ikisi de faydalı ve lüzumludur.
Lokomotif tabiatlı insanlarla vagon tabiatlı insanlar da aynen bu şekildedir.
İnsanın en mükemmeli gerektiğinde lokomotif, gerektiğinde vagon olabilmelidir.

Aile hayatında da böyledir. Evin
beyi veya hanımı tek başına veya ikisi birden dâima ve mutlaka lokomotif olma
iddiasında bulunursa ailede huzur olmaz. Yerine göre bey, yerine göre hanım
lokomotif olmalı.

Bey eve geldiğinde üzüntülü ise hanımı,
yumuşak ifâdelerle sebebini öğrenmeye çalışmalı, hanım üzüntülü ise, bey
sebebini öğrenmeli, teselli etmeli, Muhatabının sevinçli olduğu hissedildiğinde
de sevincine ortak olmalı. Her iki durumda da ilk hareket eden, ilk sözü
söyleyen lokomotiftir, devamında rolünde değişiklik olabilir. Hoşgörüyle
karşılanmalı.

Çetinoğlu: Başka tavsiyeleriniz de olacaktır mutlaka…

Akgün: Kalpleri yaklaştırıcı olduğunda hiç şüphe olmayan, Efendimiz
(s.a.v.)’in de insanlara karşı vazgeçilmez bir görev olarak gösterdiği teşekkür
etme fiili, çok basittir, kolaydır ve çok etkilidir. Eşler birbirlerine her
vesile ile teşekkür etmelidir.

Çetinoğlu: Teşekkür etmeyi, özür dilemek gibi küçültücü bir hareket
olarak algılayanlar var…

Akgül: Tamâmen yanlış bir düşünce. Bu düşünce ile hareket edilen
evde huzur ve saadet tesis edilemez. Onlara, Peygamber Efendimizin bir hadisini
hazırlatayım:  ‘İnsanlara teşekkür etmeyen
Allah (c.c.)’a da şükretmez.’ (Ebû Dâvûd,Edeb: 11)

 Bir hanım eşini
memnun etmek için bir ayakkabı bir gömlek alsa, bir ödeme yapması gerekir ama
akşam eve gelen kocasına ‘Allâh (c.c.)
razı olsun, Allah (c.c.) seni bizim üzerimizden eksik etmesin, bunca çalışıp
yoruluyorsun, akşam da eve gelirken de paketler doldurup yük çekiyorsun. Sana
candan teşekkür ediyorum
’ dese bir ödeme yapması gerekmediği gibi kocasının
akşama kadar olan yorgunluğunu da sıfırlar.

Bir erkek hanımını memnun etmek için bir eşarp, bir manto
almak istese bir şey ödemesi gerekir. Ama aynı erkek akşam sofraya oturup
yemeğini yerken, ‘Hanım Allâh (cc.)
senden razı olsun, çocukların bunca sıkıntısına rağmen, koca evin temizliği
kolay değilken, bir de bu güzel yemekleri pişirmişsin, sana cân-ı gönülden
teşekkür ediyorum
’ dese hiçbir ödeme yapmasına gerek olmadığı gibi
hanımının akşama kadar olan yorgunluğunu da sıfırlamış olur.

Yan etkisiz bir reçete daha: Kadın/Erkek bir ay süre ile
eşinize ‘SULTANIM’ diye hitap edin
evinizin ikliminin değiştiğini göreceksiniz. Zararı yok ilk günlerde ‘Bu da nereden çıktı?’ desin siz devam
edin. Netice bir ay sonra alınacaktır.

Çetinoğlu: İbâdetle
alâkalı olarak neler söyleyeceksiniz?

Akgün: Kur’ân-ı
Kerîm insan makinasının kullanma târifnâmesidir. Kur’ân’a göre hareket eden
mutlu olur.

Her fabrika yaptığı makine veya cihazın yanına küçük bir kitapçık
koyar. Bu kitapçığın mânâsı; ‘bu
makinadan randıman almak istiyorsanız bu târifnâmeye uygun hareket edin

demektir. İnsan makinasını yaratan Cenab-ı Allah da Kur’ân-ı Kerîm’i göndermiş,
insan denen varlık iki dünyada da mes’ut
ve bahtiyar olmak istiyorsa bu kitaba göre hareket etsin
’ demiştir. Aksi
halde ne olur diye sormaya kalkmayalım, ne olduğunu görmüşüz, görüyoruz.
İnananların o kitaba göre hareket ettiği dönemlerde nasıl mutlu olduğunu târihler
açıkça yazıyor. Keşfedileni yeniden keşfetmeye gerek yok.

İbâdetlerin ahirette kazandıracağı nimetler ayrıdır. Biz
dünyada mes’ut olabilmek için de ibâdetlerin yapılmasını vazgeçilmez şart
olarak görüyoruz. Delilimiz de her türlü şana şöhrete, her türlü paraya mülke
sâhip oldukları halde mutlu olamayıp intihar eden meşhurlardır. Dizel motorun
yakıtı mazottur. Çok seviyor olsanız bile siz onu sütle, zeytinyağı ile
tereyağıyla çalıştıramazsınız. İnsanı yaratan Allâh (c.c.) da insanın ancak
Allah’ı zikirle, ibâdetle mes’ut olacağı kanununu koymuştur. İnsanı ne kadar
severseniz sevin, onu ibâdetsiz, Kur’ân’sız, zikirsiz mutlu kılmanız mümkün
değildir.          

Dünyada bir kısım evlerin cehennem şubesi, bir kısım evlerin
de cennet şubesi olduğu bir gerçektir. Şâyet bizim hânemiz cehennem şubesi ise
onu cennet şubesine çevirebilmek için haramlardan vazgeçmemiz, hatâlarımızdan
özür dilememiz, benliklerden kurtulmamız, Allâh’a ibâdet etmemiz vazgeçilmez
görevlerdir. Bunları yapmak mı, devamlı cehennem şubesinde yaşamak mı daha
zordur, takdiri size bırakıyorum.

Çetinoğlu: Bâzı
insanlar serbestiyet taraftarıdırDisiplini sevmezler. Ailede disiplin hakkında
neler söylemek istersiniz?

Akgül: Evin
disiplini, erkek ve eşi ile birlikte oluşturulur. Hanımlar beylerinin,
çocukların daha iyi yetişmesi için koyduğu veya birlikte hazırladıkları disiplin
kurallarını bozmaya ve hafifletmeye, yumuşatmaya teşebbüs etmemeliler. . Bunu
yapmakla çocuklara merhamet etmiş olmazlar. Ölçüsüz bir merhamet gösterilmiş
olunur ki o da merhamet değildir. Unutmayın ki çocukların annesi ise, evin beyi
de çocukların babasıdır, düşmanı değil.

Çetinoğlu: Hocam,
diyelim ki tasfiyelerinize harfiyen riâyet edilmesine rağmen beklenmeyen
gelişmeler oldu ve aile yıkılmaya yüz tuttu. Bu durumda neler yapılabilir?

Akgül: Eşler işin
başında çok iyi anlaşabiliyorken, biribirinin bazı huy ve davranışlarına vakıf
değilken daha sonra eşinin bazı davranışları hoşuna gitmiyor

 Bu durumda hemen
boşanmak üzere mahkemenin yolunu tutmak yerine, ‘Biz üç günlük dünya hayatı için evlenmiş değiliz ki, sonsuz ahiret
arkadaşlığı için evlendik, sonsuzun yanında 30-40 senenin ne hükmü olur,
biribirimize katlanalım, sonsuz ahiret arkadaşlığımız bozulmasın
’ deyip
yuvayı yıkılmaktan kurtarmamız lazım. İşte ilahi ferman:

Eğer bir kadın kocasının, kendisine kötü davranmasından, yahut yüz
çevirmesinden endişe ederse, uzlaşarak aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir
günah yoktur. Sulh (Uzlaşma) hayırlıdır. (Nefisler ise kıskançlığa ve bencil
tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik eder ve Allah’a karşı
gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır
.’ (Nisâ
Sûresi, 128)

Çetinoğlu: Her şeyin
yolunda olduğu ailelerde ‘Bizim yuvamız
yıkılmaz
’ rehâvetine kapılıp, alâkayı gevşetenler,  kaba davranışlara yeltenenler olabiliyor.

Akgül: Kimse benim
yuvama bir şey olmaz demesin. Bazen ilerleyen yaşların getirdiği davranış
bozukluklarından dolayı, bazen evlat veya torunların, tahsil, evlenme
konularından dolayı 30-40 senelik yuvaların da yıkıldıklarına şâhit oluyoruz.
Onun için ‘Benim yuvama bir şey olmaz’ denilmemeli. ‘Uzun süre iyi şartlarda devam eden yuvalardan yıkılanlar olabiliyor,
bizim de başımıza böyle bir şey gelebilir
.’ deyip tedbirli olunmalıdır.
Yuvanın yıkılmaması için; ‘Bu da geçer, biz bu bâdireyi atlatırız.’ Düşüncesi,
evliliğin devamından ümidini kesenlere can kurtaran simidi olarak kabul
ettirilmeye çalışılmalı.

Herkes bilmeli ki problemsiz aile, birbirine hiç küsmemiş
eşler yoktur. Her evlilikte aile içi 
problemler olabilir, olmaktadır.  Bunları
dünyanın en büyük problemi olarak görmek yerine ‘beterin beteri var, bu da geçer’ diyebilmek, yuvayı yıkılmakta
kurtarır.

Çetinoğlu: Farz
edelim ki bütün yollar denendi. Olmuyor, evlilik müessesesi yürümüyor. Son çâre
ne olabilir?

Akgül: Eşler
boşanma dâvâsı açmadan önce, fiilen ayrılabilirler. Birbirlerinden uzakta,
ayrılığın nasıl bir şey olduğunu deneyerek öğrenirler.

Hanım çocuklarıyla birlikte baba evine gider. Muhtemelen
görür ki, baba evi, evlenmeden önceki baba evi değildir. Bey akşam olunca evine
gelir, bakar ki ev eşi ile birlikte, iyi ve kötü günde birlikte yaşadıkları ev
değildir. Tekrar bir araya gelme ihtiyacı büyük bir ihtimalle, ikisinde de
galip hâle gelir, yuva yıkılmaktan kurtulur.

Buna rağmen olmadıysa…

Ya iyilikle geçinmek veya güzellikle ayrılmak yolundan
birini seçerler.

MUSTAFA
AKGÜL

1950
yılında Kayseri’nin Erkilet ilçesinde doğdu. İlk, orta ve yüksek tahsilini
Kayseri’de yaptı. Mesleğe İmam-hatip olarak başladı. Kayseri Müftü
yardımcılığı ve Keşan Müftülüğü yaptı. 35 yıldır da İstanbul’da vaiz olarak
görev yapmaktadır. Yurt içi ve yurt dışında yaklaşık 600 konferans verdi.
Mustafa Akgül, dünyada bir ilk olan Din Görevlileri Sendikası’nın kurucuları
arasında bulundu. Hâlen kurucusu olduğu DİYANET-SEN’in şeref genel
başkanıdır. Türkiye’de bir ilke daha imza atarak camilerde slayt gösterili
vaazları başlattı. Yaklaşık 500 televizyon programına yapımcı veya misafir
olarak katıldı. Halen TRT 1 ‘deki ‘İyi Fikir’  programının Perşembe
konuğudur.

Mustafa
Akgül, 5 çocuk babası ve 10 torun dedesidir.

Kalemle Kılıç Karşı Karşıya

İşte böyle bir zamanda, belâgatın / kusursuz güzel sözün en
revaçta / en geçerli olduğu bir sırada, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan / beyan ve
açıklamalarıyla, akılları benzerini yapmaktan âciz bırakan Kur’an nüzul etti /
vahiy yoluyla Hz. Muhammed’e indirildi. Nasıl ki Hz. Musa zamanında sihir, Hz.
İsa zamanda tıp revaçta ve gündemde idi. Mucizelerinin en mühim ve önemlileri o
cinsten geldi.

     İşte o vakit Arap
bülegasını / edebiyatçılarını, Kur’an’ın en kısa bir suresine mukabeleye /
karşılık vermeye davet etti / çağırdı. Onlara meydan okudu ve hâlen de
okumakta. Damarlarına şiddetle vurdu ve hâlen de vurmakta. Gururlarını dehşetli
surette kırdı ve hâlen de kırmakta. O kibirli akıllarını istihfaf ediyor /
küçümsüyor, hafife alıyor ve hâlen de almakta.

     İşte, eğer muaraza
/ sözle mücadele mümkün olsaydı, acaba hiç mümkün mü idi ki, bir iki satırla
muaraza edip / aynı tarzda sözlerle karşı çıkıp davasını iptal etmek / bozup
çürütmek gibi rahat bir çare varken; en tehlikeli, en müşkülâtlı / zorluklarla
dolu muharebe / savaş tarikı / yolu ihtiyar edilsin / seçilsin?

     Evet, o zeki
kavim, o siyasî millet ki, bir zaman âlemi siyasetle idare ettiği halde, en
kısa ve rahat ve hafif bir yolu terk etsin de, en tehlikeli ve bütün mal ve
canını belâ ve sıkıntılara sokacak uzun bir yolu ihtiyar etsin / seçsin! Olacak
şey mi? Hem kabil midir?

     Çünkü edipler;
âyetlere karşı daha edebî veya hiç olmazsa onlara eşit olabilecek birkaç belâgatli
sözle muaraza edebilse / Kur’an âyetlerine karşı sözle karşı çıkabilse idiler,
Kur’an; dâvâsından vazgeçer / cayardı. Onlar da maddî ve manevî helâketten /
yıkılıp mahvolmaktan kurtulurdu.

     Hâlbuki muharebe /
savaş gibi dehşetli / korku dolu, uzun bir yolu ihtiyar ettiler / seçtiler!
Demek ki, muaraza-i bilhuruf / söz ve fikir ile karşı gelmek mümkün ve olası
değildi. Muhal / imkânsız ve olmayacak bir husustu. Onun için muharebe-i
bissüyufa / kılıçla, kuvvetle ve silâhla karşı gelmeye mecbur oldular.
Kendilerini buna zorunlu hissettiler.

     Oysa Kur’an’ı
tanzir etmek / benzerini ve taklidini yapmak için, gayet şiddetli iki sebep
vardı: Birisi, düşmanın hırs-ı muarazası / karşı koyma hırsı, diğeri
dostlarının şevk-i taklidi / benzerini yapma arzusudur ki; şu iki saik-i şedit
/ şiddetli sevk edici altında, milyonlarca Arabî kitaplar yazılmış ki, hiç
birisi Kur’an’a benzemez. Âlim olsun, âmî / okumamış cahil olsun, her kim ona
ve onlara baksa katiyen diyecek ki:

     “Kur’an, bunlara
benzemez. Hiç birisi onu tanzir edemez / benzerini ve taklidini yapamaz.”

     Şu halde, ya
Kur’an, bütününün altındadır. -Bu ise, bütün dost ve düşmanın ittifakı / fikir
birliği ile battal / işe yaramaz, boş, muhal ve imkânsızdır.- Veya Kur’an o
yazılan umum kitapların fevkinde / üstündedir. 

     Eğer desen:

     “Nasıl biliyoruz
ki, kimse muarazaya / sözle karşılıklı mücadeleye teşebbüs etmedi / girişmedi.
Kimse kendine güvenemedi mi ki, meydana çıksın? Birbirinin yardımı da mı fayda
etmedi?”

     Elcevap:

     “Eğer muaraza /
sözle karşılıklı mücadele mümkün olsaydı, alâküllihâl / ister istemez kat’î
teşebbüs edilecek / sözle karşı koymaya girişilecekti. Çünkü izzet, şeref ve
namus meselesi, can ve mal tehlikesi vardı. Eğer teşebbüs edilseydi / buna
girişilseydi, alâküllihâl / ister istemez kat’î / kesin olarak taraftarları pek
çok bulunacaktı. Çünkü hakka muarız / karşı çıkan ve muannit / inatçı olanlar;
daima kesretli / çoğunlukta idiler. Eğer taraftar bulsaydı, alâküllihâl / ister
istemez iştihar edip / şöhret bulacak herkes tarafından bilinecekti.

     “Çünkü küçük bir
mücadele / çelişme, atışma; beşerin / insanın nazar-ı istiğrabını / hayretle
bakışını celp edip / kendine çekip, destanlarda iştihar eder / her tarafta
duyulurdu. Şöyle acip / hayret verici, şaşırtıcı bir mücadele ve vukuat / olay
ise gizli kalamaz. İslamiyet aleyhinde ta en çirkin ve en şenî / en fena
şeylere kadar nakledilir, meşhur olur / herkesçe bilinir.

     “Hâlbuki muarazaya
/ sözle mücadeleye dair Müseylime-i Kezzab’ın / peygamberlik iddiasında bulunan
yalancının bir iki fıkra, hikâyecik ve şiirinden başka bir şey nakledilmemiş. O
Müseylime’ de, çendan / gerçi belagat / kusursuz söz söyleme varmış, fakat
hadsiz / sınırsız bir hüsnücemale / güzelliğe malik ve sahip olan beyan-ı
Kur’an’a / Kur’an’ın beyanına nispet edilince; Kur’an’la karşılaştırılınca
Müseylime’nin sözleri ancak hezeyan / saçma sapan konuşma suretinde tarihlere
geçmiştir. İşte Kur’an’ın belagatindeki / sözün düzgün, güzel olmasındaki icaz
/ mucizelik, katiyyen / kesin olarak O’na erişilmezlik sağlıyor. İki kere iki
dört edercesine bu gerçeği teyîd ediyor / doğruluyor.”

Türkçülük Eğitim ve Liyakat

Halide Edip Adıvar,
hatıratlarında bir anısını anlatır… Demirci Mehmet Efe ile Eğirdir’e giderken yolda
bir köye uğrarlar. Efenin köye geldiğini duyan herkes korkudan evlerine
çekilmiş, sokaklar ıssızdır. Çünkü Efe’nin ne yapacağı belli değildir. Oysa
Efe, kendisinin halk tarafından daha köye girmeden karşılanmasını
beklemektedir. Karşılanmayınca öfkelenir:

 “Bizim
geldiğimizi kimse duymamış anlaşılan, önünüze ilk gelen adamı şu ağaca asın ki
herkes duysun
” der. O sırada merkebi ile tarlasından dönen bir delikanlıyı
yakalayıp getirirler. Halide Edip, engellemeye çalışır ama başarılı olamaz, delikanlıyı
ağaca asarlar. Bunun üzerine Halide Edip, gözleri yaşlı Efeye bağırır: “Yakıştı mı bu senin efeliğine! Efelik
töresi bu mudur
” der.

Efe, bunun üzerine şu sözleri
söyler: “İnsanlar ya ilimle ya da zulümle
yönetilir. Bizde ilim yok, ne yapalım zulümle yönetiyoruz
!”

Partili Cumhurbaşkanımız her ne
kadar, Türkiye’de işlerin iyi gittiğinden söz etse de, maalesef ekonomiden
eğitime, hukuktan dış siyasete kadar ne yazık ki, iyi değiliz. Zaten sözlerinin
arasında bunu zaman zaman kendisi itiraf ediyor.

Mesela: “Eğitim ve öğretimde, kültürde arzu
ettiğimiz ilerlemeyi sağlayamadığımızı düşünüyorum, Medyamız bizim sesimizi ve
nefesimizi yansıtmıyor
.”

Bunları söylüyor ama geçmişi
karalamaktan da bir türlü geri durmuyor: “Eğitimde
batı taklitçiliğinin faşizminden
” bahsediyor. O bunları söylerken,
gözlerimin önüne 1970’li ve 1980’li yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı yapmış Türk
Milletinin iki güzel insanı, Ali Naili Erdem ve Hasan Celal Güzel geliyor ve
üzülüyorum. İnsanlar ancak bu kadar vefasız olabilir. Her ikisine de Tanrı’dan
rahmet diliyorum.

Kendi kültürünüzde ilerleme
sağlamak için, mensubu olduğunuz milletin genlerine ineceksiniz, bu milletin
adı: Türk Milletidir! Yapay ve güncel oluşumlarla kültür yaratamazsınız,
mesela, bir hedefiniz olmalı, “Kızıl
Elmanız
” yani. Ama siz, henüz işin başındayken Türklüğü ayaklarınızın altına
almakla, bu milleti, köksüz bir ağaç gibi yetim bıraktınız.

Altıyüzyıl üç kıtada hüküm süren
Osmanlının bir hedefi, ideali, ülküsü vardı: “Nizam-ı Âlem” yani dünyaya hâkim olma ideali, âleme nizam davası!
Atatürk’ün ülküsü, “Kızıl Elması”: “Çağdaş medeniyet kültürünün zirvesine
çıkmak”tı
. İşte Türk Milletini heyecanlandıran, onu motife eden özellikler
bunlardı.

Ama 18 yıldır izlenilen politika,
adını söylemekten imtina ettiğiniz Türk Milleti, Arap baharında “Rabia” ile Çözüm sürecinde “Kürtlere
Pozitif ayrımcılıkla, oradan oraya savurup, milletin bünyesinde maddi manevi derin
hendeklerin kazınmasına sebep oldu.

Sanıldı ki, imam hatip lisesi
açmakla, alt yapısı olmadan her vilayete bir üniversite kurmakla eğitimde
ilerleme sağlanacak. Olmadı, “eski Türkiye” dediğiniz yıllardaki 3
Üniversitemiz, dünya sıralamasındaki 500 üniversitenin içerisine giriyordu ama
şimdi ilk 500 üniversitenin içerisinde bir tane bile üniversitemiz yok.

Şunu bir defa daha vurgulamalıyım
ki, ülkünüz, hedefiniz(Kızıl Elmanız) yoksa ilim ve bilimde geriyseniz,
Karadeniz’de tespit ettiğimiz doğalgazın yüz mislisini çıkarmış olsanız da, Araplarda
olduğu gibi, belki zengin bir ülke olabilirsiniz ama batı tipi kalkınmış bir
ülke olamazsınız.

Bu eğitim sistemi bizi nereye mi
götürür derseniz; çıkarcılığa, nepotizme(liyakat olmadan, eş dost ve akraba kayırmacılığına),
gençleri ümitsizliğe ve bunalıma götürür.

Bu eğitim sistemiyle ancak,
yazımın başında Halide Edip’ten verdiğim hatıratın benzeri olaylarla
karşılaşırız. Batı medeniyeti ülkeleri daha önceleri açılmış hapishanelerini
kapatıp kiraya verirken basının %95’i yandaşınız olsa bile, düşünen aydın ve
gazetecileri içeri atar, ancak istibdat kültürü oluşturursunuz.

Sağlıklı kalın.

Belâgatta Zirvede Bir Eser

Kur’an’ın iyi, güzel ve kusursuz sözü yani belâgatı; icaz
derecesindedir. Mucizedir. İnsanı benzerini yapmakta acze düşürücü bir
seviyededir. Yani insan bu derece belâgatli bir eser ortaya koyamaz. Böyle bir
eser yazmaktan âcizdir. Güçsüzdür. Kur’an gibi harikulâdelik / eşi
görülmemişlik seviyesi arzeden bir eser te’lîf edemez, yazamaz.

     İşte
vahyedilişinden itibaren günümüze, hattâ Kıyamete kadar insanın acze düştüğü ve
düşeceği Kur’an’ın belâgati; nazmının sıra ve düzenindeki güzelliğin
cezaletinden / eşsiz ve düzgün oluşundan ileri gelmektedir.

     Kur’an’ın
belâgati, metanet ve sağlamlığındaki hüsün ve güzelliğinden kaynaklanmaktadır.

     Üslûp yani stil,
kendine has ifade ve yazı tarzının; bedaat / güzellik ve yenilikler
taşımasındandır.

     Garip, şaşırtıcı,
benzersiz oluşu; müstahsenliği / beğenilmişliği durumundan dolayıdır.

     Beyanın beraati /
erdemli oluşu ve mükemmelliği; faikiyet / yükseklik ve seçkinliğinden; her şeyi
en güzel şekilde ifade etme kabiliyetinin saffetinden / temiz, arı duru anlatış
üstünlüğünden ötürüdür.

     Maani / mâna ve
anlamlarının; kuvvet ve hakkaniyeti / hak ve adalete uygun oluşundandır.

     Kur’an’ın
belâgatindeki eşsizliği; lâfız / söz ve kelimelerinin fesahati; yani doğru,
düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması sayesindedir.

     Selaseti / sözün
akıcı, anlaşılır olma hâli; belâgatinden tevellüt eden / ortaya çıkan, sözün
harikulâde / olağanüstü güzelliğindendir.

     İşte böyle eşsiz
bir belâgati içeren Kur’an; Benî Âdeme / Âdemoğullarına, insanlara, en dâhi /
en anlayışlı, en uyanık, en deha sahibi ediplere, en güzel ve san’atlı söz
söyleyen yazarlara meydan okumakta, onlara karşı “Hodri meydan!” çağrısında
bulunmakta. En harika / olağanüstü vasıflar sahibi hatiplerini, en mütebahhir /
bilgisi deniz gibi geniş ve engin olan bilgin ve âlimlerini ve hattâ ulemasını
/ bilginlerini, ilim adamlarını muarazaya / sözle karşılıklı mücadeleye davet
etmekte. Çağrıda bulunmakta. Nitekim bin dört yüz senedir bu meydan okuyuşuna
devam etmekte.

     Böylece onların
damarlarına şiddetle dokunmuş ve dokunmakta. Muarazaya / söze sözle karşılık
vermeye davet ettiği hâlde, kibir ve gururlarından başını semavata / göklere
vuran o dâhiler / o deha sahipleri; ona muarazaya / sözle karşılık vermeye
muktedir olamamış ve olamamaktadırlar. Bu hususta ağız açamayıp, tam bir zillet
ve aşağılık içinde boyun eğmek zorunda kalmış ve kalmaktadırlar.

     Nitekim Kur’an’ın
belâgatindeki i’caz vechi / mucize yönü için çok şeyler söylenebilir. Çünkü
Kur’an’ın i’cazı / mucizelik ve olağanüstülük yönü vardır. Diğer lâfız ve
sözleri âciz bırakan tarafları hâvi / içerir.

     Çünkü Ceziretü’l-
Arab / Arabistan yarımadası ahalisi / halkı; o asır / M. 7. Yüzyılda mutlak
ekseriyeti / büyük çoğunluğu bakımından, ümmî / okuma yazması olmayan bir
toplum idi. Ümmîliklerinden ötürü mefahir / övünülecek şeylerini ve tarihî /
tarihsel vak’a, hâdise ve olaylarını şiirlerle ifade ederek hafızalara emanet
ediyorlar. Çok kuvvetli hafızaları sayesinde, geleceğe ulaştırmanın yolunu bu
şekilde bulmuş oluyorlardı.

      Ahlâkî mehasinini
/ güzelliklerini bu şekilde anlatmak ve yarınlara iletmek için, mevcut durub-i
emsal denen atasözlerini; kitabet / yazı yerine şiir ve belâgat / güzel ve
pürüzsüz söz söylemek suretiyle, geleceğe nakletme ve emanet etmenin yolunu
bulmuşlardı.

     Böylece manidar /
bir mana ve anlam ifade eden bir kelâmı / bir sözü; şiir ve belâgat kisvesine
büründürerek; câzibe / çekicilik kazandırmak suretiyle, hafızalara nakşetmek
mümkün oluyordu.

     Böylece, eslâfı /
öncekileri ahlâfa / sonrakilere ulaştırmak için, hafıza, zihin ve belleklerden
yararlanmış oluyorlardı.

     Böylece her türlü
lâfzî / sözel edebî hazineleri; hafızadan hafızaya geçirerek istikbal /
gelecekteki Araplara ulaştırmanın çaresini bulmuşlardı.

     İşte şu fıtrî /
normal ihtiyaçları yüzünden, Araplar ruha, içe ait his, duyuş ve düşüncelerini,
yani manevî hayatlarında yer alan sözel kıymetleri; o zamanda en ziyade revaç
ve gündemde olan fesahatli / kusursuz etkili ifade tarzı olan şiirlerle dile
getirerek, hafızalarda kolayca kalmasını sağlamışlar. Yarınlara olduğu gibi
nakletmenin en veciz, en kısa ve özlü yolunu bulmuşlardı.

     Öyle ki, bir
kabilenin beliğ / açık, düzgün söz söyleyen bir edibi, en büyük bir millî  kahraman gibiydi. En ziyade onunla iftihar
edilir / övünülürdü.

     İşte İslâmiyetten
sonra âlemi zekâlarıyla idare eden o zeki kavim; en revaçlı / geçerli ve  iftiharlarına medar / övünçlerine vesile olan
ve şiddetle ihtiyaç duydukları belâgatta; dünya milletleri içinde en ileride ve
en yüksek mertebede idiler.

     Belâgat o kadar
kıymettar / değerli idi ki, bir edibin bir sözüyle; iki kavim büyük bir
muharebe ve savaşa tutuşabiliyordu. Nitekim şairlerin tek bir sözüyle barış ve
uzlaşma sağlanabiliyordu.

     İşte o zamanki
Araplarda şiirin etkisi o kadar büyüktü ki, onların içinde “Muallekat-ı Seb’a”
/ “Yedi Asılmış Eser” Cahiliye döneminde Kâbe duvarına asılan yedi şiir olup,
onunla iftihar  etmişler, övünüp
durmuşlardır.

Domino Etkisi

Dizilmiş
domino taşlarıyla yapılan deneyleri bilirsiniz. Birinci domino taşına
dokunulmasıyla yanına veya arkasına belli aralıklarla dizilmiş çok sayıda taş peş
peşe yıkılır.

Hatta
domino taşlarıyla yapılan deneyin bir de “zincirleme nükleer reaksiyondaki
üstel artışı göstermek için hazırlanan” bir örneği
var.

Her
domino taşı kendisinden sonra gelen ve 1,5 kat daha büyük olan domino taşını
devirebiliyor. En küçük domino 5 mm yükseklikte ve 1 mm kalınlıkta.
Toplamda 13 domino taşı var. En büyük taş yaklaşık 45 kg ve 1 metre
boyunda.

Yani
yarım santimetrelik bir domino taşı ile başlayan zincir, her seferinde 1,5
katına çıkarılmış blokları devirerek, 13 kademenin sonunda 1m boyunda ve 45 kg
ağırlığındaki bloğu devirebiliyor. 29 kademe devam ettirilirse 400
metre yüksekliğinde
, dünyanın en büyük gökdelenlerinden biri kadar, kütleyi
devirmek
gibi inanılmaz bir sonuca ulaşılacağı hesaplanıyor.

****

Domino
etkisinin hayatın hemen her alanında geçerli olduğu görülüyor.

Bizim
kültürümüzde bu etkiyi anlatan çok veciz bir söz vardır: “Bir mıh bir nalı
kurtarır. Bir nal bir atı, bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu, bir
ordu bir ülkeyi kurtarır.”

Tersinden
bakınca bir mıhın olmayışı, olumsuz zincirleme olaylarla, bazen bir
ülkeyi batırır.

Sosyal,
ekonomik, siyasi, sağlık vd alanlarda gördüğümüz domino etkisi eğer olumlu
anlamda
ise varsın etkisini yapsın.

Fakat
bir olumsuz olay, domino etkisi gösteren zincirleme olaylara ve daha büyük
olumsuzluklara yol açıyorsa
yapılması gereken bu zincirin kopmasını
sağlamaktır.

Yıkılma
sırası gelen domino taşını sıradan çekip almak veya o taşı yerinde
sağlamlaştırmak gerekir.

Zamanında
alınması gereken önlem alınmadığı zaman yıkılanlara şaşkınlıkla bakmak bir çare
olmayacaktır.

*************************************

Kazalar
ve Domino Etkisi

Domino
teorisi kazaların nedenini bulmada yararlanılan bir yöntemdir. Teori, kazalara
neden olan olaylar dizisinin, yan yana duran domino taşları gibi birbirlerini
düşürerek kayıplara neden olabileceği gerçeğine dayanır.

Kazaya
doğrudan yol açan sebeplerin tespiti dışında, risklerin meydana gelmesinde rol
oynayan idari kusurların belirlenmesi için kullanılabilir.

Bir
işyerinde contası bozulmuş bir musluktan sızan yağın yerde birikmesi, işçinin
loş ışıkta yağlı zemini fark etmeyip kayması, koruyucu ekipman takmayan işçinin
başını çarpıp bayılması, başını çarptığı elektrik panosundan çıkan kıvılcımla
yangın çıkması gibi olaylar zinciri domino etkisinin vahim sonuçlarına
örnek olabilir.

Böyle
olayların tekrar yaşanmaması için sistemin her kademesinin bu yöntemle
değerlendirilmesi gerekli olmaktadır.

****

Psikolojide
Domino Etkisi

Stanford
profesörü Fogg’un sözlerine göre, “Davranışlarımız birbirine
bağlıdır, bu nedenle bir davranışı değiştirdiğinizde diğer davranışlarınız da
değişir”.

Domino
etkisi sadece yeni davranışlar dizisi yaratmakla kalmaz, kişisel inançlarda
da değişiklikler meydana getirir.

Her
minik domino düştükçe, kendiniz hakkında yeni şeyler düşünmeye ve kimlik
tabanlı alışkanlıklar kurmaya başlarsınız.

Hz.
Ömer aynı tespiti 14 asır önce yapmış: “İnandığınız gibi yaşamazsanız,
yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.”

Belli
makam veya güce ulaşan insanları davranışlarında ve daha sonra inançlarında
inanılmaz değişiklikler olmadan, daha ilk minik domino taşları düşerken
yani ilk küçük değişimlerde uyarmak gerekiyor.

****

Beden
ve Ruh Sağlığında Domino Etkisi

Dr.
Osman Müftüoğlu, Domino etkisinin beden ve ruh sağlığı alanında da etkili
olduğunu anlatıyor:

Dr.
Deepak Chopra “bedeninizde ‘biyo-işaretler’den birini değiştirdiğinizde
diğerlerini de etkilersiniz”
diyor. Bu yapılanma sadece bedensel değil,
ruhsal organizasyonlarımız için de geçerlidir. Bedende ve ruhta taşlardan
biri yerinden oynadı mı, her şey birbiri ardına değişiverir.
Yani “domino
etkisi” anında devreye giriverir.

Depresyondaysanız ve
fazlaca uzamışsa zamanla bedensel fonksiyonlarınızda da aksamalar
başlar. Bağışıklığınız zayıflar. İştah dengeniz altüst olur. Kalp krizine,
beyin felcine bile davetiye çıkarırsınız. Tansiyon ayarınız, kalp hızınız ve
daha pek çok bedensel parametreniz bundan etkilenir.

Diyelim
ki uzun süredir geçmeyen ve şiddetli ağrılı ataklarla seyreden kronik
romatizmal bir hastalığınız
var. Sizin bir süre sonra depresyonla
tanışma ihtimaliniz de bir hayli yüksektir. 

Bu
nedenle de biyolojik ayarlarınızı etkileyerek, olumlu yönde değiştirerek ruhsal
yaşınızı (psikolojik yaş) etkileyebilir; algılarınızı değiştirip kendinize daha
iyi “iç mesajlar” göndererek bedensel yaşınızı (biyolojik yaş)
değiştirebilirsiniz.

****

Ekonomide
Domino Etkisi

Domino
etkisi
ekonomide de geçerlidir. Mesela Türkiye’de döviz
kurlarının yükselmesi
ekonomi içinde ithal girdi yüksek olduğu için üretim
maliyetlerini
artırır. Maliyetler artarsa; malların satış fiyatları artar. Satış
fiyatları artarsa; alım gücü daha da azalacağından talep daralması
yaşanır.  Talebin azalması bu defa üreticinin satışlarını düşüreceğinden üretimde
daralmalara
yol açar, üretim azalır. Bir önceki döneme göre daha az üretmek
demek ekonomik küçülme demektir. Ekonomik küçülme işsizlik;
işsizlik gelir kaybı demektir. 

Buna
karşılık döviz kurlarının yükselmesi, ithal girdiler pahalanacağı için zamanla
ithal girdi oranını düşürür. Yerli üretim oranı artar. Daha az
ithalat yapılınca daha az döviz ihtiyacı olur. Yerli üretim arttıkça
ihracata yönelir, döviz geliri olur. Döviz kurlarının yükselişi durur. Maliyetler
ve fiyatlar
dengeli ve kontrollü olur.

Ekonomik krizler de yani bir ülke veya
bölgede ortaya çıkan ekonomik veya finansal yüksek düzeyli dalgalanmalar da diğer
bölge ve ülkelere domino etkisiyle bulaşır.

Büyük bir ekonomide
ortaya çıkan krizler ve derin şoklar tüm dünyaya yayılabilmektedir. “ABD
hapşırınca, AB nezle olur”
sözü bu etkiyi tanımlar. Dünya borsaların
birbirinden etkilenmesi de bu türden sıkça rastlanan olaylardandır.

Covit 19 ve Bulaşma Korkusu

2019 Aralık ayında
Çin’de başlayan ve büyük salgın (pandemi) hüviyeti kazanarak tüm dünyayı
etkisine alan Covit 19 virüs hastalığı ülkemiz dahil insanlık için önemli bir
sağlık sorunu olmaya devam etmektedir.Hastalığın kendisi kadar bulaşma korkusu
da ciddi bir sağlık sorunu olmuştur.

       Covit-19 ile ilgili daha önce de
bilgilendirici de
ğerlendirmeler yazmıştım. Burada ŞÜPHELİ
TEMAS
durumunu yazacağım. Covit 19 müspetliği bildirilen veya bu teşhis ile
tedaviye alınan birisinin çevresi dehşet bir korku ve telaşa kapılmakta, bu
duygularla sağlık kurum veya kişilerine başvurmaktadır.

                Böyle bir durumda ne yapmalıyız? İlk önce temas şeklini, derecesini değerlendirmeliyiz. Değerlendirmeyi
hastalığın yakın temas gerektiren damlacık enfeksiyonu olduğunu
unutmayarak yapmalıyız. Bulaşma ihtimali maruz kalma şekli ve süresi ile
ilgilidir. Şüpheli şahıs ile 1.5-2 m den daha kısa mesafede maskesiz temas
bulaşma ihtimalini arttırırken, mesafe ve maske bulaşma ihtimalini ciddi oranda
azaltmaktadır. Kapalı ortamlarda, kalabalıklarda, iç mekânlarda bulaşma
ihtimali artarken; açık ortamlarda, tenha gruplarda, dış mekânlarda ise ciddi
derecede azalmaktadır. İlk durumlarda bile 3-4 dakikalık kısa sürelerde bulaşma
tehlikesi ortadan kalkarken temas süresinin uzaması (10 dakikadan sonrası)
bulaşma ihtimalini artırmaktadır. Virüslü insanın damlacıklarının bulunma
ihtimali olan yüzeyler ile temasta ilk 2-3 saat için bulaşma tehlikesi
oluşurken daha uzun sürelerde bu ihtimal zayıflamaktadır. El temizliğine dikkat
ederek ve bu şüpheli yüzeylere temas sonrası eller göz, burun ve ağıza temas
etmez ise bulaşma olmamaktadır. Ayrıca bu tür şüpheli yüzeylere temas sonrası ellerin
20 sn. sabunlu su ile yıkanması yine bulaşma ihtimalini ortadan kaldırır. Bu
tür şüpheli yüzeylerin 1/100 lük çamaşır suyu ile silinmesi de virüslerin
hastalık yapıcı özelliğini ortadan kaldırarak yine bulaşma zincirini
kırmaktadır. Bu bilgiler ışığında temas şekline bakarak temasları zayıf-orta
ve kuvvetli olarak sınıflandırabiliriz. Zayıf temaslarda bulaşma
ihtimali yok denecek kadar azdır. Bu şekil temaslarda 3-10 gün içinde herhangi
bir şikayet olmaz ise bulaşma olmamıştır ve herhangi bir test, tetkik
yapılmasına gerek duyulmaz. Aynı durum orta temas durumu içinde için de
geçerlidir. Kuvvetli temas durum oluşmuş ise 3 gün sonra PCR tetkiki ile
virüsün araştırılması için sürüntü alınmalıdır. 
Sonuç menfi ise ve herhangi bir şikâyet yoksa bulaş olmamıştır
diyebiliriz. Lakin ateş, öksürük, boğaz ağrısı gibi solunum yolu şikâyetlerinden
biri veya birkaçı olursa 5 ile 7 gün içinde ikinci bir PCR testi kontrolü doğru
olur. Bu ve benzeri şikâyetlerin olması halinde sürüntü tetkiki temiz olsa bile
diğer tetkikler ile takip yapılmalıdır. Bunlar kandaki enfeksiyon bulgularını
gösteren sedimantasyon, crp, kan sayımında beyaz kürelerin yüzde durumu, LDH,
ALT, AST gibi testlerdir. Ayrıca önce A.C. grafisi gerekirse sonra tomografi
teşhiste başvurulacak olan diğer tetkik yollarıdır. Unutmamalıyız ki bunlar
hekimlik mesleğinin uygulamalarıdır ve böyle şüpheli durumları bir hekimin takibinde
geçirmeliyiz. Tabii ki yine böyle bir ön tanıda kesin teşhis konuncaya kadar
geçecek günlerin izolasyona uygun ve gerekli koruyucu tedbirlerin uygulanarak
geçirilmesi önemlidir.

                Önemli gördüğüm diğer
bir husus antikor testleridir. Antikor testleri teşhis amaçlı
kullanılmamalıdır
. Bu testler insanın bu virüsle karşılaşıp
karşılaşmadıklarını gösteren ve kandan yapılan tetkiklerdir. İmmün globulin G
ve M tipleri vardır. M antikoru yakın bir tarihte bu virüsle karşılaşıp
enfeksiyonu geçirdiğimizi gösterir ve 8 ila 12 gün içinde müspetleşip 3-4
haftada kaybolurlar. G antikorları ise 12-15 gün içinde kanda ortaya çıkar ve
3-5 ay, bazen ömür boyu müspetliği devam eder. Bu antikorlar o kişinin bu
hastalığı geçirip bağışıklık kazandığını gösterir. Bu tetkik bu hastalığın
aşısı bulunduğunda o kişinin aşıya ihtiyacı olup olmadığını da gösterecektir.

                Özetlersek bir şüpheli temasta önce temas derecesine
bakılmalıdır. Kuvvetli temas var veya 3-5 gün içinde ÜSYE belirtileri var ise
PCR sürüntü testi yapılmalıdır. Klinik bulgu var ise PCR negatif olsa bile
covit 19 olup olmadığını anlamak için diğer testler ile takip
yapılmalıdır.Geçirilen herhangi bir hastalığımız oldu ise bunun Covit 19 ile
ilgisinin olup olmadığını anlamak için ise antikor testleri yapılmalıdır.Zayıf
temaslarda  ise herhangi bir tetkik
yapılmasına gerek olmayıp vesvese ile panik yapılmamalıdır.

                Son olarak 
bulaşıcı hastalıklarla mücadelede en önemli silahın aşılar olduğunu
unutmamalı ve covit 19 aşısının biran önce bulunup uygulamaya geçilmesini
beklemeliyiz. Nitekim  2020 yıl sonuna
kadar bu  aşının  bulunacağı beklentisi vardır. Aşı bulununcaya
kadar mücadelede  bulaş zincirini kıran
tedbirleri (maske-mesafe-temizlik) kişisel olarak uygulamalı, kalabalık ve
kapalı ortamlardan sakınmaktan başka çaremizin olmadığını
unutmamalıyız.Herhangi şüpheli bir durumda ise panik yapmadan, konuyu bilen birine
danışıp sağlığımız için gerekli tetkik-takip ve tedbirleri alarak sağlığımızı
korumalıyız.

                Sağlıkla kalmanız
dileğiyle.

Milliyetçiliğe Mecbur Eden Millî Çıkarlar

Bkz: Suriye, Libya, Doğu Akdeniz,
Kıbrıs, Karabağ.

            92’de
öğretmenliği bırakıp askere hem gönüllü hem de tezkere bırakarak orduya geçme
niyetiyle gittiğim Silvan’da bir
Astsubay K.Başçavuş “Sivilde Solcu muydun?” diye sormuştu. “Niye sordun?”
dedim; “Genelde solcular veya liberal tipler burada milliyetçi oluyor da.”
dedi. “Yok” dedim, “Buraya gönüllü keriz olarak gelmiştim, vatan-millet
duygularımın üçte birini burada kaybettim.”

            Peşinden bir iktisatçı ile bir ziraatçıyı da sürüklemiş
ve bedelli askerliğe bile hafifletilmiş vatan hainliği gibi bakan biri olarak
kalan üçte birini de Çözüm Süreci’nde
yitirdiğimi hatta bedelli yapanların akıllılık ettiğini bile dile getirdim. 18+ yazılar da dâhil yazdıklarım
yaşadıklarımın bordrosudur
.

            Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti
’ndeki seçimleri Ersin
Tatar
kazanınca hem rahatladım hem rahmetli Denktaş’ı İzmit’te misafir ettiğimizdeki Türkiye Cumhuriyeti Bakanlarının “Bu adam hâlâ gitmedi mi!” yavelerini hatırladım. Denktaş’ın ruhu galip
gelmişti ama Denktaş’a da ahir ömründe çok çektirmişlerdi.

            Amerika’nın çoktan keşfedildiğini Birilerinin anlaması
için bir düzine yıl haniyse kan
tükürdük. Şahsî istikballerini AB’nin eko-politiğiyle tevhit eden o Birileri, son 5 yılda mecburen millî çıkarlara ve kırmızıçizgilere dönüş yaptılar;
eskinin (sivilde:) liberal ve muhafazakâr demokratları olarak.  O da terör,
millî savunma ve dış politikayla sınırlı kalmak
kaydıyla; ekonomiden hukuka, eğitimden sağlığa devlet nizamı hâlâ eski alışkanlıklarla
sürdürülüyor.

            Hendekler,
Suriye’deki sınırötesi Harekâtlar,
hidrokarbon sondajları ve navteksler
hatta IŞİD ve Selefîlik gibi
konularda genel yaklaşımlar millî politika muvacehesinde ilerliyor. Hatta Azerbaycan – Ermenistan ihtilâfında
çeyrek yüzyıl sonunda geldiğimiz nokta hem “tek millet, iki devlet” hem
de Azerbaycan Ordusu’nun bizim ordu
geleneğimizi esas alan muzafferiyeti
meyanında muazzam bir başarıdır.

            Ve fakat gözlerimiz hep eksiklerin giderilmesinde..
Meselâ o ‘Tek Millet’in bir adı var;
hâlen söyletmediğiniz ‘Andımız’ın
ilk sözüne bakın, anlarsınız.

            Arap Ligi
ülkelerinden havamızı aldık, Türk Keneşi’ne
daha çok sarıldık. İslam Birliği
değil Türk Birliği olasıymış,
öğrendik. Enver Paşa ve Kafkas İslam Ordusu neler başarmış;
farkettik.

            A-zer-bay-can
telaffuzunu ve “Çırpınırdı Karadeniz
marşını Azerin’in ağzından ezberledik. Güney
Azerbaycan
Türkleriyle ve İran’ın
ikircikli siyasetiyle epeyce tanıştık. Belki bundan sonra Azerbaycan “Türk” Cumhuriyeti ve Kıbrıs “Türk” Cumhuriyeti adlandırmalarına da
şahit oluruz, belki de T.C. + A.T.C. + K.T.C. birlikteliğiyle bir Türk
Federasyonu
’na yada Siyasî Entegrasyonu’na..

            Hedef 2023’ün
seçmen adayları olarak Türkiye’deki 7.8
milyon Suriyeli
’nin bir an önce barışa ve demokratik düzene kavuşturulmuş bir Suriye’ye
geri götürülmesini de beklemekteyiz.

            Hazin FETÖ tecrübesinden sonra “aynı delikten bir daha ısırılmamak” için ‘Paralel’e teşebbüs eden sâir yapılanmaların ve varsa silahlı
hazırlıkların behemahâl çökertilmesi millî
güvenliğin politik tezahürü
olarak benimsenmelidir.

            Madem hep millîlikten dem vurduk ve Lozan düşmanlığından “Sevr’i yırtık, attık” çizgisine geldik; o
iradeyi Milletçe, Millî Hükümetçe
nasıl sağladığımızın ıspatı olan esası irdeleyin: Sultanlığa veya Halifeliğe
öykünmeyin, Cumhuriyeti ve Demokrasiyi yükseltin.       

Kaşkay Türklerini bize tanıtıp sevdiren kitap: Kaşkaylar ve Onlarin Folkloru

Dr. AYNUR GAZANFERKIZI Hazar Üniversitesi

 

Ali Şamil durmadan Türk halklarının kültürünü, edbiyatını, târihini ve bağımsızlık
savaşlarını genç nesle aktarıyor. O’nun ‘Uygur,
Gagauz, Kuzey Kafas Türklerinin Folkloru ve Edebiyatı
’, ‘Colan Türkmenleri’, ‘Kırım Sevgisi’, ‘Türkçülüğün Kurbanları (Kazakistan)’ kitapları sözlerimizi doğrular
niteliktedir. Yazdığı kitaplar genelde tekyönlü değildir. Birden fazla amacı
kapsamaktadır. Meselâ: Türk Milleti hakkında okuduğumuz kitaplar bize sâdece
Nogay veya Kumuklar hakkında bilgi vermekle kalmıyor, bir şekilde umûmî Türk
kültürü, târihi hakkında bilgi edinmiş oluyoruz. Bu da bâzen kitabın gençlik
üzerindeki pozitif etkisini tahmin etmemize yardımcı olabiliyor.

Yazarın bu tarz kitaplarından
biri de ‘Kaşkaylar ve Onların Folkloru’
isimli kitabıdır.  Azerbaycan Millî
Bilimler Akademisi Folklor Enstitüsü Bilim Kurulunca ‘İlim ve Tahsil’ Yayınevi’ tarafından 2020 yılında yayınlanmış kitaba;
Kaşkaylar hakkında ilk izlenimler, Kaşkay aydınları, Şiraz şehri, Kaşkay börkü,
târihi, kültürü hakkında çokca makaleler dâhil edilmiştir.

Kitapta ilk dikkat çeken daha
ilk sayfada Kaşkayların istiklal marşına dönüşmüş Ersalan Mirzayi’nin ‘Bir Türkek bir Gaşgyayiyek’ şiirinin
olması… Şiirin daha ilk satırlarından Kaşkayların dil bakımından bize ne
kadar yakın olduğunu anlamaktayız. Bize bu kadar yakın dilde ve coğrafyada
yaşayan Türkler hakkında niçin bu kadar az bilgi sâhibiyiz ki? Sorunun cevabını
yazar sonraki sayfalarda vermektedir. Kaşkayların kültürü, siyâsî târihi,
günlük yaşama şekilleri, inançları, masal ve bilmeceleri hakkında bilgi vererek,
neden gözlerden uzak tutulduğunu da açıklamakta. Aslında Kaşkaylar târihe çok
önemli şahsiyetler bahşetmiş ve fakat onların millî kimliği pek ilgi
çekmemiştir. Ali Şamil’in kitabı bu bakımdan da çok önemlidir.

Kitabın editörü bütün hayatını
Azerbaycan ve Türklük ideolojisine adamış, devlet yıkıp devlet kurmuş takımın
ideologu Ârif Rahimoğludur. Ârif Hoca Türkler hakkında oldukça geniş ve derin
bilgi sâhibidir. Türk psikolojisini, târihini, kültürünü tam mânâsıyla
benimsemiş bir ilim adamının, bir politikacınının editörlük yapması kitabın
ilmî değerini önemli ölçüde artırmıştır. Projeye sâhiplik edenin de Prof. Dr.
Muhtar Kâzımoğlu olması tesâdüf değildir. Zira Muhtar Hoca da folklor ilmine
değerli eserler vermiş, teorik ve uygulama yönünden bir çok araştırmalara
önayak olacak eserler yazmıştır.

 Böyle bir şahsın proje rehberi olması da
eserin ilmî değerini üç katına çıkarmıştır. Fakat kitapta danışmanların Kaşkay
Türklerinden olması, yazarın bilgileri nasıl bir hassasiyet ve titizlikle
hazırladığını ortaya koymaktadır Zira, kitabın daha ilk sayfalarında yazarın kâh
Kaşkayların yazım kurallarına, kâh davranış biçimlerine dikkat çekmesi Kaşkaylar
hakkında yeterince bilgi sâhibi olduğunu göstermektedir. Meselâ kitabın 10.
sayfasında şöyle yazıyor: ‘Kelimenin
başında önünde h kullanılması, o sesinin u sesine, ö sesinin e sesine, ü sesinin
i sesine, ı sesinin i sesine, ikinci ve sonuncu hecelerde i sesinin e sesine
dönüşmesi, şimdiki zaman ekinin …yor 
şeklinde olması, bulmak ve etmek gibi fiilerin aktifliği İran Türkleri
içerisinde en fazla Kaşkaylarda ve Halaç Türklerinde yaygındır’
. Buradan
açıkca görülmektedir ki, yazar Kaşkayların orfografik ve orfoepik kurallarına
hâkimdir.

Kitabın devamında Ali Şamil’in
Kaşkay Türkleri hakkında ilk bilgiyi, daha 1970’li yıllarda kütüphâne çalışanı
Muhammedali Müseddig’den aldığını belirtmesi O’nun Kaşkaylara olan ilgisinin daha
genç yaşlarında başladığını ortaya koymaktadır. Ali Şamil oldukça samîmi bir
şekilde Sovyet dönemi zamanı İran’la sınırların açılması haberinin boşa
çıkmasından duyduğu perişanlığı, daha sonra sınırların açılmasını anlatması
yazarın içindeki hasretin ne kadar ağır geldiğini göstermektedir.

Yazar kitabında Sovyet
döneminin sonlarına doğru Güney ile sınırlarımızın açılmasını teferruatı ile
anlatırken her iki taraf insanlarının kışın soğuğunda Aras nehrini geçerek öteki
tarafta bir hafta parasız, yersiz yurtsuz nasıl yaşadığına Sovyet memurlarının
şaşırmış olması, Onların bizi hiç tanımadıklarını belirtir. Nitekim Ali Şamil
de bu olaya dikkati çekmştir. Yine kitapdan anlıyoruz ki, sınırlar açıldığı
zaman Güney’e ilk gidenlerden biri de tabi ki, Ali Hoca olmuştur ve daha ilk
gidişinde sâdece oradaki Azerbaycan Türkleri ile değil, Kaşkaylar ile de sıcak
temas hâlinde olmuş, onlarla arkadaşlık kurmuş ve hatta Kaşkaylı Muhammedali’yi
Bakü’ye getirebilmiştir. Ali Hoca’nın Pervin Behmeni ile görüşmesi, konuşması,
oradaki âşıkların mezarlıkta fâtiha okuyan değil de profesyonelce kendi
işlerini yapmaları için önayak olmasından anlıyoruz ki, yazar sâdece sıkı
arkadaşlıklar kurmakla kalmamış, hem de millî kültürel etki etmeyi de başarmış.
biz bunu Ali Şamil örneğinde görmekteyiz.

Kitabın devamında Ali Hoca Kaşkayların
Şiraz şehri hakkında geniş bilgi vermekle kalmamış, giyim kuşam, şehrin
girişleri ve târihî kültürel mirâsı hakkında da okucuyu bilgilendirmiştir.
Okucusu yazarının gittiği şehir hakkında nasıl derinlemesine bilgi sâhibi
olabilir, bir şehri ziyâret ederken aslında neleri dikkatte tutmak lâzım,
bunları öğretmektedir. Yazdığı her satır, her söz Kaşkayları daha fazla nasıl
tanıtabilirim, sevdirebilirim düşüncesi ve hassasiyeti üzerine hesaplanmış gibidir.
Söylediğimize örnek olarak kitabın 32. Sayfasında Kaşkay hanlarının sarayının
tasvirini gösterebiliriz.

Ali Şamil bölge ve bölgedeki
günümüz aydınları hakkında da bilgi verdikten sonra târihte ün salmış Kaşkaylar
hakkında bilgi vermeyi de ihmal etmiyor.

Kitabın tam yarısı, Kaşkay halk bilimi
metinlerine tahsis edilmiştir. Folklor uzmanı yazar  gezi için çıktığı seyahatlerinde folklor
metinlerini de toplamayı ihmal etmemiş ve Türk halkiyat ilmine olan hayranlığını
ortaya koymuştur.

Folklor metinlerine göz atarken aslında
aramızdaki yakınlığı, dilimizdeki müthiş benzerliği, anlaşılırlığı gördükçe neden
acaba Kaşkaylar hakkında bunları bilmiyorduk diye düşünmeden edemiyoruz. Sanki
görünmez bir el bizden bir parçayı alıp koparmış ve çok uzaklara atmış gibi.
Oysaki, Kaşkaylar tam yanıbaşımızda, otobüs yolculuğu ile bir kaç saatlik mesâfededir.

Ali Hoca’nın dili, üslûbu zâten çok akıcı
revandır. Fakat Kaşkay metinlerini okudukça aynı tatlı, revan akıcılığın devam ettiğini
gördükçe bugüne kadar bize bukadar yakın, aynı milletten olduğumuz Kaşkayların hakkında
az bilgi sâhibi olmaktan ne kadar utandığımı anlatamam.

Kitap ister halkiyatçı, ister kültür
araştırmacısı, ister sosyolog, ister etnograf ve târihçiler için çok mükemmel
bir ana kaynaktır. Her başlıkta ayrıca bir konu işlenmiş her konu enine boyuna araştırılmıştır.
Okucusunu fazla yormadığı gibi, Kaşkayların târihi, en yakından en uzağa,
meşhur insanları, aydınları hakkında genişçe bilgi alınıyor. Okucu kendisini sanki
bizzat geziye çıkmış gibi hissediyor. Son olarak belirtelim ki, yazar eserinde
sâdece Kaşkaylarla alâkalı bilgi vermekle yetinmemiş, Kaşkaylar hakkında eser
veya yazı yazmış bir çok aydın ve onların araştırmaları hakkında da bilgi
vermiştir. Böylece Kaşkaylar hakkında araştırma yapmak isteyenlerin işini kolaylaştırmıştır.

Kitap için yazara sonsuz teşekkür eder,
okuyucu olarak bu tür kitapların devamının gelmesini dilerim.

aynurqezenferqizi@yahoo.com  //  (055) 651 36 33

264 sayfalık kitap,
Azerbaycan’dan temin edilebilmektedir.

 

 

 

 

 

Dr. ALİ ŞÂMİL:                                                                                                         

    
1948 yılında Göyçé İlçesi’nin İnékdağ (şimdiki
Ermenistan Cumhuriyetine bağlı Vardenis rayonunun Teretuk) köyünde doğdu.

     1973’de Bakü’de Azerbaycan Devlet
Üniversitesi’nin Gazetecilik Fakültesi’nden mezun oldu. 1973-1993’de Nahçıvan
Özerk Cumhuriyetindeki ‘Şark Kapısı’,
1990-1993’de Azerbaycan Halk Cephesi’nin ‘Azadlık’ gazetelerinde çalıştı.
1993-2004’de Azerbaycan Millî Ansiklopedisi’nde ‘Türk halklarının Meşhur İnsanları’ Ansiklopedi gurubunun
başkanlığını, 1996-2007 yıllarında Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Folklor
Enstitüsünde ‘Türk Halklarının Folkloru
bölümünde ilmî araştırmalar yaptı. 2007 yıl
ından bu yana,
Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü Milletlerarası İlişkiler
Bölümü Başkanı olarak görev yapmaktadır.

     Ali Şâmil’in yayınlanmış 10 kitabı,  150’ye yakın ilmî incelemesi, 500’den çok
makalesi vardır. 10 ülkede düzenlenen 35 Milletlerarası Sempozyuma, 16 Millî
Sempozyuma katılmış, bildiri sunmuştur.

    
Kitaplarından bâzıları:

    1- Kuzey Kıbrıs: (2001), Azerbaycan Millî
Ansiklopedisi Neşriyatı, Bakü. 2- Burulğandan (*) Çıkmak Mümkün
müdür?: (2001), Azerbaycan Millî Ansiklopedisi Neşriyatı, Bakü. 3-
Dastanlaşmış Ömürler: (2000), Seda Neşriyat, Bakü. 4- Âşık İsgender Ağbabalı:
(2006), Seda Neşriyat, Bakü. 5- Uy
gur, Gagauz, Küzey Kafkas Türklerinin Edebiyatı
Tarihi: (2008) Seda Neşriyat, Bakü.

(*) Burulğan: girdap, su çevrintisi, hortum, rüzgâr çevrintisi, anafor.

Ali Şâmil hakkında daha fazla bilgi edinmek
isteyenler aşağıda adresi verilen internet sitesine başvurabilirler:

http://ali-shamil.tr.gg/Ana-s%26%23601%3Bhif%26%23601%3B.htm 

 

 

 

 

KUŞBAKIŞI

OSMANLI İMPARATORLUĞU VE AVRUPA

 

Osmanlı Devleti resmî kayıtlarında devlet için ‘imparatorluk’, pâdişahlar için ‘imparator
kelimesini kullanmamıştır. Buna rağmen batılı yazarların hemen hepsi, Türk
yazarlardan da hassasiyet zaafına uğrayanlar, ‘Osmanlı İmparatorluğu’ isimlendirmesini kullanmaktan çekinmemişlerdir.
Bu alışkanlık ister istemez kendilerini, yapmacık sevgi gösterisi etiketli ‘Fatma’ya ‘Fatoş’, ‘Emine’ye ‘Emoş’ diye hitap etmenin basitliğinden
kurtaramayanları hatırladıyor.

 

Fransız yazar Jean-François
Solnon
, 15,5 X 23 santim ölçülerindeki 700 sayfalık eseri için tercih ettiği
ismi, uzun yıllar Fransa’da yaşadığı için olmalı, eseri Türkçeye tercüme eden,  Ali
Berktay
değiştirmek lüzumunu hissetmemiş.

 

Osmanlı ile Avrupa devletleri arasındaki altı yüz yıllık ilişkilerin
târihi düşünüldüğünde, akla önce savaşlar, fetihler, toprak kayıpları, kısacası
bitmez tükenmez bir çatışma ve bunun yarattığı ruh halleri gelir.

 

Solnon, eserinde söz konusu ruh halleri ile birlikte, kültür
ilişkilerine de yer veriyor.  Bu iç içe
geçişin, ‘çatışma ve karşılıklı
hayranlığın
’ zengin târihini ele alıyor.

 

TÜRKİYE İŞ BANKASI
KÜLTÜR YAYINLARI:

 İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4
Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212 252 39 91

Belgegeçer:
0.212-243 56 00
bilgi@iskultur.com.tr  İnternet: www.iskultur.com.tr  

 

 

İTTİHAT
VE TERAKKİ                                                                                        
                         Nasıl Doğdu,
Nasıl Yaşadı, Nasıl Öldü?

İttihat ve Terakki
Partisi, 21 Mayıs 1889 târihinde, Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın tahttan
indirilmesinin, Osmanlı Devleti’nin kurtuluşu için tek yol olduğunu düşünenler
tarafından, İttihad-ı Osmânî adıyla gizli bir dernek olarak kuruldu. Derneğin
kurucuları; İshak Sükûti, İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Çerkez Mehmed Reşid
adındaki dört talebe ile ve sonradan onlara katılan Hüseyinzade Ali Bey,
Konyalı Hikmet Emin Bey, Cevdet Osman, Kerim Sebatî, Mekkeli Sabri Bey,
Selanikli Nâzım Bey, Şerâfettin Mağmumi, Giritli Şefik idi. 

Daha sonra İttihat
ve Terakki Cemiyeti adını alacak olan teşkilât, aynı devirde kurulmuş irili
ufaklı diğer pek dernekle birleşerek Osmanlı coğrafyasının en güçlü teşkilatı
hâline geldi. Cemiyet çalışmalarını 1894’ten sonra yurt dışında yürüttü. 23
Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilân edilince Türkiye’de teşkilatlandı ve kısa
zamanda hükümetin üzerinde bir konuma sâhip oldu. Parti hâline geldi, Osmanlı
Devleti’nin yönetimine hâkim oldu, Devleti Birinci Dünya Savaşı’na soktu. Savaş
kaybedilince yöneticileri yurt dışına kaçtı.  

Yakın târihimizin en
mühim, en canlı, aynı zamanda da en fecî devri, hiç şüphesiz İttihat ve Terakki
devridir. O dönemi yaşayanlar bile İttihat ve Terakki hakkındaki hakîkatleri
tam mânasıyla bilmiyorlardı. Sonraki yıllarda hakkında yazılanların bir
bölümünde yanıltıcı bilgiler vardır.

Târihî romanlarıyla
tanınan araştırmacı gazeteci yazar Ziya Şâkir (1882-1959),  14 X 23 santim ölçülerindeki 3 ciltlik, 2272
sayfalık eserinde, İttihat ve Terakki Partisi’ni bütün detaylarıyla anlatıyor.

AKIL FİKİR YAYINLARI

Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak
Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul

Telefon: 0.212-514 77 77 e-posta: bilgi@akilfikiryayinlari.com  www.akilfikiryayinlari.com 

 

 

GÖNÜL HANIM

Müftüoğlu Ahmet Hikmet Bey’in ‘Gönül Hanım’ isimli eseri,
Türk edebiyatında Türklerin ana yurdu olan bölgeyi ve Orhun Âbidelerini ilk defa
ele alan tezli bir romandır. Bu sebeple edebiyat târihimizde ayrı bir yere ve
öneme sâhiptir. Millî Eğitim Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Cumhuriyet
târihimiz boyunca çeşitli adlar altında Türk ve dünya klasiklerini milletimizin
istifâdesine sunmuşlardı. Bu eserler arasında ‘Gönül Hanım’ da vardı.

Gönül Hanım isimli
roman, yazarın hikâyelerini topladığı ‘Çağlayanlar’ı
tamamlayan bir eserdir.

Müftüoğlu Ahmet Hikmet
Bey’in bu eserini okuyanlar 1800 yıl öncesindeki Türk dünyasına yolculuk edecek,
atalarımızın yaşadığı bölgeler hakkında bilgi edineceklerdir.

Müftüoğlu bu
eseriyle bunalımlar içindeki Türk milletine bunalımdan çıkış yolu olarak Türk
ve İslâm köklerinden kopmadan, eğitime önem vererek medenî milletler içinde
yükselmeyi tavsiye etmektedir.

Orhun Âbideleri: ’Türk’ adının, geçtiği ilk Türkçe
metindir. Aynı zamanda ilk Türk târihidir. Türk devlet adamlarının millete
hesap vermesi, milletle hesaplaşması… Devlet ve milletin karşılıklı
vazifeleri dile getirilmektedir.

Türk nizâmının, Türk
töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası olan Orhun
Âbidelerine Türk gençlerinin ilk seyahatini okurken onlarla birlikte yorulacak,
sevinecek ve bir yandan da Birinci Dünya Savaşı sonundaki kayıplarımızın
acısını yaşayacaktır. Her şeye rağmen devam eden hayatta, Tolun Bey ve Gönül
Hanım’ın mutluluğuna da ortak olacaklar.

Eserde; her derdin
çâresine giden yolun eğitimden geçtiğine dair ikâz, tekrar tekrar
hatırlatılmaktadır.

Geçmiş ve Gelecek Asırların Kitabı

Kur’an, asırları muhtelif çeşitli bütün Enbiya’nın /
Nebîlerin, yani kendilerine kitap verilmeyip, önceki Resullerin kitaplı Peygamberlerin
kitaplarıyla amel eden, onları uygulayan Nebilerin tatbik etmiş / uygulamış
oldukları kitapları, zımnen / dolaylı ve öz olarak içinde barındırır.
Uyguladıkları inançları manen ifade eder. Onlara yer verir. Tatbikten düşmüş,
teferruat ve ayrıntılarını bir kenara bırakarak ruhunu ruhuna derceder, onları
yaşatır.

     Şüphesiz önceki
Resullere vahyedilen / indirilen Tevrat, İncil, Zebur ve Suhufların; zamanın
geçmesiyle değişmeyen mânâ ve anlamlarını ihtiva eder / içerir. Böylece Kur’an
okuyan biri; aynı zamanda diğer kutsal kitaplarda olup da zamanla eskimeyen
taraflarını, Kur’an’da mânen bulmuş ve görmüş olur. Zaten Hz. Adem’den Hz.
Muhammed’e kadar, tüm Resul ve Nebilerin yerleştirmeye çalıştıkları inanç
temelleri dört maddede toplanabilir:

     1. Tevhid / Allahın birliği,

     2. Nübüvvet /
Peygamber gönderiliş zarureti. Çünkü “Nübüvvet beşerde zaruridir.” Zira Allah,
Peygamber göndermedikçe insanı sorumlu tutmaz. Dinimiz akıl dinidir ama, o akıl
akıl olacak. Aklım var diyerek, bilmediği konuda fikir yürütmeğe kalkışılamaz.
Meselâ göz büyük bir nimet. Fakat ışık olmayınca bir şeye yaramadığı gibi, akıl
da göz gibi büyük bir nimet. Onun da vahiy denen ışığa ihtiyacı var. Vahiy
ışığından mahrum ve yoksun olan bir akıl da bakar ama görmez. Duyar ama
işitmez. Bilir ama anlamaz. İşte bu bakımdan Peygamberlere vahiyle bildirilen
her türlü yol göstermeler; akılların görmelerini sağlayan ışıklar hükmünde.
İşte bu yüzden, Nübüvvet / Peygamberlik; insanlar için hayatî bir ihtiyaç,
vazgeçilmez bir gereksinim. İnsan için olmazsa olmaz bir husus.

     3. Haşir, yani
Ba’sü ba’de’l-mevt. / Öldükten sonra hesap kitap için diriliş ve ebedî / sonsuz
âleme adım atış.

     4. Adaletin tesisi
ve ibadetle insanın vazifeli oluş keyfiyeti.

     Kur’an, meşrepleri
/ âdet, meslek, metod ve yolları farklı, değişik bütün Evliya / Velilerin, yani
Allah’ın üstün ahlâk sahibi olarak yarattığı kimselerin yazdıkları kitapların,
anlatmak istedikleri Hak yollarını da öz olarak içinde bulundurur.

     Yine Kur’an,
meslekleri / gidişatları / tuttukları yol farklı ve başka başka olan, bütün
Asfiya / ilim ve takvasıyla Hz. Peygamber’in gerçek vârisleri olan bütün büyük
zâtların eserlerine; icmalen / kısaca ve özetle içinde yer verir.

     Kur’an’ın cihat-ı
sittesi / altı yönü de parlak. Asılsız evham / vehimler ve asılsız şübehat /
şüpheler zulümatından / karanlıklarından uzak. Musaffadır. / Onları kendine
bulaştırmadan ve bünyesinde onlara yer vermeden saflığını muhafaza etmiş ve
korumuştur. Yüzyılların tortu ve geçersiz, çağ dışı her türlü akla mantığa
aykırılıklardan, kendini süzmesini bilmiştir.

     Çünkü Kur’an’ın
istinadı / dayanak noktası şüphesiz / kesin olarak bildiğimiz gibi vahy-i
semavîdir. Allah tarafından gönderilen emirler mecmuası ve yaptırımlar
toplamıdır. Ezelî olan Allahın ezelî / zamanla mukayyet / kayıtlı olmayan
kelâmı / sözüdür.

     Kur’an’ın hedefi
ve gayesi ise, gözümüzle açık ve seçik olarak gördüğümüz gibi, insanı saadet-i
ebediyeye / sonsuz saadet ve mutluluğa ulaştırmaktır.

     Kur’an’ın içi,
bilbedahe / apaçık olarak göreceğimiz gibi, halis / hilesiz, saf ve temiz
hidayetten başka bir şey değildir. Yani mahza / sırf doğru ve Hak yolu gösteren
emir ve nehiylerle / yapılmasını isteyip istemediği emirlerle doludur.

     Yine Kur’an,
bizzarure / kesinlikle, envar-ı iman / iman nur ve ışıklarını saçan İlahî bir
kaynak.

     Kalblere; sönmeyen
ve söndürülemeyen, Kıyamete kadar devam edip sürecek olan iman ve inanç şırınga
eden ve edecek olan manevî bir aktarıcı.

     Kur’an, bir şeyi
ilimle ve bazı işaretleriyle öğrenerek, hakikati kesin bir tarzda bilmek demek
olan biilmelyakîn delil ve bürhanlarla, imanları koruma altına almış mukaddes /
kutsal son İlahî kitap ve biz ahir zaman insanlarına ilmî / bilimsel, manevî
bir korunak ve sığınaktır.

     Kur’an, tecrübe /
deney ile sabittir ki, teslim-i kalp ve vicdan / kalp ve vicdan ile kabul
edeceğimiz, yaratılışımızın gereği olarak, içimizden bize seslenen,
vicdanlarımızın o saf ve temiz seslenişine kulak vererek, şek ve şüphesiz,
sözlerini canı gönülden kabul edeceğimiz, İlahî sönmez bir nur ve ışık
kaynağıdır.

     Rabbimizden bize,
iki saadet / dünya ve ahiret aydınlığını kazandıracak bir hakikat yumağı olup,
gerçeğin ta kendisidir.

     Hakkın kullarına
en büyük muştu ve müjdeler sunan bir Hak ve Hakikat kitabı.

     Kur’an, aynı
zamanda teshir-i akıldır. Aklımızı etkiler. Bu suretle seve seve emrine itaat
ettirir. Gönüllü olarak bizi bizden alır. Fakat bunu akla yer vererek yapar.
Çünkü aklı olmıyanın dine ihtiyacı yok. Dinden mes’ul ve sorumlu değil. Çünkü
Kur’an akla kapı açar, ihtiyarı / isteği / iradeyi ele verir. Zaten “La ikrahe
fi’d-dîn.” / “Dinde zorlama yok.” Teblîğ var icbar / baskı yapmak yok. Tebliğle
mükellefiz. Kabul ettirmekle değil. Çünkü dinin insana değil, insanın dine
ihtiyacı var.

     Kur’an, ayrıca
bizden iz’an / anlayış ve kavrayış sahibi olmamızı da ister. Zaten Kur’an’ın
anlayış ve kavrayışa zıt ve aykırı hiçbir yönü yok. Zira Kur’an mücerret /
soyut olup, akla aykırılıktan uzaktır. Fakat o akıl, akıl olmak şartiyle. Yani
ilgili konuyu hakkıyla bilen bir akıl olması lâzım.

     Kur’an’ın meyvesi
ise, doğruluğunda asla şüphe olmayan, hâli yaşar gibi ve kesin şekilde
bilircesine, yani bihakkalyakîn Rahmet-i Rahmân’ın / Rahman olan Allahın
rahmetini kazanmak, dar-ı cinana / cennet yurtlarına kavuşmaktır.

     Kur’an’ın makamı,
değer ve seviyesi ve revacı / ilgi çekmesi ise, bilhads-i sadık / doğru bir
sezgi / tam bir biliş ile, makbul-i melek / meleklerin kabul edip beğendiği bir
kitap. İns / insanlar, Can / Cinler için indirilmiş bir kitab-ı semavî /
Allahın gönderdiği çok yönlü bir mesajdır vesselâm.

Her tür Günaha Fetva Verilir

İslam dini yasakladığı halde, AKP iktidarının
yaptığı bazı işler yok mu?
Şüphesiz
var.

Fakat maşallah bunların yapılmasının caiz olduğuna dair fetva veren
“siyasetçi”, “uzman” veya “din adamları” bulmakta hiç sıkıntı çekilmiyor.

Bazı örnekleri hatırlayalım:

NEPOTİZM
yani devlet kadrolarına eş, dost, akraba doldurulması ve torpil vakalarını meşrulaştırmak
için, AK Parti Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in kullandığı söz
unutulmazlar arasındadır.

Cuma namazına gittiğimizde her hafta hutbede ‘akrabalarını koru
kolla’ ayeti okunur.”

Devamı daha da vahim. TV’de sunucunun “O zaman sizin yaptığınız bu? Öyle
mi oluyor?” sorusuna bir süre sessiz kaldıktan sonra, “Vallahi sen
Allah’ın ayetine bile karşı geliyorsan ben sana ne diyeyim”
cevabını
vermişti.

Bahsi geçen ayetin içinde geçen ifadenin anlamı şöyle: “Allah
adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve
azgınlığı da yasaklar.”

Ayette bahsi geçen “akrabaya yardım” etmenin, kendi kazancından ve
servetinden
muhtaç akrabaya yardım etmek olduğunu bu zat bilmez mi? Ayette
kastedilen yardım ile “Kul hakkı” yemek suretiyle milletin parasını ve malını haksız
yere yakınlarına vermeyi nasıl bir tutabiliyor? Çünkü O’nun tek bir gayesi
vardır:

Allah’ın kelamı ile korkutarak la yüs’el
(eleştirilemez / dokunulamaz) hale gelmek.

Bu yaptıkları ise açıkça Allah’ın “adalet ve iyilik” emrine
aykırıdır. “Çirkin işler, fenalık ve hatta azgınlık” diye tarif edilen
işlerdendir.

*************************

Şatafata ve Başkanlık Sistemine Kılıf

Başta Cumhurbaşkanı ve Diyanet İşleri Başkanı dahil olmak üzere devlet
erkanının milyonluk makam araçları konusunda da fetva bulmaları zor
olmadı.

İlahiyatçı Selahattin Yazıcı “Peygamber Efendimiz en iyi bineğe binin
demiştir”
diye hadis kılıflı fetvayı verdi.

Böylece milyonluk makam araçlarını ve yüzlerce milyonluk
makam uçaklarını
eleştirmeye niyetlenenlere kapıyı kapattı.

****

İlahiyatçı Selahattin Yazıcı’nın Ak Parti uygulamalarına İslami meşruiyet kılıfı
giydirdiği başka fetvaları da var:

“Başkanlık sisteminin genlerimizde var olduğunu” söyleyen Yazıcı’nın asıl tartışma yaratan sözü şu:
“Peygamberler de devletlerini başkanlık sistemi ile yönetirdi.”

Yazıcı’nın sadece bu sözünden bile “demokrasi”, “hukuk devleti”, “kuvvetler
ayrılığı” ve “başkanlık sistemi”
gibi kavramlardan ve bu kavramların tarihi
gelişiminden haberi olmadığı bellidir.

Bu “ilahiyatçının” maksadı Ak Parti’nin dünyevi, siyasi işlerinde
eleştirilemez hale gelmesini sağlamak. AKP’li siyasetçi ve
bürokratlara, peygamberler ve
dini değerler üzerinden, dokunulmazlık
sağlamak
olsa gerek.

Bu insanlar “demokrasi” ve “hukuk” kavramlarına erişebilmek için insanlığın
yaşadığı tecrübeyi
yok sayıyor.

Başkanları,
“Padişah Efendileri” gibi, devletin kaynaklarını istediğine istediği
gibi verebilsin,
istemediklerinden de alabilsin istiyor. Başkan’ın
devlet ihalelerini istediğine verebilmesinden mutlu oluyor. (Zavallı
Trump ve Merkel bizi kıskanıyor!)

Vatandaşların “birey” değil, “Başkanın kulu” olmasını
arzuluyor.

Bu “ilahiyatçının” Büyük İslam alimi Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hakimiyeti
Milliye (Milli egemenlik) hilafetten üstündür”
sözünden haberdar olup
olmadığını bilmiyorum.

Ama bu tür fetvaların bilgisizlikten çok, bir siyasi görev icabı
verildiği kanaatindeyim.

****************************

Günah İşleme Özgürlüğü

AK Parti İstanbul Milletvekili Metin Külünk’ün “yolsuzluk kasetlerinin” yayınlanması üzerine,
Allah insana günah işleme özgürlüğü vermiştir. Siz insanların günah işleme
özgürlüğüne müdahale ediyorsunuz.
Bu bireyin günah işleme özgürlüğüne,
hayır sen günah işleyemezsin baskısıdır. Böyle bir rol kimseye yok” diye
savunmuştu.

Yolsuzluklarla halkı yoksullaştırıp, yandaşları
semirtmeyi “bireysel özgürlük” olarak nitelendirmek
akıl alır gibi değil.

Ama iktidarda olanların “çirkin işleri, fenalık ve hatta
azgınlıklarını” örtmek ve hatta tartışılamaz hale gelmesini sağlamak

istenince böyle zırvalar edilebiliyor.

Metin Külünk “günah işleme özgürlüğü” tezi ile sadece yolsuzluk
yapanların eleştirilmesini önlemeye çalışmakla yetinmedi. Verdiği diğer bir
örnekle de İslamcıların alkol kullanmasının eleştirilmesinin de önüne
geçmeye çalıştı:

“Alkol, İslam’a göre haramdır. Ama kişinin bunu
içme özgürlüğü vardır.
Bu özgürlük
Allah ile kul arasındaki bir alandır.”

Şimdi gel de merak etme. Acaba AKP yöneticileri ve kitlesi içinde
içki içenlerin oranı ne kadardır?
(Ne de olsa “padişah efendileri” de içki
içerdi.)

****************************

Hayrettin Karaman’ın Fetvaları

AKP fetvacıları içinde “en mümtaz şahsiyet” şüphesiz İlahiyatçı
Profesör Hayrettin Karaman
’dır. Sadece “Yolsuzluk hırsızlık değildir”
fetvası ile bu unvanı hak etmiştir sanıyorum.

Karaman siyasi rekabeti bir “savaş”, AKP’nin siyasi rakiplerini
de “zalim düşman” olarak nitelendirdi.

Desteklediği AKP kanadının siyasi rakipleriyle rekabetini
kastederek, “biz zalimlerle savaş halindeyiz” gerekçesiyle “savaşta
hile mubahtır”
kuralına dayandı. Seçim hilelerine meşruiyet kazandırmaya
çalıştı.

“Bazı yöneticilerin yakın veya uzak çevrelerinde, iktidarın bir
kısım mensuplarında ahlak, liyakat, adalet, hakkaniyet… bakımından arızalar,
eksikler, çürüklükler olsa da”
bunları dile getirmeyin dedi.

“Doğrucu Davutluk adına düşmana fırsat vermek ve bindiğimiz dalı kesmek
de makul ve meşrudur diyemem!” dedi.

Yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, Hayrettin Karaman da iktidarın “la
yüs’el”, eleştirilemez, dokunulamaz hale gelmesini sağlamak için dini kılıflar
uydurdu..

Gazâlî’ye göre, dinî ve ahlâkî çöküşün en büyük sorumlusu âlimlerdir.
Ona göre âlimler tuzdur. Eğer tuz bozulursa onu ne düzeltebilir?