19.4 C
Kocaeli
Salı, Haziran 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 448

Hayat, İman ve Kur’an

Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı imandır.

     Öyle ise iman
ettiğimiz Zât’ın sözü ve kelâmı denilen,

     Bu dünyada, en meşhur
/ en ünlü ve en parlak, 

     En hâkim / her
konuda söz sâhibi bulunan, 

     Ona teslim olmayan
herkese, her asır ve her yüzyılda meydan okuyan,

     Kur’an-ı
Mu’cizü’l- Beyan / açıklamalarıyla akılları benzerini yapmaktan âciz bırakan,

     Kur’an-ı Kerîm nâm
ve adındaki Kitaba müracaat edip / başvurmak gerek.  

     O ne diyor
bilelim.

     Fakat en evvel /
en önce,

     Bu Kitap, bizim
Hâlikımız / Yaratıcımızın Kitabı

     Olduğunu ispat
etmek lâzım.

     Bu kadar muannit /
inatçı ve mülhit / dinsiz bir asırda,

     Her tarafa Kur’an
hakikat ve gerçekleri yayıldığı hâlde,

     Karşısına kimse
çıkamamıştır.

     Bu da gösteriyor
ki, Kur’an semavî ve gökseldir.

     Beşer / insan
kelâmı / sözü değildir.

     Nasıl ki, Kur’an;
bütün mucizatı / insanı benzerini yapmakta âciz bırakan özellikleriyle,

     Hakkaniyet ve
doğruluğuna delil / bürhan ve kanıt olan,

     Bütün
hakikatlarıyla, Hz. Muhammed’in bir mucizesidir.

     Aynı şekilde Hz.
Muhammed de, bütün mucizeleriyle,

     Nübüvvet /
Peygamberlik delail / delil ve kanıtlarıyla, 

     İlmindeki kemâlât
/ eriştiği olgunluk ve yüksek seviye ve düzeyiyle Kur’an’ın bir mucizesidir.

     İşte böyle bir
Peygamber; Kur’an’ın Kelâmullah / Allahın kelâmı / sözü olduğuna,

     Bir hüccet-i katıa
/ kesin bir delil ve kanıtdır.    

     Kur’an, bu dünyada
çok ihtişamlı / görkemli, nuranî / nurlu / ışıklı ve saadetli / mutluluk dolu,

     Hakikatli /
gerçeklik içeren bir yol açmıştır. 

     İçtimaî / sosyal
hayatın tebdiline değişmesine muhteşem bir imkân hazırlamıştır.

     Kur’an aynı
zamanda insanların;

     Hem şehvet, gazap,
fazilet gibi şeylerin kaynağı olan nefislerinde,

     Hem kalplerinde,

     Hem insan ve
hayvanlardaki dirilik kaynağı olan manevî varlıklarında yani ruhlarında,

     Hem akıllarında,

     Hem şahsî /
kişisel hayatlarında,

     Hem içtimaî /
sosyal hayat ve yaşamlarında,

     Hem siyasî /
politik hayatlarında,

     Öyle bir inkılâp /
değişim yapmış, idame etmiş / devam ettirmiş ve idare etmiş ki,

     On dört asırlık
müddet ve süresi içinde, her dakikada altı bin altı yüz altmış altı ayeti,

     Kemal-i ihtiramla
/ tam bir hürmetle,

     Hiç olmazsa yüz
milyondan ziyade insanların dilleriyle okunuyor.

     İnsanları terbiye
ediyor, nefislerini tezkiye edip temizliyor.

     Kalplerini tasfiye
ediyor / saflaştırıyor.

     Ruhlara inkişaf /
açılma ve terakki / yükselme sağlıyor.

     Akıllara
istikameti / doğruluğu ve doğru yönü gösteriyor.

     Akılların yolunu
nurlandırıp / aydınlatıyor.

     Hayata hayat ve saadet
/ mutluluk veriyor.

     Elbette böyle bir
kitabın misli ve benzeri yoktur.

     Çünkü harika ve
olağanüstüdür.

     Fevkalâde /
normalin üstünde, mucize bir Kitapdır.



           

 

Kurtuluştan Cumhuriyete ve Son Cüret

Japonlara ait olduğu söylenen bir tespiti
önemli bulurum. Onlara göre bizim eğitimimiz yeterince milli bilinç
pekiştirmesi yapamamaktadır. Japonya bunu sağlamak maksadı ile uygun yaşlarda
her Japon gencinin Hiroşima- Nagazaki atom bombası faciasının acılarını,
tahribatının ne büyük felaketlere sebep olduğunu öğrenmeleri ve benzeri bir
felaketin tekrar yaşanmaması  için nasıl
bir Japon vatandaşı olunması yönünde bilinçlendirme yapar.Tarihimizde de  Çanakkale Savaşı  ve Kurtuluş 
Savaşı  gibi çok önemli yakın iki
tarihi olayın doğru anlatılmasının böyle bir bilinçlenme için fazlası ile
yeterli olduğu tespitini bildirirler.

                Hakikaten
Çanakkale ve kurtuluş savaşlarımız Türk milletinin birinde 250 bin, diğerinde
40 bine yakın şehidi, yaşattığı acılar ve yapılan kahramanlıkları ile bu tespit
çok doğrudur. Çanakkale savaşımızla ilgili muhtelif belgeseller ve filmler
yapılmış, birçok kitap yazılmıştır. Bunlardan Niyazi Özdemir’in “Çanakkale
Serencamı
” romanını kimi sayfalarında gururlanarak ve zaman zaman gözyaşları
ile okumuştum. Kurtuluş Savaş’ımız ile de birçok kitap, belgesel ve filmler
vardır. Bunlardan Tarık Buğra’nın yazdığı “Küçük Ağa” yine
benim için dikkat çekici bir roman olmuştur. Bu makaleyi yazmama sebeb ise
Yılmaz Özdil’in yeni yayınlanan “Son Cüret” eseridir.

                Bu
eser kronolojik bir tarih kitabı olmamakla beraber Yunanistan’ın İzmir’i işgali
ile başlayıp (15 Mayıs 1919) yine İzmir’den denize dökülmesi (9 Eylül 1922)
süreci içinde yaşananları bir solukta okutacak kadar etkili, yakın tarihimizin
acıları, ihanetleri ile buna karşın kararlı bir duruşun hatırası ve
kahramanlıklarının öyküsüdür. Kitabın sonunda bu eserin 153 kaynaktan istifade
edilerek yazıldığını görmeniz bu eser için önemli bir emek verildiğini göstermektedir.  Bu bilgi yazılanlarla ilgili ayrı bir güven
duygusu ile yazarının bu emeğine saygı ve takdir uyandırmaktadır.

                Çanakkale
zaferine rağmen devletimizin baş şehri İstanbul işgal edilmiştir. Sevr
dayatması ile ülkenin birçok bölgesi paylaşılıp işgale uğramaktadır. Ordunuz
lağvedilmiştir. Birçok bölgede Rum ve ermeni vatandaşlar işgalci güçlerle
işbirliği içendedir. Bir kısmı ise silahlı gruplar halinde halkın her türlü
hakkına tecavüz eden eşkıyalıklar yapmaktadır. Bazı yerlerde bu eşkıyalıklara
yerli halktan insanlarda katılmış, devlet otoritesi kaybolmuş, halkın huzur ve
güven ortamı gün geçtikçe azalmaktadır. Tüm bu olumsuzluklara ilaveten işgalci
İngilizlerle işbirliği içinde, İstanbul’da ülkeyi idare etme iddiasında Damat
Ferit Hükümeti ve halkın başına onu güden bir çoban lazım, buda padişah, halife
olarak benim diyen Sultan Vahdettin (VI Mehmet) vardır.

                İşte
tüm bu olumsuzluklara rağmen İstanbul Şişli’de bir apartmanın üçüncü katında
bir avuç arkadaşı ile değerlendirmeler yaparak işgalci güçleri kastederek
“geldikleri gibi giderler” diyen ve yeni  bir 
bağımsızlık ateşi yakmaya çalışan Mustafa Kemal… O arkadaşları ile
birlikte milletine güvenerek “umutsuz olmayacağız, uçurumun
kenarındayız. Bizi canlı canlı mezara atmak istiyorlar. Son bir cüret belki
kurtarabilir .”Anadolu’ya geçiyoruz
.” diyerek bu meşaleyi
yakmıştır. Bu azim ve büyük gayret başarılı bir mücadele ile Türkiye
Cumhuriyeti Devlet’ini ortaya çıkarmıştır. Son cüret kitabı işte bu kutlu
mücadelenin nasıl, hangi şartlarda yapıldığını anlatıyor.O günlerin
yokluklarını ,ihanetlerini, insanlık ayıbı olan nice acıları,yaşanan
dramları,bunlara karşı ortaya konulan kahramanlıkları yer yer isimlendirerek ve
o insanları tanımamızı sağlayan bilgileri okuyorsunuz .Çanakkale’den
Galiçya’ya, Yemen’den Trablus’a, Sina’dan dan Kafkasya’ya cepheden cepheye
koşmuş,savaşın ne olduğunu bilen, vatanın, özgürlüğün kıymetini görmüş ve
yaşamış bir avuç kahraman insan ve onlara güvenip inanan insanların son
bir  hamle ile bu Anadolu coğrafyasını
hür-bağımsız bir devlet bırakma azmini gururla, heyecanla okuyup minnet ve
şükran duygularını yaşıyorsunuz.

                İşte
Japonların milli duygu çeliklemesi dediği duruma uygun bilgiler demeti
olan  bu eseri yazdığı için Yılman
Özdil’e şükranlarımı bildirirken, okunması gereken bu eserle ilgili duygularımı
sizlerle paylaşmanın mutluluğunu yazıyorum.

                Allah
bu millete böyle bir mecburiyeti tekrar yaşatmasın.

Nasıl Bir Cumhuriyet?

100. Yılını kutlamaya hazırlandığımız devletimiz Türkiye
Cumhuriyeti’nin bugünlerin de, “nasıl
bir cumhuriyet”
istediğimi sizlerle paylaşarak, Cumhuriyet Bayramınızı
kutlamak istiyorum.

Keşke bu
ülkede, fakir fukara dediğimiz yoksul sayısı üzüntü verici ve korkutucu
boyutlarda olmasaydı…

Eğitim
seferberliğini topyekûn başarabilseydik!

Tarımda
üreten, fabrikalarında bacaları tüten bir ülke olabilseydik!

İnsanımızı
ete, süte, yumurtaya, balığa gark edebilseydik yani halkımızın beslenme diye
bir sorunu olmasaydı…

İşsizlerimize
iş bulabilseydik! Kazandıkları para ile insanlarımız, sosyal ve ekonomik refahı
yakalayabilselerdi!

Üniversitelerimiz
bilimsel düzeyleri ile insanlık âlemine katkı sunabilselerdi…

Şehirlerimiz;
tarih, kültür ve modernite üçlemesi ile yaşanabilecek yerler olsaydı! Deprem,
sel ve her türlü afet korkusunu alacağımız tedbirlerle üzerimizden
atabilseydik!

Özelleştirmeler
ve yabancılara satışlar olmasaydı da, raflarda alabileceğimiz “Türk Malları” bulunsaydı…

Madenler,
yer altı ve yer üstü zenginlikleri, ne idüğü belirsiz insanlara peşkeş
çekilmeseydi, yabancılara toprak satışına izin verilmeseydi ne iyi olurdu!

Ülkem bu
kadar yabancı göçüne açılmasaydı; dilimiz, kültürümüz, demografik yapımız bu
kadar zarar görmeseydi…

Alınan iç ve
dış borçlar; toprağa ve betona gömülmeseydi, ithalata harcanmasaydı, kendi
yağımız ile kavrulsaydık, gelecek nesiller borç içine doğmasalardı!

Gençlerimiz
bu vatandan göçüp gitmeyi istemeseydi ve onların böyle düşünmesine neden olan
şeyler alınacak tedbirlerle önlenseydi, ne kaybederdik?

Memlekette
adalet olsa, mahkeme kapısına düşmekten güven duyulsa daha iyi olmaz mıydı?

İhanete
geçit vermeseydik ve hainleri beslemeseydik keşke!

Şeyhlere
şıhlara irademizi ipotek etmesek, tarikat ve cemaatlere yüz vermesek daha doğru
değilmiydi?

Eminim
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, bugün bizim sıkıntılı
olduğumuz hususları görseydi fevkalade müteessir olurdu…

Niçin kıydık
o zaman bu güzel ülkeye de, sorunları ağırlaştırarak adeta yaşanmaz hale
getirdik?

Hâlbuki
bizler, Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaşlığı yakalamış, adaleti tesis etmiş,
insanlarının bu topraklarda yaşamaktan dolayı mutlu, huzurlu ve refah içinde
olduğu bir ülke olarak görmek istiyoruz…

Gördüğüm
tablo nedeni ile kendimi Atatürk’e ve bu ülkeye ihanet etmiş bir insan gibi
hissediyorum…gereğini ve üzerime düşeni yapamadım diye hayıflanıyorum!

Atatürk ise,
en büyük emanetim dediği Türkiye Cumhuriyeti’ni biz Türk gençlerine bırakmıştı
şimdi biz bu emaneti koruyamayan ihtiyarlara dönüştük…

Onun için
Türkiye Cumhuriyeti’nin 100.yılına ramak kalmışken yine bir Cumhuriyet
Bayramı’nda ne yazık ki bu duygu ve düşünceler içindeyim!

“Nasıl Bir Cumhuriyet?”
sorusunun cevabı olarak: halkı mutlu, huzurlu ve refah içinde yaşayan,
bireyleri güçlü, yerliliği ve milliliği içselleştirmiş, dünya da etkin, tam
bağımsız bir cumhuriyet arzuluyorum…

Gerçekleştirmek
mümkün mü? Elbette mümkün… Bakın 1923-1938 arasında yapılanlara! Bu yıllar
önümüzü aydınlatıyor… Gelin o zaman bu Cumhuriyet Bayramını bu hedefle
kutlayalım…

Türk
Gençliği öyle bırakıp bir yere gitmek yok! Ne diyor sana Büyük Atatürk; ” Birinci vazifen, Türk istiklalini,
Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”
Bu
vazifenin idrakinde olan Türk Milletinin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun…

Yine 65 Yaş Üstünde Bulunan Yaşlılar

0

Bundan
önce yazmış olduğum “65 Yaş Üstünde
Bulunan Yaşlıların Mağduriyetleri Ne Zaman Sona Erecek”
başlıklı yazım,
Kocaeli Aydınlar Ocağı sitesinde, Akçakoca Kültür Platformu sitesinde, Yeni
Akit Gazetesinde yayımlandı. Ayrıca, Facebook sayfamda da paylaştım. Bunun
neticesi olarak, birçok kişiden tebrik ve teşvik yazısı aldım. Meğer bu husus
ile alakalı olarak ne kadar çok mağdur olanlar varmış da sıkıntılarını
anlatacak, duygu ve düşüncelerine tercüman olacak birisini bulamıyorlarmış.
Tarafıma bildirilen sıkıntılardan sadece birkaç tanesinden bahsetmek istiyorum.
Şöyle ki,

         Yazan kişi bir avukat. Böyle mühim bir meseleyi gündeme
getirdiğim için teşekkür ettikten sonra şöyle diyor
:“ Ben 65 yaşın
üzerinde bulunan bir avukatım. Mahkemenin hâkimi duruşmaları saat 9.00 veya
9.30’averiyor.Benim ise, yaşım itibariyle, sabah saat 10’dan önce sokağa çıkmam yasak olduğu için bu duruşmalara
yetişemiyorum. Bunun neticesi olarak da müvekkillerimin haklarını müdafaa edemiyorum.
Bazı davalar ise duruşmaya iştirak etmediğim gerekçesiyle düşürülüyor. Ayrıca,
her gün duruşmalara yetişebilmek için fazladan taksi parası ödemek
mecburiyetinde kalıyorum. Bugüne kadar da buna bir çare bulamadım.”

         Yazan ikinci şahıs da şöyle diyor: “Ben 78 yaşında
birisiyim. Yaşadığım şehirde saat 16’dan
sonra
yaşlılara toplu ulaşım vasıtalarına binmenin yasak olduğunu
biliyorum. Bu sebeple bir gün, işyerinden eve gitmek üzere, saat 16’dan önce ayrıldım. Fakat, şehir
içinde çalışan trene binmek üzere giderken, mutlaka almam lazım gelen bir şeyi
unuttuğumu fark ettim. Mecburen geri döndüm. Almam icap eden şeyi aldıktan
sonra, tekrar trene doğru yürüdüm. Fakat durağa vardığım da saat 16’yı biraz geçmişti. Bu gecikmeden
dolayı beni turnikeden geçirmediler. Ne kadar ısrar etti isem de fayda vermedi.
Bu durumda ya bir taksiye binmem veyahut da yürüyerek eve gitmem icap ediyordu.
Maddi durumum müsait olamadığı için, mecburen yürümeyi tercih ettim ve 10 km. kadar
yolu yürüyerek evime gittim. İyi ki, hava yağmurlu filan değildi. Pekâlâ yağmur
yağabilir hava da çok soğuk olabilirdi.”

         Buna benzer bir şeyin benim başıma da geldiğini, yukarıda
bahsi geçen yazımda anlatmıştım. Beni de bindiğim arabadan indirdiler. Bir saate yakın toplu ulaşım araçlarına
yaşlıların binme yasağının kalkmasını otogarda beklemek mecburiyetinde
kalmıştım.

         Diğer taraftan, İçişleri Bakanlığı’nın yürürlükte
bulunan genelgesine istinaden, yaşlılara uygulanan pazarlara gitme yasağı halen
devam etmektedir. Hatta öyle ki, evlerinin yakınlarında kurulan semt
pazarlarına dahi gidememektedirler. Bu husus ise, yaşlılar için başlı başına
bir sıkıntı meydana getirmektedir. Birde şu var ki, genelgeye göre, yaşlılar pazar
ihtiyacı olduğu zaman 112’ye telefon edecekler ve gelen polise siparişlerini
verecekler. Onlarda yapabildikleri kadar istenilenleri alıp gelecekler. Ben bu
sistemin hiçbir zaman uygulama kabiliyetinin olduğunu düşünmüyorum. Çünkü pazar
işi siparişle olmaz. Pazara gidildiği zaman sadece siparişler değil pazarda
görülüp, beğenilen veyahut da o anda görünce akla gelen şeyler de alınır.
Esasen, pazarların hususiyeti bu olup, bilhassa bunun için tercih edilirler.
Kaldı ki, Pazarlara çıkmak yaşlılar için
mühim bir meşguliyet ve büyük bir ihtiyaçtır.
Yaşlılara pazarların gülü dense yeridir.

         Genelge dikkate alınarak bütün yaşlılar,
112’ye telefon ederek sipariş vermeye kalktıkları takdirde ise, bunlara eleman
yetiştirme imkânı yoktur. Ayrıca takdir edileceği
üzere, polisin vazifesi yaşlılar için pazardan bir demet maydanoz ile iki limon
almak olmayıp, Memleketin emniyet ve asayişini korumaktır.
Kaldı ki, ben
Allah’ın izniyle 82 yaşında olmama rağmen, 112’ye telefon edip, polisin bana
pazardan bir kilo domates ile yarım kilo biber almasını istemekten haya duyarım.
Amiyane tabirle yaşlılar için bulunan bu nevi hal çareleri bana çok fantezi bir
uygulama gelmektedir.

         Bu cümleden olarak, 65 yaş üstünde
bulunan yaşlılara çok büyük haksızlık yapıldığı kanaatinde bulunmaktayım. Yaşlılar bu kadar itilip kakılmamalıdır.
Her ne kadar alınan tedbirlerin yaşlıları korumak gayesine matuf olarak
alındığı ifade edilmekte ise de bunun isabetli bir karar olmadığı hususu
izahtan varestedir. Biz vatandaş olarak salgın hastalıktan korunmak için tavsiye
edilen kararlara aynen uymaya gayret edeceğiz. Yani çağımızın hastalığı Kovid-19’dan
korunmak maksadıyla, maskelerimizi
takacağız
, fizikî mesafeye riayet
edeceğiz
, temizliğe dikkat edeceğiz.
Gerisi takdiri ilahidir. Zira itikadımıza göre, her insanın, ne zaman, nerede ve nasıl öleceği bellidir. İki dünya
bir araya gelse bu hükmü değiştiremez. Bu itibarla, virüse yakalanacağım
korkusuyla bir kimsenin strese girip öldüm, bittim, yandım diyerek
hayıflanmasının ve hayatı kendisine zehir, zindan etmesinin hiçbir manası da
faydası da yoktur.

         Yukarıda anlatılanlara, münferit bir
hadise nazarıyla bakmamak lazımdır. Zira bugün 65 yaş üstü yaşlılar dediğimiz kimseler
nerede ise nüfusun on milyona yakın bir kısmını teşkil etmektedir. Bu kadar
hatırı sayılır bir nüfusun sıkıntılarını görmezden gelmek, yanlış teşhis koymak
suretiyle, dertlerine bigâne kalmak doğru bir hareket tarzı değildir. Ayrıca
bugün yaşlı dediğimiz kimselerin geçmişte mühim vazifeler ifa ettiklerini de
hiçbir zaman unutmamak lazımdır.

         Bu arada şu hususu da ifade edeyim ki, yasak
kararını verenler de bir gün mutlaka yaşlılar kervanına katılacaklarını
unutmamalıdırlar.

         Netice itibariyle, hiçbir faydası olmadığına inandığım bilakis,
65 yaş üstü yaşlılar için sıkıntı meydana getiren yasakların kaldırılmasının
çok isabetli olacağı kanaatinde bulunmaktayım. Yaşlılar için yasaklar
kaldırılmadığı takdirde ise, Anayasanın 10. Maddesindeki, herkes kanun önünde
eşittir hükmü mucibince hiç ayırım yapmadan herkese uygulansın derim. 

Alışkanlıklara Reset, Kandillere Güncelleme

Aslında
hayatın her alanında güncel sorguya, düşünce
sürümümüzün yükseltilmesine
ve zihinsel
anlamda analitik formata ihtiyacımız
var. Özellikle de ezbere yaşama ve alışkanlıklara iman etme noktasında.. 15 yıl
öncesinde düşünemediklerimizi bugün düşünmemiz, 15 sene sonrasında neler
düşünebileceğimiz hakkında fikir vermiyor da değil. Lâkin süreklilik şart..

            – Allah muzaffer eylesin – Azerbaycan Ordusu’nun Karabağ galebesinde Ermenistan da irticaî eylemlerle (19.yy
sonundan kalma) Azerbaycanlı sivilleri
vurmayı sürdürüyor; ağa babalarının tek taraflı at gözlüğü de 1,5 asırdır aynı. Çocuk, kadın, yaşlı; ölen toplam sivil sayısı: 65. Önceki asırlardakilerle de
toplayarak bu rakamı güncelleyebilirsin. Mukabeleten Rus uçaklarının Türkiye’nin
garantörlüğünde
olan İdlip’teki
milis gurubu vurarak 75 kişiyi
öldürmesi Karabağ’dan çok Kırım,
daha doğrusu Ukrayna cevabıdır diye
okunabilir. Hem de Esad Rejimi’nin ele geçirdiği alanlardaki
bazı Gözlem Noktalarımızı geri çekmeyi kararlaştırdığımız halde. Hani şu Rus Uçaklarının
vurarak 45 askerimizin şehadetine
sebep olan Gözlem Noktaları.. Tarih
sürekli kaydeder.

            Son 20 günde sahte içkiden
ölen insanımızın sayısı 80’e ulaştı.
Devletin vatandaşını içki sahtekârlığından koruyamaması, Milliyetçiyim diyenlerin Türk Milletine mensup bu kimselere dair
sözünün ve kazaen ölen bir güvenlik görevlisinin bile acısını paylaşırken bunca
ailenin acısına dair cümlesinin olup olmaması, Müslümanım diyen ve illâki günah sahibi olduğunu bilen kimselerin
bu insanlar için içki gibi tek bir günahın
bile sahtesinden
ölmelerini sessizce seyretmeleri ve belki de içten içe
ölümleri onaylamaları sorgulanmaya değer değil mi?

            Bir Kandil kutlamasıyla memleketçe zemzemle
yıkanmış gibi mi olacağız? Dua –
nüsuk, kısa mesaj – vatsap ileti veyahut sosyal medya beğeni/like,
paylaşı/share taban fiyatları belli
oldu mu? Macron gibi iç siyasete
oynayan veya skolastik bilinçaltına sahip kimi Avrupalıların her fırsatta Peygamberimize hakaret eylemlerine karşılık O’nun doğumunu kutlamak zamanlama
olarak yerinde olur. Tabi bu doğum günü kutlamalarından ve ondaki ritüellerden
sevap ummayarak. Zira herkes doğum günü kutlayabiliyor. 

            Mevlid/velâdet (doğum/doğuş) bir Kandil olarak
aydınlatabilir mi Müslümanları? Kısmen.. Doğarken Peygamber olmadığı ve 40
yaşına yakın bu İlâhi göreve seçildiği için Risalet Kandili daha şık olmaz mı? Hem Milâdi yıldönümü sabitlenir
hem ilk vahyin anlamına uygunoku’malar
yapılır. Meselâ; Hicret Kandili,
günümüzde II. Kavimler Göçü gibi işleyen ve sürekli deverân eden muhaceret olaylarına dikkat
kesilmeyi hızlandırmaz mıydı? Hicret öncesiyle sonrasının analizi belki İslam
Dünyasının aklına sentezâne karpuz
kabuğu düşürürdü. Regaib gibi
zorlama bir Kandil yerine İrtihâl
Kandili
olaydı da Peygamberimizin vefatını ve o vefatı nasıl
karşılayacağımızı, O’nun ilkelerini ve O’ndan sonraki yeni süreci tartışa
dursaydık fena mı olurdu?

            Hazır Koronayla birlikte çok daha hemhâl olduğumuz cihaz güncellemelerine girmişken bazı kavramların yeni sürümlerini
yükleyelim. Takvâ: sorumluluk,
mesuliyet hissi. Salih amel: barışçıl
eylem, değer emeği. İman:
davranışlarından inanç okunan.     İlim, kendini bilmeyse felsefe de bilmediğini bilme; hayat ise öğrenme. Gayrisi eğlenti,
ilkel evre.

            Bu arada 29 Ekim’i bize unutturmadığı için Yunanistan’a minnettarız. 2004’teki Annan Planına da Rumlarhayır’ diyerek Kıbrıs’ta toprak kaybımızın önünü
kesmişti. İleride Paşinyan’a da bize
bu fırsatı verdiği için müteşekkir olacağız belki. Reaksiyoner öğrenmeye devam..

            Bir de hatalarımızla yüzleşmeyi ve davranış
ezberlerimizi değiştirmeyi denesek ya..

Kur’ân-ı Hakîm Meâli Semantik Analizli, Açıklamalı ve Yorumlu

İslâm Felsefesi Ana İlim Dalı Öğretim
Üyesi Prof. Dr. İsmail Yakıt, eserinin adında kullandığı ‘semantik’ kelimesini şöyle açıklıyor:

Dil felsefesi açısından, ‘Semantik’ kelimesi, ‘anlam veren, anlamlayan, anlamını belirten
demektir. Buradan hareketle bir disiplin olarak ‘semiologie=anlam bilimi’ doğmuştur ki buna Arapçada ‘ilmu’l-ma’nâ=anlam bilimi’ terimi
karşılıktır.

Semantik, bir bilim dalı olarak,
kelimelerin anlamlarını analiz eder, etimolojik kökten itibâren târih boyunca
kazandığı müştakların (aynı kökten çıkmış / türetilmiş kelimelerin) ve
anlamlarının bir analizini verir. Hangi anlamın sonradan girdiği, hangi anlamın
çarpık ve kökten uzak olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Bir kelimenin veya bir
kavramın semantik analizini yapabilmek için ilkin o kelimenin veya kavramın
etimolojisi (kelimelerin kökenlerini inceleyen ilim) bilinmelidir. Daha sonra
semantik kurallar gereği târih boyunca diğer anlamları ve o kelimeden türetilen
diğer kelimelerin anlamlarını tespit etmek gerekir. Bu işlemlerden sonra
etimolojideki anlam esas tutulmak kaydıyla hepsinde gizli olan bu kök anlamı
aranmalıdır. Buna uygun olmayanlar sonradan kazandırılmış anlamlardır. Uygun
olanlar zâten semantik tanıma hazırdır. Semantik tanımlar esas itibâriyle dilin
mantık örgüsüne uygundur. Etimolojik sözlüğü tam olarak hazırlanmamış bir dilin
kelimelerinin semantik analizini yapmak mümkün olmaz. Semantik analizi
yapılamayan bir dil üzerine ilmi terminoloji (terim ilmi) oturtulamaz. Bugün
semantiği yapılabilen ilme temel olmuş diller bilindiği kadarıyla; Sanskritçe,
Grekçe, Arapça ve Latincedir. Bugün Avrupa dillerinin bile kendi etimolojileri
Grekçe ve Latince üzerinden yapılmakta, semantik analizleri de bu dillerden
gelen kelimelere göre yürütülmektedir. Meselâ İngilizcenin kendi başına bir
semantiği yoktur. Zira İngilizcede bir fonetik birlik yoktur. Çünkü pek çok
kelimesi müstemlekelerden toplanmış olduğundan etimolojileri de farklıdır.
Türkçemiz, semantik analize uygun bir görünüm arzetmekte ama târihî ihmaller
sebebiyle etimolojisi tam hazırlanmamıştır.

Prof. Yakıt’ın verdiği detay
bilgilerden ve örneklerden anlaşıldığına göre, semantik ilminden
faydalanmaksızın Kur’ân-ı Kerîm’i tam olarak anlayabilmek mümkün değildir.

Kur’ân ve Semantik Metot
ilişkisini de şöyle açıklıyor:

Konuyu Kur’ân açısından ele alırsak
meselenin ne kadar önemli olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Kar’ânî kavramların
semantik analizleri, Kur’ân’ı çok daha iyi ve doğru anlamamıza yarayacaktır. Kar’ân’daki
temel bazı kavramların öz Arapçada kökünü aramak gerekir. Tâbiri câizse kelimelerin
deveden örneklerini bulmaktır. Eğer deveden örneği yoksa doğadan ve diğer
canlılardan örneğe geçilmelidir. Mesela: ‘şûrâ’,
istişâre’ kelimesini ele alalım.

Şûrâ
kelimesi Ş-V-R kökünden gelir. Bu, kök ‘açığa
çıkarmak ve toplamak
’ anlamındadır. Yalnız Klâsik Arapçada arının çiçeklerden
bal toplamasına verilen addır. Kovandan bal peteklerini (meşar) almak için de
kullanılır. Nitekim istişâre yapmak için yapılan danışmaya ‘Şûrâ’ denmesi adeta çiçeğe benzetilen
akıllardan, fikirlerin ve düşüncelerin açığa çıkarılarak toplanmasıdır. Tıpkı
arının çiçeklerden bal toplamasında olduğu gibi, hatta kovanlardan toplanmış
balları almak gibi akıl çiçeklerinden fikirler çıkarmaya ve toplamaya veya
danışılan kişilerdeki fikir ballarını toplayıp almaya da ‘Şûrâ’ veya ‘meşveret
(danışma, akıl alma işlemi) denmiştir. Ayrıca, arılardaki iş birliği ile bal
yapmaya da işâret vardır. Etimolojiden çıkarılan semantik anlamlar kısaca
böyledir.

Öyleyse semantik metot Kur’ân’ın metodudur.
Zaten Kur’ân diğer yandan kendi sistematiği içinde âyetleri birbiriyle tefsir
etmekte, bir âyete verilen anlamın diğer âyetlerle tevfıki vurgulanmakta ve
insanoğlu âyetler üzerinde tefekküre dâvet edilmektedir. Semantik analizler sâdece
kavramlarda değil, kontekslerde (metin içerisinde cümlenin diğer öğelerine göre
sözün gelişi) ve stilistik anlatımlarda (üslûp –  anlatım bilimi) da görülür. Konteks
semiyolojisi (belirtilerden yola çıkılarak anlamaya çalışmak) diyebileceğimiz
bu özellik Kur’ânî icazda (sözü anlaşılır ve kısa söyleme sanatı)  daha sık rastlanmaktadır.

Kur’ân’da semantik olarak analizi yapılacak
kelime sayısı zannedildiği kadar çok değildir. Temel ve kilit kelimelerin
analizleri yapılmalıdır.

Meal Hakkında ise şu bilgiler veriliyor:

Kur’ân aslında Arapça olarak Hz. Peygamber’in
şahsında istisnâsız bütün insanlığa müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilen
bir kitaptır. Şu hâlde bütün insanlığa tebliğ edilmesi, bütün insanların Kur’ân’ın
içeriğinden haberdar olması gerekmektedir. Bunun için iki ihtimalden birisi
olacaktır: Ya dünyada herkes oturup Arapça öğrenecek yahut da Kur’ân dünya
dillerine çevrilecek. Herkesin Arapça öğrenmesi hem mümkün değil hem de
gereksizdir. Öyleyse tek ihtimal kalıyor; Kur’ân diğer dillere çevrilmelidir.
Zaten Kur’ân ırkların ve dillerin farklı farklı olmasını Cenab-ı Hakk’ın
varlığının delillerinden sayar.

Bir metnin bütün özellikleriyle birlikte
bir dilden başka bir dile tam anlamıyla çevrilmesi mümkün değildir. Mütercim
metne sâdık kalırsa, tercüme hiç güzel olmaz. Tercüme güzel olsun derse metne
tam sâdık kalamaz. Nitekim ünlü bir İtalyan sözü vardır: ‘Her tercüman hâindir.’ Yâni tercümanlar, metne sâdık kalmazlar,
ihanet ederler demektir. Kısaca her dilin kendine göre özellikleri var. Hiçbir
tercüme aslının yerini tutmaz.

Hele ilâhî vahiy olan Kar’ân’ı çevirmek ise
tam anlamıyla mümkün değildir. Bunun için âyetleri kelime kelime tercüme etmek
ise hiç mümkün değildir. Bâzen kelimelerin anlamları kullanıldığı yere göre
değişiyor. Bir kelime bâzen birden çok anlam ifâde ediyor. Bunun hangisi oraya
daha uygun kestirilemiyor. İşte bunun için ‘çeviri’,
tercüme’ demekten ziyâde ‘meâl’ kelimesi kullanılır. Meâl,
sözlükte ‘bir sözün lafzen ve harfiyen
değil, mânâ ve mefhum cihetiyle aktarılmasıdır
.’ Bu sebeple ‘meâl’ kelimesi bütün Kur’ân çevirileri
için yaygın olarak kullanıla gelmiştir. Kur’ân, ‘anlaşılmaz bir kitap’ olmadığı
gibi, asla tercüme edilemez bir kitap da değildir, Hiçbir tercüme veya meâl
aslının yerini tutmaz. Bâzı ifâdeleri kapalı gibi gözükse de Kur’ân açık bir
kitaptır ve anlaşılmak için nazil olmuştur. O, amacını bâzen öyle zengin ve
derin kelimelerle ifâde eder ki bunun karşılığını bir başka dilde bulamazsınız.
Kur’ân bâzı yerlerde kısa ve özlü anlatım tarzını benimser, bir deyimle sorunu
çözer. Aslında ne kastettiği açıktır. Arapçaya yeterince vâkıf olunmazsa sözün
ne anlama geldiği tam olarak kavranılamaz. Her dil farklı bir dünya görüşü, farklı
bir kültür ve coğrafyalara mensup toplumların günlük hayatındaki kavram ve
tasavvurların ürünü olduğu için, bir dildeki deyim, bir başka dilde olup
olmadığını veya ne anlam ifâde ettiğini meâlcinin araştırması gerekir.
Unutmamak gerekir ki her meâl aslında bir yorumdur. Her yorum da kendi içinde
bir tefsirdir.

Prof. Dr. İsmail Yakıt’ın
titizlikle hazırladığı emek ürünü eser, 15 X 24,2 santim ölçülerinde lüks ıvory
kâğıda basılı olarak göz ve gönül alıcı güzellikte bir cilt içerisinde
okuyucuya sunulmuştur.

Muhtevâsı kadar, bir bölümü
iktibas edilebilen umûmî bilgiler de son derece mühimdir.  Her sûre hakkında önce birkaç satırla efrâdını
câmi, ağyarını mâni bilgiler veriliyor, sonra da mısra-ı berceste (seçme
ifâdeler) kabilinden müfit ve muhtasar (faydalı ve kısa) mealler veriliyor.
Dipnotlarda ise gölgede kalan hususlara açıklık getiriliyor.

Şüphesiz Müslüman Türk’e âit her
evde, mutlaka birkaç adet meâl ve tefsir kitabı bulunur. ‘Kur’ân-ı Hakîm’ isimli eserin ise ayrı ve seçkin bir yeri vardır.

Gerek bu çok değerli eseri
hazırlayan Prof. Dr. İsmail Yakıt Beyefendi gerekse eseri en mükemmel görünümle
okuyucuya sunan Ötüken Neşriyat’a, gönül dolusu teşekkürler, duâlar…

(Parantez içerisindeki açıklamalar, sayfayı
hazırlayana aittir.)

 

 

 

  

Prof. Dr. İSMAİL YAKIT:

     1950’de Denizli’nin Tavas İlçesi
Kızılcabölûk Bucağı’nda dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu memleketinde, liseyi
Denizli’de bitirdi. Yüksek tahsilini Ankara Üniversitesi İlâhiyat
Fakültesi’nde (1970-1974) tamamladı. Millî Eğitim Bakanlığı tarafindan burslu
olarak Fransa’ya gönderildi. Sorbonne Üniversitesi’nde Doktora yaptı
(1974-1979). Doktora tez çalışmaları sırasında, Sorbonne Üniversitesi’nde
Mukayeseli Felsefeler Dalı’nda İhtisas Diploması aldı (1976). Kahire
Üniversitelerinde araştırmalarda bulundu (1976-1977). Paris Tıp Fakültesi’nin
Juvisy Dokümantasyon Merkezinde araştırmalar yaparak Anthropologie biologique
sertifikası aldı (1978). 1979’da İslâm Felsefesi ve Mukayeseli Felsefeler
dalında Sorbonne Üniversitesi’nde hazırladığı evrim teorileri üzerindeki
Doktora tezini Pekiyi dereceyle savunarak yurda döndü. Erzurum Atatürk
Üniversitesi İslâmî İlimler (İlahiyat) Fakültesi’ne Dr. Asistan olarak girdi
(1980). KKTC’nde Yedek Subay olarak askerlik yaptı (1980-1981). Yardımcı
Doçent oldu (1982). İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Türk-İslâm
Düşüncesi Târihi Anabilim Dalı’na naklen tâyin oldu (1984). Doçent oldu
(1986). İslâm Felsefesi Profesörlüğüne yükseltildi ve akabinde Süleyman
Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kurucu Dekanlığı’na tâyin edildi
(1993). Üç dönem arka arkaya dekanlık yaptı 1993-2003). Bu arada Sosyal
Bilimler Enstitüsü Kurucu Müdürlüğü görevini de yürüttü (1993-1999). Akdeniz
Üniversitesi Felsefe Bölümü Bilim Târihi ve Felsefesi Anabilim Dalı
Başkanlığına tâyin edildi (2010). Burada bir dönem Felsefe Bölüm Başkanlığı
da yaptı (2014-2017). 2017 yılı Temmuz ayında yaş haddinden emekli oldu.

     Fransızca ve Arapça bilen Prof. Dr.
İsmail Yakıt’ın birçok yayını bulunmaktadır. Çalışmalarının bir kısmı
İngilizce, Fransızca, İspanyolca Arapça, Almanca, Özbekçe, Uygurca ve
Japoncaya çevrilmiştir. 140’ın üstünde millî ve milletlerarası kongre, panel
ve sempozyumlarda yayımlanmış bildirisi ve millî ve milletlerarası dergilerde
yayımlanmış 70’in üstünde makalesi vardır.

    
Telif Kitapları:

1-İhvan-ı
Safa Felsefesinde Bilgi Problemi (1992); 2-Türk İslâm Kültüründe Ebced Hesabı
ve Târih Düşürme (2017); 3-Batı Düşüncesi ve Mevlâna (Üçüncü Baskı 2013);
4-Atatürk ve Din (2016);  5-İslâm’da
Bilim Târihi (2002); 6-Arşiv Belgeleri Işığında Kızılcabölük (2002); 7-Yunus
Emre’de Sembolizm: Çıktım Erik Dalına (2015); 8-Türk-İslâm Düşüncesi Üzerine
Araştırmalar, (İkinci Baskı 2013); 9- Osmanlı Araştırmaları (2002); 10-Hz.
Peygamberi Anlamak (4. Baskı 2017); 11-Kur’ân’ı Anlamak (4. Baskı 2017);
12-İslâm’ı Anlamak (3. Baskı 2017; 13-Geçmişten Günümüze Uzunpınar (Pınarlar
2009); 14-Zaman Değirmeni (Dörtlükler, 2009); 15-Yakut’tan Târihler (2.
Baskı, 2012); 16-Tıp Felsefesi ve Etiği Üzerine (2. Baskı 2015; 17-Mevlâna’da
Aşk Felsefesi (3. Baskı, 2013); 18-Hatıralarıyla İz Bırakanlar (2016);
19-Türklüğü Tartışılan Meşhurlar (2016).

    
Tercüme ettiği eserler:

20-İbn
Sînâ Felsefesi ve Ortaçağ Avrupa’sındaki Etkileri, (A.-M. Goichon’dan,
3.Baskı, (2000);                        
21-İbn el-Arabî ve Fahreddin el-Râzî’nin Düşüncesinde İlâhî ‘BEN’ ile
Beşerî ‘BEN’, (R. Arnaldez’den 1985); 22-Farâbî Galenos’u Niçin Eleştirdi?
Farâbî’nin ‘Er-Reddu Ala Câlinus adlı kitabının tercümesi: ‘Tıp Felsefesi ve
Etiği Üzerine’ adlı kitabımızın içinde; 23-Galenos’un ‘Erdemli Tabip Bir
Filozof Olmak Zorundadır’ Adlı Eseri, ‘Tıp Felsefesi ve Etiği Üzerine’ adlı
kitabımızın içinde.

İletişim
için:
ismailyakit@gmail.com  //  www.ismailyakit.com 

 

 

TÂRİHTEN HİKÂYELER:

Mehmet Yıldızgil,
13,5 X 21 santim ölçülerindeki 200 sayfalık eserinde, ders alınabilecek
yaşanmış olaylardan bir demet hazırlamış. Bunlardan birinde; Hitlerin
baskılarından kaçıp Türkiye’ye sığınan Yahudi asıllı Alman ekonomi profesörü Fritz
Neumark (1900-1991) tarafından söylenen ibretlik bir ifâde var. Türk
öğrencilerder biri sormuş: ‘Hocam,
Avrupalılar bizi niçin sevmiyorlar? Müslümansak, İslâmiyet’i Arap ve Farslardan
aldık. Bize duydukları kadar onlara kin duymuyorlar
.’ Ünlü Neumark
gülümseyerek şöyle cevap vermiş: ‘Siz
olmasaydınız, İslâmiyet Avrupalıların gitmek zahmetine katlanmadıkları Hicaz
çöllerinin bazı bölümlerinde kalırdı.

Siz olmasaydınız Anadolu ve Kuzey Afrika kesinlikle Avrupalıların olurdu.
Tekrar ayağa kalktığınız gün Batı’nın târihi yeniden yazılır. Ruhunuza
kavuştuğunuz zaman Avrupa’nın durumu çok şüpheli hâle gelir
.’

Prof. Neumark’ın, Türkçemiz hakkında
da dikkate alınması gereken, derin derin düşündüren tespitleri var. 2020
yılında yayınlanan kitaptan okunabilir.

PARANA
YAYINLARI:
Ömerli Mahallesi Terme Sokağı, Kiptaş
Sitesi C-6 Apartmanı Nu: 4 F/17 Arnavutköy, İstanbul. Telefon: 0.212-699 20 10
Belgegeçer: 0.212-20 20

 e-posta: bilgi@paranayayincilik.com  // www.paranayayincilik.com

ATABEYLİKLER

Atabeylik, genelde padişah hocası
olarak karşımıza çıkmakta ise de çoğu kere de şehzade eğiticisi olan bu kişiler
zaman zaman da ölen Sultan’ın dul eşi ile evlenerek şehzadenin hem hocası ve
hem de babalığı görevini üstlenmiştir. Bundan dolayı da devlet yöneticiliği
yönü ağır basmıştır. Tabi bu dönemle ilgili fazla bir bilgi ve belge
bulunmadığından mevcut bilgiler sathî kalmaktadır.

Oğuz geleneklerine bağlı, büyük
kabilelere dayanan ve devletin aslını oluşturan bu Selçuk sülalesinin daha
İslâmiyet’i kabulünden önceki dönemlerde atabeylik müssesinin var olduğu
söylenebilir. Yani; Göktürkler, Uygurlar, Kırgızlar, Karluklar ve diğerleri
kabileler, yeni devletler de aslını adı geçen kabile olmak üzere diğer
kabilelerden meydana gelen konfederasyonlar tarafından kurulduğunu ifâde
edenler vardır. Atabeylik müessesesi Selçuklular devrinde meydana gelmiş
değildir. Türklere ait ve eski bir ictimaî ve siyâsî müessese olarak olarak
ortaya çıktığı görülmektedir.

Atabeylik veya yeni devlet olarak
ortaya çıkan yaklaşık otuza yakın devlet veya devletçik ortaya çıkmıştır.
Bilhassa Haçlılara karşı mücâdele etmişlerdir.

 Dr. İsmâil Hakkı Mercan, 2020 yılında
yayınlanan 14 X 21 santim ölçülerindeki 235 sayfalık eserinde konuyu bütün
teferuatı ve örnekleriyle anlatıyor. 

BERİKAN YAYINEVİ:

Kültür
Mahallesi, Kızılırmak Caddesi Nu: 61 Gonca Apartmanı Dâire: 6 Kızılay, Çankaya,
Ankara.

Telefon:
0.312-232 62 18 Belgegeçer: 0.312-232 14 99 e-posta:
berikan@berikanyayinevi.com  www.berikanyayinevi.com 

 

İNSANLIĞA YÖN VEREN SÖZLER

Ateş İsmail Çalışır,
eserinde insanı cihanşümul bir bütünlük içinde kavramaya, hayatın güzelliğinin,
harikuladeliğinin farkına varmaya ve okuyucuyu hayatın özüyle karşı karşıya
getirmeye çalışıyor.

Hayata dâir bütün ifâdelerde
rüyâlarımıza ve duygularımıza tercüman olmasını istediğimiz derin sözlerde ‘vicdan’ ölçüsü vardır ve olmalıdır da.
Zira derin mânâlı kelimeler, Lerna Bataklığı’nın kötülük kalesi olmuş bir
dünyada kurtuluş imkânının bileği taşıdır.

Birinin itaati diğerinin üstünlüğünü;
birinin mazoşizmi diğerinin sadizmini beslerken merhametsiz dünyada, ‘vicdan’
ölçüsünden faydalanabilmek için hassasiyet gösteren sözlerin yer aldığı bir
kitaptır. Biz insanları güven verici, tanıdık titreşimlerle hüzün bulaşığı
garip bir insanlık devrimine çağırıyor. Eser, psikolojik, târihî, iktisâdî ve
başka sosyokültürel faktörlerden doğan bilgilerden oluşuyor.

16 X 24 santim ölçülerinde 571
sayfalık kitap, Ağustos 2020’de yayımlandı.

GECE KİTAPLIĞI:                                                                                                                                           
Kızılay Mahallesi, Fevzi Çakmak 1. Sokak, No: 22/A Çankaya / Ankara. Telefon:
0.312-384 80 40

e-posta:
gecekitapligi@gmail.com // www.gecekitapligi.com 

KISA KISA… KISA
KISA…

1-KIRIM TÜRKLERİ: Metin
Erendor / Kame

97 Yıl Önce Yaşanan Mucizevi Gerçek

‘’Cumhuriyet karşıtları kıs, kıs
güldüler! Bu yeni devlet, bu deneysiz yöneticilerle ne bu büyük sorunları
çözebilirdi, ne bu dev düşmanları yenebilirdi. Haklı gibi görünüyorlardı. Ama
bir şeyi unutmuşlardı: Yurtseverlik. Onun yenemeyeceği ne vardı?’’  (Turgut Özakman, Cumhuriyet – Türk
Mucizesi-2009)

         Yazımın girişinde tırnak içerisine
almış olduğum cümleler; çok değerli yazar, yakinen tanıdığım, Turgut Özakman
ustanın Türkiye üçlemesi adını vermiş olduğu ‘’Cumhuriyet-Türk Mucizesi’’ isimli kitabının ilk cildinin son
cümleleriydi…

         Türk Milletinin tarih sayfalarına yazmış olduğu
öylesine gerçekler vardır ki; bu gerçekler, insanlık tarihine damgasını vurmuş,
dünya coğrafyasını şekillendirmiştir.

         4000
yıllık tarihi geçmişimize bakıldığında böylesine asil, soy geçmişi yüksek,
insanlık tarihine yön vermiş başka bir milletin varlığından söz edebilmek
mümkün değildir.

         Yüzyıllar boyunca üç kıtada at oynatmış, kılıç
sallamış, medeniyet ufukları açmış ecdadımızın bize bıraktığı en önemli miras;
yurtseverliğimiz ve vatanımıza olan sevdamızdır.

          Türk Milletinin vatan topraklarına,
birbirlerine, bayrağına, milli ve ulvi değerlerine olan bağlılığı asırlar
boyunca değişmeden, hiçbir nedenin, hiçbir milletin önünde eğilip bükülmeden,
bugünde aynen devam etmektedir.

          İşte
bu nedenlerden dolayıdır ki, Türk Milletinin, bundan yaklaşık bir asır önce tarihe
damgasını vurmuş olduğu mucizevi gerçeğin adıdır Cumhuriyet.

          Şimdi 97 yıl öncesinin Türkiye’sine gidelim,  29 Ekim 1923 tarihinde saat 18.00’de Çorum
Milletvekili İsmail Eker Bey’in başkanlığında Ankara’da toplanan vekillerin,
T.B.M.M salonunda yaptıkları görüşmeye kulak verelim:

       ‘’ Cumhuriyetle ilgili birinci madde saat
19.37’de sürekli alkışlar, sevinç çığlıkları arasında kabul edildi. Kanunun
tümünün oya sunulması aşamasına gelinmişti. Başkan da heyecanlıydı. Titreyen
bir sesle dedi ki:

‘’Kanunun tümünü kabul edenler lütfen el kaldırsın.’’ Başkan cumhuriyet
rejimini oya sunuyordu. Bütün eller havaya kalktı.

  ‘’Oy birliği ile kabul edilmiştir.’’ Saat
20.30’du. Öyle bir alkış patladı ki şiddetinden pencere camları zangırdadı.
Yalnız milletvekilleri değil dinleyiciler, gazeteciler, Meclis memurları da
alkışlıyor, onlarda milletvekilleri gibi kucaklaşıyorlardı. Ağlayanlar vardı.
Haber dışarıda bekleyen kalabalığa ulaşmıştı. Onlarda alkışlamaya ve bağırmaya
başladılar: ‘’Yaşasın cumhuriyet!!!’’

Toplar yeri göğü inleterek
Türkiye Cumhuriyeti’nin doğumunu duyurdular.

      İçeride Cumhurbaşkanı
seçimine geçilmişti…

        Seçime 158 milletvekili
katılmış, M. Kemal Paşa oy birliği ile Cumhurbaşkanı seçilmişti. Türkiye
Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Gazi M. Kemal Paşa yoğun alkışlar, başarı
dilekleri ve dualar arasında kürsüye geldi. Saat 20.45’ti…

Ve Gazi Mustafa Kemal Paşa Konuşmasını şöyle tamamladı:

‘’…Yüzyıllardır haksızlığa ve zulme
uğrayan milletimizin son yıllarda gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış, milletimiz
hakkında olumsuz görüşler ileri sürenlerin ne kadar gafil görünüşe aldanan
insanlar olduklarını pek güzel ispat etti. Milletimiz liyakatini, yeni rejim
sayesinde, uygarlık âlemine daha kolaylıkla gösterecektir. Hep birlikte ileriye
gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.’’

       Çökmüş,
çağdışı bir devletten yepyeni, tam bağımsız, dünya devletleri ile eşit haklara
sahip, saygın bir halk devleti, Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu…’’

      97 yıldan bugüne gelişen, Büyük Önder Mustafa
Kemal Atatürk’ün ifade etmiş olduğu gibi; ‘’muasır medeniyetler seviyesine’’
ulaşmaya çalışan ülkemiz; bugüne kadar ne elde ettiyse; bunu 29 Ekim 1923
tarihinde ilan edilen Cumhuriyet mucizesine borçludur.

      Yakın
tarihimiz incelendiğinde; ülkemizin bu çağdaş uygarlık yolunun önünü kesebilmek
adına dışarıdan ve içeriden pek çok ihanet odaklarının işbirliği içerisinde
olduğu, bu şer odaklarının milletimizin birlik ve beraberliğine, vatanımızın
toprak bütünlüğüne nasıl kast ettikleri hepimizce malumdur.

 

      PKK terör örgütünün yıllardan beri
milletimize yaşatmış olduğu bitmez tükenmez melanetlerine,  hemen yanı başımızda süregelen Ortadoğu-Suriye
karmaşasının/savaşlarının vatan topraklarımıza yansımalarına, halen Doğu
Akdeniz’de devam eden enerji krizine ama hepsinden daha tehlikelisi, o salya
sümüklü meczubun yönetimindeki FETÖ terör örgütünün 15 Temmuz 2016’da devletimizi
ele geçirmek amacıyla Türk Milletine yaşattığı o alçak, kalleş, kahpe saldırısına
karşı koymuşsak eğer; bunu büyük Türk Milletinin devletine olan sadakatine, vatanımıza,
bayrağımıza olan sevdasına, bir ve beraber olmamıza borçluyuz.

      Türkiye Cumhuriyeti Devleti her türlü
güçlüğe yenecek kudrete sahip olup, dimdik ayaktadır

       Devletimizin
kurucusu Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bağımsızlık savaşımızdan
sonra, Osmanlı Devletinin küllerinden çıkardığı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin
kuruluşundaki en önemli güç ve güven kaynağı da, milletimizin ta kendisidir.

       Bugünlerde yaşadığımız ‘’korona salgınını –
ekonomik sıkıntılarımızı – dış ilişkilerimizdeki gerginlikleri’’ göz ardı
etmeden Cumhuriyet coşkusunu ülkemizin her yöresinde kutlamak; milletçe bize
düşen en büyük görev, bu güzel vatan topraklarını bize emanet eden atalarımıza
olan borcumuzdur.

       Unutulmasın ki; bugün ülkemizde ne
varsa, neyimiz varsa bunu borçlu olduğumuz tek bir gerçek vardır, o da: Devletimizin
kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının önderliğinde, Büyük Türk
Milletinin gerçekleştirdiği Cumhuriyet Mucizesidir.

     Cumhuriyetimizin 97’ncü kuruluş yıldönümü
kutlu olsun. Vatan, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunu
gerçekleştirenlere minnettardır.  Ruhları
şad mekânları cennet olsun.

Asalet Eğitimi

Hani, deveye sormuşlar: “Neden boynun
eğri?”. “Nerem doğru ki?” diye cevap vermiş deve.

Eğitimde istenen ivmenin
yakalanamadığından, yarınları omuzlayacak bir neslin yetiştirilemediğinden
bahsediliyor, bu alanda yapılanlara bakıyorum, “Bu ne perhiz, bu ne lahana
turşusu?” demekten kendimi alamıyorum.

İstekli olmak, hevesli olmak yetmiyor
bir konuda başarıyı yakalamak için. Samimiyet, devamlılık, işi bilenlerle yol
arkadaşlığı, sürdürülebilirlik; menzil-i maksuda ulaşmanın temel taşları.

Kaotik bir ortamda bulunuyoruz. Kimin
ne istediği belli değil. Bütün enstrümanların akortları bozulmuş, tınıları
farklı. Sazlardan çıkan ses, bir musiki icrası değil, neye niçin bağırdığını
bilmeyenlerin gürültüsü.

X, y, z neslinden bahsediliyor. Bu
neslin tercihlerine, değerlerine bakıyorum, beni rahatsız eden şu gerçekleri
tespit ediyorum: Derinlikten yoksun düşünceler, samimiyetini kaybetmiş ve
çıkara dayalı ilişkiler, olaylar karşısında omurgasızlık örneği sayılacak
davranışlar, gittikçe bozulan lisan, adına özgürlük denen sorumsuz yaşam,
hesapsız harcamalar… Bu nesil “gassal elinde meyyit” olduklarının farkında bile
değil. Gassalın adı, sosyal medya, sloganlaşmış absürt sözler. Şairin dediği
gibi: “Böyle gecenin hayr umulur mu seherinden?”

Marx’ın “Din, halkın afyonudur.”
sözünü haklı çıkaracak, hurafelerle dolu dini düşünce ve hayat, müreffeh bir
dünya için gerekli olan ticaret, sorunları çözüp huzuru teminle mükellef
siyaset; kokuşmuşluk, çürümüşlük kelimeleriyle izahını bulabiliyor.

Son nesil gençlerin, belki de, sığ
sözcük hazinelerinde yer almayan; ancak beşere insan olma erdemi kazandıran
“asalet” temelli bir algı iklimine, medeniyet inşasına, bu medeniyetin yol
haritasının çizimine acilen ihtiyaç var.

Eğitimde, neredeyse, çeyrek asırdır
“değerler eğitimi”nden söz ediliyor. Bu eğitimde ne veriliyor, bilmiyorum.
Verilenler, öğretilenler yetmemiş olacak ki, şimdi değerlerden yoksun bir
neslin varlığından yakınılıyor. “Dindar bir nesil yetiştireceğiz.” dendiğinde
bu söylemin ve hedefin sıkıntılı olduğunu o tarihlerde yakın çevremde
dillendirmiştim. Doğru olan; insani değerleri olgunlaşmış, tutarlılık kazanmış,
hayat ilkesi haline gelmiş “asil nesil” yetiştirmektir. Dindarlık, bir hedef
değil, olsa olsa asaletin bir zeminidir. Asilliğin içinde; değerbilirlik, vefa,
fedakârlık, güvenilirlik, süfli değerlerin tutsaklığından kurtulmuş olma,
hakkaniyete saygı, sevgi, adalet, yardımseverlik gibi yüksek değerler
kendiliğinden vardır. Asalet, bizi erdemli şahsiyet yapan bütün değerlerin
bileşkesidir.

Asalet; anlatılmaz, yaşanır. Bir
duruşun adıdır, asalet; bedel ödenerek kazanılan karakterdir.

İki delikanlı, bir adamı Hz. Ömer’e getirirler. “Ya Ömer! Bu adam
bizim babamızı öldürdü kısas isteriz” derler.
Mahkeme kurulur adama son isteği sorulur. Adam: “Eşimi ve çocuklarımı üç günlük yolda
bıraktım, benden haber bekliyorlar. Müsaade edin onlar ile helalleşeyim” der.
Hz. Ömer: “İdam kararın verildi. Sen üç günlük yola gitmek için izin
istiyorsun. Nasıl güvenelim sana?” diye sorar. Adam:
İsra
suresindeki “Söz verenler verdikleri sözden
mükelleftir. Yarın mahşerde hesaba çekilecektir.” ayetiyle cevap verir.

Hz. Ömer, adama, yerine bir kefil bırakabileceğini, geri gelmemesi halinde onun
idam edileceğini söyler. Adam oradaki
kalabalığa, “Kefil olacak olan var mı?” diye sorar. Kalabalıkta ses yoktur.

En arkadan biri elini kaldırır ve  “Ben
olurum Ya Ömer” der.

Bakarlar ki bu kişi Hz. Ebu Zer’dir. Herkes şaşkın. “Ya
Ebu Zer! Neye kefil olduğunu biliyorsun değil mi?”
der Hz. Ömer. “Bırakın gitsin adam, ben
kefilim” der yine Ebu Zer.

Adam biner atına uzaklaşır. Üç gün herkes adamı konuşur, gelecek mi gelmeyecek mi?
Mescitte bile gündem olur.
Akşam namazına
yakın gelir.
Hz. Ömer’in, “Be adam
neden geldin?” sorusuna
adam, “Müslümanlar
söz verip de sözlerini tutmuyorlar, demesinler diye geldim.” der. Ölen adamın
çocukları söz ister kısas hakkından vazgeçtiklerini söylerler.
Hz Ömer: “Neden
affediyorsunuz babanızı öldüren bu adamı?” diye sorar. Çocuklar:
“Müslümanların arasında merhamet yok oldu, denmesin
istiyoruz.” derler.
Bu defa Ebu
Zer’e dönüp;
“Sen bu adamın neyine,
nasıl inandın da kefil oldun?” diye sorar.
Ebu Zer; “Ya Ömer demesinler ki Müslümanların arasında güven
kaybolmuş; onun için kefil oldum.” der.

Kendisine
güvenilen, sözünde duran, merhamet duygusuna sahip insan ve bu insanların inşa
ettiği toplum asildir. Asil kişileri ve toplumu yetiştirmek kolay değildir;
zaman ister, bedel ister, emek ister, yaşanmışlık ister.

Ne x,
ne y, ne z kuşağı… İnsanlığı bu çıkmaz sokaktan, huzursuzluktan, kaostan
“Asalet, karakterimdir.” diyenler kurtarabilir. Yaşanmış, güzel örnekler,
kılavuzumuz olmalı. Yeter ki istensin, her devrin “Ebu Zer”i mutlaka olacaktır.
“İrfan medeniyeti” denen kızıl elmaya ancak böyle ulaşılabilir.

O
“kızıl elma” ülkesinde develer “Neden boynun eğri?” diye soranlara, sizce
“Nerem doğru ki?” diye mi cevap verir?

kadir@kadirdurgun.com

https://youtu.be/G3l4aoyg6j8

İçki ve Sigara Vergileri Öldürüyor

Türkiye’de son iki
haftada 82 kişi sahte rakıdan hayatını kaybetmiş.
Ölümlere yol açan
sahte rakının, etil alkol yerine veya yanında metil alkol kullanılarak
üretildiği tahmin ediliyor.

Alkol ve sigara içmediğim için
şahsî ilgi alanım dışında olsa da bu toplumsal meseleye bigâne kalmayı doğru
bulmam.

KAÇAK İÇKİYE RAĞBETİN SEBEBİ ÖTV
ARTIŞI: Sözcü’de İsmail Saymaz bir uzman görüşünü aktardı: “Vergi Uzmanı Dr. Ozan
Bingöl, rakıdan alınan Özel Tüketim Vergisi’ndeki (ÖTV) artışın
insanları sahte rakıya yönelttiğini
ifade ediyor.”

2010 yılında 51,48 TL olan rakıdaki
ÖTV
279,29 TL’ye çıkmış. 10 yılda rakı fiyatı yüzde 443 artmış.

2019 yılında devletin tahsil ettiği
her 100 TL’lik ÖTV gelirinin 10 TL’si alkolden gelmekte
imiş. 2016 yılında
tahsil edilen her 100 TL’lik ÖTV’nin 5 TL’sinin alkolden gelirken, 3 yılda bu
oran iki katına çıkmış.

****

SİGARA VE İÇKİ VERGİLERİ OLMASA: 2020 Yılı bütçesine
göre, “Tütün mamulleri ve sigaradan ÖTV ve KDV olmak üzere 82 milyar TL, alkol
tüketiminden ise sadece ÖTV olarak 18 milyar TL toplamda
içki ve sigaradan
alınacak yıllık vergi
100 milyar TL” olarak planlanmış.

“Türkiye’de 806 bin kurumlar vergisi mükellefi bulunmakta olup, bunlardan
sadece 6 bin adet şirket kâr ederek, KV ödemektedir. Bu haliyle kurumlar
vergisi tahsilatı
(89 Milyar TL) sigara ve alkol üzerinden alınan
vergilerin altında kalmaktadır.”

Görünen o ki; Devleti ayakta tutan en
önemli gelir kaynağı içki ve sigara imiş.

Bir latife etmenin tam zamanı: Bir
Yeşilaycı olarak, içki ve sigara kullanan vatandaşlarımıza, devlet
bütçesine muazzam katkıları sebebiyle, en derin saygılarımı sunuyorum.
J

****

SARMA TÜTÜN YAYGINLAŞTI: Vergileri çok
artınca sigara yerine sarma tütün kullananlar da artmış. Kaçak
sigara konusunda alınan tedbirler yüzünden yasadışı sarmalık tütün ticareti
yaygınlaşmış. “Sarmalık tütün piyasası yüzde 20 gibi yüksek bir seviyeye
çıktığı değerlendiriliyor. Yasadışı sarmalık tütün yüzünden devletin
yılda yaklaşık 15 milyar TL gelir kaybına uğradığı tahmin ediliyor.”

Kaçak sigara da
yüzde 9 oranında
olduğuna göre, devletin vergi kaybı yaklaşık 22
milyar TL
civarında olduğu tahmin edilebilir.  

Bir de geçimini yasal sigara satışından
sağlayan 150 bin bakkal esnafının
iş ve gelir kaybını düşününüz. 

Bu yüzden devlet yasadışı sarma sigara satışını yasakladı.
“Bu türde satış yapanlar 3 yıldan 6 yıla kadar hapis cezası ile
yargılanacak.”

****

CEZA YETERLİ DEĞİL: Sadece cezai tedbirlerin yeterli olmadığı
açık. Sigara ve içki üzerindeki bu ağır vergi yükü oldukça, vatandaşın
sağlığını ve hayatını riske atmak pahasına da olsa yasa dışı kaynaklara
yöneleceği görülüyor.

İktidar bu vergi kaynağına yüklenmekten başka
çare bulamıyor.
Ama sigara ve içkide vergi oranları arttıkça
tahsilat çoğalmayacak gibi.

İktidarın sigara ve içkiden alınan vergiler
sebebiyle
ölenleri de görmesi lazım.

Alkol ve sigaradan nefret ederim. Ancak
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tiryakileri rahatlatacak ama aynı zamanda kaçak
sigara ve içkiyi azaltacak bir vergi düzenlemesi
yapması gerektiğini
düşünüyorum.

****************************

Padişahların Şarap
Alışkanlığı

Ak Parti kitlesi Osmanlı
padişahlarını
adeta kutsallaştırmayı ve Yavuz Selim’den sonra
gelenlerin aynı zamanda halife olmaları sebebiyle, onları birer günahsız
dini otorite gibi
görmeyi sever.

Oysaki kaynaklara göre, “Osmanlı
padişahları içinde şarap içmeyen çok azdır.”

İlber Ortaylı bazı padişahların
içki düşkünlüğü hakkında şu bilgileri veriyor: “Dördüncü Murad hem
içki içer hem de bazen afyon kullanırdı.”  

İkinci Abdülhamid veliahtken
bazı içkileri ölçülü bir şekilde içer, kardeşi Vahdettin’e de ikram eder. Ama
sonra keser. Abdülhamid esrar da içerdi.” “Fatih‘in biraz içtiği
anlaşılıyor. İkinci Selim içiyor.”

“Birinci Selim asla içmiyor. Sultan
Reşat
fevkalade dindar, içmez. Muhteşem Süleyman‘ın içkiyle tütünle
bir alakası yoktur.”

Murat Bardakçı’nın yazdığı köşe
yazısında açıkladığına göre, Halife Abdülmecid Efendi, 1920’li senelerde
bir risale kaleme almış. Bu risalede “Osmanlı Devleti’nin çöküşüne
sebep olan dertlerin başında, içki gelir”
diye yazmış. 

Son Halife Abdülmecid Efendi bu
risalede, ataları olan Osmanlı Padişahlarının içki alışkanlığına dair bilgiler
vermiş:

2. Bayezid’in içki düşkünü olması
felaketini hazırladı. Sefih bir serhoş olan 2. Selim, Kıbrıs şarabı ile
serhoş olup, başını eski sarayda hamam mermerlerine çarparak parçalamıştı”
demiş.

3. Murad ve 4. Mehmed için “Her türlü
rezaleti icra ederek Osmanlı Devleti’nin azametli saltanatını çöküşe mahkûm
etmişlerdir”, 3. Ahmed için “padişahın eğlenceden başını kaldırıp
devletin ufkunu görmeye zamanı yoktu”; 2. Mahmud için “çelik gibi
vücudunu tahrip etmek için bir de içkiye müptelâ olmuştu” ifadelerini
kullanmış. 

Buna karşılık “Pederim olan Abdülâziz Han Hazretleri
bu gibi ahlâk zaaflarından hiçbirine müptelâ değildi. Hatta ağzına hayatı
boyunca bir damla olsun içki koymadığı gibi tütün de kullanmazdı” bilgisini
vermiş.

Rıza Zelyut, “Osmanlı
İmparatorluğu’nun içki vergileri ile ayakta kaldığını”
belirtip, “içki
vergilerinden mahrum kalmamak için padişahlar içkiyi yasaklayamamıştır”
demektedir.

Son Halife Abdülmecid’in de gençliğinde
(şehzadeliği döneminde) şarap içen biri olduğu gibi, “nü” denilen çıplak
insan resimleri çizdiği
bilgisini de dahil edelim.

Demek ki, “Padişah Efendilerimiz” de “günah
işleme özgürlüğünü”
doya doya yaşamışlar.

Ama bu bilgileri “Osmanlı çocuğuyuz”
diyerek padişahları bütün kusurlarıyla savunan ve Mustafa Kemal Atatürk’ü “ayyaş”
diye aşağılayanlar bilmez veya görmezden gelir.

Demek ki, devletimizi yönetenlerin şahsi
kusurları ve meziyetleri yerine, “yetkilerini hukuka uygun olarak ve kamu
yararına mı kullandı?”
ona bakmak gerek.

 

Güz işte

Dalında kalmış iğdenin suçu ne

Yüzünü yere döken bulutların

Başına dirgen saplanan pancarın

Boyun büken kasımpatıların suçu ne

Acı acı esip duran rüzgârın

Güz işte

Dağın kuş uçmayan efkârlı yalnızlığının

Hayatı yanlış tanımlayan avutulmuş çocuğun

Öfkeli başını kıyıya vuran denizin suçu ne

Oradan oraya savrulup duran yaprağın

Duvardaki başı dönen takvimin suçu ne

Güz işte

Gurbetin, yolların, yılların suçu ne

Trenlerin, otobüslerin, gemilerin, uçakların

Vedalar da mendile dökülen gözyaşlarının suçu ne

Yüzü siyah istasyonların, terminallerin, garların

Van yolcusu kalmasın diye bağıran değnekçinin suçu ne

Güz işte

Ezberi bozmayan kaderin suçu ne

Yaka rozeti gibi boynu bükük yetimliğin

Kuru ekmeğin, yavan yemeğin, kara zeytinin suçu ne

Dallarını yerlere kadar eğmiş ayvanın

Suya hasret çatlamış toprağın suçu ne

Güz işte

Sabır çatlatan özlemin, ağrının suçu ne

Kahve zaten acı, bardakta unutulmuş çayın

Pencereyi dövüp duran yağmurun

Ölse açık gidecek gözün

Ağız dolusu ağlamaların, şiirlerin suçu ne

Güz işte

Ağzımda tükrüğümü koyultan sözlerimin

Uzaklara bakan kara kara gözlerimin

Dermanı tükenmiş dizlerimin

Ceviz lekesi nasırlı ellerimin

Dalında solmuş güllerimin suçu ne

Güz işte!