19.4 C
Kocaeli
Salı, Haziran 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 447

Aklım Boşluğa Değince ‘Felâketim Olurdu Ağlardım’

Dövize
endeksli ilişkilerin akibeti

Kalpteki kayıtdışı cep miktarına denktir

Artık ecel yapacaktır sismik daveti

Gayri
göz kırpman bile deprem demektir

            Yani felâketlerimizi kendimiz üretmekteyiz. Zihnimizin çalışma şekli, böbrek taşı
üreten bazı bünyeler gibi doğal ve doğalüstü âfetlere sebep olmakta;
olduktan sonra da kayıpları Allah’a
havale
ederek yine yeniden eski alışkanlıklarla kimilerine sürpriz gelen belâ buzdağları arasında dümensiz dolaşmaktadır.

99 Depremi’nden bu yana çıkardığımız onca yönetmeliğe, aldığımızı
varsaydığımız tedbir paketlerine ve geliştire durduğumuz teknik takip – denetim mekanizmalarına rağmen dere-tepe düz gidip
te bir arpa boyu yol gitmemizin kaynağı bu olsa gerek.

Övemem, kendi yaşamının seyircisisin. /
 Yeremem,
davranışlarının kaynağı gerçek.
” (C.Sılay); en büyük engelin kendine
sensin
, ne ki farkında dahi değilsin. Aynaya
bakışın
bile kendini görmek için
değil
, başkalarına göstermek için..
 

Gene
de özün iyidir, mayan sağlamdır ama çocuk
tabiatlısındır; kolayına geleni
alırsın, zoru zorlanmadığın sürece görmezden gelirsin. Selde, yangında, terör
saldırısında yada depremde dayanışma
içine girer, arkasında en yakın komşunla veya arkadaşınla, akrabanla rekabete kaldığın yerden devam edersin.
Dersleri teneffüs, teneffüsleri de ders gibi düşünebilirsin.

F
Kulübü için en büyük rakip, koskoca
gezegende Kadıköy’den 15 km. ötede Mecidiyeköy’deki G Kulübü ise; A Partisi için taraftarlık C Partisi’ne
düşmanlık ise; Başkent’in Ç İlçesi
ile KK İlçesi arasındaki fark Kuzey yarımküre ile Güney yarımküre gibi algılanıyorsa; 35 Plaka
ile 42 Plaka arasında Mağrip’ten
Maşrık’a değin bir ayrım sözkonusu
kılınıyorsa âzalarımız, vücudumuzun
organları karaborsada demektir.

Bu ülkeyi bölmek sadece PKK geleneğinin ve temaslılarının inhisarında
mıdır
? Kendi takımı, partisi, şehri,
klanı hâricine ebedî karantina
paylaşımları yapanlar
, sözde birlik-beraberlik mesajları verirken 83 milyondan kocaman parçaları sözleriyle ısırıp
tecrit odasına ısmarlayanlar
bölücü değil mi? Adı ve anlamı sizin için ne
olursa olsun Halkın bir bölümünü yaralamaya kastederek veyahut taammüden
dışlayarak kin ve nefret saçanlarınki (TCK 216) terör bulaşı değil mi?

Allah’ın Kitabına bakmadan din taslamaktan, birtakım şekil ve ritüelleri sağcılık – solculuk sanmaktan, severken
zehirlemekten, kucaklarken virüs bulaştırmaktan daha büyük felâket ne olabilir?
Deprem de öldürür, sersemlik de.. Fay
hatları binaları sallar, pay hatları  toplumsal
mutabakatları..

Memleket meselesinin menfaat meselesi olarak görülüp kitleselleşmesini ekolojik
felâketlerini açıklayan Birleşmiş
Milletler
’e mi bıraktık; sosyolojik felâket olarak açıklasın diye..
Aklını toplumda kurnazlık sayılan
her işte kullanışta benzer gayret gösterenlerin çıkar ortaklığında ayrışırken mahremiyetimizin sınırları olan
camı-çerçeveyi indirmeye pek meraklı olması AFAD’a göre kaçtır, Kandilli’ye göre kaç?    

Alışkanlıklara Reset,
Kandillere-Kavramlara Güncelleme

dedik; aklı yücelten, analitik düşünen ve bilgiden bilinç üreten, sonra da ileri
teknolojiyi yüksek ahlâkla paralel ve insanî erdemler ekseninde geliştiren bir
sistem demeliyiz/denemeliyiz. Yaklaşan Sıfırlama
Fırtınası
(The Great Reset) öncesinde..

Göz Göre, Göre! Biline, Biline…

      İnsanın doğayla savaşı, insanlık tarihi
kadar eskidir. Toplumlar büyüyüp yaygınlaştıkça, teknoloji geliştikçe,
insanoğlu doğayı daha çok kontrol altına almak istemiş, bu yönde hesapsız
müdahaleler yapmıştır.

      Ancak
bu hesapsız müdahaleler karşısında, doğanın cevabı giderek daha yıkıcı, daha can
alıcı olmuştur. Bu süreç, insanoğlunun doğanın yasalarını, sırlarını
öğrenmesine sebep olmuş; doğal olayların nasıl oluştuğu keşfedilmiştir.

      Ama
ne yazık ki! İnsanoğlunun bu keşiflerine rağmen; doğa ve doğanın tüm
zenginliklerine en çok zararı da insanoğlu vermiştir!

      Diğer yandan doğa olaylarının insana vermiş
olduğu zararlardan da insanoğlu tamamen kurtulmuş değildir!

      Çünkü bilim büyük gelişmeler kaydetmiş
olmasına rağmen; kapitalizmin etkisindeki dünyada teknik, bilim ve insan gücü, ne
yazık ki, doğal olaylarla mücadeleye kanalize edilememiştir.

      Tam
tersine kapitalizm, doğanın yıkıcı etkilerini daha da arttırıcı bir rol
oynamaktadır. Doğayı kirleterek, doğal dengeleri bozarak doğa afetlerine
davetiye çıkaran kapitalizm, bu önemli doğa olaylarına önlem alınmasının önündeki
en büyük engeldir!

     Ülkemize gelince:

     Ülkemizin her doğal afet sonrasında yaşadığı can ve
mal kaybı; nasıl olup da katliama dönüştüğünün karakteristik örnekleriyle
doludur.

     Ancak binlerce insanımızı kurban verdiğimiz
‘felaketlere’ baktığımızda da; hemen, hemen hepsi için söylenen şey aynıdır:

     ‘’ Göz göre, göre!’’, ‘’Biline, biline!’’

      Fay
hattının üzerine dayanıksız evler yapmış! Dere yatağına, sel yatağına evler
inşa etmiş! Grizu ihtimaline rağmen ocağı çalıştırmaya devam etmiş!
Fabrikalarda, koca koca rafinerilerde yeterli güvenlik önlemi almamış isek!

       O zaman
bunların nesi doğal afet, neresi takdiri ilahidir?

       Doğanın
katledilmesini, doğal afetlerin önlenmesi için yeterli tedbir alınmamasını,
yukarıdaki iki kısa cümleciğe sığdırmak mümkün müdür?

      Ve ne yazık ki Türkiye, 185 ülke arasında
doğal afetler bakımından en yüksek riski taşıyan ülkeler arasında yer
almaktadır!

     Geçtiğimiz
hafta yaşadığımız İzmir depremi de bunu gösteren en çarpıcı gerçektir.

     Türkiye,
dünyada depremlerin en çok görüldüğü kuşaklardan biri olan Akdeniz, Alp –
Himalaya deprem kuşağında bulunmaktadır.

     Aynı
kuşak üzerinde ABD, Japonya, Çin ve İtalya gibi dünyanın en önde gelen ülkeleri
de bulunmaktadır.

     Bu ülkelerde konuyla ilgili olarak ciddi
çalışmalar yapılır ve önlemler alınırken; 1999 yılında arka, arkaya yaşadığımız
iki büyük depreme rağmen, Türkiye’de alınması gereken tedbirler hala çok
yetersizdir!

Hatırlayalım; ‘’Kocaeli –
Gölcük’’ , ya da 17 Ağustos 1999’ depremini…

Hatırlayalım; o zaman
kesitinde, yerel saatle 03.02’de yüreklerimize düşen ateşleri…

Hatırlayalım; on binlerce
insanımızı alıp giden, on binlercesini sakat bırakan o doğal afeti… Hatırlayalım;
o günlerde yıkılan on binlerce binayı…

Hatırlayalım; ülke
ekonomimizde yarattığı milyarlarca dolar kaybı…

 Ne çabuk unuttuk değil mi?

 Neler yaptık o acılı yıllardan günümüze?

  Gerçekten
de hazır mıyız bizi bekleyen, gittikçe yaklaşan İstanbul depremine?

   Hatırlıyor
muyuz? Artık aramızda olmayan deprem dedenin (Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara’yı
rahmetle anıyorum) bize ezberlettiği:

 ‘’Deprem öldürmez,
bina öldürür. İhmal öldürür.’’
İkazını…

   O büyük depremin ardından 21 yıl geçti.
Tabii ki, pek çok şey yapıldı deprem adına, pek çok şey değişti!

       Ama yeterli mi?

       Aşağıdaki konuların altını çizerek,
yorumu siz değerli okura bırakmak isterim:

       Son
dönemde ‘’Kentsel Dönüşüm’’ planı adıyla gerçekleşen yapılaşmalar; ülkemizdeki
eski yapıların yenilenmesi aşaması; gerçekten de depreme hazırlık için mi,
yoksa kimilerine rant sağlamak için midir?

        Hala yenilenmeyi bekleyen pek çok bina
stokunun bulunduğu belediyeler bölgesinde her geçen yıl, insanlarımızın
aleyhine değil midir?

       1999 depreminden hemen sonra yaşanan büyük
kargaşayı önlemek, yıkıntıların arasında kalan insanlarımızı kurtarmak, acil
yardımın ulaşmasını sağlamak amacıyla ayrılan acil yolların bugününe
baktığımızda; neler görüyoruz?

       Beklenen İstanbul depremi olduğunda; kentsel
dönüşümü bekleyen evler ne olacaktır, o yollar kullanılabilecek midir sizce?

       Depremde kullanılacak acil yollar, acil
toplanma bölgeleri, 1999 depremi sonrasında hemen, hemen her mahalleye konulan
acil kurtarma malzemeleri dolu konteynırlar nerede?    Hani
arabalarımızın arkasına koyduğumuz deprem çantalarımız duruyor mu bagajlarda?

      Unuttuk,
unutuldu o günler değil mi?

      Ama biliniz ki, deprem geleceği/olacağı
günü unutmadı!

      Bir
gün o depremle karşılaşıldığında; ülkemize en büyük zararı verecek olan bu
doğal afet, aynı zamanda karşımıza en acımasız katliam olarak da çıkacaktır!

      Hem de göz göre, göre! Biline, biline…

Cedidizmden Bağımsızlığa Hâriçte Türkistan Mücadelesi

0

Prof. Dr. Ahat Andican’ın ‘Türkistan ideali uğruna mücâdele veren bütün
insanlara saygıyla, babası Hacı Yoldaş ve Annesi Bibi Hacire’ye sevgiyle ithaf
ettiği
’ eserinin ilk baskısı 2003 yılında yayınlanmış, 2007 yılında
İngilizceye çevrilmiş ve Michigan Devlet Üniversitesi’nin Asya Târihi ve Araştırmaları
Bölümü tarafından, Orta Asya konusunda yüksek lisans ve doktora öğrencileri için
okuma listesine alınmıştır. Ayrıca 2010 yılında Central Asian Survey’de yapılan
bir değerlendirmede kitabın bu alanda ilk kaynak olarak kabul edilmesi
gerektiği açıklandı. Kitap 2010 yılında Uygurcaya, 2017 yılında Özbekçeye
çevrildi.

17 X 24 santim ölçülerinde Ivory
kağıda basılı sert kapak içerisinde 704 sayfalık eserinde Genel Cerrahî Uzmanı
ve târihçi Ahat Andican, Rusya Çarlığı’nın 1865 yılında başlattığı Türkistan
işgalinden sonra soydaşlarımızın istiklallerini elde edebilmek için
giriştikleri mücâdeleleri, belgelere, hâdiselerin hayatta kalan şâhitlerinin
verdiği bilgilere dayanarak anlatıyor.

Türk yurtlarının işgal ve ilhak
operasyonlarını, (‘Korkunç’ unvanı ile anılan) Çar Dördüncü İvan (1530-1584),
1552 yılında Kazan Hanlığı’nı târih sahnesinden silmekle başlatmıştı.  1556 yılında Astrahan, 1558-1582 yılları
arasında Sibir hanlıklarını târih sahnesinden sildi. 17. Yüzyılda yavaşlayan
işgaller, 18 yüzyılda hızlandı. 1783 yılında 334 yıllık Kırım Hanlığı Osmanlı
Devleti’nden koparıldı. 1716’da Türkistan’ın kapısı konumundaki Omsk şehri,
1718’de Kazakistan’ın kuzeydoğusundaki Semipalatinsk bölgesi işgal edildi. 1719’da
Kazakistin’a girildi. Kazakistan da üç ayrı siyâsî yapı vardı: Küçük, Orta ve
Büyük Orda. 1732 yılında Küçük Orda ve Orta Orda, Rus himâyesini kabul etmek
mecburiyetinde kaldı.

Rusya, 1813-1828 yılları arasında
Azerbaycan’ın kuzey kesiminin işgalini tamamlamıştı. Rusya ile İran 1813’de
Gülistan, 1828’de Türkmençay antlaşmalarını imzaladı. Azerbaycan kuzeyi
Rusya’ya, Güneyi İran’a bağlandı.

1860’da Bişkek (Kırgızistan),
1864’te Çimkent (Kazakistan), 1865’te Hokant Hanlığı’nın merkezi Taşkent
(Özbekistan), 1868’de Buhara Emirliği’nin Semerkant şehri işgal edildi. 1869
yılında Rus Birlikleri Hive Hanlığı’nın Hazer Denizi kıyılarındaki topraklarını
aldı. Özbekistan’ın işgali tamamlanmıştı. Aynı yıl Türkmenistan’ın bir bölümü
işgal edildi. 1873 yılında Hive Hanlığı Rusya’nın hâkimiyetini kabul etti,
Buhara iç işlerinde serbest olmak üzere Rusya’ya bağlandı. 1876’da Hokant
Hanlığı, 1877’de Türkmenistan’ın iç bölgeleri işgal edildi.

Bütün bu işgaller sırasında
Türkler, cansiperâne mücâdelelerle vatanlarını korumaya çalıştılar. Zaman zaman
Rus ordusunu bozguna uğrattılar. Belirtildiği üzere her biri küçük şehir
devletleri idi. Karşılarında imparatorluk ordusu vardı. Yenilenin yerine 3-5
misli ve modern silahlarla donatılmış asker geliyordu.

1882 ‘de Türkmenistan’ın başşehri
Aşkabat, 1884’de Afganistan’da Merv şehri Rusların oldu.      1867 yılında Moskova’ya bağlı Türkistan
Genel Valiliği oluşturuldu. 1890’da Türkistan’ın diğer bölgeleri işgal edildi. Hemen
ardından, Rusya’nın hâkimiyetindeki Müslüman Türklerde bağımsızlıkla alakalı
çalışmalar başlatıldı, gizli dernekler kuruldu.

Prof. Andican’ın kitabına isim
olarak aldığı ‘ceditcilik hareketi’,
1905 yılındaki ilk Rus İhtilâli’ni müteakip Kırım’da Gaspıralı İsmail Bey
tarafından başlatıldı. Gaspıralı İsmail Bey öncülüğünde geliştirilen Ceditçilik
Hareketi, eğitimle alâkalı ve yeni usulle okuma-yazma öğreten sistemin adı idi.
Tam mânâsıyla bir reformdu. Kısa zamanda benimsendi ve Türk dünyâsının tamamına
yayıldı. Sonra hareket sahâsı genişledi ve bütün reformların ön adı oldu. Rus
Çarlığı yönetimi altındaki bütün Türkleri asgarî müştereklerde birleştiren
siyâsî sistem hâline dönüştü. Çar İkinci Nicola’nın meşrûtîyet rejimini kabul
etmek mecburiyetinde kalışı Türklerin de siyasetle alâkadar olabilmelerine
imkân sağladı. Andican Hoca, bu gelişmeleri şöyle özetliyor:  

Rus İmparatorluğu sınırları içerisinde
yaşayan Müslüman-Türk seçkinleri bir taraftan kendi bölgelerinde siyasî
teşkilâtlanmalar oluştururlarken, bir taraftan da Rusya genelinde kongreler
düzenlemekteydiler. Teşkil edilen organizasyonların programları genellikle Rus
siyasî partilerinin programlarına paralel nitelikte olup, çoğunlukla sosyalist
veya liberal bir anlayışa sâhipti. Kendi gruplarını temsilen veya bağımsız
olarak Duma’ya seçilen Müslüman-Türk milletvekilleri, genellikle
kendilerininkine benzeyen parti programına sâhip olan Rus partilerine destek
vermişlerdir. Bazı milletvekilleri ise doğrudan Rus siyasî partileri içerisinde
faaliyet yürütmüşlerdir. Kuşkusuz bu yakınlaşma veya iş birliği, Rus parti
programlarının ‘milliyetler’ meselesine nasıl baktığıyla yakından ilgiliydi.

‘Milliyetler’ meselesine bakış açısı
itibarıyla, Sosyalist İhtilâlciler Partisi (S-R, söylenişi Es-Er) en uçta yer
almaktaydı. S-R’lerin parti programlarında imparatorluk içindeki milliyetlerin
haklarının en geniş biçimde verileceği bir ‘federatif
yapı
’ öngörülmekteydi. 1905 kongresinde ön şartsız kendi kaderini tâyin
hakkı verilmesi görüşünü ortaya koyan S-R partisi, daha sonraki kongrelerinde
bu görüşü değiştirmiş ve her bölge için ayrı bir çözüm bulunması şeklinde bir
teklifi benimsemiştir. Fakat bu yaklaşımın nasıl uygulamaya konulacağı konusu
açıklanmamıştır. Rus liberallerinin kurduğu Anayasa Demokrasi Partisi (Kadet),
Rusya’nın milliyetlere göre bölüneceği federal bir yapılanmaya karşıydı. Tek
bir merkeze bağlı ‘bütün bir Rusya
tavsiye etmekte ve Polonya dışında hiçbir millete siyâsî otonomi hakkı
tanımayan bir programı benimsemekteydi. Buna rağmen, Rusya’yı oluşturan
milletlerin kültürle alâkalı özyönetim hakları ve kendi dillerinde eğitim
hakları olabilecekti. Diğer taraftan Bolşeviklerle Menşevikler, siyâsî
otonominin tâbiî sonucu olan federalizme de birleşik bir yapı içerisinde
verilecek kültür otonomisine de karşıydılar. Bu partilere göre federalizm,
ülkeyi çok merkezli bir hâle getireceği için mahzurluydu. Kültün otonomisi ise
değişik milliyetlerin işçi sınıfları (proleterleri) arasında engeller
oluşturacak ve bu halkların kültür sahâsındaki gelişiminde burjuvazinin
etkinliğini arttıracaktı. Bu sebeple reddedilmeliydi. Bolşeviklere göre,
kapitalizmin bir ürünü olan milliyetçilik, bütün yönleriyle bir orta sınıf
özelliğiydi ve sosyalizmin çıkarlarına karşıydı.                                                                                                    

……..

1917 İhtilâli döneminde, bütün Rusya
Müslümanlarının 900 delegeli ilk kongresi, bu farklılıkların oluşturduğu bir
zeminde yapılmıştır. Bu kongrede İdil-Ural Türklerinin başını çektiği bir grup
Rus imparatorluğunun geçerli yapısının
muhâfazasını ve milliyetlerin topraksız kültür otonomisi
’ni savunurken,
Türkistan, Azerbaycan ve Başkurdistan delegelerinin de içerisinde bulunduğu
diğer bir grup ‘topraklı otonomiyi’,
yâni, federal bir Rusya yapısı içerisinde otonom bölgeler oluşturulması tezini
destekliyorlardı. Fuat Toktarof hâriç Tatar delegelerin hepsi ‘bütün Rusya Müslümanlarının, merkezî olarak
yönetilecekleri siyâsî bir yapı içerisinde, ‘kültüre dayalı bir muhtariyet

istemekteydiler. Böylesine tek merkezli bir siyâsî yapılanma oluşturulması
hâlinde, geçmişte olduğu gibi, gelecekte de etkili olamayacaklarını bilen diğer
gruplar ise, bu teze şiddetle karşı çıktılar. Böylece karşı karşıya gelen
ünionistler
1 ve federalistler
herhangi bir uzlaşmaya varamadılar. Fakat bu kongrede ortaya çıkan çatışma,
Sovyetler Birliği dışına çıkan kadrolarla birlikte hârice de taşınacak, dış
dünyadaki fikir çatışmalarında, suçlamalarda ve cepheleşmelerde etkin bir malzeme
olarak kullanılacaktır.

Bolşeviklerin Rusya’da kontrolü ele
geçirmelerinden sonra, Menşevikler
2 başta Fransa olmak
üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerine dağıldılar. Genel olarak ‘Beyaz Ruslar’ adıyla tanımlanan bu siyâsî
kadrolar, çeşitli yayın organları etrafında toplanarak Bolşevizm karşıtı siyâsî
faaliyet yürütmüşlerdir. Bu Beyaz Rus kadrolarıyla, geçmişte kurulan veya daha
sonraki yıllarda kurulacak olan diyaloglar ve ilişkiler, dış dünyadaki mültecî Türk
liderler için bir başka siyâsî ölçü olarak kabul edilmiş ve kendi aralarında
ortaya çıkan çeşitli tartışmalarda suçlama unsuru olarak kullanılmıştır.

Rusya genelindeki bu tartışmalar,
Müslüman Türkler arasında bağımsızlık düşüncesine zemin hazırlamıştır. Lenin
ile Stalin’in müştereken imzaladığı ‘Rusya’daki
Millî Toplulukların Hakları Bildirisi
’ 15 Kasım 1917’de yayınlandı.
Bildiri’den ilham alan Başkurtlar, otonomi ilân ettiler. Başkurtları Hokant,
Kazakistan bölgesinde Alaş-Orda Azerbaycan ve Kırım yönetimleri tâkip etti.
Stalin bu hareketleri şiddet kullanarak bastırdı. 25 Mart 1917’de Kırım’da
Cumhuriyet Anayasası hazırlanıp bağımsızlık ilân edildi ve Numan Çelebi Cihan4
başbakanlığa getirildi.

28 Mayıs 1918 târihinde Mehmet
Emin Resulzâde5 başkanlığında Azerbaycan Halk Cumhuriyeti kuruldu
ise de Kızılordu 28 Nisan 1920’de Bakü’yü işgal etti ve devlete son verdi.   

***

Eserde ele alınan ve dikkat çeken
konulardan bazılarının başlıkları şöylece özetlenebilir:

-Kurtuluş Savaşı döneminde Türkiye’ye
yapılan yardım

-Anadolu Hükûmeti’nin Türkistan politikaları

-Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin İttihat
ve Terakki teşkilâtı ile ilişkileri

-Cemal Paşa’nın Afganistan’daki faaliyetleri

-Enver Paşa’nın Faaliyetleri / Basmacılık hareketi
ve sonu

-Türkistan coğrafyasından dış ülkelere
göçler

-Türkistan Türk Gençler Birliği’nin
kurulması

-Sovyet casusları İstanbul’da

-Bolşevik İhtilâli’nden sonraki gelişmeler

-Hindistan’daki Türkler ve faaliyetleri

-Ermeni Meselesi

-Rusya esiri Türk illeri cephe birliği

-Muhacir liderlerin Türkiye’den
çıkarılmaları

 -Rus
cephesinden Alman esir kamplarına

-Veli Kayyum Han

-Türkistan Millî Komisyonu

-Türkistan Millî Hükümeti’nin kuruluşu

-3 Mayıs Olayları ve Zeki Velidi Togan’ın
tevkif edilmesi

-Türkçülük Turancılık Dâvâları

-Türkistan kavramını yaşatan adam: Dr.
Baymirza Hayit

Sonuç’ bölümünde yer alan değerlendirmeler:  

-Türkistan
19. Yüzyıl boyunca dönemin iki büyük devletin oyununda piyon olmuş bölgelerden
biriydi.

 -Basmacılık hareketi, Orta Asya Türklerinin
ölmüş bir millet olmadığını gösterdi.

  -Bağımsızlık mücâhitlerinin Türkiye’de
yürüttüğü faaliyetlerin yasaklanması, hayâl kırıklığı yaratmıştır.

 -1990’lı yıllara gelindiğinde Sovyetler
Birliği dağılmış, Türkistan coğrafyasında bağımsız 5 cumhuriyet ortaya çıkmış
durumdaydı. Böylece 70 yıldan bu yana devam eden ‘Hâriçteki Türkistan
Mücâdelesi’ sona ermiş oluyordu.

-Bugün
karşımızdaki en önemli soru, Rusya Federasyonu ile Çin arasında sıkışan yeni
Türk cumhuriyetlerinin geleceğinin ne olacağı sorusudur.

Asya kıtasında, Türkiye Dışında
kalan Türk Cumhuriyetlerinin bulunduğu coğrafya dilimi, ‘Uluğ Türkistan’ olarak
anılır. Batı Türkistan’daki 5 cumhuriyet (Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan,
Özbekistan ve Türkmenistan… ki bunlara Tacikistan da eklenip 6 cumhuriyet demek
mümkün) dışında bir de Doğu Türkistan vardır ki, günümüzde esir konumundaki tek
Türk yurdudur. Andican Hoca, Doğu Türkistan’a eserinde (haklı sebeplerle) yer
veremediğini belirtiyor. Muhtemelen o işi bir başka hizmet ehline bırakıyor.
Doğu Türkistan’ın İstiklal mücâdelesiyle alakalı belge ve bilgiler, dağınık
vaziyette özel kitaplıklarda, gazete ve dergilerde alâka beklemektedir.
Rahmet-i Rahmâna yolcu ettiğimiz İsa Yusuf Alptekin, Mehmet Emin Buğra ve Rıza
Bekin’in arşivlerindeki belgelerin, yok olmadan değerlendirmesi lüzumunu, konu
ile alakadar olan herkes kabul edecektir. Uzun ve sağlıklı yıllar dilediğimiz,
ilk ikisinin yaşı 80’ler civarında olan Prof. Dr. Sultan Mahmut Kaşgarlı,
Hızırbek Gayretullah, İsmail Cengiz, Faruk Kılıç ve Yakup Can’da da belge ve
bilgiler var. Mufassal bir ‘Doğu
Türkistan’ın İstiklal Mücâdelesi
’ eseri hazırlayıp Andican Hoca’nın eserine
ikiz kardeş kazandıracak hizmet ehli de mutlaka vardır.   

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

[1] Ünionistler: Tek bir merkezden yönetilen bütün
bir Rusya isteyenler.

2 Menşevikler: 1903 yılında kurulan Rus Sosyal
Demokrat Partisi’nde azınlıkta kalan gruba verilen isimdir. Lenin, disiplinli
ve sıkı merkeziyetçi bir parti kurulması taraftarıydı. Menşevikler ise işçi
sınıfı dışındaki aydınların hâkim olduğu daha liberal bir görüşü
benimsemişlerdi. Daha sonra kendi aralarında görüş ayrılığı çıktı. 1917
Devriminden sonra Menşevikler bir muhalefet gurubu oluşturmaya çalıştılarsa da
Lenin tarafından engellendi. Pek çok Menşevik lider yurt dışına sürgün edildi,
tabandaki partililer ise Lenin’in grubu Bolşeviklere iltihak etti.

3 Başkurtlar: Tanınmış târihçimiz Ord. Prof. Dr.
Zeki Velidi Togan, Başkurt Türklerindendir. Başkurtların ekseriyeti  Rusya içindeki Başkurdistan’da yaşar. Önemli
sayıdaki Başkurt topluluğu Tataristan’dadır. Diğerleri Rusya’da değişik
yerleşim bölgelerine dağılmışlardır. Kıpçak Türkçesi ile konuşurlar,
Müslümandırlar. Kökenleri Öntürklere dayanır.

4
Numan Çelebi Cihan:
(1885-1918) Kırım’da medrese eğitimi gördükten
sonra İstanbul’a gelip hukuk tahsil etti. Mezun olduktan sonra Kırım’a döndü.
Öğretmenlik yaparken gizli Vatan Cemiyeti’ne katıldı. Kırım’an bağımsızlı için
harekete geçip Kurultay topladı. Kurulacak devletin anayayasını ve millî
marşını yazdı. Kurultay kendisine başbakanlık görevi verdi. Bolşevikler duruma
müdâhale ettiler. Numan Çelebi Cihan 23 Şubat 1918 târihinde kurşunlanarak
şehit edildi.

5
Mehmet Emin Resulzâde:
(1884-1955)
Gaspıralı İsmâil Bey’in ceditçilik hareketinden etkilenerek milliyetçi
düşüncelere yöneldi. İş hayatına matbaa işçisi olarak başladı. Kuvvetli bir
yazar ve üst seviyede bir fikir adamı olarak kendisini yetiştirdi. Muhtelif
gazete ve dergilerde Azerbaycan Türklerinde millî şuuru geliştiren makaleler,
kitaplar yazdı, cemiyet ve parti lideri olarak vatandaşlarının sevgisi, saygısını
kazandı. Kurduğu Azerbaycan Cumhuriyeti, Ruslar tarafından lağvedilince,
mücâdelesine Ankara’da devam etti. Kabri Ankara’dadır.

(Dipnotlar, sayfayı hazırlayana aittir.)

 

Prof. Dr. AHAT ANDİCAN

     Özbekistanlı göçmen bir ailenin çocuğu
olarak 1951 yılında Afganistan’ın Kunduz şehrinde dünyaya geldi. Aile 1953
yılında Türkiye’ye göç etti. İlk, orta ve lise öğrenimini Akşehir’de
tamamladıktan sonra 1968 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesine (CTF) girdi ve
1974 yılında doktor oldu. Askerlik hizmetinin ardından asistan olarak girdiği
CTF Genel Cerrahî Anabilim Dalında, 1980 yılında uzman, 1984 yılında doçent
ve 1991 yılında profesör olarak akademik kariyerine devam etti. Ayrıca İstanbul
Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi (AUZEF) Târih Fakültesini
bitirdi ve tarihçi unvanını aldı.

     Türkistan ve Avrasya konularında çok
sayıda Sivil Toplum Kuruluşunın kurucusu ve yöneticisi olan Ahat Ardican,
1980 yılından itibâren ‘Sovyetler
Birliğ
i’, ‘Türk Dünyası’ ve ‘Türk Dış Politikası’ üzerine
çalışmalar yaptı. Bu alanda yayımlanmış yüzlerce makalesi ve Değişim
Sürecinde Türk Dünyası (1996), ‘Cedidizm’den
Bağımsızlığa Hâriçte Türkistan Mücâdelesi
’ (2003), ‘Osmanlı’dan Günümüze
Türkiye ve Orta Asya’ (2009), ‘Emir
Timur: Tarih, Siyaset, Miras
’ (2019) isimleriyle yayımlanmış dört kitabı
vardır.

     Prof. Ahat Andican, 1995 ve 1999 genel
seçimlerinde Anavatan Partisi’nden art arda iki defa İstanbul milletvekili
seçildi. 55. Cumhuriyet Hükümeti’nde Türk cumhuriyetlerinden sorumlu Devlet
Bakanı ve hükümet sözcüsü olarak Türk dünyası ile ilgili çalışmalarını siyâsî
alana taşıdı ve bu bölgelere yönelik Türk dış politikasının düzenleyicisi
oldu. Bu siyâset döneminde Millî Eğitim ve Dışişleri komisyonlarında üyelik
yapan Dr. Andican, 2000-2002 yılları arasında Avrupa Konseyi Parlamenterler
Meclisinde Türkiye’yi temsil etti.

     2005 yılında üniversiteye dönen Dr.
Andican, CTF’de öğretim üyeliği görevini devam ettirirken Harp Akademilerine
bağlı Stratejik Araştırmalar Enstitüsünde ve 2015 yılından itibâren de Millî
Savunma Üniversitesinde ‘Kafkasya ve Orta Asya Jeopolitiği’ alanında yüksek
lisans ve doktora dersleri verdi. Ayrıca, 2003-2016 yılları arasında Okan
Üniversi Mütevelli Heyeti üyeliği görevini üstlendi.

     2017 yılında İYİ Parti kurucuları
arasında yer alan Dr. Ahat Andican, 24 Haziran 2018 seçimlerinde yeniden
İstanbul milletvekili seçildi. Hâlen TBMM’de milletvekili ve Parlâmentolar
Arası Birlik üyesi olarak görev yapmaktadır. Dr. Andican, Prof. Dr. Gülnur
Andican ile evlidir. Andicanların Aybek ve İlbek isimli iki oğlu vardır.  

 

Deprem Vergileri

İzmir’imizde
yaşanan ve içimizi yakan deprem felaketi “deprem vergileri ne oldu?”
sorusunun yeniden gündeme taşınmasına sebep oldu. 

Keşke, “2002
yılından beri toplanan ve miktarı 70 milyar 895 milyon TL’ye
varan deprem vergileri
maksadına uygun kullanılsaydı.” Çünkü bu parayla
İzmir’in depreme dayanıksız yapı stokunun tamamını, İstanbul’un yarısını
yenileyebileceğimiz hesaplanıyor.

21 yıldır cep
telefonu, internet, bankacılık işlemleri, Spor Toto, Milli Piyango, uçak
biletleri, gümrük ve pasaport işlemleri gibi birçok ödemede vatandaşlardan
bu vergiler alınıyor. 

Ekonomist
Özcan Kadıoğlu
’nun hesabına göre, 1999 depreminden sonra kalıcı hale getirilen Özel
İletişim Vergisi’nden bugüne kadar toplanan para
36,9 milyar
doları
buldu. Bu para ile her
biri 100 metrekarelik 1 milyon 850 bin adet daire yapılabilirdi
.” 

Bu paraların
nereye harcandığı bir türlü açığa çıkmadı.

Eski Maliye
Bakanı Kemal Unakıtan 2003 yılında, “Deprem vergisi
nin bütçe açığını
kapatmak için
konulmuş olduğunu” söylemişti

Van depreminden
sonra dönemin
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ise, “toplanan
deprem vergilerin sağlık,
eğitim, duble yollar
için kullanıldığını” 
açıklamıştı.

Elazığ depreminden
sonra bu defa Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bambaşka bir cevap tarzıyla
tartışmayı bitirmişti:
Bunlar yatıyor kalkıyor ‘o parayı nereye,
bu parayı nereye harcadınız?’ Harcanması gereken yere harcadık. Bundan sonra da
bu tür şeylerin hesabını vermeye zamanımız yok.
 

“Cumhurbaşkanının
hesap verecek zamanı olmadığından” biz oturduğu sarayın kaça mal
olduğunu,
hangi müteahhite ne kadar ödeme yapıldığını bilmiyoruz. Makam
uçaklarının
maliyetini bilmiyoruz. Yazlık ve kışlık saraycıkların maliyetini
bilmiyoruz. Kendinden önceki Başbakan ve Cumhurbaşkanlarının hayal edemediği
kadar artan örtülü ödenek harcamalarını zaten soramıyoruz.

Kamu Özel
İşbirliği (KÖİ) modeliyle yaptırılan büyük köprüler, tüneller, havalimanları ve
şehir hastaneleri gibi gelir garantili dev projelerinin maliyetleri ise
“ticari sır” kapsamında sayılıyor.

Oysaki devleti
yönetenler
kendi parasını değil, milletin parasını ve kaynaklarını
kullanırlar. Demokrasi ve hukuk devleti olan ülkelerde yöneticiler milletin
parasını nereye ve neden harcadığını
açıklamak, kamuoyuna hesap vermek
zorundadır.

Kamu kaynaklarını
şahsı, yakınları veya partisi için harcamak zaten çok ağır bir suçtur.
Bırakın
usulsüzlük ve yasadışılıkları, devleti yönetenlerin kamu kaynaklarını doğru
ve verimli alanlarda kullanmak
gibi bir sorumlulukları vardır.

Devleti yönetenlerin,
kamu kaynaklarını hukuka, etik kurallara ve kamu yararına kullandığına dair
hesap vermekten kaçınabildiği bir rejimin adı demokrasi olamaz.

Deprem vergilerini
nereye harcadığınızın hesabını veremiyorsanız, bakanlarınızın deprem
mahallinde enkaz üstünde şov yapmaları
bu hesabı kapatmaya yetmez.

****************************

Cumhurbaşkanı ve Başbakanlara
Verilen Hediyeler

Hürriyet
Gazetesi Doğan Grubunda iken, Mehmet Y. Yılmaz 2008 yılından başlayarak,
o zaman Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül‘e ve Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan
‘a yüzlerce defa (
20082016 yılları arasında her
pazartesi) köşesinde aynı konuyu sordu:

“2007
yılı Kasım ayında ülkemize gelen Suudi Arabistan Kralı size ve eşlerinize
hangi hediyeleri verdi, hediyelerin değeri nedir, bu hediyeler için kanun ve
yönetmelik çerçevesinde bir işlem yapıldı mı?”

Bu
soruya ve aynı konuda TBMM’de verilmiş çok sayıdaki soru önergelerine
cevap verilmedi.

Fakat,
Hürriyet Demirören Grubuna geçince, Mehmet Y. Yılmaz gazeteden kovuldu.

****

Eski
Başbakan ve Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu’nun Saygı Öztürk’e yaptığı
açıklamalarda müthiş bir gerçek ortaya çıktı:

Davutoğlu “Başbakanlığı döneminde
verilen
m hediyelerin kaydını tutturmuş. Görevi
devrederken bunların yine kayıtlı-belgeli bir biçimde devlete bırakılmasına
karar vermiş. Yani yapılması gerekeni yapmış.”

1936
tarihli bir kanuna göre, “milyonlarca lira tutan hediyeyi” teslim
işlemini yaparken, “kendisinden önce bu işlemi yapan başka Başbakan
olmadığını”
tespit etmiş.

Davutoğlu
“Ş
imdi
kimsenin gü
nahına girmek istemem. Geçmiş başbakanlardan
yaş
ayan,
yaş
amayan
hepsi hü
rmete
layıktır. Belki bir yerlerde arş
ivde vardır onu bilemem” diyor.

Ahmet
Davutoğlu Başbakanlığı Recep Tayyip Erdoğan’dan devraldı. Yerine de Binali
Yıldırım
geldi.

Şimdi
bu iki eski Başbakan’ın ve yaşayan diğer Başbakanların (Abdullah Gül, Tansu
Çiller)
kendilerine verilen hediyeleri devlete teslim edip etmediklerini
açıklamaları zarureti ortaya çıkmıştır. Ahmet Necdet Sezer,
Abdullah Gül’e;
Abdullah Gül,
Tayyip Erdoğan’a Cumhurbaşkanlığını devrederken de böyle birer
işlem yapmış olmalılar.

Elbette
T.C. Başbakanları da Cumhurbaşkanları da “hürmete layıktır.” Ancak
onların da millete ve “vatandaşının bilgi edinme hakkına” saygı duymak
gibi bir borçları vardır.

*********************
*******

Devlet
Adamı Hediye Almaz

Ahmet
Davutoğlu haklı olarak diyor ki, “Devlet adamı hediye almaz, alınan
hediyelerin de hepsinin geri verilmesi lazım.”

Esasen
bu devlet adamlarının takdirine bırakılmış bir konu değil, yasal bir
mecburiyettir.

3628
Sayılı “Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele
Kanununa” göre
(madde
2, 3); 

Kamu
görevlileri, yabancılardan aldıkları değeri asgari ücretin 10 katını
aşan hediye niteliğindeki eşyayı, 
alındıkları tarihten itibaren bir
ay içinde, kurumlarına teslim etmek zorundalar.

İlgili Yönetmelik ise,
seçimle iş başına gelen kamu görevlileri ve eşlerine verilen hediye
niteliğindeki eşyanın
 10 gün içinde değer tespiti yapılmak üzere
Defterdarlıklara gönderilmesini 
emrediyor.

Bunun
aksine davrananlar hakkında 3 yıldan 5 yıla varan hapis cezası söz
konusu.

Umalım
ve dileyelim ki, kanunun bu açık hükmü milyarlık servetleri olduğu konuşulan
eski/yeni Başbakanlar, Bakanlar, Belediye Başkanları ve diğer kamu görevlileri
tarafından uygulanmış olsun.

Eski/yeni
Cumhurbaşkanlarımızın, eski Başbakanlarımızın kendilerinin töhmet altında
kalmasına izin vermeyeceklerini ve kamuoyuna çok açık birer bilgilendirme yapacaklarını
ümit etmek istiyorum.

İnsan, Ebediyet ve Kur’an

Dünyanın cezbedici / çekici hayatının misali ve
durumu…Bitkilerin var ediliş hikmet ve sebepleri…Sular, dağlar, gök ve
zemin / yer hakkında…Yeryüzünün güzelliği, bazen bazı yörelerin yerle bir
olarak harabeye döndürüldüğü…Varlığın sanki yokmuş gibi, bir anda yerinde
yeller esmesi…Sanki önceden, içinde hiç yaşanmamış gibi kökünün
kazınması…Dünya hayatının bir gün gelip, hiç olmamış bir duruma  düşeceği…

     Tabiata / doğaya
insanın bir emanet değil de, bir tutsakmış gibi muamele etmesi…Kendi ayartıcı
istek ve iktidar tutkularını, onun üzerinden tatmin etmesine bir cevap olarak,
insanın üzerinde yaşadığı dünyanın başına gelmedik şey kalmaması…Sırasında
yine kalmayacağı…İnsan, hayvan ve bitkiler için hayat verici olan suyun;
bazen âfet hâlini alması…Yeryüzünü kısmen hışımla silip süpürmesi…Altüst
etmesi, her şeyi birbirine katması…Hiç olmamış bir duruma sokması…

     Cennet gibi dünyanın kıymet ve değeri
bilinmemesi…Ona hor bakılması, hor kullanılmasının sonuçları…Buna karşı
nasıl bir tedbirle donatılmamız lâzım geldiği…Yıldızların ne için
yaratıldığı…Tek nefis / tek can yani Âdem’den niçin yaratıldığımızı…İnsanın
kâinat içindeki yolculuğu…

     Allah’ın ilmi
muhiti / her şeyi ihata eden / kuşatan, içeren ilim okyanusunun, her şeye
rağmen bizce meçhul / bilinmez kalması…İnsanı kâinatta / evrende tecelli
ettirmesi / yaşatmak istemesi…İnsanın dünyada görülüp yer alması…Muvakkat /
geçici de olsa, insanı zuhur ettirmesi / ortaya çıkarıp yaratması…Dünyayı
geçici olarak, ona mesken ve yurt eylemesi…İnsanın hata ve kusurlarının,
insanı nasıl menfî, somut bir sonuca ulaştırdığı…

     Oysa insanın en
güzel bir şekilde yaratılmasının; kendisi için aslında Allah’ın bir lûtfu
oluşundan gâfil / bilmez oluşu…Başına neler geleceğini, ne gibi
olumsuzluklarla karşılaşabileceği…

     Bu gibi sayısız
soru ve sorunları anlamak isteyen insan; her an, her yerde ve her fırsatta
Kur’an ve mealini / Türkçe anlamını, hattâ tefsirleri / Kur’an açıklamalarını
okumalı.

     Dünya hayatının
göz alıcı parlaklığı, gönül çekici câzibesi karşısında, bir hoş olan insan;
dünyanın aynı zamanda gelip geçici oluşu yüzünden hayal kırıklığına uğraması,
âdeta tadı damağında kalması…Dünyanın sonu geleceği düşüncesi karşısında,
nasıl bir inanç ve tavır takınması gerektiği…

     Düşündürücü olan
sayılı zamanın / ömrün, aslında kapanmayacak ebedî / sonsuz bir diyarın da
kapısını çalmak olduğu…İnsanın aslında ebede namzet / aday olduğu için,
kalplere şifa verecek, gönülleri şâd edecek müjdeleri duymak istemesi…

     Çıkartıldığı
yolculuğun âlemi ervah / ruhlar âleminden başlaması, oradan ana rahmine, oradan
dünyaya, oradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebedü’l-âbâda / sonsuzluk âlemi
olan Cennete kadar devam edeceği…

     İşte bu şekilde
cereyan edecek / sürecek olan yolculuğun; geçici durak yerleri ve daha
fazlasını bulmak, bilmek için…Bütün bu merhale ve aşamaları geçerken; kendimizi
daha şuurlu, daha bilinçli görmek istiyorsak; tutup Kur’anı, yapışıp Kur’an’a,
anlayıp Kur’an’ı, olup istediği gibi; emniyet ve eman içinde; kurulup hayat
koltuğuna, başlamalı -ömür denen- kilometre taşlarını kat’ etmeğe…

     Çünkü: “Kur’an
bize bu âlemin fani, geçici olduğunu, her şeyin devamlı değiştiğini ve takdir
edilen bir zaman sonunda sona ereceğini belirtiyor. Madde âleminin bir
başlangıcı ve sonu olduğunu bundan da anlıyoruz. Kur’an, bize ebedî âlemin
varlığını da haber veriyor, bu dünya hayatının ebediyet âlemine geçiş için bir
hazırlık, tekâmül (gelişme) ve geçiş dönemi olduğunu, ebediyet âlemindeki
hayata uygun bir varlık olmak için, bu dünyada Allah’ın emir ve kanunlarına
uygun yaşamak gereğini hatırlatıyor ve emrediyor.” İşte bütün bu ahvâl / hâller
ve şerait / şartlar altında Kur’an:

     “Likavmin
yetefekkerûn.” (Yunus: 24) /  “Düşünen
bir kavim için.”

      Tefekkür eden /
düşünen bir toplum ve topluluk için.

      Zihni tutulmamış
bir halk için. Velhasıl:

      “Li kavmin ya’lemun.”
(En’am: 97): / “Bilen ve anlayan bir toplum için.”dir.

COVID-19, Aşı ve DNA

Prof. Dr. AHMET BİCAN ERCİLASUN ile Oğuznâmeler’i Konuştuk.

Oğuznâmelerin
mesajlarında; doğruluk, ahlak ve kahramanlık kavramları ön plandadır
.’

Oğuz Çetinoğlu: Oğuznâmeler hakkında umûmî mâhiyette
bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Ahmet Bican Ercilasun: Oğuzname, Oğuz Kağan*’ın ve onun
soyundan gelen hükümdarların hayatlarını, yaptıklarını anlatan, Türklere ait
sözlü / efsanevi bir tarih, Oğuz kahramanlarının destani hikâyelerini içine
alan bir destan, Korkut Ata*’nın / Dede Korkut’un hikmetli sözleriyle
atasözlerinden oluşan bir öğüt kitabıdır. Bugün elimizde bulunmayan ilk
Oğuzname’de bunların üçü de bir arada bulunuyordu. Bunların tamamı bugüne de
ulaşmıştır; fakat ayrı ayrı kitaplarda. Elbette her yazma, meydana getirildiği
dönemin rivayetini yansıtmaktadır.

Çetinoğlu: Oğuznâmedeki metinlerin incelenmesiyle
elde edilen bilgilere göre Türklerin İslâmiyet öncesi inanç kültürü ile İslâmî
akideler arasındaki bağlar hakkında hangi bilgilere ulaşmak mümkün olabiliyor?

Prof. Ercilasun: Türklerin Müslümanlıktan önceki inançları hakkında
çeşitli kaynaklar vardır: Komşu devletlerin, özellikle Çin ve Bizans
kaynaklarının yazdıkları, Müslüman olmadan önceki Türkçe metinler ve başta
Oğuznameler olmak üzere Türk destanları. Bütün bu kaynaklar, eski Türklerde tek
Tanrı inancına işaret eder. Tek Tanrı, gökte olduğuna inanılan Türk Tanrısı
idi. Kağan ve katunları o yükseltir, onlara kut* ve ülüşü* o verirdi. Bunun
yanında büyük tabiat varlıklarının da kutsal ruhları vardı. Bir de çocukları
koruyan Umay Ana*. Eski Türklerde “atalar kültü*”  ve ataların ruhlarına at kurban edilmesi de
önemliydi. Bütün bu kaynaklardan, Türk yaşayışında “ahlak”ın da çok önemli
olduğunu anlıyoruz. Yalnız cinsî ahlak değil, her türlü ahlak. Eski Türklerde
içki olark  kımız* içildiğini de Dede
Korkut destanları bize söylüyor.

Çetinoğlu: Oğuznâmeler, günümüz insanlarına ve
özellikle gençlere hangi mesajları veriyor?

Prof. Ercilasun: Oğuznamelerin başlıca mesajı, doğruluk, ahlak ve
kahramanlıktır. Atalara saygı ve soyluluk da en önemli mesajlardandır.

Çetinoğlu: Oğuznâmelerdeki Türk kültürünün günümüze
yansıması hakkındaki düşüncelerinizi okuyucularımız için açıklar mısınız?

Prof. Ercilasun: Oğuznamelerde çok önemli yer
tutan kahramanlık kavramı bugün de kaybolmuş değildir. Türklerde kahramanlık
duygusu genetik* ve kültürel olarak devam etmektedir. Destanlarda yer alan
konukseverlik, merhamet gibi iyi insan nitelikleri de bence yaşamaktadır. Ancak
doğruluk ve ahlak kavramlarının bir hayli yıprandığını söyleyebilirim. Yine de
toplumda ciddi bir ahlak arayışının bulunması bizi umutlandırabilir.

 

AÇIKLAMALAR (Oğuz Çetinoğlu)

Oğuz Kağan:  Oğuz Kağan Destanı’nda anlatılan Oğuz Han,
Büyük Hun Türk İmparatorluğu’nun kurucusu Mete Han ile özdeşleştirilir. Türk
devlet geleneğinin temel taşlarını koyan, Türk Hakanının vazettiği kanunlar,
Oğuz (Türk) Töresi olarak bilinir.


  Korkut Ata:  ‘Dede
Korkut’ olarak da bilinir. Oğuz Türklerinin eski destanlarında yüceltip saygı
gören bir varlık olarak kabul edilmiştir.  Bozkır hayatının geleneklerini ve törelerini çok
iyi bilen, kabile teşkilatını koruyan yarı-efsanevî bir bilgedir ve Türklerin
en eski destanı olan Dede Korkut Kitabı’ndaki hikâyelerin anlatıcısı
ozandır.

   kut:  Orta Çağ Türklerinde ülkeyi yönetme yetkisinin
hükümdar ve ailesine bağlı olması geleneği olarak kabul edilmektedir. Bu
yetkinin Gök Tanrı tarafından verildiği kabul edilir. Ayrıca kelime anlamı
olarak mut ve mutluluk anlamlarına gelmektedir.


  ülüş:  Orta Asya eski Türk devlet geleneğine göre
ülkenin hanedan üyeleri arasında paylaştırılması âdetini ifade etmektedir.
 


Umay Ana: Eski Türk kavimleri Umay’ı, İyilik
tanrıçası, Ana tanrıça ve Hayat tanrıçası kabul ederler. Türk halklarının
çoğunda Umay ana, tanınır ve bilinir. MESELÂ Oğuzlar, Umay anayı ana karnındaki
bebeklerin koruyucusu olara kabul ederler. Hatta “Kim Umay’a hizmet ederse
oğlan çocuğu olur” deyimini atasözü gibi kullanırlardı.  

atalar kültü:   İnsanoğlunun
soyundan geldiği kimselere karşı tabii ve fıtrî olarak her zaman duymakta
olduğu saygı ve sevginin zaman zaman aşırı bir şekle dönüşmesi, ataları
ölümlerinden sonra da çeşitli şekillerde yaşatma fikrini ve gayretlerini ifade
eden anlayış. 


 kımız:   Süt
şekerince zengin olan kısrak sütünden îmâl edilen kımız, beyazımsı bir sıvıdır.
Çok eski bir tarihi vardır. İlk olarak Orta Asya’da Türkistan ve Moğolistan
taraflarında yaşayan kavimlerce içilmiştir. Kımız, benzeri süt ürünleri gibi,
belirli bir mikroorganizma topluluğunun faaliyeti sonucunda meydana gelir.  

genetik:  Bitki, hayvan ve insanlardaki kalıtım
hâdiselerini inceleyen ilim dalı.

Prof. Dr. AHMET BİCAN ERCİLASUN:

     8 Şubat 1943 târihinde İzmir’de dünyaya
geldi. Büyükbabasının vefatı üzerine 1946’da âilece Kıbrıs’ın Gazi Magosa
şehrine bağlı Büyükkonuk Köyü’ne yerleştiler, 1951 yılında İzmir’e döndüler.
İlk ve ortaokul ile İmam Hatip Lisesi’ni İzmir’de okudu.  Fark imtihanı vererek 1963 yılında klasik
lise diploması aldı.

Aynı
yıl, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nde yüksek
tahsile başladı.  Ali Nihat Tarlan,
Abdülkadir Karahan, Zeki Velidi Togan, İbrahim Kafesoğlu, Fahir İz, Prof. Dr.
Mehmet Kaplan, Ömer Faruk Akün, Reşit Rahmeti Arat, Ahmet Caferoğlu, Faruk
Kadri Timurtaş, Muharrem Ergin, Kemal Eraslan, İnci Enginün ve Mertol Tulum …
gibi profesörlerden dersler alarak 1967 yılında mezun oldu.

Ercilasun,
1967 yılında Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı Bölümü’de açılan asistanlık imtihanını kazandı. 

     1967-1971 yılları arasında, bir yandan
Atatürk Üniversitesi’nde öğrencilere Türkiye Türkçesi, Osmanlı Türkçesi,
Orhun Türkçesi dersleri verirken; Kars ve ilçelerinde derlemeler yaptı.

1971
yılında Dr. ünvanını aldı, aynı yıl, Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdarî
Bilimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak
tâyin edildi.

     Haziran 1976- Ağustos 1977 döneminde
Amerika Birleşik Devletleri’nde Washington Üniversitesi’nde misafir
araştırmacı olarak bulundu.

     Doktora sonrasında çalışmalarını daha
ziyâde Türk lehçeleri, eski Türk dili ve Türkiye Türkçesi’nin problemleri
üzerinde çalıştı. 1979 yılında Doçent unvanını aldı.

     1980 yılında Türk Kültürünü Araştırma
Enstitüsü aslî üyeliğine seçilen Doç. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, 1983 yılında
(ek görevle) Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı
Eğitimi Bölümü Başkanlığına tâyin edildi. Bu görevi 1985 yılına kadar devam
etti. 1983 yılında Yüksek Öğretim Kurulu tarafından Türk Dil Kurumu Aslî
Üyeliği’ne seçildi.

     1984 yılında “Dilde Birlik” adlı eseriyle,
Türkiye Millî Kültür Vakfı’nın ‘Fikir Dalı Armağanı’na lâyık görüldü.

     1986 yılında Gazi Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi’ne Profesör olarak tâyin edildi. Bu fakültenin Türk
Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kurdu. 1986-1991 yılları arasında Gazi Üniversitesi
Basın-Yayın Yüksek Okulu müdürlüğü yaptı.

     1991 yılında, dönemin Kültür Bakanı
Namık Kemal Zeybek’in isteği üzerine Türk Cumhuriyetleri’nden gelen bilim
heyetine başkanlık edip, Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü’nü hazırladı.
1992 yılında Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri
ve Edebiyatları Bölümü’nü kurdu ve bölüm başkanı oldu. 1993 yılında Yüksek
Öğretim Kurulu’nda Türk Dünyası Müşâviri olarak görev yaptı.

03.11.1993
târihinde vekâleten; 24.04.1994 târihinde ise, Üçlü Kararname ile asaleten
Türk Dil Kurumu Başkanı olarak tâyin edildi. 06.11.2000 târihinde Türk Dil
Kurumu başkanlığından kendi isteğiyle ayrıldı. 20.01.2001 – 20.01.2002 târihleri
arasında Türkiye-Kırgızistan Manas Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı;
fakültenin dekanlığını ve Türkoloji Bölümü’nün başkanlığını üstlendi. Hâlen
Gazi Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde
öğretim üyesidir.

     Türk Cumhuriyetleri’ni, ata dede Türk
yurtlarını araştırma, inceleme, belgeleme ve görüntüleme maksadıyla defalarca
dolaştı, Türk dünyasının problemleri üzerinde çalıştı,  şiir, deneme, hikâye, roman yazdı. Türk
Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı ve Azerbaycan
Kültür Derneği üyesidir.

    
Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri:

Arpaçay
Köylerinden Derlemeler, Bugünkü Türk Alfabeleri, Kars İli Ağızları-Ses
Bilgisi, Kutadgu Bilig Grameri-Fiil, Dilde Birlik, Uygur Halk Masalları
(Şekür Turan’la), Türk Dili ve Kompozisyon Bilgileri (Ortak), Moğolistan ve
Çin Günlüğü, Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü, Türk Dünyası Üzerine
İncelemeler, Türk’ün Kayıp Kitabı, Atsız, Türkçülüğün Mistik Önderi, Atsız’ın
Hikâyeleri (Yayına hazırlayan)

Ayetin Belâgatine Secde

     Kur’an, M. 7.
asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâgat / etkili bir söylem göstermiş ki,
Kâbe’nin duvarında altın ile yazılan en meşhur ediplerin “Muallâkat-ı Seb’a” /
“Askıda Yedi Şiir” adıyla bir şiir türü olan ünlü kasidelerini o dereceye
indirdi ki, Lebid’in kızı babasının kasîdesini / şiirini Kâbe’den indirirken
demiş: “Âyetlere karşı bunun artık kıymeti kalmadı.”

     Hem, Arabistanlı
bir edîb / edebiyatçı  “Fa’sda’ bima
tu’mer.” / “Artık emrolunduğun şeyi kafalarını çatlatırcasına ısrarla anlat.”
(Hicr: 94) âyeti okunurken, işittiği zaman secdeye kapanmış. Ona dediler: “Sen
Müslüman mı oldun?” O dedi: “Yok, ben bu âyetin belâgatine / etkili ifadesine
secde ettim.”

     Hem, belâgat
ilminin dâhîlerinden Abdülkahir-i Cürcanî, Sekkakî ve Zemahşerî gibi binler
dâhi imam, âlim, önder gibi edipler; görüş ve fikir birliği ile karar vermişler
ki: “Kur’an’ın belâgati, etkin söz içermesi; insan takat ve gücünün fevkinde ve
üstündedir. O’na yetişilmez.”

     Hem o zamandan
beri Kur’an; devamlı bir şekilde kendisine sözle karşı çıkılmasını isteyerek,
onlara meydan okumakta, böyle bir çağrıyı yapıp durmakta. Mağrur, egolu ve
eneli yani benlik sahibi edip ve edebiyatçıların damarlarına dokundurmakta,
gururlarını kıracak bir tarzda: “Ya bir tek surenin mislini / benzerini
getiriniz. Ya da dünyada ve âhirette helâketi, mahvolmayı ve zilleti / hakir
oluşu kabul ediniz.” diye meydan okumaktadır. Buna rağmen o asrın muannit /
inatçı, beliğ ve edebiyatçıları bir tek surenin mislini / benzerini
getirememişlerdir. Kısa bir yol olan muarazayı / karşılıklı söz düellosunu
bırakıp; uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe / savaş yolunu
ihtiyar etmeleri / seçmeleri ispat eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün ve olası
değildir.

     Hem, Kur’an
dostları Kur’an’ın benzerini ve taklidini yapmak için yanıp tutuşmuşlar. Böyle
şiddetli bir isteği başarabilmek için çırpınıp durmuşlar. Kur’an düşmanları da
Kur’an’a mukabele / sözle ona karşı koymak amacıyla ellerinden geleni
yapmışlardır.

     Onu tenkit etmek /
onu eleştirmek istemenin şiddetli içgüdüsü ve Kur’an’ın eşsizliğinin
uyandırdığı kıskançlık dürtüsüyle, birbirini takip eden sayısız eserler kaleme
almışlar. Bu tip, tipsiz eserlerle ortalığı doldurmuşlardır. Fakat hiçbiri onun
belâgatine yetişememiş. Eğer yazabildikleri eserler; en âmi / en câhil, en
bilgisiz adamlara okunsa bile diyecekler: Kur’an, bunlara benzemez. Bunların
mertebe ve dereceleri Kur’an’ın çok gerisinde ve aşağısında kalmaya mahkûmdur.

     Öyle ise Kur’an;
ya onların altında veya hepsinin üstündedir. Kur’an’ın -hâşâ- bütününün altında
olduğunu, dünyada hiçbir fert, hiçbir kâfir, hatta hiçbir ahmak diyemez. Demek
belâgati, mertebe ve seviyesi, umumunun üstündedir. Hatta bir adam “Sebbaha
lillahi ma fi’s-semavati ve’l-ardı.” / “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı
tespih eder, zikredip anar.” (Hadid: 1) âyetini okudu, dedi: “Bunun harika
telâkki ve kabul edilen belâgatini / edebî yönünü göremiyorum!”

     Ona denildi: “Bir
seyyah / gezgin gibi hayalen o zamana git, orada dinle.” O da, kendini
Kur’an’dan önce orada hayal ederken gördü ki: Varlıklar perişan, karanlıklı,
camit / cansız, ruhsuz, şuursuz, vazife ve görevli olmaktan uzak bir şekilde;
hâlî / boş, hadsiz / sınırsız, hudutsuz bir fezada / uçsuz bucaksız boşlukta;
kararsız, fâni / geçici bir dünyada bulunuyorlar.

     Birden Kur’an’ın
lisan ve dilinden bu âyeti dinlerken gördü ki: Bu âyet kâinat / evren üstünde,
dünyanın yüzünde muazzam bir perde açtı, ışıklandırdı. Bu ezelî / öncesiz nutuk
/ konuşma, sermedî / daimî ferman / emir ve buyruk; asırlar sıralarında dizilen
şuur ve bilinç sahiplerine ders verip gösteriyor ki, bu kâinat / bu evren;
büyük bir câmi hükmünde. Başta semavat / gökler, arz ve  yer olarak 
umum / tüm mahlûkat / yaratılanlar; canlı bir şekilde zikir ve tesbihte
/ Allahı anmada ve görev başında coşup taşarak mutlu bir şekilde, memnun bir
hâlde bulunuyor diye görüp düşünmeye başladı.

     Bu ayetin belagat
derecesini zevk ederek, farkına vardı. Diğer ayetleri buna kıyas etti.
Kur’an’ın belagatli nağmelerini duymaya başladı. Kur’an’ın, yeryüzünün
yarısını, insanların beşte birini etkisine aldığını gördü. İlahî sultanlığın
ihtişam ve görkeminin -kendisine yapılan son derece hürmetle- on dört asır
aralıksız sürdüğünün, binler gizli sebep ve nedenlerinden bir hikmetinin
sebebini anladı.

Bu Haftaki Köşem Oğuz Çetinoğlu’na ait

Günümüz yazarları arasında birçok
dalda okuyucusuna eserler kazandıran yazar pek nadirdir. Özellikle, bizim gibi
az okuyan ama her konuda ahkâm kesen toplumlar, ancak yandaş ve popülist
kültürün esiri olmuş yazarlar türetir.

İşte bu haftaki yazım, hayatı
boyunca çeşitli gazete ve dergilerde köşe yazarlığının yanında Tarih, araştırma
ve edebiyat konulu yirmi iki eserin altında imzası olan yazarlarımızdan değerli
Oğuz Çetinoğlu Beyefendiye ait.

Kendisinin lütfedip, imzalayarak
gönderdiği dört eserden kısa alıntılar yapıp, takdirlerinize sunuyorum.

“Ses Kaynağımız Türkçe” Kitabından:

 “Oturmakta
olduğumuz semtin sokaklarına, belediye tarafından iri yapısına rağmen güzel
görünümlü çöp kutuları konuldu. ‘Tamda ne Hoş…’ diyecekken, üzerindeki yazı
gırtlağıma sarıldı ve onu boğdu: Kocaman harflerle: ‘Evsel Atıklar’ yazıyordu.
‘Sel’-‘Sal’ takılı bütün kelimeler, (kumsal, uysal gibi bir ikisi hariç),
Türkçemizin böğrüne saplanmış hançerdir.

Neden ‘ev atıkları’ değil de ‘evsel atıklar’? Bilen
var mı?

Birkaç ‘Türkçe hassasiyetli’ dostun katılımı ile bir
ekip oluştursak, ellerimize boya ve fırça alsak, ‘evsel atıklar’ yazılarını ‘ev
atıkları’ şeklinde düzeltsek…Kamu malına zarar verdiğimiz için bizi mahkemeye
verirler mi?

Verebilirler.

Mahkemede dâvamıza bakan, ‘hâkim’ ise berat ederiz. ‘Yargıç
ise mahkûm oluruz…

Vazgeçtim.(Ses Kaynağımız Türkçe: Sayfa: 111 Bilgeoğuz
Yayınları)

 

“Her Yünüyle
Kazım Karabekir” Kitabı:

İsmet İnönü ile Kâzım Karabekir Paşa arasında geçen
bir konuşmadan:

“-Gördün mü Kâzım? Her şey mahvoldu. Vaktiyle gördüğün
gibi sürüklediler ve bitirdiler. Derdim ki batıracaklar ve hayatımızla biz
didişeceğiz. Fakat benim hiçbir ümidim kalmadı. Ben kararımı sana söyleyeyim mi
Kâzım? Köylü olalım, askerlikten istifa edelim. Senin kaç liran var?
Birleşelim, Kâzım ağa, İsmet ağa olalım. Çiftlikte hayatımıza devam edelim.”

“-İsmet ne söylüyorsun? Zannediyor musun ki bizi
yaşatacaklar. Ermeniler, Rumlar şarktan, garptan Türk’ü boğacaklardır. Bırak ki
benim bir tarla alacak param yok, olsa da ayaklar altında zelilâne (alçakça)
ölmektense, milletimizin bu kadar senelik yediğimiz ekmeğini namuskârane
ölmekle ödemek daha çok yakışmaz mı?” (Her Yönüyle Kâzım Karabekir. Sayfa:208
Boğaziçi Yayınları)

 

Büyük
Türk-İslâm Âlimi Mâturîdî Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri
Kitabı:

“İslâm âlemindeki huzursuzluğun, görünen en önemli
sebeplerinin giderilmesi için Mâtürîdî, asırlar öncesinde çözümler üretmiştir.
Ancak bu çözümler, tarihin derinliklerinde kalmıştır. Bilindiği gibi Mâtürîdî,
dönemin islami ilimler çevresi olan Mekke, Medine, Bağdat, Basra, Küfe ve Şam
bölgelerinden uzakta, Türk diyârı Mâverâü’n-Nehr bölgesinde yaşamıştır. Bu
sebeple birazda ırkî mensubiyeti ile ön plana çıkamayışı, oluşturduğu sistemin
bir taraftan cihanşumul olmasını diğer taraftan da yıpranmasını engellemiştir.
İncelendiğinde görülecektir ki oluşturduğu sistem sağlamdır. Aynı çağda diğer
İslam âlimlerinin geliştirdiği sistemler gibi felsefeyi, astronomiyi ve fen
ilimlerini red veya ihmal etmemiştir.”(Kitabın arka kapağından alıntı. Büyük
Türk-İslâm Âlimi Mâturîdî Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri: Bilgeoğuz Yayınları.)

 

Mutasavvıf ve
Halk Filozofu Nasrettin Hoca” Kitabı:

“Nasrettin Hoca’nın Şahsiyeti ve Şöhreti

Nasrettin Hoca’nın tarihin bir döneminde yaşamış bir
şahsiyet mi yoksa halkın muhayyilesinde yaratılmış bir isim mi olduğu, nereli
sayılması gerektiği gibi konular tartışılmıştır. Doğru neticeye ulaşılabilmesi
için araştırmanın edebiyat tarihçisi tarafından mı, folklor araştırmacısı
tarafından mı yapılması gerektiği sorusuna da cevap aranmıştır.

Türkiye de Nasrettin Hoca hakkında ilk ciddi ve derin
araştırmaları yapan Mehmet Fuad Köprülü’dür.(1890-1966) Sonraki yıllarda ve
günümüzde bu tartışmalar, farklı beyanlar hep olagelmiştir. En çok da Hoca’nın
nereli olduğu konusu ele alınmıştır. Büyük hacimli bir ansiklopediyi dolduracak
tartışmaların neticesi şöyle özetlenebilir: Nasrettin Hoca hakikatte yaşamış
bir şahsiyettir. Ancak halkın muhayyilesinde, aslına sadık kalınmakla birlikte
zenginleştirilmiş bir şahsiyet olarak günümüze intikal etmiştir. Yaşayan
Nasrettin Hoca, Yunus Emre gibi,Sarı Saltuk gibi, Danişmend Gazi gibi, Mete Han
bir efsane, bir destan ve belki de bir masal kahramanı hüviyetine
büründürülerek günümüze intikal etmiştir. Edebiyatımız da, kültürümüzde bu
şekliyle yaşamaya devam etmektedir. Her haliyle bizimdir, bizdendir. O’nun
bilinen insânî, İslâmî ve milli hasletlerimizle bağdaşmayan davranış ve
sözleri, tıpkı iyi niyetle hareket eden kalabalıklar arasına karışan kötü
niyetli birkaç kişinin usul ve nizam dışı muzırlıklarının lekeleridir.” (Mutasavvıf
ve Halk Filozofu Nasrettin Hoca: Sayfa: 23 Bilgeoğuz Yayınları)

 

Sağlıklı Kalın

Yüz Yüze Öğretimde Üniversiteler

2019 yılının sonbaharında Çin’in Wuhan kentinde
başlayan olağandışı soğuk algınlığı vakaları kısa sürede sağlık sistemini
zorlamaya başladı. Vaka sayısı öylesine artmaya başlamıştı ki
Çin, Aralık ayında artık kontrol edilemez bir salgınla karşı karşıya
olduğunu tüm dünyaya duyurmak zorunda kaldı. Aralık ayından sonra 2020 yılının
ilk aylarında Kuzey Yarımküre’de oldukça etkili olmaya başlayan
salgın, 11 Mart 2020 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü tarafından küresel bir
salgın (pandemi) olarak ilan edildi. Salgının adı COVID-19’du
(COrona VIrus Disease –19).  

 Türkiye’nin bu virüsle resmi tanışıklığı 11 Mart 2020
tarihinde Sağlık Bakanı Prof. Dr. Fahrettin Koca’nın açıklamaları ile olmuştu.
Virüsün resmi olarak ilk görüldüğü tarihten tam 90 gün sonra. Ve o
günden sonra Türkiye hiç de alışık olmadığı bir döneme girdi. Tüm dünyada
olduğu gibi günlük hayat ile ilgili getirilen mecburi kısıtlamalar,
yasaklamalar, sadece insanlar üzerinde olumsuz etkiler yaratmakla kalmadı, aynı
zamanda böylesi bir duruma hazırlıklı olmayan ve zaten sıkıntılı günler yaşayan
ekonomi çarklarının yavaşlamasına yol açtı. Olumsuz etkilerin görülmediği alan neredeyse
yok gibiydi.   

 Bu süreçten eğitim-öğretim alanı da kaçınılmaz olarak
nasibini aldı. 2019-2020 eğitim öğretim yılı bahar dönemi kayıp dönem olarak
kayıtlara geçti. Eğitim-öğretim yapılamadı, lise ve üniversite giriş sınav
müfredatları yeniden düzenlendi. Salgın sürecinin 2020-2021 eğitim-öğretim
yılında yavaşlaması veya azalması yönündeki iyimser beklenti,
Kuzey Yarımküre’de sonbahar mevsimi ile birlikte vaka sayılarının
yeniden artışa geçmesi ile birlikte yerini daha kötümser bir havaya bıraktı.
Ancak eğitim-öğretimin de yapılması gerekiyordu. Milli Eğitim
Bakanlığı ilk ve orta öğretimde yaptığı düzenlemeler ile salgın sürecinde
eğitim-öğretime devam ederken, Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) inisiyatifi üniversitelere
bıraktı. Sonrasında üniversiteler 2020-2021 Eğitim-Öğretim Yılı Güz Döneminin
uzaktan öğretim yolu ile yapılmasında karar kıldı. Peki, Bahar dönemi için
nasıl bir yol izlenecekti? Bu cevaplanması pek de kolay olmayan bir soru gibi
durmaktaydı. Neden mi? 

 Genel olarak tüm dünyada üniversite öğrencilerinin en
temel sorununun barınma sorunu olduğunu görürüz. Öğrenciler, eğer yaşadığı
şehirden başka bir şehirde öğrenim hayatına devam edecekse, barınma için
öğrenci yurtlarını veya öğrenci evi olarak adlandırılan, 3-4 kişinin aynı yerde
yaşadığı küçük evleri tercih ederler. Gerek yurt, gerekse öğrenci
evlerinde kalabalık ve toplu bir yaşam hâkimdir. Yeni yapılan yurtlarda odalar
2-4 kişilik iken, eski yurtlarda bu rakam 4-6-8 arasında değişmektedir. Yeni
üniversitelere kayıt yaptıran öğrenciler yurt odaları bakımından eski
üniversitelere göre daha şanslı gibi görünmektedir. Türkiye’nin en köklü
üniversitelerinden birisi olan Ortadoğu Teknik Üniversitesi yurtlarına
bakıldığında, bir yurtta ortalama 400 öğrencinin barındığı ve 8 kişiye bir
tuvalet-banyo düştüğü görülmektedir. Aklınıza hemen “sosyal mesafe – maske –
toplu yaşam” üçgeninin nasıl sağlanacağı sorusu gelmiş olmalı. Evet, yüz yüze
öğretimde en büyük sorun, yurtlarda kalan öğrencilerin COVID virüsünden nasıl
korunacağı ve kalabalık yurtlarda olası bir bulaşmanın önüne nasıl
geçileceğidir. Bu yazımda bu konu ile ilgili bazı çözüm önerileri üzerinde
durmaya çalıştım.  

 Öğrencinin yurt binasına ilk girişinden itibaren
başlayacak olursak; öğrenciye yurt binasına ilk girişinde COVID testi yapılma
zorunluluğu bulunmaktadır. Test sonucunun belli olacağı ilk 24 saat süresince
herhangi birisi ile temas etmemesi için öğrenci karantinaya alınmalıdır. Bunun
için bazı yurtların karantina yurdu olarak tahsis edilmesi gerekmektedir. Test
sonucu negatif çıkan öğrenci, yurt binasına kabul edilecektir. İdeal olan bir
odada bir kişinin kalmasıdır. Ancak bu sağlanamıyor ise yurt binasına en az
sayıda öğrenci kabul edilmelidir. Üniversitedeki derslere devam eden tüm
öğrencilerin dolaşımları kayıt altına alınmalıdır. Kampüs içerisinde veya
yürüme mesafesindeki yurtlarda barınan ve aynı şehirde yaşayan diğer
öğrencilere göre nispeten daha izole yaşayan bu öğrenciler, o şehirde yaşayan
ve toplu taşıma kullanarak okula gelen öğrencilerle aynı ortamlarda derslere devam
edeceği için herhangi bir bulaşma ihtimaline karşın mutlak suretle her gün
düzenli olarak COVID testinden geçirilmelidir. Sadece Kocaeli’nde 30000
civarında öğrencinin yurtlarda kaldığı düşünülürse, Türkiye’deki günlük test
sayısının milyonlar mertebesine çıkması beklenmelidir. Bu kadar test kiti var
mıdır? Bu kadar çok testi yapacak yeterli sayıda personel var mıdır? Bunların
hepsi birer soru işareti olarak karşımıza çıkmaktadır. Her gün yapılan düzenli
testler sonucunda COVID virüsünün görüldüğü öğrenciler durumlarına göre
izolasyona veya karantinaya alınmalı, temas ettiği kişiler de yakından takip
edilmelidir.  

 Ortak kullanım alanlarının çok sık dezenfekte edilmesi
bir diğer hassas konudur. Ortak kullanım alanlarında dokunulan tüm yüzeylerin
sık sık temizlenmesi bulaşma ihtimalini oldukça azaltacaktır. Ortak kullanım
alanlarında aynı anda kaç kişinin olabileceğinin saptanması ve buna uyulması
bir diğer önemli konudur. Yurt binalarındaki kafeteryalar-kantinler
kapatılmalı, sadece paket servis yapılmalıdır. Spor salonlarının kullanımına
ise izin verilmemelidir.  

 Yukarıdaki duruma bakıldığında öğrenci sayısının
azaltılmasının yüz yüze öğretimde oldukça önemli olduğu görülmektedir. Aslında
Türkiye’de var olan uygulamalara ve üniversite sayısına bakıldığında, öğrenci
sayısının azaltılmasına dönük kullanılabilir bir şansımızın olduğu
görülmektedir.  

 Türkiye’deki üniversitelerde “Yaz Okulu” adı verilen
bir uygulama bulunmaktadır. Öğrenci başarısız olduğu belirli sayıdaki dersi,
Türkiye’nin herhangi bir şehrindeki eşdeğer bir bölümden alabilir. Eğer gitmiş
olduğu üniversitede bu dersi başarmış ise, kayıtlı olduğu üniversite bu başarı
notunu kabul eder ve öğrenci dersten başarılı sayılır. Örneğin, Edirne’de
yaşayan ve Trakya Üniversitesi’nde okuyan bir öğrenci, normal döneminden
başarısız olduğu bir dersi, “Yaz Okulu” kapsamında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ndeki
eşdeğer bölümden alabilir. Eğer dersi başarır ise, Trakya Üniversitesi,
öğrencinin Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nden almış olduğu başarı notunu kabul
eder ve öğrenci dönem kaybına uğramadan öğrenimine devam eder.  

 İçinde bulunduğumuz salgın sürecinde benzer bir
uygulamaya gidilebilir. Türkiye’nin her ilinde bir üniversite olduğunu
düşünürsek, özellikle uygulama ağırlıklı bölümlerin öğrencileri, ikamet
ettikleri ilde eşdeğer bölümlerin derslerine devam ederek bu açığı
kapatabilirler. Örneğin Antalya’da ikamet eden ve Kocaeli Üniversitesi’nde
okuyan bir öğrenci, okuduğu bölümdeki uygulama derslerini Akdeniz
Üniversitesi’ndeki eşdeğer bölümden alır. Diğer dersleri ise uzaktan
öğretim ile alarak dönemi tamamlama şansına sahip olurlar. Ya da isteyen öğrenciye,
salgın süresince ikamet ettiği ildeki üniversitenin eşdeğer bölümünün
derslerine devam etme hakkı verilir. Eşdeğer bölümlerin olmadığı illerde
yaşayan öğrenciler için ayrı bir takvim düzenlenerek, sadece uygulama dersleri
için belirlenen süreler için yurtlarda barınma imkânı vermek yine bir çözüm
önerisi olarak görülmektedir. Örneğin 14 haftalık akademik takvim içerinde
yurtlarda kalacak olan öğrenci sayısına göre tekrarlanacak olan uygulama
derslerine yer verilebilir.  

 Önerilen bu ve buna benzer uygulamalar ile
yurtlarda kalan öğrenci sayısında ciddi bir azalma olması ve böylece COVID-19
tehdidinin daha az yaşandığı bir dönem geçirilmesi düşünülmektedir. Aksi halde,
yurtlarda kalan öğrenci sayılarını azaltmadan, eski normale dönmek riskin
artmasından başka bir işe yaramayacaktır.  

 Sağlıcakla kalın…