24.4 C
Kocaeli
Salı, Haziran 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 446

Akıl, Nakil ve Kur’an

     Takarrür etmiş /
yerleşmiş, bilinen usûl / metot, esas, kaide ve kurallardandır ki, AKIL ve
NAKİL / Kur’an, hadis gibi İslâmın asıl kaynakları; tearuz ettikleri /
görünüşte çatıştıkları ve birbirine zıt bir hâl aldıkları zaman; AKIL asıl
itibar olunur, geçerli sayılır. NAKİL tevil olunur. Yani Kur’an ve hadislerin
açıklamasında, geçerli bir delil veya sebepten dolayı, ayeti ilk bakışta
görünen mâniasından alıp, taşıdığı diğer mâni ve anlamlardan, bir veya birkaçı
ile tefsir ederek yorumlamak asıl olur. Fakat o AKIL; o sahada ehil bir AKIL olması
gerekir.

     Hem de tahakkuk
etmiş gerçekleşmiş, delil ve kanıt ile ispat edilmiş ve kesinleşmiştir ki,
Kur’an’ın her bir tarafında intişar eden / yer alan esas maksat ve gayeler,
asıl ve temel unsurlar dörttür. Onlar da:

     İspat-ı Sâni-i Vahit:
Bir olan ve her şeyi sanatla yaratan Allah’ın varlığının ve bir olduğunun
delillerle ortaya konulması, ispatlanması.

     Nübüvvet: Nebîlik,
peygamberlik, Allah elçiliği.

     Haşr-i cismanî:
Cisimle, cesetle dirilme, ruhla beraber bedenlerin ve vücutların haşri; bir
araya gelip toplanması.

     Adalet: Her hak
sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi, düzenli ve dengeli oluş.

     Kur’an’ın bu
muhteviyatı / bu içeriği; İlâhî gaye, yüksek bilgi demek olan HİKMET tarafından
kâinata / evrene; yaratılmış şeylerin tamamına, bütün âlemlere sorulan suallere
cevap verecek tek merci ve makamın Kur’an olduğunun göstergesidir.
     Hal diliyle sorulanlara gelince:

     -Ey Kâinat!
Nereden ve kimin emriyle geliyorsunuz? Sultanınız kimdir? Delil, kanıt ve
hatibiniz / sözcünüz kimdir? Ne edeceksiniz ve nereye gideceksiniz? 

     Bu hususlara şek, şüphe ve tereddüte yer
vermeyecek şekilde cevap verecek olan, yalnız Kur’an’dır. Öyle ise, Kur’an’daki
maksat ve gayelerden başka olan kâinat bahis ve konusunun asıl konuyla ilgisi
yoktur.

     Tâ ki, sanatın
intizamıyla; Sâni-i Zülcelâle / sonsuz büyüklük sahibi ve her şeyi sanatla
yaratan Allah’a ve O’nun varlığına; delil ve kanıta dayanarak götürecek yol
açılsın.

     Evet, her şeyde
intizam / düzenlilik ve düzgünlük görünür. Tam bir açıklık ile kendini
gösterir. Sâniin / her şeyi sanatla yaratması veya yaratmaması; O’nun
iradesini; yapıp yapmamanın kendi bileceği bir iş olduğunu anlamamızı sağlar.
     Allah’ın sanatındaki intizam ve
düzenlilik; kâinatın her tarafında parlayan yaratılıştaki güzelliğe; hikmet
gözü ile yani asıl maksadı düşünerek bakmak gerektiğini hatırlatır.

     Sanki her bir
masnu / sanatla yapılmış her şey; birer dil olup Sâni’nin;  Allah’ın hikmetini, İlâhî gayesini tespih
ediyor / Allahı bütün kusur ve noksan sıfatlardan tenzih edip uzak tutuyor.
Allah’ı şanına lâyık ifadelerle anıyor. Buna her tür; parmağını kaldırarak
şahit ve tanıklık ediyor.

     Madem maksat
budur. Madem kâinat kitabından; intizama / düzgün oluşa ait işaret, alâmet ve
belirtileri öğreniyor. Netice ve sonucun aynı olduğunu görüyoruz. Öyle ise,
kâinatın oluşumu, şekillenmesi, işin hakikati, aslı; nasıl olursa olsun, bizi
direkt olarak, doğrudan doğruya ilgilendirmez.

     Fakat Kur’an’ın
yüksek meclisine girmiş olan kâinatın her ferdi; dört vazife ile
görevlendirilmiştir.

     Birincisi: İntizam,
düzenlilik ve ittifakla / hep birlikte her şeyin; kudret, kuvvet ve iktidarı
zamanla kayıtlı olmayan, saltanatı başlangıçsız Sultan yani Ezel Sultanı
Allah’ın saltanatını ilân etmek.

     İkincisi: Her biri
hakiki fennin birer konusu ve seçkini olduklarından, İslâmiyet’in hakikî /
gerçek fen ve ilimlerin zübdesi / özeti oluşunu izhar eder / gösterir.

     Üçüncüsü: Her biri
birer türün örneği olduklarından, yaratılışta geçerli olan kanun, yasa ve İlâhî
kanunlara İslâmiyetin uygunluğunu ispat etmek. Ta ki, tabiat kanunları
dediğimiz İlahî kanunların  vesîle ve
yardımlarıyla İslâmiyet yayılsın.

     İşte bu özelliği
sebebiyle İslâm dini; diğer heva ve heveslere dalmış, medetsiz, karanlık ve
değişmeye yüz tutan dinlerden ayrı ve seçkin bir dindir.

     Dördüncüsü: Her
biri birer hakikatin örneği olduklarından; fikirleri hakikatler cihetine
yöneltmek, teşvik / şevke getirmek ve tembih etmek / uyarmaktır.

     Kısaca demek
lâzımsa, Kur’an’da kasem / yemin ile temeyyüz etmiş / nazara verilmiş olan
yücelerdeki yıldız ve gezegenleri, yeryüzündeki cisimleri tefekkür ve
düşünmekten gaflet edenleri / uzak kalanları daima ikaz eder / uyarırlar.

     Evet, Kur’an
gaflet uykusuna dalanların akıllarını başına getirir.

     Çünkü: “Kul hüve nebeün
azim.” (Sad: 67)

     “ (Ya Muhammed) de
ki: ‘Bu bir büyük haberdir.’ ”

     “Bu Kur’an pek
mühim bir mesajdır.”

Gazi Mustafa Kemal, Nasıl Atatürk Oldu?

0

Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder
Atatürk’ün fâni varlığının aramızdan ayrılışının 82. yılını idrak ettik. Zaman
ilerledikçe Atatürk’ün büyüklüğünü ve bize kazandırdıklarının değerini daha iyi
anlıyoruz. O’nun gerçekleştirdiklerini ve düşündüklerini değerlendirdikçe, bizi
ne kadar iyi tanıdığını, görüşlerinin ne kadar isabetli olduğunu, daha iyi
kavrıyoruz. O zaman, diğer dünya liderlerinden tamamen farklı bir konumda
olduğunu görüyoruz.

Atatürk, sadece Kurtuluş Savaşı’nı
kazanan bir kahraman asker, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu ve ilk
cumhurbaşkanımız değildir. O, aynı zamanda milletini cehaletten kurtarmak için
kara tahta başına geçen bir başöğretmen, lâtin kökenli yeni Türk alfabesini
hazırlayan ve Türkçenin sadeleştirilmesine öncülük eden bir Türkçeci,
yaşadıklarını ve düşündüklerini 
eserleştiren  kalemi kuvvetli  bir yazar, etkili bir hatip, din ile devlet
işlerini ayırarak laik bir toplum yapısını oluşturan bir sosyolog, kutsal
kitabımız Kur’an-ı Kerim’in çevirisini ve yorumunu yaptırarak dinimizin
aracısız doğru anlaşılmasını sağlayan bir rehber,  Türk milletini çağdaş uygarlığa taşıyan bir
devrimci ve  devleti ayakta tutacak
hedefleri ve ilkeleri ortaya  koyan bir düşünce
adamıdır.

Çağının diğer dünya liderleri, bu
niteliklerden bir veya birkaçını kişiliklerinde taşırken, Atatürk bu
özelliklerin tamamını şahsında birleştirmiş, ender şahsiyetlerden biridir. O,
bir taraftan genç Cumhuriyet’in sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmesini
sağlayacak devrimleri yaparken, diğer taraftan da milletini aklın ve bilimin
rehberliğinde  “çağdaş uygarlık” hedefine
yöneltmiş bir dünya lideridir. Bu yüzden, diğer dünya liderleri 20. Yüzyılın
anıları içinde unutulup giderken, 21. Yüzyılda eylemleri ve fikirleriyle
yaşamaya devam eden tek lider, Mustafa Kemal Atatürk’tür. 

         Gazi Mustafa Kemal, kolayca Atatürk
olmamıştır. O, bu kişiliğe ulaşmak için büyük emek ve zaman harcamıştır. Bilgi
olmadan fikir sahibi olunamayacağını ve uygulama yapılamayacağını bildiğinden,
savaşırken ve hatta hastalığı sırasında bile sürekli kitap okumuştur. Araştırmacı
tarihçi Sinan Meydan, onun okuduğu kitapların ve bunlara bağlı olarak yaptığı
işlerin dökümünü şöyle yapıyor:

ü  879
tarih kitabı

okuyarak, ‘Türk Tarih Tezi’ni geliştirmiş,

ü  535
edebiyat, 397 dil-dilbilim kitabı

okuyarak ‘Yazı ve Dil Devrimleri’ni yapmış,

ü  197
siyasal bilimler kitabı

okuyarak saltanatı, hilafeti kaldırıp cumhuriyeti ilan etmiş,

ü  195
güzel sanatlar kitabı

okuyarak ‘Musiki ve Sanat Devrimi’ni gerçekleştirmiş,

ü  139
ekonomi kitabı

okuyarak ‘Karma Ekonomik Modeli’ ortaya atmış,

ü  169
hukuk kitabı

okuyarak ‘Medeni Kanunu’ kabul etmiş,

ü  104
pozitif bilimler kitabı

okuyarak ‘Üniversite Reformu’nu yapmış,

ü  75
sosyoloji kitabı
okuyarak
‘Halkevlerini’ kurmuş,

ü  101
eğitim öğretim kitabı

okuyarak ‘Eğitim Devrimi’ni gerçekleştirmiştir.

Burada Atatürk’ün hiçbir liderde rastlamadığımız
dilciliği üzerinde durmak istiyorum. Atatürk, aynı zamanda sözlüklere çok büyük
önem verirdi. Bunlar arasında en çok V.W. Radloff’un 4 ciltlik “Türk Lehçeleri
Sözlüğü” (1888-1911) ile E. Pekarskiy’nin yine 4 ciltlik “Yakut Türkçesi
Sözlüğü” (1907-1928)’nü okurdu. Atatürk Yakut Sözlüğüne sık sık bakar, bu
lehçedeki kelimeleri eskiliklerinden dolayı esas sayardı. Dilcilik alanında çok
merak ettiği şeylerden biri yabancı kelimelerin etimolojisi olduğu için,
etimoloji sözlüklerinden çoğu sofrasına ve çalışma masasına kadar götürülürdü.
Bu sözlüklerin başlıcaları şunlardır: Hint-Avrupa Dillerinin Etimolojisi
Sözlüğü, Yunan Dili Etimolojisi Sözlüğü, Latin Dili Etimoloji Sözlüğü, Fransız
Dili Etimolojisi Sözlüğü, Yunanca-Fransızca Sözlüğü, Latince-Fransızca Sözlüğü.
Gerektiği zaman Dil Kurumu kitaplığında bulunan Sümerce, Akkadca, Eski Mısırca,
İbranice, Süryanice, Arapça, Farsça, Sanskritçe, Çince, Japonca, Fince, Macarca
vb. sözlüklere de bakılırdı.

Atatürk Dil Devrimine her şeyden
önce kelime hazinesi alanından başladı. 1932-1936 yılları arasında Türk Dil
Kurumu tarafından yayımlanan eserlerin çoğunlukla sözlük olması, bu gerçeği
kanıtlar. İlk iş olarak, Türk dil ve lehçelerinin enginliğini ve zenginliğini
ortaya seren Tarama Dergisi (2 cilt, 1933-1934) çıkarıldı; Osmanlıca-Türkçe ve
Türkçe-Osmanlıca iki ciltlik küçük bir eser 1935’te yayımlandı.  Bu esere son bir şekil verilmeden önce, 1933
yılında 8 Marttan 18 Hazirana kadar basında anket açılmış, kurum her gün
gazetelerde ortalama 15’er kelimelik 105 liste yayımlamış ve basında bunlara
karşılık önerilmiştir. Bu kelimelerden her biri üzerinde Atatürk önemle durmuş
ve çoğunu kendi önermiştir.  Ayrıca, 1932
-1933 yıllarında hükümetin buyruğuyla yurdumuzun bütün eğitim örgütü seferber
edilerek Anadolu ve Trakya Türk ağızlarında kullanılan kelimeler toplanmış,
sonra bunlardan Derleme Dergisi (6 cilt, 1936-1957) meydana getirilmiştir.

     
Atatürk’ün “Geometri” adını taşıyan 48 sayfalık kitabındaki bütün
terimler Atatürk tarafından sadeleştirilmiştir. Önce Hendese olan dersin
adını  “Geometri” olarak değiştirmiştir.
Osmanlıca geometri terimlerine bulduğu karşılıklara birkaç örnek verelim:

Bunlardan, “zaviye”yi “açı”;
“munassıf”ı “açıortay”; “zaviye-i münferice” yi “geniş açı”; “bud-ü müzevva”yı
“açı uzaklığı” ve “zaviyetan-ı mütekabiletan-ı dahiletan”ı “iç tersaçılar”
olarak sadeleştirmiştir.                                                                                          
Ayrıca şu sadeleştirilmiş geometri terimleri de Atatürk’e aittir: boyut,
uzay, yüzey, düzey, çap, yarıçap, kesek, yay, kiriş, çember, teğet, açı, taban,
eğik, yatay, düşey, dikey, üçgen, dörtgen, köşegen, eşkenar, ikizkenar,
paralelkenar, yamuk, eşit, çarpı, bölü, oran, orantı, alan, varsayı, artı,
eksi, kesit, türev, konum, gerekçe, yöndeş vb.

Atatürk, hayatı boyunca Türk
milletinin birlik ve beraberliği ile Türk vatanının bütünlüğünün korunmasına
büyük özen göstermiştir.  Bu yüzden,  bugün, her zamandan daha fazla Atatürk’e
ihtiyacımız vardır. Eserleriyle ve düşünceleriyle etrafında
bütünleşebileceğimiz tek lider O’dur. Artık Atatürk, dil gibi, bayrak gibi,
İstiklâl Marşı gibi, vatan gibi, bizi etrafında birleştiren ve bütünleştiren
milli odak noktalarımızdan biridir. 

Aramızdan ayrılışının 82. yılında, hepimizin,
Atatürk’ün yaptıklarını, söylediklerini ve direktiflerini bir defa daha tarihin
süzgecinden geçirmemiz ve yorumlamamız gerekmektedir. 21. yüzyılda bizi güçlü,
modern ve müreffeh bir Türkiye’ye ve “Bilgi Toplumu”nun etkin bir üyesi olmaya
götürecek yol, Atatürk’ün aklı ve bilimi rehber kabul eden ışıklı yoludur. Bunun
için yapılacak iş, yeni nesilleri, bilimsel ve teknolojik gelişmelere ayak
uyduran, ulusal ve evrensel değerleri özümsemiş , “fikri hür, irfanı hür,
vicdanı hür” nitelikli ve bilinçli bireyler olarak yetiştirmektir.

Bize Türklüğümüzü hatırlatan,
Göktürklerden sonra ikinci Türk adını taşıyan milli devletimizi kuran, modern
çağın normlarıyla buluşturan büyük Atatürk’ü 82. ölüm yıldönümünde bir defa
daha şükran ve minnetle anarken, eserlerine, düşüncelerine ve “Ne mutlu Türküm
diyene!” sözünde ifadesini bulan çağdaş milliyetçilik anlayışına milletçe sahip
çıkacağımızı bir defa ifade ediyoruz.  

Son Sabah

(Tarih:
10 Kasım 1938 Perşembe, saat: 09.00 Yer: Dolmabahçe Sarayı – İstanbul)

        

         Tanık: Atatürk’ün Genel Sekreteri,
Hasan Rıza Soyak anlatıyor:

      ‘’Gözleri kapalı, göğüs mütemadiyen inip, çıkmakta… Sarayda ve oda da
ruhani bir sessizlik hâkim. Yatağının sağ tarafında, hemen yanı başında Op.
Mim. Kemal Öke ayakta duruyor. Dr. Kamil Berk, başını Mim Kemal’in omzuna
dayamış hıçkırıklarına hâkim olamıyor. Prof. Akil Muhtar Özden kendinden
geçmiş, odanın içinde telaşlı adımlarla durmadan dolaşıyor; hem ağlıyor, hem de
mütemadiyen ‘Aman Yarabbi, Aman Yarabbi…’ diye söyleniyor.

      Ben yatağın sol tarafında, ayakta
duruyorum; yanımda muhafız komutanı İsmail Hakkı Tekçe var. Her tarafım
uyuşmuş, bütün duyularım donmuş bir halde, o güzel, o mutlu çehreye bakıyorum.
Hazin sessizlik içinde kulağıma yalnız Dr. Mehmet Kamil ve Prof. Akil Muhtar’ın
hıçkırıkları çarpıyor.

     Karyolanın ayakucunda Dr. Süreyya Hidayet
Serter ve Dr. Abravaya Marmaralı ayak parmaklarının hissiyatını tetkik
etmekteler.

    Hizmetliler bir köşeye büzüşmüş, korku içinde
beklemekte.

   Saat
tam 9’u beş geçiyor…

   Birdenbire
gözleri açılıyor, dikkat ediyorum.

   Gök
mavisi gözlerinde hala bildiğimiz, çelik parıltıları ışıldamaktadır. Bir an
sert bir hareketle başını sağa çeviriyor…

  
Bana öyle geliyor ki, bu hareketiyle etrafındakilerin şahıslarında ilahi
bir aşkla bağlandığı ve inandığı aziz milletini son defa askerce
selamlamaktadır.

   Kılıç
Ali’ye eğilip:

  ‘Kılıç
bak! Bir tarih göçüyor’ diyorum.

     Birkaç saniye sonra o aziz varlık,
milletinin ve idrakiyle beşer tarihindeki ölümsüz hayatına göçmüş bulunuyordu…

    Ben de artık hıçkırıklarımı zapt edemedim;
yatağa dönüp, diz çöktüm, sağ elini ellerimin içine aldım, öptüm ve yüzüme
sürdüm.

    Bu sırada Operatör Mim Kemal gözlerini
kapatıyor, Dr. Mehmet Kamil’de Gazi Mustafa Kemal (GMK) işlemeli ipek mendiliyle
çenesini bağlıyordu. Yerimden kalktım, yapılacak vazifelerim vardı;
gözyaşlarımı sildim ve odadan çıktım…’’

   Değerli okur; tam 82 yıl geçti o son
sabahın ardından…

    82 yıldan beri bitmeyen, ardında her geçen gün
giderek artan bir sevgi seli bırakan, beyinlere kazınmış, dünyanın saygı
duyduğu bir lider:  Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

    Düşman
çizmelerinin işgaliyle darmadağın olmuş Osmanlı Devletinin o yoksul ve muhtaç
döneminde, her türlü olumsuzluğa rağmen yılmayan; sadece halkına güvenerek
çıktığı milli mücadele yolunda bağımsızlık mücadelesini kazanarak, ümmet olmaktan
çıkardığı halkına; millet olmanın ama hür ve bağımsız bir millet olmanın yolunu
açan, adeta kan çanağında devlet kuran bir lider.  Sadece milletinin değil, son yüzyılın da en
büyük devlet adamı olarak da biliniyor.

      Son
yıllarda onunla ilgili ülkemizde kimi siyasilerin yapmış olduğu acımasız ve
haksız eleştirilere, bilinen ağızların: ‘’Onun fikirleri ve devrimleri ‘Eski Türkiye’de’
kaldı’’ açıklamalarına! Bazı çevrelerin edep dışı söylemlerine!  Hele, hele kimi hainlerin yakıp, yıktıkları
heykellerine rağmen!

      Beyninde,
fikirlerinde yaşayan, gösterdiği aydınlık yolda yılmadan ilerleme azminde olan
milyonlarca yurtseverin gönlünde taht kurmuş bir lider.

     Ama bence Atatürk’ü, Türk Milletinin atası,
dünyanın en büyük lideri yapan önemli gerçek:

      Onun
milletine olan güveni, sevgisi, bağlılığı ve bu coğrafyada kazanmış olduğu hür
ve bağımsız yaşam hakkımızdır.

      Eğer bugün 97 yıllık Demokratik ve Laik Cumhuriyet
Türkiye’sinde özgürce yaşıyor, millet olabilmenin onurunu taşıyorsak bu önemli
değerleri; Yüce Atatürk ve dava arkadaşlarına borçlu olduğumuzu bir an bile
aklımızdan çıkartmamalıyız.

       Son
yüzyılın en büyük lideri sıfatını taşıyan Atatürk’e, bu unvanın verilmesinin
gerekçelerini; unutturmaya çalışan- unutturacağını sanan kimilerine; onun devletimizin
tarihine kazıdığı aşağıdaki gerçekleri bir kez daha hatırlatmak isterim:

              Atatürk:

         
Emperyalizme
karşı ilk kurtuluş savaşını veren, bu mücadeleyi zafere ulaştıran büyük bir
komutan, ulusal bir kahramandır.

         
Çöken bir
imparatorluktan, halk egemenliğine dayalı, hukukun üstünlüğünü esas alan,
çağdaş ve laik, demokratik bir cumhuriyet kurucusu olarak, tarihin kaydettiği
en önemli devlet adamlarının en baştaki yerini halen muhafaza etmektedir.

         
Tarihin
ender kaydettiği bir devrimcidir.

         
Kendi
yurdunda olduğu kadar, tüm dünyada da barışı samimi olarak isteyen yüzyılın
lideridir.

         
Halen
dünyada, ‘aydınlık geleceğin sembolü’ olarak anılmaktadır.’’

      Yüreği insan ve vatan sevgisiyle dolu,
kendisini milletinin müreffeh geleceğine adamış, tüm dünyanın hayranlıkla
bahsettiği böylesine büyük bir devlet adamının, Büyük Önder Atatürk’ümüzün, son
yüzyılın en büyük liderinin; Türk Milletinin içinden çıkması, bizi uluslararası
camiada en ön saflara çıkaran önemli bir gerçektir.

       Her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğumuz
fikirlerini, devrimlerini tekrar, tekrar okuyarak; işaretlemiş olduğu aydınlık
geleceğin ne olduğunu iyice anlamamız, ülkemizin son dönemde yaşadığı teslimiyet
– dönüşüm ve mutabakat süreçlerine, bu gerçekler çerçevesinde bakılması
gerekliliğini özellikle belirtmek isterim.

       Yaşadığımız bu coğrafyada, kan çanağında bir devlet
kuran Büyük Önderimizin 82’ncı ölüm yıldönümünde; onu yüreğimden taşan sevgi ve
saygı duygularıyla anarken;

      Şu önemli hususun altını çizmek istiyorum:

       Gazi
Mustafa Kemal Atatürk’ün yakmış olduğu ‘Aydınlık Türkiye Meşalesini’ hiçbir
güç, hiçbir dönüşüm ve teslimiyet asla söndüremeyecek, onun ve dava
arkadaşlarının yaratmış olduğu mucizevi gerçeği, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin
varoluş felsefesini değiştiremeyecektir. Çünkü Türk Milletinin ezici bir
çoğunluğu onu ve eserlerini korumaya devam etmektedir.

      Unutulmasın
ki,

      Milletinin gönlüne, beynine kazınmış liderler
asla unutulmazlar. Onlar, tarihin gerçek sayfalarında canlı olarak kalır, daima
hatırlanırlar.

      Kimi
liderler ise; yazdıklarını sandıkları tarihin çöplüğünde kalırlar.

      Bundan 82 yıl önce Genel Sekreteri Hasan Rıza
Soyak’ın ifade ettiği gibi, onun ebediyete intikali ile gerçekten bir tarih
göçmüştü.

     Ancak Büyük Atatürk’ün Türk Milletine
emanet etmiş olduğu eserleri hala gönlümüzde, beynimizde ve ülkemizin her
yanında yaşamakta ve en çok ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde, bize yol göstermeye
devam etmektedir.

      82’nci ölüm yıl dönümünde aziz hatırası önünde
saygı ve minnetle eğiliyor; gösterdiği aydınlık yoldan hiçbir dönemde sapmayan,
eserlerini daima savunan bir Kıbrıs Gazisi olarak onu sevgiyle selamlıyorum.
Ruhu şad olsun.

     Vatan ona ve dava arkadaşlarına
minnettardır.

    ( Kaynakça: 1938-Son Yıl, Dr. Orhan Çekiç )

Deprem İşini Yapıyor

0

Nietzsche der ki; “Depremin imtihan olduğu doğrudur. Ama din imtihanı değil
mühendislik imtihanıdır”.
Her
deprem sonrası ortalıkta bir “günah skalası” dolaşır durur. Neyi nasıl
anlatmalı, oldukça zor. Nerden tutarsanız elinizde kalıyor. Öncelikle,
depremler herhangi bir şeyin sebebi değil, aksine devam eden bir faaliyetin
sonucudur. Yine bilinmelidir ki, deprem bir terbiye etmek-haddini
bildirmek vasıtası değildir. İşleyen sistem sayfasının bir dipnotudur. Hani neredeyse
bir ölçek verilmediği kaldı; “..büyük günahlar için altı buçuk-yedi
büyüklüğünde, biraz orta tiptekiler için de dört-beş..” gibi. İzmir depremini
zinaya bağlayarak deprem mağdurlarına hakaret eden bazı hezeyanlar çok üzücü ve
can sıkıcı. O zaman yedi nokta dokuz ile yıkılan Erzincan için günahın dibi mi olmalıydı?
 Ya Niksar-Erbaa, Bolu-Gerede’liler,
Çaldıran’lı, Mudurnu’lular ne yapmalı. Böyle bir akıl ve iz’an tutulması
olabilir mi? Ayrıca böyle bir bakış, insani değerlere de çok uzak.  Her depremde bir “günahkâr gürûh”
arayan bu tip söylemler anlamsız ve içi boş gürültüler kabilindendir. Gayr-i
ciddi ve tutarsızdır. Burada temel kriter nedir, bir bilebilsek. Zina mı, içki
tüketimi mi, ateizm mi, hangisi?. Dünyada birçok “asismik bölge” var ki
deprem hemen hiç olmaz oralarda. Mesela,
Sibirya,
Kanada, iç Afrika ve Brezilya gibi. A
ncak içki tüketimi gâni. Hele de festivaller ve diğer
“azgınca” işler. 17 Ağustos Gölcük-Arifiye depreminde yatılı kuran kursları ve
camiler de yıkıldı. Söz konusu anlayışla bunun izahı olabilir mi? Kaldı ki
Allah, sizin keyfinize göre; “o günahkâr ona ceza ver, bunu
kahret,..” diyeceğiniz bir kavram değil.

Yerkürede, fiziğin temel
esaslarına göre sistematik olarak “işleyen bir kanun” olduğunu
artık anlamak gerekir. Kaldı ki, bunu böyle bilmek, ilahî iradeye-kudrete bir nakîse
değil. Aksine, sistemin tamamına bakılırsa, bu mükemmel deverânın sahibini
anlamaya, ona teşekkür/tefekkür etmeye vesile olur.

Yaşayan bu yerkürenin canlılığı,
ekolojik dengenin devamı ve yaşam konforu sunulan harika bir döngü olduğunu
artık anlamak gerek. Kıtaların bir alt katman üzerinde yüzmesi ilginç değil mi?
Ege kesimi batıya doğru hareket ediyor, Kızıldeniz açılıyor, Arabistan ve Afrika
kıtası ülkemiz levhasına çarpmış durumda (çarpışma devam ediyor), Afrika
kuzeybatı yönüne doğru, güney Amerika almış başını gidiyor v.b. gibi. Devam
eden bu kıtasal tekâmül ve döngüyü anlamak lazım. Nitekim bu döngü nedeniyle birçok
fiziko-kimyasal faaliyetler, kurulan ısı dengeleri, izostazik dengelerin,
hidrodinamik faaliyetlerin ve daha ötesinin kurulduğunu da anlamak gerekir. Bu
devâsa sistem işlerken mekanik bazı kırılıp-dökülmeler de o sistemin bir
parçası
ve ona dâhil. Bütününe bakılmazsa “skolastik” bir anlayışla izahı
zordur.

Kısaca, kusursuz işleyen
sistemler içinde deprem bir “kusur” değildir. Deprem işini yapıyor.  Ne fiziğin prensiplerine, ne de kırılma
mekaniğine aykırı hiçbir yönü yoktur. Oluştuğu ortamın mekanizması ve
geometrisi bir o kadar net, berrak ve anlaşılabilir. Kaynağı, müphem-esrarlı
bir bilinmezlik içermez.  Yerbilimci
sismologlar oluşan sismik hareketliliği adeta “takibe” alarak
modellemelerle davranışlarını incelemekteler. Aykırılık, kusur ve gözyaşı insanların
denetlenemez beton tutkusundan kaynaklı olsa gerek. Yapı bilimi ve yer bilimi
dikkate alınmaksızın, ne dere yatağı, ne alüvyal zemin ne de sahillerin balçık
zemini onun hırslarından kurtulamıyor.

Artık her bir depremi bir günah
grubuyla eşleştirme saçmalığını bırakıp insani değerlere bilimin aydınlığına yönelmek
lazım. Dünyada ortalama günlük (2’den küçük) 8 bin tane deprem oluyor. Bu aktivite
aslında “yaşayan gezegen” demek. “Hiç deprem olmasın
Allah’ım!” temennisi, açıkça “dünya ile birlikte biz de ölelim” duasından
başka anlamı yoktur. Kusursuz işleyen bir sistem var. Bu küresel işleyişin bir
kısmı da sessiz sedasız olmuyor. Şu harika boğazlar, vadiler, platolar bu
güzelliğe gelinceye kadar ne kıyametlerin koptuğu eski kayıtlardan biliniyor. Sonuçta
bir yerbilimci tavsiyesi gerekirse, şu olmalıdır; artık ilahiyatçıların,
astrofizik, yerfiziği okumaları meslekî terimle; “lazım”ın ötesinde “elzem
olmalı. Yoksa her önüne gelen kıt kestirimli zevat saçmalamaya, insanların
vaktini çalmaya devam edecek. Selam ve sağlıkla.

‘Göktürk Kitâbeleri Işığı Altında Türk Yönetim Düşüncesi’ Prof. Dr. Feyzullah Eroğlu Açıklıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Milletlerin sosyal
ve iktisaden geri kalış sebepleri hakkında çeşitli faraziyeler ileri sürülüyor.
Coğrafya ve iklim, inanç ve kültür gibi unsurları sebep olarak gösterenler var.
Fakat hiçbiri inandırıcı değil. Bu durumda, gelişmişlik ve geri kalmışlık olgularının
yönetimle alakalı olduğu tezi ön plana çıkıyor.

Yönetimle
alakalı genel bir değerlendirmenizle sohbetimize başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Feyzullah Eroğlu: İlim adamları, evrenin yaratılışını ve
varoluşunu ‘Büyük Patlama /  Bing Bang’* teorisi ile
açıklamaktadırlar. Bu teori, başlangıçta evrenin hacimsiz ve sonsuz yoğunlukta
bir nokta olduğunu ve bu sonsuz büyüklükteki noktanın patlamasıyla birlikte,
son derece kontrollü,  düzenli ve dengeli
bir şekilde, yine sonsuz büyüklükte bir genişlemenin meydana gelerek ‘yönetilmekte’
olduğunu göstermektedir. ‘Büyük Patlamanın’, sonsuz bir ‘Kudret’ tarafından
kontrollü ve dengeli bir şekilde yönetilmiş olduğu tespiti, aynı zamanda ilahî
ve semavî dinlerin de onayladığı bir ifadedir. Burada, en dikkat çeken husus,
‘güç’, ‘yaratma’ ve ‘yönetim’ kavramlarının birbirini tamamlayacak şekilde
kullanılmış olmasıdır. Şu halde, kozmik âlemde ilâhî gücün ‘yaratma’ ve
‘yönetme’ fiillerindeki kudret ve düzene bakıldığı zaman, yeryüzündeki
insanların kendi aralarındaki yönetim ilişkileriyle ilgili eylemlerinin önemi
çok açık bir şekilde ortaya çıkacaktır.

‘Büyük Patlama’ sonucunda oluşan,
sonsuz çeşitlilik ve farklılıktaki öğelerin, birbiriyle çarpışmadan ve hatta
birbirini tamamlayarak, kontrollü, düzenli, dengeli ve hareket hâlinde olması,
bütün evrenin ezelden ebede mükemmel bir tasarımla teşkilatlandığı ve
yönetildiği hakîkatini ortaya koymaktadır. Bu anlamda, kozmik evrenin
kontrollü, düzenli, dengeli ve hareket hâlindeki işleyiş sisteminin,
yeryüzündeki insan topluluklarındaki her türlü yönetim ilişkilerinin de, mümkün
olduğunca dünya ve insan ölçeğindeki yönetimle alâkalı bir izdüşümü olması
beklenir. Böylece, yönetim faaliyetleri, yöneticilerin yönetilenler üzerinde
bir iktidar aracı ve bir ayrıştırma mekanizması olmak yerine, insanlar arasında
adâlet merkezli bir barış ve esenlik ortamı oluşmasına vesile olacaktır.

Çetinoğlu: Muhteşem bir giriş.
Teşekkür ederim. Kozmik düzeni, beşeriyete tatbik etmek mümkün olabilir mi?

Prof. Eroğlu: İnsanların, evreni, dünyayı, kendilerini ve bütün
varlığı anlama ve kavrama çabası içerisinde iken karşılaştıkları ve yaşadıkları
en çetin problem, sonsuz bilinmezlikler ve belirsizlikler içerisinde
ilişkilerini isâbetli ve doğru bir şekilde düzenleyebilmektir. İnsanların ve toplumların,
kendilerini ve hayat alanlarını anlama çabaları içerisinde edindikleri ve
kazandıkları temel düşünce ve zihniyet kalıplarına genel olarak ‘evren tasavvuru’ denilmektedir. Esas
itibarıyla evren tasavvurunda ele alınan konuların merkezinde, insan daha
doğrusu insanın varoluşu ile tabiat ve hayat içerisindeki konumu yer alır. Her
toplumun ve kültür sisteminin evren tasavvuru, ilgili olduğu toplumun temel
düşünce yapısını, zihniyetini, kurumlarını, değerlerini ve geleneklerini
yansıtır. Bu bağlamda, insanların ve toplumların, tabiatla ve çevreyle uyum
çabaları kapsamında her türlü varlıkla olan ilişkilerinin algılanması ve
kavrayışı ile kendi dışındaki insanlarla olan ilişkilerin düzenlenmesi
anlamında sosyal çevreye uyum kapsamındaki bütün yönetim ve organizasyon
etkinlikleri, o insan ve toplumların evren tasavvurları veya zihniyet
yapılarıyla yakından ilişkilidir.

Bütün evreni tek ve holistik* bir
bütün olarak algılamak ve değerlendirmek, sistematik düşüncenin temel
metodolojik yaklaşımlarından biri olduğuna göre, yeryüzündeki yönetim
sistemlerinin yönetimi konusundaki temel kanun ve ilkelerin, cihanşümul varoluşun
ve yönetilişin temel parametrelerinden* bağımsız olmaması gerekir. Bu
çerçevede,  her toplumun evren
tasavvurunu, o toplum mensuplarının, başta kendileri olmak üzere, bütün evreni,
dünyayı, insanları ve her türlü varlığı algılayış ve kavrayış şekli ile her tür
iktidar ve yönetim ilişkilerine yönelik tavırları olarak görmek mümkündür.

Çetinoğlu: Türklerin evren
tasavvuruna bakacak olursak…

Eroğlu: Türk toplum yapısının ve kültür sisteminin özünü ve temel
eksenini oluşturan Türk evren tasavvuruna dair en önemli kaynakların başında,
Türk destan ve efsaneleriyle birlikte Göktürk kitâbeleri gelmektedir. Göktürk
kitâbelerinin ortaya koyduğu veriler ışığı altında, Göktürk yönetim
düşüncesinin zihniyet arka planında, büyük ölçüde Türk evren tasavvuru vardır.
Türk evren tasavvuruna göre, bütün evrenin ve varlığın merkezinde, ‘ezelî ve ebedî, ulu, güçlü, her şeyi yaratan
ve düzenleyen bir Tengri (Tanrı)
’ bulunmaktadır. ‘Tanrı’ kavramı, Türklerin inandığı bütün dinlerde yerini korurken,
Türkçenin bütün lehçelerinde de varlığını devam ettirmiştir. Tanrı’nın yüce
yaratıcılığını ve görkemini ortaya koyan en önemli örnek Göktürk Kitabelerindeki
şu veciz ifadedir: ‘Üstte mavi gök, altta
yağız yer yaratıldığında, ikisinin arasında kişioğulları yaratılmış;
kişioğulları üzerine atalarım İstemi ve Bumin kağanlar tahta oturmuşlardır
.’
Aynı metinde, ‘Tanrı’dan olmuş Türk Bilge
Kağan
’ denilmek suretiyle dünyanın, devletin ve toplumun düzenlenmesinin
zihniyet temeli ile evrenin varlığı arasında mânevî ve ‘Gök’ ile bir bağ kurulmaya çalışılır. Aslında, Türk evren tasavvurunda
hâkimiyetin kaynağının ‘Gök’ olduğu,
Hunların zamanında da egemen bir düşüncedir. M.Ö. 176 yılında, Hun hakanı Mete
Han, ‘Tengri Kut’ unvanını taşır ve
Çin İmparatoruna gönderdiği mektupta, ‘Ben,
Tanrı tarafından tahta çıkarılmış büyük Hun hakanı -Tanhu veya Tanju’su
-’
diye kendini tanıtır. Bu çerçevede, Türk yönetim düşüncesinin ve sisteminin temel
öğeleri, ‘Tanrı’dır, ‘Gök’tür, ‘Yer’dir
ve ‘Gök ile Yer arasında kişioğulları
olarak ‘Hakan-yönetici’ ve  ‘Türk
budun
’dur. Türk evren tasavvuruna göre, evrenin işleyiş sistematiğini ‘düzen ve denge’ ile ‘hareket ve değişme’ kavramları
oluşturur. Türk yönetim düşüncesinin en dikkat çeken temel ilkeleri olarak belirtilen
dört ilkeden, ilk üçü ‘düzen ve denge
tasavvuru ile ilgili iken, dördüncüsü ise ‘hareket
ve değişme
’ öğeleriyle ilgili kavramlardır. 
Bu durumda, ‘Hakan-yöneticiler’,
Türk budunu’ yâni Türk Milletini
yönetirken, Tanrı’nın yaratmış olduğu evrenin işleyiş düzeni ve ilkeleri
çerçevesinde yönetmelidir.

Çetinoğlu: Türk yönetim felsefesi ve kültürünün özellikleri hakkında ne
tür bilgiler var?

Eroğlu: Türk yönetim felsefesi, sosyal düzen ile cihanşümul düzenin
birleştirilmesinden oluşmuştur. Türk Milletinin, târihî süreç içerisinde
Göktürkler zamanında yaratmış olduğu Türk yönetim felsefesi ve bu kapsamda
oluşan yönetim kültürü,  dünya yönetim
sistemleri içerisinde, en özgün bakış açılarından biridir. Türklerin, hareketli
ve yarı göçmen bir halk olması sebebiyle çok farklı olaylar ve değişken
durumlarla karşılaşmalarının bir sonucu olarak, kendi varlıklarını devam
ettirme konusunda dinamik ve dengeli yönetim ilkeleri yaratmışlardır. Çin gibi,
sâdece şimdiki zamanda değil, târih boyunca en kalabalık ve yerleşmiş bir
topluluğu ile komşu olmak, ayrıca çoğunlukla da savaş ve mücâdele içerisinde
bulunmak, Türklerin disiplin ve tutarlılık içerisinde birçok etkili yönetim
ilkeleri geliştirmelerini adetâ teşvik etmiştir. Ayrıca, çok sayıda Türk ve
diğer Asya kökenli toplulukların birleşiminden meydana gelen Türk Milleti’nin
kontrollü, dengeli ve düzenli bir şekilde teşkilatlanması ve yönetilmesi, ancak
çok sağlam ve doğru ilkelerin varlığını kaçınılmaz kılmıştır.

Teorik temeli Oğuz Kağan efsânesinde
atılan Türk yönetim düşüncesinin somut uygulaması, İkinci Göktürkler zamanında
şekillenmiştir. Bu bağlamda, Türklerdeki yüksek devlet düşüncesinin ve
bilincinin köklerini Göktürk devlet tecrübesinde ve kültüründe görmek mümkündür.
Büyük Türk Hakanı ve Önderi Bilge Kağan, kardeşi Gültekin ve Vezir Tonyukuk
tarafından dikilen Göktürk Kitâbelerinden elde edilen veriler ve bulgulara
bakılacak olursa, Türk devleti, hakanların şahsında temsil edildiğinden,
hakanın Tanrı’yla ilişkisi, devlet yönetiminin temel eksenini oluşturmaktadır.
İş başına gelen hakanların ilk işi, Türk Milletinin devletini ve yasalarını
düzenlemek ve bu yasalara göre milleti yönetmek olmuştur. Burada, hakan olan
kişilerin, gök ve yerin yaratılışıyla birlikte ele alınmış olması, hem
yöneticiliğin hem de yönetme işinin, rastgele bir etkinlik olmayıp,  tamamen evren düzeninin bir parçası olarak
kabul edildiğini göstermektedir.

 

AÇIKLAMALAR: Oğuz Çetinoğlu

Büyük
Patlama – Bing Bang:

Kâinatın yaklaşık 13,8 milyar yıl önce aşırı yoğun ve sıcak bir noktadan
meydana geldiğini savunan kozmolojik model. İlk defa 1920’li yıllarda Rus
kozmolog ve matematikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı fizikçi papaz Georges
Lemaître tarafından ortaya atılan ve kâinatın bir başlangıcı olduğunu varsayan
bu teori, çeşitli delillerle desteklendiğinden ilim insanları arasında,
özellikle fizikçiler arasında geniş ölçüde kabul görmüştür.

holistik: Birbirinden ayrı
parçaların bir araya geldiği bir bütünlük gibi düşünülüyor. Fakat bu bakış
açısı kabataslak bir ifâde ve yetersiz. ‘Newtoncu
Düzen
’ denilen, dünyada var olan birimlerin, birbirlerinden ayrı ve tek
başlarına olarak evrende yer aldıkları algısına dayanan bir bakışın ürünü.
Aslında bu; bizim normal, üç boyutlu algılarımızla da örtüşen bir durum.
Kâinattaki birimler; insanlar, dağlar-taşlar, masalar-sandalyeler
birbirlerinden ayrıdır ve bizim algılarımız da bunu doğruluyor. Ama 20.
Yüzyıl’ın başlarında yapılan araştırmalar, atom altını inceleme fırsatı
verince, bilim insanları, maddenin temel bir yapıtaşının olmadığını fark
ettiler. Bu, onları çok şaşırttı. Bu devasa dağları-taşları, dünyayı oluşturan
maddenin temelinde bir yapıtaşı yoktu da ne vardı? Çok şaşırtıcı bir sonuca
vardılar: ‘Maddenin temelinde, aslında her şeyin temelinde dev bir enerji
okyanusu vardı ve bu salınan bir hareket sergiliyordu. İşte bu yapı, holistik
yapıdır.

parametre: Birden fazla
değişkeni bağlayan ortak değişken, parametre olarak adlandırılır. Parametreler
matematikte bilinmeyene ulaştıran araçlardır, net bilgiler ifâde ederler ve
denklem veya fonksiyon içinde sâbit değerler alırlar. Parametre terimi
neredeyse bütün programlama dillerinde kullanılan önemli bir terim
durumundadır.

Prof. Dr. FEYZULLAH
EROĞLU

1955 yılında Osmaniye’nin Hasanbeyli ilçesine bağlı
Çolaklı Köyü’nde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kahramanmaraş’ta tamamladı.
1978 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun oldu.

1980’de Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesi’ne Sevk
ve İdare Asistanı olarak göreve başladı. 1984 yılında
d
oktorasını tamamlayıp 1989 yılında Yönetim ve Organizasyon
Anabilim Dalı’nda Doçent oldu. 1995 yılında Pamukkale Üniversitesi İktisâdî
ve İdârî Bilimler Fakültesi İşletme Bölümüne Profesör olarak tâyin edildi.
Halen aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Yönetim ve organizasyon sahasında
d
aha çok yönetici davranışları, yönetim ve kültür
etkileşimi ile toplu davranış konularında çok sayıda makaleleri
bulunmaktadır.   

Mirasımız Ne Olmalı?

0

Değerlerimiz, kültür değil düsturdur,
kitaplarda yazılması, sohbetlere konu olması için değil, bizzat yol haritamız
olması, yaşanması için vardır.

En önemli değerlerimizden biri de
“adalet”. Adalet, fıtridir; bozulması zulümdür. İnsanın insanla, insanın diğer
canlılarla, devletle; diğer canlıların ve devletlerin kendi aralarındaki
ilişkileri, ancak adalet üzerine olursa sağlıklı yürür. Adaletin olduğu bütün
ortamlarda huzur olur, barış olur.

Adaletin fıtratında ise mütekabiliyet
vardır. Buradaki karşılıklılık, karşıtlık değil, kendi cinsinden bir
karşılıktır. Adalette iyiliğin karşılığı iyilik, güzelliğin karşılığı güzellik,
şiddetin ve kötülüğün karşılığı yine şiddet ve kötülüktür. Adalet, kendi refleksi
ile varlığını devam ettirir.

1999 Marmara depreminde oluşan “Deniz
affetmedi, kendisinden parsellenerek doldurulan toprak üzerine yapılan bütün
evleri yuttu.” kanaati, bir adaletin tecellisidir. Kendisine ikramda bulunulan
kişinin, diğer kişiye karşı kendini borçlu hissetmesi, “Kısasta hayat vardır.”
inanç ve öğretisi, adaletin tezahürüdür. Adaletin zıttı zulümdür; zulüm,
adaletsizliğin çocuğudur.

Varlığın tabiatına işlenen bu değeri
yaşatmak için olağanüstü bir gayrete de gerek yoktur. Suyu akışına, olay ve
olguları kendi haline bırakmak yeterlidir. Çocuk masumiyetindeki bu fıtri değerimizi
yaşar ve yaşatırsak doğduğumuz gibi insan kalır, insan yolculuğumuzun dünya
adlı konağındaki misafirliğimizi tamamlarız

Doğan Cüceloğlu’ndan dinlediğim yaşanmış
bir olayı kısaca öyküleştirerek paylaşmak istiyorum: Köyde üç nesil bir arada
yaşayan ailenin, taşıma işlerini gören bir de eşekleri vardır. Bu hayvan on
ikinci yaşından sonra eski gücünü kaybeder, sıkça hastalanmaya başlar ve kör
olur. Yedi çocuktan en büyüğü, eşeği ormana götürüp bırakmak düşüncesindedir.
Bunu babasına açıklar ve bu fikrinde ısrar eder. Baba, eşeğin ormana terk
edilmesi için gelen her teklifi hep erteler. Bir gün der ki, “Bana bir gün daha
izin ver, bu gece düşüneceğim, eşekle ilgili kararımı sana bildireceğimi.”
Uykusuz geçirdiği gecenin sabahında baba, kararını “Bu eşek, bizim dert
ortağımız oldu, kahrımızı çekti, yükümüzü hafifletti, onun bize emeği geçti,
vefasızlık yaparak onu ormana, kurda kuşa terk edemeyiz. Bunca yıl o bize
hizmet etti ve kör oldu, bundan sonra biz ona hizmet edeceğiz.” der. Babanın bu
kararı, büyük oğlunun hoşuna gitmese de o bunu kabullenmek zorundadır. Aile,
iki sene bu eşeğe hizmet eder. Yaşlı baba, her gün eşeğini sever, suyunu verir,
gider onunla konuşur, dertleşir, eşeğin sırtını ve başını okşar. Gün gelir,
eşek ölür. Ayaklarını bağlarlar, bir askıyla dere kenarına götürüp gömerler.
Yıllar geçer, bu olaylara şahit olan evin en küçük oğlu, hukuk okur, hâkim
olur. Yıllar önce gömülen eşeğin yanına gider, kendi kendine şu sözü verir:
“Benim babam, yalnız insana değil, hayvana da kıymet verir, hak ve hakkaniyeti
gözetir, adaleti önemserdi; ben de bundan sonra insan ve yargıç olarak babam
gibi olacağım, hak ve hakkaniyeti gözeteceğim, adaletin simgesi değil, meşalesi
olacağım.”

Evin babası, fıtratının kodlarıyla,
vicdanının yönlendirmesiyle bir duruş ortaya koyarak hakkaniyetli yaklaşımla
eşeğe hakkını teslim etmekle hem insanoğluna adalet duygusunu lütfeden
Yaratan’ına karşı sınavını başarıyla vermiş hem de kendisinden sonra gelen
nesle güzel bir rol model sunmuş ve çığır açmış oldu. Kişi, ne ekerse onu
biçer. İnsana insan olma mutluluğu veren örnek uygulama ve kişilere ne kadar
çok ihtiyaç var, değil mi? “O güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler.”
dememek için içimizdeki çocuk masumiyetini yaşatmak gerektiğini düşünüyorum. Genel
eğitimin müfredatı da bu masumiyetimizi korumak, kirletmemek üzerine
belirlenmeli.

Gazetelerden, Ukrayna Devlet Başkanı
Vladimir Zelenskiy’ın, yemin edip göreve başladıktan hemen sonra devlet
memurlarına şu açıklamayı yaptığını okumuştum:
Odalarınızda benim resmimin olmasını istemiyorum.
Devlet başkanı ikona değildir, idol değildir. Oraya benimki yerine
çocuklarınızın fotoğrafını asın ve ne zaman bir karar alacak olsanız onların
gözlerine bakın.”

Kişi, gerçek anlamda, kendinden sonraki
nesle karşı sorumludur. Geçenler, geçmiştir; onlar iyi ya da kötü görevlerini
yaparak veya yapmayarak bu dünyadan göçmüşlerdir. Yaşayan bizlerin hesabı
ölenlere değil, doğanlara ve doğacak olanlara karşıdır. Ölen kişilerin karşısına
geçip ona faaliyet raporu sunarak onu putlaştırmak yerine çocuklarımızın,
torunlarımızın gözlerine bakarak, onların sorumluluğunu duyumsayarak güzel
eylemlerde bulunmak, zamanı ve mekânı hakkıyla değerlendirmek daha makul, daha
insani, daha gerçekçi bir davranıştır. Eğitim süreci içinde, evlatlarımıza,
ölen şehit ve gazilerimize karşı sorumluluğumuzu öğretmenin yanında, doğmamış
yetimlere, muhtaçlara, gelecek nesillere karşı borçlu olduğumuz bilincinin
verilmesinin önemini ve kaçınılmazlığını düşünüyorum. Kişiyi aldıkları değil,
verdikleri büyütür, değerli kılar. Veren el, alan elden üstündür.

Adalet, devletlerin dini; kişilerin
vicdanıdır. Zedelenmesi halinde devlet, zalim; kişi, vicdansız olur. İlahi
düzen, adalet üzerine inşa edilmiştir. Statik, adalettir. Bizden sonraki nesle
bırakacağımız en güzel hediye, oksijeni tükenmeyen, herkesin gölgesinde
ferahlayabildiği adalet çınarı, yakıtı gür adalet meşalesi olacaktır.

Adalet verasetinde muris ve varis
olabilmek, ne büyük saadet!

Ölüm Bu Kadar Ucuz Olmamalı

Ülkemiz deprem
kuşağında. Kısa aralıklarla gelen deprem felaketlerinin henüz birinin yarasını
sarmadan diğeriyle tekrar tekrar ciğerlerimiz yanıyor.

17 Ağustos 1999
depremini iliklerine kadar yaşamış birisi olarak bundan sonra gelecek deprem
felaketlerinin önüne geçmek için o günden bu güne ne yapıldı?

Söyleyeyim, güya
1999 depreminden sonra çürük binalar yenilenip içinde insanca yaşanılabilir
konutlar yapmak için bir sefere mahsus olmak kaydıyla özel iletişim vergisi getirildi.
2004 yılından sonra ise bir kanun değişikliği ile bu verginin alınması süreklilik
kazandı. Hesap uzmanlarının söylediklerine göre deprem vergisi adı altında kesilen
paranın toplamı: 21 senede 71,7 Milyar TL. Birikmiş olması gerekiyor.

Oysa kentsel
dönüşüme katkı sağlamak için toplanan bu paralar şu anda yok hükmünde. Eski
maliye bakanının söylediğine göre duble yollara harcandı deprem paraları.

Şu bilinmeli ki,
depremle yaşamak fıtrat değil, kader hiç değil. Deprem fay hatları üzerine,
yumuşak ve oynak zemin üzerine, dere yataklarına ev yapılmazsa depremden
korkmaya sebep yok. Bu işin bir çözümü olmalı ki var. Japonlar bulmuş bunun
çözümünü, gelişmiş ülkeler bulmuşlar. Eğer gerçekten istersek biz de buluruz. Yeter
ki her işin arka planında rant düşünülmesin, planlanarak yapılmış binaların
kolonları kesilmesin duvarları yıkılmasın. Akla, bilime liyakate önem verilsin.

Ancak bu iş
ciddiye alınmalı, 197 kez ihale kanunu değişmemeli, her seçim arifesinde oy
uğruna çürük binaları temize çıkarmak için imar affı getirilmemeli.

Berber
çıraklarına bile 3 yıl çıraklık-kalfalık eğitimini şart koşan devlet, nedendir
bilinmez ama içinde milyonlarca insanın yaşadığı binaları yapan inşaat
müteahhitlerine böyle bir şart getirmiyor.

İşte bu yüzden;

Almanya’daki müteahhit
sayısı 3,150. Adet

Koskoca Avrupa’daki
müteahhit sayısı 50 Bin adet.

Türkiye’deki
müteahhit sayısı 453,497. Bin adet.

Testere-Mala-Keser
üçlüsünü eline geçiren Türkiye’de inşaat müteahhitliğine soyunuyor.

Sayın Devlet
Bahçeli Salı günkü gurup konuşmasında haklı olarak söylüyor: “Ölüm bu kadar ucuz olmamalı.

Tabii ki ölüm bu
kadar ucuz olmamalı ama bu sözün muhatabı, 25 yıldır Türkiye’nin en büyük
şehirlerini yöneten iktidar mensupları olması gerekirken, Bahçeli dönüp gene
muhalefeti suçluyor.

Hâlbuki 2018
yılında TBMM.  de imar kanununa eklenen
geçici 16. Maddeye göre:

-2017 den önce yapılmış ruhsatsız yapılar,
ilgilinin başvurusuyla kayıt altına alınacak.

-Tahsil edilecek bedeller, kentsel dönüşüm
projelerinde kullanılacak.

-Önceden kesilmiş para cezaları iptal
edilecek.

Ve işin en hassas maddesi:

-Yapının depreme dayanıklı olup olmadığı
konusu, malikin, yani mal sahibinin beyanına göre olacak.

İzmir depreminde
yıkılan binaların akıbetini gördük, çürük raporu olmasına rağmen kimse aldırış
etmemiş, yetkililer görmezden gelmiş. İşte bu örnekte olduğu gibi işi mal
sahibinin beyanına bırakacak olursanız, gelecek felaketlere hazır olmalısınız.

Sağlıklı kalın.

Topluma Ümit Vermek Ama Nasıl?

2020 yılı karabasan gibi
çöktü üzerimize. Ekonomideki sıkıntılar buhrana dönüştü. Terörle
mücadele devam ediyor. Suriye ve Libya’da savaşlara müdahil olduk. Dünya
ölçeğindeki virüs salgınından orta derecede etkilenirken, salgının ekonomiyi
en çok sarstığı ülkelerden biri olduk.

24 Ocak’ta
Elazığ’da 6,7 büyüklüğünde depreminde 41 ve 30 Ekim’de İzmir’de 6,9
büyüklüğündeki depremde 114 vatandaşımızı kaybettik.

Oysaki dünyada Türkiye
dışındaki 7 farklı ülkede gerçekleşen 6.5 ile 6.9 arasındaki 12 depremde sadece
2 kişi hayatını kaybetti. Bu yıl tüm dünyada deprem ölümünün en çok olduğu
ülke olduk.

2020 yılı içinde
en kötü performans gösteren yani en çok değer kaybeden para birimi de
maalesef Türk Lirası oldu.

Bütün bunlar
içimizi karartan, yaşama sevincimizi azaltan, ruhsal sıkıntılara yol açan
haberler.

Bu haberlerin ve
arkasındaki gerçeğin psikolojimizi bozmaması için saray kahinleri ve yandaş
medya çok değerli (!) hizmetler veriyor. Tıpkı padişahın rüyasını yorumlayan
müjdeci kâhin gibiler.

****

Padişah ve Kâhin

Bir padişah
gördüğü bir rüyayı kahinlere yorumlatmak istemiş. İlk kâhin “Efendimiz büyük
felaket geleceğini görüyorum.  Yakın
akrabalarınızın hepsi ölecek! Çok üzüleceksiniz
” demiş. Padişah çok kızmış
ve kâhinin kellesi gitmiş.

Diğer bir kâhin
ise “Efendimiz müjdeler olsun, sülaleniz içinde en bereketli ömrü siz
yaşayacaksınız. Akrabalarınız içinde en son siz öleceksiniz!”
demiş.
Padişah O’nu yüklü bir bahşiş ile ödüllendirmiş.

Vezir şaşkın bir
vaziyette, “Padişahım iki kâhin de aynı şeyi söyledi ama” diyecek olmuş.

Padişah “ilk
kâhin ümidimi kırmıştı, ikincisi ise ümit ve yaşama sevinci verdi”
diyerek
insanların ümit vaat eden sözlere inanma ihtiyacını göstermiş.

*******************************

Gerçek Bilgi Verin

Başımızdaki
yönetim ve yandaş medya sadece gerçeği ama bardağın dolu tarafını göstererek
anlatsa tebrik ve teşekkür edebilirdim. Çünkü gerçekten yaşadığımız
olumsuzluklardan bunaldık. Ümit ve yaşama sevinci veren bir üsluba çok
ihtiyacımız var.

Tabii ki bu
üslubun, insan zekasıyla alay edercesine, 1 gram altın 530 TL oldu yerine yarım
gram altın 265 TL
diye vermek tarzında basit olmamalı.

Çıkarılıp
çıkarılamayacağı veya ne zaman ekonomik olarak çıkarılabileceği bilinmeyen doğalgaz
rezervi keşfi
gibi müjdelerin etkisi de kısa sürüyor.

Daha da kötüsü, somut
gerçeklerin değiştirilerek veya olmayan bir şeyi varmış gibi göstererek

yapılan “bilgilendirmeler” yapılıyor.

İşte bunlar
anlatılan her şeye karşı güven duymayan, şüpheci, inancını kaybetmiş
bireylerden oluşan bir toplum yaratıyor.

Mesela “İlk
yerli ve milli uçağımızın göklerde”
olduğuna dair müjdeyi alalı yıllar
oldu. Ama bırakın göklerde uçak uçurmayı daha yollarda yerli otomobil
yürütemedik.

******************************

Rockefeller’in pembe gazetesi ve Yandaş Medya

Dünyanın gelmiş
geçmiş en zengin adamı olarak bilinen petrol, çelik ve banka imparatoru John
Davison Rockefeller 98 yaşında iken ölmüş. Ölmeden önce, baba Rockefeller’in ölüm
döşeğinde üzülmemesi, mutlu olması için, oğullarının talimatıyla tek nüsha
olarak bir gazete çıkarılır.

Her gün
tasarımıyla, yazarlarıyla, magazini ve haberleriyle sahici, fakat bir adet
basılan bu gazetenin her bölümüne Baba Rockefeller’i mutlu edecek haberler ve
yorumlar serpiştirilirmiş.

Böylece her sabah
gazetesini okuyan Rockefeller ölünceye kadar mutlu olmuş.

Baba Rockefeller
günümüzde hasta olsaydı oğullarının işi çok zor olacaktı. Çünkü adamcağızın
seyredeceği TV kanallarını da pembeleştirmek gerekecekti. Hadi
onu da yaptılar sosyal medyayı pembe yapmanın imkânı yoktu.

İyi ki insanlık
tarihinin bu en zengin adamı 1937’de ölmüş. Yoksa o da ömrünün son demlerini
mutsuz geçirebilirdi.

****

Şimdi Türkiye’de
yandaş basın (medya) büyük ölçüde “pembe gazete” gibi. Sadece saray
ahalisini değil, biz sade vatandaşları da mutlu etmek için çabalıyorlar.
Hoşumuza gidecek yalan haberler üretiyorlar.

Fakat ah o münafık
ve mendebur birkaç gazeteyle TV kanalı ve sosyal medya denilen muzır
haberleşme alanı yok mu?

O güzelim
haberlerin gerçek olmadığını anlamamız uzun sürmüyor. Çünkü milyonlarca insanın
yaşlı ve hasta Rockefeller gibi izole bir hayat yaşaması mümkün değil.

Hatta bu imkân
daha 1945’e doğru yok olmaya başlamıştı. Dünyanın en müthiş propaganda gücüne
sahip Hitler Almanya’sında bile gerçekleri örtmek kolay olmamıştı.

“Nazi
Almanya’sında, daha savaşın ilk günü olan 1 Eylül 1939’da, düşman radyosu
dinlerken yakalananların ömür boyu kürek cezasına mahkûm olacakları
ilan
edilmişti.”

Ancak “Almanların Stalingrad’ta
Şubat 1943’teki feci yenilgisinden sonra, Nazi propagandacıları için savaş
konusunda halk desteğini korumak iyice zorlaştı. Almanların resmî haberleri
gerçeklerle bağdaştırabilmesi gittikçe zorlaşıyordu ve çoğu kişi doğru bilgi
edinmek için yabancı (düşman) radyo yayınlarını dinliyordu
. Sinemaya
gidenler aşikâr bir propaganda olan haber filmlerini reddetmeye başlıyordu.”

2020 yılı Türkiye
ve dünyasında sırf propaganda gücüyle iktidarda kalmak mümkün değildir.
Milyonlarca dolar
harcar gazeteler, TV’ler satın alabilirsiniz. Ama okuyan, seyreden ve inanan
kalmaz. Yaygın medyadan kovulan gazetecilerin, evindeki odasından çektiği,
Youtube videoları kadar bile izlenmez.

Gerçeklerin bir
gün mutlaka ortaya çıktıklarını biliyoruz. Propaganda ile bir süre kitleler
gerçeklerden koparılabilir. Ama
bu süre çok uzun olamaz.

Gerçeği örtmek
veya yanlış bilgi üretmek için harcanan çaba ve enerjinin, olumsuzlukları
düzeltmek için harcanması daha doğru olacaktır. 

Siyasette Melezleşme!

Yeni
sistemin bir gereği olarak takdim edilen ittifaklar ve ittifak partilerinin
kendi ideolojik-fikri hususiyetlerini anlamsızlaştırdığı bir siyasal gerçeklik
olarak önümüzde durmaktadır.

Sorumuz,
fikirsiz bir iktidar veya muhalefet olur mu, sorusudur.

Buna cevap
olarak da, Türkiye’de bir takım iç ve dış güçler tarafından siyasetin
melezleşmesi arzulanıyorsa, fikirsiz iktidar da olur, muhalefette olur
diyebiliriz. Çünkü siyasi hayatımızdaki gelişmeler bize bunu göstermektedir.

Melezleşme
botanik ve zooloji bilimine ait bir kavram. Küreselleşme odaklı çalışmalarda
sosyal bilimciler kültürel melezleşmeye, çalışmalarında atıf yapıyorlar. Bu
küreselleşmenin etkilerine sıcak bakanların sahiplendiği bir kültürel
melezleşmedir.

Bizim
fikirlerinize göre post modernleşme kavramı olarak melezleşme, milli kültürleri
ve kadim gelenekleri tahrip edici bir yaklaşımdır ve sadece kültürle sınırlı
değildir.

Siyasete de
sirayet eden melezleşme, yayılma özelliği gösteren ve karşısında durulması gereken
bir olgudur. Siyasette melezleşme derken farklı siyasi fikirlere sahip, farklı
ideolojik eksenli siyasi yapıların eklemleşerek bulanıklaştığı, fikirlerin ve
değerlerin geri plana atıldığı ittifaklar içinde eritildiği bir süreci
kastediyoruz.

Dünyaya
bakışları, ideolojileri, eğilimleri, sosyolojik tabanları birbirinden farklı
partilerin ittifaklar adı altında birlikte hareket etmeye zorlanması, sistemin
siyasi yapıları buna mecbur bırakması siyasette de melezleşmeye işaret ettiğini
düşünüyoruz.

Siyasetin
melezleştirilmesi süreci, siyasi yapıları iç içe geçirirken onları var eden
fikirleri de buharlaştırıyor. Siyasi yapılar, ittifak dayatmaları içinde
karışıp, kaynaşıyor ve özlerinden uzaklaşıyor. Siyasi melezleşme partilerin
yapısını, işleyişlerini, fikirlerini ve ideolojilerini dönüştürürken siyasi
kimlikleri de eritiyor.

Siyasi
kimlikler bulanıklaşıyor, silikleşiyor…

İdeolojiler,
kadrolar, parti programları önemini kaybediyor.

Siyasi
söylemlerin içi boşalırken siyasi gruplar işlevsizleşiyor…

Siyasi
kimlikler ve yapılar zıt kimlik ve yapılarla bir araya getirilmeye zorlanarak
kaynaştırılıyor, yeni siyasi melez kimlikler oluşturuluyor.

Zıt siyasi
kimlikler arasında kurulan siyasal etkileşim ve ortak mücadele ruhu zıtlıkları
törpülerken savunulan fikirler esnetiliyor, kimlikler kimliksizliğe
sürükleniyor.

Siyasi
yapılar içinde bulundukları ittifakın uyumu adına inanmadığı değerleri,
politikaları, uygulamaları savunmak durumunda kalıyor.

Dolayısıyla
melezleşen siyaset; bir milliyetçi ile bir ümmetçiyi, bir sosyal demokrat ile
milliyetçiyi, bir Atatürkçü ile bölücüyü aynı ittifak da
işlevselleştirebiliyor.

Siyasal
kültürler, kimlikler, yapılar birbirleri ile o kadar yakınlaşıyor ki kim neyi
hangi orijinal fikir ve ideolojiyi savunuyor anlaşılamıyor.

Siyasetin
farklı desenleri aynı ittifaklarda birleştirilirken ittifaklar kendi içlerinde
parçalı yapılara dönüştürülüyor.

Siyasette
melezleşme köklü siyasi yapıların söylem ve politikalarını etkileyip
değiştirirken siyasi kimliklerin dönüşümünü de hızlandıran bir işlev görüyor.

Birbirine
zıt siyasal yapıların birbirine yakınlaştırılması, siyasal kimliklerin
silikleşip buharlaştırırken, siyasal kimliklerin sahip olduğu ayırıcı
niteliklerin kaybolmasını da sağlıyor.

Siyasal
yapıların ayırıcı niteliklerinin kaybolması, siyasal kimliklerin diğer
kimlikler içinde erime ihtimalini de gündeme taşıyor.

Köklü bir
geçmişin sonucunda oluşan siyasi kimlikler; melezleşmenin getirdiği değiştirici
ve öğütücü yapı ile aşınırken bizatihi melezliğin kendisi bir siyasi kimlik
haline dönüşüyor.

Köklü
siyasal yapılar değişime uğrarken, zıtların ittifaklarından yeni bir siyasi
kültür oluşuyor.

Bu dönüşüm
partilerin; ideolojileri ve savunduğu fikirler ile değil ittifak içindeki
uyumları, ittifak bileşenleri üzerinde mutabakatı ve yeni sistemin kaynak
paylaşımlarındaki uyumu ile ortaya çıkışına neden oluyor…

Ben bu
yazıyı, Müjdat Öztürk ve Sinan Baykent’in kaleme aldığı köşe yazılarından
alıntılar yaparak ve fikirlerimi ekleyerek yazdım. Kıymetli yazarlara fikirleri
ile önümüzü aydınlattıkları için teşekkür ederim…

Yukarıda
izah edilen sebeplerle siyasetteki bu melezleşmeye karşıyım… Kendi özgün
fikirlerimiz ve duruşumuz ile Türk Milletinin hizmetine talip olmanın tek doğru
olduğunu düşünüyorum… Bizi biz olmaktan çıkaracak tüm yaklaşımlara
karşıyım… Bu nedenle; akıl, fikir, bilgi ve tecrübe ile her türlü
melezleşmeyi engelleyerek biz olarak kalmayı başarmamız gerekiyor…

Öyle Bir Kur’an ki,

     Öyle bir Kur’an ki, öyle hakikatli / gerçek bir halâvet / tatlılık
göstermiş ki, en tatlı bir şeyden bile usandıran çok tekrar; Kur’an’ı tilâvet
edenler / usûlüne uygun olarak okuyanları asla usandırmıyor. Bırakın
usandırmayı; kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tilâvetin / okumanın
tekrarı; halâvetini / tatlılığını ziyadeleştirdiği / artırdığı, eski zamandan
beri herkesçe  tasdik  olunmuş. Hatta bu husus, darbımesel / ata
sözü olarak bir vecize gibi söylenir olmuştur.

    
Öyle bir Kur’an ki, öyle bir tazelik, şebabet / gençlik ve garabet
göstermiş, öyle hayretlere gark edip düşürmüştür ki, on dört asır yaşadığı ve
herkesin eline kolayca girdiği halde, şimdi nâzil olmuş / inmiş gibi tazeliğini
ve canlılığını muhafaza edip koruyor.

    
Öyle bir Kur’an ki, her asır kendine hitap ediyor / sesleniyor gibi bir
yenilikte görmüş. Her ilim adamı ondan her zaman istifade etmek / faydalanmak
imkânını bulmuş. Her zaman yanlarında bulundurmuşlar. İfade / anlatım üslûbuna
/ şekline ittiba edip / tâbi olmuşlar. Kur’an’ın iktida ettikleri / uydukları o
üslûb ve anlatımındaki ve beyanındaki garip ve şaşırtıcı tarzı, aynen muhafaza
edip / koruduğunu görmüşler.

    
Öyle bir Kur’an ki, bir cenahı / bir kanadı mazide / geçmişte. Bir
cenahı / bir kanadı müstakbel / gelecek zamanda. Kökü, eski peygamberlerin
ittifaklı / fikir birliği içinde oldukları hakikatleri içermekte. Onları tasdik
edip, doğruluklarını teyit ve kabul etmekte.   

    
Öyle bir Kur’an ki, evliya / veliler, Allah dostları ve asfiya /
safiyet, kemalât ve takva sahibi olan zatlar / şahıslar ondan hayat dersleri
almışlar. Edindikleri semere / netice ve sonuçları O’na borçlu olduklarını
bilmişler. Tekemmül / olgunlaşma ve gelişmelerin Kur’an sayesinde hayat
bulduğunu anlamışlar.

    
Velâyet / Velilik sahipleri, Allah dostlarının bütün hak tarikatları /
manevi yolları ve İslâmiyetin bütün hakikatli ilimleri; Kur’an’ın ayn-ı hak /
gerçeğin ta kendisi ve mecma-i hakikat / gerçeklerin toplandığı yer olduğunda,
ittifak hâlinde / görüş birliği içinde bir durum arzetmeleri.

    
Evet öyle bir Kur’an ki, bizzat içinde bulundurdukları; O’nun misilsiz /
benzersiz bir harika olduğuna şahadet / şahitlik ve tanıklık ederler.

    
Öyle bir Kur’an ki, altı ciheti / yönü nuranîdir / nurlu, ışıklı ve
aydınlıktır. Bu da onun sıdk / doğruluk ve hakkaniyetini / hak ve adalete
uygunluğunu gösterir.

    
Evet altında hüccet ve bürhan / delil ve kanıt direkleri. 

    
Üstünde Sikke-i i’caz / mucizelik sikkesi / benzerinin yapılamıyacağının
acizlik damgası.

    
Önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn / dünya ve âhiret mutluluğu veren
hediyeler.

    
Arkasında nokta-i istinadı / dayanak noktası vahy-i semavî / Allah
tarafından peygambere melekle gelen vahiy denen Tanrı buyruğunun hakikat ve
gerçekleri.

    
Sağında hadsiz / sınırsız ukul-i müstakimenin / doğru yolda giden
akılların deliller ile tasdikleri / doğrulamaları.

    
Solunda selim / sağlam, kusursuz kalplerin ve içinde iyiyi kötüden
ayırabilen manevi his yani temiz vicdan sahibi insanların; ciddî itminanları /
kararlılıkları ve Kur’an’ın çekim atmosferine incizapları / samimî bir şekilde,
kendi ihtiyar ve istekleriyle kapılarak dâhil olmaları ve girip teslimiyet
göstermeleri.

    
Bütün bunlar Kur’an’ın fevkalâde / olağanüstü  harika, metin / sağlam, hücum edilmez bir
kal’a-i semaviye-i arziye / arzın semaya ait kalesi olduğunu ispat eder /
kanıtlarıyla ortaya koyar.

    
İşte altı makam dahi, onun ayn-ı hak / gerçeğin ta kendisi, sadık /
doğru olduğunu, beşer / insan kelâmı / sözü olmadığını, asla yanlışı
bulunmadığını imza eder.

    
Başta bu kâinatta / evrende daima güzelliği izhar / meydana çıkaran,
iyiliği ve doğruluğu himaye eden, sahtekârları ve müfterileri / iftira atanları
imha eden, ortadan kaldırma âdetini bir düstur-i faaliyet / çalışma prensibi
edinen bu kâinatın Mutasarrıfı / Tasarruf edeni, kullanma hakkı ve salahiyeti
bulunanı. Yani Yüce Allah; o Kur’an’a âlemde en makbul, en yüksek, en hâkimane
/ hikmetli bir şekilde bir makam-ı hürmet / saygı makamı ve bir mertebe-i
muvaffakıyet / başarı makamı vermiş, onu tasdik etmiş ve onaylamıştır. 

    
İslâmiyetin menbaı / kaynağı ve Kur’an’ın tercümanı olan Zât’ın / azamet
ve ululuk sahibi kişinin, yani Hz. Muhammed’in herkesten ziyade ona itikat edip
inanması. O’na ihtiramı / saygı göstermesi. Nüzulü / inmesi zamanında, uyku
gibi bir vaziyet-i nâimanede / uyur gibi vaziyet ve durumda bulunduğu halde,
sair / diğer kelam / lâfız ve sözlerin ona yetişememesi. Bir derece
benzememesi. 

    
Ümmiyeti / ümmi oluşuyla beraber; geçmiş ve gelecek hakikî / gerçek
hâdisat-ı kevniyeyi / yaratılışa ve oluşa ait olayları gaybiyane / gaybî
şekilde, Kur’an ile tereddütsüz ve itminan / inanç ve kararlılık ile beyan
etmesi; istifade ettiği / yararlandığı Kur’an’ın Hak Kelâm olduğunun en büyük
göstergesi.

      Çok dikkatli gözlerin bakışları ile
anlaşılır ki, hiçbir hile / desise, hiçbir yanlış vaziyeti / durumu görülmeyen
o Tercüman / Kur’an’ı bize aktaran o çevirici Zât / Hz. Muhammed; bütün
kuvvetiyle Kur’an’ın her bir hükmünü büyük bir imanla tasdik etmiş. Hiçbir şey
onu sarsmamış. O Zat!ın bütün bu hâl ve tavırları; Kur’an’ın semavî / İlahî,
hakkaniyetli / hak ve adalete uygun ve sonsuz merhamet sahibi ve her şeyi
yoktan yaratan Hâlık-ı Rahîm’in mübarek kelâmı / sözü olduğunu belirtiyor,
belgeliyor.