24.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 445

Okul – Öğrenci – Kitap

0

     Kur’an’ı yüzünden
/ Arapça aslından okuyoruz. Kur’an’ı seviyor, sayıyor, başımız üstünde tutuyor,
yükseltiyor, yüceltiyor, sarıp sarmalıyor, âdeta koyacak yer bulamıyoruz.

     Kâğıda yazıldığı
için, ona hürmeten yerde herhangi bir kâğıt görsek; aynı zamanda öğrenmenin
vasıta ve aracı olduğu için, ayak altında kalmasın, ezilmesin diye kaldırıyor,
çiğnenmeyecek, emniyetli / güvenli bir yere koyuyoruz.

     Böyleyken aynı
titizliği, onu anlamakta yeteri kadar göstermiyor, sebepsiz bir bigânelik / ona
karşı, kasıtsız bir ilgisizlik içinde kalıyor. Üstelik bu bizi hiç mi hiç
rahatsız etmiyor!

     Elbette yüzünden
aslını okumalıyız. Çünkü onun yerini hiçbir şey tutamaz. Şüphesiz bu Arapça
bilmek demek değil. Harflerin harekesi / ses doğrultuları olduğu için, okunuş
kolayca sağlanmış oluyor. Ve tabii tadına doyulmuyor. Çünkü Kur’an’ı yüzünden
hakkını vererek okumak, bir bakıma Tanrı ile konuşmak sayılır. Evrenin Yaratanı
ile konuşmanın lezzet ve zevkine ise payan / son yoktur.   

      Kaldı ki, Türkçe
okuma – yazması olan biri, on – onbeş gün içinde, Elif – Ba kitapçığı ile
Kur’an’ı Arapça aslından okumayı, kendi başına kolayca başarabilir. Tabii
tecvidi /  Kur’an’ın doğru okunmasını
sağlayan bilim için, ayrıca bir din hocasından da istifade edip yararlanırsa
çok daha iyi olur. Kulağa güzel bir ses ziyafeti çekme imkânını da bulur.

     Evet Kur’an’ı
okuyoruz. Okumalıyız. Ama niçin anlamış da olmayalım? Elbette bu ihmalde kasıt
yok. Sadece şuursuz ve düşüncesiz bir hâl sergiliyoruz o kadar. Buna,
“İstemiyoruz!” denilmez ama, niçin neden dolayı aklımıza gelmiyor? Diye
sormalıyız bir kez. Emin olun hak verir bu soruya düşünen herkes.

     Elbette hiç okuyan
yok değil. Fakat bunun yaygınlaşması, artarak çoğalması için ne yapılması
gerektiği de iyice düşünülmeli. Bu hususta titreyip kendimize gelmeliyiz be
dostlar!

     Acaba, bize gelen
bir mektubu, açıp okumadan bir kenara koyar mıyız? Okumaz mıyız? Hiç olmazsa
birine okutmamız gerekmez mi?

     Hayat bir okul.
Hayat okulunun hepimiz talebe ve öğrencileriyiz. Hayat okulsa, bir öğretmeni
olsa gerek. Okunacak bir kitabı bulunsa gerek. Evet değerli okur! Hepimiz hayat
okulunun birer tabii öğrencisiyiz. Kitabımız Kur’an. Öğretmenimiz Hz. Muhammed.
Kur’an ise okulumuzun müfredat / öğretim programı.

     Başöğretmen Hz.
Muhammed’e Kur’an 23 yıl hocalık etmiş. O’nun mânevî mimarı olmuş.

     Dersini Kur’an’dan
alan Hz. Muhammed’den hepimiz dersimizi almaya çalışmalı. Açıklamalarına kulak
vermeli. İlk talebesi Hz. Muhammed olan Kur’an’ın, hepimiz talebesi olmalı.
Zaten talebesi değil miyiz be dostlar! 
Fakat bunun farkında olmalıyız. Zaten hepimiz kayıtlıyız hayat okuluna.
Hepimizin eline Kur’an denen okuma kitabı verilmiş. Açıklamalarını 23 yıllık
kudsî / kutsal görevi sırasında Hz. Muhammed yapmış. Böylece biz Müslümanlara
sönmez bir meş’ale / ışık bırakmış.  

     Kur’an öyle bir
kitap ki aziz okur! 23 yılda inmesi tamamlanmış, Hz. Muhammed’e bu zaman
zarfında verilmesi gereken her şey verilmiş, öğretilmiş.

     Fakat öyle bir
Kitap ki, zaman ilerledikçe Kur’an gençleşmekte; dünün olduğu gibi bugünün ve
yarının da sönmez, bitmez, tükenmez bir ilim irfan, yol yordam kaynağı olduğunu
dünya âleme göstermekte.

     Zamanın geçmesiyle
o, tam tersine eskiyeceği yerde tazelenmekte, yenilenmekte her asrın her zaman
rehberi, önderi olduğunu ispat etmekte, kanıtlamakta.

     Bu hâliyle Kur’an
23 yılda inmiş. Fakat mânâsı ile Kıyamete kadar inmeye devam edecek olan bir
şaheser ne kelime, eşi benzeri asla olamıyacak; bilinenler karşısında
bilinmeyen / meçhul tarafları hep kalacak olan, alttan alta kaynayan bir pınar.

     Hani kuyu, suyu
alınıp çekildikçe, dibinden nasıl kaynar ve hiç suyu alınmamış, hiç suyu eksilmemiş
bir durum arzederse, Kur’an da anlaşıldıkça yine bâkir kalır, anlaşılacak daha
çok şeyi, hiç bitmeyecek tarafları olduğunu bizlere lisanı hâlle söyler.
Böylece biz Müslümanları şaşırtmaya, heyecanlandırmaya Kıyamete kadar devam
eder.

     Kur’an’a karşı
bitmeyen bir bağlılık, gittikçe artan bir sevgi seli ile,

     Onunla
yolculuğumuz ilelebet / süresiz olarak devam edecek be dostlar!

     Çünkü Kur’an ezelî
ve ebedî olan Allah’ın ezelî ve ebedî bir kelâmı, sözü.

     Kısaca demek
lâzımsa, Allah ezelî ve ebedî olduğu için, kelamı olan Kur’an da ezelî ve
ebedî.

     Allah, kendi
ifadesiyle; iki eliyle, özene bezene yarattığı insanı da,

     Kendisiyle beraber
ebedî ve sonsuz kılmış.

     Öyle ise ne gam be
dostlar?

     Evet Allah ebedî
kıldığı için insan ebedî.

     Bunu kâinatın
Yaratanı Ulu Allah dedi.  

Tarihi Olayları Tahrif Etmek

Bazı liderler nedendir bilinmez
ama tarihi olayları tahrif edip çarpıtmak için sanki özel çaba sarf ederler. Bu
eskiden olduğu gibi günümüzde de ne yazık ki devam ediyor.

Sanıyorum 2012 yılının Nisan
ayında zamanın Başbakanı gurup konuşmasında elinde Cumhuriyet gazetesini
sallayarak: “İşte CHP zihniyeti bu,
camiyi bakın nasıl ahıra çevirmişler, hem de kendi gazeteleri Cumhuriyet yazıyor
.”

Evet, 20 Nisan 1936 tarihli
Cumhuriyet gazetesi böyle bir haber yazıyordu ama bahsedilen haberin içeriği
tamamen ters-yüz edilerek veriliyordu.

Gazetede yazan olay haberin
Başlığı: “Bu ne insafsızlık,
Seferihisar’da tarihi cami ahır yapılmış

Ve yazının devamı: “Seferihisar’ın Hereke Köyü’nde bir cami
tahrip edilmiş ve ahır haline getirilmiştir. Müze müdürü, tahkikat yapmıştır.
Verdiği malumata göre, kütüphane ve medresesi vardır. Kütüphanesinden eser
kalmamıştır. Evren oğullarından Kasım tarafından inşa ettirilmiştir. Üstündeki
Arapça yazıya göre, 641 yıllık olduğu anlaşılmıştır. Osmanlı-Türk stilindedir.
Tahribata rağmen, geriye kalan kısmı muhafaza edilirse, kıymettir.

Evet, cami ahır yapılmış ama
camiyi ahır yapanlar kurtuluş savaşından önce İzmir’i işgal eden Yunan
askerleri. İşte o günkü Cumhuriyet gazetesi, Yunan askerinin kutsal mekâna
yaptığı saygısızlığı dile getiriyor.

İzmir depremi sonrasında yapılan
konuşma ve verilen demeçlerde yine tarihe şaşı bakanlarda, aynı çarpıtmayı
görüyoruz.

Canı yanmış millet perişan
vaziyette, bazı yanlış yapılan, ters giden işler var ve muhalefet sözcüleri acil
çözüm için bunları dile getiriyor.

 Vay sen misin bu eleştirileri yapan…

81 yıl geriye giden Cumhurbaşkanı
Erzincan depremini kastederek: “CHP
sözcüsünün dedesi de o zaman İçişleri Bakanı’ydı. Kalkıp da geriye bakıp neler
olmuş bunu sorgulama hassasiyetini göstermeyen bu zihniyet, kalkıyor bu yalan
yanlış ifadeleri kullanabiliyor
.”

Pes doğrusu.

CHP sözcüsü bugünkü Faik
Öztrak’ın dedesi Faik Öztrak, deprem anında bırakın içişleri bakanı olmayı
kabinede dahi yoktu. Deprem sırasındaki içişleri bakanı Refik Saydam’dı ve o da
vazifesini lâyığı ile yapmış olacak ki, bir ay sonra yeni kurulan hükümetin
başbakanı olacaktı. Faik Öztrak ise depremden sonra kurulan hükümetin yeni
içişleri bakanıydı.

27 Aralık 1939 Erzincan
depremiyle bugünkü İzmir depreminin kısa bir kıyaslamasını yapacak olursak;
ulaşım ağı olarak tek demiryolu var o da depremden büyük hasar görmüş, bugünkü
gibi cep telefonu yok, telefon telgraf altyapısı çökmüş deprem bölgesiyle
irtibat tamamen kesik. Ama bölgeden gelen haberler çok vahim, Erzincan yerle
bir olmuş, enkaz altında kaç kişi var bilinmiyor.

O günkü memleketin şartlarında
dahi hemen yurt genelinde bir kampanya başlatılıp, dolar karşısında Türk Lirası
karşılığı 1. 8 iken bölgeye yedi milyon acil yardım gönderiliyor. Bu gün bir
dolar karşılığı 7.65 olmasına rağmen İzmir’e sekiz milyon acil yardım ve destek
parası gönderildi. Kıyaslamaya bakar mısınız? O günün şartlarında bu günkü AKUT,
AFAT gibi kuruluşlar yok, iş makineleri yok, arama kurtarma çalışmalarına
hapishaneler boşaltıldı, enkaz altındakileri kazma küreklerle mahkûmlar
çıkardı.

Geçmişe laf söylerken biraz
insaflı davranıp bunların da göz önüne alınması gerekiyor. Aksi takdirde hem
ecdada vefasızlık yapmış olursunuz, hem de inandırıcılığınızı kaybedersiniz.

Sağlıklı kalın.

Kur’an – Nâme

0

Kur’an, mucizeler kaynağı ve mahzeni.

     Kur’an, Hz.
Muhammed’in en büyük mucizesi / en büyük edip, edebiyatçı,

     En ünlü yazar ve
şairlerin; benzerini yapmakta acze düştükleri eşsiz bir şaheser.

     Kur’an, mucizevî
üslûbu ile her şeyi yerli yerince açıklıyor.

     Kur’an, her şeyin
arka plânını, var ediliş hikmet ve gayesini, zahir perdesi arkasında,

     Zımnen / dolaylı
bir şekilde ortaya koyuyor, koymuş bulunuyor.

     Kur’an, esrar, sır
ve gizlerin içinde toplandığı bir mecmua.

     Mahfuz / korunmuş,
teyit edilen / doğrulanmış,

     İlâhî, mukaddes mi
mukaddes / kutsal mı kutsal, harikalar harikası, muhteşem / ihtişamlı,

     Çok görkemli,
müessir mi müessir / etkili mi etkili bir şaheserler şaheseri.

     Kur’an, geçmişi /
dünü, hâli / günü ve geleceği / yarını aydınlatıyor.

     Zamanüstü,
insanüstü, tabiatüstü pırıl pırıl, aydınlık mı aydınlık, nur topu gibi,

     Asır ve yüzyılların
enderi, nadirler nadiri bir kitap.

     Kur’an, her şeye,
herkese edilen bir hitap.

     Kur’an, madde ve
mânâyı ihtiva eden / içeren, kutsî bir kap.

     Kur’an, vasfında
kalemlerin yetersiz kaldığı,

     Sükûtiyle ikrar ve
onayını belirttiği,

     Kâinat mümessili /
evren temsilcisi,

     Tüm varlığın
kendisinde dile geldiği,

     Âlemlerin
Rabbinin, varlığa verdiği değer ve kıymetin;

     Müşahhas / somut
belgesi.

     Kâinatın renkli,
konuşkan resmigeçidi.

     Kur’an’ın
beyanları / açıklamaları, yıldızlar gibi ziynetli / süslü.

     Semavat / semalar
/ gökler ve zemin / yer gibi,

     Haşmetli /
ihtişamlı ve heybetli.

     Melekler gibi
sevimli.

     Dünyada yavrulara
rahmet / Allahın kullarını esirgemesi,

     Onlara acıyıp
bağışlaması gibi,

     Şefkatli / sevecen ve esirgeyici.

     Ahirette Cennet
gibi güzel.

     Kur’an, sual ve
cevap mahalli / yeri olan aklın;

     Yol gösterici
ışığı.

     Kur’an, sevmek,
nefret etmek mahalli / yeri olan kalbin;

     Tercih edeceği /
seçeceği şıkların hangisi olması lâzım geldiği hususunda,

     Yol gösterici bir
müşavir / bir danışman.

     Kur’an, cemaat ve
topluluktan hayatını alan içtimaî / sosyal hayat ve medeniyetin;

     Hayatını
zehirleyen ve bozan tehlikeli durumlardan toplumu muhafaza edip, koruyor.

     Kur’an, iyiyi
kötüden ayırt etmeye yardımcı ve ahlâkî duygu olan vicdanın;

     Doğru, iyi ve
güzel olan hayırlı yolu seçmesinde rehberlik ediyor.

     Kur’an’ın beyanı,
su gibi akıyor.

     Yıldızlar gibi
parlıyor.

     Kalbe çeşitli
meyveler gibi, hem lezzet, hem zevk veriyor.

     Hem de mânen rızık
oluyor.

     Kur’an, Resul’e
der: “Sen Resul / Elçisin. Çünkü, senin elinde Kur’an var. Kur’an ise haktır.

     Hakkın kelâmıdır.
Çünkü içinde hakiki hikmet /

     Her şeyin mânâ,
gaye, fayda ve yararını gösteren;

     Bir pusula, manevî
bir gösterici var.

     Üstünde i’caz
sikkesi / mucize oluşunun işareti var.”

Kabile Devleti Gibi

Merkez Bankası Başkanının
görevden alınması
ve arkasından ekonomiden sorumlu Damat Bakanın
istifası
sürecinde yaşananlar binlerce yıllık devlet tecrübesi ve
gelenekleri olan bir ülkeye yakışmadı.

16 ay önce, önceki
Başkan “söz dinlemediği için görevden alınmıştı.” Soyadı gibi
“Uysal” olan Merkez Bankası Başkanı atandıktan sonra kendisine ne denildiyse
yapmıştı. Ekonomiden anlayan herkesin ciddi faiz artırımı gerektiğini söylediği
zamanlarda dahi faizleri artırmadı, hatta düşürdü.

Çünkü “söz
dinlemezse”
gideceğini biliyordu ve Cumhurbaşkanının “faiz
enflasyonun sebebidir”
tezi gereğince eli kolu bağlanmıştı.

Hem enflasyonu
ve hem de faizi birlikte düşük tutma çabası boşa gitti. Hazine’nin 100
milyar doları kurlar artmasın diye harcandı ama yine de döviz ve altın
fiyatları karşısında TL’nin değeri serbest düşüşe geçti. Enflasyon
coştu.

Cumhurbaşkanı ve
AKP Genel Başkanı, Saray’dan çıkıp parti kongreleri için gittiği, yurtiçi
gezilerinde “açız” diyen, “evimize ekmek götüremiyoruz” diyen
vatandaşlarımızı gördü.

Cumhurbaşkanı, ekonominin
direksiyonundaki Maliye ve Hazine Bakanı damat Berat Albayrak’a sormadan,
T.C. Merkez Bankası Başkanını görevden aldı.  Bakanın hiç istemediği birini TCMB Başkanı
yaptı.

Bu görev için
düşünülen bazı saygın ekonomistler bağımsız çalışamayacakları düşüncesiyle
kendilerine yapılan TCMB Başkanlığı teklifini kabul etmemişler. Yeni atanan
TCMB Başkanı Naci Ağbal siyasi bir kimlik. Merkez Bankası
geleneğinden gelmeyen
mühendis kökenli eski bir bürokrat ve Maliye
Bakanlığı yapmış bir siyasetçi.

Damat Bakan, kayınpederi ile
görüşmek çabaları netice vermeyince, Instagram’dan istifasını duyurdu. Çünkü
bu türlü siyasi bildiriler için kullanılan Twitter hesabı kapatılmıştı. (Bakanın
Twitter hesabını kim kapattı, kimin talimatıyla kapatıldı, eski paylaşımlar
neden silindi henüz öğrenemedik.)

Bakan siyasi
mesajlar için alışık olunmayan bir mecrayı, Instagram’ı kullandı.

Instagram
Instagram olalı böyle bir paylaşım görmemişti.

Türk devletleri
tarihinde de böyle bir istifa süreci yaşanmamıştı.

******************************

Bakanın İstifa Sürecinde
Tuhaflıklar

*        
İstifa devlet geleneğimize hiç uymayan bir yöntemle
açıklandı. Normal olarak Cumhurbaşkanına verilen bir dilekçe ve/veya bir basın
toplantısı ile açıklanması gerekirdi.

*        
Instagram’dan mesajını yayımlayan Bakan kayıplara
karışmış ve kimse kendisine ulaşamıyordu. Bu satırların yazıldığı saatlerde halâ
hiçbir muhabirin müstafi Bakana ulaşamamış olması ilginçti.

*        
Ekonominin kaptanının istifası konusunda Cumhurbaşkanlığından
da 27 saat boyunca bir açıklama yapılmadı, bu süre içinde yerine Bakan
atanmadı.

*        
27 saat boyunca Türkiye’de bulunan 1780 TV kanalından
sadece 5 tanesi
bu haberi verebildi. Devletin Anadolu Ajansı
Cumhurbaşkanlığından talimat beklediği için haberi yazamadı. Seçimlerde oy
sayımının kritik süreçlerinde uzun süre bilgi vermeyi kestiği gibi davrandı. Bu
beş kanal ve sosyal medya dışındaki yayınları izleyenler 27 saat boyunca böyle
önemli bir gelişme olduğundan haberdar olamadılar.

*        
Türkiye’de bağımsız ve tarafsız medyanın bir elin
parmaklarını geçmediğini, “yaygın medya” ve “yandaş medya” denilen
kurumlarda gerçek gazetecilik yapılamadığını utanç verici bir şekilde tekrar
öğrendik.

*        
İstifa” açıklandığında herkes sosyal medya,
yurtdışı kanallar ve beş TV kanalındaki yayınlardan duymuş, doğruluğunu
soruşturuyordu. Resmî açıklamadaki “Bakanın görevden af talebinin kabul
edildiği”
ibaresi hemen TV kanallarında “istifa” kelimesinin yerine
monte edildi. Oysaki Instagram’ da yayımlanan istifa duyurusunda “görevden
af
talebi” yoktu.

*        
Hazine ve Maliye Bakanlığı’na atanması hem yeni bakan Lütfü
Elvan için
ve hem de kamuoyu için sürpriz oldu.

*        
Müstafi bakan halen kayıp olduğundan yeni bakan devir
teslim töreni yapılamadan görevine başladı.

Türkiye bu olayla, “Cumhurbaşkanlığı
Sistemi” denilen modelle savrulduğumuz “tek adam yönetiminin” hangi
aşamasında olduğunu öğrendi.

Önceki yazımda “öngörülemeyen
yönetim tarzı beka sorunudur”
demiştim. Öngörülemeyen ve güven vermeyen
bir yönetim tarzı
için ileride ders kitaplarına geçecek bir örnek yaşadık.

Bu tecrübe
gösterdi ki, yönetim tarzı değişmediği sürece, T.C. Merkez Bankası
Başkanının ve ekonomiden sorumlu bakanın kim olduğu önemli olmayacak,
akıbet
iç açıcı olmayacaktır.

******************************

Dil ve Üslup Sorunu

Damat Bakan Berat
Albayrak’ın istifa mesajının içeriği de dili ve üslubu
da sorunlu idi.

“Bakanlık görevime
sağlık sorunlarım nedeniyle devam edememe kararı aldım” diye dilbilgisi
kurallarına aykırı ifade ile başlayan bir metindi bu.

Sağlık sorunu olduğuna hiç
kimse inanmamış olmalı ki, üç dört gün geçti kimse “geçmiş olsun” demedi.
Bakanın ve Cumhurbaşkanının açıklamasındaki sağlık sorununun ne olduğu, halen
tedavi görüp görmediğine dair bir açıklama da yapılmadı. Genel kanaat bu
ifadenin bir “beyaz yalan” olduğu yönünde.

Üslubu “bu
metin bir devlet adamına ait olamaz”
dedirtti. Sırf bu yüzden “acaba hesabı
çalınmış olabilir mi?” kuşkusuna yol açtı.

Mesajda kendisini
göreve getiren Cumhurbaşkanına bir teşekkürü bile çok görmüştü.

Görevde kaldığı
sürede ciddi bir şekilde fakirleşen milletten de bir helallik
istememişti.

Bu kadar usul ve
adaba aykırı mesajın sonu “Allah sonumuzu hayreylesin” cümlesiyle
bitiyordu.

Devletin düştüğü
durumu gösteren en gerçekçi cümle buydu. Müstafi bakanla gerekçelerimiz farklı
olabilir ama ben de aynı dilek ve endişeyi paylaşıyorum.

Tekraren: “Er Ya da Geç Atatürk’e Varacaksınız”

(9 yıl önce yazdığımız yazıyı gününü
önemine ve haftanın anlamına binaen tekrar paylaşıyoruz)

 

            Kartvizitimizdeki sıfatlardan biri de tarihçilik. Biraz gezdik, okuduk, yazdık. Genelde de moda / hâkim
kanaate rağmen doğruyu, yalnızca doğru bildiğimizi seslendirdik bir ömür. Zira
doğru tek hakikattir.

            Afrasya kitabımızda Türklerdeki devlet
kurma kudretini 380 küsur misalle
verdik. Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16
büyük devleti / imparatorluk adedini bile Türk’ün
teşkilatlanma sayısı 24
’e yükselttik.

            Bakınca
tarihe 5 bin yıllık bir film şeridi
gözümün önünden geçer. Biraz hüzün hissederim, çokça da sürur. En büyük hüznüm ise Türkiye Cumhuriyeti ile
onun kurucusunun üvey evlât muamelesi görmesidir.

            Hani
bazen istenmeyen çocuklar vardır; ya
kazara olmuşlardır ya da kaza dışı olmuşlardır. Ömürleri boyu
kendilerine çevrilen bakışlardaki manalara ve yüzlerdeki ifadelere katlanmak
durumundadırlar.

            Mustafa Kemal Atatürk’ü esaretten
kurtarıcılık
ve devlet kuruculuk cihetinden Kutluk Kağan’a, kültür ve medeniyet hamlesi yönünden Uygurlara, kalıcı sistem
oluşturuculuğu
bakımından da Mete
Han’a
benzetirim.

            Fakat
sahipsizlik noktasında onu benzetebileceğim bir tarihî şahsiyet
yoktur
. O kalabalıkların arasında yalnız
adamdı
, sonrasında da sevenleri arasında en az anlaşılandı. Sanki içinden
çıktığı millete birkaç boy büyüktü
.

            Putin’i dağılma sendromu yaşayan Ruslar için en büyük şans görürler. 2 dönem başkanlık, 2 dönem başbakanlık ve yine dönüşümlü başkanlık. Yani 20 yıl, 30 yıl diyorum.
Milletlerin kaderinde 15 yılın önemini
görmek isteyenler 1923 ile 1938 arasına baksınlar
.

            Osmanlı gibi bir koca çınardan sonra
gelmesi genç Türkiye fidanının suçu
değil. Kendi fukara ama zihni ihtişam esâtiriyle dolu millet yeni dönemde
kursağına sıcak aş girse de zihinsel mütevazılığa alışamadı
. AKP iktidarının sırrı da budur.

            Tayyip Erdoğan devletçiliğini ve
milliyetçiliğini ilan etti. CHP’lilere göre 6 okun 4’ü tamamlandı. Merhum Erbakan,
Atatürk için “Yaşasaydı Refahçı olurdu” derdi. Ben de diyorum ki Refah geleneği er ya da geç Atatürkçü
olacak
.

            Zira
tek yol; aklın yolu. Ve akıllı adamlar yani aklı rehber
edinenler, alışkanlıklarıyla
yaşayanlarca
tenkit edilmiştir. Cahiliyyenin
her çağa bakan bir tarafı ve her devrin
Ebu Cehil’i
vardır.

            Herkesin
çöktüğü bir demde dik durmak, herkesin umut kestiği bir hengâmede kazanmak,
herkesin imkânsız bulduklarını başarmak ve sonradan herkesin abartılı
iltifatlarını kaale almamak her kişinin harcı değil. Böylelerine lider deniliyor.

            MGV
ve NAO ekolü, 10 Kasımlardaki saygı
duruşu ve Atatürk büstü önündeki
törenlere kafayı takmıştı. Yazıcıoğlu
ve Erbakan rahmetli oldu; bu kez
onların resimleri toplantıların en önündeki boş koltuklardan, isimleri de
takipçilerinin her konuşmada dillerinden düşmez oldu.

            İkincileri anlıyorum da birinciye neden bu kadar insafsızsınız?
Diğerlerinin hizmeti vatan kurtarmak
ve sıfırdan bir devlet kurmakla
kıyaslanabilir mi? İş dine hizmetse ben yine Atatürk’ün hepsinden daha fazla emeği olduğu kanaatindeyim.

            Dizi
seyretme kabiliyetim yoktur ama isterseniz Muhteşem
Yüzyıl
dizisinin bir de İslâmî
açıdan inceleyin. Nasılsa Osmanlıyı
inceleyin desem yemez.

            Kar
– buz o kadar çok ve açılan iz o kadar derin ki gidecek başka yol gözükmüyor.
Bunun anlamını en iyi küresel sömürgenler
bilir.

            Ondan
Allah razı olsun.

Görünmeyen Elden Boş Koltuğa

0

Ekonomi
biliminin kuruculularından olan Adam Smith o meşhur “görünmeyen el” teorisinde
piyasayı görünmeyen bir elin düzenlediğini ifade eder. Elbette ki Smith’in
burada kast ettiği görünmeyen el metafizik bir varlık değildir. Smith burada
insanların piyasa koşullarına benzer tepkiler gösterdiklerini ve bu tepkilerin
piyasadaki arz/talep ve fiyat dengesini sağladığını ifade eder. Bu durum tıpkı
havalar soğuduğunda herkesin kalın giyinmeye başlaması veya yağmur yağmaya başladığında
şemsiyelerin ortaya çıkması gibi bir şeydir. Konut kredilerinde faiz oranları
düştüğünde konut satıcılarının sanki aralarında anlaşmışlar gibi konut
fiyatlarını yükseltmeleri yakın zamanda bu teoriye ilişkin yaşanmış en bilinen
örneklerdendir.

 

            Geçtiğimiz Pazar akşamı sosyal
medyaya ve muhalif bir iki kanala bomba gibi bir haber düştü. Hazine ve Maliye
Bakanı ve aynı zamanda Sayın Cumhurbaşkanının damadı Berat Albayrak’ın istifa
haberiydi bu. Böylesine önemli bir haber hükümete yakın medya kuruluşlarınca
hiç gündeme getirilmediği gibi 27 saat gibi uzunca bir süre resmi kurumlarca da
ne tasdik ne de inkâr şeklinde hiçbir açıklamaya konu olmadı.

 

            İlginçtir, Hazine ve Maliye
Bakanlığı koltuğunun boş kaldığı bu 27 saat içerisinde adeta bir mucize gerçekleşti.
Son bir yıldır dünyadaki bütün para birimleri karşısında değer kaybeden hele
hele son üç aydır özellikle Dolar ve Euro’dan dayak üstüne dayak yiyen bizim
Türk Lirası adeta şaha kalktı ve birkaç saat içinde %5 değer kazandı. Kur adeta
tepe taklak oldu. TL’deki bu ani değer artışı “boş koltuk daha iyi çalışıyor”
esprilerinin yapılmasına sebep oldu. Hatta bazı ekonomi kanallarında ekonomide
“boş koltuk teorisi” şeklinde yarı şaka yarı ciddi bir kavramın kullanılmaya
başladığına bizzat şahit oldum.

 

            Burada bir an için durup şu soruyu
soralım; boş koltuk teorisi gerçek olabilir mi? Yani bir organizasyon başında
bir yönetici olmadan daha başarılı hale gelebilir mi? Sonuçta, yapay zekânın
gelişmekte olduğu bir çağda yaşıyoruz ve artık insansız hava araçları (her ne
kadar şu an için insanlar tarafından uzaktan kumanda edilse de), sürücüsüz
otomobiller, kendi kendine ameliyat yapan robotlar çağına yaklaştığımız şu günlerde
yöneticisiz organizasyon modelini sorgulamakta var.

 

Baca Tütüyorsa

 

            Üniversite yıllarında, bir panelde
konuşmacı olan ve bir organizasyonda yöneticilik yapan birinden şu hikâyeyi
dinlemiştim. Bir fabrikada genel müdürlük yapan A çok rahat biridir ve
neredeyse bütün gün odasından çıkmadan fabrikayı idare etmektedir. A’nın bu
rahat tavrı fabrikatörü rahatsız etmeye başlar. Ama bir yandan da fabrikada
işler çok iyi gitmektedir. Fabrikatör şöyle düşünür; “Bu adam hiç odasından
çıkmadığı halde fabrikada işler iyiyse o zaman ben bunu kovayım yerine de dava
cevval ve her şeye müdahale eden birini alayım. Çünkü cevval bir yönetici
gelirse o zaman fabrikada işler çok daha iyiye gider.”

 

            Fabrikatör aklından geçen bu fikri
hemen uygular. Odasından genellikle çıkmayan genel müdürü kovar ve yerine
gerçekten cevval ve neredeyse hiç oturmayan ve her işe müdahale eden bir genel
müdür getirir. Akabinde de işlerin daha iyiye gitmesini beklemeye başlar.

 

            Fakat evdeki hesap çarşıya uymaz.
Yeni genel müdürün gelmesiyle fabrikada her gün bir sorun yaşanmaya başlar.
Üretim düşer, satışlar düşer, kar eden fabrika zarar etmeye başlar.
Fabrikatörümüz de hemen bu “cevval” genel müdürü kovar eski genel müdürü işe
geri çağırır, üstelik çok daha yüksek bir maaşla.

 

            Fabrikatör, bu odasından neredeyse
hiç çıkmayan eski genel müdüre şu soruyu sorar; “Sen odandan neredeyse hiç
çıkmıyordun. İşlere müdahale ettiğine pek rastlamadım. Ama sen varken fabrikada
işler iyiydi, senin yerine cevval biri gelince fabrikada işler kötüye gitmeye
başladı. Bu işin sırrını bana anlatır mısın?”

 

            Genel müdür şu cevabı verir;
“Dediğiniz doğru ben odamdan çok fazla çıkmam. Fabrikanın şu bacasını görüyor
musunuz? Ben bütün gün o bacaya bakarım. Baca tütüyorsa hiçbir şeye müdahale
etmem. Ancak bacanın tütmesinde bir sorun görürsem hemen her şeyi bırakır gider
o soruna bizzat kendim müdahale ederim!”

 

            Kıssadan hisse; bugün “Eski
Türkiye-Yeni Türkiye” diye edebiyat yapanların 18 yılda ülkede eğitim
sistemini, yargı sistemini, ekonomiyi, sosyal adaleti, insanların manevi
hislerini baltaladıklarını gördükçe aklıma hep bu hikâye gelir. Bugün ülkeyi
yönetenler öyle bir durumdalar ki hiçbir şey yapmasalar, öyle boş boş dursalar
ülke değerleri baltalanmaktan kurtulmuş olur. Boş koltuk ülkeyi bunlardan daha
iyi yönetir gibi sığ bir çıkarım yapmak istemiyorum ama bugün ülkeyi yönetenler
aslında hiçbir şey yapmasalar, öyle boş boş dursalar ülkeye çok büyük hizmet
etmiş olurlar. Ülkenin bacası, evlerin de ocakları tütmeye devam eder.

İşte Devlet, İşte Bayrak (37 yıl önce Lefkoşa…)

    Ne
çabuk geçip gidiyor yıllar!

   
Tam 37 yıl olmuş o günün sabahından, bugüne geçen zaman…

    O
günün sabahında takvimler, 15 Kasım 1983 Tarihini gösteriyordu…

     Lefkoşa’nın
Sarayönü meydanını hınca, hınç dolduran o ‘mahşeri kalabalık’, pür dikkat
kesilmiş az sonra onlara analarının ak sütü gibi helal yeni devletin
bağımsızlık bildirgesini açıklayacak, Sn. Rauf Raif Denktaş’ın açıklamasını
bekliyordu…

    O
günün sabahında yaşanan duygular; önce 1571 de ecdadımızın Kıbrıs adasını fethi
ile sonrasında ise 1960 da Mehmetçiğin adaya gelişi ile yaşanmış, 1974’ün
sabahında da özgürlüğe kavuşulmuştu.

     Şimdi
de şanlı tarihimizin sayfalarına yeni bir şan daha ekleniyor, o günün sabahında
Lefkoşa’nın Türk kesiminde yaşanıyordu…

    O
tarihi günde açıklamasını yapmak üzere çıkmış olduğu binanın balkonundan
halkına seslenirken Sn. Denktaş’ın sağ yanında Kıbrıs Milli Davamızın milli
lideri Sn. Dr. Küçük, diğer yanında ve çevresinde Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisinin
tüm üyeleri ve dava arkadaşları vardı.

    Rahmetli Denktaş şöyle bir etrafına bakındı,
sonra da Toros Dağlarında yankılanan o eşsiz hitabet yeteneği ile halkına
seslenerek, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devletinin kuruluş bildirgesini
açıklayıverdi…

    Neredeyse
ömrünün tamamını Kıbrıs Türk’ünün özgürlüğüne, bağımsızlığına adayan,
ecdadımızın Kıbrıs adasındaki son türbedarı, Türk Ulusunun özgür ve bağımsız
yaşama karakterinin vatan topraklarımız Kıbrıs’ta ki önderi, Kıbrıs milli
davamızın onurlu ve yılmaz savunucusu, devletinin kuruluşunu tüm dünyaya ilan
etmişti.

     Konuşmasının son cümlesi de:

  ‘’ İşte Devlet, İşte Bayrak’’ oldu…

   
Konuşması bittiğinde o mahşeri kalabalık; 20 Temmuz 1974 tarihindeki
gibi Girne sahillerindeki coşkuya benzeyen deniz gibi dalgalandı. Sonra bu
dalgalanmadan çıkan o muhteşem, coşku dolu ses; önce Lefkoşa Rum kesiminde
duyuldu! Ve daha sonra dalga, dalga tüm dünyaya yayıldı…

     İnsanlar
biri, birlerine sarılmış sevinç çığlıkları atıyordu…

     Neredeyse
ömürlerinin tamamı mevzilerde geçen bu cefakâr, fedakâr insanlar, 1950’li
yıllardan beri çekilen o acılı yılların, o kan, ateş, barut kokan sokaklarında;
her evinde birkaç şehidi olan Kıbrıs Türk’ü, ilan edilen yeni devletin
etrafında kenetlenmiş:

    ‘’Yaşasın Cumhuriyet, Yaşasın Devletimiz’’
nidalarını tüm dünyaya haykırıyorlardı…

     Onca
acılı yıllar sonra, uğruna verilen binlerce şehit ile tarih aslına rücu etmiş, sonunda
beklenen gerçekleşmişti.

    Artık
Kıbrıs’ta kurulan yeni bir Türk devleti, semalarını süsleyen ay yıldızlı
bayrağımız vardı. Beklenen olmuş, Kıbrıs Türk Halkı 20 Temmuz 1974 tarihinde
kavuştuğu özgürlüğünü, KKTC devleti ile taçlandırmıştı.

   Aradan yıllar geçti…

   Adada neler, neler değişti…

    Her
ne değişirse değişsin! Tarihe iz bırakan gerçekler çerçevesinde; 37 yıl önce hançeresi
yırtılırcasına özgürlüklerini, bağımsızlıklarını tüm dünyaya haykıranlara, 20 Temmuz
1974 sabahı aynı amaç uğruna vatan, vazife, bayrak, namus ve şeref için aynı
yemini eden, omuz, omuza savaştığımız kardeşlerime, mücahitlerime, seve, seve
hayatlarını feda etmeye hazır olanlara, feda edenlerin yakınlarına, siz
gazilere sesleniyorum:

     Kıbrıs Türk Halkının demokratik ve yasal hakkı
ile seçtikleri temsilcilerine, devletin anayasasına göre yemin eden tüm
seçilmişlere, bilim insanlarına, iş adamlarına, her sabah aşının, işinin
peşinde koşan tüm kardeşlerime, öğretmenlerimize, özellikle de geleceğimizin
teminatı olan siz gençlere sesleniyorum:

     Şöyle bir düşünün!

     Şu anda yaşadığınız topraklar sizin ve
geleceğinizin teminatı. Her birinizin cebinde taşıdığı kimlikte devletinizin
ismi,  bayrağınızın resmi var.
 Bu
değerler sizin onurunuzdur, gururunuzdur.

     
Dağa taşa işlediğiniz, yurdunuzun her köşesinde dalgalanan bayraklar;
sizin tarihe damgasını vurmuş büyük Türk Milletinin bir parçası olduğunuzu
simgeleyen, devletinizi tanımlayan şeref timsaliniz, şehitlerimizin size armağanı
olan en kutsal değerinizdir.

     
Her ne olursa olsun bu gün sahip olduğunuz ekonomik güç 37 yıl öncesine
baktığınızda nereden, nereye gelindiğinin en çarpıcı kanıtıdır.

    
20 Temmuz 1974 sonrasında elektriğe, suya hasret geçen süreci; o dönemi
yaşayanlar çok iyi bilir. Şimdilerde devletiniz gerektiğinde Rum kesimine
elektrik enerjisi satıyor, Türkiye’nin pınarlarından çeşmelerinize sular
akıyor.

     1950’li
yıllardan bugünlere gelirken, yaşanan o yokluk yıllarında çektiğiniz acıları da
hatırlayın. Ama bu gün yaşamın tüm nimetleriyle dolu bir vatanınız var.

       Sevgili Kıbrıs Türk’ü;

       İşte yukarıda özetlediğim gerçekler,
senin devletini anlatır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devletinin varlığı,
günümüzde herkesin yüzleşmesi gereken ve üzerine titreyeceği en önemli gerçektir. 

      ‘O
Gazi Topraklar’ sana atandan, yurdunun her yöresinde dalgalanan ‘Bayraklar’,
sana şehitlerimizden kalan en yüce mirastır, sahip çıkmalısın. Sahip çıkmalısın
ki, gelecekte de o topraklarda sana ait olan kimliğinle var olasın.

      
Sevgili Kıbrıs Türk Genci:

       Devletimizin
yegâne teminatı ve geleceği sensin. Sen tarihi geçmişini unutmadan geleceği planlayacak
en değerli varlığımızsın.  Özgürlüğün,
bağımsızlığın, devletin, devletinin bu gün ulaşmış olduğu tüm değerler, devletinin
kimliği, hiçbir neden uğruna göz ardı edemeyeceğin en büyük gücündür unutma.

     
  Bu duygu ve düşüncelerle, KKTC
Devletinin 37’inci kuruluş yıl dönümünü en içten duygularla kutluyor, Kıbrıs
Türk Halkının adada ki varlığına katkıda bulunan ancak bugün hayatta olmayan
tüm devlet büyüklerimizi saygı ve minnet duyguları ile anıyorum.

     
Bu aziz vatan toprakları uğuruna hayatlarını seve, seve feda eden tüm
şehitlerimizi minnet ve şükran duyguları ile anıyor, aziz hatıraları önünde
saygı ile eğiliyor, tüm mücahit gazi kardeşlerimi sevgi ile selamlıyorum.

                                              ‘’ Ne Mutlu Türküm Diyene’’

                 ‘’ Ne Mutlu Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti Yurttaşıyım’’ diyebilenlere…

Gıybet

0

13,5 X 21 santim
ölçülerinde 182 sayfalık Gıybet isimli kitap, müellifin (Bilge Oğuz
Yayınları tarafından yayınlanan) ‘Kur’ân
Bana Ne diyor
’  isimli eseri gibi,
nev’i şahsına münhasır bir çalışmanın ürünüdür. Kelimeler mikrometre ile
ölçülmüş, kuyumcu terâzisiyle tartılmış, selis bir Türkçe ile bir araya
getirilerek herkesin kolayca anlayabileceği, hâfızâsına nakşedeceği cümleler
hâlinde sayfalara yerleştirilmiştir.

Gıybet’in ağır günahlardan biri olduğu bilinir.
Buna rağmen, ‘doğruyu söylüyorum
hakîkatinin ardına sığınarak (tamamı değilse de) büyük çoğunluğu teşkil eden
sâlih müminlerin bile, (şüphesiz bilmeyerek) sık sık hataya düşebildikleri
hassas bir konudur. Evet, yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm, gıybeti kesinlikle
yasaklamıştır. Fakat gıybetin yapılmasının emir telakki edileceği durumlar da
vardır. Veli Tâhir Erdoğan eserinde bu hususu da net bir şekilde ortaya
koyuyor.

Eserden bâzı
alıntılar yapmakla, alıntılanmayan bölümlere haksızlık edileceği endişesiyle,
yalnızca yazarın ‘Ön Söz’ bölümünden,
doğruluğuna her okuyucunun şâhitlik edeceği birkaç satır alıntılandıktan sonra
İçindekiler’ bölümünün tamamının
verilmesiyle yetinilecektir.

Yazarın ifadesine göre her
kitapta olduğu gibi bu kitapta da karşılaştığı zorlukları aşmak için kullandığı
ölçüler şunlar olmuştur:

-Kur’an ve sünnet ölçülerine
uygun olacak.

-Öncekilerin tekrarı olmayacak. 

-Kes/kopyala, yapıştır
olmayacak.

-Özgün olacak.

 -Verilen misaller üzerinden soyut-somut dengesi
korunacak.

İÇİNDEKİLER  

-Gıybet sevaba vesile olur mu?

Sevâba vesile olan gıybet

-Gayba iman arttıkça, gıybet zorlaşır

-İslâm bir insan olsaydı 

-Ey İslâm! Gıybete olan bu ‘sert’ tavrının sebebi nedir?

-Gıybet, İslâm’ın ideallerine ve kardeşliğe ihânettir  

  -Gıybet
neremize zarar verir?

 -Gıybetten
alınan kan örneği ve tahlil sonuçları

-Doğru söyleyerek yapılan gıybet örnekleri 

-Hadi yüzüne söyledin, eline ne geçecek?

 -Gerçekten
yüzüne de aynen söyleyebilir misin?

 -Gıybet
yapmanın caiz olduğu geniş alan

-Yaparsak sevaba, yapmazsak günaha gireceğimiz
gıybetlere örnekler

-Gıybetin bu kadar yaygın olma sebebi nedir?

 -Hangisi daha
yaygın? Gıybet mi, gıybet + iftira mı? 

-Kur’an’daki ana konuların gıybetle alâkası nedir?

 -Kur’an’a
göre yaşamanın mü’mine kazandırdığı bilinç

-Gıybet hangi mânevî değerlerin eksikliğinden ortaya
çıkar? 

Müslüman olma/teslimiyet bilinci

-Mü’min olma/güven bilinci

-Müttaki olma/sakınca bilinci 

-Muhsin olma/ihsan bilinci

-Kardeş olma/uhuvvet bilinci

-Günah bilinci

-Gıybet, büyük günahlar listesine girecek kadar
büyük mü? 

-İnsan bir şeyin zararını ne kadar iyi bilirse,
ondan o kadar çok sakınır

-Tevbe bilinci

-Aktif günah işlenirken yapılan tedâvi fayda
vermeyebilir

-Tevbeden sonra günaha tekrar giriş hangi anlamlara
gelir?

-Hucurât süresinin konusu üzerinden verilen mesajlar

-Hucurât sûresindeki esma diziliminin gıybete bakan
yanları

-Hucurât sûresinin gıybet eksenli okunuşu

-Günümüzde Allah ve rasûlünün önüne geçmek nasıl
olur?

 -En fazla
gıybet ve iftira üreten fabrika; sosyal medya…

 -Birbirine
güven verenler kardeştir

-İslâm ailesine zarar vermek

-Siz hiç gıybetten tiksindiniz mi?

 -Gıybetten
sakındıkça değeriniz artacak

-Bedeviliğin günümüzdeki karşılığı: görgüsüzlük

-Kur’ân gıybeti neden ölü eti yemeye
benzetiyor? 

-Gıybet cinayettir

-Gıybet yargısız infazdır

-Gıybeti zînâdan daha kötü yapan nedir?

 -Zînâ ile
kıyaslandığında gıybet tahrip gücü yüksek bir bombaya benzer

-Dağılan tüyleri toplamak ne kadar zorsa…

-Yanında birinin gıybeti yapılan kişi, gıybete tavır
almakla üç iyilik yapar

-Peki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yanında gıybet
yapıldığında ne yapardı?    

Peygamber efendimizin yanında yapılan gıybetlerin
tahlili

-Gıybet üzerinden namaz ve orucun sağlaması
yapılabilir mi?

 -Gıybet
etmeme orucuna niyet

-Şahane bahane: o benim gıybetimi yaptı, ben de
onunkini yapacağım!

 -Gıybette en
aktif olan organ dil mi?

 -Her insan
bir testidir

-Kalbin gıybeti

-Hayatınızda üçüncü şık olmasın!

 -Gıybetten
sonra acil yapılması gereken iki doğru: İstiğfar ve helalleşme

-Söz insanı vezir de eder, rezil de! 

-Gıybetsiz problem çözümü…

 -Sosyal medya
üzerinden yapılan gıybetin ekipmanları: Zan, tecessüs, yalan ve iftira     

-Gıybet üretiminde en fazla kullanılan malzeme: Zan?

 -Zan nedir?

 -Sû-i zan
nedir?

 -Sû-i zan
örnekleri

Kâinatça İmzalanan Kitap

0

     İnsanların humsu /
beşte biri, hattâ kısmı azamı / en büyük kısmının Kur’an’a; müncezibane /
cezbeye / çekime uğramışcasına ve dindarane / dindara yakışacak tarzda irtibatı
/ bağı var.

     Hakikatperestane /
hakikate düşküncesine, müştakane / çok istekli olarak Kur’an’a kulak vermesi
var.

     Çok emare,
belirti, vak’a ve olayların, keşfiyat ve keşiflerin şahadeti / şahitlik ve
tanıklıklarıyla gözlemlenmiştir ki; görünmez, lâtif yaratıklardan olan cinler
ve nurdan yaratılmış görünmez mahlûklar olarak bilinen melekler, yine cisimsiz,
görünmez varlıklardan sayılan ruhanîler; Kur’an’ın tilâveti / usûlüne uygun
olarak okunduğunu duyduklarında, pervane gibi etrafında dönüp dolaştıkları
bilinen gerçeklerdendir.

     Bu nevi / bu çeşit
varlıkların hakperestane / doğruluktan ve Haktan yana olduklarını
gösterircesine öyle bir toplanmaları var ki, müşahede edilen / gözlemlenen
durumlar cümlesindendir.

     Tüm bu tespit ve
farkına varışlar; Kur’an’ın kâinatça / bütün âlemlerce ve tüm varlıklar
tarafından makbuliyeti / kabule mazhar olması ve beğenilmesinin
belgelenmesinden başka bir şey değildir.

     Yine bu tespitler,
Kur’an’ın en yüksek bir makam ve mevkide bulunduğuna dair atılan imzalar
hükmündedir.

     Tüm insanların her
tabaka, her sınıf, isterse en gabi / anlayışsız, en âmî / cahilden tut, ta en
zekilerine, en âlim / en bilginlerine kadar her bir gurup; Kur’an’ın dersinden
tam hisse ve pay almasını bilmişler, en derin hakikat ve gerçekleri fehmetmiş
ve anlamışlar.

     Gelmiş geçmiş
sayısız bilginler, dinî delillerden hükümler çıkaran müçtehitler, dinin temel
esasları olan akait ilminin âlimleri, kelâm ilminin zeki muhakkikleri /
araştırıcıları gibi, her taife, fırka ve gurubun; kendi ilimlerine ait bütün
hâcâtını / ihtiyaç ve gereksinimlerini, cevap / yanıt, mânâ ve anlamlarını
Kur’an’dan istihraç edip çıkarmışlar.

     İşte bütün bunlar
Kur’an’ın menba-ı hak / gerçeğin ve doğrunun kaynağı ve maden-i hakikat /
hakikatin, gerçeğin mahzeni olduğuna atılmış birer imza hükmündedir.

     Edebiyatça en
ileri bulunan Arap edipleri / edebiyatçıları -şimdiye kadar Müslüman
olmayanlar- muarazaya / sözle karşılıklı mücadeleyi çok istedikleri halde;
Kur’an’ın mu’cizeli oluşunun yedi büyük yönü varken, yalnız bir tek yönü olan
belâgatinin -tek bir suresinin- mislini / benzerini getirmekten – getiremeyecekleri
– için istinkâf etmiş, çekinmiş ve kaçınmışlardır.

     Nitekim Kur’an’ın
benzersizliğine bir delil ve kanıt da, şimdiye kadar gelen ve muaraza / sözle
karşılıklı mücadele ile şöhret kazanmak isteyen meşhur / ünlü beliğlerin, zeki
âlimlerin; onun  mucize oluş gerçeğine
karşı çıkamamalarıdır.

     Bu durum
karşısında âciz ve güçsüz bir şekilde susmaları; Kur’an’ın mucize ve beşer
takatinin / gücünün fevkinde / üstünde olduğunun bir çeşit tasdiki ve
onaylanmasıdır.

     Evet, bir kelâm /
söz, lâfız “Kimden gelmiş, kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve
ulviyeti / yüceliği ve belâgati / edebî oluşu tezahür eder / görünür, meydana
çıkar. Bundan da anlaşılmış olur ki, Kur’an’ın misli / benzeri olamaz, ona
yetişilmez.

     Çünkü Kur’an bütün
âlemlerin Rabbi, tüm kâinatın Hâlikı / Yaratıcısının yani Allah’ın hitabı /
O’nun seslenişi ve konuşmasıdır. Hiçbir şekilde taklidi, tasannuu /
yapmacıklığı hissettirecek hiçbir emare, belirti bulunmayan bir mükâlemesi /
konuşmasıdır.

     Kur!an bütün
insanların, belki tüm mahlûkatın namına onların mümessili, temsilcisi.

     İnsanların en
meşhur / tanınmış namlı muhatabının şahsında, tüm insanlığa bir hitap şekli.

     Öyle bir muhatap
ki, kuvvet ve imanının büyüklüğü, koca İslamiyeti zuhur ettirmiş. Kendisini
Kab-ı Kavseyn / bütün yaratılanların Cenabı Hakk’a muhatap olduğu makama
çıkartmış. Samedanî / her şeyin kendisine muhtaç olduğu hâlde, hiçbir şeye
muhtaç olmayan Allah’a muhatap ettirmiş; bu mazhariyet Kur’an’ın inmesine de
vesile olmuştur. İçinde Saadet-i Dâreyn’e / Dünya ve Âhiret saadet ve
mutluluğuna yer verilmiş, kainatın yaratılışı konu edilmiş.

     Bundaki Rabbanî /
Rab’la ilgili maksatlara ait mes’eleler ele alınmış. O muhatabın yani Hz.
Muhammed’in bütün İslâm hakikatlerini taşıyan en yüksek, en geniş olan imanını
beyan ve izah etmekte, açıklamaktadır.

     Yine öyle bir Kitap ki, koca kâinatı bir
harita, bir saat, bir hane gibi her tarafını gösterip, çevirip onları yapan
sanatkârı tavrıyla ifade edip öğreten Kur’an’ın mislini getirmek, elbette
mümkün ve olası değil. Velhasıl, onun mucizelik derecesine asla erişilmez.

Başkan Öngörülemez Biri Olursa

ABD Başkanı
Trump
ikinci defa başkan seçilemedi, Biden karşısında kaybetti. Biden
77 yaşında ve en yaşlı Başkan oldu. Aday olarak parlak bir isim olmadığı kabul
ediliyordu. Buna rağmen kazandı.

Üstelik salgın
(pandemi) öncesine kadar Trump yönetimindeki ABD ekonomisi çok iyi performans
gösteriyordu. Salgında birçok gösterge bozulsa da ekonomiyi Trump’ın daha iyi
yöneteceğine inanan ABD’lilerin çoğunlukta olduğu anlaşılıyordu.

“Neden Biden
kazandı?”
sorusunun cevabı için Türkiye TV kanallarında her gün çok sayıda yorumlar
yapıldı.

Sosyal olaylar bir
tek faktörle açıklanamaz. Çok sayıda faktörün bileşkesine göre çıkan sonuca
hangi faktörün, ne oranda etkili olduğunu belirlemek için çok profesyonel
araştırmalar yapılacaktır. Ama ben kendi sezgilerime göre bu sonucu en çok
etkileyen iki faktör olduğunu düşünüyorum.

Trump öngörülemez
bir Başkan
oldu. Bugün yaptıklarını yarın tam tersini yapabileceği, bugün
övdüğünü yarın yerin dibine geçirebileceği görülen bu başkan, bazılarına göre “dengesiz”,
bazılarına göre “deli” sıfatlarını hak ediyordu.

Trump devletin kurumsal
yapısı
ile çalışmayı sevmeyen, çoğu zaman kuralları hiçe sayan tipik
bir sonradan görme “işgüzar” idi.

“İşgüzar” iki anlama
geliyor: Birincisi “iş yapan, iş adamı” demek, ikinci anlamı ise “kendini
göstermeye hevesli olup üstüne vazife olmayan şeylere karışan”
demek.

Trump her iki
anlamı ile tam bir “işgüzar başkan” idi. Bir iş adamı ticari hayatında
riskler alıp, alışılmadık tavırlar gösterebilir, kararlar alabilir. Ancak büyük
bir devleti yöneten kişinin öngörülemez bir yönetim tarzı içinde olması
vatandaşlarının çoğunluğunu ve çok sayıda ülkeyi tedirgin eder.

Trump’ın bütün bu
özelliklerine rağmen, ABD’de en sert şekilde kuvvetler ayrılığı
uygulanıyor. Kurumlar çok güçlüdür. Kurumlar ve medyanın kuralların
uygulanmamasına karşı direnci yüksektir.

Bu yüzden
Başkan’ın ABD’yi yüksek riske sokacak işler yapmasına karşı sistem etkili
bir sigortaya
sahiptir.

Böyle olduğu halde
ABD seçmeni bir macera dönemi yaşamak istemedi, öngörülebilir olanı tercih
etti.
Devletin kurumlarının çalışması ve kuralların herkese
uygulandığı bir sistemi istediğini gösterdi.

*******************************

Türkiye’de Yönetim
Öngörülebilir mi?

Türkiye’de
Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın 18 yıllık
iktidarında
keskin politika değişiklikleri oldu.

Ak Parti’nin
kuruluşunda AB üyesi olma hedefi ile AB mevzuatına uygun “hukuk
reformları”
yapıldı.

Dış politikada “komşularla
sıfır sorun”
politikası izlendiği söylendi.

“Vesayet rejimini
değiştirmek için” Cemaat/Fetö ile işbirliği içinde “yargı reformları”
yapıldı.

PKK ile Oslo görüşmeleri
yapıldı. Çözüm süreci yürütüldü. Terör örgütü lideri Öcalan’ın hapishaneden,
HDP’li ulakları ve mektuplarla, Kandil’i yönetmesine imkân sağlandı. Güneydoğu
bölgemizde terör örgütünün hakimiyetine göz yumuldu.

Fetö yargısıyla birlikte
yürütülen kumpas davaları ile Türk Silahlı Kuvvetlerinden en değerli
subayları tasfiye edildi.

Sonra AB
hedefinden vazgeçtiler. Kişi hak ve özgürlüklerini kısıtlayan AB mevzuatına
aykırı yeni “hukuk reformları” yaptılar.

“Sorunsuz hiçbir
komşumuzun kalmadığı”
bir dış politika izlendi.

Vergi
operasyonları, müteahhit fonlamaları, devlet bankası kredileriyle medyanın
yüzde 90’ı yandaş hale getirildi.

PKK ile müzakere
yerine mücadeleye
geçildi… Türkiye içinde faaliyetlerini azaltan PKK’nın
Suriye’de devletleşme sürecine girmesini önleme gayreti gösterildi. Fakat PKK,
ABD himayesinde, devletleşme sürecini tamamlamak üzere.

Devletin kılcal
damarlarına kadar nüfuz etmiş Fetö kadrolarını temizlemeye çalışılmakta. Fakat
siyasi ayağı konusunda yapılan bir şey olmadı.

AKP ve küçük
ortağı MHP’nin programlarında yer almayan Cumhurbaşkanlığı Sistemi getirildi.
Demokrasi vaadi ve “3Y ile mücadele” sözüyle gelen AKP fiilen kuvvetler
birliğini
uygulamakta. Yoksulluk, Yolsuzluk ve Yasaklar iyice
yaygınlaştı.

Bağımsız ve
tarafsız yargı
yerine “parti yargısı” oluşturma gayretleri devam
ediyor.

Yine bağımsız ve
tarafsız olması gereken Merkez Bankası, TÜİK, BDDK, Diyanet İşleri gibi
kurumlar birer parti organı haline getirildi.

Bakanlıklarda bazı
tarikatların kadrolaşmasına
halâ izin veriliyor.

******************************

Öngörülemeyen Yönetim
Tarzı Beka Sorunudur

Ak Parti dönemi politikalarında yaşanan
keskin değişimler önceden hayal dahi edemeyeceğimiz şeylerdi.

18 yıl boyunca, Ak Parti’ye oy veren
kitle de dahil, Türk vatandaşları olarak, Erdoğan ve ekibinin öngöremediğimiz
politik tavırlarıyla yönetildik
.

Dış politikadaki keskin virajları
geçtikçe muhatap devletleri de şaşırttığımızı sanıyorum.

Erdoğan ve AKP
yönetiminin bugün uyguladığı politikaların tam tersini uygulamayacağını hiç
kimse garanti edemez.

Yani bizi yönetenler “öngörülemez
politik tavır” içindeler.

Yarın ülkemizin nereye savrulacağından
endişe edenlerin, ABD’de olduğu gibi, öngörülebilir alternatiflere
yönelmesi ihtimali kuvvetlenmiştir.

Türkiye’de kuvvetler ayrılığı
sistemi ABD’de olduğu gibi uygulanmamaktadır. Medya susturulmuş, kurumlar
çökertilmiş, kurallar keyfi uygulanır olmuştur.

ABD Başkanı, “söz
dinlemiyor” diye, Amerikan Merkez Bankası Başkanını görevden alamaz.
Ama Türkiye’de bu
gerekçeyle, 16 ay arayla, iki Merkez Bankası Başkanı görevden alındı.

Yani tavırları öngörülemeyen
yönetimin ülkeyi daha büyük risklere sokma ihtimaline karşı sigortamız da
yoktur.

Bu yüzden öngörülemez bir yönetim tarzı
Türkiye açısından bir beka sorunudur.

Bakalım Türk vatandaşları da ABD
vatandaşları kadar feraset gösterebilecek mi?