4.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Ekim 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 444

Türkiye’nin Günlük Burç Yorumu

Koç Burcu (21 Mart-19 Nisan)

Bugün burcunuzdaki Merkür retrosu devam ettiği için siyasi
olarak çalkantılı bir gün geçireceksiniz. Lider kişiliğiniz sizi haksızlıklara
karşı inatla dik durmaya sevk edecek. Sırf bu haksızlık karşısındaki dik
duruşunuz nedeniyle bir kısım devlet görevlileri tarafından terörist ilan
edilebilirsiniz.

Boğa Burcu (20 Nisan-20 Mayıs)

Yönetici gezegeniniz Venüs bir süredir maruz kaldığı Ay
etkisinden kurtuluyor, bu durum sizin ikili ilişkiler bakımından daha hareketli
bir gün yaşamanıza neden olabilir. İnatçı kişiliğiniz, haksızlığa karşı
tepkinizi dile getirdiğiniz bir ortamda sizi biber gazına maruz bırakabilir ve
hatta yine bu inatçı kişiliğiniz nedeniyle terörist ilan edilebilirsiniz.

İkizler Burcu (21 Mayıs-21 Haziran)

Burcunuzdaki çift kişilik yapısı bugün de sizi rahat
bırakmamaya devam ediyor. Anında değişen, sabah söylediğini öğlen inkâr eden
karakteriniz insanların hayatlarını zorlaştırıyor. Dün size yapılan
haksızlıkların aynısını bugün başkalarına yapıyor olmanız hiç hoş değil. Bugün
burcunuzun yöneticisi Merkür, Güneş’in yanağından makas alacak ve bunun
etkisiyle masum insanlara terörist demeye maalesef devam edeceksiniz.

Yengeç Burcu (22 Haziran-22 Temmuz)

Hamarat yapınız, özellikle de hamur işlerindeki el ustalığınız
takdire şayan. Toplumsal olaylara katılan arkadaşlarınız sizin yapıp
getirdiğiniz poğaçalarla açlıklarını gidermeye devam edecekler. Anaç
kişiliğinizle o poğaçaları polislere de ikram etmeniz gözden kaçmayan şık bir
hareket. Ancak bugün her zamankinden biraz daha fazla poğaça yapın ve
stoklayın. Çünkü gözaltına alınabilir ve savcılıktı, sulh ceza hâkimliğiydi
derken uzun bir koşuşturmaca içinde açlıktan yorgun düşebilirsiniz. Ha, bu
arada unutmadan sizi de terörist ilan edebilirler. Bu sizlik bir durum değil
canınızı fazla sıkmayın.

Aslan Burcu (23 Temmuz-22 Ağustos)

Bugün de anne babanızın “yavrum evladım sen derslerine
çalış, karışma öyle olaylara” dediği ve gün sonunda sizi karakollardan
topladığı bir gün olacak. Burcunuzun ana özelliklerinden olan organizasyon
beceriniz polislerinden gözünden kaçmıyor elbette. Bu durum size karşı özel bir
muamele yapılmasına neden oluyor ve her özel muamelede sizin öfke ve inadınız
katlanarak artmaya devam ediyor. Vizeleriniz başlayana kadar böyle devam
edebilirsiniz ama vize döneminde artık anne babanızı dinleyin ve sadece ders
çalışın. Zaten rektörlük binası önünde eylemdi, mitingdi, karakoldu derken
derslerinizi yeterince aksattınız! Bugün sizi de terörist ilan edebilirler
diyeceğim ama siz kuvvetle muhtemel daha önceden de ilan edildiğiniz için böyle
şeylere alışkınsınızdır.

Başak Burcu (23 Ağustos-22 Eylül)

Bugün de titiz, detaycı ve mantıklı yapınızla öne
çıkacağınız bir gün olacak ama bu özellikleriniz sizi terörist ilan edilmekten
alıkoyamayacak.

Terazi Burcu (23 Eylül-22 Ekim)

Güzel sanatlardaki yeteneğinizi ortaya koyduğunuz bir gün
olacak. Rektör protestolarında, arkadaşlarını etrafına toplayıp gitar çalıp
şarkı söyleyen kişi sizsiniz. Aslında piyano da çalmak isterdiniz ama koskoca
piyanoyu oraya taşımak elbette epey zahmetli olacak. Hem polis müdahalesinde
falan kırılıp dökülebilir hiç gerek yok. Piyano bu, kırılırsa yenisini sittin
sene satın alamazsın haberin olsun. Bu arada gözümden kaçtığını zannetme sen de
terörist ilan edildin canım!

Akrep Burcu (23 Ekim-21 Kasım)

Siz cazibesiyle etrafını etkileyen bir yapıya sahipsiniz.
Ama eylemde olduğunuzu ve asıl konunun aşk meşk olmadığını unutmayın. Rektör
protestosu ciddi iş, protesto esnasında aşka meşke ayıracak zaman yok. Üstelik
sizi terörist ilan edenleri ayrıca rahatsız etme ihtimaliniz var!

Yay Burcu (22 Kasım-21 Aralık)

Siz ne kadar kalender meşrep, ne kadar güzel bir insansınız.
Süpersiniz süper. Ancak yazılarınızda biraz daha dikkatli olmalı ve cesaret ile
aptallık arasındaki ince çizgiyi geçmemelisiniz. Böylelikle başka insanları da
riske atmamış olursunuz. Sonuçta hayat sizden ibaret değil. Siz muhalefet
partilerinde siyaset yaptığınız için daha önce zaten terörist ilan
edilmişliğiniz var. O nedenle ülkeyi yönetenlerin son beyanlarına gülüp
geçiyorsunuz sadece.

Oğlak Burcu (22 Aralık-19 Ocak)

Siz zaten inadıyla maruf bir burçsunuz. Zaten burcunuza
adını verenler “keçi” dememek için nezaketen “oğlak” demişler. Bugün siz de
terörist ilan edileceksiniz ve “Bu ne bilimsizliktir!” diye diye ortalıkta
dolaşacaksınız.

Kova Burcu (20 Ocak-18 Şubat)

Yönetici gezegeniniz Uranüs’ün size kazandırdığı hümanist,
bağımsız ve dost canlısı karakterinizin öne çıktığı bir gün olacak. Bu
özellikleriniz nedeniyle sadece terörist değil aynı zamanda LGBTİ birey olarak
da ilan edilebilirsiniz. Üzülmeyin bu tamamen sizi öyle ilan edenlerin
LGBTİ’liği.

Balık Burcu (19 Şubat-20 Mart)

O duygusal, o şefkatli yapınızın tavan yaptığı bir gün sizi
bekliyor. Hiçbir taşkınlık göstermeden demokratik eylemlerini yapan çocukların
gözaltına alınmalarına engel olmaya çalışacaksınız. Yaşınıza hürmeten açıkça
ifade edilmese bile sizi de terörist ilan edecekler. Herkesi ilan ettiler, o
yüzden hemen üzülüp ağlamayın!

Kardeşlik Hukuku ve Kur’an (9)

     Nitekim geceleyin
kendisini kontrol eden subayına bile asker “Dur kimdir o?” diye seslenir.
Yaklaşmasını yasaklar. Subay durmak zorunda kalır. Ancak parolayı, o da doğru
söylediği takdirde nöbetçi erin yanına gelebilir. Aksi halde, asker parolayı
bilmediği için, yaklaşmak isteyen herkesi, kim olursa olsun ateş açıp
öldürebilir. Asker bu hareketinden dolayı asla sorumlu tutulmaz.

     Aynen bunun gibi, dünya da Allah’ın bir
ordugâhıdır. Bütün mahlûkat Allah’ın askeridir. İnsan da subay hükmündedir.
Askerlerin subaylarına itaat etmeleri lâzım geldiği, bütün erata
bildirilmiştir. Er her yerde, subayın emir ve komutasına girmeye kendini mecbur
ve yükümlü bilecektir.

     Fakat buyruğa
girmesinin, emre uymasının tek bir şartı vardır. Subay subay olduğunu göstermek
şartıyla. Yani subay, kimliğini ortaya koyabilmelidir. Bu da, resmî
üniformasını giyip kuşanmış olmasıyla sağlanır. Asker tarafından subay olduğu
bilinmeyen, sivil giyinmiş bir subayın emrine itaat edilmez.

     Aynen bunun gibi,
insanın “Bismillah” lâfzını; her zaman her yerde kullanması, onun kimliğinin
nişanesidir. Diğer mahlûkata karşı üstünlüğünün belirtisidir. Âdeta, diğer mahlûkata
karşı kimliğini anlatan paroladır.

     Sanki diğer
yaratılmışlardan kendisini ayıran resmî elbisesidir. Bu elbise, bu parolayla;
insan emniyetle her yere girip çıkabilir. Ancak bu bildiriş, bu görünüş ona,
bütün mahlûkatın saygı duymasını temin eder / sağlar.

     İnsan, ancak bu
üniforma, yani “Bismillah” parolası ile hürriyetini eline almış olur.
“Bismillah” bir intisap / bir bağlanıştır demiştik. “Bismillah”, Allah’a bağlı
oluşun resmidir. “Bismillah” Allah’a mensup oluşumuzun dile getirilmesidir
tarzında ifadeler kullanmıştık.

     Bütün bunlar, tüm
varlıklara karşı, Allah katındaki yerimizi göstermek içindir.

     Bütün bunlar,
Allah yanındaki değerimizi belirtmek 
içindir.

     Bütün bunlar,
Allah adına hareket ettiğimizi,

     Bütün bunlar,
O’nun adına varlıklar üstünde tasarruf hakkımız olduğunu duyurmak içindir.

     Çünkü insan
yeryüzünün halifesidir.

     Çünkü insanı bu
makama, bizzat Yüce Allah seçmiş ve lâyık görmüştür.

     Çünkü insan
yeryüzünde Allah’ın vekili hükmündedir.

     Çünkü vekil, hukuken asıl gibidir.

     Allahü Teâlâ demek
istiyor ki:

     “Ey bütün varlık
âlemi! Ben tümünüzü insan için yarattım. İnsanı ise kendim için var ettim.
Öyleyse bana itaat ettiğiniz gibi, ona da itaat edeceksiniz. İnsana itaat, bana
itaat demektir. Hadi bakalım, göreyim sizi. Emirlerimi nasıl yerine
getireceksiniz? Fakat bir şartla, insana itaat edeceksiniz. Yeryüzünün halifesi
olduğunun belgesi niteliğinde olan “Bismillah’ sözcüğünü söylediği, ‘Bismillah’
lâfzını sarfettiği; benim mülkümde, benim sahipliğinde, benim adımı anarak bir
işe kalkıştığı; kısaca, çizdiğim çerçevede bulunduğu sürece. Ey bütün varlık
âlemi, insan denen kuluma itaatla mükellef ve yükümlüsünüz.”

     Fakat,
sarfedilecek sözün aynı olması yetmiyor. Dudak farkının da aradan kalkması icab
ediyor.

     “Bismillah”
sözünü, Papağan değil İnsan dudağı ile telâffuz etmek / zikretmek / söylemek
lâzım.

     Tam bir dirayet,
tam bir irade ile kimin kuluna karşı, kimin kulu olduğumuzu ispat etmek.

     Mahlûkatın itaat
etmesi gereken kul olduğumuzu gösterebilmek.

     Kısaca hodri
meydan diyebilmek.

     Velhasıl
“Bismillah” Allah’a bağlı oluşumuzun bilincinde olmaktır. Bu ise hürriyetimizin
elimize  verilmesiyle eş anlamlıdır.
Tuhaf değil mi? Hem bağlıyız, hem hür, bu olacak şey mi? Bu nasıl iş derseniz;
burada biraz duralım. Çünkü işin içinde bir incelik var. Daha doğrusu işin püf
noktası burada.  

     Bu âdeta “Kısasta
hayat vardır.” (Bakara: 179) mealindeki âyeti anımsatıyor. Ne demek istiyor
âyet? “Öldüren öldürülür!” Peki nerede kaldı hayat? Biraz düşünecek olursak,
gerçekten kısastan hayat fışkırıyor. Bu çok enteresan bir âyet. Sözünde ölüm,
anlamında hayat var. Neden derseniz? Öldürmeye kalkışan öldürüleceğini bilirse,
öldürmekten vazgeçer / cayar. Böylece, hem öldüreceği kişi hayata kavuşmuş, hem
de kendi hayatını kısastan kurtarmış olur.

     Ben işte bir taşla
iki kuş vurmak diye buna derim dostlar! Âyet sözde ölümden bahsediyor; sonuçta
hayat kurtarıyor. Âyet bu üslûbla, caydırıcı bir rol oynuyor.

     Aynen bunun gibi,
“Bismillah” sözüyle Allah’a bağlanırken, O’nun emri altına güle oynaya girmeyi
cânımıza minnet bilirken, aslında bizler hürriyet andı içmiş oluyoruz. “Artık
hürsünüz” müjdesini almış bulunuyoruz. “Artık serbestsiniz.” buyruğuyla
karşılaşıyoruz. Nasıl mı? 

     İnsan için başka
mülk yok ki, oraya gitsin. İnsan için başka sığınak yok ki, ona sığınsın. İnsan
için başka Tanrı yok ki, ondan yardım istesin. Öyleyse mülk sahibinin
yarattıklarından, mülk sahibine teslim olup kurtulalım. Yani “Bismillah” deyip,
kulluğumuzu gösterelim. “Bismillah” deyip, hür olalım. “Bismillah” deyip,
sultan olalım.

     Çünkü Padişahın
elinden tuttuğu kimseye, onun mülkünde, onun adamları içinde; ona yan bakan
çıkmaz. Çünkü kul olan hürdür. Bahçıvanın, sarayın adamı olmasından dolayı,
saray bahçesinde hür ve serbest olması gibi.

     Demek ki
bağlanmak, hür olmanın ta kendisi.

     Demek ki görünüşte
hür olmak, aslında esaretin ta kendisi.

     Çünkü istendiği
gibi hareket ettirmezler, istenileni yaptırmazlar. İstenileni söyletmezler.

     Demek ki,
görünüşte kayıt kuyut altında bulunmak, aslında hür oluşun ta kendisidir.

     Çünkü Hakk’a kul
olan, halka sultan olur. Yani Hakk’a uyana, herkes uyar.

     Çünkü Hakk’a uyana
uyulması, mahlûkata emredilmiştir.

 

Boğaziçi Oldu Nahoş

Boğaziçi hep güzel duygular uyandıran bir kelime olmuştur.
Boğaziçi’ni hep “şen gönüller yatağı” olarak tasavvur eder, “yamaçlarını sanki
cennetin bağına” benzetiriz. Oranın “mehtabı hoş, güneşi hoş, günü hoş”tur. Bu
yüzdendir ki, şairin “Boğaziçi herkesi eder sarhoş” demesi tam da
duygularımızın yansımasıdır.

Boğaziçi Üniversitesi de güzel duygular uyandıran bir isim
olmuştur. Türkiye’nin en zeki gençlerinin okumak için yarıştığı en seçkin
üniversitemiz olarak bize hep güzel duygular yaşatmıştır.

“Sanat ve beşerî bilimlerde Türkiye’de ilk sırada yer alan
Boğaziçi ayrıca bilgisayar bilimleri- bilgi sistemleri; sosyal bilimler-
yönetim; ekonomi ile eğitim alanlarında Türkiye’den en iyi ikinci dereceyi elde
etmektedir.”

Ancak son yıllarda üniversitelerimizin genelinde görülen
seviye kaybı devam ediyor. Liyakate değil partiye sadakate göre yapılan
atamaların sonucu hiç de iyi değil. 2020 yılında sadece bir üniversitemiz
dünyada ilk 500’e girebildi.

Boğaziçi dünya üniversiteleri arasında ilk 500’e girebilen
nadir üniversitelerimizden biri idi. 2020 yılında dünyanın 20 bin
üniversitesinin değerlendirildiği sıralamada ilk 1000 üniversite arasına ise
sadece 9 üniversitemiz girebildi. Boğaziçi de ilk 700 arasında yerini aldı.

Buna rağmen Boğaziçi Üniversitesi, sanat ve beşerî
bilimlerde dünyada 385’inci, Mühendislik- teknoloji listesinde 308; bilgisayar
bilimleri-bilgi sistemleri; ekonomi ve eğitimde 251-300; makine,
havacılık-imalat mühendisliği ile kimya mühendisliğindeyse 301-350 sıra
bandında yer aldı.

Şimdi Boğaziçi hoş yönleriyle değil nahoş olaylarla
gündemimizde.

Olayların nahoş yönü, öğretim üyelerinin de desteklediği,
Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin “İstenmeyen Rektör Eylemleri” veya “Kayyum
Rektör İstemiyoruz” protestoları değil.

Bu gibi idari kararlara karşı toplum içinden demokratik
tepkiler olması sağlıklı bir toplum yapısının göstergesidir. İdarenin yanlış
bulunan kararlarına karşı tepkisiz kalan bir toplum asla sağlıklı değildir.

Toplumlar bazen yanlış uygulamalardan ancak bu tepkiler
sayesinde kurtulabilir. Bir zamanlar başörtüsü yasağı getiren idari kararlara
karşı demokratik tepkiler olmasaydı, muhtemeldir ki bugün hala başörtüsü yasak
olacaktı. Aynı Boğaziçi Üniversitesi’nin erkek öğrencileri de başörtüsü takarak
yasağın kalkması için eylem yapmıştı.

“Bu tür demokratik tepkilere herkesin, en başta da devletin
saygı duyması gerekir.”

Tek Kişinin Rektör Seçmesi Yanlıştır

Üniversitelerde rektör seçimlerinin kaldırılması ve tek
yetkili olarak bütün atamaları Cumhurbaşkanının yapması temel sorundur.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra YÖK’ün kurulması ve geniş
yetkileri hep tartışıldı. Ama hiçbir iktidar bu konuda bir adım dahi atmadı.

15 Temmuz darbe teşebbüsü bahane ederek çıkarılan bir OHAL
Kanun Hükmünde Kararnamesi eskiyi mumla arattı. Üniversite Öğretim Üyelerinin
oylarıyla yapılan seçimleri ve YÖK’ü bile devreden çıkarıp rektör atamalarını
tek kişiye, Cumhurbaşkanı’na bağladı.

 Darbe ve vesayetten şikayetçi olarak iktidar olanların bizi
getirdiği duruma bakın. Bu hal Boğaziçi Üniversitesi olayları için kök
sebeptir.

Bu kök sebebin üzerine inşa olunan diğer gelişmeleri Yağmur
Tunalı’nın özetiyle hatırlayalım:

“Üniversite gelenek oluşturursa üniversitedir. Boğaziçi
geleneği oluşan nadir üniversitelerimizdendi.

Geleneğini tam bozamadığımız bir üniversite olduğunu bir
daha gösterdi.

Hatırlayın, rektör adaylarının seçimle belirlendiği dönemde,
ikinci olan rektör atanması gündeme gelince, ateşe dokunmuş gibi itiraz
etmişti.

‘Bu üniversitenin geleneğini bozamam, asla rektör olmam’
dedi ve çekildi.

20 gün içinde gördük ki bu geleneğe bağlılar.

Tepeden inme rektör istemiyorlar. Öğrencisi, öğretim üyesi,
çalışanı.. istemiyor.

Bunu da yeterince gösterdiler.

Tayin edilen rektör senatoyu toplayamadı. Kendisini bir
bölüme hoca olarak yazdıramadı.

Yapmayın, etmeyin, inatlaşmayın ve bu işi bitirin!

Bu zatın orada rektörlük yapması imkân dâhilinde görünmüyor.
Olanlardan sonra doğru da değil.

Zorlarsak tabii ki orada kalır.

Devlet zoru bu işi halleder de, birçok işi bozma pahasına,
telafisiz zararlarla olacağı açık.”

 

********************************

 

Güvenlik Boyutu Abartılmasın

Hanefi Avcı bir zamanların ünlü Emniyet Müdürü. Geçmiş
tecrübelerinin ışığında Boğaziçi Üniversitesi eylemleri hakkında konuşurken çok
değerli tespitler yaptı.

“1970’li 80’li yıllarda yapılan soruşturmalarda görüldü ki,
öğrenci kitlesi içinde terörist düşünceye sahip olanlar %1’i bile bulmuyordu.
Bu %1’i bile bulmayan kesim yerine gösteri yapan öğrenci kitlesinin tamamı
karşıya alındığı için devasa olaylar yaratıldı. Birçok genç o grupların
kucağına atıldı. Devlet korkunç zararlar verdi. Geçmişte yaşadığımız bu
hataları bugün de aynen yaşıyoruz” dedi.

Boğaziçi Üniversitesi’nde protestocu öğrenciler bugüne kadar
en ufak bir şiddet eylemi içinde olmadılar. Ama 159 gösterici gözaltına alındı.

Tecrübeli emniyetçi Hanefi Avcı’nın ifadesiyle “Bugün de
öğrencilerin büyük kısmı kendi samimi görüşlerine göre alınan idari kararlara
karşı çıkıyor, protesto ediyorlar. Bu öğrencilerin %99’unun bunun dışında bir
niyetleri de yok!”

Avcı’nın tavsiyesi, “Hoşgörüyle karşılansa, makul görülse,
alınan karar yanlış dense çok daha iyi olacak.”

 “Alınan en ufak bir karardan bile ‘asla geri adım atmam’,
‘ben bu kararı zorla uygulayacağım’. ‘Benim kararıma karşı çıkan benim
karşımdadır, kanunların karşısındadır, teröristtir’ tavrı takınılıyor. Bu tavır
da polise yansıyor.”

Böylece lüzumundan çok sert müdahalelerle toplum vicdanını
rahatsız eden görüntüler ortaya çıkıyor.

Hanefi Avcı’nın çok önemli bulduğum diğer uyarısı “kutsal
değerler” üzerinden düşmanlaştırma gayretleri.

“Öğrenciler ‘Kâbe’ye saygısızlık yaptılar’ gibi yalan yanlış
bilgi yayıyorlar. Bu öğrencilerin içerisinde her türlü inançtan ve düşünceden
insanlar vardır. Amaçları belli, bir protesto yapıyorlar. Kutsal değerlerle
hiçbir alakası yok, dinle alakası yok, siyasetle alakası yok!”

“Orada mahiyeti tam olarak belli olmayan bir olay varsa
gereği yapılır. Ama bu olayı alıp sivilleri tahrik etmek, belli bir siyasi
grubu ayaklandırmak gibi tehlikeli şeyler yapılıyor. Bu ülkeye verilecek en
büyük zarardır.”

Kardeşlik Hukuku ve Kur’an (8)

Hasta bir insan; ilacı kullanmadığı hâlde ‘ilaç, ilaç’
diyerek iyileşebilir mi? Demek ki insan hastalığın öldürücü olabileceğine
inandığı kadar, mübarek “Bismillah” kelimesinin etkili olduğuna da inanması
lâzımdır ki, bu tılsımlı söz tesir ve etkisini göstersin. Kendisinden bekleneni
verebilsin.

     “Bismillah”
tılsımının açılması ise ancak tam bir teslimiyetten geçer. Başka bir deyişle
“Bismillah” tılsımı, ancak kalbi selim / temiz kalple açılır.

     Hz. Mevlânâ bir
gün talebeleriyle bir çayırlığa gider. Otururlar. Hepsi Hz. Mevlânâ’yı çepe
çevre sarar. Sohbetini dinlemeye başlar. Fakat hiçbir şey anlamazlar! Çünkü
çayırdaki yüzlerce kurbağanın vırak vırakları Hz. Mevlânâ’nın sözlerini
bastırır ve anlaşılmasını engeller. Bu durum karşısında Hz. Mevlana yerinden
yavaşça doğrulur. Kurbağalara doğru döner. Yanındakilerin duyabileceği bir
sesle şöyle seslenir:

     -Ya siz konuşun
ben dinleyeyim. Ya ben konuşayım siz dinleyin.

     Bir anda
vıraklamalar kesilir. Çayırdan çıt çıkmaz olur.

     Nasıl oldu da,
çayırlık sessizliğe büründü derseniz, derim ki:

     Mevlana
Hazretleri, insan olarak yeryüzünün halifesi olduğunu, “Bismillah” / “Allah
adına” hareket ettiğini kurbağalara gösterebilmiş. Allah adına konuştuğu için,
kendisine uymaları gerektiğini onlara manen iletebilmiştir.

     Çünkü tüm canlı
cansız varlıklara; insanın; karşılarına “Halifeyi rûy-i zemin. / Yeryüzünün
Halifesi.” olduğunu gösterir manevî resmiyetiyle çıkması hâlinde; insana boyun
eğmeleri gerektiği. Çünkü İnsanın onların varlık sebebi olarak yaratıldığı.
İşte sırf bu yüzden, insana itaatle yükümlü oldukları ilham edilmiş,
benliklerine yerleştirilmiştir.

     Daha doğrusu
“Bismillah” kimliğiyle, “Bismillah” parolasıyla, “Bismillah” hüviyetiyle
onların karşısına çıkacak insanın; emrine râm olmaları mâhiyetlerine / içlerine
konmuştur.

     Evet bu
“Bismillah” tılsımını bizim dudaklarımız da söylüyor. Söylüyor ama dudaktan
dudağa fark var. “Bismillah” lâfını Papağan da söyleyebilir. Ne olur derseniz?
Ne olacak? Sözü insan sözü olur, ama özü insan olmadığı için bir şey ifade
etmez.

     İşte bizler de
“Bismillah” lâfzını ağzımızdan eksik etmiyoruz ama papağancasına! Asıl olan ise
insancasına söyleyebilmek. Şüphesiz, herkes “Bismillah”ın hakkını tam olarak
yerine getiremez. Bu bizi ümitsizliğe yöneltmesin. Çünkü ameller, niyetlere
göre değer ve anlam kazanır. Biz her yerde, her zaman bu “Ne büyük tükenmez bir
kuvvet” olan “Bismillah” kelâmını söylemeli. “Ne çok bitmez bir bereket” olan
“Bismillah” sözünü zikretmeliyiz.

     Çünkü niyetimiz
hâlis, muhlis, samimi ve içtendir. İnşâllah bu parolamız, Allah katında makbul
sayılacak, O’nun rahmet kapılarının açılmasına da vesile olacak. Bizler bu “Ne
büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket.” olan parola hükmündeki
“Bismillah” sözünü her fırsatta söylemekle, İlâhî mecra ve yolda olduğumuzu da
kanıtlarız. Zaten mecra / rota ve yolda olana ise, netice / sonuç müyesser ve
nasîb olur. Öyleyse bu söze devam edene olsun netîce mukadder.

     Kaldı ki, “Yeis,
mâni-i her kemâldir.” / “Ümitsizlik, her gelişmenin engelidir.” Yüce Allah’ın
en sevmediği kul, kendisinden umudu kesendir. “Ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne
çok bitmez bir bereket.” olan “Bismillah” 
sözüne devam vesselâm.

     Bizler hep yolda
olmakla yükümlüyüz. Vardırmak O’nun işi. Biz bize düşeni yapmaktan sorumluyuz.
Tabii O’nun işine karışmamak da baş görevimiz. Hani Karıncaya sormuşlar:
“Nereye?”  Demiş: “Kâbeye.” “Bu ayaklarla
mı?” Demiş: “Hiç olmazsa yolunda olurum ya.” Evet bizler, yolunca ve yordamınca
yolda olmakla mükellefiz. Varırız varmayız, sonuç alırız almayız, o bizim
işimiz değil. Öyleyse bizler “Bismillah, her hayrın başı.” olduğu için, bu
mübarek kelimeyi ömrümüzün parolası yapmakla yükümlüyüz.

     “Bismillah” aynı
zamanda İslâm nişanıdır. Nitekim her doğan çocuğa bir kimlik çıkarılır. Çocuğun
resmen edindiği ilk şey kimlik kartıdır. Böylece çocuğun vatandaşlığı
gerçekleşmiş olur. Çünkü vatandaşlık bir intisap, bir mensubiyet ve bir
bağlanıştır. Doğan her çocuk, bu şekilde devletle irtibatlandırılmış / devletle
ilk bağı kurulmuş olur. Artık o, devletin bir ferdi ve bireyidir. Sırasında
kimliğini göstermesi ondan istenir. Bundan dolayıdır ki, ancak bu şekilde hür
ve rahat dolaşım imkânına kavuşur.

     Rahat hayat ve
yaşama hakkını, ancak bu şekilde elde eder. İstendiğinde, kimliğini
göstermediği takdir de tutuklanır. Vatandaşlık haklarından mahrum edilir.
Hürriyetinden yoksun kılınır. Tutsak işlemi görür. Çünkü kimliksizdir.
Kimliğini, yani vatandaş olduğunu belirten resmî belgesini ibraz edememiş /
gösterememiştir.

     Demek ki yurt
içinde bile, kişinin kimliksiz dolaşması, başına çok işler açar. Onu zor
durumda bırakır. Çünkü kimliksiz olmakla ortada kalmış. Devletle irtibatını
sağlayan belgenin bulunmayışı, başını derde sokmuştur.

     Kimlik kartı, yurt
içinde ne kadar önemliyse, pasaport da yurt dışında, kimlik kartı yerinde
olarak, o nispette mühimdir. Çünkü yurt dışına pasaportsuz çıkamadığımız gibi,
yurt dışında pasaportsuz dolaşamayız. Çünkü pasaport almamakla o dış ülkeyle
bağ kurmamış, o ülkenin iznini almamış, bilgisi dairesine girmemiş oluruz. Bu
da bizim ilk fırsatta tutuklanmamız veya sınır dışı edilmemizle sonuçlanır.

     Kimlik / pasaport
/ parola sayılan “Şu mübarek kelime (Bismillah sözü aynı zamanda) İslâm
nişanıdır.” O’nsuz / Bismillahsız olarak, yeryüzünde istediğimiz gibi hareket
edemez. Kendimizi cansızlar, bitkiler ve hayvanlar karşısında yalnız hisseder.
Hatta onların düşmanlığını üzerimize çekeriz.

     İşte “Bismillah”
söylemi, varlıklara karşı sözlü bir pasaport ibrazı / gösterimidir.  

Kardeşlik Hukuku ve Kur’an (7)

Neyi yapmak, neyi başarmak, neyi gerçekleştirmek istiyorsak,
başta “Bismillah” demeliyiz.

     Nereye ulaşmak,
nereye gitmek, nereye varmak istiyorsak, başlarken başta “Bismillah”

     Demeliyiz.

     Kime kavuşmak,
kime tutunmak, kime dayanmak istiyorsak,

     Başlarken başta
“Bismillah”  demeliyiz.

     Çünkü her çeşit
başarının yolu, her şeyden önce Allah’a dayanmaktan,

     Allah’a tutunmaktan, Allah’a sığınmaktan
geçer.

     Çünkü her hususta
ne kadar kuvvetsiz isek de, her hususta sonsuz kuvvet

     Ve kudret
sahibinin eline yapışmış oluruz.

     Neyle? “Bismillah”
demekle, yani her şeye O’nun ismiyle başlamakla.

     Deyim yerindeyse,
böyle avukatı olan, hiç  dâvayı kaybeder
mi?

     Madem ki, “Allah”
kelâmı evrende görünen bütün Esma-ül-Hüsna / Güzel İsimler’in

     Anlamını içeriyor.
Madem ki, Allah noksan sıfatlardan arınmıştır.

     Madem ki Allah,
üstün sıfatlarla bezenmiştir.

     Madem ki evren,
isimlerinin yansımalarıyla dalgalanıyor.

     Madem ki evren,
mükemmel sıfatlarla donatılmıştır.

     Madem ki, Allah
idrâk edilemez. Akıl onu kaldıramaz. Akıl onu kavrayamaz.

     Çünkü O’nun zıddı
yoktur ki, kavranabilsin.

     Çünkü O’nun misli
yoktur ki, anlaşılabilsin.

     Çünkü O’nun
benzeri yoktur ki, algılanabilsin.

     İşte “Allah”
dediğimiz zaman, aklımıza hep bunlar geliyor.

     İşte “Bismillah”
derken de, böyle vasıflarla sıfatlı bir Allahı anmış oluyoruz.

     İşte “Bismillah”
derken de, böyle sıfatlarla bezenmiş bir Allahı zikretmiş oluyoruz.

     İşte “Bismillah”
derken de, böyle niteliklerle donanmış bir Allahı söylemiş oluyoruz.

     “Bismillah”
demekle, İlâhî rahmetten uzaklaşmadığımızı belirtmiş oluyoruz.

     “Bismillah”
demekle, İlâhî rahmetten uzaklaşan Şeytan gibi davranmadığımızı

     Belirtmiş
oluyoruz.

     “Bismillah”
demekle, Allahın emri karşısında, Şeytan gibi inat etmediğimizi ispatlamış
oluyoruz.

     “Bismillah”
demekle, Allah’ın gösterdiği çerçeve içinde kalacağımıza söz vermiş oluyoruz.

     Allah’ın mülkünde
O’nun ismini kasten anmazlık ne demek?

     Allah’ın
sahipliğinde, O’nun ismini kasten söylemezlik ne demek?

     Sizlerin de takdir
edeceği gibi, bunun adına “inat” denir.

     O’nun mülkünde
O’nu tanımaz duruma düşmektir.

     “İnat” ise Şeytanî
bir huy, Şeytanî bir vasıftır.

     “Bismillah”
lâfzını ihmal etmek, “Bismillah” sözünü hafife almak veya ona kayıtsız kalmak;

     Şeytan’ın yaptığını yapmış olmak gibidir. İnsanı
Şeytan sıfatına büründürür.

     “Bismillah”
lâfzını unutarak böyle bir gaflete düşmeyelim.

     Çünkü “Bismillah”
sözü, bütün varlıkların bize yardıma koşmasını sağlarken,

     “Bismillah” sözünü
sarfetmezlik, bize bütün mevcudatın düşmanlığını kazandırır.   

     Ne büyük kazanç
“Bismillah” demek. Ne büyük kayıp “Bismillah” dememek.

     Ne var ki, kutsal
“Bismillah” sözcüğünü, sırf dilimizle söylemekle yetinmek de olmaz.

     Elbette
“Bismillah”a sarılmanın ilk adımı sözel olacak.

     “Bismillah” a
sarılmanın ikinci adımı ise gönülde yer tutmak, gönülde iz bırakmak,

     Gönülde yerleşmek
suretiyle kendini göstermek olmalıdır.

     “Bismillah”a
sarılmanın üçüncü adımında ise, bu sözdeki sır ve güç,

     Hissiyatımızda
hâkimiyetini kurmak şeklinde tecellî etmelidir.

     Çünkü “Bismillah”
lâfzını zikretmek demek, insanın sırf O’nu yani Allah’ı görmesi, sırf O’nu

     Bilmesi, sırf O’nu
tanıması, sırf O’nun istediği şekilde hareket edeceğini pekiştirmesi demektir.

     Yoksa, bu sözün
sırf lâfını ettiğimiz takdirde, gülünç bir duruma düşmemiz kaçınılmazdır.  

 

Eşref-i Mahlûkat Fantezisi ve Ahsen-i Takvim Gerçeği

Arapçada yücelik,
seçkinlik, saygınlık anlamlarına gelen ‘şeref’
kavramı için akademisyen Fatma Çakmak “Bir
tür modern zaman asabiyesi
” tespitinde bulunuyor. Akşamcılar her kadehi
bunun için tokuştururlardı: Şerefe!

            Din hikâyecilerinin ‘eşref-i
mahlûkat
’ (yaratılmışların en şereflisi) iddiası muhâldir (boş ve
imkânsızdır); mahlûkatın içinden birinin
öbürlerine karşı şereflilik iddiası
kuruntudan ibarettir, avuntu bile
değildir.

            Madem seri olarak yaratılmışız, Yaratan adına konuşmak ne ayak; olsa olsa halt-ı insanât. Bahçe
robotunun mutfak robotuna karşı fabrikasyon üstünlük iddiası gibi bir şey..

            Eskilerin masallarından (esâtir’ül-evvelîn) öte bakarsak ve Kur’an temelli düşünürsek insanı tarif için seçilen sözcükler pek
de eşrefâtı onaylamıyor maalesef:

* Daîfâ / zayıf (Nisa 28), * Acelin / aceleci (Enbiya 37), * Acûlen / pek aceleci (İsra 11),

* Yeûsân / pek mutsuz (İsra 83), * Katûrân / pek cimri (İsra 100), * Li hubb’ul-hayri le şedîd / çıkarına aşırı düşkün (Adiyat
8), * Zelûman cehûlâ / pek zâlim
– pek câhil
(Ahzab 72),

* Lezelûmun keffârun / çok zulümkâr ve gerçeği örtücü (İbrahim
34)…

            Bunlar genel fıtrî özelliklerimizden ve kutsal ilkeler, elçiler bunların ıslahı, iyileştirilmesi için var. İyilik bir iddia değil bir davranıştır;
mesele onu doğallaştırmaktır. Bu da evvelâ birey olmaktan geçer.

            Partisiz, ideolojisiz, takımsız, tarikatsız, cemaatsiz,
sülâlesiz, yöresiz, kavimsiz, dinsiz yani üstündeki renkler, şekiller, kurtlar
düştükten sonraki cıbıldak hâlinle
neysen osun
.

            ‘Parti’
deyince Menfaatim Nerede Ben Oradayım Spor, ‘Kavim’ deyince İktidar Kimin Elindeyse Onun Askeri, ‘Din’ deyince Piyasa. Bu
gerçeklikler üzerinden bakın bakalım, ülkemizin hakiki nüfus istatistikleri ne ve niye sayılar on yılda bir
değişiyor? Acaba Deizme kayma da
bundan mı?

            Kavim, kıvam, takvim aynı kökten (Arapça) ve topluluk, biçim, kıvamı
biçimlendirme / biçimi kıymetlendirme gibi anlamlara sahipler. Kuran’da geçen “ahsen-i takvim” kavramı (Tin 4) insanın
en uygun kıvamda ve güzel bir biçimde yaratıldığını vurgular.

Bu,
öbür yaratılmışların kıvamının düşük olduğunu değil muhatabın insan olduğunu
gösterir. Aslında evrenin tamamında bilim
insanlarını bile hayrete düşüren bir mükemmellik
söz konusu. Ama bazı insanlar Allah’ı
kendilerine, kavimlerine, dinî anlayışlarına torpile zorlayıp bundan
nemalanmanın derdindeler.

Hâlbuki
aynı âyetin devamında pek güzel bir kıvamda yaratılan insanın ‘esfele sâfilîn’e yani sefillerin sefiline,
en aşağı derekeye düştüğü anlatılmaktadır (Tin 5). Yine devamen inanarak
yararlı işler yapanlarla dini/fıtratı yalanlayanlar hakkında ayırıcı bir hüküm verileceği aktarılmaktadır
(6-7-8)

Neymiş;
kimse doğuştan şerefli, en güzide değilmiş. Neymiş; kimse insan olarak
doğduğu için güzellik takıntılarına girmesinmiş. Ya neymiş; kimsenin hangi
dine, hangi millete ve hangi ortama doğduğu yada doğurulduğu önemli değilmiş.

Soy-sopçuluk,
asaletçilik, hanedancılık, şan-şerefçilik gibi yaratılışa aykırı yaklaşımlar yerine ilahi mesajın insan
aklının bu zamana kadarki mesaisiyle
birlikte işaretlediği aynı şeye dikkat
kesilmeli: “İnsan için ancak çalıştığı
vardır
” (Necm 39) ve “Tüm insanların
nasibini çabasına bağladık
” (İsra 13)

Kurnaz
mahlûkata duyurulur.

Babanzâde İsmail Hakkı Bey’in Tanin Yazıları

0

Birinci
Cilt

Târih Öğretmeni Hüseyin Özdemir’in yayına hazırladığı
eserin, 16,5 X 23,5 santim ölçülerindeki 876 sayfalık 1. cildinde, Babanzâde İsmâil Hakkı Bey’in 282 adet makalesi
bulunuyor. Makaleler Tanin Gazetesi’nde1 28 Ağustos 1908 – 31 Aralık
1910 târihleri arasında yer almıştır. İkinci Meşrutiyet Dönemi’nin2
önemli aydınlarından biri olan Babanzâde İsmâil Hakkı Bey, 1876-1913 yılları
arasında yaşamış, 37 yaşında iken beyin kanamasından vefat etmiştir. Eserin
ikinci cildinde 370 adet makalesinin bulunduğu, iki dönem milletvekilliği
yaptığı, Mülkiye ve Mühendis mekteplerinde öğretmen olarak vazife üstlendiği de
göz önünde bulundurulursa, velût bir yazar olduğu anlaşılır. Ayrıca Irak Mektupları, Dreyfüs Meselesi3 ve Hukuk-ı
Esâsiy
e isimli eserleri de bulunmaktadır.

Eserin birinci cildinde yer alan ve dikkat çeken makalelerden
bâzılarının günümüz Türkçesine çevrilmiş şekliyle başlıkları ve birer cümle ile
özeti:

*Terbiye ve Basının Vazifeleri: Gazetecilerin vazifelerini
yapmadıkları belirtiliyor ve neler yapılması gerektiği hatırlatılıyor.   *Gayrimüslim Vatandaşlarımız ve Seçimler:
Rum basınının ‘Osmanlı Devleti vatandaşı olan unsurların Türkleşmesinin mümkün
olmadığını’ iddia eden yazısının, bölücülüğe yol açacağına dikkat çekiliyor. *İngiltere, Rusya ve İran: İran Şahı’nın
vatandaşlarına kötü muamele ettiği, İngiltere ve Rusya’nın şah taraftarlığı
tenkit ediliyor.  *Bulgaristan Meselesi: Bulgaristan’ın Türkiye aleyhindeki tutumun
doğru tahlil edilmesi gerektiği belirtiliyor. *Türkiye ve Rusya: Türk-Rus savaşları hakkındadır.  *Vekillerin
Sorumluluğu
: Bakanların, basının sorularına cevap vermediğinden şikâyet
ediliyor, sorumlulukları hatırlatılıyor.  *Girit
Meselesi
: On seneden fazla bir zamandan beri Girit meselesinde gün be gün
kayıplar yaşandığı ve fakat tedbir alınmadığı yazılıyor.  *Protokole
Dâir
: Bulgaristan, Avusturya, Fransa ve Papalığın Osmanlı Devleti ile
ilişkilerindeki protokol hatâlarına dikkat çekiliyor. *Millî Hâkimiyet: Millî Hâkimiyet meselesinin Doğu ülkelerinde hiç
bilinmezken Fransa’da Montesqio, Jan Jack Rousso tarafından dünya meselesi
hâline getirilmiştir.  *Avrupa Ne Diyor, Biz Ne Söylüyoruz? Osmanlı
Devleti’nin son döneminde 4 defada toplam altı yıl dokuz ay yirmi gün
sadrazamlık yapmış olan Kıbrıslı Mehmet Kâmil Paşa (1833-1913) hakkında… *Rus Çarı ve Alman Kayzer’i: Rusya’nın
Alman devlet başkanından beklentileri hakkında…  *Fransa
ve Biz
: Fransa, 1880 yılına kadar Osmanlı Devletini, Doğuda Fransa’nın
menfaatlerini koruyan bir güç olarak kabul ediyordu. Bu bakış açısını
değiştirmesinin sebep ve neticeleri hakkında…  *Milletvekillerinin
Seyahati
: Babanzâde İsmâil Hakkı Bey, bâzı milletvekilleri ile gittiği
Fransa’yı ve İngiltere’yi anlatıyor. Sonraki birkaç makalede de bu seyahat
anlatılıyor.  *Feci Bir Komedi: Atina’daki askerî isyandan bahisle, bu hâdisenin
sebep ve neticeleri tahlil edilmezse ve tekrarı önlenemezse, Avrupa’da meydana
gelebilecek büyük bir zararla karşı karşıya kalacağımız belirtiliyor. *Boğazlar Meselesi: Rus Çarı ve İngiltere
Kralının İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile alakalı isteklerinin kesin bir
dille reddedilmesi gerektiği belirtiliyor. *İktisâdî
Siyâsetimiz
: Anadolu Demiryolunun işletmesi hakkında. *İran’da Karışıklıklar: İngilizler, Fransızlar, Almanlar İran’da iş
yapıyor. Komşusu Türkiye ise ilgisiz. *Mahmud
Şevket Paşa ve Almanya ile Münâsebetlerimiz
: Osmanlı Develiti’nin bir ülke
ile yaklaşması, diğer bir devletle ilişkilerinin bozulmasına sebebiyet veriyor.
*Ecnebilerle Münâsebetlerimiz:
Ecnebilerin hal ve hareketlerindeki hatâları hakkında. *Girit Konferansı: Rumca Gazeteler, Girit Meselesinin halledilmesi
için milletlerarası bir konferans tertib edileceğini yazarken, Hâriciye
Nezâretimiz böyle bir çalışmadan haberdar değil. Buna rağmen konferansın
toplanacağı kesindir. *İran İle
İlişkilerimiz
: İki milletin birbirinden nefret etme duygularını artıracak
hareketlerden kaçınması gerekir. *Balkan
İttifakı
: Balkan devletleri arasında alaşma yapılması, birlik oluşturulması
bölgenin huzur ve güvenliği için elzem ise de dar kafalı politikacıların
alışkanlıkları sebebiyle mümkün olamamaktadır. *Bir Hudut Meselesi: Osmanlılık ve hattâ bütün İslâm âlemi için
meşrûtî yönetim faydalıdır. Bugünün işi yarına bırakmamalı. *Yunanistan’da Durum: Yunanistan’da iç
siyâsî gelişmeler hakkında. *Rusya,
Avusturya ve Balkanlar
: Rusya ve Avusturya anlaşmazlığının sebebi Bosna-Hersek’tir.
*Mısır’daki Cinâyet: Süveyş Kanalı’na
ait imtiyaz süresinin uzatılması hakkında. *Avrupa
Basını
: Bütün devletlere: Artık lütfen bizi, şu elli beş seneden beri
soymaktan başka bir işe yaramayan himâyenizden af ve âzâde buyursanız… *Cülûs-ı Padişahî: Sultan Beşinci Mehmed
Reşad Han’ın Osmanlı tahtına oturması hakkında… *İran ve Fas: İan ve Fas’ta muhtemel değişiklikler hakkında tahminlerde
bulunuluyor. *Övülmeye Lâyık Bir
Yenilenme
: Osmanlı tahtının veliaht şehzâdesi Yusuf İzzeddin Efendi’nin Kral
Yedinci Edvard’ın ölümü vesilesiyle Londra seyahatinin isâbetli olduğu ve faydalar
sağlayacağı belirtiliyor. *Giritten
Arnavutluk’a
: Girit Meselesinin aldığı yeni şekil ve Arnavutluk’ta yaşanan
ayaklanma dolayısıyla Osmanlı hariciyesinin yara aldığı hakkında. *Rusya ve Almanya: Çok eski zamanlardan
bu yana ihtilafsız devam eden Rusya-Almanya ilişkilerinin İran sebebiyle
bozulacağı haber veriliyor. *Azınlıkların
Zorbalığı
: Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında çığırtkan azınlılıkların sessiz
çoğunluğu ezmeye çalıştığına dikkat çekiliyor. *Tımes ve Arabistan: İngiltere’de yayınlanan Times Gazetesi’nde,
Osmanlı askerlerinin Suudî Arabistan’da gerçekleştirdiği hârekâtın yanlış
yorumladığını izah ediyor. *Pire’deki
Vahşet
: Yunanistan’ın Liman şehri Pire’de meyhâne kabadayılarının
eşkıyalıkla ve korsanlıkta pek mâhir oldukları anlatılıyor. *Sir Edwvard Grey’in Nutku ve Konferans:
İngiltere Dışişleri Bakanı Edward Grey’in İngiliz Avam Kamarası’nda irad ettiği
nutuk tahlil ediliyor ve başarılı bulunduğu belirtiliyor. *Harbiye Bütçesi Münâsebetiyle: Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında kabul
edilen Harbiye bütçesinin 14.400.000 lira olduğu ve bu rakamın, 16.500.000 lira
geliri olan bütçe içinde fevkalâde dikkat çekici olduğu görüşü savunuluyor ve ‘ihtiyatsızlık’ olarak değerlendiriliyor.
İsmâil Hakkı Bey, sonraki makalede de Bahriye Bütçesini mercek altına alıyor ve
Osmanlı Bahriyesi hakkında görüş beyanında bulunuyor. *İngiltere ve Mısır: ABD’nin 32. Başkanı Franklin Roosvelt’in
gittiği yerde iz bırakan karizmatik bir lider olduğu belirtildikten sonra
Kahire’de yaptığı konuşma tahlil ediliyor. *Rum
Milletvekillerinin Meclis’i Terk Etmesi
: Osmanlı Meclis-i Mebûsân’ında, Rum
milletvekillerinin çalışmaların engellenmesi taktikleri… *Bir Adım Daha: İsmâil Hakkı Bey’in dikkatle ve ısrarla tâkip ettiği
Girit Meselesi… *Bakanların Seyahati:
Seyahatle alâkalı haberlerin gerçeklerle aynı olmaması meselesi ele alınmış. *Son Notadan Sonra: Tekrar Girit meselesi…
*Türkler, Kürtler, Ermeniler: Makale
metninden bir cümle: ‘Bir memlekette muhtelif isti’dâd (kabiliyetler) muhtelif
tabiatlar, muhtelif mizaçlarla (tabiat, huy, karakter) yaratılmış anâsır
(unsurlar) ve akvâm (kabileler) bulunması ayn-ı saadettir. (saadet kaynağıdır) (Türklerin
genlerinde ırkçılık düşüncesinin bulunmadığının, yaratılanı ‘yaradan’dan
dolayı sevdiğimizin veciz bir şekilde ifâdesi… Husûsen fanatik Ermenilerin
tekrar tekrar okuyup ezberlemeleri gereken ve ‘biz ne büyük hatâ yaptık da Türkleri kendimize düşman belledik…’
diyerek dövünmelerine yol açabilecek bir berceste… O. Ç.)

Babanzâde İsmâil Hakkı Bey, tam
bir entelektüeldir. Sâdece Türklerin ve Osmanlı Devleti’nin ve çevre ülkelerin
iç ve dış siyaseti hakkında bilgi sâhibi olmakla iktifa etmiyor. Bütün dünya
milletleri ve siyâsetleri ile problemlerinin çözümleri konusunda kafa yoruyor,
isâbetli teşhisler koyabiliyor ve mâkul özümler teklif ediyor. Yabancı gazete
ve mecmuaları günü gününe tâkip eden bir mütefekkir…        

 

 

 

 

(1) TANİN GAZETESİ:

     Hüseyin Cahit (Yalçın), Tevfik Fikret,
Hüseyin Kâzım Kadri tarafından İstanbul’da, 1 Ağustos 1908 – 14 Kasım 1947
târihleri arasında üç devrede toplam on yedi yıl yayınlanan günlük siyâsî
gazetedir. Birinci dönemde 31 Ekim 1918 târihine kadar 3550 sayı
neşredilmiştir.

     Tevfik Fikret, umduklarını bulamaması
sebebiyle 26 Aralık 1908 târihinde, Hüseyin Kâzım Kadri ise Serez mutasarrıflığına
tâyini dolayısıyla 1909 Şubat’ında gazeteden ayrıldı. Gazete, İttihat ve
Terakkî Cemiyeti’nin fikirlerini yaymakla vazifeli idi. Bununla birlikte
Hüseyin Cahit zaman zaman İttihat ve Terakkî’nin icraatını tenkit etmekten
çekinmedi.

     Başlangıçta ‘ittihâd-ı anâsır’
temelindeki Osmanlıcılık düşüncesinin, daha sonra hâkim millet / Türkçülük
fikrine dayalı idealin müdafaası yapıldı. 
Yazarları arasında, Prens Sabahaddin, Ali Kemal, Mizancı Murad, Rıza Nur
ve Lutfi Fikri gibi muhalif fikir adamı ve gazetecilerle, ayrıca Rum ve
Ermeni gazeteleriyle bâzen çok şiddetlenen tartışmaların yapıldığı gazetenin
yayımı bu tartışmalar yüzünden kesintilere uğramıştır. Gazete 31 Mart
Vak’ası’nda ilk ağır darbeye mâruz kalmış, isyancılar Tanin’in matbaa ve idârehânesini
tahrip ederek Meclis-i Meb’ûsan önünde Hüseyin Cahit zannettikleri Lazkiye
mebusu Mehmed Aslan’ı öldürmüşlerdir. Bunun üzerine Selânik’e kaçan Hüseyin
Cahit, Tanin’i ancak Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girmesinden sonra
çıkarabilmiştir. Gazete İttihat ve Terakkî’ye muhalefetin arttığı, Hürriyet
ve İtilâf Fırkası’nın teşkilâtlandığı 1911-1912 yıllarında Dîvân-ı Harb-i
Örfî tarafından veya ‘Büyük Kabine’ gibi İttihatçılar’a karşı hükümetlerce
sık sık kapatılmış, ancak her defasında ‘Cenin,
Senin, Renin ve Hak
’ gibi adlar altında yeniden çıkarılmıştır. Bu
kapatılışlardan birinde Viyana’ya kaçmak mecbûriyetinde kalan Hüseyin Cahit,
gazeteyi İttihatçılar’ın Bâb-ı Âli Baskını’nın ardından 31 Ocak 1913’te
tekrar neşredebilmiştir. Fakat bu târihten sonra artık iktidara tamamen el
koyan İttihat ve Terakkî’nin bazı icraatını eleştirdiğinden gazetecilikten de
çekilmek mecbûriyetinde kalmıştır.

     İttihat ve Terakkî ileri gelenlerinin
kenkitlerinden vazgeçmesi yolundaki rica ve baskıları, ayrıca devleti tehdit
eden tehlikelerin gitgide büyümesi yüzünden Hüseyin Cahit’in Tanin’i 30 Ocak
1914’te İttihat ve Terakkî Fırkası’na devretmesiyle gazete fırkanın resmî
yayın organı haline gelmiştir. Bu yıllarda, Dünya Savaşı’nın şartları
içerisinde İttihat ve Terakkî liderlerinin fikir ve görüşlerini yansıtacak
biçimde ve silik bir gazete şeklinde çıkmıştır. İttihatçı liderlerin ülkeyi
Terk etmesinden bir gün önce de fırka, 31 Ekim 1918’de gazetenin yayımına son
vermiştir.

     Bu dönemde büyük yankı uyandıran başmakaleleriyle
yaygın bir şöhret kazanan Hüseyin Cahit’in yanı sıra gazete İkinci
Meşrutiyet’in birçok tanınmış kaleminin yer aldığı itibarlı bir yayın organı
olmuştur. Hüseyin Cahit’in ardından en çok yazı yazan ve dâimî yazar
kadrosunda bulunan Babanzâde İsmâil Hakkı, İsmâil Müştak (Mayakon), Muhiddin,
Falih Rıfkı (Atay), Ahmed Şerif ve Âsım (Us) gibi isimlerdir. Ayrıca Cenab
Şahabeddin, Hâlid Ziya (Uşaklıgil), Hâlide Edip (Adıvar), Aka Gündüz ve Fazıl
Ahmet (Aykaç) isimleri ilâve edilebilir.

     Tanin’in ikinci dönemi olan 14 Ekim 1922
– 16 Nisan 1925 târihleri arasında 903 sayı yayımlanmıştır. Malta sürgününün
ardından Türkiye’ye dönen Hüseyin Cahit, İtilâf devletlerinin işgalindeki
İstanbul’da Tanin adına izin alamadığı için gazeteyi başlangıçta Renin adıyla
çıkarmaya başlamış, 38. sayısında asıl adını kullanabilmiştir. Şubat 1924 –
Mayıs 1925 tarihlerinde ‘Le Tanine’
adıyla Fransızca olarak da yayımlanmıştır. Bu devrede Tanin, kısmen İttihat
ve Terakkî kadrosunu toparlamak ve görüşlerini temsil etmek maksadıyla
neşredilmiştir. İttihatçı liderler, daha önce Avrupa’da yaptıkları
toplantılarda Hüseyin Cahit’ten böyle bir gazete çıkarmasını istemişlerdir.

      Hüseyin Cahit’in Mustafa Kemal ve
Ankara hükümetine karşı pervasız muhalefeti, gerek Lozan’a giden Türk
heyetine gerekse hükûmete yönelttiği tenkitler ve hilâfet konusundaki farklı
görüşleri yüzünden gazete kısa sürede rejimin istenmeyen bir yayını hâline
gelerek çeşitli baskılara mâruz kaldı, Hüseyin Cahit mahkemede yargılandı.
Beraat etti ise de Şeyh Said İsyanı yüzünden çıkarılan Takrîr-i Sükûn
Kanunu’ndan yeniden yargılandı Çorum’da müebbet sürgün cezâsına
çarptırıldı. 

     Gazete, 30 Ağustos 1943 – 14 Kasım 1947
târihleri arasındaki üçüncü devresinde 1512 sayı yayımlandı. Cumhuriyet Halk
Partisi saflarında politikaya dönen Hüseyin Cahit, gazeteyi daha iyi bir
şekle kavuşturmak için yayına ara verdiğini açıkladı ise de muvaffak olamadı.

 

 

 

 

 

 

(2) İKİNCİ MEŞRUTİYET

İttihat
ve Terakki Cemiyeti, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını önleyecek tek çârenin;
‘Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın
tahttan indirmesi’
olduğunu düşünüyordu. Cemiyet mensuplarınca hedefe
giden yol olarak Meşrutiyet’in ikinci defa ilân edilmesi kararlaştırıldı. 4
Temmuz 1908’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden izin alan Resne Komutanı Kolağası
Niyâzi Bey, 150 kişilik çetesiyle birlikte dağa çıktı. Bu devlete karşı bir
ayaklanma idi. Resneli Niyazi Bay, Maksadını şöyle açıklıyordu:  ‘Anayasa’nın
tekrar yürürlüğe konulmasını sağlamak.
’  Resneli Niyâzi Bey’in
destekçileri artınca, Serez’den Yıldız Sarayı’na bir telgraf geldi.
Telgrafta:  ‘Bir saate kadar Yeni Anasaya’nın yürürlüğe konulduğu ilân edilmez
ise, Osmanlı Hânedânından pâdişah adayı olan zatın, pâdişahlığı ilân
edilecektir.
’ Sultan, 22 Temmuz’da Ferid Paşa’nın sadrâzamlıktan çekilmesini
sağlayıp Sait Paşa’yı tâyin etti. Sait Paşa kabineyi topladı ve pâdişahın
tâlimatı ile Meşrutiyet yönetimine geçildiği ilân edildi. Ancak, çok
geçmeden  otoritenin yerini  kargaşa aldı. O kargaşa; Birinci Dünya
Savaşı’nın sonuna,  Kurtuluş Savaşı’nın
ilk yıllarına kadar devam etti.
 

 

 

 

(3) DREYFÜS MESELESİ:

     1894 yılında Yahudi asıllı Yüzbaşı
Alfred Dreyfus’un casuslukla itham edilerek Fransa’da yargılandığı dâvâ ve bu
dâvâ ile alâkalı olarak gelişen olaylar, ‘Dreyfüs
Meselesi
’ olarak anılır. Fransa’daki Yahudi aleyhtarlığına rağmen
varlıklı bir ailenin ferdi olan Alfred Dreyfüs, bulunduğu rütbeye,
çalışkanlığı ve başarılarıyla yükselmişti.

     Fransa’da Genelkurmay Başkanlığı’nın
başlattığı duruşmalar önemli hukûkî tartışmalara sebep oldu ve 12 yıl devam
etti.

     Olay, Paris’teki Alman Elçiliğinde
hizmetçi olarak çalışan Fransız gizli servisine bağlı bir kadının çöp
sepetinde bulduğu imzasız bir mektubu merkeze göndermesiyle başladı. Alman
askerî ataşesine yazılan mektupta Fransa’ya ait bilgilerin verilmesi vaat
edilmektedir. Fransız Genelkurmayının başlattığı soruşturmada şüpheler
Yüzbaşı Alfred Dreyfus üstünde toplanır. Çünkü Yüzbaşı Dreyfus’un el yazısı,
mektuptaki yazıya benzemektedir.

     Dreyfus, 15 Ekim 1894’te tevkif edildi.
Bir ay süren hazırlık soruşturmasında aleyhine yeni delil bulunamamasına
rağmen suçlu görülerek mahkûm edildi ve cezasını çekmek üzere Şeytan Adası’na
gönderildi. 1896’da ortaya çıkan bir olay Dreyfus dâvâsını yeniden gündeme
getirdi. Alman Elçiliğinde çalışan hizmetli kadın, başka bir mektup bulmuştu.
Mektuptaki yazı, ilk bulduğu mektuptaki yazıya benziyordu. Yazının sâhibi
Easterhazy suçsuz bulundu. Fransa’nın dünyaca tanınmış yazarı Emile Zola da
müdâhil oldu: Gazetedeki köşesinde, ‘Suçluyorum’
başlığı altında Fransız Genelkurmay Başkanlığını hedef alıyor, başkanı,
kamuoyunu yanıltmakla itham ediyordu. 

     Bu defa orduya hakaret ettiği
gerekçesiyle Zola aleyhinde dâvâ açıldı. Zola’nın mahkûmiyetiyle sonuçlanan
dâvâda avukatlar sözü hep Dreyfus olayına getirmişlerdi. Bu sebeple dâvâ
Dreyfus’u savunanlar açısından başarı olmuştur.

     1898 yılında hükümet değişikliği olunca
Dreyfus dâvâsı yeniden açıldı. Yazının Easterhazy’ye ait olduğu anlaşıldı. O
da suçu kabullendi, mahkûm oldu ve gönderildiği hapishânede intihar etti.

     Dreyfus dâvâsı yeniden açıldı ise de
tekrar suçlu bulundu.  1904 yılında
yeni bir dâvâ daha açıldı ve 1906 yılında Dreyfus beraat etti. Birinci dünya
savaşına katıldı, ülkesine hizmet etti, emekliye ayrıldıktan sonra 1935
yılında eceliyle öldü.

     Bu olay, Yahudilerin bir birlerini
desteklemelerine örnek teşkil etmesi açısından da dikkat çekmektedir.    

Kardeşlik Hukuku ve Kur’an (6)

“Bismillah her hayrın başıdır.” cümlesi bir, fakat pîr
cümledir. Anlat anlat bitmez. Söyle söyle tükenmez. Mânâ yüklü, anlam dolu, yer
kaldırmaz, gök götürmez, ağır mı ağır, büyük mü büyük, çok muazzam, çok
muhteşem bir anahtar sözcük.

     Çünkü ebedî saadet
kapısının tılsımı bu sözde saklı.

     Çünkü ebedî
mutluluk anahtarı bize, ancak bu sözü baş tâcı etmekle verilecek.

     Çünkü bu söz,
metot ve usûl gösterici, rotamızı çizici bir mâhiyet / içerik taşıyor.

     Çünkü “Bismillah
her hayrın başıdır.” sözü ebedî / sonsuz Saadet Sarayı’nın taç kapısı hükmünde.

     Çünkü, bu altın
söz “Efradını câmi, ağyarını mâni.” bir ifade. Âdeta söylenecek her şey
söylenmiş, lüzumsuz hiçbir şeye yer verilmemiş tek cümle.

     Hz. Mevlânâ der
ki: “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir.”

     İşte “Bismillah” deyişi, hem aynı dili
konuşanların, hem de aynı duyguları paylaşanların

 anlaşma vasıtası / aracıdır.

     Bunun içindir ki, “Bismillah” mübarek bir
kelime, tılsımlı bir söz, kalpleri birbirine açan altın bir anahtar. Nitekim
“Bismillah” lâfzı, Arz’dan Arş’a yükselerek kalpleri Allah’a rabteder / bağlar.  Arş’tan Arz’a inerek de kalbleri birbirine
kenetler.

     “Bismillah” kula, kul olduğunun bilincini
aşılar.

     “Bismillah” kulu, kul olduğuna bağlayan;
kutsal mı kutsal, kopmaz bir bağdır.

     “Bismillah” her işin başında, onunla
başlanması gereken bir kelime. Velhasıl:

     “Bismillah” bir intisap / bir mensubiyet /
bir aidiyet; başı boş olmadığımızın bir parolası.

     “Bismillah” sahipsiz bir mülk içinde
bulunmadığımızın remzi ve işareti.

     “Bismillah” mülk sahibinin, elimize
verdiği serbest dolaşım kartı.

     “Bismillah” kimliğimiz ve hüviyetimizin
vesikası / belgesi.

     “Bismillah” bağlılığımızın nişanesi.
Şahsiyetimizin göstergesi.

   “Bismillah” demek, her şeye “Mânâ-yı Harfî”
ile bakmak, yâni her şeyi başkasının mânasını gösteriyor diye düşünmektir. Her
şey, başkasının bilinmesine yarıyor, her şey Yaratana işaret ediyor diye
anlamaktır. Her şeye sırf “Kendi şahsı ve zâtı için” bakmamamız gerektiğinin de
veciz / özlü bir ifadesidir.

    Kısaca “Bismillah” demek, her şeye Allah
için, Allah adına bakmanın, bakıyor olmanın en özlü biçimde dile getirilişidir.

  “El mer’ü me’a men ehabbe.” / “Kişi, sevdiği
ile beraberdir.” Bu hadis-i şerif, bizleri düşündürmeli. “Bismillah” lâfzını
dilimizden eksik etmez olmalı. Böylece sevdiğimizle beraber olmanın yolunu
bulmuş. Sevdiğimizle beraber olmanın sırrına ermiş oluruz.

    Çünkü “Bismillah” demek, en büyük mahbub /
sevgili / en çok sevilen Allah ile bir ve beraber olmanın, en büyük delili /
kanıtıdır.

     “Bismillah, her hayrın başıdır.” deyişi
aslında bir tekliftir. Öyleyse her şeye bu sözle başlamalı. Hem zaten böyle
başlamak gerekir.

    Çünkü bu başlayışta aynı zamanda bir tebliğ
/ bir çağrı, buna uyup uymamakla karşılaşma, söylenmesinde, güzel bir karşılık
var. Söylenmez oluşunda ise, ceza söz konusu. Bu teklif karşısında “Ey insan,
sen bilirsin artık.” demek istenir.

      Fakat insan, bunu
söylemesi, söylediğinin de gereğini yapması için yaratıldı. Artık  kendi bileceği bir iş. İster söyler, ister
söylemez. Ama unutmasın ki, bu tercih / bu seçim, bu sınav sırrı için var
edilmiştir.

      Kaldı ki, en
şerefli yaratık olması da bu yüzden değil mi? Hem zaten insan olan insandan, bu
beklenir, bu bekleniyor. Zira bu teklif, mahlûkat içinde sadece insana
yapılıyor.

   Çünkü bu hükmü yerine getirmek, sadece insana
düşüyor. Bu söylem, ey insan sırf senden isteniyor. İşte bütün bunlardan ötürü,
mahlûkatın / yaratılmışların en şereflisi sensin. Anla artık bu sözü. Anla
artık bu sırrı / bu gizi.

Genetik Miras ve Milli Ruh

Soğuk
iklimlerde yaşayan insanlar
, ılıman iklimlerde yaşayanlara
kıyasla, düşük sıcaklıklara daha dayanıklı oluyor. Bu uyumluluklarının sebebinin
genetik bir farklılık olabileceği öngörülüyor.

Çünkü
birisi soğuk iklimli bir yere yerleşip on yıllarca orada yaşasa bile, nesillerden
beri orada yaşayan insanlar kadar soğuğa direnç kazanamıyor. Araştırmacılar, Sibiryalıların
aynı toplulukta yaşayan ve oranın yerlisi olmayan Ruslarla
karşılaştırıldığında soğuğa daha iyi adapte olduklarını keşfettiler. 

Soğuk
iklimlerde yaşayan insanlar
daha yüksek bazal metabolik
hızlara
(yaklaşık %50 daha yüksek) sahiptir. Ayrıca vücutları titremeye
gerek duymadan
sıcaklığını daha iyi koruyabilir ve vücutlarında daha az;
yüzlerinde de daha fazla miktarda ter bezi bulunur.

Bu
tür adaptasyonlar sebebiyle, Avustralyalılar çok soğuk gecelerde barınak
veya kıyafet olmadan yerde uyuyabiliyorlar.

Tibetliler 4
bin metreyi aşan bir yükseklikte yaşıyorlar ve deniz seviyesine oranla %40 daha
az oksijen içeren havayı solumaya alışkınlar. Yüzyıllar içerisinde vücutları,
her nefeste daha fazla havayı solumayı mümkün kılan geniş göğüs kafesleri ve
daha büyük akciğer kapasiteleri
geliştirerek, bu düşük oksijenli
ortamda yaşamanın zorluklarını telafi etmiştir. 

Bu
bakımdan Everest gibi yüksek dağlara çıkan profesyonel dağcılar birçok
teknolojik destek ile hayatta kalmaya çalışırken, yüksek irtifalarda Tibetliler
ve Nepalliler
pek sıkıntı çekmiyorlar.

Bilim
insanları bu tür adaptasyonların kısa zamanda gerçekleşmediği, ortalama
100 nesilde oluştuğu
kanaatindeler.

****

İnsan
gözü havada görecek şekilde programlanmıştır. Su altında her şeyi
bulanık görürüz. Ancak Moken kabilesinin çocukları, denizin 22
metre altında bile
, tıpkı karada olduğu gibi gözlerini tamamen açıyor ve
karada gördükleri kadar net bir şekilde görebiliyorlar.

Mokenler yılın
sekiz ayını teknelerinde veya su üzerindeki evlerinde geçirir. Sadece okyanustan
toplanan yiyecek veya deniz kabuklarını takas ederek
ihtiyaçları olan şeyleri almak için karaya çıkarlar.

Her
gün, hiçbir modern teçhizat kullanmadan, bu işi yapan çocukların gözleri
suya daldıklarında şekil değiştirerek
su altında metrelerce mesafeyi bile
net olarak görebilme yeteneği kazanıyormuş.

Test
edildiğinde, Moken çocuklarının Avrupalı çocuklara göre iki kat daha net su
altı görüşüne sahip oldukları
görülmüş.

Ayrıca
Avrupalı çocukların gözleri tuzlu sudan tahriş olurken, Moken
çocuklarının 30 dalış sonrasında bile herhangi bir rahatsızlık yaşamadığı
tespit edilmiş.

*************************

RUHUMUZUN
MUTASYONU

İnsanoğlunun
hayatını sağlıklı ve verimli devam ettirebilmesi için coğrafya, iklim gibi
fiziksel şartlara uyum sağlama yeteneği olduğuna dair çok sayıda örnek var.

Vücudumuz
coğrafyaya, toprağa, iklime, atmosfere, kısacası biyosfere uyum sağlamak
için bazen nesiller süren mutasyonlarla fiziksel değişime uğrar. Bu
değişim soğuk iklimden sıcak iklime geçtiğimizde, yüksek irtifadan sahillere
indiğimizde de kolayca kaybolmaz. Nesiller sonra bile bu genetik yapının
korunduğu görülür.

Oysaki
eğitim sonucu geliştirilmiş yetenekler kullanılmadığında bir süre sonra
unutulmaktadır.

Bu
uyum sağlama sadece bedenimizle mi alakalıdır? Ruhumuz da çevresel şartların
nesiller boyu süren etkisi ile kalıcı olarak şekillenmiş olabilir mi?

Yeniçağ
Gazetesi yazarı Arslan Bulut zaman zaman Gumilev adlı bir bilim
adamının kuramından (teorisinden) bahseder.

L.
N. Gumilev babası Rus, annesi Kırım Tatar Türk’ü olan bir bilim adamı. “Halkların
şekillenişi, yükselişi ve düşüşünü”
konu alan “etnogenez kuramının”
kurucusudur.

Bu
kurama göre, “milletlerin ruhu, esas olarak, coğrafyaya, toprağa, iklime,
atmosfere, kısacası biyosfere bağlıdır…”

“Biyosfer
hava, su, üzerinde yaşadığımız toprak, dolayısıyla vücudumuzu meydana getiren
elementler ve iklim gibi doğal ortama denir. Bu ortamı insanlar oluşturmuyor.
Milletlerin varlığı manevi güçlerine, manevi güçleri de biyosfere bağlıdır.
Dolayısıyla milletlerin kaderini, biyosferi yaratan Tanrı belirler.”

Gumilev
kuramında, bu sürecin tüm zamanlar ve tüm mekânlar için evrensel bir yasa
olduğunu ortaya koymaktadır.

****

Alev
Alatlı
Türkler ve Türkiye’yi diğer milletlerden ve ülkelerden
ayırır: “Düz akılla anlaşılmaz, pergele, cetvele gelmez, kendisine has bir
kimliği vardır Türkiye’nin. Batmaz. Batarsa, okyanuslar taşar”
der.

Atatürk, “Yemin
ederek size temin ederim ki, bizim milletimizin manevi kuvveti, bütün
milletlerin manevi kuvvetlerinin üstündedir” 
diyerek milli ruhumuzun
farkını kuvvetle vurgular.

Hakikaten
Türk Milletinin diğer milletlerin fertleriyle benzeşen birçok özellikleri
olduğu gibi bizi farklı kılan özelliklerimiz de olduğu muhakkaktır.
Tıpkı Japonları, İngilizleri, Hintlileri diğer milletlerden ayıran özellikler
olduğu gibi.

Milletimizin
ruhu

diğer milletlerden farklı olarak biyosferin veya yaşadığı binlerce yıllık
tecrübenin tesiriyle mutasyona uğramıştır. Millî ruhumuz bütün
olumsuz şartlarda hayatta kalmak üzere
programlanmıştır. Bu bakımdan diğer
milletlerden üstün bir özelliği vardır.

İçeriden
ve dışarıdan, ekonomik ve siyasi gücü elinde tutanlar, her türlü propaganda
aracını kullanarak bu ruhu ele geçirme çabasındalar. Buna rağmen Millî Ruhun bu
saldırılara karşı direnebilmesi tesadüf değildir. Çünkü, Arslan Bulut’un cümlesiyle,
“Türk Milleti’ne Tanrı tarafından verilen görev bitmemiştir ve dünya
durdukça bitmeyecektir.”

Millî
Ruh
mutlaka
bu kutlu görevin farkına varacak, Türk’ün gücü şahlanacaktır. İnsanlık
ailesinin mutluluğu ve gelişmesine en yüksek katkıyı veren milletlerden biri
olacağız. O günler kesinlikle gelecektir.

Allah
bize de o günleri görmeyi nasip etsin.

DEVA Partisi Erken Seçime Katılabilir mi?

Yüksek
Seçim Kurumu (YSK), 26 Ocak 2021 tarihli kararında 1 Ocak 2021 tarihi
itibariyle seçime girme yeterliliğine sahip olan siyasi partiler listesini
güncelledi. Bu karar ve liste 30 Ocak 2021 tarihli Resmi Gazete’de yayınlandı.
(1) Bu karara göre 1 Ocak 2021 tarihi itibariyle on yedi (17) siyasi parti
seçime girebiliyor. Ali Babacan’ın Genel Başkanlığını yaptığı Demokrasi ve
Atılım (DEVA) Partisi ile Ahmet Davutoğlu’nun Genel Başkanlığını yaptığı
Gelecek Partileri listede yer almıyorlar.

 

            Bu liste ister istemez akıllara Deva
ve Gelecek Partisi’nin olası bir erken seçime katılıp katılamayacakları
sorusunu akla getiriyor.

 

            Bilindiği üzere Siyasi Partiler
Kanunu’nun 36. maddesine göre siyasi partilerin bir seçime girebilmeleri için
şu iki koşuldan birini yerine getirmiş olmaları lazım;

a) İllerin en az yarısında oy verme
gününden en az altı ay evvel teşkilat kurmuş ve büyük kongrelerini yapmış olmaları;

b) Ya da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde
grup kurmaları.

 

            Birinci koşul bakımından kanun
hükmünün lâfzî yorumu biraz muallâk. Çünkü hükmün lâfzî yorumundan, seçimden
altı ay önce illerin yarısında teşkilatlanmış olmak ama büyük kongreyi daha
sonra mesela seçimden bir ay önce yapmak seçime girmek için yeterli anlamı da
çıkıyor, büyük kongreyi de seçimden en az altı ay önce yapmak gerektiği anlamı
da. Siyasi partiler bu altı aylık süreyi genelde büyük kongre tarihinden
itibaren hesaplıyorlar.

 

            Gelecek Partisi büyük kongresini 31
Ekim 2020 tarihinde, DEVA Partisi ise 28 Aralık 2020 tarihinde
gerçekleştirdiler. 2021 yılında bir erken seçim beklediğimizi ta iki sene önce
yazdığımız ve aynı zamanda Tayyip Erdoğan Sonrası Türkiye adı kitabımızın
(Yazar burada kitabın reklamını yapmaktadır) 
başlangıç yazısı olan makalemizde ifade etmiştik. (2) Bahsettiğimiz bu
erken seçimin de Haziran ayında gerçekleşme ihtimali çok yüksek.

 

Erken seçim şayet tahmin ettiğimiz gibi
Haziran ayında gerçekleşecek olursa Gelecek Partisi yönünden bir sıkıntı çıkma
ihtimali görülmüyor. Ancak DEVA Partisi’nin seçime girip giremeyeceği
noktasında şiddetli tartışmalar yaşanacağını söyleyebiliriz. Çünkü DEVA Partisi
büyük kongresini az önce de ifade ettiğimiz gibi 28 Aralık 2020 tarihinde
gerçekleştirdi ve altı aylık süre için büyük kongre tarihi baz alınacak olursa
28 Haziran 2021 tarihinden önce yapılacak olan bir genel seçime DEVA
Partisi’nin katılıp katılamayacağı tartışması çok ciddi bir siyasi krize neden
olacaktır.

 

Bu noktada asıl problem DEVA Partisi’nin
28 Haziran 2021 tarihinden önce yapılacak olan bir seçime katılıp
katılamayacağı noktasındadır.

 

DEVA Partisi 28
Haziran 2021’den Önce Yapılacak Olan Bir Seçime Katılabilir mi?

 

            Bu soruya yekten “Evet katılabilir”
cevabımızı verip hukuki gerekçelerimizi de bu “Evet” cevabımızın üzerine inşa
edelim.

 

            İllerin en az yarısında oy verme
gününden en az altı ay evvel teşkilat kurmuş ve büyük kongrelerini yapmış olma
şartı “NORMAL VAKTİNDE” yapılacak olan seçimler için geçerlidir. Erken seçimde
bu kural UYGULANMAZ!

            Siyasi partiler, kendilerini olağan
durumlara göre organize ederler. Olağanüstü durumlar siyasi partilerin
organizasyonlarını bozar. Erken seçim ise bir olağanüstü durumdur. Kendisini
“vaktinde” yapılacak olan seçime göre ayarlamış ve “vaktinde” yapılacak olan
bir seçime göre seçime katılma şartlarını yerine getirerek seçime girmeye hak
kazanmış bir siyasi partinin, öngörülemeyen ve tamamen karar vericinin keyfine
göre belirlenen bir erken seçim tarihini baz alarak seçime giremeyeceğini iddia
etmek hukuka da demokrasiye de uymaz.

 

            Türkiye’de genel seçimler beş yılda
bir yapıldığı için normal şartlar altında genel seçimlerin yapılması gereken
tarih 2 Temmuz 2023 tarihidir. Dolayısıyla bu tarihten altı ay önce yani 2 Ocak 2023 tarihi ve daha öncesinde
teşkilatlanmasını ve büyük kongresini gerçekleştiren bütün partiler seçime
girme yeterliliğini kazanmışlardır ve hangi tarihte yapılacak olursa olsun
herhangi bir “erken seçime” girebilirler.

 

            DEVA Partisi de 2 Ocak 2023
tarihinden en az altı ay önce teşkilatlanma ve büyük kongre şartını yerine
getirdiğinden seçime girmeye hak kazanmıştır ve değil Haziran ayında bugün bile
erken seçim yapılacak olsa DEVA Partisi bu erken seçime katılabilir.

 

            Kaldı ki YSK’nın yerleşik
uygulamaları da bu “altı ay kuralını” erken seçimlerde UYGULAMAMA yönündedir.

 

            Nitekim 10 Temmuz 2002’de kurulan
Genç Parti 3 Kasım 2002’de yapılan seçimlere katılmıştı. Genç Parti bırakın
teşkilatlanma ve büyük kongre şartını yerine getirmeyi, kuruluş tarihi bile
seçime dört ay kala gerçekleşmişti. Ama buna rağmen YSK son derece doğru bir
karar vermiş ve altı ay kuralının erken seçimde uygulanamayacağını Genç
Parti’nin seçime girmesine müsaade ederek ortaya koymuştu. Başka örnekler de
var tabi.

 

            Et tekraru ahsen velev kane
yüzseksen! DEVA Partisi yarın için seçim yapılmasına karar verilecek olsa,
hukuken yarın yapılacak olan o seçime girmeye hak kazanmıştır.

 

 

(1)
https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2021/01/20210130-39.pdf

(2)
http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazilar/YaziDetay/9367