27.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 444

Girne’den Doğan Güneş

        Yazımın başlığı bundan 28 yıl önce
kaleme aldığım, 1974 Kıbrıs Savaşlarını anlatan ilk kitap olma özelliğine sahip
kitabımın adıdır.

        Bu kitabımı bugün yeniden hatırlatmamın
tek bir amacı var!

        KKTC gerçeğinin artık uluslararası
camiada da tanınma zamanının geldiğidir.

       28
Yıl önce kaleme aldığım bu kitabımın ilk sayfalarına ‘’Barış İçin’’ başlıklı
bir girizgâh yapmış, Güney Kıbrıs Rum kesiminde yaşayanlara şu cümlelerimle
seslenmiştim:

      ‘’Barış İçin…

         Ve sen Güney Kıbrıs’ta
yaşayan Akdenizli; 23 yıl sonra bugün, yaşanan onca acıdan ve dökülen bunca
kandan sonra ne düşünüyorsun?

        Birlikte yarattığımız o
korkunç günler! Paylaştığımız insan sefilliği bu güzel adaya ne kazandırdı
dersin?

        Bugün geldiğimiz nokta
belli…

        Aradan yüzyıllar dahi
geçse değişen hiç bir şey olmayacak. Tabii ki, geçen o acılı yılları yok
saymak, kaybedilen insanları geriye getirmek asla mümkün olmayacak.

      Ama bugün için
yapabileceğimiz bir tek şey var!

      Haydi, uzat elini. Bu güzel
topraklarda dostça yaşayalım. İnadı bırak. Seni kandırarak yıllar boyunca aynı
masalı anlatanlara inanma. Durdur onları ‘’yeter’’ de artık. Çünkü sen de ben
de biliyoruz ki bir daha asla geçmişe dönemeyeceğiz.

      Onun içindir ki kin ve
nefret tohumlarını ekmeyelim bu aşk adasına…

      Sevgi tohumlarını ekelim,
güzellikleri paylaşmak için.

      İnsanlık onuru için…

      Çocuklarımız için…

      Torunlarımız için…

      Geçmişte kalsın tüm
hatalar. Bunlardan ders alalım.

      Tarih boyunca yarattığımız
yanlışlara bir yenisini daha eklemeyelim.

       Haydi, uzat ellerini
gösterelim tüm dünyaya, örnek olalım bizler gibi yaşamaya çalışan tüm
toplumlara.

       İki ayrı devlette yan yana
yaşayalım, komşu olalım.

      Ne dersin?

      Haydi, birleştirelim
ellerimizi güneydeki Akdenizli

      Barış için, barış için…’’ Böyle
seslenmişim bu kitabımla Rumlara.

      Aradan bunca yıl geçti. Yıllar bir su
misali akıp gidiyor ama biz hala Kıbrıs meselesini konuşuyor, Rum tarafına hala
dostluk elini uzatıyoruz. Ancak, Rum siyasilerin uzlaşmaz tutumu nedeniyle elimiz
hep havada kalıyor.

      Rum halkını serbest bıraksalar belki onlarda
dostluk elini uzatacaklar ama adada türlü menfaatleri olan ne emperyalist
güçler, ne de hala Enosis peşinde koşan Rum siyasiler buna müsaade etmiyor!

      15 Kasım Pazar günü 37’nci kuruluş yıldönümünü
kutlayan KKTC’de hem TC hem de KKTC Cumhurbaşkanları, yıllar sonra açılan Maraş
bölgesinden tüm dünyaya çok güzel bir mesaj verdi. Anlayan anladı, kör bakan
gözler yine anlayamadı.

     Ancak gerçek olan bir şey var. Bundan böyle
KKTC’nin adadaki varlığı giderek tescillenecek, çünkü sıra uluslararası camiada
tanınmasına geldi artık.

     Halkının ağırlıklı oylarıyla KKTC Cumhurbaşkanı
seçilen Sn. Ersin Tatar, önümüzdeki süreçte bu tanınmayı gerçekleştirecek
hamlelerde yapacak.

      Çünkü siyasal gelişmeler artık Kıbrıs
Türk’ünün lehinde. Arkasındaki güçlü Türkiye’nin varlığı da bu süreci daha da hızlandıracak.

      Önce Azerbaycan, sonrasında Pakistan,
Bangladeş, Pakistan, Libya ve diğer Türk Cumhuriyetleri KKTC’yi tanıyacak. En
nihayetinde Rum yönetimi de bu gerçeği kabul edecek. Ve tarih sayfaları, Kıbrıs
Türk Halkının bu yepyeni yaşamını da kaydedecek.

     Yazımı, 1992 yılında yayınlanan ‘’Girne’den
Doğan Güneş’’ isimli kitabımın ön sözü ile bitirmek istiyorum:

   ‘’ Her
genç insan gibi ben de yaşamak istiyordum. Ama vatan uğrunda görevini yaparak
ölmek, şerefli bir asker olarak yaşamaktan da öte, bir insanın ulaşabileceği en
büyük mertebe idi. Yıllar önce yazdığım bu satırlarda aslında Türk insanının en
büyük hasleti olan vatan sevgisi yatıyordu. Asırlar boyunca hür ve onurlu bir
yaşama alışmış olan bu millet; dünyanın hiçbir yerinde tutsak bir yaşama mahkûm
edilememişti. Hürriyetine böylesine âşık bir ulusun çocukları olan Kıbrıslı
soydaşlarımız da günün birinde, Rumların onca baskısına rağmen gösterdiği o muhteşem
direnişin mükâfatını alarak, o meşakkatli günlere son verecekti…’’

      Kıbrıs
Türk’ü için
1974 yılında sona eren o
meşakkatli günler, bugün kendi devletinde yaşayan bir toplumu tarih sayfalarına
KKTC vatandaşları olarak kayda geçirmiştir.

     Günümüz dünyasında ise;
KKTC’nin diğer devletler tarafından da tanınmasının vakti gelmiştir.

Devlet Dediğin Ne Ola?

0

İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu 21. yüzyılın en çılgın projesi Kanal
İstanbul aleyhinde kampanya başlatıp şehrin her tarafını “Ya Kanal Ya İstanbul”
afişleriyle donatınca cevval savcılarımız derhal harekete geçti ve İmamoğlu
hakkında soruşturma başlattılar. Başka bir cevval kişi olan Sayın İçişleri
Bakanımız da soruşturma hakkında Fatih Altaylı’nın “Hükümetin getirdiği
proje devlet projesi midir? Kanal İstanbul niye bir devlet projesi? Devlet
projesi ne manaya geliyor? Bir hükümet, bir Cumhurbaşkanı projesi illa hemen
devlet projesi mi olur?” şeklinde sorduğu soruya “Tabii hükümet
bir projeye adım attığı itibaren bir devlet yatırımıdır. Şu anda bir devlet
yatırımıdır bu. Sadece bir hükümet yatırımı değildir” şeklinde cevap
vererek hem konuyu bambaşka bir boyuta taşıdı hem de gerek siyaset bilimine
gerek anayasa hukukuna gerekse idare hukukuna yepyeni bir anlayış getirdi.
Maşallah, Sübhanallah!

 

            Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat
Kurum geçen gün Fox TV’de İsmail Küçükkaya’nın konuğu oldu ve o da Kanal
İstanbul Projesi’nin devlet projesi olduğunu öne sürdü. Ancak projenin devlet
tarafından finanse edilmeyeceğini söyledi.

 

            Bu tip yaklaşımlar yeni değil. Uzun
yıllardır Ak Parti hükümeti ile devleti bir kabul eden, bunları özdeşleştiren
ve yine Ak Parti’ye ve Cumhurbaşkanı’na yöneltilen eleştirileri devlete yönelik
olarak algılayan veya öyle anlamak isteyen bir yapı var. Hükümetle iktidarın
özdeşleştirilmesinden kaynaklanan yanlış düşünce nedeniyle, iktidara yönelik
eleştiride bulunanları vatan hainliğiyle itham edecek kadar saçmalayan
kişilerin ortaya çıktığına çokça şahit olduk. Bugün gelinen noktada devletle
hükümetin, devletle Cumhurbaşkanı’nın, devletle iktidar partisinin aynı şeyler
olmadığını anlatmak lazım. Bu kavramları aynı kabul etmek ve vatandaşa da öyle
kabul ettirmek iktidar mensuplarının işine geliyor olabilir ama bu ülkeyi ve bu
ülkenin insanlarını gerçekten seviyorsak iktidarın bu algı oyununu bozmamız
lazım.

 

Devlet Bir Otomobildir!

 

            Yazının başlığını okuduğunda
Rousseau’nun o meşhur “Devlet bir toplumsal sözleşmedir” sözünü yazarak işin
felsefi boyutuna değineceğimi zannedenler fevkalade bir yanılgı içindeler!
Kanaatimce devlet- hükümet ayrımını en iyi ifade edecek benzetme otomobil-şoför
benzetmesidir. Hatta devlet kavramını açıklayabilecek en iyi örnek otomobil
örneğidir.

 

            Evet, devlet bir otomobildir!
Otomobil dediğimiz alet senkronize bir mekanizmadır. Motor aksamı vardır,
elektrik aksamı vardır, süspansiyonları vardır, kaporta aksamı vardır, rot-balans
aksamı vardır, denge-balans aksamı vardır, fren mekanizması vardır, ABS’si
vardır, ESP’si vardır vs. Bu aksamlar otomobilin hareket etmesini, yönünün
değiştirilmesini, gerektiği zaman yavaşlamasını ve hatta durmasını sağlar. Bir
de otomobilin tüm bunları yapabilmesi için kontağı çevirip onu çalıştıracak,
gaz-debriyaj-fren pedallarına basacak, vites değiştirecek, direksiyonu sağa
sola çevirecek bir şoföre ihtiyaç vardır. (Şimdilik)

 

            İşte devletin de tıpkı bir otomobil
gibi onun hareket etmesini sağlayan dinamik aksamları, otomobili sürekli olarak
denetleyip mekanizmanın sorun çıkarmamasını ve kendini yok etmemesini sağlayan
denetleme sistemleri, gerektiğinde yavaşlamasını ve hatta durmasını sağlayan
fren sistemleri (yargı mesela) vs. sistemleri vardır. Son olarak devletler de
otomobillerin şoföre ihtiyaç duydukları gibi birer hükümete ihtiyaç duyarlar. Evet,
hükümetler de devletlerin şoförleridir.

            Şoför ne kadar ustaysa otomobilin
yol kat edişi o kadar iyidir, usta şoför yolculuğun keyifli ama daha da
önemlisi güvenli geçmesini sağlar. Öte yandan bindiğiniz otomobil ne kadar üst
düzey donanıma sahip olursa olsun eğer şoför acemiyse o yolculuk kelimenin tam
anlamıyla bir kâbusa döner. Acemi şoföre Ferrari bile verseniz o acemi hem
yolculuğu mahveder hem de Ferrari’yi. Aynı durum devletin direksiyonuna geçen
acemi ve beceriksiz hükümetler için de geçerlidir.

 

            Özetle, nasıl ki siz o acemi ve
beceriksiz şoförün şoförlüğünü eleştirdiğinizde eleştirdiğiniz şey Ferrari
değil bizzat şoförün kendisiyse aynı şekilde hükümeti veya siyasal iktidarı veya
Sayın Cumhurbaşkanı’nı eleştirdiğiniz zaman da eleştirinin muhatabı devlet
değildir!

İste Sistem İşte Millet İraden Var mı Eyy Hükümet?

Mutlak
düşüncelerimizin içinde muğlak fikirler olmuştur daima. Corona diye bildiğimiz
bu illetin birinci yılını geride bırakacağımız bu günlerde hükümet kanadından
gelen işe yararlığı tartışmalı kısıtlamalar, uygulanmayan tedbirler,
iltimaslar, ihmaller, cehalet, istismar, artan vakalar, şüpheli sayılar ve her gün
yitip giden canlar. Artık hepimizin en az bir canını toprağa verdiği şu
zamanlarda bu salgını yenemeyişimizin gerçek sebebi ise işte bu fotoğraf. Çünkü
hayat devam etmek zorunda çünkü çalışmak ve üretmek zorundayız. İşte bu zaruret
virüs yayılımını engelleyebilmenin önündeki en büyük engel…

Diye bir
giriş yapınca bir de çözüm bulmuş olmanız gerekiyor ki yapıcı olsun. Peki, başlıkta
belirttiğimiz sistem ne işe yarayacak?

Sadece 3-6
ay arası aşağıda anlattığım sistemi uygulamak öğrendiklerimizin ışığında
salgının sonu anlamına gelebilir. Sistemin ana fikri hayattan kopmadan
yoğunluğu nasıl azaltırız sorusuna cevap arayışımızdan kaynaklıdır.

Sistemin özü
halkı ev ve saha olmak üzere 2 ye bölmek fikri üzerine kurulu toplum
vatandaşlık numarasına göre ikiye bölünecek. Pazartesi Çarşamba Cuma bir grup
Salı Perşembe cumartesi ise diğer grup Pazar ise tam gün. Kamu kurumları özel
sektör bankacılık imalat üretim tüm sektörler kendini bu yeni duruma adapte
etmek için nöbet, evde çalışma, vardiya ve personel sistemlerini revize edecek.
Devlet te gerekli yasal düzenlemelerle başta prim ve gün sayı kesintisi
kepazeliğine son verip Devlet olmanın gereğini yaparak halka sahip çıkacak.
Tabi ki ilk başlarda sorunlar, istismarlar ve ihlaller olacak. Su önce bir
bulanacak; ama Ülke olarak bu fikre sahip çıkıp uyum ve adaptasyonu sağlarsak
bakın neler olacak. 

1)Hayat hiç
durmadan devam edecek.

2)İş ve
istihdam devam edecek

3)Kısa
çalışma rezaleti sona erecek.

4)Halkın
yarısı evde kaldığı için başta toplu taşıma ve kalabalıklar tamamen ve doğal
olarak engellenmiş sona ermiş olacak

5)En
önemlisi ve değerlisi Hiçbir işyeri ve okul kapanmamış hayat aksamadan devam
etmiş olacak.

Tabi ki
basın medya devlet bu işe sahip çıkıp eğitsel doneleri sisteme uyumun önemini
paylaşacak ve amacın yarısı evde yarısı dışarıda olan bir toplum sayesinde Tüm
ülkede insan yoğunluğunun %50 düşecek olmasını aşılayacak.

Salgınla
mücadelede Bunun yaratacağı mücadele faydasını ve muhtemel zaferi çok ciddi
düşünmek gerekiyor.

Salgınla her
alanda mücadelede bu güne kadar yapılmış yanlış yada hatalı uygulamalar sonucu
ülkemizin maddi kayıpları muazzam noktalara ulaştı. Birde buna uygulanan test
kitlerinin parasını verilen ithal ilaç paralarını ve muhtemel aşı tedavisine
ödenecek paraları eklersek ekonomik tablo oldukça vahim. Ama başarabilirsek  salgından kurtulmanın ülkemize sağlayacağı
rahatlamayı ve  ülkede kalacak paranın
değerini de anlamış oluruz. Maddiyat bir yana her gün canlarımız ölüyor. Bu
canları doğal olarak kurtarma fikrini pahabiçilmez görüyorum.

İradeniz varsa işe yaramayan
kısıtlamalar yerine işe yarayacak sistemi getirelim

Saygılarımla 

Yazı – Tura Atıyoruz; ‘Dik’ Demek Yok!

Tarih bir para atışıdır; ‘yazı’ya
ve ‘tura’ya ne anlam yükleneceğine parayı
cebinden çıkaran karar verir. ‘Dik
diyen oyunbozan muamelesi görür.

            İlk
Savaşın enkazından can havliyle yeni bir Devlet
çıkaran kadrodan artakalanlar İkinci
Savaşta Birinci Savaşın sismik sendromunu
yaşadılar. Savaşa girmediler ama Savaş bütünüyle bize girdi.

            Akabinde
yazı attık, Amerika geldi ve Amerikancı
olduk; tura gelseydi Sovyetçi olacaktık. Kurbağalar
mı, karıncalar mı; su seviyesine
bakarak karar verildi.

            Mâli
namusu tartışılmaz, muhafazakâr Cumhuriyetçi İsmet İnönü dik diyen bir adam değildi ama dik diyen, dik giden ve
yeni sistem meydana getiren Birinin
sağ kolu görünümünde olduğu için ona pek Amerikancılık yaptırmak istemediler. O
zamanki Devlet aklı İktidarın
içinden Sam Amca’ya en
sevimli/sempatik gelecek ağa/âyan tiplileri ABD’den çalıntı bir parti adıyla alelacele iktidara
hazırladılar; bir 10 yıl da
ekmeğini yediler.  

            Sonra
ne oldu: Sofrayı kuran kaldırdı.
Yeniçerilerin kazan devirme
alışkanlığı bizde siyasî iradeyi devirme
teamülüne dönüştü. Neticede NATO’ya
girmiştik, NATO da bize girmişti.
Son sahne: 15 Temmuz.

            Hazine ve Maliye Bakanımızın istifasını hakemin yeni başlama vuruşu için yazı-tura
hazırlığına yormuştuk. Danılt Tıramp’ın
damadı Cerıt Kuşner’in kankası
sayılan Berat Albayrak’ın Co Baydın’a adaptasyonu sırıtacağından Delavere’den bir ortak nokta
kurulabilen Lütfi Elvan getirildi. Devlet aklı 70 sene sonra gene aynı.

            Hatta
Sıcak Denizler’de (Doğu Akdeniz ve
Levant) Rusya’yı denkleme katan Üst Aklı boşa çıkarmayan Devlet aklımız
Ergenekon Kumpasından 15 Temmuz demirlerini eriterek çıkan ekipten Avrasyacı olanları ‘fahrî danışman’ kılarak Çin’e yanaştılar.

Korona Kurgusu hem halklara format hem ABD/AB ekonomik üstünlüğünün Çin’e devri
projeksiyonuydu. Amerikan Şirketokrasisi,
Biden’le birlikte Çin’le kanka
olmaya geliyor. Trump kalsaydı Birilerinin
egemenliğin devrine ayak diremeleri III’ncü
bir Büyük Savaşa sebebiyet verebilirdi. Bizimkilerin
çıkışı zaten Biden’di, Trump koronal açıdan yanlış tercihti. 

Dahası Azerbaycan’ımızdan kimilerinin Turan Yolu dedikleri Tek Kuşak – Tek Yol (Made in China)
geçecek. İran partner; öyleyse Biden
de Obama gibi anlaşma yoluna gidecek.[1]
Dağlık Karabağ ‘Sorun’ olmaktan
çıkacak, Rusya garantörlük hizmeti
sunacak. Çin Kuşak-Yol’unun üst
güvenliği
ise Blackwater gibi Özel
Askerî Şirketlerce
sağlanacak.

Rusya ABD’ye Çin’den
daha yakın(dı). Hem ticarete yol verecek
hem bölgeyi
(Türkiye-İran-Azerbaycan-Ermenistan) kontrol
edecek
. Trump’un antiÇin
politikaları bundan gayri antiRus Biden
politikalarına dönüşebilir. Rus
Ekonomisi
de bizim gibi kan kaybediyor; GSYİH 1.700’den 1.460’a (milyar
dolar) geriledi.

Herkesin herkese
muhtaç olduğu bir oyun bu. Rusya; ne Azerbaycan’dan ne Ermenistan’dan
ve ne Türkiye’den ne İran’dan vazgeçer. Suriye’den Libya’ya dek resetlenecek coğrafyalardan avına düşen payını alma hesabında fakat Petrolün 40 dolar seviyesinde seyrettiği bir süreçte askerî harcamalar gitgide “Sepetumun ipleri keseyi omuzumi”
noktasına sürüklüyor.

Bizse “Ne
vereyim abime?
” havalarında günü kurtarmanın derdindeyiz. Kanal İstanbul’u bile güncelleyerek Marmara çıkışındaki Kumport Limanı’nın  %
65’ini
Çin’e devretmişiz. Karadeniz çıkışındaki İstanbul Havalimanı’nda Belediye ile İktidar arasındaki Çincilik yarışı ise sürüyor.

Ne fenayız;
elimizle Amerika gösterirken Çin’i
işaretliyor, ağzımızla Avrupa derken
Rusya’yı
kastedebiliyoruz. Hakikaten şu yazı-tura oyununu adamakıllı
içselleştirmişiz.  Dik gelmediği sürece sıkıntı
yok
anlaşılan.



[1] Bu arada İran ekonomik
olarak Türkiye’yi yakalamak üzere: İMF, 2020 yılı sonu tahminlerinde 19.sırada
gösterdiği Türkiye’ye 650 milyar dolar ve 21.sırada gösterdiği İran’aysa 610
milyar dolar GSYİH rakamı öngörmektedir.  

Mihaloğulları

0

DERKENAR

Türkçe Kaatili Yıldız Tilbe ve Suç Ortağı

‘Yıldız
Tilbe’ adındaki şarkıcı, sosyal medyada demiş ki: (Hürriyet Gazetesi, 16 Kasım
2020 s: 4)

Seviyorum Seyit Rızayı ve Şeyh Saidi ve
birçok evliyayı. Sizemi sorcam. Sizde kimi istiyorsanız onu sevin

Ahmet
Hakan Coşkun; katletme, öldürme hâdisesini köşesine alarak daha geniş kütlelere
duyurdu.

Türkçe
katliamını görmeksizin!

3
cümlede 7 adet fâhiş hatâ var:

1-Seviyorum Seyit Rızayı ve Şeyh Saidi:

1.1-Türkçede devrik cümle yoktur. 

1.2-Seyid Rıza’yı şeklinde yazmalıydı.

1.3-Şeyh Said’i şeklinde yazmalıydı.

2-Sizemi sorcam

2.1-Size mi olmalıydı. 

2.2-Türkçe’de ‘sorcam’ diye bir kelime
yoktur. ‘soracağım’ olmalıydı.

2.3-Cümlenin sonuna ‘?’ konulmalıydı.

3-Sizde kimi seviyorsanız…

Sizde
kelimesi, ‘siz de’ şeklinde yazılmalıydı.

Sayın Coşkun bu hataları görmüyor, ‘ortalığı allak bullak etti’ diyor.

Seyit Rıza ve Şeyh Said kimdir? O hususa hiç temas etmiyor.

Seyit Rıza (1863-1937) Hayatı boyunca isyancı, suikast
düzenleyicisi ve Müslüman-Türkleri katleden Ermenilere yardımcı oldu, kol kanat
gerdi. 1937 yılında Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne karşı Dersim İsyanı’nı
başlattı ve yönetti. 13 Eylül 1937’de Elazığ Askerî Mahkemesi tarafından idam
cezâsına çarptırıldı. Cezâ infaz edildi.

Şeyh Said: (1865-1925) İngilizlerin teşviki ve desteği
ile Türkiye Cumhuriyeti yönetimine karşı ‘Şeyh
Said İsyanı
’ olarak bilinen ayaklanmayı başlattı ve yürüttü. Ayrılıkçı
Kürtlerin lideridir. İstiklal Mahkemesi hakkında idam kararı verdi, karar infaz
edildi.

Yıldız
Tilbe bütün bunları bilmiyorsa kendisine yakışır. Biliyorsa suç işlemiştir.

Sayın
Coşkun bilmiyorsa ayıptır. Biliyorsa suça iştirak etmiştir.

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

Mihaloğulları

Mihaloğulları Osmanlı Devleti’nin
kuruluş döneminde ve Rumeli’nin fethinde üstün hizmetleri olan akıncı
ailesidir. Ailenin reisi, Köse Mihal’dir. O, sonradan cihan devleti hâline
erişen Osmanlı Beyliği’nin kurucusu Osman Bey’in silah arkadaşıdır.

Köse Mihal, Osman Bey zamanında
Bizans’a bağlı Harmankaya Tekfuru1 idi. Osman Bey’in âdil ve güçlü
bir bey olduğunu görüp anlayınca, 1313 yılında Osmanlılar’a tâbi olarak
İslâmiyet’i kabul etti. Müslüman olduktan sonra ‘Abdullah Mihal’ adını aldı. Tarih kitaplarında adı ‘Gazi Mihal’ olarak anılır. Osman Bey’in
bütün savaşlarına katıldı. Sakarya Havzası’nın ve Bursa’nın fethinde bulundu.
Türbesi, Bilecik’in Söğüt ilçesine bağlı Gazimihal Nâhiyesi’nin Harman
Köyü’ndedir.

Köse Mihal’in soyundan gelenler
daha sonra Rumeli’nin fethiyle birlikte Avrupa kıtasına geçerek ‘akıncı beyi’ olarak vazife gördüler.

Fâtih Yurttaş, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 112 sayfalık
eserinde, Mihaloğlları ailesinin
1300 yılından 1600 yılına kadar olan şeceresi ve yıllar itibariyle komutan ve
uç beyi yaptığı hizmetler anlatılıyor. 
Eserdeki soyağacı tablosunda Mihaloğulları ailesinden 42 sahsın adı yer
alıyor. 

Eserde Mihaloğulları’nın hikâyesi
ile birlikte Osmanlı’nın haşmetini ortaya koyan yorumlar da yer alıyor: 

İleride, bir çağdan bir çağa
geçirecek, ‘Kostantiniye’ gibi Doğu Roma’nm (Bizans’ın) başşehrini alarak bir
imparatorluğu sona erdirecek, dünyânın çehresini değiştirecek bir devletin,
öyle basit bir yapısının olamayacağı, ‘din büyükleri’nin yol göstericiliğinin,
‘İlâhî’ gücün desteğinin sağlanacağı muhakkaktır.

Eğer Osmanlı yerine, bir başka
Selçuklu Beyliği, böyle muazzam bir cihan devleti kurmuş olsaydı, o beylik için
de, rüyâ motifleri, efsaneler, ‘İlâhî
gücün yardımı
’ yazıla-gelecek, efsânelerle bir kuruluş örgüsü ortaya
çıkarılacaktı.

Müellifin, birinci bölümün
başlangıcında yer alan cümleleri, eserin ağırlığı hakkında ipuçları veriyor.

……

Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda, büyük önem atfedilen
kolonizatör
2
Türk dervişlerinin önemi büyüktür. Bir cihan devletinin kuruluşunu sadece
padişahların dirâyet ve şecaati3 veya Allah’ın bu saltanatın
kurucularına karşı gösterdiği lütuf ve inâyet ile izah edilmek istenilmesi,
içinden çıkılmaz bir mesele olarak görülmüştür. Osmanlı Devleti’ne adını veren
Osman Gazi, yazı yazmayı bile bilmezdi. O şartlarda bunu tabii karşılamak
gerekirken, koskoca bir devletin ortaya çıkışı ilâhî bir kaynağa bağlanmak
istenmiş, farklı yorumlara gidilmiştir.

Eserin Birinci Bölümü’nde,
Osmanlı adından başlamak üzere babası Ertuğrul Gazi ve O’nun ötesi hakkında
bilgiler de veriliyor. Bu maksatla çeşitli faraziyeler üzerinde durulduktan
sonra Mehmet Fuat Köprülü’ye atfen şu fevkalâde alaka çekici değerlendirme yer
alıyor: 

Osman Gazi’nin babası Ertuğrul Gazi, Moğol
istilası sebebiyle Harizm’den kaçıp Selçuklu Sultanı Birinci Alâeddin Keykubat
döneminde Söğüt’te iskân edilen küçük bir aşiretin reisidir.   Osman Bey ve onun küçük aşireti çobanlıkla
geçinen müşrik4
Türklerdi. Müslüman muhitine geldikten sonra soydaşları
olan Selçuk Türkleri gibi İslâmiyet’i kabul ettiler. Bu yeni ruh kendilerinde
proselytisme (dini yayma) hislerini birdenbire uyandırdı. Civarlarında bulunan
ve kendileriyle dostça münasebetlerde bulundukları Hıristiyan Rumları da
Müslümanlığı kabule mecbur eylediler. İslâm olmadan evvel Osman’ın mâiyetinde
ancak dört yüz muharip vardı… 1290-1300’e kadar on sene zarfında, bu sayı on
misli büyüdü; hudutları Bizanslılarla temas ederek genişledi ve böylece,
reislerinin adını alan yeni bir ırk, Osmanlı ırkı meydana geldi. Bu ırk
başlangıcından beri hâlis bir Türk ırkı değil, doğduğu yerde mevcut unsurların
birbiriyle kaynaşmasından teşekkül eden karışık yeni bir ırktır. Müşrik Türkler
ve Hıristiyan Rumlar, İslâm dinine girmek suretiyle, bu yeni ırkı beraberce
teşkil ettiler. (s: 15-16)

Yerli ve
yabancı 74 adet kaynak taranarak hazırlanan ‘Mihaloğulları’ isimli eserde, pek çok okuyucunun ilk defa okuyacağı
açıklamalarla karşılaşması, Fatih
Yurttaş
’ın hazırladığı eseri, hacminden büyük değere sâhip kılıyor.

İkinci
Bölüm’de ‘Köse Mihal’, Üçüncü
Bölüm’de ‘Uç Beyleri’ Dördüncü
Bölüm’de ‘Akın ve Akıncılar’, Beşinci
Bölüm’de ‘Gazi ve Gaziler’, Altıncı
Bölüm’de ‘Uç Kültürü’, hakkında
bilgiler var.

Altıncı Bölüm,
Mihaloğulları Ailesi’ başlığı ile
eserin omurgasını oluşturuyor. Yedinci Bölüm; ‘Çağdaş Araştırmalar ve Tartışmalarda Köse Mihal Kimdir’ başlığını
taşıyor. Sekizinci Bölüm artık ‘Gazi
Mihal
’ olarak anılmayı hak eden kahramanımızın ‘Siyâsî ve Askerî
Faaliyetleri’ne tahsis edilmiş. ‘Mihail’in
Müslüman Olması Rüyası
’ başlığı altındaki Dokuzuncu Bölüm’den sonra aile
fertlerinin sonraki yıllarda gerçekleştirdiği yüksek seviyeli siyâsî ve askerî
hizmetler anlatılıyor.

Sonuç’ başlıklı On ikinci Bölüm Mihaloğulları isimli eserin müellifi Fâtih Yurttaş’ın değerlendirmesiyle
sona ediyor:

Sonuç olarak, elimize ulaşan Erken Dönem Osmanlı
kroniklerine göre, Mihaloğulları ailesi Osmanlı Devleti’ne başarıyla hizmet
etmiş, hânedâna sadâkatle bağlı kalmıştır. Osman Bey ile Köse Mihal arasında
başlayan, karşılıklı güvene bağlı dostluk, Osmanlı Hânedânı ve Mihaloğlu ailesi
arasında devam etmiştir. Yıldırım Beyazıd ile Mihaloğlu Gazi Ali Bey, İkinci
Murad Han ile Mihaloğlu Mehmed Bey ve Fatih Sultan Mehmed, Mihaloğlu Ali Bey
ilişkileri hep sâdakat üzerine kurulmuştur. Mihaloğulları ailesi mensupları devletin
idârî birimlerinde önemli görevler almışlardır. Osmanlı idâresinin, Balkanlarda
kalıcı olmasında büyük emekleri geçmiştir
. (s:
104)
  

Mihaloğulları isimli eser; doçentlik
tezi titizliği, ciddiyeti ve gayretiyle, binlerce sayfalık eserler taranarak
hazırlanan, Osmanlı Devleti ile alakalı incelemeler yapacak ilim adamı adaylarına,
amatör veya profesyonel tarihçilere, tarih okuyucularına hitap eden bir
kitaptır. 

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar
Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527
33 65

Belgegeçer:
0.212-527 33 64  e-posta:
bilgi@bilgeoguz.com.tr 
www.bilgeoguz.com.tr

 

……………………..

1tekfur: Osmanlı Devleti’in
kuruluş döneminde Bizans İmparatorluğuna bağlı eyalet topraklarının bağımsız
veya yarı bağımsız yöneticilerine verilen isimdir. 

  2kolonizatör: Bir devletin yönetiminden
çıkıp başka bir devletin tabiiyetine geçen insanlar topluluğu.

   3Şecaat: Cesaret, yiğitlik. Ahlâk sâhibi, âdil,
dürüst ve cömert olma hâli. 

  4müşrik: Allah’a ortak koşan; birden çok Tanrı
bulunduğuna inanan; Allah’ın varlığını tanımakla birlikte, başka bir varlık
veya varlıkları O’na ortak tutan, Allah’tan başkasında da ilâhî güç ve
nitelikler bulunduğuna inanan. 

 

FATİH YURTTAŞ

8
Ağustos 1975 târihinde İstanbul’da doğdu. İlk ve orta tahsilini İstanbul’da
tamamladı.

Sırasıyla
Anadolu Üniversitesi’nde Turizm ve Otel İşletmeciği bölümünde ön lisans, Ayn
Üniversite’de Kültürel Miras ve Turizm bölümünde ön lisans, İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’nde lisans, Atatürk Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde lisans bölümlerinden mezun oldu. Bahçeşehir
Üniversitesi’nden Osmanlı Târihi üzerine yüksek lisans diploması aldı.

Erken
dönem Osmanlı Târihi ve Akıncılar hakkındaki çalışmaları devam ediyor.

Halen
Nişantaşı Üniversitesi’nde Tarih Bölümünde Öğretim Görevlisi olarak ders
veriyor. Bengütürk tv de ‘Tarihe Not
Düşenler
’ programını hazırlayıp, sunuyor.

Yayınlanmış kitap
bölümleri, gazete ve dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi
bulunmaktadır. 

 

 

İnsan ve Kur’an

0

Bak etrafına, bir o yana bir bu yana.

          Hasret ve
hayret içinde, hem de yana yana.

          Sadece bakma
bir de gör!

          Sadece duyma
bir de işit!

          Sadece bilme
bir de anla!

          Her şey
dönerken, şaşkın şaşkın durmasana!

          Her şey
konuşurken kendince,

          Birer kaside
terennüm ederken ince ince.

          Bir de
yağıyorsa yağmur;

          Kimden haber
veriyor, kimi anlatıyor dersin?

          Her şey ondan
kutlu bir haber, artık aklın ersin!

          Sana bana
hepimize selam ediliyor her yandan;

          Bak hepsi
selamlıyor seni beni.

          Bu yüksek
gerçekleri göreni.

          Yine diyor
sizi gidi haylazlar!

          Çalışmadınız
dersinizi!

          Oysa, tabiat
seni anlatmakta her an;

          Bin bir mesaj
sana kalan.

          Yine doğdu
güneş.

          Yine hayrette
kaldı her şey.

          Kalma sen de
hayrette, olarak onlara eş.

          Aslında
sensin her şeyin hedefinde,

          Senin için
koca kâinat.

          Gösteriyor gayret içinde gayret.

          Senin için
bin bir güzellik.

          Senin için
bin bir faaliyet ve şenlik.

          Seyredecek
olmasaydı,

          Yapar mıydı
ressam hiç?

          Bunca resmi
bunca tasviri.

          Besteler
miydi bestekâr?

          Olmasaydı
dinleyen katar katar.

          Eser miydi
rüzgâr püfür püfür?

          Olmasaydı
teneffüs eden.

          Rüzgâr olur
muydu havadar hiç bu kadar?

          Olmasaydın
sen arzda ber-karar.

          Kur’an’da
insanlığın tüm saadet düsturu, prensip ve kanunu;

          Son kitap,
son hitap biz insanlara.

          Gökten
vahiyle gönderilen muştu buketi.

          Din ve dünya
nizamını gösteren İlâhî maketi.

          Ondadır
kâinatın yaratılış esrar ve sırları.

          Ondadır
kâinat ve insanın var oluş hikmeti.

          Kur’an’da,
insanın başı boş bırakılarak olamıyacağı bir serseri.

          Büyük küçük
her varlık, ederken ona çağrı;

          İnsandır
elbet; ibadet, taat, emniyet ve nizama kul.

          Öyle ise
ebedî selâmeti, Kur’an’da ara bul.

          Okursak
Kur’an’ı, buluruz dünya ahiret huzuru.

          Çünkü
aydınlatır bizi, O’nun sönmez nuru.

Piyasa Dostu Ekonomi Yönetimi

Merkez Bankası
Başkanı’nın
değiştirilmesi” ve takiben ekonomiden sorumlu damat bakan Berat
Albayrak’ın Instagram üzerinden istifasından
sonra yeni bir döneme girdiğimiz
iddia ediliyor.

Ekonomi kurmay
heyetinin değiştirilmesi hakkında yandaş yorumcular “piyasa dostu bir
ekonomi yönetiminin”
iş başına geldiğini anlattılar.

Buradan Berat
Albayrak ve ekibinin “piyasa düşmanı” olduğu”
anlamı çıkar mı diye hiç
düşünmediler. Belki de bilerek böyle düşünülsün istediler.

“Piyasa dostu” kavramından
bazıları “Tayyip Bey faiz lobisine teslim oldu” manası çıkarırken,
bazıları da “makule dönüş” anlamı verdiler.

Yeni Merkez
Bankası Başkanı, yeni Maliye ve Hazine Bakanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
açıklamaları
sonunda, herhangi bir tedbir kararı alınmadığı halde, Türk
Lirası döviz ve altın karşısında yüzde 10 mertebesinde değer kazandı.
TL
yaklaşık 2 ay öncesi değerine döndü.

Bu önemli değişim “piyasaların
makule susamış olması”
ve yeni yönetimin alınması gereken ekonomik
kararları, ideolojik etkiyle değil, piyasa kuralları kapsamında alacağına
güvenmek
isteğinin bir sonucu olarak görüldü.

Önceki ekonomi
kurmaylarının döviz ve faizi birlikte düşürme arzusunun temelinde
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “faiz enflasyonun sebebidir” şeklindeki
ideolojik tezi ve baskısı yatıyordu.

Cumhurbaşkanı
Erdoğan,
ideolojik saplantıları olsa da, pragmatik bir siyasetçidir. “Ekonomik
buhranın” kendi siyasi hayatının sonu olabileceğini gördü. “Ekonomide kriz
yok, pik yapıyoruz”
söylemini bıraktı.

“Yaşadığımız kritik
dönemin
ruhuna uygun şekilde, gerekiyorsa devlet ve millet olarak fedakârlık
yapmaktan, ACI DA OLSA DOĞRU REÇETELERİ uygulamaktan
kaçınmayacağız”
 ifadelerini kullandı.

Ekonomide kritik
bir dönem olduğunu, şartların fedakârlık gerektirdiğini ve acı reçete
uygulamak zorunda olduğunu itiraf etti.

ACI REÇETELERİN ne
demek olduğunu vatandaşlarımız iyi bilir. Ama yine de uzmanlar özetlemiş: “Acı
reçeteden, vatandaşın gelirlerinin düşeceğini ve daha çok yoksullaşacağını
anlaması gerek.”

Hepimiz biliyoruz
ki, ACI REÇETE DEMEK; Faizler yükselecek / Halkın alım gücü azalacak / Vergiler
artacak, yeni vergiler gelecek / Hayat pahalılığı artacak, kemerler sıkılacak /
Yeni yatırımlar olmayacak / Döviz kurları eski seviyelerine dönmeyecek / İşsizlik
sorunu devam edecek DEMEKTİR.

Acı reçeteler
toplumun her kesimine adil bir şekilde uygulansa Milletimiz buna
katlanır. Yeter ki içinde bulunduğumuz buhrandan çıkalım.

Fakat hepimiz,
büyük devlet ihalelerini alan yandaş müteahhitlere vergi affı veya vergi
muafiyeti
uygulamalarının sona ermeyeceğini, Saray’ın ve AKP’li
belediyelerin
“itibardan tasarruf etmeyeceğini” yani lüks ve israftan
vaz geçmeyeceğini
, büyük sermayenin kârlarının yükseleceğini iyi biliyoruz.

Alınacak tedbirler
ve uygulanacak acı reçetelerle ekonomi belki biraz düze çıkarılabilir. Ancak “piyasa
dostu” tedbirler
diye zengin kesimi koruyan ve kollayan fakat orta ve alt
gelir grubunda olan vatandaşlarımızı daha da ezen tedbirler getirileceğinden
endişe ediyorum.

Bu endişemde
haksız çıkmayı çok isterim. Ama haklı çıkarsam, benim de elimden (Berat
Albayrak gibi) “Allah sonumuzu hayreylesin” demekten başka bir şey
gelmez.

******************************

Ekonomi ve Hukuk Reformu

Erdoğan, “yeni
döneme” dair konuşmalarında bazı ipuçları verdi:

“Hazine ve
Maliye Bakanımızın ve Merkez Bankamızın yeni başkanının, enflasyon
hedeflemesini ve para politikası
araçlarını şeffaf, öngörülebilir,
istikrarlı
bir seviyeye en kısa sürede getireceklerine inanıyorum” dedi. 

“Serbest piyasa ekonomisi
kurallarından
taviz vermeden, şeffaflığı ve öngörülebilirliği artırmayı”,
tüm kesimlerle yakın diyalog ve iş birliği halinde; ekonomide
ve hukukta yeni bir reform dönemi
başlatmayı” vaat etti.

18 yıllık AKP
iktidarları döneminde, bu kaçıncı ekonomi ve hukuk reformu bilemiyorum. Ama
ekonomide ve hukukta bir reform ihtiyacının fark edilmiş ve itiraf edilmiş
olmasını
önemli buluyorum.

Ayrıca Ekonomiden
sorumlu Bakanın ve Merkez Bankası Başkanlarının bugüne kadar şeffaf,
öngörülebilir olmadığının itiraf edilmiş olması
da dikkat çekicidir.

Benzer cümleleri
defalarca yazmış ve konuşmuş biri olarak Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı
Tayyip Erdoğan’dan şu cümleyi duyduğuma çok memnun oldum:

“Yatırımları
yeşerten ve bereketlendiren iklimi tesis etmenin
, ekonomik
büyümeyi, kalkınmayı, refahı ve istikrarı sağlamanın en önemli yollarından
birinin hukuk devleti ilkesi olduğunu biliyoruz.”

Bütün bu tespit ve
vaatlerin hayata geçirileceğine inanmakta güçlük çekiyoruz.

Çünkü bunlar
sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iradesine bağlı. Üç gün sonra “ben bunlardan
vazgeçtim” diyebilir ve derse de kimse bir şey söyleyemez.

Kuvvetler
ayrılığının
olmadığı, denge ve denetim mekanizmalarının işletilemediği ve medyanın
Saray’dan talimat gelmeden Bakan istifasını bile haberleştiremediği bir tek
adam yönetiminde
“öngörülebilirlik” söz konusu olamaz.

Bu itibarla bütün
reformlardan da önemli ve öncelikli olan değişim, “Cumhurbaşkanlığı Yönetim
Sistemi” denilen sistemsizliği
sona erdirmektir.

İktidar, Vatandaşın İsot Tarlasına Girdi

0

Geçtiğimiz
hafta, Masterchef Türkiye ekibi Kahramanmaraş’taydı. Programda Maraş’ı duyar
duymaz aklıma hemen Maraş’la alakalı fıkralar ve üniversite yıllarında Maraşlı
arkadaşlarımıza bu fıkralarla takılmamız geldi. Aşağıda yazacağım bu fıkraları
okuyan Maraşlı dostlar kızmasınlar, gücenmesinler. Adı üstünde, fıkra işte…

 

İlk defa tanıştığınız bir beyefendi size
Maraşlı olduğunu söylüyorsa kendisine adının Ökkeş olup olmadığını sorun. %99
adı Ökkeş çıkacaktır! Fıkra bu ya; adamın biri Maraş’ta bir kahvehaneye girer,
“Ökkeş ayağa kalk!” diye bağırır. Bir kişi hariç herkes ayağa kalkar.
Ayaktakiler şaşkın bir şekilde oturana döner ve sorarlar; “Sen niye ayağa
kalkmadın, adın Ökkeş değil mi?” Oturan adam cevap verir; “Benim adım Hacı
Ökkeş!”

 

İkinci fıkra biraz zalimce. Ama dedim
ya, darılmak gücenmek yok, fıkra bu. Birinci Dünya Savaşı biter, Fransızlar
işgal etmek için Maraş’a yaklaşır. Genç bir adam heyecanlı bir şekilde koşa
koşa şehrin meydanındaki kahvehaneye gelir. “Ağalar! Düşman Maraş’a yaklaşıyor,
davranın!” Kahvehanedekiler umursamaz bir şekilde sohbete muhabbete devam
ederler. Aradan bir zaman geçer, aynı genç yine aynı heyecanla koşa koşa
kahvehaneye gelir. “Ağalar! Düşman şehre giriyor davranın!” Yine hiç kimse
istifini bozmaz, sohbete muhabbete devam ederler. Aradan bir zaman daha
geçtikten sonra aynı genç yine aynı heyecanla koşa koşa kahvehaneye gelir. “La
Ökkeş, düşman senin isot tarlana girdi!” Kahvehanedekiler bunu duyar duymaz bir
hışımla ayağa kalkarlar. Büyük Maraş direnişi o an başlar. Fransızlar isot
tarlalarından ve tabi ki Maraş’tan kovulur.

 

Yaklaşık iki yıldır 2020’de devasa bir
ekonomik krizin geldiğini, üstelik bağıra bağıra geldiğini yazıp söylüyorduk.
Nitekim geldi de. Bugüne kadar ülkede ekonominin iyi gittiğini iddia eden
iktidar bile kötü gidişi artık kabul etti. Bu kötü gidiş nedeniyle Hazine ve
Maliye Bakanı istifa etti. Yıllardır her kötü olayı allayıp pullayıp süsleyerek
vatandaşa aktarmayı fevkalade bir şekilde başaran kayınpederi yani Sayın
Cumhurbaşkanı ilk defa gidişatın kötüye gittiğini ifade etti. Lafı hiç eğip
bükmeden “Acı bir reçetenin” bizi beklediğini dile getirdi.

 

İtiraf edilen tek olumsuzluk ekonomideki
kötüye gidiş değildi elbette. Ülkede demokrasinin ve hukuk sisteminin
mahvolduğu da üstü kapalı bir şekilde kabul edildi. Bir “hukuk reformuna”
ihtiyaç duyulduğu hususu Sayın Cumhurbaşkanı tarafından açıkça zikredildi.
Gerçi, Ak Parti’nin birkaç yıldır hukuk reformu adı altında gerçekleştirdiği
bazı düzenlemeler var ama bunların hiçbir şekilde gerçek anlamda reform
olmadığını, hukuk reformu için daha kapsamlı değişiklikler gerektiğini ve bu
değişikliklerin ne olduğunu daha önceki yazılarımızda defalarca yazdık, çizdik.
Hatta burada kısa bir reklam arası vereyim, yeni yayınlanan Tayyip Erdoğan
Sonrası Türkiye kitabımızda çözüm önerilerimizi kapsamlı bir şekilde ortaya
koyduk. Merak edenler oralara başvursunlar. Hükümetin bundan sonra
gerçekleştireceği “hukuk reformu” gerçekten reform olacak mı? Bekleyip
göreceğiz ama açıkça ifade edeyim ki olmayacağını düşünüyorum. Çünkü gerçek
anlamda bir hukuk reformu demek, iktidarın ve daha da önemlisi Erdoğan’ın kendi
otoritesinden taviz vermesi, iktidarın yargı üzerindeki vesayetinin sona
ermesi, iktidarın icraatlarının şeffaf ve denetlenebilir hale gelmesi ve tabi
ki de yanlış yapanın gözünün yaşına bakılmaması demek. Benim tanıdığım Erdoğan
böyle bir değişikliği asla kabul etmez.

 

Peki, ne oldu da iktidar birden bire
ülkedeki kötü gidişin farkına vardı da böyle “kapsamlı” değişiklikler yapma
ihtiyacı duydu. Cevabı çok basit; kamuoyu araştırmalarında özellikle de
ekonomideki kötüye gidiş nedeniyle Ak Parti’nin oy oranının git gide düştüğü
görülmeye başlamıştı. Sonuçta, iktidarın kötü ekonomi politikaları artık
vatandaşın cebine, ocağına, ocaktaki tenceresine dokunmaya başlamıştı. Başka
bir ifadeyle iktidar, vatandaşın isot tarlasına girmişti artık. Bu konuda en
saygın araştırma şirketi olan Konda’nın Ekim ayı anketinde bile Ak Parti’nin
%25’lere düştüğü ifade ediliyordu. Bütün kariyer planını ve hatta hayatını
seçim odaklı olarak tanzim eden Sayın Cumhurbaşkanı’nın partisindeki bu erimeye
bir dur demek adına olaya müdahale etmemesi düşünülemezdi.

 

İkinci sebebin de ABD’deki başkanlık
seçimlerini Demokrat aday Joe Biden’a bağlayanlar var. Bu da çok kuvvetli bir
sebep ancak bu sebebin altını dolduracak gerekçeleri burada yazmayacağım.

 

Türkiye her anlamda kötü yönetiliyor ve
Ak Parti 18 yıllık fütursuz iktidarında ilk defa kötü yönetimin hesabının
sandıkta sorulacağı endişesini taşımaya başladı. Ekonomide kara kış geldi
geliyor, vatandaş acı reçete adı altında zehir yutmaya hazırlanırken ülke de
bizim iki yıldır iddia ettiğimiz üzere (1) artık ayak sesleri daha net duyulan
2021 erken seçimlerine hazırlanıyor.

 

 

(1)
http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazilar/YaziDetay/9367

Eğitimde Bir Arpa Boyu

0

Eğitim, zor iş; işin içinde, insan gerçeği var, geleneksel yapı
var, çağın gerekleri var, kurucu aklın dayattığı formel insan tipi var. Hangi
amaca göre nasıl insan yetiştirilmesi gerektiği tartışması, bu ülkenin
değişmeyen gerçeği. Bu durumda, Türk eğitim sistemi, Yedi Kocalı Hürmüz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İbn Haldun Üniversitesinde yaptığı
konuşmanın bir yerinde şunları söylemiş: “… Her okul seviyesinde öğretime
ağırlık verilirken eğitim kısmı ihmal edilmiştir. Özellikle medyanın etkisiyle
geleneksel eğitim öğretimin gücü azalırken yerine daha iyisi konulamamıştır.
Evlatlarımızın zihinleri Batı’nın popüler kültür ve sapkın hezeyanlarıyla
doldurulmuştur. Önümüzdeki dönemde önceliğimiz, aileden başlayarak çocuklarımızı
hakkıyla yetiştirmektir. Bu değişim, sıradan müfredat tadilatından ziyade topyekûn
eğitim-öğretim reformunu gerektirir. Tek ihtiyacımız, değerlerini iyi bilen,
kültürüne, tarihine sahip çıkan insanlar yetiştirmektir. Diğer hususlar için
endişe etmeye gerek yoktur. Onlara sahip olabilmeleri için yeterli
eğitim-öğretim hayatı vardır. Ortaokul dönemini çocuklarımızın zihni ve fiziki
kabiliyetlerini keşfetmeye, onları, geleceğe, doğru alanlarda hazırlamaya yönelik
anlayışla şekillendirmeliyiz…”

Bu cümlelere günah çıkarma, acziyetin ifadesi, samimi itiraf veya
başarısızlığın ilanı diyebilirsiniz. Ancak genel eğitim konusunda ne yaparsanız
yapın, yapılanlar, eksik ve yanlış görülecek, sürekli tartışılacaktır. Eğitim,
yapanı da muhatap olunanı da memnun etmeyen bir uğraş alanıdır: Yedi Başlı
Ejderha. Durduğunuz mekânlar, baktığınız yönler farklıysa gördükleriniz de
doğal olarak farklı olacaktır.

İngiliz
Büyükelçisi Jane Marriot, İngiliz Avam Kamarasına sunduğu “Arap Dünyasında
Eğitim” konulu raporunda şunları yazar: “En zeki öğrenciler tıp ve mühendisliğe
gidiyorlar. İkinci derece mezunlar ise iş idaresi ve iktisat gibi bölümlere
giderek birinci derecede mezunların yöneticisi oluyorlar. Üçüncü derece
mezunlar ise siyasete yöneliyorlar ve ülkenin siyasetçileri olarak birinci ve
ikinci derece mezunlara hükmediyorlar. Fakat eğitimde tamamen başarısız olanlar
ise ordu ve emniyete katılarak siyaset ve iktisada tahakküm ederek onları
mevkilerinden indirip isterlerse öldürüyorlar Gerçekten dehşet verici olansa
asla hiçbir okula gitmeyenler, din adamı oluyorlar ve herkesin kendilerine
itaat etmelerini sağlıyorlar.”

Cumhurbaşkanı’nın tespit ve teklif cümlelerine her vatansever eğitimci
gibi ben de şapka çıkarıyorum. İngiliz elçisinin tespitleri karşısında hem
hayıflanıyor hem kendisini tebrik ediyorum.

Müfredatta sıradan tadilat yerine eğitim-öğretimde topyekûn
reformdan söz edilmesi, konuşmanın ana maddesi. Arap ülkelerindeki eğitim
sistemiyle ilgili yapılan tespitlerin de bizimkiyle benzerlik göstermesi trajik
bir durum. Bu, başların ayak, ayakların baş olduğu bir sistem.

Başka ülkeleri, yazıma konu yapacak değilim. Kendi ülkeme
baktığımda eğitimin ve eğitim sisteminin zihnen ve fiilen hala karmakarışık
olduğunu söylemek zorundayım. Bu ülke “Çocuk, hiçbir şey olamazsa bari öğretmen
olsun.” beklentisinin egemen olduğu bir dönem yaşadı; annenin, vali olan
evladına “Biraz daha okusaydın da ormancı olsaydın ya!” talebine tanık oldu. Bu
ülkenin yöneticileri, yurt dışında bilim insanı olarak başarı gösterenlerin
Türkiye doğumlu olmalarıyla övünürken niye Türkiye’de doymadıklarını sormadı. Amacım,
kimseyi hakir görmek değil, kırk yıllık öğretmenlik hayatımda zekâ düzeyi
yüksek öğrencilerin sayısal, zekâ düzeyi normal veya biraz daha düşük öğrencilerin
sözel alanda okutulmasının yanlışlığını hep dillendirdim. Neydi, sistemin böyle
tanzim edilmesinin, tercihlerin böyle yapılmasının nedeni?

Eğitim, sadece öğrenciler üzerinde yapılacak uygulama değildir,
toplumun tamamını ilgilendirir. Aile büyüklerinin beklentileri, öğretmenlerin
ve siyasilerin direktifleri, reel hayatın gerekleri öğrencilerin alan ve meslek
tercihinde belirleyici olmaktadır. Faydacı bir toplum olduğumuzu inkâr etmeyelim.
Çocuğun kazanacağı para, ulaşacağı mevki, üstleneceği imaj; alan ve meslek
seçiminde oldukça etkili olmaktadır. Bu gayeler, aile büyükleri ve okul
öğretmenleri tarafından, maalesef, öğrencilere telkin edilmektedir. Masayı,
kasayı, nisayı rota edinen bir toplumdan ve o toplumun nesillerinden yüksek
değerler üretecek, insanlığa ufuk açacak, çağlara iz bırakacak insanlar
çıkarmak, beyhude bir bekleyiştir.

Toplumdaki hayat algılarını ve anlayışlarını, nesillerin
gelecekleriyle ilgili tercih kıstaslarını değiştirmemiz lazım. Şüphesiz, bu
kolay değil. Acil eğitim reformundan bahseden Cumhurbaşkanının, bu gerçekler
görmezden gelinirse, kanserleşmiş bu beyin hücreleri tedavi edilmezse,
söyledikleri havanda su dövmek olacaktır.

Sosyal bilimlerin önemi, hükümetler tarafından son yıllarda anlaşılmış
görünüyor ancak, bu alandaki uygulamalar yeterli değil. Sosyal bilimler temelli
mesleklerde başarı kazanmış insanlar, öğrencilere model olarak tanıtılmalı; öğrenciler,
iş bulma imkânları konusunda ikna edilmeli, insanlığa sunacakları katkı için
heveslendirilmelidir. Zeki öğrencilerin, dini konulardaki kafa karışıklığının
giderilmesi, dinin hurafelerden temizlenmesi için ilahiyat alanına; ulusal ve
uluslararası siyasetteki başarımız, huzurlu ve ahlaklı bir toplum inşa etmemiz
için tarih, sosyoloji, hukuk, kamu, siyasal gibi alanlara; yetenekli
öğrencilerimizin güzel sanatlara erken yaşlarda yönlendirilmesine acilen
ihtiyaç var. Yönlendirmelerde yetenek, imkân, beklenti temel referans
olmalıdır. Popülizm, temel değerleri, doğal ölçüleri altüst eden virüstür. Bu
virüsten derhal kurtulmak lazım.

Ülkemizin her alanında, özellikle eğitimde, yanlışlıklarla ilgili
yapılmayan tespit, yapılması gerekenlerle ilgili söylenmedik söz, rota için
çizilmedik harita kalmadı. Artık icraat zamanı. Gün, bugündür, yarın geçtir. Hayat
yolculuğumuzun dünya durağındaki bekleme süresi, bir içimlik sudur.

At, binenin; kılıç, kuşananındır. İşte meydan, haydi pehlivan!

Müslüman’ın Koruyucusu: Duâ

Oğuz Çetinoğlu: İbadetlerin;  hayatımıza rehber olabilmesi için,  şuurla yapılması gerekir. Hocam bu gün sizinle, Hayra vesile teşkil etmesi niyazı ile ibadetler
konusundaki noksanlıklarımızı konuşalım.

     Siz
diyorsunuz ki;  ‘Kur’an-ı Kerim’i anlayarak okumak gerekir. Kur’an-ı Kerim’i anlamaktan
maksat, uygulamaktır
.’ Anlamak ve uygulamak için okuduklarımızın künhüne
varmamız gerekir.
(1)  

     Eûzu
besmele’den başlayalım: Açıklar mısınız?

     Prof.
Dr. Hasın Elik:
Eûzü besmele; insanlığın ufkunu açan, gelişimine katkı
sağlayan fevkalâde önemli ilahî bir paroladır.

     – Hiçbir iş ve hareketimizde dilimizden
düşürmediğimiz eûzü besmelenin anlamını şöyle açıklayabilirim:

     Eûzü billahi: Allah’a sığınırım, Allah’a
dayanırım, Allah’a güvenirim, O’na yönelirim. Yöneldiğim güç Allah, sığındığım
güç Allah.

     Çetinoğlu:
Neden, kimden
sığınıyorsunuz Allah’a?

     Elik:
Şeytan’dan… Eûzü bi’llâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm: Allah’ın huzurundan
kovulmuş, lânetlenmiş şeytandan Allah’a sığınırım. Ondan uzaklaşır, Allah’a
yaklaşırım.

     Böylece şunu demek istiyoruz: Ben
şeytandan korkmam, çünkü Allah’a inanıyorum, güveniyorum. O beni korur.

     Şeytan; Kur’ân-ı Kerim’de geçen İblis adlı
cinin bir niteliğidir. Şeytanlık vasfı; cinlerden olan İblis’in insanları
aldatmak ve yanıltmak için kullanmış olduğu bir keyfiyettir. Onun için, ‘şeytan
gibi adam’ deriz. Şeytan nitelik belirtir; asıl adı İblis’tir.

     Çetinoğlu:
Şeytandan niçin
Allah’a sığınıyoruz?

     Elik: Çünkü şeytan bizim
düşmanımız. Şunu kesinlikle anlamamız lâzım. Zannediyorum Müslümanların büyük
çoğunluğu şeytanı; ‘Allah’a karşı alternatif bir güç’ olarak algılıyorlar. Yani
şeytan, ‘Allah’ın iradesine rağmen hareket edebilen bir güç’ olarak kafamızda
bir yer işgal etmiş gibi. Adeta Allah, hayırların; şeytan ise serlerin
kaynağıymış gibi bir algılama var çoğumuzda.

     Oysa durum böyle değil…

     Çetinoğlu: Nasıl?

     Elik:
Şeytan Allah’ın karşısında bir şer odağı değil. Şeytan Allah düşmanı değil,
olamaz. Buna gücü yetmez. Bütün varlık Allah’ın eseri olduğuna göre, bu
varlıkların içerisinde bir varlığın adeta Allah’a kafa tuttuğuna inanmak,
tevhit inancını peşinen sarsar.

     Onun için, şeytanı Allah’a karşı alternatif
bir güç olarak görmek, en baştan şirke düşmek demektir. Nitekim müşrikler bunun
için müşrikti. O halde, şeytan Allah’ın düşmanı değil, insanın düşmanıdır.

     Çetinoğlu:
Peki, Allah şeytana niçin
öfke duyuyor? Neden onu lânetliyor?

     Elik:
En çok sevdiği, ‘sanat eserim
dediği, “mucize varlığım’ dediği
insana kafa tuttuğu için kızıyor. Onun için lanetliyor. Yoksa şeytanın direkt
olarak Allah’a herhangi bir isyanı söz konusu olamaz. Bu anlayış, ‘Her şeyi yaratan Allah’tır; her şeyin
güvenip dayanacağı varlık da O’dur
.’ (Zümer 39/62) sırrının parçalanması,
varlıkta güçlerin bölüşülmüş olması sonucunu doğurur ki, o zaman biz işi baştan
kaybetmiş oluruz.

     Şeytanın Allah tarafından kovulmasının
sebebi, O’na karşı alternatif bir güç olması değildir. Aksine, Allah; insanın
inkişâfına, gelişmesine, tevhit gayesine gidişine bir engel teşkil ettiği için,
yoluna taş koymaya çalıştığı için şeytanın düşmanıdır.

     —–İşte ‘Eûzü bi’llâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm’ demek, ‘Ben, Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden kovulmuş, insana âsi olması
dolayısıyla lanetlenmiş şeytanı önemsemiyorum ve ondan korkmuyorum. Allah’a ve
O’nun yardımına güveniyorum
!’ diyebilmektir ve hayatta tek başına
yürüyebilecek bir manevî donanımla, güçlü bir imanla mücehhez olmak demektir.

     Çetinoğlu:
Besmeleyi tamamlamak için
devamla; ‘Bismillahirrahmanirrahim’ Diyoruz.

     Elik:
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
anlamına gelen bir âyettir. Her
hayırlı işe besmele ile başlanmalıdır. Besmele ile başlanmayan işler bereketsiz
olur.

     Besmele çeken insan; ‘Başka bir varlık adına değil, sâdece Allah adına, O’nun rızâsı için ve
O’nun izniyle başlıyorum
.’ Demiş olur.      

     Çetinoğlu:
Şeytanın yaptırım gücü var mı?

     Elik:
İnsanın hiçbir maddî değere mağlup olmadan nihaî hedefine ulaşması, kendisinden
kopup geldiği yüce Allah’a gitmek için hiçbir engele takılmaması gerekir. Ama
insanın buna namzet olabilmesi için birtakım imkânlara, nimetlere ihtiyacı
vardır. Söz-gelimi namaz kılabilmek için sağlıklı olmamız lâzım. Cenab-ı Hak bize
önce sağlığı veriyor, sonra: ‘Namaz kılın
diyor. ‘Zengin olursan zekât ver.’
Diyor. Fakire, zekât vermek farz değildir. Yani sizden herhangi bir şey
istemeden önce size o imkânı hazırlıyor. O halde, insan bu ilahî hedefe ulaşmak
için bütün maddî-manevî sebeplerle donatılmıştır.

     Maddî-manevî sebeplerle donatılan insan
bir işe başlarken besmele çektiğinde şöyle demiş oluyor:

     ‘Allah’ın
huzurundan kovulan, iyiye gitmeme engel olan düşmanım şeytandan Allah’a
sığınıyorum. Rahman, Rahîm olan, esirgeyen, bağışlayan, yaratan, yaşatan,
benden yana olan ve beni kendisine çağıran Rabbimin adıyla başlıyorum. O’nun
emir ve tavsiyelerine uyacağım; O’nun gösterdiği yoldan gideceğim
.’

     Bir başka ifadeyle eûzü besmele; kulun
Allah’la iyilik, güzellik ve doğruluğa varmak için yapmış olduğu bir
sözleşmedir. Eûzü besmele çeken insan: ‘Ya
Rabbi! Ben düşmanımı tanıyorum. Ben bu şeytanı biliyorum. -Ondan sana
sığınıyorum; onun tuzağına düşmeyeceğim. Sana söz veriyorum.-
’ demektedir.

     Çetinoğlu:
Dua konusuna gelirsek…

      Elik:
Besmele çektikten sonra duamızı da bu idrak ile yaparsak, bunların verdiği
manevî güç ve enerjiyle hayatın bütün sıkıntılarının üstesinden gelebiliriz.

     Fakat her şeyi Allah’tan bekleme zihniyeti
değişmeli.

     Üç aylardayız. Üç aylara anlam katmanın
yolu, insanın olumlu davranışlarıdır. Ama o bunları Allah’tan istiyor:  ‘Allah’ım!
Şunu da ver bize, bunu da ver; bizi iyilerden eyle
…’

     İnsanın kendisi iyi olmalı. Kendisi iyi
değilse, Allah’tan iyilik istemesi boşunadır. Allah’ın verdikleri insana yeter.
Hz. Peygamber Allah’tan çok şey istememiştir. ‘Beni insan olarak yarattın. Bir de peygamberlik görevi verdin. Bu
görevi yapma konusunda bana azim ver
.’ Demiştir.

     Dua, görevin bilincinde olmaktır.

     Bugün, kendi yapacağımız bir şeyi Allah’a
sipariş etmenin adı dua olmuştur.

     Ziya Paşa Adana valisi iken, yağmur
duasına çıkmak isteyen ahali,” Paşaya gelip;

    –Valim!
Bizimle beraber yağmur duasına çıksanız da, duamız daha bereketli, huzurlu olsa
.  Diyorlar.

     Vali, ‘Peki
diyor, kafileye katılıyor.  Seyhan ve
Ceyhan nehirlerinin üzerinden geçerlerken Paşa;

     –Ben
yağmur duasına gitmiyorum
. Diyor. Sebebi sorulduğunda; 

     -Efendiler, bu kadar su boşa akarken,
dağın başına çıkıp ‘Allah’ım! Bize yağmur
ver
’ diye dua etmeye utanırım. Gelin bu sudan istifade etmeye bakalım…
Cevabını veriyor.

     Çetinoğlu:
Dua edilmeyecek mi?

     Elik:
Dua, nimetin sahibini idrak etmektir. Nimetleri fark etmektir. Nimetlerin
sahibini anlayıp daha çok istemek değil, verdiklerine şükretmektir.

     Her bir nimete şükredilmesi, takdir edilip
değerlendirilmesi lâzım geldiğini, bunların tamamından mesul olduğunu bilen
biri; ‘Ben bu kadar nimetin karşılığını
nasıl veririm
?’ diye düşünerek olur-olmaz her şeyi istememeli.

     Öyle dualar var ki: ‘Yapma Ya Rabbi, yıkma Ya Rabbi! Ya Rabbi, Cehennemine atma!’ diyor.

     Cehennem insanın kendi Cehennemidir!..
Allah’ın Cehennemi değil ki… Kendi ateşini kendisi yakar. İllâ ‘gidip yanacağım’ demedikten sonra, o
Rahim, Vedûd Allah kulunu neden yaksın?

     Böyle dua olmaz. Kur’ân’da böyle bir dua
yoktur.

     Böyle bir dua anlayışı bizim derdimize,
yaramıza merhem olmaz. Sadece konuşuruz…

     Farklı konuşmalar da oluyor: Diyorlar ki;
Efendim 5 vakit namaz kılmayan cumaya
gelmesin
.’ Allah sana böyle bir görev verdi mi? ‘Oruç tutmayan bayramda camiye
gelmesin
.’ Dünyada bundan daha büyük bir vebal olamaz. Dolayısıyla, bu dini
iyi anlamamız lâzım. Türkiye din meselesini iyi anlamazsa dine bağlı birçok
sosyal meselesini yanlış anlamaya devam edecek.

     -Ekonomini duaya havale ediyorsun;
savunmanı duaya havale ediyorsun. O da dilinin ucuyla…

     Böyle dua olmaz.

     Çetinoğlu: Nasıl olacak?

     Elik:
Esas dua fiilî duadır. Allah’ın kabul edeceği dua budur. Okumanın, başarmanın,
hayatın duası çalışmaktır. Sözlü dua, çalışan insanın daha çok çalışmasını
sağlayacak bir moraldir. Bu yönüyle elbette önemlidir, ama fiilî duaya ters
olursa, yani söz ile fiil birbirine ters olursa, ne anlam ifade eder?

     Biz bunu eleştiriyoruz. Allah neye bakar?
Söze değil, işe bakar. Sözle işin beraber olursa sonuç alırsın.

     Fatih Sultan Mehmed Han beş lisan
biliyordu; ince ruhlu, şair bir insandı. ‘Avnî
mahlâsıyla şiirler yazardı:

İmtisâl-i câhidû fi’ilâh oluptur niyyetim / Dîn-i İslâm’ın mücerred
gayretidir gayretim
.’ Diye meşhur bir şiiri vardır ki hem O’nun şairliği
hem de taşıdığı gaza ve fetih ruhunu çok iyi yansıtır.

     Demek ki gayretsiz dua olmaz. Önce gayret,
sonra dua… 

     Çetinoğlu:
Kader dua ile değişir mi?

  
  Elik: İnsan irade, istem ve gücü dışındaki olaylardan sorumlu
değildir. Ancak iradesi dâhilindeki bütün işlerden sorumludur. Yani, insan
yapabilecekleri konusundaki kaderini kendisi belirlemektedir. Onun dışındaki ve
üstündekiler ise elbette Yaratıcı’nın işidir. Eğer insanın kaderi ondan
habersiz ve onun hiçbir katkısı olmadan yazıldıysa, eğer duayla, namazla,
ibadetle, cihadla insan hayatında bir değişiklik olmayacak idiyse, o zaman ne
duanın manası kalırdı, ne namazın ne niyazın, ne de peygamberlere: ‘İnsanları Allah’ın dinine davet edin!’
demenin anlamı kalırdı. ‘İnsanın
kaderinde bir değişiklik mevzuubahis değildir. Nasıl yaratıldıysa o şekilde
gitmeye mecburdur. İnsanın herhangi bir iradesi yoktur
.’ demek gerekirdi.
Böyle dememiz emredilmemiştir. Fiilimizle duamız aynı olmalı.

     Çetinoğlu: Duanın gücüne inanacağız…

     Elik:
İnanacağız. Fakat hangi duanın gücü?

     Yeterli eğitim almamış birtakım hocalar,
şeyhler: ‘Oturun, yüz bin defa salât-ı
tefrîciye çekin, memleketin şu-şu problemleri hallolsun
.’ diyorlar.

     Adeta kapıları açan, problemleri halleden
sihirli kelimeler… Kimsenin manasını bildiği yok…–     Okuyun, diyor; ‘Saat ikiye kadar, duaların kabul olduğu şu-şu zamanlarda yüz binlerce
salât-ı tefrîciye çekin; salâten tüncînâ çekin, memleket düzene girsin
!’

     Memleketin halinin düzelmesi herkesin
görevini yapmasına bağlı…

     Hepimiz oturalım veya başka insanlar
bularak ‘Şu duayı bizim için okuyun!’
Diyelim. Olur mu?

     Allah’ın böyle bir uygulaması yok.
Boğulmaktan kurtulmanın yolu dua değil, yüzme bilmektir.

     Orada artık, yüzebilmek duadır…

     Allah kimseye ‘Dualarla Cennete götüreceğim’ Demiyor. Ne diyor? ‘Cennet sizin kendi yapacağınız olumlu
hareketlerin tabîi sonucudur
.’ Diyor. Son derece net… Yâni; ‘Cenneti size ben vermeyeceğim; olumlu
hareketlerinizin, pozitif davranışlarınızın sonucu olarak kendiniz hak
edeceksiniz
.’ Diyor. (A’raf 7/43. Zuhruf 43/72)

     Dinin adı ‘Sırat-ı müstakîm’dir. Doğru yol, doğru söz, doğru iş. 

     Çetinoğlu:
Dindar adam kimdir?

     Elik:
Doğru yoldaki adamdır. Sözü doğru, yaptığı iş doğru…

     Çetinoğlu: İnsan hayatında duanın yeri nedir?

     Elik:
Dua elbette lâzımdır. Doğru yola girmek için. -iradeyi bilmek için lâzım.
Olaylar, çevre ve bâzıları bizi eğri yola çağırırlar. Onlara uymamak için
hazırlıklı, bilinçli olmak için dua lazımdır.

Ya Rabbi! Bu yolda beni daim et.’ Demeye ihtiyaç vardır. Yoksa
oturduğumuz yerden; ‘Bize bir cennet ver…’
Diye dua olmaz. 

      Çetinoğlu:
En büyük dua
olarak da anılan Ayete’l Kürsî’den söz eder misiniz?

     Elik:
Çok şükür ki birçok insanımız Ayete’l Kürsî’yi ezbere bilmektedir. Ama bu
önemli ayeti, anlayarak okuyanlar çok azdır. Peygamber Efendimiz; ‘Ayete’l-Kürsî’nin önemini kavrayan; ilmin ve
mananın önemini kavrar.’
Buyurmuştur. 

     Cenab-ı Hak bu ayette ‘İlâh kimdir, nasıl olmalıdır?’
sorularına cevap veriyor. Kendisini bize tanıtıyor:

     ‘Allah;
kendisinden başka ilâh bulunmayan, kendi zâtı ile kâim mutlak hayat sahibidir.
O’nu ne uyuklama ne de uyku tutar. ?? Göklerde ve yerde ne varsa hepsi
O’nundur. Kendi izni olmaksızın böyle bir varlığın nezdinde kim şefaat
edebilir!…  O, kendilerinin
geçmişlerini de geleceklerini de bilir. Ama onlar O’nun ilminden, -O’nun
istediğinden başkasını- kavrayamadan mutlak kudret ve egemenliği gökleri ve
yeri kaplamıştır. Bu ikisini koruyup kollamak da kendisini yormaz. Gerçekten
ulu ve yüce yalnızca O’dur
. ‘ (Bakara 2/255)

     Çetinoğlu:
Tanrı
kelimesini kullanmak doğru mu?

     Elik:
Tanrı kavramı felsefe ve din tarihinde çok büyük bir yer işgal eder. Gerek Eski
Yunan’da gerekse çağdaş dünyada; filozofların; içinden çıkamadıkları bir
numaralı mesele, tanrı meselesidir. Yani bir üst varlık var, ona tapınmak
gerekir. Peki, bu varlık nedir, nasıl bir şeydir? Sıfatları, özellikleri nedir?

     Bu varlık değişik lisanlarda ‘Tanrı’, ‘God’ ve benzeri isimlerle anılıyor, ama ‘Allah’ kelimesi özel isimdir. Allah öyle bir özel isimdir ki,
tanrılık, yani ibâdet edilme vasfına ilâveten aynı zamanda yaratandır, rızık
verendir; bu sistemi işletendir. Yani sadece insanların korkudan veya başka
sebeplerle önünde diz çöktüğü, tapındığı bir varlık değildir.

     O halde, tanrı kelimesi Allah’ın sadece
kendisine ibâdet edilme yönünü ifade eder; tamamını ifade etmez. Çünkü tanrılık
/ ulûhiyet bir sıfattır; Allah ise özel isimdir. Bu inceliği biraz zorlamanız
lâzım: Allah; tanrılık sıfatını içinde barındıran özel bir isimdir. Allah’a; ‘ibadet edilme’ yönü itibariyle tanrı
denilebilir, ama sadece bu yönüyle… Çünkü Allah; tanrı olmaktan ibâret
değildir. O’nun tapınılan, ibâdet edilen özelliklerinden öte namütenahi
sıfatları vardır. Allah kelimesi bu sıfatların tamamını ifade ederken, tanrı;
meseleye sadece bir açıdan bakıştır.

     Çetinoğlu: Hazret-i Muhammed bize ahirette şefaat (2)
edecek midir?

     Elik:
Hz. Muhammed’in şefaati dünyadadır. Kur’an’dır. Hz. Muhammed bize şefaat edecek
değildir. Şefaat etmiştir. Kur’ân gibi büyük bir mucizeyi bize sunmuştur. En
büyük şefaat budur.

Cenab-ı Hak diyor ki: ‘Hiç kimse başkasından şefaat beklemesin.
Kul li’ilâhi’ş-şefaatü cemi’â : Şefaat
yetkisi tamamen Allah’a aittir
.’ (Zümer 39/44)

     Çetinoğlu:
Bir ilahiyatçı olarak; Kur’an’daki Allah kavramı ile
kafalardaki Allah olgusu arasında fark gözlemliyor musunuz?

     Elik: İş burada başlar.
Bugün İslâm dünyasının tartıştığı meseleler aslında detayın da detayıdır.

     İşin başı ve kaynağı olan esas
anlaşılmadığı zaman, ona bağlı meseleler de anlaşılmamış olacaktır.

     İslâm’a girmek, İslâm’ı anlamak; Allah’ı
doğru anlamakla mümkündür.

     Kur’ân-ı Kerim’in tanıttığı Allah ile
bizim ebeveynimizden, hocalarımızdan öğrendiğimiz Allah telakkisi birbiriyle
tam olarak örtüşmüyor. Allah’ın, kendi kelâmı olan Kur’ân’da ortaya koyduğu
nitelik ve özelliklerle İslâm âlemindeki tanrı telakkisi tam örtüşmüyor.

     Kur’ân diyor ki: ‘Allah size şah damarınızdan daha yakındır.’ (Kaf 50/16); O sizin
içinizdedir. O’na dua ettiğiniz zaman, dua edenin çağrısına icabet eder.
O’nunla iletişim kurmak için, aracıya gerek yoktur.

     Ne kadar önemli bir ilke…

     Besmele bir manifestodur. (3)

     Bu manifesto’da Yüce Allah diyor ki: ‘Korkmayın, sizin Rabbiniz, merhameti
kendisine farz kılmıştır. Dolayısıyla içinizden biri, bilmeyerek bir fenalık
edip de tevbe eder ve durumunu düzeltirse onu affeder. Allah bağışlayıcıdır,
merhametlidir
.’ (En’âm 6/54)    

     Günümüz Müslümanlarının zihnindeki Allah
korkusu ile eski çağlardaki tanrı korkusu mukayese edildiğinde, eski tanrı
anlayışına yaklaşılmış oluyor.

Kafalardaki Allah, bana göre
korku ağırlıklı bir tanrıdır.

Rabbimizi hâlâ ‘sevgi tanrısı’na dönüştüremedik. Bu
konuda problem var.

     Allah telakkimiz Kur’ân’ın anlattığı
Allah’la tam örtüşmüyor. Genel Allah telakkisine göre, Allah isterse kahreder,
isterse öldürür, isterse canını hemen alır. Yaptığından sual olunmaz. Bu
anlayış, büyük ölçüde ‘lâ yüs’elü ‘ammâ
yef’al…
’ (Enbiya 21/23) ayetinin yanlış anlaşılmasından ileri
gelmektedir. Oysa ayetin bağlamı şöyle: ‘Yoksa
onlar ölüleri diriltebileceği yanılgısıyla birtakım dünyevî varlıkları tanrı mı
ediniyorlar? Şayet göklerde ve yerde Allah’la birlikte başka birtakım ilâhlar
daha olsaydı, ikisinin düzeni de kesinlikle bozulurdu. Demek ki (mutlak
hükümranlık) tahtın(ın) sahibi onların yakıştırdıklarından münezzeh!…  O, yapıp ettiği şeylerden ötürü sorguya
çekilemez; ama onlar sorgulanacak
!’ (Enbiya 21/21-23)

     Kur’ân-ı Kerim’de yine ‘Allah dilediğini yapar, dilediğini verir
şeklinde ayetler var, ama bunların altı var, üstü var.

     Yani, ‘O
ne isterse yapar. O kimseye hesap vermez
!’ gibi anlamsız, kuvvetini göstermek
isteyen ve kimseyi dikkate almayan bir anlayış, Kur’an’daki Allah kavramı ile
bağdaşmaz.

     Allah’ın böyle hesapsız kitapsız hareket
ettiğinin zannedilmesi felaket bir şeydir. Adalet ve hakkı tavsiye eden bir
Allah, sorumluluk duygusunu insanlara anlatan bir Allah, ne yapacağı belli
olmayan, kör, kaba, gelişigüzel bir kudret olamaz.

     Bu Allah telakkisi ile bu memleket bir
yere gidemez. Beynimizden vurulmuş gibiyiz! Yani, tamamen kulun çalışması
iradesi, becerisi, başarısı, bilgisi, plânı, projesi hiçbir şey ifade etmiyor.

Allah değil mi, yapar mı yapar.’ Diyorlar.

     Hayır yapmaz! Allah hiç kimseye zulmetmez.

     ‘Ben
zalim ve despot değilim. Ben zulmü önce kendime, sonra size haram kıldım. Size
haram kıldıklarımın hepsini, öncelikle 
kendime haram kıldım. Bir insanın değerlerini haksız yere elinden almak
zulümdür. Sen benim kulumsun, canımsın, ruhumsun, diyor. Ruhumu sana verdim;
sana üfledim. Sen benim yeryüzünde görevlendirdiğim halifemsin. Benim
kanunlarımı, benim nizamımı uygula. Sosyal düzeni kur, diye halîfe yaptım seni

diyor.

     O; merhameti, sevgiyi kendine kural olarak
koymuştur ve koyduğu kurallara önce kendisi uyar. Allah kimsenin hakkını yemez;
gelişigüzel iş yapmaz. Yaptığı bütün işler planlıdır, hesaplıdır, hikmetlidir.
Allah, peygamberlerini kitap ve hikmeti öğretsinler diye gönderirken (Bkz.
Bakara 2/129), kendisi hikmetsiz iş yapar mı?

     Yapmaz.

     ‘Biz
her şeyi ölçüp biçerek, planlayarak yarattık
.’ diyor.

     O sözünden dönmez.

 

(1) Künhüne varmak: Bir şeyin aslını,
esasını anlamak, gerçeği öğrenmek, iç yüzünü bilmek.

(2) Şefaat: Birinin suçunun
bağışlanması için aracılık eden kimse.
 

(3) Manifesto: Bir kişinin veya
sosyal grubun bir siyasî görüşü ortaya koymak üzere kamuoyuna hitaben
yayınladıkları bildiri, bildirge.