Müslüman’ın Koruyucusu: Duâ

42

Oğuz Çetinoğlu: İbadetlerin;  hayatımıza rehber olabilmesi için,  şuurla yapılması gerekir. Hocam bu gün sizinle, Hayra vesile teşkil etmesi niyazı ile ibadetler
konusundaki noksanlıklarımızı konuşalım.

     Siz
diyorsunuz ki;  ‘Kur’an-ı Kerim’i anlayarak okumak gerekir. Kur’an-ı Kerim’i anlamaktan
maksat, uygulamaktır
.’ Anlamak ve uygulamak için okuduklarımızın künhüne
varmamız gerekir.
(1)  

     Eûzu
besmele’den başlayalım: Açıklar mısınız?

     Prof.
Dr. Hasın Elik:
Eûzü besmele; insanlığın ufkunu açan, gelişimine katkı
sağlayan fevkalâde önemli ilahî bir paroladır.

     – Hiçbir iş ve hareketimizde dilimizden
düşürmediğimiz eûzü besmelenin anlamını şöyle açıklayabilirim:

     Eûzü billahi: Allah’a sığınırım, Allah’a
dayanırım, Allah’a güvenirim, O’na yönelirim. Yöneldiğim güç Allah, sığındığım
güç Allah.

     Çetinoğlu:
Neden, kimden
sığınıyorsunuz Allah’a?

     Elik:
Şeytan’dan… Eûzü bi’llâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm: Allah’ın huzurundan
kovulmuş, lânetlenmiş şeytandan Allah’a sığınırım. Ondan uzaklaşır, Allah’a
yaklaşırım.

     Böylece şunu demek istiyoruz: Ben
şeytandan korkmam, çünkü Allah’a inanıyorum, güveniyorum. O beni korur.

     Şeytan; Kur’ân-ı Kerim’de geçen İblis adlı
cinin bir niteliğidir. Şeytanlık vasfı; cinlerden olan İblis’in insanları
aldatmak ve yanıltmak için kullanmış olduğu bir keyfiyettir. Onun için, ‘şeytan
gibi adam’ deriz. Şeytan nitelik belirtir; asıl adı İblis’tir.

     Çetinoğlu:
Şeytandan niçin
Allah’a sığınıyoruz?

     Elik: Çünkü şeytan bizim
düşmanımız. Şunu kesinlikle anlamamız lâzım. Zannediyorum Müslümanların büyük
çoğunluğu şeytanı; ‘Allah’a karşı alternatif bir güç’ olarak algılıyorlar. Yani
şeytan, ‘Allah’ın iradesine rağmen hareket edebilen bir güç’ olarak kafamızda
bir yer işgal etmiş gibi. Adeta Allah, hayırların; şeytan ise serlerin
kaynağıymış gibi bir algılama var çoğumuzda.

     Oysa durum böyle değil…

     Çetinoğlu: Nasıl?

     Elik:
Şeytan Allah’ın karşısında bir şer odağı değil. Şeytan Allah düşmanı değil,
olamaz. Buna gücü yetmez. Bütün varlık Allah’ın eseri olduğuna göre, bu
varlıkların içerisinde bir varlığın adeta Allah’a kafa tuttuğuna inanmak,
tevhit inancını peşinen sarsar.

     Onun için, şeytanı Allah’a karşı alternatif
bir güç olarak görmek, en baştan şirke düşmek demektir. Nitekim müşrikler bunun
için müşrikti. O halde, şeytan Allah’ın düşmanı değil, insanın düşmanıdır.

     Çetinoğlu:
Peki, Allah şeytana niçin
öfke duyuyor? Neden onu lânetliyor?

     Elik:
En çok sevdiği, ‘sanat eserim
dediği, “mucize varlığım’ dediği
insana kafa tuttuğu için kızıyor. Onun için lanetliyor. Yoksa şeytanın direkt
olarak Allah’a herhangi bir isyanı söz konusu olamaz. Bu anlayış, ‘Her şeyi yaratan Allah’tır; her şeyin
güvenip dayanacağı varlık da O’dur
.’ (Zümer 39/62) sırrının parçalanması,
varlıkta güçlerin bölüşülmüş olması sonucunu doğurur ki, o zaman biz işi baştan
kaybetmiş oluruz.

     Şeytanın Allah tarafından kovulmasının
sebebi, O’na karşı alternatif bir güç olması değildir. Aksine, Allah; insanın
inkişâfına, gelişmesine, tevhit gayesine gidişine bir engel teşkil ettiği için,
yoluna taş koymaya çalıştığı için şeytanın düşmanıdır.

     —–İşte ‘Eûzü bi’llâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm’ demek, ‘Ben, Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden kovulmuş, insana âsi olması
dolayısıyla lanetlenmiş şeytanı önemsemiyorum ve ondan korkmuyorum. Allah’a ve
O’nun yardımına güveniyorum
!’ diyebilmektir ve hayatta tek başına
yürüyebilecek bir manevî donanımla, güçlü bir imanla mücehhez olmak demektir.

     Çetinoğlu:
Besmeleyi tamamlamak için
devamla; ‘Bismillahirrahmanirrahim’ Diyoruz.

     Elik:
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
anlamına gelen bir âyettir. Her
hayırlı işe besmele ile başlanmalıdır. Besmele ile başlanmayan işler bereketsiz
olur.

     Besmele çeken insan; ‘Başka bir varlık adına değil, sâdece Allah adına, O’nun rızâsı için ve
O’nun izniyle başlıyorum
.’ Demiş olur.      

     Çetinoğlu:
Şeytanın yaptırım gücü var mı?

     Elik:
İnsanın hiçbir maddî değere mağlup olmadan nihaî hedefine ulaşması, kendisinden
kopup geldiği yüce Allah’a gitmek için hiçbir engele takılmaması gerekir. Ama
insanın buna namzet olabilmesi için birtakım imkânlara, nimetlere ihtiyacı
vardır. Söz-gelimi namaz kılabilmek için sağlıklı olmamız lâzım. Cenab-ı Hak bize
önce sağlığı veriyor, sonra: ‘Namaz kılın
diyor. ‘Zengin olursan zekât ver.’
Diyor. Fakire, zekât vermek farz değildir. Yani sizden herhangi bir şey
istemeden önce size o imkânı hazırlıyor. O halde, insan bu ilahî hedefe ulaşmak
için bütün maddî-manevî sebeplerle donatılmıştır.

     Maddî-manevî sebeplerle donatılan insan
bir işe başlarken besmele çektiğinde şöyle demiş oluyor:

     ‘Allah’ın
huzurundan kovulan, iyiye gitmeme engel olan düşmanım şeytandan Allah’a
sığınıyorum. Rahman, Rahîm olan, esirgeyen, bağışlayan, yaratan, yaşatan,
benden yana olan ve beni kendisine çağıran Rabbimin adıyla başlıyorum. O’nun
emir ve tavsiyelerine uyacağım; O’nun gösterdiği yoldan gideceğim
.’

     Bir başka ifadeyle eûzü besmele; kulun
Allah’la iyilik, güzellik ve doğruluğa varmak için yapmış olduğu bir
sözleşmedir. Eûzü besmele çeken insan: ‘Ya
Rabbi! Ben düşmanımı tanıyorum. Ben bu şeytanı biliyorum. -Ondan sana
sığınıyorum; onun tuzağına düşmeyeceğim. Sana söz veriyorum.-
’ demektedir.

     Çetinoğlu:
Dua konusuna gelirsek…

      Elik:
Besmele çektikten sonra duamızı da bu idrak ile yaparsak, bunların verdiği
manevî güç ve enerjiyle hayatın bütün sıkıntılarının üstesinden gelebiliriz.

     Fakat her şeyi Allah’tan bekleme zihniyeti
değişmeli.

     Üç aylardayız. Üç aylara anlam katmanın
yolu, insanın olumlu davranışlarıdır. Ama o bunları Allah’tan istiyor:  ‘Allah’ım!
Şunu da ver bize, bunu da ver; bizi iyilerden eyle
…’

     İnsanın kendisi iyi olmalı. Kendisi iyi
değilse, Allah’tan iyilik istemesi boşunadır. Allah’ın verdikleri insana yeter.
Hz. Peygamber Allah’tan çok şey istememiştir. ‘Beni insan olarak yarattın. Bir de peygamberlik görevi verdin. Bu
görevi yapma konusunda bana azim ver
.’ Demiştir.

     Dua, görevin bilincinde olmaktır.

     Bugün, kendi yapacağımız bir şeyi Allah’a
sipariş etmenin adı dua olmuştur.

     Ziya Paşa Adana valisi iken, yağmur
duasına çıkmak isteyen ahali,” Paşaya gelip;

    –Valim!
Bizimle beraber yağmur duasına çıksanız da, duamız daha bereketli, huzurlu olsa
.  Diyorlar.

     Vali, ‘Peki
diyor, kafileye katılıyor.  Seyhan ve
Ceyhan nehirlerinin üzerinden geçerlerken Paşa;

     –Ben
yağmur duasına gitmiyorum
. Diyor. Sebebi sorulduğunda; 

     -Efendiler, bu kadar su boşa akarken,
dağın başına çıkıp ‘Allah’ım! Bize yağmur
ver
’ diye dua etmeye utanırım. Gelin bu sudan istifade etmeye bakalım…
Cevabını veriyor.

     Çetinoğlu:
Dua edilmeyecek mi?

     Elik:
Dua, nimetin sahibini idrak etmektir. Nimetleri fark etmektir. Nimetlerin
sahibini anlayıp daha çok istemek değil, verdiklerine şükretmektir.

     Her bir nimete şükredilmesi, takdir edilip
değerlendirilmesi lâzım geldiğini, bunların tamamından mesul olduğunu bilen
biri; ‘Ben bu kadar nimetin karşılığını
nasıl veririm
?’ diye düşünerek olur-olmaz her şeyi istememeli.

     Öyle dualar var ki: ‘Yapma Ya Rabbi, yıkma Ya Rabbi! Ya Rabbi, Cehennemine atma!’ diyor.

     Cehennem insanın kendi Cehennemidir!..
Allah’ın Cehennemi değil ki… Kendi ateşini kendisi yakar. İllâ ‘gidip yanacağım’ demedikten sonra, o
Rahim, Vedûd Allah kulunu neden yaksın?

     Böyle dua olmaz. Kur’ân’da böyle bir dua
yoktur.

     Böyle bir dua anlayışı bizim derdimize,
yaramıza merhem olmaz. Sadece konuşuruz…

     Farklı konuşmalar da oluyor: Diyorlar ki;
Efendim 5 vakit namaz kılmayan cumaya
gelmesin
.’ Allah sana böyle bir görev verdi mi? ‘Oruç tutmayan bayramda camiye
gelmesin
.’ Dünyada bundan daha büyük bir vebal olamaz. Dolayısıyla, bu dini
iyi anlamamız lâzım. Türkiye din meselesini iyi anlamazsa dine bağlı birçok
sosyal meselesini yanlış anlamaya devam edecek.

     -Ekonomini duaya havale ediyorsun;
savunmanı duaya havale ediyorsun. O da dilinin ucuyla…

     Böyle dua olmaz.

     Çetinoğlu: Nasıl olacak?

     Elik:
Esas dua fiilî duadır. Allah’ın kabul edeceği dua budur. Okumanın, başarmanın,
hayatın duası çalışmaktır. Sözlü dua, çalışan insanın daha çok çalışmasını
sağlayacak bir moraldir. Bu yönüyle elbette önemlidir, ama fiilî duaya ters
olursa, yani söz ile fiil birbirine ters olursa, ne anlam ifade eder?

     Biz bunu eleştiriyoruz. Allah neye bakar?
Söze değil, işe bakar. Sözle işin beraber olursa sonuç alırsın.

     Fatih Sultan Mehmed Han beş lisan
biliyordu; ince ruhlu, şair bir insandı. ‘Avnî
mahlâsıyla şiirler yazardı:

İmtisâl-i câhidû fi’ilâh oluptur niyyetim / Dîn-i İslâm’ın mücerred
gayretidir gayretim
.’ Diye meşhur bir şiiri vardır ki hem O’nun şairliği
hem de taşıdığı gaza ve fetih ruhunu çok iyi yansıtır.

     Demek ki gayretsiz dua olmaz. Önce gayret,
sonra dua… 

     Çetinoğlu:
Kader dua ile değişir mi?

  
  Elik: İnsan irade, istem ve gücü dışındaki olaylardan sorumlu
değildir. Ancak iradesi dâhilindeki bütün işlerden sorumludur. Yani, insan
yapabilecekleri konusundaki kaderini kendisi belirlemektedir. Onun dışındaki ve
üstündekiler ise elbette Yaratıcı’nın işidir. Eğer insanın kaderi ondan
habersiz ve onun hiçbir katkısı olmadan yazıldıysa, eğer duayla, namazla,
ibadetle, cihadla insan hayatında bir değişiklik olmayacak idiyse, o zaman ne
duanın manası kalırdı, ne namazın ne niyazın, ne de peygamberlere: ‘İnsanları Allah’ın dinine davet edin!’
demenin anlamı kalırdı. ‘İnsanın
kaderinde bir değişiklik mevzuubahis değildir. Nasıl yaratıldıysa o şekilde
gitmeye mecburdur. İnsanın herhangi bir iradesi yoktur
.’ demek gerekirdi.
Böyle dememiz emredilmemiştir. Fiilimizle duamız aynı olmalı.

     Çetinoğlu: Duanın gücüne inanacağız…

     Elik:
İnanacağız. Fakat hangi duanın gücü?

     Yeterli eğitim almamış birtakım hocalar,
şeyhler: ‘Oturun, yüz bin defa salât-ı
tefrîciye çekin, memleketin şu-şu problemleri hallolsun
.’ diyorlar.

     Adeta kapıları açan, problemleri halleden
sihirli kelimeler… Kimsenin manasını bildiği yok…–     Okuyun, diyor; ‘Saat ikiye kadar, duaların kabul olduğu şu-şu zamanlarda yüz binlerce
salât-ı tefrîciye çekin; salâten tüncînâ çekin, memleket düzene girsin
!’

     Memleketin halinin düzelmesi herkesin
görevini yapmasına bağlı…

     Hepimiz oturalım veya başka insanlar
bularak ‘Şu duayı bizim için okuyun!’
Diyelim. Olur mu?

     Allah’ın böyle bir uygulaması yok.
Boğulmaktan kurtulmanın yolu dua değil, yüzme bilmektir.

     Orada artık, yüzebilmek duadır…

     Allah kimseye ‘Dualarla Cennete götüreceğim’ Demiyor. Ne diyor? ‘Cennet sizin kendi yapacağınız olumlu
hareketlerin tabîi sonucudur
.’ Diyor. Son derece net… Yâni; ‘Cenneti size ben vermeyeceğim; olumlu
hareketlerinizin, pozitif davranışlarınızın sonucu olarak kendiniz hak
edeceksiniz
.’ Diyor. (A’raf 7/43. Zuhruf 43/72)

     Dinin adı ‘Sırat-ı müstakîm’dir. Doğru yol, doğru söz, doğru iş. 

     Çetinoğlu:
Dindar adam kimdir?

     Elik:
Doğru yoldaki adamdır. Sözü doğru, yaptığı iş doğru…

     Çetinoğlu: İnsan hayatında duanın yeri nedir?

     Elik:
Dua elbette lâzımdır. Doğru yola girmek için. -iradeyi bilmek için lâzım.
Olaylar, çevre ve bâzıları bizi eğri yola çağırırlar. Onlara uymamak için
hazırlıklı, bilinçli olmak için dua lazımdır.

Ya Rabbi! Bu yolda beni daim et.’ Demeye ihtiyaç vardır. Yoksa
oturduğumuz yerden; ‘Bize bir cennet ver…’
Diye dua olmaz. 

      Çetinoğlu:
En büyük dua
olarak da anılan Ayete’l Kürsî’den söz eder misiniz?

     Elik:
Çok şükür ki birçok insanımız Ayete’l Kürsî’yi ezbere bilmektedir. Ama bu
önemli ayeti, anlayarak okuyanlar çok azdır. Peygamber Efendimiz; ‘Ayete’l-Kürsî’nin önemini kavrayan; ilmin ve
mananın önemini kavrar.’
Buyurmuştur. 

     Cenab-ı Hak bu ayette ‘İlâh kimdir, nasıl olmalıdır?’
sorularına cevap veriyor. Kendisini bize tanıtıyor:

     ‘Allah;
kendisinden başka ilâh bulunmayan, kendi zâtı ile kâim mutlak hayat sahibidir.
O’nu ne uyuklama ne de uyku tutar. ?? Göklerde ve yerde ne varsa hepsi
O’nundur. Kendi izni olmaksızın böyle bir varlığın nezdinde kim şefaat
edebilir!…  O, kendilerinin
geçmişlerini de geleceklerini de bilir. Ama onlar O’nun ilminden, -O’nun
istediğinden başkasını- kavrayamadan mutlak kudret ve egemenliği gökleri ve
yeri kaplamıştır. Bu ikisini koruyup kollamak da kendisini yormaz. Gerçekten
ulu ve yüce yalnızca O’dur
. ‘ (Bakara 2/255)

     Çetinoğlu:
Tanrı
kelimesini kullanmak doğru mu?

     Elik:
Tanrı kavramı felsefe ve din tarihinde çok büyük bir yer işgal eder. Gerek Eski
Yunan’da gerekse çağdaş dünyada; filozofların; içinden çıkamadıkları bir
numaralı mesele, tanrı meselesidir. Yani bir üst varlık var, ona tapınmak
gerekir. Peki, bu varlık nedir, nasıl bir şeydir? Sıfatları, özellikleri nedir?

     Bu varlık değişik lisanlarda ‘Tanrı’, ‘God’ ve benzeri isimlerle anılıyor, ama ‘Allah’ kelimesi özel isimdir. Allah öyle bir özel isimdir ki,
tanrılık, yani ibâdet edilme vasfına ilâveten aynı zamanda yaratandır, rızık
verendir; bu sistemi işletendir. Yani sadece insanların korkudan veya başka
sebeplerle önünde diz çöktüğü, tapındığı bir varlık değildir.

     O halde, tanrı kelimesi Allah’ın sadece
kendisine ibâdet edilme yönünü ifade eder; tamamını ifade etmez. Çünkü tanrılık
/ ulûhiyet bir sıfattır; Allah ise özel isimdir. Bu inceliği biraz zorlamanız
lâzım: Allah; tanrılık sıfatını içinde barındıran özel bir isimdir. Allah’a; ‘ibadet edilme’ yönü itibariyle tanrı
denilebilir, ama sadece bu yönüyle… Çünkü Allah; tanrı olmaktan ibâret
değildir. O’nun tapınılan, ibâdet edilen özelliklerinden öte namütenahi
sıfatları vardır. Allah kelimesi bu sıfatların tamamını ifade ederken, tanrı;
meseleye sadece bir açıdan bakıştır.

     Çetinoğlu: Hazret-i Muhammed bize ahirette şefaat (2)
edecek midir?

     Elik:
Hz. Muhammed’in şefaati dünyadadır. Kur’an’dır. Hz. Muhammed bize şefaat edecek
değildir. Şefaat etmiştir. Kur’ân gibi büyük bir mucizeyi bize sunmuştur. En
büyük şefaat budur.

Cenab-ı Hak diyor ki: ‘Hiç kimse başkasından şefaat beklemesin.
Kul li’ilâhi’ş-şefaatü cemi’â : Şefaat
yetkisi tamamen Allah’a aittir
.’ (Zümer 39/44)

     Çetinoğlu:
Bir ilahiyatçı olarak; Kur’an’daki Allah kavramı ile
kafalardaki Allah olgusu arasında fark gözlemliyor musunuz?

     Elik: İş burada başlar.
Bugün İslâm dünyasının tartıştığı meseleler aslında detayın da detayıdır.

     İşin başı ve kaynağı olan esas
anlaşılmadığı zaman, ona bağlı meseleler de anlaşılmamış olacaktır.

     İslâm’a girmek, İslâm’ı anlamak; Allah’ı
doğru anlamakla mümkündür.

     Kur’ân-ı Kerim’in tanıttığı Allah ile
bizim ebeveynimizden, hocalarımızdan öğrendiğimiz Allah telakkisi birbiriyle
tam olarak örtüşmüyor. Allah’ın, kendi kelâmı olan Kur’ân’da ortaya koyduğu
nitelik ve özelliklerle İslâm âlemindeki tanrı telakkisi tam örtüşmüyor.

     Kur’ân diyor ki: ‘Allah size şah damarınızdan daha yakındır.’ (Kaf 50/16); O sizin
içinizdedir. O’na dua ettiğiniz zaman, dua edenin çağrısına icabet eder.
O’nunla iletişim kurmak için, aracıya gerek yoktur.

     Ne kadar önemli bir ilke…

     Besmele bir manifestodur. (3)

     Bu manifesto’da Yüce Allah diyor ki: ‘Korkmayın, sizin Rabbiniz, merhameti
kendisine farz kılmıştır. Dolayısıyla içinizden biri, bilmeyerek bir fenalık
edip de tevbe eder ve durumunu düzeltirse onu affeder. Allah bağışlayıcıdır,
merhametlidir
.’ (En’âm 6/54)    

     Günümüz Müslümanlarının zihnindeki Allah
korkusu ile eski çağlardaki tanrı korkusu mukayese edildiğinde, eski tanrı
anlayışına yaklaşılmış oluyor.

Kafalardaki Allah, bana göre
korku ağırlıklı bir tanrıdır.

Rabbimizi hâlâ ‘sevgi tanrısı’na dönüştüremedik. Bu
konuda problem var.

     Allah telakkimiz Kur’ân’ın anlattığı
Allah’la tam örtüşmüyor. Genel Allah telakkisine göre, Allah isterse kahreder,
isterse öldürür, isterse canını hemen alır. Yaptığından sual olunmaz. Bu
anlayış, büyük ölçüde ‘lâ yüs’elü ‘ammâ
yef’al…
’ (Enbiya 21/23) ayetinin yanlış anlaşılmasından ileri
gelmektedir. Oysa ayetin bağlamı şöyle: ‘Yoksa
onlar ölüleri diriltebileceği yanılgısıyla birtakım dünyevî varlıkları tanrı mı
ediniyorlar? Şayet göklerde ve yerde Allah’la birlikte başka birtakım ilâhlar
daha olsaydı, ikisinin düzeni de kesinlikle bozulurdu. Demek ki (mutlak
hükümranlık) tahtın(ın) sahibi onların yakıştırdıklarından münezzeh!…  O, yapıp ettiği şeylerden ötürü sorguya
çekilemez; ama onlar sorgulanacak
!’ (Enbiya 21/21-23)

     Kur’ân-ı Kerim’de yine ‘Allah dilediğini yapar, dilediğini verir
şeklinde ayetler var, ama bunların altı var, üstü var.

     Yani, ‘O
ne isterse yapar. O kimseye hesap vermez
!’ gibi anlamsız, kuvvetini göstermek
isteyen ve kimseyi dikkate almayan bir anlayış, Kur’an’daki Allah kavramı ile
bağdaşmaz.

     Allah’ın böyle hesapsız kitapsız hareket
ettiğinin zannedilmesi felaket bir şeydir. Adalet ve hakkı tavsiye eden bir
Allah, sorumluluk duygusunu insanlara anlatan bir Allah, ne yapacağı belli
olmayan, kör, kaba, gelişigüzel bir kudret olamaz.

     Bu Allah telakkisi ile bu memleket bir
yere gidemez. Beynimizden vurulmuş gibiyiz! Yani, tamamen kulun çalışması
iradesi, becerisi, başarısı, bilgisi, plânı, projesi hiçbir şey ifade etmiyor.

Allah değil mi, yapar mı yapar.’ Diyorlar.

     Hayır yapmaz! Allah hiç kimseye zulmetmez.

     ‘Ben
zalim ve despot değilim. Ben zulmü önce kendime, sonra size haram kıldım. Size
haram kıldıklarımın hepsini, öncelikle 
kendime haram kıldım. Bir insanın değerlerini haksız yere elinden almak
zulümdür. Sen benim kulumsun, canımsın, ruhumsun, diyor. Ruhumu sana verdim;
sana üfledim. Sen benim yeryüzünde görevlendirdiğim halifemsin. Benim
kanunlarımı, benim nizamımı uygula. Sosyal düzeni kur, diye halîfe yaptım seni

diyor.

     O; merhameti, sevgiyi kendine kural olarak
koymuştur ve koyduğu kurallara önce kendisi uyar. Allah kimsenin hakkını yemez;
gelişigüzel iş yapmaz. Yaptığı bütün işler planlıdır, hesaplıdır, hikmetlidir.
Allah, peygamberlerini kitap ve hikmeti öğretsinler diye gönderirken (Bkz.
Bakara 2/129), kendisi hikmetsiz iş yapar mı?

     Yapmaz.

     ‘Biz
her şeyi ölçüp biçerek, planlayarak yarattık
.’ diyor.

     O sözünden dönmez.

 

(1) Künhüne varmak: Bir şeyin aslını,
esasını anlamak, gerçeği öğrenmek, iç yüzünü bilmek.

(2) Şefaat: Birinin suçunun
bağışlanması için aracılık eden kimse.
 

(3) Manifesto: Bir kişinin veya
sosyal grubun bir siyasî görüşü ortaya koymak üzere kamuoyuna hitaben
yayınladıkları bildiri, bildirge.
    

Önceki İçerikOkul – Öğrenci – Kitap
Sonraki İçerikEğitimde Bir Arpa Boyu
Avatar photo
28 Kasım 1938 tarihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mali müşavir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da, demir ticareti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas azası olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’nde, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk Ocakları Genel Merkezinin yayımladığı Türk Yurdu dergisinde yazdı. İslâm, Kadın ve Aile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Tarih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde, Dünyâ ve Kırım’da yayımlanan Kırım Sadâsı gibi gazetelerde de imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. 1990 – 2000 yılları arasında (haftada bir gün) Zaman Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Hâlen; Önce Vatan Gazetesi’nde, yazmaktadır. Oğuz Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER / Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM / Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği Üyesidir. Yayımlanmış Kitapları: 1- Kültür Zenginliklerimiz: (2006) 2- Dört ciltte 4.000 sayfalık Kronolojik Tarih Ansiklopedisi: (2008 ve 2012), 3- Tarih Sözlüğü: (2009), 4- Okyanusa Açılan Kapılar / Tefekkür Mayası Röportajlar: (2009). 5- Altaylardan Hira’ya Türk-İslâm Dostluğu: (2012 ve 2013), 6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (2012), 7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu: (2013), 8- Türkmennâme / Irak Türkleri Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey: (2013). 9- Türklerin Muhteşem Tarihi: (Nisan 2014 ve Nisan 2015) 10- 115 Soruda Türk İslâm-Âlimi Mâtüridî (Röportaj): 2015) 11- Cihad – Gazi – Şehid: Kasım 2015. 12-Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı (2016 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 13-Her Yönüyle Kâzım Karabekir (2017 Mehmet Şadi Polat ile birlikte) 14-Dil ve Edebiyat Dergisi / İlk 100 Sayı Bibliygorafyası (2017 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 15-Büyük Türk İslâm Âlimi Serahsî (2018), 16-Âyetler ve Hadisler Rehberliğinde Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2018), 17-Edib Ahmet Yüknekî ve Atebetü’l-Hakayık (2018), 18- Büyük Türk İslâm Âlimi Mâtürîdî (2019), 19-Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugati’t-Türk (2019). 20-Duâ / Huzura Açılan Kapılar. (2019) 10-Yesevi Yayıncılık, 12-Yakın Plan Yayınları, 13-Boğaziçi Yayınları, 14-Dil ve Edebiyat Dergisi, diğer kitaplar Bilgeoğuz Yayınları tarafından yayımlanmıştır.