27.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 443

İ’caz ve Îcaz Sebepleri

0

     Kur’an’ın her
asrın / her yüzyılın fehim / anlayış, idrâk, kavrayış ve zekâ derecesine göre
hitap etmesi,

     Her asrın edebini
/ ahlâk ve terbiyesini gözeterek konuşması,

     Her asırdaki insan
tabaka ve sınıflarının istidadına, onların zekâ, fetanet, ilim ve terbiyeye
olan kabiliyet derecesine göre, Kur’an’ın onları nur ve ışığından
feyizlendirmesi, istifade ettirmesi ve yararlandırması,

     Her bir asra ve
her asırdaki her bir tabaka ve sınıfa, toplum yapısına kapısını açması,

     Her birini memnun
ve razı etmesi, gönlünü hoş tutması,

     Bunları gözeten
bir üslûp kullanması. Bunun sonucunda harikulâde / olağanüstü tazeliğini canlı
tutarak tüm insanlara kucak açması,

     Nakil / olayları
anlatış biçimi ve hikâye ediş cihet ve yönünden; evvelîn / önceden olup
bitenlerden ve ahirîn / sonra olacaklardan doğru bir şekilde haber vermesi,

     Hakaik-ı gayp ve
şahadete / gözle görülen ve görünmeyen gerçeklere ışık tutması,

     Serair-i İlâhiye /
İlahî sırlara, revabıt-ı kevniyeye / kâinat ve evrenle ilgili irtibat ve
bağlara dair hikâyeleri / anlatım tarzı,

     Üstelik bunu
yaparken; o şekilde vaki oluşunu, meydana gelişini; ne aklın, ne mantığın kabul
ettiği, fakat yalanlayamadığı da bir gerçek olan kütüb-i sabıkanın / Kur’an’dan
önceki semavî kitapların ağız birliği ile zikrettiklerini, Kur’an’ın onlardan;
musaddıkane / tasdik edici olarak ve fakat doğrusunu söyleyerek bahsetmesi,

     İhtilâfî / farklı
nakledilen durumlardan; musahhihane / onları tashih edip düzelterek hikâye
etmesi, anlatması, doğrusunu nazara vermesi,

     Önceki Kutsal
Kitaplardaki nakilleri reddetmiyerek, fakat doğru taraflarından hareketle
yaptığı  ihbarat-ı sadıkası / doğru
açıklamaları ve her şeyin doğrusunu haber vermesi,

     Tazammun ettiği /
içine aldığı ve tesis ettiği / kurduğu sistem İslâm dinîdir. Ki onun misline /
benzerine; ne mazi / geçmiş zaman muktedir olmuş / gücü yetmiş, ne de müstakbel
/ gelecek zaman muktedir olacak, gücü yetebilecektir.

     İşte bütün bunlardan
tevellüt eden / doğan hakiki / gerçek güzellikten hâsıl olan / meydana gelen
i’caz ve îcaz zevkini sunması,

     Kur’an’ın mucize
oluşundan gelen zevk ve güzelliğidir ki, hadsen / kalbe doğan bilgi ile
anlaşılır. Tabirine / yorumuna lisan / dil ve fikrin kasır / kısa ve yetersiz
oluşu ve daha nice hususiyetler; Kur’an’in i’caz ve îcazlı oluş nedenlerinden
bâzılarıdır.

     Eğer desen:
“Anlatımdaki ifade tarzlarından anlaşılır ki, meslek, yol ve metotların
çokluğu, usul ve metotların farklı olması; matlûp / talep edilen, istenilen
şeydir.”

     Cevap: Evet,
matlup / talep edilen, istenilen şeydir. Hem zarurî / mecburî ve zorunludur.
Eğer, hodgâmlık / bencillikten çıkan tekelcilik zihniyeti, anlayış ve
düşüncesiyle; başkalarının reddine kalkışılırsa, “El-buğzu fillah.” / “Allah
için buğz / düşmanlık etmek” suistimal edilir / kötüye kullanılmış olur. O
vakit ihtilâf / anlaşmazlık zarar verir.

     Yoksa “El-hubbu
fillah.” “Allah için sevmek.” düstur / kanun ve kaidesi esas tutulsa, tekâmül /
mükemmelleşme, olgunlaşmada teavün / yardımlaşma kanunu bilinse, şeriatin /
İlahî emir ve yasaklara dayanan hükümlerin güç ve kudreti, tabibliği / tedavi
ediciliği düşünülse, ihtilâf / anlaşmazlık imtizaca / kaynaşmaya sebep olur.

     Elhasıl / özetle:
Herkes kendi mesleğine / usul ve gidişatına, maneviyatta tuttuğu yola “Hüve
hakkun.” / “O da haktır.” demeli. “Hüve’l-hak.” / “Hak sadece odur.” dememeli.
Veyahut “Hüve’l-ahsen.” / “O da güzeldir.” demeli, “Hüve’l-hasen.” / “Güzel
sadece odur.” dememeli.

     Ey misalî sâil!
Var kabul edilen soru sahibi; mûcez / veciz, kısa bir cevap istedin; ben de
mücmel / özet bir cevap verdim. İzah istersen, birçok kitapları mütalâa etmen /
okuman gerek.

     Zaten sayısız
eserlerde Kur’an nazmının cezaleti; ahenkli, akıcı ve güzel oluşu, daha geniş
bir surette ifade edilmiştir.  

Yeni Çözüm Sürecine Hazırlık

Bülent Arınç’ın Habertürk
TV’de katıldığı programda söyledikleri “yeni bir dönemin başladığına” dair
işaret fişeklerinden biri mi?

Arınç halen sadece
Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Üyesi. Fakat aktif siyasetin içinde
olmasa da sıradan biri değil. Kendi ifadesiyle “özgül ağırlığı fazla”
olan bir siyasi figür. Bakan ve TBMM Başkanı olduğu dönemlerde FETÖ ve PKK
lehine söylediği sözlerle
; 15 Temmuz 2015 sonrasında ise “FETÖ
yargılamalarındaki adaletsizlikler” konulu sözleri
ile tartışmalar yaratmış
bir isimdi.

Şimdi yeniden
ortaya çıkıp, uzun süredir tutuklu bulunan, Osman Kavala ile Selahattin
Demirtaş’ın
tahliye edilmeleri gerektiğini söyledi. Bilindiği gibi
iş adamı Osman Kavala “Gezi Olaylarının” finansörü olmakla, HDP Eski Eşbaşkanı Selahattin
Demirtaş
ise “Kobani katliamının faili”, PKK güdümünde
hareket ederek kitlesel isyan olaylarına sebep olmakla suçlanıyordu.          

Bülent Arınç’ın
söylediklerini Tayyip Erdoğan “bizimle ilgisi olmayan bireysel açıklamalar”
ve hatta “fitne” olarak nitelendirdi. Ama biz Erdoğan’ın Oslo’da PKK
ile yürütülen müzakereler
açığa çıkıncaya kadar çok sert ifadelerle
reddettiğini de hatırlıyoruz.

Arınç’ın sözleri
kendi partisinin halen yürütmekte olduğu politikalara ters bir görüntü veriyor
gibi. Acaba öyle mi?

Cumhurbaşkanı ve
AKP Genel Başkanı Erdoğan HDP/PKK ile FETÖ’ye karşı mücadele politikasının
sonuna gelmiş olabilir mi?

Tayyip Erdoğan en temel
politikalarında bile günlük ihtiyaçlara göre ters manevralar yapabilen pragmatik
bir siyasetçidir.

Geçmişte Cemaat/FETÖ
iş birliği ile devletin bütün organ ve kurumlarına hâkim oldu. HDP/PKK ile
çözüm süreci ile BOP Projesinin eşbaşkanı olarak ABD/AB desteğini sağladı.

Bu dönemden sonra
keskin bir manevra ile MHP ile iş birliği ve her iki terör örgütü ile
mücadele dönemine geçebildi.

AKP şimdi ekonomi
ve dış politikada
çok sıkıştı. Dış kaynak akışı kesildi, borçları
ödemek dahi çok zor. Suudi Arabistan’dan, ABD ve AB ülkelerine kadar dış ilişkiler
berbat. Biden sonrası ABD ile ilişkilerin bugünü dahi aratacağı
bekleniyor.

AKP’nin MHP
desteği ile dahi seçim kazanma ve iktidarda kalma şansının kalmadığı
anlaşılıyor. İktidarda olmayan bir Erdoğan ve AKP 18 yılda yapılan hukuka
aykırı eylemlerin hesabını vermek
zorunda kalabilir. Bu ise onların
felaketi olur.

Bu sebeplerle, bir
hafta önce “ekonomimiz pik yapıyor” diyen Erdoğan, damat Berat Albayrak
dahil, ekonomi kadrosunu değiştirdi. “Acı ilaç içmek zorunda olduğumuzu”
söylemeye, “hukuk reformu” yapma ihtiyacını ifade etmeye başladı.

Bir önceki Merkez
Bankası Başkanını “faizleri indirmiyor, söz dinlemiyor” diye görevden
almıştı. Son TCMB Başkanını ise faizleri artırmıyor, kurları tutamıyor
diye görevden aldı. Şimdi yeni Merkez Bankası Başkanı’nın yüzde 4,75 faiz
artışı
yapmasına izin verdi.

Erdoğan bu tavır
değişikliği ile “faiz lobisine teslim oldu” yorumlarına sebep oldu.

Acaba “teslimiyet
sadece faiz lobisiyle sınırlı olmayabilir mi?”
sorusunu sormak için
sebeplerimiz var.

******************************

Kavala ve Demirtaş
Tahliye Edilebilir

AKP yandaşları ekonomi
ve hukuk arasındaki ilişkiyi
yeniden keşfediyor. Devlet yetkilileri
unutulmuş “AB hedefinin öncelikli olduğu” söylemine geri döndü.

Hukuk Reformu hazırlıkları
yapılıyor. Fakat bu hazırlığın amacı, “yargının bağımsızlığı ve
tarafsızlığını sağlamak” ve “adaletin tesis edilmesi” amacından çok, “dış
güçlerin” taleplerini karşılamak
olabilir. Tıpkı Almanya vatandaşı gazeteci
Deniz Yücel ve Rahip Brunson olaylarında olduğu gibi.

Bu davalar da,
Kavala ile Demirtaş’ın davaları da hukuki olmaktan çok siyasi davalardır.
Bu yüzden Bülent Arınç’ın hukuki gerekçelerini yorumlamaya ihtiyaç duymuyorum.

Bülent Arınç’ın “Ben,
Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı adaletten yanayız. Biz adil yargılama istiyoruz.
Ancak hakimler yanlış yapıyor.
Uyarıyorum, yakın gelecekte onlar zarar
görür” beyanı tesadüf olamaz.

Bana göre bütün
bunlar, “Hukuk Reformu” kapsamında çok kısa zaman sonra AB/ABD’nin öncelikli
talebi olan Demirtaş ve Kavala’nın tahliye edileceğinin işaret fişekleri.

Hukuka aykırı mahkeme
kararlarının sorumluları
da bulundu: Bugüne kadar iktidarın istekleri
doğrultusunda kararlar veren hakimler. Böyle hakimler için “Fetöcü avı” benzeri
işlemler yapılırsa şaşırmam.

******************************

Dış Güçlerle Anlaşabilir

Erdoğan ve AKP çok
fena sıkıştı.
MHP desteğini kaybetmeden yeni bir desteğe veya MHP’yi
kaybetmek pahasına başka desteğe ihtiyacı var. Ya da Millet ittifakını bölmek
zorunda. Bu alanda yapmakta oldukları çalışmalardan sonuç alabilmesi ihtimali
çok düşük.

Ülkeyi
yönetemedikleri
kanaati yaygınlaşıyor. Ekonomik buhran vatandaş
kitlelerini ezmekte. Oy kaybını durdurması mümkün görülmüyor.

En etkili çare
vatandaşı rahatlatacak ekonomik tedbirler alabilmeleri olurdu.
Ama olamıyor.

Hazine tamtakır. Acil, çok acil sıcak
para girişine
ihtiyaçları var. Fakat gelmesi için “dış güçlerle”
anlaşması lazım.

Bir de ABD Başkanı
seçilen Biden göreve başlayınca “Halkbank davası, Erdoğan’ın
malvarlığı soruşturması”
gibi konularla Erdoğan ve Türkiye iyice köşeye
sıkıştırılacak.

ABD yeni dönemde, Suriye’deki
ortağı PKK’nın devletleşme sürecini tamamlamak, “Büyük Kürdistan
Projesinin” Türkiye ayağını gerçekleştirmek için bir “yeni çözüm
süreci”
dayatmasında bulunacaktır.

Erdoğan’ın en
yakınlarından, 2002-2011 AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan daha
2014 yılında bu projeyi açıklamıştı: “Suriye’de mutlaka bir otonom bölge
oluşacağını düşünüyorum. Bunun akabinde Türkiye’de otonom özerk bir yapının
orta vadede ortaya çıkacağını
düşünüyorum.”

İşte Suriye’de
otonom bölge oluştu, sıra Türkiye’de.

İlk sinyali Nagehan
Alçı
verdi. Yeni aktörlerle, adına “çözüm süreci” denmeden, yeniden “Kürt
Sorununun” müzakere ile çözümü
sürecinin başlayacağını söyledi.

Bu konuda en güçlü
muhalefeti yapması beklenen İYİ Parti’ye isnat edilen delilsiz, belgesiz
HDP ile Anayasa taslağı yaptı” iddiasının günlerce gündemde tutulması
tesadüf değil.

“Yeni çözüm
sürecine”
İYİ Parti’nin muhalefetini etkisizleştirilmek için şimdiden tedbir
alıyorlar.

Bir Kişi 5.016 Kişiye Bulaştırmış!

  1.              

    Ekonomi ve Hukuk Reformu

    Ne zaman memleketimde hukuki yönden
    bir mesele gelişse hemen aklıma Dreyfus
    davası düşer. Okuyucularımın birçoğunun Dreyfus
    davasını hatırlayacağından eminim ama bilmeyenler için kısaca tekrarlamakta
    fayda var.

    “Yüzbaşı Alfred Dreyfus Fransız genelkurmayında çalışan Yahudi asıllı düzgün
    bir subaydı. Bazı Fransız silahlarının teknik özelliklerini Almanlara
    bildirmekle suçlanıyordu. Düzmece bir mahkeme kararıyla Guyana açıklarındaki
    Şeytan Adası’na müebbet hapis mahkûmu olarak gönderildi.

    Dört yıl sonra 13 Ocak tarihli L’Aurore gazetesi, ünlü yazar Emile Zola’nın makalesini yayımladı.
    Aslında bu bir makale değil manifestoydu aslında.  “J’accuse!
    / İtham Ediyorum!” başlıklı makale
    de Zola, yüzbaşının masumiyetini
    savunuyor, genelkurmayı ve yargıçları suçluyor, yeniden yargılama istiyordu.
    Böylelikle Dreyfus’ü tutan ürkek
    kalabalığın vicdanının sesini Emile Zola
    dile getiriyordu.

    Alfred Dreyfus, Fransız ordusunda ırkçılığa kurban edilmiştir ama
    mesele ne olursa olsun toplum vicdanını kanatan bir meseledir.

    Dünyamızda bu gün kanayan yaralar
    eskisinden çok daha fazla olmasına rağmen ne yazık ki, toplumların vicdanının
    sesi olacak Emil Zola’lar artık yetişmiyor. Mesela bizim:

    Kanayan
    bir yara gördüm mü ta yanar ciğerim,

    Onu
    dindirmek için kamçı yerim çifte yerim!

    Adam
    aldırma da geç git, diyemem aldırırım.

    Çiğnerim,
    çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım!”

    Diye haykıracak
    bir Mehmet Akif Ersoy’umuz bile yak artık.

    Yargıtay’a intikal eden davaların
    %60’ının geri döndüğü bir ortamda, biz de de hukuk yönünden vicdanları kanatan birçok
    yaranın olduğunu biliyoruz. Mesela ne ile suçlandığını dahi bilmeden 6 ayını
    içeride geçiren Müyesser Yıldız
    dersiniz,  Anayasa
    Mahkemesinin milletvekilliği hakkının iadesine karar vermesine rağmen, Enis Berberoğlu’na bu hakkının
    verilmeyişi gibi daha bir çokları bu davalardan mustarip.  Bir de aysbergin suyun altında
    görünmeyen yüzü var ki, gazetecisi var, kader mahkûmu var kim bilir bunlar gibi
    kaç masum şu anda demir parmaklıklar arkasında akıbetinin ne olacağını
    düşünüyor.

    Bu kadar haksızlıklar ve
    adaletsizlikler aleni vaziyette gözler önünde cereyan ediyorken, bunları
    gidermek yerine ille de hukukta reform mu yapmak gerekiyor, mevcut yasalar
    yetersiz mi geliyor? Anayasa mahkemesinin kararını yerel mahkeme tanımıyorsa
    bunu önleyecek kanunlarımız yok mudur bizim?

    Aslında bu reform dedikleri, tek
    adam rejiminin ekonomik ve hukuk yönünden sıkışmışlığının ve çöküşünün dışa
    vuruşunu gösteriyor. Mesele Türkiye’de hukuk sistemini düzenleme meselesi
    değil, dışarıdan sıcak parayı yurda getirmek için yapılacak olan kılıfına
    uydurma düzenlemesidir. Ekonomist İbrahim
    Kahveci
    : “Bunların yapmak
    istedikleri, sıcak paranın gelmesi için “Kâr Garantili” sistem düzenlemesi.

    Diyor.

    Tamam, bunlar da gerekli ama önce
    Türk insanı yaşadığı hayattan mutlu mu, can ve mal güvenliğinden emin mi? Türk Milletinin
    güvenliğinden sorumlu bakan AYM Başkanına: “Koruma almadan bisikletle dolaşabiliyor musun” diyorsa burada
    problem var demektir.

    Diğer yandan her cephede hükümetin
    açıkladığı hukuk ve ekonomi reformları tartışılırken, Türkiye’nin gündemine bomba
    gibi düşen Çakıcının Kılıçtaroğlu’na hakaret dolu sözleri oldu. Esasında bu arada
    anlaşılamayan bir durum daha meydana geldi ki; sanki hakareti yapan
    Kılıçtaroğlu, olayın mağduru ise Çakıcıymış gibi MHP lideri Devlet Bahçeli,
    Kılıçtaroğlu’nu Twit bombardımanına tuttu. Ve biz; bu kişilerin hâkim olduğu
    meclisten hukuk reformu bekliyoruz.

    Hadi canım sende!

    Anlaşılacağı üzere, bu saatten
    sonra ne Ekonomik reform gerçekleşir, ne de Hukuk reformu, partili
    Cumhurbaşkanının da dediği gibi bize acı reçeteyi içmek düşer, sıcak parayı
    getiren yabancıya da, yüksek kâr garantili gelir.

    Sağlıklı kalın.

Târih Ana Bilim Doç. Dr. Nasrullah Uzman ile Türkiye’nin Sınır Güvenliği Açısından Suriyeli Sığınmacılar Meselesi’ni Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye’nin sınır güvenliğini yakından alâkadar eden
Suriye’deki gelişmelerin evveliyatı hakkında lütfedeceğiniz kısa bir bilgi ile
röportajımıza başlayabilir miyiz?

Dr. Nasrullah Uzman: Aralık
2010’da Tunus’ta başlayan halk hareketleri, Mart 2011’den itibâren Suriye’ye de
sirâyet etti. 40 yıldan fazla bir süredir Suriye’de iktidarı elinde bulunduran
Esad yönetimi, göstericilerin reform, özgürlük ve demokrasi isteklerini
karşılamak yerine; olayları kanlı bir şekilde bastırma yolunu seçti. Esad’ın bu
tutumu gösterilerin savaşa dönüşmesine sebep oldu. Yüz binlerce insan yaralandı
ve öldü. En az 8 milyon Suriyeli yaşadıkları bölgeleri terk etmek
mecburiyetinde kaldı. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin
verdiği resmî rakamlara göre Mart 2019 itibarıyla 5.600.000’den fazla Suriyeli
ise aralarında Türkiye’nin de bulunduğu komşu ülkelere göç etti. En büyük göçü
de Türkiye aldı. Türkiye, takip ettiği “açık kapı politikası” doğrultusunda 4.000.000’dan
fazla Suriyeliye kapılarını açtı; 37.000.000.000 dolar maddî yardımda bulundu.
Suriyeli sığınmacılar, başta Suriye’ye sınır iller olmak üzere, Türkiye’nin her
iline dağıldı. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün verdiği resmî
rakamlara göre Mart 2019 itibarıyla Türkiye’de “sığınmacı” statüsündeki Suriyeli
sayısı 3.600.000’den fazladır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Meseleyi Türkiye açısından
değerlendirir misiniz?

Dr. Uzman: Her şeyden önce
Türkiye meseleye tamamen insanî açıdan yaklaştı ve bu yaklaşımını da halen
muhafaza etmektedir. Gerek Suriye’de yaşanan savaş, gerekse Suriyeli
sığınmacıların “en güvenilir yer olarak” gördükleri Türkiye’ye göç etmeleri,
Türkiye’nin özellikle sınır güvenliğini ciddî anlamda etkiledi. Suriyeli
sığınmacılar meselesi iç politikada asayiş açısından birtakım problemlere
sebebiyet verdiği gibi; dış politikada da Türkiye’ye yönelik bazı tehditleri ve
tehlikeleri beraberinde getirdi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin, güney komşusu Suriye Arap Cumhuriyeti ile hem
kara hem de deniz sınırı vardır. 24 Temmuz 1923 târihli Lozan Barış Antlaşması ile
665,5 km olarak belirlenen Türkiye-Suriye kara sınırı Hatay’ın Türkiye’ye katılmasıyla
birlikte yapılan düzenlemelerden sonra 877 km uzunluğa ulaştı. Bu sınır
Türkiye’nin toplam kara sınırının yaklaşık 1/3’üne tekabül etmektedir.
Dolayısıyla Türkiye’nin komşuları arasında en uzun kara sınırını paylaştığı
ülke Suriye’dir.

Türkiye-Suriye arasındaki kara sınırının çok uzun olması ve sınırın
her iki tarafında da akraba ailelerin ve aşiretlerin bulunması; sınır
ihlallerinin artmasına sebep olmuş; sınır ihlallerinin artması ise asayiş
problemlerine ve iki ülke ilişkilerinin zaman zaman gerginleşmesine yol
açmıştır.

Çetinoğlu: Türkiye-Suriye ilişkilerine kısaca göz gezdirebilir
misiniz?

Dr. Uzman: Türkiye-Suriye
ilişkileri, dönemlere göre inişli-çıkışlı bir seyir tâkip etmiştir. Suriye’nin
Hatay üzerinde hak iddia etmesi; terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ı ve
PKK’yı himaye etmesi vs. gibi sebepler Türkiye ile iyi ilişkiler kurmasını
engellemiştir.

Türkiye’nin çabaları neticesinde bebek katili Öcalan’ın Suriye’yi terk
etmek mecbûriyetinde kalmasıyla birlikte Türkiye-Suriye ilişkileri iyi bir
seyir almaya başlamıştır. Özellikle 2000’li yılların başından itibaren, olumlu
yönde gelişme gösteren Türkiye-Suriye ilişkilerinin bir sonucu olarak iki ülke
arasında siyasî, askerî, sosyal, kültürel ve iktisâdî alanlarda işbirliğini
öngören birçok anlaşma imzalanmıştır. Öyle ki yalnızca 10 Şubat 2008-14 Aralık
2011 târihleri arasında Resmî Gazete tarandığında, iki ülke arasında imzalanan
ve TBMM tarafından onaylanan toplam anlaşma, protokol, zabıt vs. sayısının 102
olduğu görülmektedir. Türkiye’nin diğer komşu ülkelerle yaptığı anlaşmalarla
mukayese edildiğinde bu rakamın çok yüksek olduğu görülecektir. Yine aynı
dönemde, iyi ilişkilerin bir diğer sonucu olarak Türkiye-Suriye arasındaki vize
uygulaması da karşılıklı olarak 90 gün süre ile kaldırılmıştır.

Hatta bölge barışına katkı sağlamak üzere –deyim yerindeyse Sadabat
Paktı’nı çağrıştıran- iki ülke arasındaki vize uygulamasının 90 gün süre ile
kaldırılması mutabakatının Pakistan, İran ve Irak’ın da dâhil edilmesi suretiyle
genişletilmesi meselesi gündeme gelmiş ancak bölgede yaşanan hâdiseler buna
imkân vermemiştir.

Türkiye-Suriye ilişkilerinin son derece iyi bir şekilde devam ettiği
sırada 17 Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan ve “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreç; kısa sürede Ürdün, Libya,
Yemen, Mısır, Bahreyn, Cezayir, Umman ve Lübnan gibi diğer Orta Doğu ülkelerine
de yayılmıştır. Orta Doğu’da yaşanan bu hâdiselerin Suriye’ye sıçraması uzun
sürmemiştir. Esasen yarım asırdır tek parti ve aynı aile tarafından yönetilen
Suriye, önceleri Arap Baharı sürecini destekleyen beyanlarda bulunmuştur. Ancak
olayların Suriye’ye sıçramasıyla birlikte Esad yönetiminin Arap Baharına
verdiği destek ortadan kalkmıştır. Suriye’de, 2011 yılının Mart ayından
itibaren Esad yönetimine karşı “reform”, “hürriyet” ve “demokrasi” söylemleriyle
başlayan protesto gösterileri, kısa sürede ülke geneline yayıldığı gibi geniş
halk kitleleri tarafından da desteklenmiştir. Esad yönetimi, henüz olayların başlangıcında
göstericilerin taleplerini karşılamak / göstericilerle uzlaşmak yerine, gösterileri
sert bir şekilde bastırma yoluna gitmiştir. Bu durum, olayları bastırmak bir
yana daha da artırmış; gösteriler yerini çatışmalara bırakmış ve günümüze kadar
gelinen iç savaşın zeminini oluşturmuştur. Esad yönetimi ve muhalifler arasında
yaşanan iç savaş, sivil halkın iki ateş arasında savunmasız bir şekilde
kalmasına yol açmıştır. Böyle bir ortamda can güvenliği tehlikeye düşen
Suriyeliler; komşuları Lübnan, Ürdün, Irak ve en çok da en güvenilir ve en
yakın yer olarak gördükleri Türkiye’ye göç etmek durumunda kalmışlardır. Bu
maksatla Suriye’den Türkiye’ye yönelik ilk toplu nüfus hareketi, 300-400 kadar
Suriyelinin 29 Nisan 2011’de Hatay’ın Yayladağı ilçesindeki Cilvegözü sınır
kapısına sığınmasıyla gerçekleşmiştir.

Çetinoğlu: Mülteci akını devam etti ve 3.000.000’dan fazla
Suriyeli Türkiye’ye geldi. Bu olayın Türkiye’ye menfi etkilerine göz atabilir
miyiz?

Dr. Uzman: Meseleyi
Türkiye’nin sınır güvenliği açısından ve iki grupta değerlendirmek gerekir:

1-Türkiye’deki Suriyeliler: Suriyeli sığınmacılar meselesinde, tamamen
insanî kaygılarla hareket eden Türkiye, “açık kapı politikası” izlemiş ve kendisine
sığınan Suriyelilere kapılarını ardına kadar açmıştır. Türkiye’nin tâkip ettiği
açık kapı politikası ve Esad yönetiminin benimsediği şiddet içeren uygulamalar,
Türkiye’ye sığınan Suriyelilerin sayısının günbegün artmasına sebep
olmuştur.Gelen sığınmacılar öncelikle sınır illerde Âfet ve Âcil Durum Yönetimi
Başkanlığı (AFAD) koordinasyonunda oluşturulan barınma merkezlerine
yerleştirilmişse de sayının artması, sığınmacıların barınma merkezlerinin
dışına taşmasına sebep olmuştur. Türkiye’nin bütün çabalarına ve çağrılarına rağmen
Suriye yönetimi durumun normalleşmesi yönünde gerekli adımları atmamış ve bu
durum yaşanan savaş ortamının doğmasına sebep olmuştur. Savaştan kaçanlardan
Türkiye sığınanlar 3.600.000’in üzerindedir. Bir başka ifâde ile Türkiye’nin
toplam nüfusunun %4,5’i oranındadır ve bu çok yüksek bir rakamdır. Başka bir ifâde
ile dünyadaki her 5 Suriyeliden biri Türkiye’dedir.

Çetinoğlu: Meseleye sınır güvenliği açısından bakabilir miyiz?

Dr. Uzman: Türkiye’nin 30
kara, 7 demiryolu, 63 deniz ve 60 hava olmak üzere toplam 160 adet sınır kapısı
vardır. 877 km uzunluğa sahip Türkiye-Suriye kara sınırında ise 3’ü demiryolu,
10’u kara olmak üzere toplam 13 sınır kapısı vardır. Türkiye-Suriye arasında,
Şırnak hâriç, bütün illerde sınır kapısı vardır. Sınır kapılarının 9’u daimi, 4’ü
geçici olarak açılmış olup; bunlardan 10’u faal, 3’ü ise faal değildir.

Mart 2019 itibarıyla Türkiye’nin Suriye kara sınırına komşu olan
Hatay, Kilis, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin ve Şırnak illerinde yaşayan toplam
7.170.154 kişilik nüfusa 1.538.558 yeni nüfus eklenmiştir. Yani bu bölgede
yaşayan her 100 kişiden 20’sı Suriyelidir. Suriye’ye sınır illerde bulunan sığınmacı
sayısı, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların %42’ine karşılık gelmektedir. Yani
neredeyse Türkiye’deki her 2 sığınmacıdan 1’i Suriye’ye sınır illerde
barınmaktadır. Suriyelilerin belirli illerde yoğunlaşmaları, sayıca fazla
olmaları, söz konusu illerdeki demografik yapının değişmesine yol açtığı gibi
iç ve dış güvenliğe yönelik birçok problemi de beraberinde getirmektedir. Bu
durum tabîi olarak bölgenin güvenlik risklerini artırmakta ve bölge halkını da
kaygılandırmaktadır.

Suriye sınırında yer alan illerde yaşayan bölge halkı, birçok sebepten
dolayı ciddi güvenlik riskleri ile karşı karşıyadır. Bölge halkı, öncelikle
sınıra yakın bölgelerde yaşanan çatışmaların doğrudan hedefinde olduğu gibi
Suriye yönetimi tarafından yapılan / yapılacak kimyasal saldırılardan da
birinci derecede etkilenecek bir konumda bulunmaktadır. Sınıra sâdece birkaç km
uzaklıkta meydana gelen çatışmalardan seken mermiler, bölge halkı açısından
ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Türkiye sınırına yakın bölgelerde IŞID / DAEŞ
ve PKK / PYD/ YPG gibi terör örgütlerinin etkin olması, bölge halkının, kendini
terör saldırılarına açık hissetmesine sebep olmaktadır. Benzer endişeleri
barınma merkezlerinde ve sınıra yakın bölgelerde yaşayan Suriyeliler de
yaşamaktadır. Dolayısıyla Zeytin Dalı Harekâtı’nı da iki ülkenin güvenlik ve
huzuru açısından değerlendirmek gerekir.

Çetinoğlu: Türkiye’deki Suriyeliler arasında terör örgütü
mensuplarının olması ihtimalinin de endişe konusu olduğu belirtiliyor.

Dr. Uzman: Evet! Bölge
halkı her an bir provokasyona veya terör eylemine maruz kalabileceği
endişesiyle karşı karşıyadır. Yapılan saha araştırmaları, bölge halkının
“Suriyeliler arasında istikrarsızlık çıkarmak ve terör eylemi yapmak isteyen
kişilerin olabileceği” endişesi taşıdığını ortaya koymuştur. -Özellikle
Kilis’te- “Türkiye ile Suriye arasında fiilen oluşturulmuş bir tampon bölgede
yaşadıkları” hissine kapıldığını; “şehirlerinin Suriyeli muhaliflerin güvenli bölgesi
ve cephe gerisine dönüştüğünü” ve “bölgede tepkiye dönüşebilecek kışkırtmalara
son derece müsait bir ortamın oluştuğu” söylenmektedir. Yalnızca basın
üzerinden yapılacak kısa bir taramayla bile bölge halkının kaygılarında ne
kadar haklı olduğu görülmektedir. Mehmetçiğin Suriye’nin güvenliği için aldığı
tedbirleri de bu kaygılarla birlikte değerlendirmek; insan hayatını kurtarma,
huzur ve güvenliği sağlama sorumluluğu olarak görmek gerekmektedir.

Çetinoğlu: Türkiye endişelerin giderilmesi için hangi tedbirleri
aldı?

Dr. Uzman : Sınır
güvenliği, devletin bilgisi ve isteği dışında sınırlarına giriş ve çıkışı
engellemeyi öngörmektedir. Bu doğrultuda sınır güvenliğinin amacı yasa dışı
insan, hayvan, ürün, teçhizat, silah, uyuşturucu, terör vs. gibi unsurların
girişini ve çıkışını engellemeyi gerektirir. Bu da sınırların öncelikle güvenlik
güçlerince korunması ve denetlenmesiyle mümkündür. Ancak güvenlik tedbirleri
tek başına yeterli değildir. Türkiye açısından sınır güvenliği, özellikle doğu
ve güneydoğu sınırlarında, PKK terörüne karşı geliştirilen askerî önlemleri ifâde
etmektedir. Sınır ötesindeki terör kamplarında bulunan ve Türkiye’ye terör,
uyuşturucu, silah vs. ithal eden bölücü örgütün engellenmesine yönelik
faaliyetler Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) uhdesinde yürütülmektedir. Ancak
sınır güvenliğinin sâdece terörden ibaret olmadığı; kaçakçılık, yasa dışı insan
geçişi vs. gibi etkenlerin de ön plana çıktığı bilinmektedir. Son 5 yılda
Türkiye’nin güney sınırında yaşanan gelişmeler, iç ve dış güvenlik açısından
askerî tedbirlerin sınırlarda en üst seviyeye çıkarılmasını gerektirmiştir.

Türkiye, Suriye krizinin başından itibaren Esad yönetiminin
göstericileri ikna edici adımlar atmasını teklif ve teşvik ettiği gibi bu yönde
girişimlerde de bulunmuştur.

Çetinoğlu: Bu teşebbüslerden netice alınabildi mi?

Dr. Uzman: Hayır! Esad
yönetiminin beklenen adımları atmaması ve olayların savaşa sürüklenmesine zemin
hazırlayan tutumu üzerine Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde uçuşa yasak güvenli bir
bölge oluşturulması için Birleşmiş Milletler’e çağrıda bulunmuştur. Hatta bu
çağrı basına “tarafsız bölge”, “güvenli bölge”, “uçuşa yasak bölge”, “insanî
yardım koridoru” vs. olarak da yansımıştır. Ancak, Türkiye’nin çağrısı karşılık
bulmamıştır. Gelinen nokta, Türkiye’nin çağrısında ne kadar haklı olduğunu
göstermektedir. Türkiye, Suriye’deki savaştan birinci derecede etkilenen bir
ülke olarak şahsî tedbirler aldığı gibi bu anlamda milletlerarası girişimlere
de destek olmuştur.

Savaştan önce sınırın karşısında tek bir aktör olarak yer alan Suriye
devletinin yerini, iç savaşla birlikte farklı ideolojileri, yapıları ve uzun
vadeli stratejileri olan ve nihâyetinde egemenlik iddiasında bulunan terör
örgütleri almıştır. YPG ve DAEŞ gibi terör örgütlerinin bölgedeki
etkinliklerini artırmaları Türkiye’nin daha fazla güvenlik tedbiri almasını
gerekli kılmıştır. 2012 Haziran’ında Türk Hava Kuvvetlerine ait RF-4E keşif
uçağının Suriye tarafından vurulması üzerine Türkiye, Suriye’den gelecek hava
saldırılarına karşı NATO’dan destek istemiştir. Bu istek 4-5 Aralık 2012’de
Brüksel’de düzenlenen NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda görüşülmüş; hava
ve balistik füze savunma kapasitesini güçlendirmek üzere Türkiye’ye Patriot
füzelerinin konuşlandırılması kararı alınmıştır.

Bunun üzerine Ocak 2013 itibarıyla “Etkin Koruma Harekâtı” (Operation
ActiveFence-OAF) olarak adlandırılan NATO misyonu kapsamında ABD, Almanya ve Hollanda
tarafından Adana, Kahramanmaraş ve Gaziantep’e toplam 6 adet Patriot bataryası
konuşlandırılmıştır.

Çetinoğlu: Güvenliğin temini için yeterli olduğu söylenebilir mi?

Dr. Uzman: Esasen
Patriotlar, gerek sayı ve gerekse operasyonel bakımdan Türkiye’nin savunma
ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli değildi. Ancak NATO’nun Türkiye üzerinde
sağladığı bir koruma şemsiyesi olarak caydırıcı nitelikte psikolojik ve
sembolik bir mesaj taşımaktaydı. Buna rağmen NATO, 2015Ağustos’unda, Adana’da
konuşlandırılan tek batarya hariç olmak üzere; Patriotların geri çekilmesi
kararını almıştır. Bu karar Türkiye’nin güvenini sarsmış ve farklı güvenlik
arayışlarını beraberinde getirmiştir.

Çetinoğlu: Türkiye’nin Suriyeli muhaliflere destek vermesiyle
istenilen netice sağlanabildi mi?

Dr. Uzman: ABD ile Türkiye
arasında, DAEŞ’le mücâdele kapsamında, 20 Şubat 2015’te ‘eğit-donat anlaşması’
imzalandı. Buna göre Türkiye, Suriyeli muhalif grupların eğitilmesi ve
donatılması işini üstlenmiştir. Türkiye, özellikle Türkmenlerin topluca
yaşadıkları bölgelerde DAEŞ’in boşaltmak mecbûriyetinde kalacağı noktaları tutacak
Suriyeli muhalif grupları eğitmeye yönelik çalışmalarını artırmıştır.

Bölgedeki gelişmeler, DAEŞ’le mücâdele bağlamında Türkiye’nin, Suriye
sınırının DAEŞ ve PKK’nın uzantısı olan YPG tarafından kontrol edilmeye
çalışıldığı; Suriye’nin kuzeyindeki bölgelerin iki terör örgütü arasında el
değiştirdiği; dolayısıyla Suriye’nin kuzeyinde “terörden arındırılmış bölge”
ile güvenliğin sağlanabileceği yönündeki tezini güçlendirmiştir. Ancak
gelişmeler Suriye’nin kuzeyinde güvenli bir bölgeden ziyâde; terör
örgütlerinden arındırılmış; gerektiğinde ABD ve Türkiye’nin hava desteği
vereceği; sahada ise yerel unsurların bulunacağı bir de facto güvenli bölge
olacağını göstermektedir. Türkiye, ABD öncülüğündeki koalisyona katılarak
milletlerarası koalisyon uçaklarına İncirlik Üssü’nü açtığı gibi kendisi de Suriye’nin
kuzeyindeki terör hedeflerine yönelik hava saldırıları düzenlemiştir. Yalnızca
kendisi için değil bölge ülkelerinin huzur ve
istikrarı için de mücâdele eden
Türkiye, günümüzde bu süreci Fırat
Kalkanı Harekâtı kapsamında Özgür Suriye Ordusu ile devam ettirmektedir.
Türkiye, tam anlamıyla Suriyelilerin vatanlarını savunma mücâdelesine katkıda
bulunmaktadır. Terörün her türlüsüyle mücâdele etmektedir. Türkiye’nin çabaları
Irak’ta başlayan ve Suriye’ye sıçrayan olayların yaygınlaşmasını önlemeye
yöneliktir. PKK’nın hezeyanlarına karşı tedbir niteliğindedir.

Türkiye, terör örgütleriyle bağlantılı olduğu düşünülen kaçakçılık
faaliyetlerine yönelik tedbirler de almıştır. Özellikle petrol kaçakçılığı
faaliyetleri ve kaçak ticarete yönelik sert tedbirler alarak DAEŞ’in ve YPG’nin
gelir kaynaklarını kurutmayı hedeflemiştir. Bu bağlamda güvenlik güçlerinin
sınır bölgelerindeki varlığının artırılmasıyla daha sıkı bir denetim ve kontrol
mekanizması kurulmuş, sınır kontrolleri artırılmıştır.

(DEVAM
EDECEK)

İ’caz ve Îcaz Olan Kitap

0

Kur’an’ın mucize oluşu / benzerini yapmakta herkesi acze
düşüren İ’CAZı; az sözle çok mânâ

     İfade etmek demek
olan veciz / özlü sözlerle ifade kabiliyeti, yani konuları ÎCAZ ile

     Dile getirmesi,
sahip olduğu şu hususlardan ötürüdür.

     Kur’an’ın i’cazı:

     Lâfzın / sözünün
fesahati / açık ve akıcı olmasından,

     Nazmının /
kafiyeli, vezinli sözünün cezaleti / âhenkli, güzel ifadesinden,

     Mânâ ve anlamının
belâgati / sözünün yerinde sarf edilmesinden,

     Mefhumlarının /
sözünün ifade ettiği mânâların bedaati / yeni, güzel ve orijinal olmasından,

     Mânâyı dolaylı
olarak anlatan güzel sözlerinin, yani mazmunlarının beraati /

     Hem güzel hem de
üstün olmasından,

     Üslûbunun / ifade
tarzının garabeti / garip ve şaşırtıcı kelimeler kullanmasından tevellüt eden /

     Meydana gelen
nakş-ı acip oluşundan / görülmedik, şaşırtıcı, hayran bırakıcı, İlahî bir ifade

     Nakşı
olmasındandır. Çünkü Kur’an:

     Kevnî / kâinatla,
oluşla ilgili İlâhî emirlerdeki gayptan / bilinmezden bahseder.

     İlâhî
hakikatlerdeki gayptan / bizce meçhul kalan bilgiden söz eder.

     Mazideki gayptan /
geçmişteki olup bitenlerden haber verir.

     Müstakbeldeki
gayptan / gelecekte olacaklardan dem vurur.

     Kısaca Kur’an:

     İlmü’l-guyup /
bilinmeyene ve görülmeyenlere dair ilimleri ihtiva eden /

     İçine alan
meçhulleri mâlum eden İlâhî bir kitaptır.

     Kur’an:

     Arapça tarz ve
usullere uygun sahih / doğru, kusursuz ve mükemmel lâfız ve sözler içerir.

     Nazar-ı belâgatte / güzel ve etkili ifade
açısından, herkesin güzel bulup beğendiği,

     Makbul cümlelere
yer verir.

     Şer’î, dinî ve
Rabbanî kanunların hikmetine münasip / uygun, pek vâsi /

     Pek geniş vücuh /
vecihleri, hususları, ihtimal ve olasılıkları ihata eder / içine alır.

     Mânâ bakımından
meşarib-i evliyanın / velîlerin meşreplerini,

     Evliyanın tespit
ve hizmet tarzlarını ve mesleklerini seçmelerinde onlara önayak olur.

     Ezvak-ı ârifînin /
marifet ve hakikat mertebesine erişen,

     Üstün görüşlü
kimselerin zevklerinin, yegâne / tek kaynağıdır.

     Mezahib-i
sâlikînin / müritlerin tarikate sülûk edenlerin /

     Girenlerin; usul
ve metotlarını aldıkları bir danışmanlık görevi yapar.

     Mesalik-i
fukahanın / fıkıhçılar / İslâm hukukçularının takip ettikleri yolları,

     İçinde buldukları,
kutsal bir başvuru merkezidir.

     Turuk-ı
mütekellimînin / kelam âlimlerinin takip ettikleri yolların menbaını teşkil
eder.

     Daha bunlar gibi nicelerinin meslek, meşrep,
usul ve metotlarını

     Bilmekte, bulmakta
ve tespitte en büyük yardımcısı,   

     Onlara ışık tutan
en gür kaynağı ve projektörüdür.

     Ahkâm / hükümler,
kanaatler cihetiyle, hakaik-ı ahvali / gerçek durumları,

     Desatir-i saadet-i
dâreyn / dünya ve âhiret saadetini kazandıran kural ve prensipleri,

     Vesail-i terbiyeyi
/ terbiye vesilelerini, eğitim yollarını,

     Revabıt-ı hayat-ı
içtimaiyeyi / toplu yaşama ve sosyal hayat bağlarını istiab eder /

     Kapsar ve içine
alır.

     İlmi cihetiyle
ulûm-i kevniyeyi / kevnî ilimleri, kâinat ve dünya ile ilgili bilimleri,

     Ulûm-i İlâhîyeyi /
dinî ilimleri istiğrak eder / kapsar, içine alır.

     Velhasıl Kur’an:
Makasıd / maksat ve gayeler cihetiyle; muvazenet /

     Dengelilik ve
ıttırat / düzgün tarzda olmayı ve desatir-i fıtrata /

     Yaratılış
kanunlarına mutabakatından / uygunluğundan neş’et eden /

     Meydana gelen
harikulâde bir câmiiyet / olağanüstü kapsamlılık gösteren kutsal bir kitabdır.

Ankara’da Saraçoğlu’na Lütfen Kıymayın

Ülke yönetiminde sorumluluk almış olanlar eğer vaktiniz ve
imkânınız varsa başta Roma, Paris, Madrit, Lizbon, Londra, Varşova, Berlin gibi
batılı başkentlere bakın eski şehirler, başkentler ve tarihi dokuları büyük bir
titizlikle korunuyor. Şehirlerimiz medeniyetin de yansımasıdır.

İster istemez hemen aklımıza akademisyen, politikacı,
edebiyat tarihçisi, roman, hikâye, deneme, şiir ve makale yazarı Ahmet Hamdi
Tanpınar (1901-1962) geliyor Beş Şehir; İstanbul, Ankara, Bursa, Konya ve
Erzurum hatırlanınca. Vatanın manevi çehresi de diyebileceğimiz eski
şehirlerimizi üzüntü ile hatırlıyor, sonrasında yenilerine duyulan iştiyak,
duygu ve sevgi beş şehirde hemen öne çıkıyor.

Hep konuşuyoruz ya şeftali, narenciye, üzüm, zeytin, muz
bahçeleri yani ziraat alanları hep yüksek katlı apartmanlarla doldu diye. Tarım
alanlarının bu biçimde yanlış tasarrufuna karşı çıkarken, öte yandan da toplum gökdelenlerde,
sitelerde yeni bir hayat tarzı yahut köylülük veya taşralılık algısının
ötesinde yeni ve modern bir hayata doğru koşuluyor.

 

Yakın Tarih Şehirciliğine Bir Bakış

Artık Beş Şehir diye değil, “kaç şehir” diye sorgulayacağız
yahut değerlendireceğiz; Kaç şehir? 
Çünkü nereden bakarsanız bakınız bu şekildeki yerleşim planları ve
şehircilik anlayışı İstanbul ile Adıyaman, İzmir ile Erzurum, Samsun ile Mersin
arasında hiçbir farklılık gözetmiyor.

Yakın tarih şehirciliğimize bir bakın, cumhuriyetimizin ilk
yıllarında şehir planlamacılarını ve mimarları hep yurtdışından getiriyorduk.

Cumhuriyetimizin ilk yıllarında Başkent Ankara için
uluslararası şehir planlaması konusunda bir yarışma açıldı. Berlin şehir
planlamasını yapan Prof. Dr. Hermen Jansen, yine Alman Prof. M. Brix ve Fransız
şehir planlamacısı Prof. Jousseley finale kaldı ve Ankara’nın şehir
planlamasını Alman Prof. Dr. Hermen Jansen’in yapmasına karar verildi. Ankara
nüfusunun 2000 yılında 300 bin olacağı var sayılarak (ki 3,5 milyon oldu
Başkent’in nüfusu, bu büyük bir yanıldığıydı tabii) havaalanının Tandoğan
Meydanı’na yapılması planlandı! Bu bir hesap hatası idi; ama medeni çevre ve
unsurlardan yoksun olan, ormansız, bataklık ve toz fırtınasının hiç eksik
olmadığı Ankara’da, Ulus Meydanı ve yollar düzenlendi, bakanlık binaları vs.
inşa edildi.

 

Bugün yıkılması tartışmaları yapılan geniş bir yeşil alan
içindeki Ankara Saraçoğlu Mahallesini ise yine Alman Mimar Paul Bonatz
kurdu(1946). Demokrat Parti zamanında ise İsrailli mimarlara ve yine İsrailli
bir şirket olan Solel Boneh tarafından Emek girişindeki İsrail evleri
yaptırıldı. Peki Türk mimarlar boş mu oturuyorlardı?

Ankara’da milletvekillerinin sosyal tesisi olarak
gerçekleştirilen Ankara Palas Devlet Konukevi’ni (1928) Mimar Kemalettin
yaparken, çok daha öncesinde Ankara Valisi Abidin Paşa ticaretin omurgası
konumundaki Taşhan’ı inşa (1888) ettiriyor. Küçük Tiyatro falan var ayrıca.
Bunlar Vakıf Statüsünde.

 

Yapı Kooperatifleri

Esasında konumuz bu değil, şehirlerimizin değişim ve
dönüşümü bir anda olmuyor. Tamamen siyasi iradenin arzu ve planlaması dahilinde
gelişiyor. Yine Demokrat Parti zamanında İstanbul’un imarı ve yolları birçok
tarihi binanın yok olmasına rağmen (Vatan Caddesi ve Karaköy Meydanı hemen akla
gelebilir) acımasız bir tasarrufla karşı karşıya kalmıştır. Darbeler döneminde
ise bir yavaşlama, bir durgunluk, bir vurdum duymazlık olsa da Merhum Turgut
Özal zamanında hızlı bir inşaat dönemi yaşandı. Bir yandan yurtdışında ihaleler
alan Türk müteahhitler, bir yandan da içerde yapı kooperatifleşmelerin artması,
öte yandan da köyden şehre göçün getirdiği emlak sıkıntısı inşaat sektörünü
canlandırdı. Mantar gibi biten denetimsiz kooperatif evleri ve yazlıklar
müteahhitleri rakipsiz ederken, kıyılarımız yazlık ev çöplüğü halinde geldi.
Öyle bir furya başladı ki 20, belki 30 senede tamamlanamayan yazlık kooperatif
evleri harabeye döndü. Bu evlerin önemli bir bölümü, hala restore edile edile
normal evler haline hala getirilmeye çalışılıyor. Bankaların açtıkları krediler
ve hükümetin teşvikleriyle taşrada da yeni bir restorasyon dönemi gündeme
geldi. Ama o günden bugüne örnek bir mimarı yapı olduğu, mimarlık tarihimize
girecek bir eser bulunduğu iddia edilemez ve söylenemez. Sadece holdinglerin
genel merkezleri bunun dışında kaldı. Birkaç tane de çok katlı bina yükseldi
İstanbul Etiler’de.

 

Öngöremediğimiz Husus; İnsan Odaklı Bir Dünya

Yavaş yavaş günümüze doğru gelirsek, inşaat için yeşil
alanların hovardaca kullanıldığını belirtebiliriz. Gökdelenlerin, dev sitelerin,
zengin sınıfın oturacağı müstakil blokların ve alışveriş merkezlerinin
girmediği kent kalmadı. Hiçbirimiz bunun bir sosyal ve kültürel değişime de
sebep olacağını düşünüp öngöremedik.

Ancak koronavirüs salgını gelince bunları düşünmek için
epeyi zamanımız oldu. Çünkü çoğumuz evimizden dışarı çıkamadık. Evimizdeki
hayat alanımız nasıl olmalıydı ki çoğu ihtiyacımızı giderebilmeli ve
sağlığımızı koruyabilmeliydik? Burada Nobel Ekonomi Ödüllü Bengaldeşli
Akademisyen Prof. Dr. Muhammet Yunus’un tespitini hatırladım; “Koronovirüsten
evlerimizde saklanabiliriz. Ancak kötüleşen küresel sorunlara çözüm
üretemezsek, öfkeli doğadan ve kitlelerden saklanacak hiçbir yerimiz olmaz.”

Covit 19 salgınından belki geniş bahçesi olan ev ve siteler salgında
rahat etti. Otoparkı olan apartmanlar ceviz büyüklüğündeki doludan kurtuldu
ama, garajını merdiven altı üretime kiraya vererek maddi gelişmeye öncelik
verenlerin araçları bu felaketten kurtulamadı. Özellikle Karadeniz’de yerel
yönetimden ruhsat alarak (bu müsaade nasıl veriliyorsa) dere kenarına
denetimden uzak inşa edilen konutlardakiler de birçok can ve mal kaybı
karşısında bütün Türkiye’yi üzdü.

Covit 19 denilen virüs belası Türkiye’de çok can aldı. Bütün
dünyayı etkiledi. Çoğu yerde sokağa çıkma yasağı ilan edildi., cezalar yazıldı.
Hastanelerde boş yer kalmadı. Buna karşılık aşı da henüz bulunamadı, sadece
deneme süreci başlayabildi, hala da devam ediyor.

 

Yeni Bir Sektörün Ayak Sesleri

Ancak yeni bir sektör gelişti şehirlerimizde ve kent kültürümüzde.
Çoğu kamu ve özel sektör görevlileri dahil evden çalışma, yani batılıların
tabiriyle homeofis sayısı arttı. Yine maddi durumu iyi olanlar evden çalışmak
için daha fazla oda sayısına sahip yeni ev aramaya başladı ve bir bölümünü
çalışma odası yaptılar. Çünkü bilgisayar ve internet gibi iletişim araçları
böyle bir imkânı sağlayabiliyordu. Bununla kalınsa iyi; internet aracılığıyla imkânı
olanlar ve teknolojiyi bilenler borçlarını internet bankacılığı ile ödemeyi
öğrendi. Ayrıca acente, market ve lokanta gibi yerlere sipariş vererek,
istediklerini evlerinde teslim almak gibi yeni bir uygulama geldi. Şehirlerimizdeki
motosiklet sayısı bu yüzden daha da katlanarak arttı. İnternet ile ticaret daha
hızla gelişti. Eğitimde ve ticarette internet dolayısıyla televizyon, tablet,
bilgisayar ve akıllı telefon satışları da hız kazandı.

Kitle iletişim araçlarına sınır getirilince özel araç
sayısında patlama yaşandı. Artık galeriler otomobil almak isteyenlere altı aya
kadar beklemesi gerektiğini hatırlatıyorlar. Otomobil piyasası ederlerini
katladı. Enflasyon arttı. Fiyatlar yükseldi. Bizim gibi turizmde iddialı ve
kıyı şeridi zengin olan ülkeler virüs salgınında ciddi biçimde etkilendi, en
azından masraflarını çıkarmak için kampanyalar başlattı. Döviz girdisi için
beklentiye başlandı. Dur bakalım ne olacak? Buna rağmen yine de salgın dur
durak bilmedi. İnsanlar otellere gitmeye çekindi ve mesafe koydu, tatilini
erteledi. Zaten bir bayram bunu denemeye kalktı, testi pozitif çıkanlar ve
koronavirüse yakalananların sayısı artarak ikince dalga başladı. Üstelik bütün
dünyada.

Tabii ki her gelişme bir başka değişme öncü oldu.

 

Ülkemizde Taze Bir Turizm Modeli

Tatil yaparak hastalığa yakalanmak istemeyenler için karavan
siparişleri arttı. Karavan olunca bunu çekecek güçlü araçların ithali de
büyüdü. Her gelişme hayatımızda, şehrimizde ve kültürümüzde, insani ve medeni
ilişkilerimizde yenilikler ortaya koyuyor. Geçenlerde Z neslin temsilcilerinden
biri beni Pendik ve Çekmeköy’deki karavan otoparkına götürdü. Dağın eteğinde
orman içindeki fiziki mekânda renk renk, boy boy, marka marka karavan ve
arabalar sıralanmıştı.

Maile altı kişilik kiraladığımız ve çoluk çocuk seyahate
çıktığımız karavan ile Almanya, Lüksemburg ve Fransa tecrübemiz olduğundan
konunun yabancısı değildim. Karavan seyahati ile en önemli husus otoparktır.
Bunun, can ve mal güvenliği için önemi büyüktür. Ayrıca su ve tuvalet
depolarının her otoparkta değişmesi ve yenilenmesi gerekir. Otoparktaki
karavanlarda yaz-kış böyle bir temiz havada kalanları görünce sordum ve
öğrendim; araçlar ebadına göre soğutmalı veya ısıtmalı. Tuvalet, banyo, yatak,
masa, televizyon vesaire her şeye sahip. Ayrıca aracınızı karavandan ayırıp
istediğiniz yeri gezip dolaşmaya gidebiliyorsun. Güvenli ve manzaralı bir yerde
istirahat edip, piknik yapabiliyorsun. İstanbul’da karavan parkının yıllık
kirası yaklaşık 12 bin TL. Burada spor tesisleri, havuz, yürüyüş parkuru,
lokanta market bulunuyor. Çekmeköy karavan parkında mescit de vardı.

Merakımı gidermek için sordum ve cevap aldım “Karavanların
tümü ithal. Eğer araca bağlı bir karavan almak istemez, müstakil arzu ederseniz
ithali hem zor ve vergisi çok fazla. Dolayısıyla en fazla araca bağlı
karavanlar tercih ediliyor. Bunun için imtihana girerek ehliyetinizi
yenilenmeniz gerek. Karavanlar Almanya, Fransa ve Slovenya’dan ithal ediliyor.
Bu üç ülke bu konuda iddialı. Fabrikalar karavan yetiştiremiyor. Türkiye’de
yavaş yavaş üretilmeye başlanacak gibi görünüyor.”

 

Türkiye’de Kaç Karavan Otoparkı Bulunuyor?

Bir başka hususu sorarak cevap alıyorum “Türkiye’de henüz
çok yeni sayılır karavan turizmi. Bunun için yerleşim birimlerinde karavan
otoparkları henüz yeterli değil. İstanbul, Adapazarı, Bursa, İzmir ve Antalya
ve dolaylarında 20 kadar karavan otoparkı var. Yerli veya yabancı bir konuk
Marmara bölgesinden Ege ve Akdeniz’e kadar rahatlıkla karavanıyla gidebilir. Buralarda
elektrik, su ve internet gibi ihtiyaçlarınızı karşılamak mümkün. İsterseniz
büyükşehirlerin gayguyundan kurtulmak için hafta sonları bile gelip karavan
otoparkından istifade edenler mevcut. Bazıları sırf çocuklarının yabancı dil
pratiğini artırmak için bile buraya gelerek yeni komşular ediniyorlar. Çünkü 72
milleti burada birada görmek mümkün.”

 

Zuhurat Toplumu Yeniden İnşaya Götürüyor

Galiba bu koronavirüs denilen salgın sadece Z neslini değil herkesi
şehir, kent hayatı ve kültürü konusunda yeniden düşünmeye ve üretmeye
başlayacak. Mutluluk, hoşgörü ve merhametten oluşan; gösterişin, kibrin kol
gezdiği bir çağda hayatın sadeliğini öne çıkaran ve henüz ülkemizde tanınmayan
Hepitalizm mi geliyor yoksa?

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda nüfusumuz yaklaşık 13
milyon kadardı. 1960 yılında ise 27 milyon nüfusa sahiptik. Bugün ise
Türkiye’nin nüfusu 84 milyon oldu. Şehirlerimiz ve toplumumuz istesek de
istemesek de her hususta yeniden ihya ve inşaya doğru yürüyor.

Diyanet İşleri Başkanlığına Açık Mektup

0

Bilindiği
gibi, Korono virüs sebebiyle
alınan yasak kararları meyanın da  65 yaş
üstünde bulunan vatandaşlara 20.11.2020 
Cuma günü saat 20.oo de başlamak üzere, her gün saat  13.oo  den
itibaren sokağa çıkma yasağı konulmuş bulunmaktadır. Alınan bu karar, 65 yaş üstündekilere
bırakınız vakit namazlarına gitmeyi, Cuma Namazına dahi gitmeyi resmen yasaklamak
manasına gelmektedir. Zira Batı İllerin de Öğle Ezanı saat 13.oo e doğru
okunmaktadır. Bu saat de yasaklar
başladığına göre, yaşlılar Cuma Namazına gidemeyecek demektir.

Bu gün, Cami de öğle Namazından sonra bu mesele cemaat arasında
konuşuldu.
Cemaat bu
hususta tereddüt için de kalmış bulunmaktadır. 
Cemaatin dediği şu; Alınan bu yasak kararına göre, biz öğle namazına ve
bu arada Cuma Namazına gelemeyeceğiz 
demektir. Şayet gözümüzü karartıp geldiğiz takdir de ise, bize 3150. Tl
ceza keserlerse ne olacak. Biz emekli maaş ile kıt kanaat geçinen insanlar
olarak, bu cezayı nasıl ödeyeceğiz. Kaldı ki bu iş sadece bir güne de mahsus
olmayıp, devamlılık arz eden bir mesele olarak görülmektedir. Bu sebeple,
huzursuzuz. Bu husus ile alakalı olarak,
böyle mühim bir mesele de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın her hangi bir
açıklaması olmayacak mı acaba, diyorlar.

Bu arada, şu hususu ifade edeyim ki,
Hükümet tarafından alınan bu yasak kararı şayet, bilerek alınmış ise, vahim bir
hata olduğu kanaatinde bulunmaktayım. Benin bildiğim AK PARTİ Hükümeti böyle
bir karar alamaz. Bunun büyük bir vebalinin olduğu hususu izahtan varestedir.
Zuhulen, alınmış bir karar ise, bunun düzeltilmesi icap etmektedir. Mesela
yasak kararı saat 14.oo de başlatılabilir.
Tabii ki, esas maksat yaşlılara Cuma Namazını yasaklamak değilse.

Bugün camiler de Korono tedbirlerine
azami derecede riayet edilmektedir. Şu hususu memnuniyetle ifade edebilirim
ki,  halılar üzerine konulan işaretlerle fiziki
mesafe uygulaması en iyi ve en güzel bir şekilde camilerde yapılmaktadır.
Ayrıca, temizlikte layık-ı veçhiyle yapılmaktadır. Hiçbir sıkıntı olmadan Cuma Namazları dâhil cemaat, bütün ibadetlerini
yapmaktadır.

Muhterem Başkanım, mühim bir mesele olarak telakki
ettiğim bu hususu cemaat namı hesabına Sizlere arz edeyim dedim. Bu husus ile alakalı
olarak açıklama yapıp yapmama takdiri sizlere ait olmakla beraber, milyonlarca
kişiyi alakadar eden, böyle mühim mevzuda bir açıklama  yapmanızın faydadan ari olmayacağı kanaatinde
bulunmaktayım. Bu vesile selam ve hürmetlerimi sunar, Cenab-ı Allah’tan hayırlı
günler niyaz ederim. 

Kur’an’ın Kendini Koruması

0

 

     Kur’an, kendi
kendini himaye edip, koruyor. 
Hâkimiyetini, egemenliğini devam ettiriyor.

     Bir şahsı gördüm
ki, ümitsizliğe düşmüş! Karamsarlıklar içinde idi. Dedi:  “Âlim ve bilginler; hem kemiyet / nicelik / sayı,
hem de keyfiyet / nitelik bakımından sayıları azaldı. Korkarız ki bir zaman
gelecek dinimiz sönecek!”

     Dedim: Nasıl
kâinat / evren söndürülemezse. İslam’ın iman ve inancı da sönemez. Üstelik
zemin yüzüne çakılmış çiviler hükmünde olan İslâm unsurları, mevcudiyetlerini
her an koruyorken.

      İslam’ı temsil
eden semboller, minareler, cami ve mescitler, din kitapları mevcut oldukça,
İslâmiyet; sürekli olarak parlamaya devam edecektir.

     Her bir mabet /
ibadet edilecek her yer, bir muallim / öğretmen olmuş. İçerdiği İslâmî
özellikleriyle, mizaç ve kabiliyetlere ders veriyor. Din ve imana ait her türlü
bilgiler de birer üstat olmuşlar; hâl dilleriyle dini telkin ediyor / din
gerçeklerini anlatıyorlar. Hatasız, hem de unutmadan unutturmadan.

     Her bir şeair /
İslâmî semboller; bir bilgin, mâhir birer hoca ve öğretmen hükmündedir.
Asırların geçmesi, zamanın sürekli oluşu sebebiyle, İslâm ruhunu durmadan
nazarlara ders veriyor.

      İslâmiyet
nurları, şeair / İslâmî semboller sanki cisimlenmiş. Sanki maddî bir hal
almış.  Güya İslamiyet’in saf, temiz suyu
ibadethaneler içinde, birer iman sütunu / direği olarak donmuş bir durum arz
ediyor.

     Din ve imana ait
meseleleri, bilgileri içeren İslâm hükümleri, sanki şekillenmiş bir halde.   İslamiyet’in erkânı / rükünleri / temel
meseleleri; dünyada birer elmas sütun / elmas direkler hükmündedir. Kaldı ki
zemin ile gökyüzü de onlarla bağlıdır.

     Özellikle beyanı
muciz bir hatip olan Kur’an, ezelî bir hutbe olarak İlâhî gerçekleri
tekrarlayıp duruyor. O kadar ki, İslâm dünyasının dört bir köşesinde hiç bir
köy, hiçbir mekân bu kutsal çağrıdan mahrum ve yoksun olmamıştır.

     Nutkunu /
hitabını, konuşmasını dinlemeyen, talim ettiğini, öğretmek istediğini işitmeyen
kimse kalmamıştır. Nitekim:

     “İnna lehu
lehafizune.” / “Onu koruyucu olan da biziz.” (Hicr : 9) âyetinin sırrı ile,
Kur’anı korumanın bir yolu olan hafızlık pek büyük bir rütbedir. Tilâvet /
Kur’an’ı okumak ise, ibadet hükmündedir.

     Bütün bunlardan
ötürü, içindeki talim / öğretim, eğitim, ve müsellematı / doğruluğu ve
kesinliği herkesçe kabul edilen esasları hatırlatmak kâfidir. Kaldı ki, zamanla
tekrarlanan nazariyat / teori ve görüşleri müsellemat şeklini alır. Sonra
bedihiyata / delil ve ispata gerek kalmadan herkesçe kabul edilen gerçeklere
döner. Böylece daha fazla açıklamaya lüzum kalmaz.

     Din zaruriyatı /
temel kuralları, nazariyattan / teori ve görüş olmaktan çıkıp zaruriyat
olmuştur. Tezkir / hatırlatma ise kâfidir. İhtar / şiddetle hatırlatma ise vâfi
/ yeterlidir. Hem de Kur’an şâfidir / her dem şifa vericidir.

     Kuran yaptığı
ihtar ve hatırlatmalarla İslâmî ikazın, hem toplumsal uyanışın her birine;
umuma / genele ait olan delil ve ölçüler veriyor.

     Madem içtimaî /
sosyal, toplumsal hayat İslâm âleminde başlamıştır; her bir Müslümanın imanı
kendine mahsus delil ve kanıta bağlı değil, bir de vicdana dayanır.

     Belki cemaatin
kalbinde sınırsız sebeplere de dayanır. Hatta üzerinde durmaya değer bir husus
daha vardır: Bağlıları az, düşünce ekolü bir mezhebin; zaman geçtikçe, iptali /
ortadan kaldırılması zor olur.

     Nerede kaldı ki
İslâm vahiy ile fıtrat / yaratılış gibi 
iki  sağlam esasa  dayanmıştır, nice asır hükmünü her yerde
geçerli kılmıştır.

     Sağlam
esaslarıyla, apaçık eserleriyle dünyanın yarısıyla kaynaşmış, bir fıtrî /
yaratılışa uygun bir ruh; nasıl kararmaya, sönmeye yüz tutar? Asla sönmesi
mümkün ve olası değildir.

     Fakat, üzülerek
ifade edelim ki, bazı zevzek / geveze kefere, saçma sapan sözler sarf eden
adamlar; şu yüce sarayın sağlam esaslarına imkân buldukça ilişir olmuşlar!

     Belki onları
deprettirir / sarsar. Fakat esaslara ilişemez, onlarla oynayamaz.

     Sussun şimdi
dinsizlik; zaten iflâs etti o teres / o şerefsiz. Yeter inkar tecrübesi ve
yalan yanlış ettikleri iddia ve savlar.

     İslâmiyet ruhuyla
aydınlanmış kalpler; çok dayanıklı olmalı, çok uyanık bulunmalı; imanın yeri
kalptir. Dimağ / beyin ve akıl ise oluyor iman nurunun yansıdığı yer.

      Dimağda vesvese
ve kuruntular, hem pek çok ihtimal / olasılık ve olabilirlikler kalp içine /
insanın maneviyatına girmezse; sarsılmaz iman ve hakkı kabul duygusu olan
vicdan.

     Yoksa bazıların
zannettiği gibi, iman dimağda / beyin ve akılda olsa, imanın ruhu, hakikati
olan hakka’l-yakîne / hakikatine ererek, yaşayarak görmesine; çok ihtimaller /
olasılıklar olur birer insafsız, amansız düşman.

     Kalb ile vicdan,
imanın mahallidir. Hads / sezgi ile ilham / Allah’ın kalplere gizli
hatırlatması, imanın delili. Bir altıncı his olup, imanın yoludur. Fikir ile
dimağ / beyin ve akıl, imanın bekçisi ve koruyucusudur.

Hukuk Reformu Ya-pa-maz-lar

O kadar çok
derdimiz yokmuş gibi, şimdi de Alaattin Çakıcı’nın CHP Genel Başkanı Kemal
Kılıçdaroğlu’nu tehdit eden
sosyal medya paylaşımı gündem oldu.

Medyada yer alan
haber aynen şöyle:

“Organize suç
örgütü lideri
Alaattin
Çakıcı’nın
Kılıçdaroğlu’na “Akıllı ol. Seni bakla kazığı ile
tanıştırırım”
şeklinde tehditler içeren bir mektubu sosyal medyadan
yayınlaması, Türkiye’de 90’lı yıllara damgasını vuran devlet, siyaset, mafya
ilişkisini
yeniden gündeme taşıdı.”

Ana muhalefet
liderine karşı bu açık tehdide karşı Cumhuriyet Savcıları kendiliğinden
harekete geçip
soruşturma açması gerekirdi. Bu olmadı.

Mecburen Kılıçdaroğlu
suç duyurusunda bulundu.

Alaattin
Çakıcı’nın tahliyesini sağlayan
ve koronavirüs salgını da bahane edilerek
çıkartılan infaz yasasının mimarı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli idi.

Alaattin
Çakıcı’nın CHP Genel Başkanına tehdit içeren paylaşımı konusunda, Devlet
Bahçeli’nin bir eleştirisi oldu mu? Hayır!

Üstelik Bahçeli Alaattin
Çakıcı’yı “ülke ve millet sevdalısı bir Ülkücüdür ve benim dava
arkadaşımdır”
diye sahiplenirken, inanılmaz sertlikte bir bildiri ile CHP
Genel Başkanına saldırdı:

“Ülküdaşım
Alaattin Çakıcı’ya mafya bozuntusu demek, yeraltı dünyasının karanlık yüzü
suçlaması getirmek müfterilik, seviyesizlik, rezilliktir.”

Oysaki, burada
Çakıcı’nın dünya görüşü değil, ülkenin Ana Muhalefet Partisi liderine alenen
yaptığı tehdit, hakaret ve bu suretle siyaseti hukuka aykırı
yöntemle dizayn etme çabası
önemli olmalıydı.

Çakıcı’nın
Kılıçdaroğlu’nu tehdidi karşısında
Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı Tayyip
Erdoğan’dan bir tepki geldi mi? Hayır!

Şaşırmadık
elbette. Çünkü Erdoğan CHP Genel Başkanının linç girişimi hadisesinde de,
darp edeni ve linç eylemine karışanları kınamak yerine, Kılıçdaroğlu’nu
eleştirmişti.

Cumhur ittifakının
bu zihniyetteki ortakları,
evrensel hukuk ve insan hak ve özgürlükleri
çerçevesinde, bir hukuk reformu yapabilir mi?

Bence
YA-PA-MAZ-LAR.

******************************

Hasımlıktan Dostluğa

Küçük bir
araştırma yapınca, Alaattin Çakıcı, Bahçeli ve Erdoğan arasındaki
ilişkilerin hep böyle muhabbet içinde gelişmediği anlaşılıyor.

Çakıcı’nın, internette halen
bulunabilecek, hapishaneden yazdığı mektuplarında (galiba 2014 yılı idi) Bahçeli’ye
ve Erdoğan’a ağır hakaret içeren ifadeler
görülüyor.

Mesela Bahçeliye “yürüyen
Buda kılıklı herif”
, “Allah yüzünden
nuru silmiş”, “teke yumurtası olamazsın”
diyordu.

Erdoğan’a “Rizeli,
yezit kişilikli, onursuz, dinimizi kullanan, hırsı için ülkemizin
fidanlarını telef ettiren, ruhunu şeytana teslim etmiş kişi” gibi
cümlelerle hakaret ediyordu.

Çakıcı, Cumhurbaşkanına
hakaretten iki defa 11 ay 20’şer günlük cezalar aldı.

Biraz zaman
geçince, ne olduysa arada buzlar erimiş olmalı ki, Erdoğan Çakıcı aleyhine
açtırdığı davalardan şikayetini geri çekti.

Çakıcı da
“bundan sonra Erdoğan’a hakaret etmeyeceğim”
dedi.

****

Devlet Bahçeli,
Alaattin Çakıcı’yı hapiste olduğu dönemde
, tedavi edildiği hastanede, 23 Mayıs
2018’de ziyaret edip başbaşa görüştü.

O günden itibaren Çakıcı’nın
tahliyesini sağlayacak
infaz yasasının çıkması için çok gayret sarf etti.
Kanun çıktı, Çakıcı tahliye oldu.

“2 Haziran 2020’de
Yeni İnfaz Düzenlemesi kapsamında tahliye edilen Alaattin Çakıcı, teşekkür
için MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi makamında ziyaret etti.”

Çakıcı ziyaretini “Türk
dünyasının
ve Türk Milletinin yaşayan efsanevi lideri, mensup olduğum
camianın Genel Başkanı, değerli ağabeyimi
Genel Merkezimizde ziyaret ettim”
diye duyurdu.

Alaattin Çakıcı
ile Devlet Bahçeli ve Recep Tayyip Erdoğan’ın
aralarındaki hasımlığı dostluğa
dönüştüren sebebi
gerçekten çok merak ediyorum.

******************************

Cumhurbaşkanına Hakaret
Davaları

Cumhurbaşkanı ve
AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın avukatlarının şikâyeti ile onbinlerce vatandaşımız
hakkında açılmış “Cumhurbaşkanına hakaret” davası var. Bu konuda bir dünya
rekoru
kırdığımızdan hiç şüphem yok.

Üstelik bu “hakaret
denilen eylemler çoğunlukla Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı olarak değil, AKP Genel
Başkanı olarak yaptığı eylemleri ve sarf ettiği sözlerine dair eleştirilerden
oluşuyor.

Cumhurbaşkanı
sıfatı nedeniyle, Erdoğan’ın siyasi sözleri ve eylemlerinin eleştirilmesi
yargı tarafından cezalandırılınca, AKP ile diğer partiler arasında açık bir
eşitsizlik
meydana gelmektedir. Adaletsiz ve antidemokratik bir yarış söz
konusu olmaktadır.

Özellikle
demokrasisi gelişmiş ülkelerde devlet başkanı veya siyasiler hakkında çok ağır,
rencide edici eleştiri ve tanımlamalar yapılsa bile bu kişiler şikayetçi olmaz,
savcılar dava açmaz, dava açılsa bile mahkûmiyet kararı verilmez.

Yerel mahkemelerde
kazara verilen mahkûmiyet kararları da üst yargı organlarında kaldırılır. Veya
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gibi uluslararası mahkemelerde bu
kararlar aleyhine kararlar verilir.

Onbinlerce
vatandaşına ceza verdirten veya ceza tehdidi ile korkutan bir siyasi lider
, evrensel hukuk
ve insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde, bir hukuk reformu yapabilir mi?

Bence YA-PA-MAZ.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hukuk Reformu
konusunda samimi ise, öncelikle mevcut “Cumhurbaşkanına Hakaret davalarında”
şikayetlerini çekmeli, bu davalarda bugüne kadar verilmiş cezaların
kaldırılmasını temin eden bir yasa çıkartmalıdır.

İkincisi de sadece
fikirlerinden ve yazdıkları haberlerden dolayı yargılanan ve cezalandırılan
basın mensuplarının
üzerindeki baskıyı kaldırmalıdır.

Son Söz: Yargının gerçekten
bağımsız ve tarafsız olmasını istemeyenler Hukuk Reformu YA-PA-MAZ.