25.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 442

Başarılı Türkler Neden Yurt Dışında?

Demek ki toplum ahlâkını kaybedince yönetimin değişmesi
yetmiyor. Bir ahlâksız giderse bir başka ahlâksız geliyor. Niçin? İşte bunun
cevabını adını yeni koyduğum bilim dalı (!), sosyiatri vermeli.

Yukarıdaki pasaj, 15 Kasım 2020 yazımın son paragrafı. Soru
şuydu: Tek tek insanlar ahlâksız, rüşvetçi, kayırmacı olabilir. Peki, bütün bir
toplum, bir topluluk, bir kurum ahlâksız, rüşvetçi, kayırmacı olabilir mi?

Yönetim öyleyse olur.

Otoriter rejimler, kural olarak ahlâksız bürokrasiler
doğuruyor. Orada bürokrasi hukuku, yönetmeliği, ilkeyi dert etmiyor. Zaten
bunlar menfaatlere göre değiştiriliveriyor. Neye göre davranıyorlar? Lidere,
liderin uzantılarına, lideri uzantılarının uzantılarına göre. Bir yönetim
piramidinin tabana, yani hizmet verdiği halkın ihtiyaçlarına odaklanması
beklenir. Otoriter rejimlerde kimse aşağı bakmaz. Bütün dikkat yukarıya
doğrudur. Her kademede. Memur şefe, şef müdüre, müdür genel müdüre…. Ve bu
beslenme zinciri en tepeye kadar uzanır. Çünkü her biri o en tepeden
türemiştir. Makamlarını, koltuklarını son tahlilde yüce lidere borçludurlar.

 

 

Evrim, Yine Evrim

Diyeceksiniz ki o yüce lider tepeden ayrıldığı zaman bu
hastalıklı piramit yıkılmaz mı? Olgu öyle demiyor. Rejim ve yönetim değiştiği
hâlde ahlâksızlığın müzmin = kronik = süreğen hâle geldiğini görüyoruz. Rejim
sureta demokratik olsa da otoriterliğin tam gaz devam ettiği toplumlar … Hani
Ferit Zekeriya’nın Hürriyetsiz Demokrasi dedikleri… Bu nasıl mümkün oluyor?

Evrimle oluyor. Trollerimden biri bir yazım için “evrim
soslu” demişti. Bu yazım daha bol evrimli. Gerçi sayın büyüklerimiz evrim
teorisinin çoktan eskidiğini, çürütüldüğünü söylüyor ama yerine neyin
konulduğunu lütfedip açıklamadıkları ve dünyada sizin dışınızdaki yedi milyar
insan da bu kanaatte olmadığı için ben kullanmaya devam edeceğim. Dünyanın
döndüğünün yalan olduğunu söyleyen büyüklerimiz de var, faizin enflasyonun
sebebi olduğunu söyleyen de; ama konumuz bunlar değil sayın büyüklerim…

Evrimin bir dayanağı türün içindeki farklılıklar, diğer
dayanağı da bu farklılıklar arasından yapılan seçimdir. Bu ikisinden ibaret.
Seçim, “tabiî seçim” veya o güzelim Azerbaycan tabiriyle “doğma seçim”
olabilir. Bu hâlde seçimi doğma ortam yapar. Bir de doğma olmayan seçim var.
İnsan eliyle yapılanı. Kurttan köpek, vahşi kedigillerden ev kedisi ve vahşi
otlardan buğday, arpa, yulaf yapan insan iradesiyle gerçekleşen seçim ve evrim.
İşte kayırma, rüşvet, nepotizm de bu ikinci seçimin sürücü gücü. Bu da ortamı
kendine göre değiştiriyor ve normal bir toplumdan hastalıklı bir toplum
çıkarıyor.

Farklılık ve seçim. Evrim bundan ibaret.

Şimdi bir kurum düşünün. Asırlardır adam alırken liyakat
esasmış. Terfilerde liyakat esasmış. Bu kurum ne kadar eskiyse o kadar güçlüdür
ve dünyadaki benzerlerinden üstündür. Çünkü asırlarca evrim insan kalitesini
arttıracak yönde çalışmıştır. Lâyık olmayan biri başvurduğunda, başkanın yakını
da olsa, yönetim “Olmaz, burada işler böyle yürümez” der ve engel olur. Zaten
başkan da böyle bir hareketi düşünmez, aklından bile geçiremez. Örnek mi
istersiniz? Oxford, Cambridge, Harvard, Yale… Tercüme Odası’ndan 20. asrın
sonuna kadar Türk Hariciyesi. Nakledildiği kadarıyla Hz. Ömer devri. Şimdi bu
ortam içinde intihalci, kayırmacı, hırsız, nepotist barınabilir mi? Bu
kurumların neyi nasıl yapacağı âdeta genlerine kazınmıştır. Daha önemlisi
neleri yapmayacakları!…

 

Şahsım Liyakata Karşı

Şimdi de başka bir kurum düşünün. Geçmişi ne olursa olsun,
adamlar telefonla gelen talimatlarla alınıyor. Terfiler “bizim adam” esasına
göre yapılıyor. Lâyık olan birinin başvurması, başvursa da alınması söz konusu
değil. Alacağımız adamın intihallerle dolu bilmem ne tezinin başlığını “gerekli
vasıf” olarak ilana koyuyoruz. Örnek mi istersiniz? Bunun örneğini her gün
okuyorsunuz, görüyorsunuz. Bu kurumların da neyi nasıl yapacakları bellidir:
Telefon emirleri yerine getirilecek. Bizim adamlar alınacak, olmayanlar
alınmayacak.

Bunlar “ortam” türleridir. Birincide belli bir insan tipi,
ikincide başka bir insan tipi çoğalır. Birinci ortamda liyakatsiz cins
yaşayamaz. İkincide liyakatli cins kaçar. Karasinekler çöplüğe, arılar çiçek
kokusuna yönelir.

Bunu daha büyük ve daha küçük birimlere genişletebilirsiniz.
Toplumun, halkın tamamını kapsayacak hâle getirebilirsiniz.

Bizim insanımızın niçin yurt dışında harikalar yaratırken
içerde o derecede başarılı olamamasının sebebi nedir acaba? Gençlerin yüzde
yetmişinin yurt dışına çıkmak istemesi, çıkanların çoğunluğunun dönmek
istememesinin sebebi nedir acaba?

Cahiz bile söylemiş: Türkler inci gibidir. Kıymetleri
memleketlerinden çıkınca anlaşılır. (İncinin denizden çıkınca kıymetlendiği
gibi.)

Dr. Yunus Zeyrek (16 Ocak 1956 – 19 Kasım 2019) (Ahıskalı Türklerin ‘Tek Kişilik Ordu’ Konumundaki Güçlü Kalemi)

1956 yılında Ardahan’ın Posof
ilçesine bağlı Yolağzı köyünde dünyaya geldi.

1979 yılında Kayseri-Pınarbaşı
Lisesinde edebiyat öğretmeni olarak mesleğe başladı.

1988-1994 yıllarında Almanya’nın
Münih şehrinde Türk kültür dersleri öğretmenliği yaptı ve bu sırada Türkoloji
araştırmalarına devam etti. Almanya ve Avusturya’da konferanslar verdi;
Münih’te çıkan Türk gazetelerinde yazılar yazdı.

1994 yılı yazında yurda döndü.
Bir süre Millî Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulunda çalıştı. Bu arada Gazi
Üniversitesi-Sosyal Bilimler Enstitüsü Halk Edebiyatı Dalında Yüksek Lisans
öğrenimini tamamladı.

1997 yılında Gazi Üniversitesi
Türk Dili Bölümünde göreve başladı.

2004-2007 yılları arasında
Milletlerarası Ahıska Türk Dernekleri Federasyonu Başkanlığı yaptı ve sürgün
Ahıska Türklerinin vatana dönüş mücadelesine katıldı. Bu vesileyle Strasburg’da
Avrupa Konseyi yetkilileriyle görüştü ve raporlar verdi.

2004 yılından Ankara’da Bizim
Ahıska Dergisi’ni çıkarmaya başladı.

2011’de Avrupa Konseyi
Parlamentosunda Ahıska Türklerinin Hayatı konulu fotoğraf sergisi açtı.

2013 Türk Dünyası Kültür
Başkenti Eskişehir programında kendisine Türk
Dünyası İlim Kültür ve Sanat Armağanı
verildi.

2014’te dede Korkut Kitabı’nın
Dresden nüshasını yeniden okudu ve bu çalışması tıpkı basımıyla Eskişehir Valiliği
tarafından yayımlandı. Kitabın popüler versiyonu Ötüken Yayınevi tarafından
neşredildi.

Zeyrek, Kuzeydoğu Anadolu,
Ahıska Bölgesi ve Acaristan başta olmak üzere Kafkasya ve Türk dünyasıyla
ilgili araştırma ve incelemeleriyle tanınmaktadır.

Yayınlanmış
kitapları:

01- Kafkas Yollarında –
Hatıralar ve Tahassüsler (Ahmed Refik’ten), 02- Posoflu Âşık Zülâlî, 03- Dünden
Bugüne Ahıska Türklüğü, 04- Bu Yolda (Şiir), 05- Dördüncü Sultan Murad’ın Revan
ve Tebriz Seferi Ruznâmesi, 06- Gürcistan Acaristan ve Türkiye, 07- Yabancılar
İçin Türkçe Dil Bilgisi, 08- Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri, 09- Acaristan
ve Acarlar, 10- Hanaklı Mazlumî, 11- Târih-i Osman Paşa, 12- Ali Akış-Hayatı ve
Faaliyeti, 13- Posof’un Çizgileri, 14- Posoflu Zülâlî, Hayatı Eserleri ve Millî
Faaliyeti, 15- Sürgünün 61. Yılında Ahıska Türkleri, 16- Ahıska Araştırmaları,
17- Bu Dosyayı Kaldırıyorum, 18- Amasya’nın Altın Târihi,  19- Erzurum’un Kara Günleri/Ermeni Zulmü, 20-
Yunus’a Doğru, 21- Dede Korkut Kitabı, 22- Ahıska Gül İdi Gitti, 23- Dede
Korkut Kitabı, 24- Kol Zaferi.

 

Dr. Yunus zeyrek’in Ahıska sürgünü ile alakalı şiiri:

1944

Kardaş, Ahıska’dan
haber vereyim,

Bu yıl mahşer oldu
kışımız bizim.

Yarılsın kara yer,
kabre gireyim,

 Kemâle ermeden yaşımız bizim

 

Cenge çıktık, galip
geldi ordumuz,

 Al bayrağın gölgesiydi derdimiz,

 Kapandı bahtımız, gitti yurdumuz,

 Bağlandı Urus’a başımız bizim.

 

Kahpe felek bize gör
neler etti,

 Talimsiz civanlar vuruşa gitti,

 Şeyda bülbül sustu, baykuşlar öttü,

 Kâbus oldu gayrı düşümüz bizim.

 

 Sıtalin, Beriya, zâlimler başı,

Zehir etti bize ekmeği
aşı,

 Dört yana savurdu bacı kardaşı,

 Kim bilir ne yanda eşimiz bizim.

 

 Biz gitmeden talan oldu malımız,

 Haramî elinde kovan balımız,

 Çöllere serpildi nice ölümüz,

 Yoktur kefenimiz, taşımız bizim.

 

Viran olsun kanlı
Mugaret Düzü,

 Bu düzde vagona koydular bizi,

 Feryat figan etti gelini kızı,

 Hazar’da çalkandı yaşımız bizim.

 

Tren bizi Urallar dan
aşırdı,

 Bir kış günü Türkistan’a düşürdü,

 Soğuktan dereler dağlar üşürdü,

Yaban otlar oldu
aşımız bizim.

 

Burda kalmaz, bir gün
yurda döneriz,

 Zâlimleri lânet ile anarız,

 Kanat açar yuvamıza konarız,

 Şen olur içimiz dışımız bizim.

 

 


Kendisiyle yaptığım birincisi 08.01.2010’da olmak üzere 5 adet
röportajı, birincisi 20.06.2012’de olmak üzere 5 adet kitabının, kendisi
hakkında yazılan 1 kitabın tanıtımını yazmış, 12 adet makalesini iktibas etmiş,
okuyucularıma sunmuştum. 

 

63 yıllık ömrünü Ahıska davasına
hasreden; vefakâr, cefakâr, çile ve dava adamı, idealist bir insandı. Dûçar
kaldığı menhus hastalık sebebiyle çektiği ıstıraplı günlerinde bile BİZİM
AHISKA DERGİSİ’ni yayımlamaya devam etti.

Ahıska bir gül idi gitti 

Bir ehl-i dîl idi gitti,

 Söyleyin
Sultan Mahmud’a

İstanbul’un kilidi gitti.

Bu şiir, Ahıska’nın Ruslar
tarafından işgali üzerine, Ahıskalı bir halk şairi tarafından yazılmıştı.

Şimdi, Ahıska’nın tek
kişilik ordusunun hem neferi hem kumandanı YUNUS ZEYREK için şiirler yazmanın
zamanıdır.

250 yıl boyunca, Osmanlı
Cihan Devleti yönetiminde 1000 yıllık tarihinin en huzurlu günlerini yaşayan
Ahıska, 29 Eylül 1829’da Ruslar tarafından işgal edildi. 14 Kasım 1944’te
kanlı-kızıl Moskof diktatör Stalin, Ahıska Türklerini topyekûn sürgüne
gönderdi.

 

20 Kasım 2019 tarihinde
YUNUS ZEYREK’in vefatı ile Ahıska ve Ahıskalılar öksüz kaldı.

Mekânı cennet olsun, kabri nurlarla
dolsun.

 El Fâtiha. 

Ayva benim, turunç benim, nar benim

0

Ceviz ağacım bütün haşmetiyle yapraklarını döküyor. Arada
onunla söyleşiyorum. Sordum…Nedir bu halin

Zamanıdır, önce yemişlerim, sonra yapraklarım

Öyle ya her şey zamanını ve sırasını bekler

Peki, Neden zaman benden aldıklarını sıraya koymuyor ki
dedim. Baharı bekle, dedi.

Vayyyy yine bana doğduğum ayı işaret etti. Güldüm beni kendi
gibi sanıyor ceviz ağacım. Her bahar hem yemişlerini hem yapraklarını
yenileyebildiği için. Benim kayıplarımı da geri gelecek sanıyor.

Sonbaharın hüznü hem bahçeme hem kalbime çöreklendi kaldı. Sessizce
ceviz ağacımın dibine çöktüm. Yapraklar haşır, huşur tek tek toprağa düşüyor.

Birden aklıma ceviz ağacımın döktüğü yaprakları toplayıp, kışın
ekmek yaparken tandırda yakacağım aklıma geldi……

Vayyyyyy nasıl bir vicdan yaptıysam, içim acıdı.. keşke
dedim, toprak olsalar ama yakıyorum, yakacağım, yakarım.

İşte dedim kendi kendime, merhametim kadar, vicdansızlığımda
aynı orantıda….

Birden homurdanarak sordu.. Nedir derdin yine ağzını bıçak
açmıyor…. Sustum, sustum, neden sonra böyle böyleeeee. Ağzının içinden bir
şey söyledi ne ben anladım ne o ne söylediğini biliyordu. Başını daha bir
haşmetle göğe dikip, döktü dallarından kalan giden yapraklarını. Dedi ki…Bana
biraz zaman ver. Kolay dedim, zamandan bol ne var ki. Şunun şurasında ne kaldı
ömrümüzün bitmesine. Sen boynuna bir bıçkı yemezsen eğer. Ben kayıp yıllarımı
geri geri saymazsam eğer. Elbet bahar yine gelir. Senden çalınan sana geri
döner, benimkiler çoktan toprak oldu. Toprak, kenarı taş çevrili, başı taş
gömülü toprak. Bak yine toprak dedim. Benim sitemim bana eziyet, sana eziyet.

Bu güz de böyle, olsun bakalım dedim. Başım biraz daha
toprağa yakın. Kalbim içine dinamit döşenmiş eski bir bina gibi dağıldı
gitti… Yutkundum, yutkundum. ağzımdaki tükrüğüm bile zor geçiyordu
boğazımdan. Ben dedim, yine her zaman ki gibi ben. Ben alışkınım kayıp vermeye
ama kayıplarımdan daha çok verdiğim değer yakıyor canımı. İnsana verdiğim
değerlerimin altından kalkamıyorum. Babamdan sonra öğrenmeliydim bu başı ancak
kendi omzum taşır. Biraz söylenirim, biraz yazarım geçer, belki de geçmez
dedim. Sonbahar hüznü adı üstünde işte, sustum sustum, bozulmuş kapı zilli gibi
bağırdım ya da bozulmuş araba kornası gibi. Bu hüznün geçeceği yok işte. Başımı
yukarı çevirdim.

Paçalı güvercinim, başımın üstünde kanatlarını vurdu, vurdu,
vurdu. Baktım tabağına yemiyle suyu bitmiş… Kaç yıldır kendi gelip bir daha
gitmeyen paçalı güvercinim kışı nasıl geçireceğinin telaşındaydı. Geçen yıl kar
fırtınasında yuvasına girmemiş. Benim tandırda konaklamıştı. Üzülmeeeee dedim, hepimiz
ayrı dilden aynı söyleniyoruz. Geçen yıllar nasıl geçtiyse yine geçer.

Ayva ağacım sarardıkça sararmış, cılız vücudu taşıdığı
yemişlerden yaşlı nineler gibi eğilmiş. Sen nasılsın dedim. Ben kışa hazırım
dedi ve arkasından ekledi, hadi sıkma canını, topla şu yapraklarımdan, iç bir
bardak çay hüznünde geçer soğuk algınlığında. Topladım ayva yapraklarını,
demledim çayımı. Bağışıklık sistemini güçlendiriyormuş. Pandemi dış kapıyı
yumruklayıp dururken bak bu iyi oldu dedim. Kan şekerim ayarlansın, öksürüğüm geçsin,
arada bağırıyorum ya ses tellerim güçlensin. Hoş belki bir şiir okurum, belki
de bir türkü….

   ”Dost bağının
meyvelerı erişti Ayva benim turunç benim nar benim Gözüm yaşı ummanlara karıştı
Cefa benim sitem benim yar benim”

Kasımın ortasında, bahçemin ortasında, hüznümün ortasında
ceviz ağacımla, ayva ağacımla, güvercinimle söyleşiyorum…Ben söyledim onlar dinledi.
Ceviz ağacımın homurdanmalarından anladığım kadarıyla, şöyle diyor dubaları
bekle derken, yağacak olan kar, tüm yorgunluğunu alır. Sen de dinlenirsin ben
de diyordu. Bir yaz boyu anlattıklarını dinledim, şimdi kış, susma zamanı dedi….Dur
biraz nefes al. Ne bu telaşın. Benden gidenler usulca gider. Senden gidenler
bile isteye gidiyor. Oyyyyyyy benden gidenler bile isteye gidermiş. Evet haklı.
İnsan geç fark ediyor ya da geç anlıyor. Babam bile giderken bile isteye
gitmemişmiydi. Kaderi kim işaret ettiyse hep gitmeye meyillidir.Oysa o sağlam
omuz kaç boynu bükük yetim taşırdı da ağırlıkta vermezdi…Ah kalbim deniz gibi
kıyı bulamayınca,gitti ceviz ağacımı buldu…

Sustum. Şimdi yük kalemde dedim. Dünya biraz da benim
telaşımdan uzakta dönsün. Tamam dedi, sen yaz gel bana oku…Peki sen ne
yapacaksın koca kış boyu dedim. Düşüneceğim dedi…iyi dedim, sen düşün ,ben
yazayım…Bahara ölmez sağ çıkarsak yine dertleşiriz. Güvercinim kanat kanat,
ayva ağacım boynu bükük, ceviz ağacım düşüncelere daldık. Kar en çok hayallere
yağarmış ya, hele bir yağsın bakalım,, ilk önce hayallerimize yağar,
acılarımıza yağar, kayıplarımıza mı yağar. Bakıp göreceğiz… Ceviz ağacımın
dediği gibi. Kar sûkunet, Kar sakinlik, Kar temizlik. Hayallerimize de yağsa
kar. Arkasından çıkan güneşten sonra eriyen sular şırıl şırıl derelerden, ırmaklardan,
nehirlerden koşarak geçip denizine ulaşacaktır.

zeytinden kelimeler

Skandallar Ülkesi Türkiye

18 Yıllık AKP Hükümetinin son 15
gününde gelişen olaylar “Eski Türkiye” dedikleri Türkiye de veya sadece adı
değil gerçek demokrasiyle yönetilen ülkelerin herhangi birinde yaşanmış
olsaydı, ya bir bakan istifa eder ya da hükümet düşerdi. Ama maşallah her türlü
yolsuzluğa, ülkenin fakirleşmesine, dış politikada Türk devletinin ve
milletinin onuru rencide edilmesine rağmen hiç bir şey yokmuş gibi umursamadan
yerlerinde oturuyorlar.

*-Diyeceksiniz ki daha ne olsun, 125
milyar doları batırdıktan sonra ekonominin kötü gidişini gören Berat Albayrak
istifa etti. Hayır, bu istifa, Merkez Bankası başkanının alınmasından sonra
gerçekleşti ve bir protesto niteliğinde olan istifaydı. Bu istifa ile birlikte neredeyse
dünyada bir ilk yaşandı. Başında bakanı olmayan maliyede, Türk lirası yabancı
paralar karşısında değer kazandı.

Ayrıca yüz yıllık Cumhuriyetimizde
teamüllere aykırı olarak bir ilk daha gerçekleşti ki Bakan Albayrak, İstifasını
İstagram denilen Sosyal Medya üzerinden duyurdu.

Skandallar yazmakla bitmek
bilmiyor.

*-Lütfen zamanlamaya dikkat eder
misiniz, hükümetin tam da Hukukta ve Ekonomide reform yapacağını söylediği bir
zamanda İsmi ister mafya, ister yeraltı dünyasının adamı olsun, ana muhalefet
partisinin genel başkanını: “Bakla
sırığı
” ile tanıştırmakla tehdit ediyor ve hükümetin küçük ortağı bu tehditleri
savuran kişiye sahip çıkıyorsa o ülkede hukuktan söz edilebilir mi?

Kaldı ki olay bununla da bitmedi,
AKP’nin önemli kurucularının arasında bulunan ve kendi deyimiyle her dem:
“özgül ağırlığının” bulunduğundan bahseden Bülent Arınç’ın bir televizyon
konuşmasının sonucunda vesayet altında kalarak bulunduğu görevden istifa emek
zorunda kaldı.

 

*-Libya’ya giden kargo gemimiz,
Akdeniz’de Alman askerlerince durduruluyor ve saatlerce aranmak için
bekletiliyor. Demek ki mesele, eyyy Merkel, eyyy Fransa demekle hal olunmuyormuş.
Bu işin uzmanları emekli asker Naim Babüroğlu ve Prof. Dr. Hüseyin Bağcı olayın
tarihe: “2. Çuval Vakası” olarak
geçeceğini söylüyorlar.

Şahsınızın itibarından tasarruf yapmıyorsunuz
ama bir zamanlar Barbarosların Türk gölü haline getirdiği Akdeniz de Türkün
itibarı yerlerde sürünüyor. Millet olarak bizim bu gibi aşağılanmaları hak
ettiğimizi hiç sanmıyorum.

 *-Ve Kızılay… Sayın Bahçelinin “Askıda ekmek” projesini bir çıta daha
yükselterek: “Askıda Pizza
kampanyası başlattı. Tabir caizse, Kızılay’ımız bu hareketiyle Medine de
dilencilik, Londra da hovardalık yapıyor. Bir taraftan milletten on lira yardım
toplamak için kampanya başlatacaksınız, diğer yandan yemek kültürümüzle alakası
olmayan, İtalyan patenti yabancı bir yiyeceğin kampanyasını yapacaksınız. 

İşte yukarıdan beri sıraladığım
fahiş hatalar, bize, kültürümüz ve geleneklerimize hatta demokrasimize
yakışmıyor.

Demokrasi sadece sandıktan çıkan
sonuçla iktidara gelmek değildir, aynı zamanda sandıktan çıkan sonuçla iktidarı
hak edene devretmektir. Bunları söyleyince Sayın Cumhurbaşkanı çok kızıyor,
hatta söyleyenleri darbecilikle suçluyor ama bir de görünen gerçekler var ki, yerel
seçimler bunun en bariz göstergesi. MHP olmadan iktidarın ayakta kalma gücü
kalmamıştır.

O halde Türk demokrasisi daha
fazla yara almadan, işlerliğini yitirmiş kurumlar daha fazla hırpalanmadan
erken seçime gidilmesinde birçok faydanın olacağına inanıyorum.

Sağlıklı kalın.

Hz. Muhammed ve Kur’an

0

     “İbnü’l-Arabî’ye
göre Hz. Muhammed Kur’andır. Kur’an’ı hakkıyla ancak o anlamış ve o
yaşayabilmiştir. Peygamber hakkındaki bilgiyi ise, insan kuşatamaz ve tam
olarak elde edemez. Tam olarak anlayabildim diyemediği gibi. Çünkü anlama arttıkça
anlaşılmayanlar, daha çok kendini gösterir. Zira Kur’an; alındıkça dibinden
daima kaynayan göze ve kuyu gibidir.

     Öyle ki Muhammedî
ilimlerden bir şey bilindiğinde, Muhammedî şahsiyette ve onun var oluşunda
sonsuz ufuklar açılır. O halde Kur’an’ı ancak Hz. Muhammed ihata edebilmiş, her
yönüyle ancak o kuşatabilmiş ve her bakımdan ancak o anlayabilmiştir.

     Bu nedenle Hz.
Muhammed adeta bir Kur’an nehridir. Evet Hz. Muhammed sonraki insanlar için,
içildikçe bitmeyecek bir nehir, bir âb-ı hayattır.

     Öyle ise, Kur’an
nehrine girelim. Tüm saadet yollarına erelim.

     Çünkü, Hz. Âdem
toprak ve su arasındayken, O’nun peygamberliği gerçekleşmişti.

     Müslümanlar
Allah’ın elçisini görmek istiyorlarsa, Kur’an’a baksınlar.

     Çünkü, Kur’an’a
bakmak ile Peygambere bakmak arasında bir fark yok.

     Âdeta Abdullah
oğlu Muhammed; Kur’an’ın ete kemiğe bürünmüş müşahhas / somut, mücessem  / cisimleşmiş bir sureti ve hâli gibi.

     Kur’an, Allah’ın
sözü ve O’nun binbir niteliğini / vasfını aksettirmiş olması hasebiyle,  

     Hz. Muhammed,

     Hakkın nitelik,
vasıf ve özelliklerini gösteren; sanki etten kemikten bir ayna.

     İşte Muhammedîlere
böyle bir Kur’an tahsis edilmiş.

     Kur’an
Muhammedîler’in varis oldukları ebedî bir miras.

     Ne mutlu
Müslümanlara,

     Ne mutlu Müslüman
olanlara,

     Ne mutlu ebed
yolcularına,

     Ne mutlu Allah,
Muhammed, Kur’an aşkına yollara düşenlere,

     Ne mutlu yolcu
olanlara,

     Ne mutlu yolda
olanlara,

     Ne mutlu bu uğurda
mest olup,

     İlahî aşk şarabını
yudum yudum içenlere.

     Davud el-Kayserî
der ki: “Bilimsel gerçeklerin bir kısmı, anlamlı bir cümleye delalet eder,
bunlar âyettir. Bu cümleleri içeren bir kısmı suredir. Akıl edilir şeylerin ve
mevcutların toplamı, tafsil itibariyle Furkan; birlik bakımından ise
Kur’an’dır. Bunların insanın nefsinde toplanmaları bakımından ise insan
‘Kur’an’ diye isimlendirilir.”

     Afîfî: “Bu mes’eleyi
ancak ‘İnsan-ı Kâmil’ bilebilir. İnsan-ı Kâmil, bütün varlık hakikatlerini
nefsinde toplayan ve bütün İlâhî isim ve sıfatların kendisinde temessül ettiği
/ benzeştiği kimsedir. O her şeyi kuşatan Kur’an gibidir.”

     Kur’an
Müslümanların düsturu. Onların Allah, Peygamber,  kendileri ve diğer insanlarla  olan ilişkilerini tanzim edip düzenler.

     Bu ilişkileri
düzenleyiş; insanlığın gelişim aşamaları boyunca devam ederek günümüze ulaşmış
ve ebede doğru da yolculuğunu sürdürecektir.

     Kur’anla ve onun
maddî-mânevî yol gösterici oluşuyla yoldayız ve yolcuyuz be dostlar!

     Ne güzel yol,

     Ne güzel yoldaş,

     Ne güzel hedef,

     Ne güzel gaye,

     Ne güzel İlahî
aşk,

     Ne güzel meşk,

     Ne güzel seyir
hattı,

     Değil mi be dostlar?

Dayatmalara Karşı Direncimiz Zayıfladı

Tayyip Erdoğan ile
AKP
ekonomik ve siyasi
sorunlarla fena sıkıştı. Bunun muhtemel sonuçlarını kısaca
değerlendirelim:

Ekonominin acil ihtiyacı
olan döviz girişi olabilmesi için “dış güçler” ile anlaşma mecburiyeti olduğu
kabul edilecek. 

Böyle bir
anlaşmanın olabilmesi için, ilk şart Türkiye’nin “hukuk reformu”
yapması olacak. Bu beni rahatsız etmez. Ülkemizde hukukun üstünlüğü
ilkesinin
işlemesi, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı için doğru
bir hukuk reformu yapmak, zaten olması gereken bir şeydir.

“Hukuk reformu” adı altında,
halen tutuklu olan Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş’ın serbest
bırakılması gibi, belli konularla sınırlı bir beklenti içinde olanlar var.

Oysaki hukuk
reformunun temelinde, bu davalar da dahil, yargı üzerinden siyasilerin elini
çekmesi,
“tabii hâkim ilkesinin” tam olarak uygulanması, hakimlerin
karar verirken evrensel hukukun temel ilkelerini gözetmesi olmalıdır. “Kişiye
özel hukuk” uygulanması savunulamaz.

Dünyada hiçbir
medeni ülkede olmayan bir boyuta erişmiş olan, “Cumhurbaşkanına hakaret
davaları”
konusunda atılacak adımlarla güven verilebilir. Öncelikle,
istisnai haller dışında, Cumhurbaşkanının en sert eleştirilere bile şikayetçi
olmaktan vazgeçmesi ve savcıların dava açmaması gerekiyor.

İkinci baskı konusu
olarak, “Kürt Sorununun müzakere ile çözülmesi” bir başka ifadeyle “yeni
çözüm süreci”
dayatmasıyla da karşı karşıya kalabileceğiz.

Üçüncü konu, ABD Biden
döneminde, Suriye’de ortağı olan PKK’nın devletleşme sürecini tamamlamak
istiyor.
Projenin devamı olan “Büyük Kürdistan Projesinin” Türkiye
ayağını
gerçekleştirmek için “yeni çözüm süreci” dayatmasında
bulunacak. Ayrıca dış politikada Suriye, Doğu Akdeniz, Libya, S-400 gibi
konularda taviz isteyecektir.

****

Devletimiz iyi
yönetiliyor olsa ve güçlü bir ekonomiye sahip olsak
bu baskı ve
dayatmalara direnmemiz daha kolay olurdu.

Daha iyi yönetim
için ortak akla, dış baskılara direnmek için milli birlik ve
beraberliğe
ihtiyaç vardır.

Oysaki, Türkiye’de
“Millet bir kişiyi seçti, geride kalan her şeyin seçimini ve kararını o
kişinin yapmasına razı oldu”
 anlayışı ile demokrasiden hayli uzak
bir yönetim tarzı
uygulanmakta.

Ekonomimizin
kırılgan yapısı da hukuk reformu ihtiyacı da bu yönetim anlayışının ürünü.
Bu yönetim
anlayışından uzaklaşsak, kırılganlığımız ve dış güçlerin müdahale hevesi
azalacak.

Özetle, sistemsiz
“Cumhurbaşkanlığı
Sistemi” dış güçlerin baskı ve dayatmaları
karşısında direncimizi kıran en büyük zaafımızdır.

***************************

Cumhurbaşkanlığı Sistemi
Talihsizlik

Mevcut iç ve dış
şartlar altında, Erdoğan’ın tek adam olduğu “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” Erdoğan
için de tam bir talihsizlik.

İç politika
açısından, Cumhurbaşkanlığı Sistemine göre Cumhurbaşkanı seçilebilmek için en
az yüzde 50 artı bir oya ihtiyaç olması, Erdoğan’ın seçilmeme riskini
artırıyor.

Bu sistem yüzünden
Cumhur İttifakına ve MHP’ye mecbur olması AKP içindeki bir kesimi de çok
rahatsız ediyor.

Nitekim bu
mecburiyet yüzünden, Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Bülent
Arınç
son görevinden istifa etmek zorunda kaldı.  Arınç daha önce Başbakan Yardımcısı, TBMM
Başkanı olarak görevler yapmış, “özgül ağırlığı fazla” bir AKP’li idi.

Arınç’ın “Hukuk
Reformu” yapılmasına destek veren sözleri
ilke bazında doğruydu. Ancak Kavala
ve Demirtaş’ın tahliye edilmesini savunması
tepki topladı. Özellikle MHP
Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Arınç’a çok ağır ifadelerle söyledikleri sözlerden
sonra Erdoğan Bahçeli ile Arınç’tan birini tercih etmek zorunda kaldı. MHP’nin
desteği daha önemli olduğu için şimdilik Arınç’ı feda etti.

Ancak anketlere
göre AKP ve MHP oylarının toplamı yüzde 40 civarında. AKP, MHP’den
vazgeçemez halde fakat MHP varken yanına başka müttefik alamıyor. Bu formülü
çözmesi neredeyse imkânsız.

****

Dış ilişkilerde ise, Cumhurbaşkanı
Erdoğan baskı ve dayatmalara muhatap olduğunda, sorumluluğu Meclis’e veya
başka kurumlara atıp sıyrılamıyor.
Çünkü “her konuda Türkiye’nin tek
yetkilisi”
olduğu algısı hâkim. Bu algıdan, “zavallı Obama veya
Trump’tan daha yetkili”
olmaktan Erdoğan da mutlu.

Erdoğan, ülkemizde
tutuklu olan Alman vatandaşı gazeteci Deniz Yücel’i isteyen Merkel’e ve
“Rahip Brunson’u
bize verin” diyen Trump’a direnemedi. Önceki
kesin sözlerinin tersine baskılara boyun eğmek durumunda kaldı.

Çünkü “Türk
yargısı bağımsız ve tarafsızdır”
diyemedik, dedikse de inandırıcı olamadık.

Oysa AKP
iktidarının başında, yani parlamenter sistem varken, TBMM 60 bin ABD
askerinin Türkiye’ye yerleşmesi ve Irak’a buradan müdahalesini öngören tezkereyi
kabul etmemişti.  Tezkerenin kabul
edilmemesinden sonra, ABD’nin ağır baskılarını Erdoğan “ben yapmadım, TBMM
yaptı”
diyerek göğüsleyebilmişti.

Erdoğan bu gerçeği
görüp, güçlerini kaybetmek pahasına parlamenter sisteme dönüşü kabul
edebilir mi? Bu ihtimal ne kadar zorda olduğuna bağlı.

Bir dönem daha
devam edebilmek için, yetkilerini çok fazla kaybetmeyeceği, “Türk tipi
parlamenter sistem”
çalışması yaptırdığı kanaatindeyim.

Ancak Anayasa
değişikliği için küçük ortağının desteği yetmiyor. Mecliste O’nun
isteyebileceği bir “Türk tipi parlamenter sistemi” kabul edebilecek bir
muhalefet partisi yok. Bu ortamda bir referandumu da göze alamaz.

Erdoğan’ın yapması
gereken ilk şey, parlamenter sistemdeki yetkilerle kısıtlanmayı kabul etmektir.

Sıra Dışı Bir Ülkücü; Aren Manuel Bırkalayan

0

Tanışma
hikâyemiz epey uzundur. Onu başka zaman anlatırım. Aren Manuel’in ailesi
1915’deki tehcir esnasında Van’da yaşamaktadır. Büyük dedesi Agop Efendi,
İttihat ve Terakki’nin kudretli lideri Cemal Paşa’ya olan yakınlığını
kullanarak aileyi tehcirden kurtarır ve yine Cemal Paşa’nın himayesinde
İstanbul’a göç eder. Son derece mahir bir kuyumcu olan Agop Efendi
Kapalıçarşı’da dükkân açıp mesleğini burada devam ettirir. Kapalıçarşı’daki bu
dükkân tevarüs yoluyla Aren’in babası Artin Bey’e geçer. Şu an 60’larının
sonunda olan Artin Bey hala her sabah 4:00’te kalkıp Kapalıçarşı’ya gitmekte ve
işlere bizzat nezaret etmektedir.

            Aren, Artin Bey ve Maria Hanım’ın
tek çocuğudur. Ailesi Aren’in yüksek tahsil yapmasını çok istemesine rağmen
Aren’in o taraklarda bezi yoktur. Akrabalarının ve arkadaşlarının tamamına
yakını Galatasaray Lisesi, Robert Kolej gibi okullardan mezun olup, yurt dışında
lisans ve lisansüstü eğitimi almış kişilerdir. Aren ise Şişli Endüstri Meslek
Lisesi’nin bitirdikten sonra açık öğretim işletme fakültesine kaydolmuştur.
Eğitimine devam etmektedir. Son yıllarda çıkan öğrenci aflarından yararlandığı
için okuldan kaydı silinmemiştir.

            Aren’in okumaya pek hevesli
olmaması üzerine, babası Artin Bey “hiç olmazsa zanaat öğrensin, esnaf olsun,
hem işleri de artık oğluma devrederim” diye Aren’i Kapalıçarşı’ya götürmek
ister. Ancak, hayatı boyunca ekmek elden su gölden yaşamaya alışmış olan Aren
için iş hayatı pek de cazip gelmemektedir. Bir evin tek çocuğu olması bu durumu
daha da tetiklemektedir.

            Aren’in dünya görüşü ise bir
hayli ilginçtir. Cemal Paşa’nın vakti zamanında dedesine yardımcı olması
nedeniyle koyu bir İttihat ve Terakki hayranıdır. Bu İttihat ve Terakki
hayranlığı zaman içinde koyu bir Türk milliyetçiliğine dönüşmüştür. Odasının
bir duvarında altın işlemeli bir Osmanlı arması (Bu armayı Artin Bey bizzat
kendisi yapmıştır), diğer duvarında ise Alparslan Türkeş posteri asılıdır. Ailesi
değişen konjonktüre göre merkez sağ veya merkez sol partilere oy verirken, 2015
Kasım seçimlerine kadar Aren sadece MHP’ye oy vermiştir.

            7 Haziran 2015 akşamı, seçim
sonuçlarının açıklanmasından hemen sonra Devlet Bahçeli’nin “bu işin sonu erken
seçimdir” çıkışı yapması Aren’i fevkalade öfkelendirir. “MHP’nin başında
Bahçeli olduğu sürece bir daha asla MHP’ye oy vermeyeceğim” diye büyük yemin
eder. 1 Kasım 2015’de yapılan “tekrar seçimde” oyunu CHP’ye verir.

            Devlet Bahçeli’ye neden
kızdığını sorduğumda “Bahçeli MHP’yi iktidar yapmak istemiyor, o yüzden
kendisine öfkeliyim” diye cevaplamıştı. Bahçeli’nin anne tarafından
uzaktan akrabası olduğunu, ancak ilkelerinin akrabalık bağından daha önemli
olduğunu da eklemişti. Aren’in yalan söylediğine hiç şahit olmadım, ancak
Bahçeli’yle akraba olduğu yönündeki iddiasını inandırıcı bulduğumu söyleyemem.

            CHP’ye oy vermek Aren’in iç
dünyasında büyük fırtınaların kopmasına sebep olur. Ülkücü kimliğine aykırı
hareket ettiğini düşünmekte ve CHP’ye verdiği oydan pişmanlık duymaktadır. Bu
pişmanlığın bedelini ödemek için bir çeşit “tövbe” etmeye karar verir. Annesi
Maria Hanım’dan 10 bin Dolar alır. 5 bin doları Ortaköy’deki Ermeni
Yetimhanesi’ne, 5 bin doları da (Diyanet’e güvenmediği için) Fatih
Çarşamba’daki Mahmut Efendi Cemaati’ne bağış olarak verir. (Arkadaşları
arasında o paranın tamamını gece hayatında tükettiğini iddia edenler varsa da,
şu ana kadar bu iddiayı ispatlayacak bir delil ortaya konamamıştır)

            15 Temmuz 2016’daki darbe
girişiminde, askeri protesto etmek için Boğaziçi Köprüsü’ne giden kalabalığın
içinde Aren de vardır. Askeri sadece protesto ettiğini ancak askere dayak atan
grubun içinde yer almadığını söyler. “Vatani görevini yapan Türk askerine
el kaldıramazdım” diye de ekler.

            Cumhurbaşkanı Recep Tayyip
Erdoğan’ın milliyetçi çıkışları, Aren’i etkilemeye başlar ve kendisine bir şans
verilmesi gerektiğini düşünür. 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan referandumda,
EVET oyu kullanır.

            2018 yılında erken seçim
kararı alınması, Aren’de kafa karışıklığına neden olur. Bir yanda gönül verdiği
ancak “Bahçeli başındayken oy vermeyeceğim” diye büyük yemin ettiği MHP, diğer
yanda Afrin Harekâtı nedeniyle sempati duymaya başladığı Ak Parti, daha doğrusu
Recep Tayyip Erdoğan vardır. Neyse ki bu iki parti seçim ittifakı yapar da
Aren’in işi kolaylaşır.”Ha o ha diğeri” der. Oyunu milletvekili seçimlerinde
yine MHP’ye, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise Recep Tayyip Erdoğan’a atar.

            Seçim gecesi, arkasında “Reis
bizi Afrin’e götür” yazan arabasıyla kutlamalara katılır.

            Yukarıda bahsettiğim
arabasındaki yazıyı gördüğümde kendisine “sen askerlik yaptın mı?” diye
sormuştum. “Bir önceki bedellide 18 bin lira verdim” diye cevaplamıştı.

            Aren Manuel Bırkalayan, sadece
benim tanıdığım değil dünya tarihinin görüp görebileceği en ilginç kişilerden
biridir. Aren’le alakalı ilginçliklere ilerideki yazılarımda yeri geldikçe
değinmeye devam edeceğim.

Biz, Biz, Biz; Sabahattin Gencal’ın Yoğurduklarıyız.

Bir: Kimsenin askeri olmamaya çalıştık; bir defa
Devletin Ordusunun askeri olalım-kalalım dedik, onda bile sorunlar çıktı. (Hâşiye:
Hasan Sağındık – 30 Yıl Önce:)

İki: İdealist
öğretmenler nesil hamurkârıdır
; sevgili Sabahattin Hocamızın bizim kuşağı
ve evvel-âhir diğerlerini sevgi mayasıyla yoğurduğu gibi. Dolayısıyla bizler derece derece Sabahattin Gencal’ın versiyonlarıyız. Zira insan
neyden etkilenirse biraz da odur.

Değerler manzumesiyle dopdolu bir aile ortamında
yetişen hassas bir kişiliğin ilme ve erdeme susamışlığının Cumhuriyet idealiyle
ve onun heyecan verici eğitim sistemiyle buluşmasıyla oluşan orijinal sürümde ise okuma aşkı, insan
sevgisi, yüksek sorumluluk hissi, meslekî sadâkat, ders metodolojisinin ortak
düşünüş ve yürüyüş üzerine inşası,
yol
göstermenin
sabırlılık ve teşvikçilik sütunlarıyla desteklenmesi, analitik
düşünmeyi sevdirme ve güzele özendirme, kitabî kaynaklılık alışkanlığı ve
hepsiyle konfigüre, hepsinden ziyade ahlâkî
örneklem
olma durumu sözkonusu.

Yavrucuğum[1]
hitabıyla, ilkeli yaklaşımıyla ve herkese sürekli yararlı olma çabasıyla Bahçecik Ortaokulu’nun 80’lerdeki her
bir öğrencisine dokunmuştur Sabahattin
Hoca
. Birinin yazısı mı güzel; “Yavrucum,
ne kadar güzel yazıyorsun!”
teşvikleri o birini zamanla kaligrafiye ve
resme yönlendirecektir. Birisinin yazısı kötü, yazdıkları iyiyse; “Yavrucum, ne güzel yorumlamışsın!”
takdirleriyle o birini de yazmaya ve yorumlamaya yönlendirecektir. Biri evinden
okula gelirkenki yaşadıklarını anlatsa; Sabahattin Hoca’nın tebriğiyle anı ve
öykü yazmaya başlar. Ve hep başka biri, başka biri olarak devam eder. Tıpkı sahile vuran denizyıldızları
hikâyesinde olduğu gibi..

“Okumaya, çalışmaya ve değer üretmeye doyamayan”;
“Öğrenme ve üretme azmiyle her dem genç kalmayı başaran”; “38-40 yıllık
Öğretmenim olan ve 7’den 77’ye ‘oku’maktan, ‘öğren’mekten ve ‘yaz’maktan milim
şaşmadan ilerleyen” diye değişik zamanlarda tariflemeye çalıştığım Hocam’ın Türkçe Öğretmenliği ve Eğitim
Yöneticiliği, TODAİE’den kamu yönetimi mastırı, İstanbul Hukuk bitirilerek
kazanılmış avukatlığı haricinde kurslardan bloglara, yazarlıktan sosyal medya
organizasyonlarına değin geniş bir etki alanı var.

Bendeki etkisi o kadar büyüktü ki 2010 yılında Afrasya – Alternatif Eksenler adlı ilk
dış politika kitabımı O’na ithaf etmiştim; O da bu esere 22 sayfalık zeyl yazmış, üstelik yazdıklarını hem kitapçık haline
getirerek hem CD olarak elektronik ortamda sunmuştu.

“Yetiştirdiğiniz veyahut yetişmesine vesile
olduğunuz talebelerinizin yetişen yada yetişmekte olan talebeleri de ‘Sebep olan yapan gibidir’ sırrınca sizi
– varsa – onların iyiliklerinden her daim hissedar edecektir. Kutlu
yürüyüşünüzün Kâinatın Kullanma Kılavuzu’ndaki ‘Festakim kema umirte!’ hitabına tekabül ettiğine inanan ve
tanıklık edenlerdeniz. Gerek hayat yükü paylaşımlarınız ve başta aileniz olmak
üzere insan sevginiz, sanal ve sosyal ortamlardaki yararlı olma cehdiniz,
denemeden tefsire kitabî gayretleriniz arkadan gelenlere de örneklik teşkil
edecektir” diyerek O’nun ilk kitabının (eşinin anısına yazdığı) önsözünde hakkını
teslime çalıştık.  

            Şimdilerde 24’ü buldu kitapları: Akıl Hakk’ın
Elçisi Midir? Alâk Suresi Tefsiri, Anahtar Deliği Günlük, Atatürkçü Düşünce
Denemesi, Baba ile Oğul Arasında Elektronik Mektuplaşma, Dünya Labirentinde
Ben/Biz, 7-Düşünce Ufantıları ve Diğerleri, En Çok Yalnız Olmadığım Vakit
Yalnızım, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, Fatiha Suresi Tefsiri, Gönlümde
Açılıyor Sevgiyle Umutlar, Hayatım’dan Sonra, İnsan Manzaraları veya İkindi
Sohbetleri, Kalıpları Kıran Denemeler, Kendimizi Görme Denemesi veya Bilimsel
Dedikodu, Kitaplara Sığdırılamayan Farklı Yazılar, Kalem Süresi Tefsiri,
Mürekkep Lekeleri, Orda Bir Köy Var Uzakta veya Ak Günler Yakındır, Öylesine
Yazılar, Pazar Günlerine Özel Sandviç Denemelerim, Yeni Yeni Tazeleniyorum Ben,
Yok Say, Yunus Emre.

            “Atatürkçü düşüncenin
kuşaktan kuşağa geçmesi dileği ile ‘Atatürkçü
Düşünce Üzerine Deneme
’ adlı bu eserimi sevgili öğrencim şair, yazar ve
akademisyen Süleyman Pekin’e ithaf ediyorum” demesiyle ayrı, ithaf ettiği
eserin derin mânâsıyla ayrı iftihar ettim. Sonunu da 24 Kasım’a bağlayayım:

             “Devlet,
idealist öğretmenin elini öpmelidir.
[2]
Öptürmediğiniz ellerinizden öperiz.



[1] “Yâ buneyye” (Nuh, Yakup,
İbrahim Peygamberlerin ve Lokman’ın öğütlerkenki hitabı) gibi..

[2] Memduh Atalay (Sultannâme)

Zaptiye Ahmet Cumhuriyet Devrinde Bir Osmanlı Akıncısı

Asıl Adı Ahmet Ersin Yücel idi. 27 Temmuz 1942 tarihinde Yozgat’ta dünyaya
geldi. İlk dînî eğitimini daha çocuk yaşta iken dedesi Ahmet Efendi’den aldı.
Babası Ahmet Şükrü Bey’in memuriyeti dolayısıyla ailesi İstanbul’a taşındığı için
ilk ve ortaokulu Kartal’da tamamladı. Devlet yatılı imtihanını kazanarak
Haydarpaşa Lisesi’ne kaydoldu. 1960 yılında liseyi bitirince İstanbul
Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde yüksek tahsiline başladı. Ancak tarihe ve
edebiyata duyduğu büyük merak sebebiyle Hukuk Fakültesini bırakıp Edebiyat
Fakültesi Arap-Fars Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne yazıldı ve buradan mezun oldu.

Askerliğini yedek subay öğretmen olarak
Muğla’nın Milas ilçesine bağlı İçmeköy’de yaptı. Bu sırada ikinci bir mide
kanamasıyla Vakıf Gureba Hastanesi’nde ameliyata alındı. Tedavisi için büyük
bir gayret gösterildiği, dostları ve sevenleri tarafından şişeler dolusu kan
verildiği halde, maalesef kurtarılamadı. 16 Temmuz 1969 tarihinde 27 yaşında
iken Rahmet-i Rahmana kavuştu. Vasiyeti üzerine Edirnekapı Şehitliği’nde,
Mehmet Akif Ersoy’un aziz dostu, büyük İslâm âlimi Hasan Basri Çantay’ın yanına
defnedildi. Daha sonra buradan yol geçirildiği için aziz naşı yine Edirnekapı
Mezarlığındaki Sakızağacı Kabristanı’na nakledildi, İmam-Hatip okullarının
açılmasında büyük pay sâhibi olan ve ‘Celal
Hoca
’ olarak anılan Celâlettin Ökten’in yanı başına ikinci defa defnedildi.
Böylece hayatında olduğu gibi vefatından sonra da büyük adamların yanında yer
alma mazhariyetine erdi.
(s:
15)

Fikir adamı, muharrir, hatip ve
edip Dursun Gürlek, ‘Cumhuriyet Devrinde Bir Osmanlı Akıncısı
olarak tavsif ettiği Ahmet Ersin Yücel’in
hayat hikâyesini bu şekilde özetledikten sonra O’nu tanıyanların, sevenlerin
merhum hakkındaki değerlendirmelerini sunuyor. Her birine, tanıyanları
tarafından büyük değer atfedilen ve fakat bir kısmı geniş çevreler tarafından
bilinmeyen muharrir veya mütefekkir, fikir ve ilim adamı muhterem zevat, Zaptiye Ahmet’i bütün yönleriyle
tanıtıyorlar.

Beyazıt Camii Baş İmamı
Abdurrahman Gürses’in kıldırdığı cenaze namazında bulunanlar da, rahmetlinin
cemiyetteki yeri ve değeri hakkında fikir verecektir: Kendi ilim dallarında
Prof. Dr. unvanına sâhip Necmeddin Erbakan, Selçuk Özçelik, Mustafa Köseoğlu,
Salih Tuğ; İstanbul Müftüsü Fikri Yavuz, Ahmet Kabaklı, Emin Saraç,
Milliyetçiler Derneği, Komünizmle Mücadele Derneği, Adalet Partisi, Milliyetçi
Hareket Partisi ve Ülkü Ocaklarının mensupları ve mahşerî bir kalabalık
oluşturan binler… onbinler…

Dönemin tanınmış ve sevilen
şahsiyetlerinden, mazereti sebebiyle camide bulunamayan Haydarpaşa Lisesi’nde
Hocası Edebiyat Muallimi Mahir İz Hoca’nın, Emin Saraç tarafından mezarı başında
okunan hitabesi:

‘Âh Ahmet’im!

Şimdi Tercüman
sahifelerini çevirdim. Gözlerime inanamıyorum, beynimden vurulmuşa döndüm.
Üstüme dağ mı yıkıldı? Hareketsiz kaldım. Yaşlarım dinmiyor, genç mücâhidim! Bu
ne erken muhâceret? Sen ki avuca sığmayan mücessem bir kor, hayır bir yanardağ,
hakîkat kahramanı, zulmün yılmayan hasmı! Sen, genç gönüldaşlarını ne çabuk
terk ettin! Kendini bildin bileli faziletler peşinde koştun ve ona inananları
birlikte koşturdun. İnanmış gençliğin sönmek bilmeyen ateşpâresi! Hâlikım seni
iman hamuru ile yoğurmuş. Ruhun her cûş ve hûruş bir velvele-i fezail inancını
haykırdığın zaman en ölü ruhlar bir Rüstem-i hamiyet olur. Şimdi şu satırları
yazarken hâlâ gözlerime inanamıyorum. Bu ne umulmayan felâket, bu ne
beklenmeyen acı; neden bizi bu kadar yaktın? Bilir misin, işte burası da
hayatımızın acı tarafı! Gençlerimizin arasında senin gibi nevvâre-i meşhamet
kendini pek seyrek gösteriyor. Fakat senin ruhun, devrin inanmış gençliğine
önder olacak, onu ulvi hedeflere çok kısa zamanda götürecek. Senin
unutulmayacak varlığın müsterih olsun. Cennet, mekânındır. Muhteşem kabrin ise
seni seven ve yolunda giden herkesin kalbidir.

Cenabı Hakk’ın rahmet deryasına müstağrak
ol aziz evladım!..’
 

Gazetelerde yer alan haberlerde ve mesajlarda; Rasim
Cinisli’nin, Sezai Karakoç’un, Nezih Uzel’in, Cem Sükmen’in, Ergun Göze’nin ve
daha nice kalem erbabının; İslâm’ın Osmanlı’nın ve Türk millî kültürünün yılmaz
ve yorulmaz mücâhidi Ahmet Ersin Yücel
hakkında aynı mâhiyetteki beyanları, gönülleri dağlıyordu. (s: 17-29)

Ebedî âleme intikalinden 1 ve
daha fazla yıl geçtikten sonra kaleme alınan ve değişik dergi ve gazetelerde
yer alan yazılarda imzası bulunan kişilerden bâzıları: ‘Canım Ağabeyim’ diye hitap eden Nuriye Uğur Akım, yurt, otel ve ev
arkadaşı Mehmet Niyazi Özdemir, O’na mutlaka ismiyle birlikte anılan ‘Zabtiye’ unvanını veren Özer Ravanoğlu, İstanbul
Teknik Üniversitesi Uçak ve Uzay İlimleri Fakültesi Emekli Dekanı Prof. Dr.
Ahmet Nuri Yüksel,  Liseden Hocası Mâhir
İz, Mütefekkir Muharrir Nevzat Kösoğlu, Ankara’da Türk Ocaklı gençlerin sevgili
ağabeyi, 12 Eylül 1980 darbesinin mazlum ve mağdurlarının yardım meleği ve
Avukatı Galip Erdem, Prof. Dr.Âsaf Ataseven, Muharrir Hekimoğlu İsmâil, Avukat,
Gazeteci Muharrir, Nâşir Ergun Göze, Mütefekkire Münevver Ayaşlı,  Gazeteci Ahmet Güner Elgin, Avukat ve tarihçi
fikir adamı Kadir Mısıroğlu, Gazeteci, Muharrir ve Şair İsmail Oğuz, Gazeteci
Muharrir ve fikir adamı Mehmet Şevket Eygi, Muharrir Râif Karadağ, Ahmet Rıfat,
Abdullah Dervişoğlu, Gazeteci Muharrir Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Hasan Arvasî,
İmam Mustafa, Erdem Öztekin, Rahime Kadirioğlu, Müslim Turan, Peyâmi Turan,
Dinçer Baykan, Dursun Ali Çemberci, Üstün İnanç, Hüdâvendigâr Onur (s: 31-187)

Eserin son sayfalarında Ahmet Ersin
Yücel’in vasiyetnâmesi, Nâmık Kemal’in telif ettiği, Ahmet Yücel’in yayına
hazırlıdığı ‘Yavuz Sultan Selim Han
isimli esere yazdığı ‘Mukaddime’, ‘Mimârîde Ruh’ başlıklı makalesi, Ahmet
Rıfat’ın, ‘Genç Bir Osmanlı Efendisi
başlıklı, ‘Zaptiye Ahmet’in aziz ruhuna
hitâbıyla başlayan, derin ve engin muhtevâlı, hikmetlerle herkesi alâkadar
edecek mâlûmatla dolu, mutlaka okunması gereken yazısı bulunuyor. (s: 186-223)

‘Ekler’ bölümünde  merhuma ait fotoğraflar yer alıyor. (s: 225-240)

Ahmet Ersin Yücel’vâri ‘mesele geçmek’ gibi yüce bir dâvânın
adamı olmayı düşünen gençlerin ve O’nun gibi mücâhit evlât yetiştirmek
isteyenlerin mutlaka ve tekrar tekrar okumaları gereken bir eser…

Ahmet Yücel’in volkan gibi iman
ve hizmet ateşi, bir bedende söndü ise, bin bedende yaşıyor. En büyük emeli
hakîkat oldu; Ayasofya ibâdete açıldı. Diğer ideallerini de hakîkat hâline
getirecek nesillere ihtiyacımız var. 

13,5 x 21 santim ölçülerinde 240
sayfalık eser, Temmuz 2020’de yayımlandı.

BİLGE KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK DAĞITIM SANAYİ VE TİCARET LTD ŞTİ:  

Nuruosmaniye Caddesi Nu: 3 Kardeşler Han Kat: 1
Cağaloğlu 34110 İstanbul.

Telefon: 0.212- 520 72 53 Belgegeçer: 0.212-511 47
74

e-Posta: bilge@bilgeyayincilik.com  //  www.bilgeyayincilik.com 

 

DURSUN GÜRLEK:

     1952 yılında
Tokat’ta doğdu. İlk ve orta tahsilini memleketinde tamamladı. İstanbul
Atatürk Eğitim Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Yeni
İstanbul, Tercüman, Hürriyet, Günaydın gazetelerinde çeşitli görevlerde
bulundu. Bir süre muhtelif okullarda Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptı.
Biyografi araştırmaları ve çeşitli makaleleri; Meşale, İnanç, Millî Kültür,
Türk Edebiyatı, Kültür Dünyası gibi dergilerde yayınladı. Târih ve Düşünce
Dergisi’nin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Bu dergide neşrettiği ‘Kırkambar’ ve ‘Ayaklı Kütüphâneler’ başlığı altındaki yazılarıyla dikkat çekti.

     Yazar; Osmanlı târihi, şark klasikleri
ve biyografi sahasında çalışıyor. Başta Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat
Vakfı olmak üzere, çeşitli kültür kuruluşlarında Osmanlıca dersleri, ihtisas
alanındaki konularda konferanslar veriyor ve İstanbul gezilerinde rehberlik
yapıyor.  

     Yayınlanmış
eserleri

*Osmanlı Zaferleri, *Osmanlı Kumandanları, *Köprülüler, *Banu Cihan, *Tutiname,
*Sünusiler, *İlim ve İrade, *İbrahim
Aleyhisselam
, *Amak-ı Hayal,*Karınca Huzura Varınca, *Mâziye
Bir Bakıver
, *Çınaraltı Kitap
Sohbetleri
, *Kültür Dünyâmızdan
Manzaralar
, *Tefekkür ve Tebessüm
(2011), *Sohbet Tadında , *Ayaklı Kütüphâneler, Muhabbet
Ateşi
, İbnülemin Mahmut Kemal İnal,
Dersaadette Ramazan Akşamları.

 

KUŞBAKIŞI

HAREZMŞAHLAR

Aral Gölü’nün güneyindeki
topraklar ‘Harezm’ olarak anılır. Türk-İslâm
Devleti olan Harezmşahlar’ın kökü, ‘Enuştekin
olarak da anılan Anuştekin’e dayanır. Anuştekin, Selçuklu Devleti tarafından
1077 yılında bölgeyi kontrol altında tutmak için gönderilmişti. 1097’de
ölümünden sonra yerine geçen oğlu Kutbeddin Muhammed bölgenin valiliğini
üstlendi. 1128 yılında ölünce yerine geçen oğlu Atsız, Selçuklu ordusunun
Karahitaylar tarafından bozguna uğratılmasından faydalanarak Selçuklulara hücum
etti ve bâzı şehirleri aldı. Sonra sırasıyla İl Arslan Harezmşah (1172-1200),
Alâeddin Tekiş (1200-1220), Alâeddin Muhammed (1200-1220) ve Celâleddin
Harezmşah devletin yönetimine geldi. Devlet 1220 yılında Moğolların istilasına
mâruz kaldı. Celâleddin çok cesur ve yüksek mahâretli bir savaşçı idi. Moğol
ordusunu çok uğraştırmasına rağmen ordusu dağıldığından büyük bir ustalıkla
kaçmayı başardı. Kısa zamanda asker topladı. O devirde Türk-İslâm kültürünün
önemli bir merkezi olan Ahlat şehrini harâbe hâline çevirdi. Celâleddin
Harezmşah’ın kendilerine saldırmasından korkanlar, düşmanlarıyla ittifak
kurarak ordusunu dağıtmayı başardılar. Ordu kurmak için tekrar kaçmayı başardı
ise de, gittiği bir köyde, Yezidiler tarafından öldürüldü.

O’nun en büyük hatâsı Ahlat’ı
yakıp yıkarak düşmanlarını çoğaltması ve Selçuklulara karşı üstünlük mücâdelesine
girişmesi idi.  

Celâleddin Harezmşah’ın ölümünden
sonra Harezm Türklerinin bir kısm Selçuklulara karıştı, bir kısmı da Anadolu’ya
geldi.

Celâleddin Harezmşah’ın muhteşem
hayatı, Nâmık Kemal tarafından tiyatro eseri olarak kaleme alındı. Birkaç
yayınevi tarafından eserin pek çok baskısı yapıldı.

Dr. Cengiz Zengin, Temmuz 2020’de yayınlanan 13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 208 sayfalık eserinde, Harezmşahların 1097 yılından 1231 yılına
kadar devam eden târihini meraklı bir roman rahatlığıyla okunacak şekilde
veriyor.

Eserden tadımlık bir bölüm:

Abbasi Devleti’nde Nâsır li-Dinillah halife
olduğunda Harezm tahtında Alâeddin Tekiş bulunuyordu. Irak Selçuklu Devleti’nin
yıkılmasından sonra Halife Nâsır li-Dinillah ile Tekiş, Irak Selçuklularının
topraklarını paylaşma konusunda anlaşamamışlardı. Halife, veziri ile Tekiş’e şu
mesajı gönderdi: ‘Saltanat ahdi ve
teşrifatı, sultana halifenin bir lütfudur. Bütün memleket işlerinden sorumlu
olan yalnız biziz. Sultan bu nimete gereği gibi karşılık vermek isterse, az bir
adamıyla alçakgönüllükle bizi karşılamaya gelmeli, halifenin hil’atlerini
çadırımızda giymeli, rikabımızda yaya olarak yürümelidir
.’

Kendisine bir komplo kurulduğunu düşünen Tekiş,
vezir İbnü’l-Kassab’ın üzerine asker sevk etti. Halife’nin hedefi hilâfetin
dünyevî otoritesini yeniden tesis etmekti. Harezmşah Tekiş sâhip olduğu
ülkeleri halifenin ikramıyla değil kılıcının hakkıyla elde ettiğini
düşünüyordu. Tekiş, Selçuklu mirâsının tamâmına sâhip olarak halifeyi Selçuklu
döneminde olduğu gibi nazarî ve itibarî bir hâkim hâline getirmek istiyordu.

Harezmşah Tekiş’ten çok sert tepki gören
Halife Nâsır li-Dinillah klâsik politikasını uygulayarak Harezmşahların karşısına
bu defa Horasan ve Hindistan’ın kuzeyinde güçlü bir devlet kuran Gurluları
çıkardı. Tekiş’i Gur Sultanı Giyasüddin’e şikâyet eden halife, ondan hilâfetin
haklarını Harezmşah’a karşı korumasını istedi. Halifenin kendisine
teveccühünden memnun olan Giyasüddin, Harezmşah Tekiş’i halifeye karşı olan tutumu
değişmezse ülkelerini istilâ etmekle tehdit etti. Gur Sultanının tehdidi
üzerine Tekiş, Karahitay hanından yardım istemek mecbûriyetinde kaldı.
Harezmşahlara yardım etmek için Gur ülkesine giren Karahitay ordusu Gurlular
tarafından imha edildi. Karahitayların Gurlulara yenilmesiyle zor durumda kalan
Harezmşah Tekiş, Giyasüddin’den barış talebinde bulunmuşsa da Giyasüddin, Harezmşah’la
barışmanın onun halifeye itaat etmesiyle mümkün olacağını bildirdi. (s:
142-143)

Eserin ana bölümünde Celâleddin
Harezmşah’a yer veriliyor.  Son
sayfalarında Harezm Türkçesi ile yazılmış eserler hakkında bilgiler var. Bunlar
arasında Dîvânu Lugati’t-Türk’den sonra yazılmış ilk Türkçe Sözlük ve gramer
kitabı olan Mukaddinetü’l-Edeb dikkat
çekiyor. Diğer eserler de çok önemlidir: Kısasü’l-Enbiya
(Türk edebiyatının ilk peygamberler târihi), Kur’an-ı Kerîm Mealleri, Muhabbet-Nâme
ve diğerleri…

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: 

Alemdar
Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33
65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com 
 WEB:
www.bilgeoguz.com 

 

VEDÂ
HACCI

Hazret-i Peygamberin (s.a.v.) ümmetiyle en
büyük buluşması vefatından üç ay önce gerçekleşti. Müslümanlar Efendimizin son
çağrısına uyarak on binler hâlinde Mekke’de toplandılar ve onunla birlikte hac
yapma şerefine eriştiler. Daha o günlerde ‘Vedâ
Haccı
’ adı verilen bu büyük görüşmede Hz, Peygamber, atası Hz. İbrahim’in
(a.s.) mirası olarak yüzlerce yıldır bilinen, ancak zamanla içine şirk
unsurları karıştırılan bu ibâdetin İslâm’ın şartlarına uygun biçimde nasıl
yapılacağını bütün detaylarıyla gösterdi. O günlerde birçok defa ümmetine hitap
etti.

Günümüzde Vedâ Hutbesi adıyla bilinen bu
konuşmalarda, yıllardır tebliğ etmekte olduğu dinin temel unsurlarını müminlere
bir defa daha hatırlattı, son tavsiyelerini yaptı ve ashâbını birbirlerine
emânet etti.

Yaklaşık bir ay süren bu kutlu yolculuğun
bütün safhaları, başlangıcından bitişine kadar neredeyse her gününü titizlikle
kaydeden târih ve hadis âlimleri sâyesinde günümüze ulaşmıştır.

Hâlit
Özkan

bu bilgileri 13,5 X 21,5 santim ölçülerindeki 186 sayfalık eserinde okuyucuya
sunuyor.

Kitap, bağış karşılığında Türkiye Millî
Kültür Vakfı’ndan temin edilebilmektedir.

TÜRKİYE MİLLÎ KÜLTÜR
VAKFI:

Feshâne
Caddesi, Kızıldeğirmen Sokağı Nu: 1 Eyüpsultan 34030 İstanbul.

Telefon:
0.212-417 64 78 Belgegeçer: 0.212-417 61 85 e-posta:
bilgi@tmkv.org.tr //  www.tmkv.org.tr 

 

MAKEDONYA’DA
BATAN GÜNEŞ

 

Balkanlara yüzyıllarca önce gelip yerleşen Türklerin
ataları, ruhlarının derinliğinden gelen büyük bir aşkla, Murat Hüdâvendigâr’ı
da şehit vererek, Î’la-yı Kelimetullah için bu güzel toprakları vatan yapmıştı.
Selanik’i, Manastır’ı, Üsküp’ü, Kosova’yı Anadolu’nun Konya’sı, Erzurum’u,
Erzincan’ı, Sivas’ı gibi Türkleştirmişlerdi. Buraları Ötüken gibi Merv gibi
düşünüyorlardı. Tuna Nehri’ni Sakarya, Kızılırmak gibi biliyorlardı. Ohri
Gölü’nü, Issık Gölü gibi, Van Gölü gibi, Hotamış Gölü gibi seviyorlardı.
Nesilden nesile anlatıla anlatıla gelen atalarının hâtıraları, bu kadar yüzyıl
geçmesine rağmen kafalarında, ruhlarında sanki hâlâ tazeymiş gibi duruyordu.
Bektaşî erenlerinin, Sarı Saltuk Baba, Pîrî Baba gibi erenlerin menkıbeleri
hafızalarından silinmiyordu. Pelister Dağları, Babadağ onlarındı. Buralar Türk
yurdu idi. Burası Osmanlı Devleti idi. Onları Mohaç’a, Niğbolu Savaşı’na görevli
olarak götüren devlet gücü hâlâ arkalarındaymış gibiydi. Onlara ‘Evlâd-ı Fâtihan’ denmişti. ‘Oğuzbeyli Cemaati’ denmişti. Onlar hâlâ
yeni seferler için yeni görevler bekliyorlardı. Umutsuzca beklemeye devam
ediyorlar.

 

Mikdat Topçu’nun 13,5 X 20,5 santim ölçülerindeki 416 sayfalık
eseri Ekim 2020’de yayımlandı.

 

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3
Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77  e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com
//   www.bogaziciyayinlari.com.tr  

 

 

KISA
KISA… KISA KISA…

1-KEDİNİN AĞACI: Seyyidhan Kömürcü
/ Everest Yayınları. 

2-KARĞADAN BAŞKA
KUŞ TANIMAM:

Ayhan Sicimoğlu / Hürriyet Kitap.

3-AİLE GELENEĞİ: Ece Gamze Atıcı /
Doğan Kitap.

4-KUŞLAR KONMUŞ
KİTABIMA:
Nazmi
Ağıl / Koç Üniversitesi Yayınları, 

5-SIĞINMACI DEVRİMİ-SON GÖÇ DALGASI DÜNYAYI NASIL DEĞİŞTİRDİ? Narc Engelhardt – İlknur Aka / Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık. 

24 Kasım Öğretmenler Günü Münasebetiyle Öğretmenler Eşittir Geleceğimiz

0

Türkiye
Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk istiklâlini ve Türkiye cumhuriyetini, ilelebet
muhafaza ve müdafaa görevini
Türk Gençliğine, bu gençliğin
yetiştirilmesi görevini de “irfan ordusu” dediği ve “dünyanın en muhterem varlıkları”  kabul 
ettiği öğretmenlerimize teslim etmiştir. Onun için de, savaştan çıkmış,
yeniden yapılanma süreci ve
mali sıkıntı içinde olan ülkemizde
öğretmenin mali yönden kimseye muhtaç olmasını istememiş, bunun için de en yüksek düzeyde maaş alan memurlar arasında yer almasını
sağlamıştır. Öğretmenlik, dünyanın
gelişmiş bütün ülkelerinde en kariyerli mesleklerden biridir.

Öğretmen, sadece öğrenim hayatında ve yaşadığı sürede öğrendiklerini, öğrencilerine
aynen aktaran bir nakilci değildir. Öğretmen, ailelerin en kıymetli varlığı
olan çocuklarını sevgiyle kucaklayan, bilgiyle kuşatan, yeteneklerini
geliştiren ve hayata hazırlayan ulvi bir mesleğin sahibidir.  Öğretmen, 
bilgi, görgü, beceri
ve tecrübesini öğrencisiyle
paylaşır.  O, yirmi dört saatini öğrencisinin
gelişmesine ve başarısına adayan insandır. Çünkü okuttuğu, öğrettiği ve
eğittiği çocuğun, ülkenin
geleceğinin sahibi olacağını bilir. Öğretmen, 
bu görev sorumluluğu ve bilinci ile fedakârca çalışır. Kısacası öğretmen,
ülkenin geleceğinin manevi
mimarıdır.

Öğretmenin yaptığı çalışmalar, alt yapı yatırımları gibidir,
hemen sonuç vermez.  Ama yüzde yedi okuryazarı olan
Cumhuriyet Türkiyesi, büyük önder Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliğini
kabul ettiği 24 Kasım 1928 tarihinde başlatılan eğitim seferberliği ile bir yıl
sonra 1,5 milyon insanını okuryazar haline getirmiştir. Bütün
olumsuzluklara rağmen bugün
bir yerlere gelmişsek, ülkemiz
Balkanlar, Doğu Avrupa, Ortadoğu, Afrika, Kafkasya ve Ortaasya’daki dost ve
komşu ülkelerden daha ileri
durumdaysa, bunu Cumhuriyet eğitimine, Atatürk’e
ve Türk öğretmenine borçluyuz.

PISA Direktörü
Andreas Schleicher, Türkiyenin PISAdaki başarısını değerlendirirken, Öğretmenleriniz ne kadar iyiyse eğitim sisteminiz
de o kadar iyidir. Bunun için hükümet, öğretmenliği hem
finansal, hem entelektüel açıdan çekici
kılmalıdır diyor.
Geleceğin insan gücünün yetiştirilmesinde en önemli unsurlardan biri olan
öğretmenlerin üstün mesleki niteliklere ve
donanıma sahip olarak yetiştirilmesi, ülkemizin
bekası açısından son derecede hayati bir önem taşımaktadır. Bununla birlikte,
toplumda saygın bir yere sahip olabilmeleri için, öğretmenlerimizin mali statüleri yükseltilmeli, toplumsal itibarı arttırılmalıdır.

Türk milli
eğitiminin öğretmen yetiştirme konusunda oluşturduğu Öğretmen Okulları, Köy
Enstitüleri, Eğitim Enstitüleri ve Yüksek Öğretmen Okulları gibi özgün eğitim kurumları, çeşitli zamanlarda siyasi
sebeplerle kapatılmıştır. Bu okullardan yetişen başarılı ve idealist öğretmenler,
eğitim hayatımızda oldukça etkili hizmetler yapmışlardır.  Bugün
nitelikli ve donanımlı öğretmenler yetiştirmek istiyorsak, bu eğitim
kurumlarını çağın ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılarak, hayata geçirilmeleri
gerekir.

Şartları hızla değişen küreselleşen
bir dünyada yaşıyoruz. Bilgi ve Enformasyon toplumunu geride bırakan çağdaş dünya, robotların sanayide
insanların  yerini almaya başladığı,
yapay zekanın geliştirildiği, üç
boyutlu yazıcılarla üretimin
fabrikalardan evlere indirildiği, devasa miktardaki  bilgi yığınının veri analizleriyle ayıklanıp
kullanıldığı bir dönemi yaşıyor. İnsan ilişkilerinin ve iletişimin hızla
geliştiği, ihtiyaçların değiştiği ve çeşitlendiği,  bazı mesleklerin yerini yeni mesleklere
bıraktığı bu dönemde, öğretmen eğitimi daha büyük önem kazanmıştır. Öğretmenlerimizin,
dünyanın bu hızlı değişim ve dönüşümüne
ayak uydurabilmesi için, kendilerini çok iyi yetiştirmeleri gerekir. Ayrıca
Milli Eğitim Bakanlığının tüm
öğretmenlere öğrenci
merkezli eğitim, yapılandırmacı eğitim, eleştirel ve yaratıcı düşünme, araştırma teknikleri, çoklu zeka,
girişimcilik, proje hazırlama, sınıf yönetimi, zaman yönetimi, yeni öğretim
teknikleri, bilişim teknolojisinin etkin kullanımı, online eğitim, beden dili,
diksiyon, ergonami, gençlik psikolojisi ve sorunları gibi konularla ilgili hizmet içi eğitim
verilmelidir. Ayrıca devletin de öğretmenlerimizin alanlarındaki bilimsel
gelişmeleri ve yenilikleri izlemeleri için gerekli desteği vermesi ve imkânı
hazırlaması gerekir. Bu konuda üniversitelerle
işbirliği yapmaları sağlanmalıdır. Ayrıca mesleğinde başarılı olan öğretmenler,
mutlaka maddi ve manevi olarak ödüllendirilmelidir.  

 Bu duygu ve düşüncelerle tüm
çalışan ve emekli öğretmenlerimizin 24 Kasım Öğretmenler Gününü kutluyorum. Şehit ve
ebediyete göçmüş olan öğretmenlerimize
Allahtan rahmet diliyorum. Emekli öğretmenlerimize sağlıklı uzun ömürler, görevdeki öğretmenlerimize
de başarılı hizmet yılları diliyorum.