23.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 441

Affet Bizi İstanbul!

İstanbul;

    Asırlar
boyunca pek çok medeniyetlere ev sahipliği yapmış bir dünya incisi…

    Dünya
genelinde ülkemizin en çok bilinen, aranan, gezilen şehri, turizm sektörümüzün
her mevsimine hizmet eden eşsiz bir hazine…

   Üç yanı
denizlerle çevrili, şehrin o eşsiz görüntüsünü ikiye ayıran meşhur Boğaziçi’yle,
yedi tepeye yansıyan sihriyle nice şairlere, yazarlara ilham veren; filim
senaryolarına konu olan, âşıkların el ele, gönül gönüle gezdiği doğasıyla ünlü
güzel şehir…

  Sabahın
aydınlattığı yüzüne; Haliç’inden, Galata’sından, tarihe ışık tutan surlarıyla
çevrili her köşesinden mucizevi sırların fışkırdığı binlerce yıllık tarihe
tanıklık eden şehir…

  Her sokağı
adeta açık hava müzesi, asırlık çınarlarıyla doğaya damgasını vuran, her
canlının rahatça yaşadığı, yaşamın mucizevi yüzünü renklendiren doğa hazinesi…

  
Adalarından Modasına, Kadıköy’ünden Beşiktaş’ına,  Üsküdar’ından Ortaköy’üne, Kuzguncuğundan
İstinye’sine, Beykoz’undan Sarıyer’ine, onca kapısından şehrin her yanında iz
bırakan tarihin gerçek yüzü…

   Gökyüzüne kollarını açmış camileriyle ünlü,
günün beş vakti ezan seslerinin yankılandığı sokaklarında birbirlerine her daim
yardıma hazır sıcak, sımsıcak insanların yaşadığı aziz İstanbul…

  Eşsiz
manzarası 7 tepesiyle bakan İstanbul…

    Ama ne
yazık ki, yukarıda anlattıklarım bu dünya mirası güzel şehrin çok değil, bundan
50 yıl öncesinde kaldı!

  
İstanbul;

   Günümüzde 15 milyondan fazla nüfusuyla, yollarını
kaplayan milyonlarca araçla güne başlayan, her geçen gün trafik karmaşası biraz
daha katlanan; her Allah’ın günü pek çoğunda yaralı ama çoğunda da ölümlü onca
kazanın yaşandığı dev bir anakent…

   Sokaklarında milyonlarca işsizin kol gezdiği,
pek çok semtinde işçi pazarlarının oluştuğu; 
komşuluğun, arkadaşlığın, samimiyet gibi duyguların çoktan unutulduğu o
sıcacık insanların yok olup gittiği yalnızlığın cirit attığı dev bir şehir,

      Oturdukları evde komşusu kimdir tanımayan,
asansörde dahi birbirlerine selam vermeyen; yakın akrabaların dışında
insanların birbirleriyle görüşmediği,

      Metroda, otobüste, minibüste adeta
birbirlerini ezen, tıpkı vahşi batıda gibi hareket eden insanların yer aldığı
aziz İstanbul…

     Üç
bir yanı denizlerle çevrili ama denizin tadına varamayan insanlarla dopdolu,
gökyüzüne yansıyan gökdelenlerin ucubeliği ile o güzel yüzü yara, bere içinde
kalan İstanbul…

     Çocuk cıvıltılarını çoktan unutan
sokaklarında inşaat makinalarının, kamyonlarının hırladığı, sabahın erken
saatlerinde toz toprağa bulanan İstanbul…

     Çocuksu anılarımızı hatırlatan ada sahillerine
neredeyse vapur yanaşmayan, yosun kokulu denizleriyle ünlü sahillerinde ne
çakıl taşı, ne de martıları kalmayan,

    Uskumrunun, çirozun, Yorgo’nun ünlü balık
çorbasının, Kumkapılı Kör Agop’un meyhanesinin, 
Marmara’da bir zamanlar yaşayan onlarca balık türünün adının, tadının
bile unutulduğu,

    İstanbul beyefendisiyle, hanımefendisinin,
hele ki İstanbul lehçesinin gök kubbesinde bir hoş sada olarak kaldığı aziz
İstanbul…

    Ey
Güzel İstanbul;

    Biz
insanlar, ne yaptık sana böyle?

    Herkesin
elinde bir cep telefonu, bir bilgisayar; her birimiz yapay zekâdan
bahsediyoruz! Neden duygularımızın, zekâlarımızın yapaylaşmasından
bahsetmiyoruz?

    Senin gönlüne sapladığımız duygusu olmayan,
olamayan her yapay zekâ ürünü, seni biraz daha yok ediyor, seni yaşanacak yer
olmaktan uzaklaştırıyor!

    Burası
ölünecek yer bile değil artık…

    Affet bizi dünya mirasımız, biz senin hiçbir
güzelliğini ne yazık ki gelecek nesillere bırakamadık.

    Ama bu suç sadece bizde mi?

    Yıllar
boyunca seni yönetenlere ne demeli?

    Veee şimdilerde tüm dünyada olduğu gibi
ülkemizde de öldürücü bir salgın yaşanıyor.

    Adı, Covit-19

    Bu salgın
belli ki, seni de sarsıyor,

    Tıpkı
senin bağrında yaşayanları sarsıp, yok ettiği gibi…

    Artık
ne boğazın tadı kaldı, ne de 7 tepenin keyfi var!

    Umutlarımız,
anılarımıza saklandı ama her birinde yine senin imzan…

    Şimdilerde hasretiz senin o güzel çehrene,

    Ama inan ki, yakındır bu salgından
kurtuluşumuz.

    Ancak
senin çektiğin ıstıraplardan ne zaman kurtulacağın meçhul,

    Sana
bunca acıyı çektirdiğimiz için affet bizi dünya şehrimiz,

    Güzeller
güzeli İstanbul’umuz…

Kıbrıs Gazisi, Emekli Yarbay ve Yazar Atilla Çilingir ile Röportaj

  • Annenin Çocuk Sevgisinin Doğası Yahut Klonlama

    Dur dediler,
    durduk. Göçeroğlu Kenan Hoca durmayı
    düşüncede durulanmaya ve dura dura düşünmeye döndürmeyi önerince korona
    sürecinde fırsattan istifade Kızılderililer
    gibi atları durdurup çok gerilerde
    kalan ruhumuzun hızımıza yetişmesini
    bekledik. Hoca, Çin’deki ilk dalga
    ve eve tıkılma akabinde boşanmalar
    artınca “yeni tanışmışlardır” demişti; biz de varlık gayemizle darlık pâyemizi tanıştırabildik.

                ‘Bir bu alana girmediğin kalmıştı’ diyeceğiniz çok mevzunun
    düşününe girdik de Türkiye’nin hem hep
    dörtnala giden hem sürekli tersyüz
    edilen gündemine dair
    değişme/değişmeme durumlarını da analiz alışkanlığımızdan muayene sırası bulamıyorduk. Biz ki “Tarih, tarihçilere bırakılmayacak kadar önemli bir iştir” düsturunu
    kabulle fiilî hâli ilmî hâllenmeye
    mesnet olsun diye
    ilâna çıkanlardanız; sağlık
    sosyolojisine
    , sevgi psikolojisine
    girerken sınır tanımayan hekimlerden izin dilenecek değiliz.

                ‘Ya Allah, Bismillah’ ve açılış:

    Aslında
    çocuk bir uzantıdır, bir klon tomurcuğudur. Stepne bir kol ya da
    yedek bir böbrek gibi ekstra bir uzuv
    düşünün; 4/3’lük yıl boyunca büyüyen ve sonra ayrılıveren. Ayrılınca da insanî
    bir siluete bürünen. Ve sanki annenin
    başka bir bedende temessülü
    ; dişil bir reenkarnasyon, kişiye özel mesihî mucize..

                Empatik olarak “başka varlıkta ben ama başkası değil
    diyedir anne zihninde. Sayısı ve cinsiyeti ne kadar farklı olursa olsun ona
    göre her çocuk / çocuklar anne örnekleridir. Ona/onlara sevgi kendine sevgidir; yansımasına, uzantısına, klonlanmış kopyasına..

                Bir insanın başkalarına karşı kendini tercih etmeme ihtimali yüzde 1 civarındadır. Hadi sizin hatırınız için yüzde 2,5 olsun yani
    40’ta 1. Dolayısıyla böyle yetişiriz. Ki hangi meslekten olursanız olun sizin klonlanmış bir kopyanızı başkasına
    tercih etmeme şansınız yoktur.

                Ergenlikte balkon demirlerinden sarkarak eğlenirdim;
    annem gördüğünde içi titrerdi ve ancak bayılacak gibi olursa vazgeçerdim. Hâlbuki
    yılanın ağzından balığı alabilecek kadar cesurdu. Aramızdaki derin illiyet bağını o zaman fark ettim,
    şimdi de yorumluyorum.

                Dolayısıyla fizikî
    durumu edebî duyumsamaya
    çevirirken tercüme
    hataları
    yaparız. Ve hatta onun bize
    düşkünlüğüdür
    bizim onunla temel
    bağımız
    . “Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar” klişesindeki gerçek
    yalan
    gerisi’nin fizyonomisi
    olsa gerek..

                Binaenaleyh ev
    hanımının
    komşuların çocuklarına, eltinin
    akraba yavrucaklara, öğretmenin
    diğer öğrencilere ilgi-sevgi paylaşımı temel olarak sorunludur. İstisnalarsa her zaman vardır fakat kaide kılınamazlar.
    Bir annenin tekillik arz etmeyen, yalnızlıktan
    azâde
    duruşu kendi içinde kalabalık teşkil edeceğinden kendini yalnızca
    yavrularına vakfetmesini de kolaylaştırır.

                Bu genetik şifre
    içre Mecnun, Kerem, Ferhat gibileri Leylalar, Aslılar, Şirinler için hep bir
    şeyler yaparak kayda geçmişlerdir. Karşı
    tarafın edilgenliği
    belki de bu iç kabulden ötürü tartışma konusu
    edilmiyor. Hatta Mihriban’dan Mona Rosa’ya kadar en yürek titreten
    şiirleri de çiziktirenler ay ışığı ve
    mehtap dersinden
    bile çizik yiyorlar.

    Dahası
    sözlü-yazılı literatür erkekleri duygusuzluk, kadınları duygu yüklülükle
    tanımlamakta; romantizmi bile erillerin (Türkiye) giremediği bir kadınlar matinesine (Avrupa Birliği) çevrimi sürdürmektedir. Eşdeğer
    duygu dağıtımına istidâtlı, üstelik vahyî mesuliyete muhatap kılınan yarı
    guruba karşı bu geleneksel skor
    üstünlüğü
    de muhtemelen fıtrat kaynaklı.

    Son tahlilde sevginin
    ve aşkın yahut muhabbetin (hub, love,
    liebe,
    amour) anne & çocuk sevgisi sâbitliğinden çok yer çekimi, kütle çekimi
    misilli farklı cisimlerin (erkek & kadın) birbirini cezbetmesiyle ve
    başlarını belli bir yörüngede
    döndürmesiyle
    alâkalı olduğunu varsaymaktayız. Belki ebedî hayat da
    cennet & cehennem misâli dünyadaki
    geçiciliğimiz neyin yörüngesindeyse
    sonrasında onun izdüşümüyle sonsuza sema etmek olacak.

                Duranlara, durmayanlara..

Oğuz Boyları Aşiret, Oymak, Cemaatler (Şecere Kitabı)

0

Türk Tarih Kurumu’ndan Emekli
Arşiv Şefi Araştırmacı-Yazar İsmail
Uçakcı
, büyük bir cesaretle giriştiği alan araştırmasında topladığı
bilgileri, Çorum, Yozgat, Kırşehir, Kırıkkale, Çankırı Yöresinde OĞUZ BOYLARI /
Aşiret Oymak ve Cemaatler
adı ile 2013 kitaplaştırmıştı. Kitap, Ocak
2013’te Bilgeoğuz Yayınları arasında çıktı.

İsmail Uçakcı bu defa, 16 X 24
santim ölçülerinde, 592 sayfalık eserini genişleterek ve Adana, Adıyaman,
Aksaray, Ankara, Gaziantep, Hatay, İçel, Kahramanmaraş, Kayseri, Kilis, Konya,
Malatya, Nevşehir, Niğde, Osmaniye, Sivas, Tokat ve yöresini de dâhil ederek
sert kapaklı cilt içerisinde lüks Ivory kâğıda basılı 1440 sayfa hacimle kültür
hayatımıza kazandırdı. 

Türklerin en büyük boy
teşkilatına mensup olan Oğuzlar, 11. yüzyıldan itibaren ‘Türkmen’ olarak da anıldılar.

Türkmen’ kelimesinin ‘Müslüman
Türk
’ anlamına geldiği belirtilmektedir. Zaman içerisinde Oğuz boylarının
tamamı Müslüman olunca, ‘Oğuz’ ve ‘Türkmen’ isimleri bütünleşmiş ve aynı mâniayı
ifade eder duruma gelmiştir. ‘Türk
kelimesi ise, daha geniş bir kütlenin adıdır. Oğuzların-Türkmenlerin hepsi
Türk’tür. Fakat Türklerin hepsi Türkmen-Oğuz değildir. Buna rağmen aralarında
ayrılık yoktur. Türkiye’de, Azerbaycan’da, Türkmenistan’da, İran, Suriye ve
Irak’ta yaşayan Türkler Oğuz Boyu’ndandır.

Türk’ kelimesi; aynı kültür potasında yoğrulan ve kimyevî bir
karışım hâline gelip, kendisini oluşturan unsurlara dönüşü artık mümkün olmayan
bileşiğin adıdır. Aynı potada eriyen diğer Türkler; Kazaklar, Kırgızlar,
Özbekler, Tatarlar, ‘Karapapaklar
olarak da anılan Karakalpaklar, Terekemeler, Karakoyunlular, Akkoyunlular,
Karamanlılar, Safeviler, Şahsevenler, Hazarlar, Gagavuzlar, Karaimler,
Yörükler, Tahtacılar, Uygurlar, Çepniler, Çağataylar, Kaşkaylar, Kumuklar,
Kacarlar, Memlükler ve diğerleri… olmak üzere ifade edilir. ‘Türk’, eşi benzeri bulunmayan geniş bir
ailenin adıdır.

Biz Türkmen’iz onlar Azerî’, veya ‘Biz Özbek’iz onlar Kırgız’ ifadeleri, kızıl komünist Rusya
döneminde Türkleri bölmeye çalışan çarpık düşünceli sözde ilim adamlarının
safsatalarıdır. 

***

İsmail Uçakcı eserine ‘Türklerde Devlet ve Devlet Düzeni
hakkındaki bilgilerle başlıyor. Bu bölümdeki alt başlıklar: *Türklerde İnanç Yapısı, *Oğuzların ve Diğer Boylarının Türk-İslâm
Kültürüne Hizmetleri
, *Türk-İslâm
Kültürüne Büyük Katkılar Sağlayan Devlet ve Din Adamları
. (s: 15-24)

Yörenin Türk Tarihîndeki Yeri’ başlıklı bölümde; ‘Yörede Kurulmuş Devlet (Beylik) Eyalet,
Vilâyet ve Yörenin İskân Tarihî’
hakkında kısa bilgiler yer alıyor. (s: 27-58)
Oğuz Boyları ve Teşkilât Yapıları
başlıklı bölümde, ‘Dış Oğuzlar
olarak anılan ‘Saka İskitlerin MÖ yedinci
yüzyılda Karadeniz sahillerinde izler bıraktığı
’ bilgisi dikkat çekiyor.

Sonraki bölümde ‘Bozoklar, Oğuz Boyları’nın sağ kolunu
oluşturur
.’ Denildikten sonra, Oğuzları teşkil eden boyların ve aşiretlerin
isimleri ile bölgeleri ve özellikleri ile kurmuş oldukları vakıf ve zaviyeler,
cemaat liderleri, inşa ettikleri mimari eserler, kervansaraylar, hanlar, binalar
ve cemaat liderleri hakkında bilgiler var. 
(s: 63- 845)

847- 900. sayfalarda Oğuz-Türkmen
Aşiretleri ile 13. Yüzyıl ve Sonrası Göç Almış Yerleşim Yerleri anlatılıyor.

Türk, Kürt; Alevî, Sünni, Kürt Alevi’si,
Sünni Kürt konuları 923-950. sayfalardadır. Türkiye’yi uzun yıllar meşgul eden,
alçakça saldırılarda yüz binlerce insanımızı malından, canından eden Kürtler
hakkında çok önemli bilgiler var:

Kurtuk,
Kürtük, Kurdak, Kürd, Kardu gibi adlarla anıldığı ve Kürt adının MÖ 7. yüzyıl
Saka (İskit) lar döneminde yüksek karlı dağlada/yaylalarda yaşayan Oğuzlara
verilen isim olduğu belirtilir.

Kürt
adının tarihte Türkler tarafından kullanıldığına ve konargöçer Türkmen anlamına
geldiğine ilişkin kaynaklarda, fazlaca bilgi ve belge yer almaktadır.

Son
yüzyılımızda meydana çıkmış, konuştukları lehçe (ağız) ye göre Kurmançi, Zaza,
Baba Kürdî diye adlandırılmış Turanî soylu, ekseriyeti Oğuz Boylu bu Türkler
hakkında sun’i ırk, tarih, dil, coğrafya, kültür arayışına girmiş bazı siyasi tarihçiler
birden çok iddia ortaya atmışlar ve sun’i bir millet yaratma peşine
düşmüşlerdir.

İddialarında;
konuştukları lehçelere göre Kurmançi, Zaza, Baba Kürdî adı verilen bu ahaliyi
Kürt çatısı altında toplayarak aynı boydan oldukları tezini savunmuşlar ve
bunların Mezopotamya’nın eski sakinleri, Asurlu ve Med’lerin kalıntıları olabileceği
yönünde görüş aktarmışlardır. 9. yüzyıldan evvelki dönemlerde söz konusu antik
devletler ve Arap coğrafyasında kabile, yerleşim yeri, dağ, tepe, mevkii, diğer
bir anlatımla Kürt sözcüğü ve bu sözcüğü hatırlatacak hiçbir ibâre
bulunmamıştır.

622
yılında Oğuz Han’ın iyi dilek göstergesi olarak Hz. Peygambere gönderdiği
Kürtlerin İlbeyi Boğdüz (Büğdüz) adlı elçinin yirmi dört Oğuz boyundan birisi
olması, 657 yılında yazıldığı belirtilen Yenisey Anıtları arasında bulunan
Elegeş Bengü taşında Türk Boylarına hükümdarlık etmiş bir beyin boylarına hitabetini
konu eden yazıtın ‘Ben Kürt Hakanı Alp
Urungu
’ diye başlaması ve bu hitabe metninde geçen isim ve dilin Göktürkçe
olarak yazılmış olması, söz konusu yüzyıllarda Türk olmayan kimselerin beylik
makamına gelememiş olması, Kürtlerin Oğuz soylu olduğunun belgesi niteliğindedir.

Eski
Türk yurdu Orta Asya’da yer alan ve bu tarihî hitabede Kürtlerin Türk soylu ve
Ora Asya kökenli oldukları konusunu şüphesiz kılmaktadır.

Kürtler
ayrı bir millet olsaydı, eski Türk yurdu Orta Asya’da olmaz, böylesi tarihî bir
hitabede yer almaz, ayrı bir dilleri olur, kendi dilleri ile hitap eder ve Alp
Urungu yerine kendilerine özgü bir isim kullanırlardı.

Kürt
sözcüğü ‘Kürte Kar Obası, Kürdak’ (Kürt Bölgesi) gibi adlarla Altaylar,
Türkistan coğrafyası ile Macaristan yöresinde kullanılmakta, bu adı taşıyan
kabilelerin Türk olarak bilindikleri, Türkçe konuştukları tarih ve dil bilginleri
tarafından aktarılmaktadır.  Bir Oğuz
menkıbesinde ‘Onun ataları yazları Balkaş Gölü’nün kuzeyindeki Ortay ve Kürtağ
bölgesinde, kışları Karakurum yakınlarındaki Borsuğ’da otururlar’ denilmekte ve
Oğuz Han’ın yaylak olarak ‘Kürtağ’ bölgesini kullandığı bilgisi
aktarılmaktadır.

Kitab-ı
Dede Korkut Destanları’nda, Oğuzlarla aynı olduğu anlaşılan Kürtlerin, adını almış
kabile, yerleşim yeri, dağ, tepelerin 11. yüzyıldan, diğer bir anlatımla
Anadolu’nun fethinden itibaren Anadolu’da bulunduğu ve Oğuz soylu Türk sayıldıkları
bilinmektedir. Kürt adını almış bu insanların yoğun olarak yurt tuttuğu doğu ve
güneydoğu bölgesinde kurulmuş Çepni Boy mensuplarının kurduğu Saltuklu Devleti,
Döğer Boy mensuplarının kurduğu Artuklu Devleti, İnaloğulları, Yıva Boy
mensuplarının kurduğu Karakoyunlu Devleti, Bayındır (Akkoyunlu) Devleti,
Bayındır Boy mensuplarının kurduğu Safevi devletleri ve Bayat Boy mensuplanma
kurduğu Bayazitoğulları Beyliği buna örnek olarak verilebilir.

Kürt
adı almış aşiretlerin tarihîmiz ve günümüzde yoğun olarak yurt tuttuğu doğu ve
güneydoğu bölgesinde Çepni Boy mensuplarının kurduğu Saltuklu Devleti, Döğer
Boy mensuplarının kurduğu Artuklu Devleti, Yıva Boy mensuplarının kurduğu
Karakoyunlu Devleti, Bayındır Boy mensuplarının kurduğu Bayındır (Akkoyunlu)
Devleti, Bayındır Boy mensuplarının kurduğu Safevi Devleti, Bayat Boy
mensuplarının kurduğu Bayazitoğulları Devleti, Bayat Boy mensuplarının kurduğu
Dulkadirli Devleti, Yüreğir Boy mensuplarının kurduğ Ramazanoğulları Devleti
kuruluşu ve desteklenmesini bölge ahalisi, dolayı ile Kürt adı alarak kimliğini
kullanmış Oğuz Türklerinin yaptığı tarihî kaynaklardan anlaşılmaktadır.

15.
ve 16. yüzyılda İçel Livası Selende Nahiyesi ve Anamur nahiyesi idari sahasında
kalabalık bir halde oturan Oğuz Hanlı Aşireti üyelerinin kurduğu köyler
arasında Kürt adlı bir köyün bulunması,  tarihte
Doğu ve Güneydoğu Anadolu yöresinde Kürt adlı şehir nitelikli bir yerleşim yeri
görülmezken Anadolu Eyaleti (Kütahya yöresi) idari sahasında kurulmuş Kürt adlı
nahiye statülü şehrin bulunması buna başka bir örnek oluşturmaktadır.

Konular
arasında ayrıntılı verdiğimiz üzere tarihte Anadolu’da yurt tutmuş ‘Kürtler Kayı, Kürt Beğdilisi, Kürt Avşarı,
Kürt Döğer, Kürt Bayatı, Bayındır Kürdü
’ adlı aşiret ve yerleşim yerleri
1579 yılında kaleme alınmış ‘Şerefnâme
adlı Kürt Boylarını inceleyen eserde Kürtlerin, Oğuz Kağan ve Büyük Türk
camiasının bir parçası olduğu bilgileri ve Prof. Dr. De Grost’un bütün eserlere
kaynaklık eden Kürtler konusundaki ‘Die Hunnen’ adlı eserinde ‘İşte Oğuz Türkmen Ekradı (Türkmen Kürdü)
veya Oğuz Kürt Boyları
’ diyerek yer vermiş olması konuya başka birer örnek
oluşturmaktadır.

Yavuz
Sultan Selim döneminde Konya, Karaman, Ankara, Kayseri, Teke, Çankırı bölgelerinden
alman Milli (Milan), Bezeran, Karakeçili, Cibranlı, Hasenanlı, Şipkan, Hayderan
ve Celali aşiretleri, Viranşehir, Varto, Muş, Hınıs, Eleşkirt, Patnos, Ağrı,
Erciş, Van yörelerine yerleştirilmişler, bu aşiretler günümüzde kendisini Kürt
adıyla tanımlamakta ve Kürt Ağız (lehçelerini kullanmaktadırlar.

Ünlü
gezgin Evliya Çelebi ‘Seyahatnamesinde
Diyarbakır yöresini konu ederken bölgeden Kürdistan-ı Türkmenistan diye zikretmektedir,
Bu bilgi de Türk-Kürt ayniliği konusuna başka bir cepheden kaynak
oluşturmaktadır.

Anadolu’nun
doğu ve güney bölgelerinde yerleşmiş olan aşiretler geçen yüzyıllarda siyasi iradenin
ilgisizliği neticesinde dil yapılarını büyük ölçüde bozmuşlar, komşu ve
Hatti-Hititce, Urartuca, Ermenice, Arap, Fars, Keldani gibi antik dillerden
etkilenerek yüzyılımızda Kurmançi. Zaza, Baba Kürdî (Kürd Baba) gibi adlarla
anılan teşkilât ve dil yapılarını oluşturmuşlardır.

Yabancı
araştırmacılar tarafından 1860 yılında yapılan araştırmalarda Kürtçe olarak adandırılan
dilin 8.378 kelimeli bir sözlüğünü hazırlanmış ve sözlükte yer alan kelimelerin
aidiyetine (menşeine) göre tasnifi yapılmıştır.

3.080
kelimenin Türkçe, 2.230 kelimenin Farsça (bunun 1.200’ü Zend lehçesi 370’i
Pehlevî lehçesi, 2.000 kelime Arapça, 220 kelime Ermenice, 168 kelime
Keldanice, 60 kelime Çerkezce, 20 kelimenin Gürcüce olduğu ve 300 kelimenin ise
menşeinin bilinmediği konusu belirtilmiştir.

…………..

Suni
bir dil oluşturma çabalarına devleti idâre edenler de dolaylı ya da doğrudan
destek olmuş TRT. TV ve Radyoları tarafından yapılan yayınlarla Kurmançi,
Zazaca ve Baba Kürdî adı verilen ağızların Kürtçenin birer lehçesi olduğu
yönünde yayınlar yapılmış ve böylelikle ortaya sun’i bir dil oluşturma çabasına
girişilmiştir.

Birbirinden
çok farklı olan bu lehçe veya ağızları konuşan ahâlinin, bir biri ile hiç
anlaşamadığı halk günlüğünden ve yapılan yayınlardan anlaşılmaktadır.

Yörede kurulmuş karye (köy),
mezra, yaylak ve kışlakları gösteren çizelgeler 1111-1200. sayfalarda; mukaddes
kabul edilen yerler / aşiret / cemaat liderleri ile vakıf ve zâviyeleri
hakkında bilgiler ise 1203-1253. sayfalarda yer alıyor.

1257-1288.
sayfalarda 32 adet harita bulunuyor. Kitabın her sayfasında, ele alınan konu
ile alâkalı siyah-beyaz fotoğraflar var.              

Eserin müellifi İsmail Uçakcı’nın
yerli ve yabancı 215 kaynaktan faydalanmak suretiyle kılı kırk yararak
hazırladığı eserde 11.534 adet dipnotu bulunuyor. (s: 1289-1295) Bu türdeki
eserlerin vazgeçilmezi olarak kabul edilen ‘Dizin’ bölümü, 1297-1440.
sayfalardadır. Okuyucu bu sayfalardan faydalanarak istediği bilgiye kolayca
ulaşabiliyor.

Eser, profesyonel
araştırmacılara, başka bir kaynağa ihtiyaç hissettirmeyecek kadar kapsamlı bir
bilgi hazinesi olduğu gibi, Türk târihini bilmek, öğrenmek isteyenlerin de
ihtiyacını karşılayacak özelliklere sâhiptir.

***

Arka kapakta, kitap hakkında özetle
şu bilgiler bulunmaktadır:

Kendisini
Yörük, Türkmen, Çıtak, Arap, Gürcü, Çerkez, Muhacir, Alevî, Sünnî, Zaza,
Kurmançi, Kürt Alevîsi, Sünnî Kürt adıyla adlandıran Oğuz Aşiretleri ile Anadolu’nun
eski sâkinleri Ermeni, Rum, Süryani, Nasturi, Keldani, Laz gurupları üzerinde
durulmuş, Yezidi inanç gurubu ile Nusayriler konu edilmiştir.

Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir, yazan
yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır
.’
Eserde Anadolu’da yurt tutmuş binlerce aşiret, oymak, cemaat, taife ve bunların
yurt tuttuğu binlerce şehir, kasaba, karye, kışlak ile tarihte tasarruf ettikleri
vakıf, zaviye, haydarîhâne, kalenderhâne, dergâh, ocak ve tekkeler hakkında
bilgi verilmiştir.

Bu haliyle eser; müellifine ‘Doçent’ unvanı verilmesini sağlayacak başarılı
bir ‘tez’ olma hüviyetine
sâhiptir.  Böyle bir eseri, kültür
hayatımıza kazandırdıkları için müellifi İsmail Uçakcı ve Bilgeoğuz Yayınları sâhibi
Oğuzhan Cengiz, gönül dolusu teşekkürleri, tebrikleri hak ediyor.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:                                                                                                                                                          
Alemdar
Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33
65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com 
 WEB:
www.bilgeoguz.com 

 

İSMAİL UÇAKCI

1959 yılında Çorum’un
Sungurlu ilçesine bağlı Sarıkaya köyünde doğdu. İlkokulu köyünde orta ve liseyi
Ankara’da, yüksek öğrenimini Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi
Halkla İlişkiler Ön Lisans Programında tamamladı. 1984 yılında başladığı
memuriyet yıllarında Başbakanlık bağlı kuruluşu olan Türk Tarih Kurumu’nda
Arşiv Şefi olarak görev yaptı. Görev yıllarında bu kurumun kaynak
koleksiyonunu taradı ve zengin bir bilgi bankası oluşturdu.

Bazı sivil toplum
kuruluşunda görev yapan yazar, Türk Kültür Sanat Sendikası kurucular kurulu
arasında yer alarak Genel Sekreterliği, Ankara Çorumlu Demekler Platformu
Başkanlar Kurulu Başkanlığı, Ankara Çorumlu Dernekler Federasyonu Genel
Başkan Yardımcılığı, kısa adı BAŞKON olan Başkent Ankara ve Anadolu Konfederasyonu
Yüksek İstişare Kurulu Üyeliği, Ankara Meclisi Sivil Toplum Kumluşu Tarih ve
Anadolu Kültürünü Araştırma Kumlu Başkanlığı, Türk Dünyası Yörük Türkmen
Birliği Ak Saçlılar Kurulu Üyeliği, Başkent Çommlular Birliği Başkan
Yardımcılığı, kısa adı TÜRKAV olan Kamu Çalışanları Kalkınma ve Dayanışma
Vakfı Yönetim Kumlu Üyeliği, Sungurlu Oğuz Kültürünü Kalkındırma Derneği
Denetleme Kurulu Başkanlığı ve Sungurlu Sarıkaya Köyü Yardımlaşma Derneği
Başkanlığı görevlerinde bulundu.

Unutulmak, yok olmak üzere
olan Türk kültür unsurlarına ilişkin onlarca çalışma yaptı. Bu çalışmalarını
başta kitapları olmak üzere değişik dergilerde makale, gazetelerde yazı
dizileri, televizyon programları, sempozyum bildirileri, konferans
konularıyla bilim camiası ve Türk Milleti’nin hizmetine sundu.

Geliştirip düzenleyerek
yayın hayatına tekrar geçirdiği bu eseriyle Anadolu’da uzantıları bulunan
Kazak, Kırgız, Kıpçak, Özbek, Uygur boyları ve bunlara bağlı Lezgi, Alaş,
Ahbaza, Terekeme, Misket, Çiğil, Karaçay, Dağılan, Noğay, Malkar, Kabardey
gibi adlarla anılan oymakları konu etti. Kendisini Yörük, Türkmen, Çıtak,
Manav, Arap, Gürcü, Çerkez, Muhacir, Alevî, Sünnî, Zaza, Kurmançi, Kürt
Alevî’si, Sünnî Kürt adıyla adlandıran oymaklar üzerine durdu ve bu
oymakların târihçeleri ile günümüzde hangi köylerde, hangi isimlerle
yaşadıkları bilgisini aktardı.

Bunların yanı sıra
Anadolu’da yurt tutmuş binlerce aşiret, oymak, cemaat, tâife ile bunların
yurt tuttuğu şehir, kasaba, karye, kışlak hakkında bilgi verdi. Böylelikle bu
eserini 2525 Sayılı Soyadı Kanunu’ndan evvelki sülâle, köy ve şehir adını
bilen her yöre insanının aile şeceresine ulaşacağı duruma getirdi.

Evli, Musa ve Hakan adında
iki erkek çocuk babası; Buğrahan, Fendiye, Zeynep, Şevli Pırıl adında dört torun
dedesi olan İsmail Uçakcı hâlen Ankara’nın Elmadağ ilçesinde yaşamakta ve
araştırmalarına devam etmektedir.

Yayınlanmış eserleri:  1- Orta
Anadolu Halk Kültürü. 2- Orta Anadolu Halk Kültüründe Deyimler ve Hikâyeleri.
3- Tarihî, Kültürü ve İnançlarıyla Sungurlu
. 4- Kara Hisar-ı Demürlü Yöresinde Oğuz
Boyları.

Kur’an Bahçesi

0

Her âyet, mânevî bir mücevher kutusu. Bu durumda her sûre
mânevî bir mücevher sandığı. Tüm Kur’an ise, tabii ki mücevherlerle dolu
sandıklar hazinesi.

     Evet, Kur’an bir
çiçekistan / bir çiçek diyarı. Her sûre, o bahçenin kısımları, her âyet ise bu
kısımların bölümleri.

     Kur’an denen manevî
bahçeden etrafa rayihalar, hoş mânâ kokuları saçılır. O bahçeye giren bir daha
çıkmak istemez.

     Hakikat ve
gerçeklerden mânen mest olur, kendinden geçer. Yükseklere, İlahî huzura doğru kanat
açar. Yükseldikçe yükselir.

     Kur’an âyet ve
cümlelerinin derinliklerine inmek, onun mânâ enginliklerinde dolaşmak; Kur’an
fezasında tayeran etmek / uçmak demektir.

     Merak ilmin
hocası. Öyleyse en çok Kur’an’ı merak etmeli, onu bilmeli, onu tanımalı ve onu
sevmeli. Onda yok olmalı. O’nun mânevî huzuruna çıkmalı, mânevî havasını
teneffüs etmeli / içine çekmeli. Doyumsuz hazzına ermeli.

     Kur’an’a ehl-i
tahkik / tahkik ehli, araştırıcı olarak girmeli. Kulağımızı ve gözümüzü dört
açmalıyız. Çünkü âyetlerin mânâları; nazara çarpan, kulakda yankılanan, insanı
aydınlatan; ilk bilgi, huzme ve şualardan ibaret değil.

     Zira bir âyeti
anladığımızı sanırken karşımıza, kendilerinin de anlaşılmaları gerektiğini ima
eden, daha birçok meçhul tarafları çıkıverir.

     Âdeta, beni de
anla, benim de farkıma var diyerek, dört bir yandan dikkatimizi çekmeye
çalışırlar. 

     Suyu çekilen kuyu
misali, başka mânâ ve anlamlar dibinden kaynadıkça kaynar, coştukça coşar.
Bizleri ilmin serinliği ve mânâ gölgelerinde misafir ederek; dur bakalım bizde
daha neler neler var derler.

     Evet, her âyet bir
mânâ hazinesi. Her sûre ise âyetlerden oluştuğuna göre, demek ki, Kur’an
hazineler hazinesi be dostlar!

     Hakikaten her
sûre; âyet hazînelerinden oluşan muazzam / çok büyük bir hazîne. Daha doğrusu
hazineler hazinesi.

     Böyle olmasa,
Kur’an mânâlarını yazmak için; denizler ve okyanuslar dolusu mürekkebe, ağaçlar
sayısınca kaleme ihtiyaç duyulur mu?

     Kaldı ki, mânâları
yazmak için mürekkeb biter, kalem kurur, yine de Kur’an’ın / Allah’ın kelâmının
mânâları bitmez. İnsan olan insana: “Hel min mezîd?” / “Daha yok mu?” dedirtir.

     Okuyalım. Hep
okuyalım ve anlamaya çalışalım derken, anlamadıklarımızı boşuna okumuşuz diye,
sakın ola ki, pişmanlık belirtileri göstermeyelim. Çünkü anlamasak da
lâtifelerimiz / çok ince, hassas ve kalbe bağlı duygularımız istifade eder.

     Nasıl ki, kitabı
anlamak için yazarı, yaratılmışı anlamak için Yaratanı tanımak gerekiyorsa,
Kur’an’ı lâyıkıyla anlamak için de, her şeyden önce, Kur’an’ı vahyedici olan
Allahı tanımak, bilmek; onu her şeyden çok sevmek icab eder.

    Çünkü gönderdiği
Kur’an; insandaki bütün duyulara seslenir. Hemen hepsini tatmin ve ikna eder,
rahatlatır. Aradıkları cevabı verir.

    Çünkü bilelim ki,
istikbal ve gelecekte hüküm sürecek ve her kıt’ada mutlak hakim olacak; yalnız
İslâmiyet hakikati ve gerçeğidir.

    Öyleyse, geliniz,
ona tarziye verelim. /

    Pişmanlık
duyduğumuzu anlatarak özür dileyelim.

    O’nu kendimizden
râzı edelim.

    El birliğiyle
sadakat elimizi uzatalım /

    O’na kalben
bağlılığımızı, samimî dostluğumuzu sunalım.

    İçten
vefakârlığımızı / ahdimize sâdık kaldığımızı gösterelim.

    Onun hablü’l-metînine
/ sağlam ipine, sımsıkı sarılalım be dostlar!

Devletin Açıklamalarına Güvenmiyoruz

Salgının
başlangıcında en güven duyulan bakan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca idi.
Fakat süreç ilerledikçe Sağlık Bakanının salgın ile verdiği istatistiki
bilgilerin hayatın içindeki gerçeklikle bağdaşmadığı fark edildi.

Türk Tabipleri
Birliği
resmî açıklamaların doğru olmadığını anlatmaya çalıştıkça “hain”
suçlamalarına muhatap oluyordu. TTB gerçek rakamların resmi açıklananın
10 katı kadar olduğunu söylüyordu, haklı çıktı.

Üstüne İstanbul
Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul’daki bulaşıcı
hastalıklardan ölüm sayılarını
açıklaması artık mızrağın çuvala sığamaz
olduğunu gösterdi.

Sağlık Bakanlığı
gizlediği “vaka sayısını” açıklamak zorunda kaldı.
Açıklanan “hasta
sayısına” göre salgında Avrupa’da “en başarılı ülke” olarak gözüken
Türkiye’nin “vaka sayısı” itibariyle “Avrupa’nın en kötüsü” olduğu açığa
çıktı.

Başta Almanya
olmak üzere, AB ülkelerinin Türkiye ve Türk vatandaşlarına uyguladığı
kısıtlamalarda haksız olmadığı anlaşıldı.

Zaten hepimizin
çevresinde artan vaka, hasta ve ölüm sayıları durumun vahametini gösteriyordu. Virüse
yakalanan veya ölen dostlarla ilgili haberler yüzünden Facebook’u açmaya korkar
hale geldik. Herkeste “çember daraldı” kanaati oluştu.  Bu ortamda “hasta sayısı” olarak verilen
rakamların hiçbir inandırıcılığı kalmamıştı.

Sağlık Bakanı günlük 2-3 bin
kişi mertebesinde olan hasta sayısı yerine 30 bin’e yakın vaka sayılarını
bildirince, kendisine en çok inananların gözünde bile, güven kaybına
uğradı.

Şimdi günlük 30
bin civarındaki vaka sayısına ve resmi ölüm sayılarına da güvenilmiyor.

Çünkü İstanbul
Mezarlıklar Müdürlüğü
de günlük açıklama yapmaya başladı. Buna göre sadece
İstanbul’da “salgın hastalıktan” ölenlerin sayısı Bakanlığın Türkiye’de
covid-19’dan ölenlerin verdiği sayı kadar.

Bir de daha önce
gerçeği gizlediği tecrübe edilmiş bir Bakanın verdiği rakama kim inanır?

Bu inandırıcılık
kaybı sadece bakanın şahsi itibarı yönünden sakıncalı olsa önemli
saymayabilirdik. Ama idareye olan güven kaybı salgınla mücadeleye de
ciddi zarar verdi.

Çünkü hepimiz
biliriz ki, yanlış verilerle doğru tedbir kararları alınamaz.

******************************

Reform Yapılacağına
da İnandıramıyorlar

On gün önce
yazdığım köşe yazısında HUKUK REFORMU YA-PA-MAZ-LAR başlığını kullanmıştım.
Benim bu güvensizliğimin halkımızın çoğunluğunda da mevcut olduğu anlaşıldı.

Sadece halkımızda
mı var bu güvensizlik?

Ak Parti
kurucularından, eski Adalet Bakanı ve TBMM Başkanı olan Cemil Çiçek bile
aynı kanaati paylaştı:
“Bize
topyekûn bir tevbe-i nasûh lazım. Reform kelimesi çok aşındı, kimse bir şey
beklemesin.”

“Reform”
kelimesini aşındıran kim? Elbette AKP hükümetleri. Olağan yasal düzenlemelerin
çoğunu “reform” diye ambalajlayıp sundular. Hatta birbirine zıt düzenlemeleri
yaparken her ikisine de “reform” demekten çekinmediler.

Bazı “reform
paketlerinin de içi boş çıktı. En son 30 Mayıs 2019’da Saray’da yapılan
tantanalı toplantıda Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı “Yargı Reform
Stratejisi”
ni açıkladılar. Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin
Feyzioğlu’nun da Saray’a koşup, coşkuyla desteklediği bu reformdan ne çıktı?

Birkaç rutin yasal
düzenleme yaptılar. AKP’nin Barolarda etkinliğini artırmak için istediği “çoklu
baro”
yasasını çıkardılar. Bugün şikayetçi olduğumuz temel sorunlarda
bir değişim olmadı.

Yönetimin yargı
üzerindeki müdahalesi
azalmadı, arttı. Sulh Ceza Hakimlikleri, tabii hâkim
ilkesine aykırılıklar
gibi sorunlar devam ediyor.

Anayasa Mahkemesi
kararını uygulamayan
, siyasi davalarda “yürütme ile uyumlu kararlar veren”
hakimler
ödüllendiriliyor.

Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi
(AİHM) Türkiye’de siyasetin yargıya baskı yaptığını
belirten kararlar” veriyor.

Ama yeniden
Avrupa’ya yüzümüzü dönmek ihtiyacı duymaktalar. Çünkü Avrupa’nın parasını
Türkiye’ye çekmek için
bu şart.

İbrahim Kalın’ın ifadesiyle “Demokratik hak ve özgürlük standartlarını
yükseltecek bir şekilde
yeni bir hamle” yapmanın “ekonomiye, siyasete, topluma, dış politikaya birçok
olumlu etkisi olacağını” biliyorlar.

Ama yapamıyorlar, ya-pa-maz-lar.

Çünkü “Başkan Erdoğan” elde ettiği gücü
paylaşmak istemez.
Kuvvetler ayrılığı ilkesini uygulayarak gücünü Kurumlar
ile paylaşmayı kabul edemez. Kuralların işlemesini, hukukun üstünlüğünü
ve kanunlar önünde herkesle eşit olmayı içine sindiremez.

Bunları yapabilecek olsaydı, Türkiye’nin elde
kalan bütün kıymetli varlıklarını bir araya toplayan Varlık Fonu’nun
başkanlığına
kendini atamazdı.

Varlık Fonu içindeki şirketlerin satımı dahil
her türlü işlemini “ticari sır kapsamına” almazdı. Bu işlemleri Meclis denetimi,
Sayıştay Denetimi ve Yargı Denetimi dışına çıkarmazdı.

Bütün bunlar
olduğu için halkımızı “hukuk ve ekonomi reformu” yapacaklarına
inandıramıyorlar.

******************************

Sözde Bağımsız Kurumlar
da Güven Vermiyor

TÜİK’in verdiği
enflasyon ve işsizlik rakamlarına inanan var mı? Fiyatların patladığı dönemde
enflasyonu düşük gösteren, işyerlerinin kapandığı salgın döneminde bile
işsizliğin azaldığını gösteren TÜİK’in verileri inandırıcı bulunmuyor.

Yüksek Seçim
Kurulu
’nun son İstanbul seçimlerindeki AKP’nin, “bir şey olmadıysa bile
muhakkak bir şeyler olmuştur” tezine dayalı, itirazlarını haklı bulup “seçimin tekrarı”
kararı vermesi bile tek başına güven duymamamız için yeterli.

Anadolu Ajansı (AA) seçimlerde
yaptığı manipülasyonlar, trafoya kaçan kediler, sayım sonuçlarını tamamen AKP
görevlilerinden aldığı verilere göre açıklaması ile zaten en güvenilmezler
arasında yerini aldı.

Bu kurumların
evrensel normlardaki kurallara uygun davranacaklarına inanamıyoruz.
Çünkü biliyoruz
ki siyasi iradenin kurumlar üzerindeki baskısı devam edecek.

T.C. Merkez
Bankası,
özellikle Damat Berat Albayrak’ın Bakanlığı döneminde, yukarıdan aldığı
talimata göre hareket eden, kararları öngörülemez bir kurum oldu.
Bunun da ceremesini çok pahalı ödedik.

Diğer bakanlıklar
ve kurumların güvenilirliği verdiğimiz örneklerden iyi değil.

Fakat en kötüsü yargıya
olan güvenin
Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesine gerilemiş olmasıdır.
Vatandaşlarımız, özellikle siyasi davalarda, hak ve hukuk yerine, siyasi
gücün talebine göre
karar verildiği kanaatindedir.

Adalet reformu ihtiyacının temel
sebebi yargıya olan bu güven aşınmasıdır.

Adil bir yargı
sistemi
getirilebilir mi? Yürütme yargı üzerindeki etkinliğini azaltabilir mi?
Buna da inanamıyoruz.

Bütün bunların bir
sebebi var. Bunu herkes biliyor ama söyleyemiyor.

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Güçlü Parlamenterler İster

0

Bugün
muhalefetin hep bir ağızdan seslendirdiği ve geçtiğimiz günlerde vefat eden
Burhan Kuzu’nun ısrarla “Öyle bir sistem yok!” diye ayak dirediği
“Güçlendirilmiş” Parlamenter Sistem’in anayasa hukukundaki “Rasyonelleştirilmiş
Parlamenter Sistem” ifadesinin galatı olduğuna daha önceki yazılarımızda değinmiştik.
Yine Rasyonelleştirilmiş Parlamenter Sistemin ne gibi yenilikler getirdiğini de
o yazılarda ifade etmiştik. (1) Yine yazılarımızı takip edenler bizim
güçlendirilmiş parlamenter sistemden değil “zayıflatılmış” (1) başkanlık
sisteminden yana olduğumuzu ve buradaki “zayıflatılmış” vurgumuzun başkanlık
sisteminin kendisini değil ama bizim Türk tipi Cumhurbaşkanlığı Sistemini kast
ettiğini bilirler.

 

            İster güçlendirilmiş parlamenter
sistemden isterse “zayıflatılmış” başkanlık sisteminden yana olalım devlet
yönetiminde bir mekanizma kurabilme, demokrasiyi tam anlamıyla ikame etme ve
kuvvetler ayrılığı ilkesini layıkıyla uygulayabilmemizin yolu ancak ve ancak
Mecliste güçlü ve nitelikli parlamenterler yani milletvekilleri
bulundurmamızdan geçiyor.

 

            Güçlü milletvekilinden kastımız
arkasında seçmen desteği olan, kendi seçim bölgesinde seçmende veya en azından
kendi parti tabanında karşılığı bulunan vekili kast ediyoruz. Nitelikli
milletvekili derken de en azından kendi seçim bölgesinin sorunlarını Meclis’e
taşıyabilecek, kendi seçim bölgesiyle iktidar arasında hiç olmazsa köprü
vazifesi görebilecek milletvekilini anlıyoruz.

 

Peki bir milletvekilini nasıl güçlü ve nitelikli
hale getirebiliriz?

 

            Meclis’te güçlü ve nitelikli
milletvekillerinin yer alabilmeleri için öncelikle seçim sisteminin
değiştirilmesi gerekmektedir. Seçim barajını ortadan kaldırıp, “dar bölge” veya
“daraltılmış bölge” sistemlerinden birine geçilerek Meclis’te güçlü
milletvekillerinin varlığını sağlayabiliriz.

 

            Dar bölge sistemi, ülkenin
milletvekili sayısınca seçim bölgesine ayrılarak o seçim bölgesinde en çok oyu
alan adayın milletvekili seçildiği sistemdir. Türkiye’de 600 vekil bulunduğu
için ülke 600 seçim bölgesine ayrılır ve her bölgede en çok oyu alan aday
Meclis’e giderse bu aday arkasında hem bir seçmen desteği hem de seçmen
sorumluluğu olacağı için kendi seçim bölgesinin sorunlarıyla daha yakından
ilgilenmek mecburiyetinde olacaktır. Yine dar bölge sisteminde adayın kişisel
özellikleri de önem kazanacağı için o seçim bölgesinde seçmen de veya en
azından kendi parti tabanında karşılığı olan isimlerin aday gösterilmesi
sonucunu doğuracaktır. Bunun için de siyasi partiler ön seçim yaparak en
kuvvetli adayın kim olduğunu belirleme mecburiyeti hissedeceklerdir.

 

            Daraltılmış bölge seçim sistemi
ülkenin 50-60-100 gibi belirli sayıda seçim bölgesine ayrıldığı ve her seçim
bölgesinin eşit sayıda vekil çıkardığı sistemdir. Buna göre Türkiye’de 600
vekil olduğu için Türkiye örneğin 100 seçim bölgesine ayrılırsa her bölgenin 6
vekili, 60 seçim bölgesine ayrılırsa her bölgenin 10 vekili olacaktır. Buna
göre ülke 100 bölgeye ayrıldığında oylar yine partiye değil adayın bizzat
kendisine verilecek ve bir seçim bölgesinde en fazla oy alan 6 aday Meclis’e
gidecektir. Daraltılmış bölge seçim sistemi, faydaları yönünden dar bölge seçim
sistemiyle benzer özellikler göstermektedir.

Mevcut sistemde, partilerin milletvekili
adayları ve adayların sıralaması doğrudan doğruya parti genel merkezleri
tarafından belirlenmektedir. Adayların belirlenmesi esnasında hiçbir siyasi
parti (zaman zaman küçük istisnalar bulunmakla beraber) ne seçmene ne de kendi
siyasi tabanına kimi milletvekili adayı olarak görmek isteyip istemediklerini
sormaz. Bu nedenle seçmen-siyasetçi, parti tabanı-parti yönetimi arasında daima
bir kopukluk vardır.

 

            İşte dar bölge veya daraltılmış
bölge sistemlerine geçildiği zaman siyasi partilerde tabanın eğilimi dikkate
alınmak zorunda kalınacak ve tabanda karşılığı olan isimlerin aday olmalarının
yolu açılacaktır. Bu sistem siyasi partilerdeki genel merkez vesayetini de
ortadan kaldıracaktır.

 

            Peki durum böyleyken mevcut siyasi
parti genel başkanları ve genel merkez yönetimleri dar bölge veya daraltılmış
bölge seçim sistemine geçmeyi arzu ederler mi?

 

            Benim tanıdığım, bildiğim mevcut
hiçbir siyasi parti genel başkanı kendi uhdesindeki aday belirleme imkân ve
kuvvetinden vazgeçip bu imkân ve kuvveti parti tabanına hediye etmez!
Dolayısıyla da mevcut halde “Güçlendirilmiş” Parlamenter Sistem söylemleri
sadece söylem olarak kalmaya devam eder. Siyasi parti yönetimleri kendi
tabanlarıyla güç paylaşımını kabul etmedikten sonra Türkiye’ye gerçek anlamda
demokrasi de gelmez, adını ister Rasyonelleştirilmiş deyin ister Güçlendirilmiş
deyin Parlamenter Sistem de gelmez.

 

            Umarım beni yanıltan bir siyasi parti
genel başkanı çıkar ortaya.

Afetlerde Doğru Davranış Şekilleri

2020 yılının ilk 11 ayı, ülkemizde afetler açısından oldukça
can yakıcı bir süreç olarak hafızalarımızda kaldı. Yaşanılan depremler, seller,
orman yangınları, düşen çığlar, bulaşıcı salgın (Covid 19 pandemisi) hastalıklar,
tsunami, pistten çıkan uçak, patlayan havai fişek fabrikası derken, ilk 11 ayda
13.373’ü COVID 19 pandemisinden olmak üzere toplam 13.562 kişi hayatını
kaybetti.  Bulunduğu coğrafya yüzünden
doğal afet yaşama olasılığı yüksek olan ülkemizde, 1980’lerin ikinci yarısından
sonra yaşanılan hızlı ve çarpık kentleşme süreci maalesef hiçbir afet tehlikesi
dikkate alınmadan geçirilmiş bir süreçtir. Günümüzde yaşanılan birçok doğal
olayda bu yanlış yönetilen sürecin sonuçları ile karşılaşmaktayız. Bu süreçte yapılan
yanlışlıkların ortadan kaldırılma ihtimalinin yakın zaman içerisinde mümkün
olmadığını düşündüğümüzde, olası bir afette hayatta kalma şansımızı arttıracak
tek şeyin, yaşanılan olay sırasında doğru davranışı sergilememiz olduğu
görülmektedir. 

 

Ülkemizde en sık karşılaşılan doğal afet türü sel ve su
baskınlarıdır.  Son olarak 23 Ağustos
2020 tarihinde Giresun’da yaşanılan sel felaketinde 11 vatandaşımız hayatını
kaybetmiştir. Sellerin temel sebebi sürekli ve kuvvetli yağışlardır. Özelikle
dere yataklarına yapılan yapılar her kuvvetli yağış sonrasında sel tehlikesi
ile karşı karşıyadır.  Ayak bileklerimize
kadar gelen sel suyu bir insanın dengesini bozup düşürebilecek ve sonrasında da
sürükleyebilecek bir güce sahiptir. Eğer su seviyesi dizlerimize kadar ulaşıyor
ise, bu durumda araçlar sel sularına kapılıp sürüklenmeye başlayacaktır.
Kuvvetli yağışlar sonrasında sel tehlikesinden korunmak için sel bölgesinden
ayrılıp, yüksek yerlere gitmek en doğru davranış olacaktır. Elektrik direkleri
veya elektrikli eşyalar tehlike yaratacağı için elektrik şalterlerini kapatmak
ve elektrik direklerinden uzaklaşmak gerekmektedir.  Sele araç içinde yakalanırsak, en yakın su
kaplı olmayan yollara ulaşmaya çalışmak en doğru davranış olacaktır. Sel
sularının içinde araç kullanmak tehlikeyi arttıracaktır. Özellikle debisi
yüksek sel sularının neler taşıdığını görmediğimiz için, sel sularının içine
girilmemesi doğru bir hareket tarzı olacaktır. Sel sonrasında özellikle içme
sularının kirlenme olasılığına karşın, bulaşıcı hastalıklar için önlem amacı
ile ilk günler şebeke sularının tüketilmemesi yerinde olacaktır.

 

Ülkemizde özellikle Karadeniz Bölgesinin yüksek kesimleri
ile Doğu Anadolu’da sık karşılaşılan bir doğal afet türü de çığ
düşmesidir.  Bu yıl içerisinde Van
Bahçesaray mevkiinde yaşanılan bir gün ara ile gelişen 2 çığ düşmesi olayında
42 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Farklı nedenlerle dağların yüksek
yamaçlarından aşağıya doğru kayan büyük miktarlardaki kar, çığ düşmesi olarak
adlandırılmaktadır. Yoğun kar yağışlarından sonra sıcaklığın aniden düştüğü
durumlarda, yeni yağan kar eski yağan kara iyi işleyemez ve havalar ısındığında
bu üstte kalan yeni kar tabakası farklı etkiler yüzünden yamaç aşağı kaymaya
başlar. Bu yüzden kar yağışından sonra güneşin açtığı ilk gün çok
tehlikelidir.  Bu zamanlarda özellikle
dik yamaçlardan uzak durmak gerekmektedir. Eğer arazide çökme, kırılma
seslerine benzer sesler duyuyor iseniz, bir çığ başlangıcının hemen
öncesindesiniz demektir. Çığa yakalandığınızda çığın geliş yönünü görebiliyor
iseniz hızlıca çığın etki alanının dışında kalabilecek bölgelere kaçmanız
gerekmektedir. Bağırarak çığ oluşumunu haber verip ve eğer çevrenizde bir ağaç
var ise sıkıca ağaca tutunmanız gerekmektedir. Eğer çığın içinde kalırsanız
yüzme hareketleri yaparak akan karın üzerinde kalmaya çalışın. Ağzınızı sıkıca
kapatın. Kar altında kalırsanız başınızı sağa sola çevirerek nefes alabilecek
bir boşluk yaratmaya ve enerjinizi dikkatli kullanıp bağırarak yerinizi belli
etmeye çalışın.

 

 

Etkisi yüksek olan bir diğer afet ise deprem tehlikesidir.
Yıl içerisinde meydana gelen 24 Ocak Pötürge, 23 Şubat Van-İran Sınırı, 14
Haziran Karlıova ve son olarak 30 Ekim Sisam adası depremlerinde toplam 168
kişi hayatını kaybetmiştir. Günümüzde depremleri önceden belirleyebilen bir
teknoloji bulunmadığı için depremler diğer afet türlerine göre çok ani ve çok
daha hızlı gelişirler. Her şey birkaç on saniye içerisinde gerçekleşir. Bu
yüzden kapalı yerlerde (iş yeri, okul, hastahane, ev, vb) depreme
yakalandığımızda yapabileceğimiz tek şey, sağlam olduğunu düşündüğümüz bir
masanın, veya yaşam üçgeni oluşturabilecek bir nesnenin (çamaşır-bulaşık
makinesi, buzdolabı) yanında çök-kapan-tutun yöntemi ile hedef küçülterek
depremin bitmesini beklemektir. Deprem bittikten sonra, elektrik ve gaz akışını
kesip evimizden/işyerimizden çıkmak en doğru harekettir. Açık alanda yakalandı
isek, binalardan, elektrik direkleri gibi yapılardan uzak durmak gerekmektedir.
Eğer enkaz altında kaldıysak ancak hareket edebiliyorsak ve enkazdan
çıkabilecek durumda isek enkazdan çıkmaya çalışmalı, eğer çıkamayacak durumda
ise mutlaka sakin bir şekilde kurtarma ekiplerinin bize ulaşmasını
beklemeliyiz. Dışarıdan bir ses duyduğumuzda, yerimizi belli edecek şekilde ses
çıkarıp, ekipleri yönlendirmeliyiz. Unutmayalım ki, kurtarma ekipleri bize
mutlaka ulaşacaktır.  Denizde meydana
gelen bir deprem sonrasında tsunami tehlikesine karşın sahilden veya deniz
kenarından uzaklaşıp yüksek yerlere gidilmesi gerekmektedir.

 

Her ne kadar doğal afet olarak nitelendirilecek boyutlara
ulaşmasa da her an karşılaşabileceğimiz bir diğer tehlike ise yangındır.  Yangınlar çok hızlı geliştikleri için, böyle
bir tehlike karşısında bizim de oldukça hızlı hareket etmemiz gerekmektedir.
Çıkış yollarımız açık ise zehirli dumanları solumamak için burnumuzu bir ıslak
havlu veya bezle kapatarak, eğer dumanların içinden geçmemiz de gerekiyorsa bu
sefer çömelerek veya eğilerek duman katının altında kalacak şekilde hızlıca
olay yerini terk etmeliyiz. Eğer olay yerini terk edemiyorsanız, yine burnumuzu
ıslak havlu veya bir bezle kapatarak, camlı bir odada kalarak bağırarak veya
112’yi arayarak yardım isteyiniz. Bulunduğunuz odaya duman gelmeye başladığında
kapıyı kesinlikle açmayın. Kapının altını halı, kilim vb malzemelerle kapatarak
duman girişini engellemeye çalışın. Yapabiliyorsanız kapıyı sürekli olarak su
ile ıslatın. Yangında oluşan duman katı havada asılı kalacağı için zehirli
dumanı solumamak için zemine yakın durmaya çalışın.

 

Her ne kadar afetlerde doğru davranış biçimleri önemli olsa
da, aslında yapılması gereken afet zararlarının azaltılmasına yönelik yasa ve
yönetmeliklerin doğru uygulanmasıdır. Yani yaşanılan doğal olay afet boyutunu
almadan gerekli tedbirlerin alınmasıdır. Ancak özellikle belediyelerdeki
popülist yaklaşımlar, bu yasa ve yönetmeliklerin uygulanmasında zayıflık
yaratmakta, buna ek olarak insanlarımızın vurdumduymazlığı da afet boyutuna
gelmemesi gereken doğal olayları afet boyutuna taşımaktadır. İzmir’e 70 km
uzaklıkta olan bir depremde 116 kişinin, 2-3 saatlik bir yağış sonrasında 11
kişinin hayatını kaybetmesinin başka bir izahatı yoktur. Burada sorumlu
hükümetlere de büyük işler düşmektedir. Bilerek yapılan yasa-yönetmelik
ihmallerinin karşılığında ağır yaptırımlar uygulanmaz ise, yapılan her zaman yapanın
yanına kar kalır ise, bizler bu acıları daha çok yaşar, arama-kurtarma
çalışmalarında ne kadar iyi olduğumuz naralarını atıp, gerçeğin üzerini
kapatmaya devam ederiz…

 

Sağlıcakla kalın… 

At Gözlüğüne Değil, At Gözüne İhtiyaç Var

0

Fires veya feres, at gözü demek. Bu kelime dilimize
“feraset” olarak yerleşmiştir.

Atın gözü, oldukça yeteneklidir; hem önü hem arkayı
görebilir, üç yüz altmış derece görüş açısına sahiptir. “At gözüyle bakmak”
deyişi, olay ve olgulara her yönüyle, ilerisi ve gerisiyle, içiyle dışıyla,
zahiriyle batınıyla bakabilmek demektir. At gözüyle bakan, bütün ayrıntıları
nazara alacağından dolayı kararlarında da isabet edecektir.

Bir iş ya da yarış sırasında, atlara gözlük takılır. İstenir
ki at, bir noktaya odaklansın, çevresiyle ilgilenmesin, sadece gideceği
istikameti görsün. “At gözlüğü takmak” deyimi bu işlevden türetilmiştir. At
gözlüğü takan kişi, düşüncelerinde sabit, olay ve olgulara tek cepheden bakan,
ayrıntıları görme yeteneğinden yoksun kişi, demektir. Siyasi algılarımız,
hırslarımız, öfkelerimiz, megaloman yapımız, kibir, diğerlerini küçümseme;
birer at gözlüğümüzdür. At gözlüğüyle bakanlar, tek düze bir bakış açısına ve
düz mantığa sahip olacağından kararlarında isabetsiz, ilişkilerinde iticidir.
Bu tür insanlarla diyalog kurmak, onların iç ve düşünce dünyalarına ulaşmak çok
zordur.

Hedefe kilitlenmenin, bir işe yoğunlaşmanın, bir düşünceye
odaklanmanın gerektirdiği durumlarda at gözlüğü takmak, başarmanın ön
koşuludur. İlgi, düşünce, dikkat dağınıklığı; başarının prangalarıdır. Ancak at
gözlüğünü takmamız ve çıkarmamız gereken durumları doğru ayırt edemezsek
kararlarımız isabetsiz, emeklerimiz ziyan olur. Bu durumda hayal kırıklığı
kaçınılmazdır.

Öğretmen, sınıfa girdiğinde bütün öğrenciler ayağa kalktığı
halde, arkadaki bir öğrencinin ayağa kalkmadığını görür. Bu olay birkaç ders
tekrarlanınca öğretmen öğrenciye hakaret eder. Niye ayağa kalkmadığını sorar.
Öğrenci, “Benim iki ayağım da kesik.” deyince öğretmen, derin bir mahcubiyet
yaşar.

Bir siyasi figürün sözünden hareketle eğitim üzerine bir
yazı yazmıştım. Yazımda konuşmanın içeriğine katıldığımı ancak söylenenlerin
pratik değerinin bulunmadığını, eksik taraflarının olduğunu yazmıştım. Bunun
üzerine yazılarımın takipçisi okuyucum, siyasi kişinin baskın karakterinden
etkilendiği için yazıma eleştiride bulunmuştu. Hâlbuki ben, onun eleştirdiği yönü
vurgulamış, tenkit etmiş; yazımda eksiklerle ilgili tekliflerde bulunmuştum.

Öğretmenin saygı anlayışı veya öğrenciden beklediği saygı temelli
davranış, okuyucumun siyasi kişiyle ilgili ön kabulleri, kendileri için birer
at gözlüğüymüş. Denebilir ki hiçbirimiz at gözlüklerimizi yanımızdan
ayırmıyoruz. Olay ve olgulara dar açılı, tek yönlü bakabiliyoruz.

Baba, amir, vali, devlet başkanı gibi karar verici makam
veya noktada bulunanlar at gözlüğü takma hakkına sahip değillerdir. Olması
gereken, at gözüyle bakmalarıdır.

İnsanı ibadet aşkıyla sevip ona değer verenler, adaletli
olmak için sabır pınarından beslenenler, zulmetmekten korkanlar, hakkaniyetin
meşalesini taşıyanlar, varlıkların tefekkür ve sorgulamasını yapanlar; at
gözüyle bakanlar yani feraset sahibi insanlardır.

Feraset sahibi olabilmek için müneccimliğe, gaipten haber
almaya ihtiyaç yoktur. Bizi biz yapan iç cevherimizi keşfetmek, varlığımızı ve
varlık sebebimizi idrak etmek yeterlidir.

Yaya, yolda rastladığı yaşlıya dağ arkasındaki köye kaç
saatte varabileceğini sorar ancak, yaşlıdan cevap alamaz. Bir miktar ilerleyen
yolcunun arkasından yaşlı adam, “Üç saatte varırsın evladım.” diye bağırır.
Yaya, niçin az önce cevap vermeyip arkasından bağırdığını sorunca yaşlı adam,
“Yürüyüşünü ancak gördüm evladım.” der.

Yıllarca ortaklık yapan iki arkadaş, ortaklığı bitirip
ayrılmaya karar verirler. Alacakları malları bir türlü bölüşemezler, her biri
kendisini haklı çıkaracak gerekçeler ileri sürer. İş, tatsızlaşır. Bir bilge
kişiye giderler. Bilge onları dinler, bakar, iş karışıktır. “O zaman peygamber
usulü yapacağız.” der. “Nedir o?” dediklerinde bilge, “Biriniz bölecek, biriniz
tercih edecek.” der. Biri malların bölüşümünü yapar, diğeri de sonunda bir
parçasını tercih eder. İş tatlıya bağlanır.

Feraset; tecrübedir, hayat gerçeklerini iyi
gözlemleyebilmek, sebep ve sonuçları doğru okuyabilmektir. İyi niyetli, çözüm
odaklı, yapıcı olmaktır. Eşyanın, olayların künhüne vakıf olabilmektir.

Uygulanan eğitim sistemi, içine hapsolduğumuz medyanın
propagandası nedeniyle, istemesek de, esiri olmaktan kurtulamadığımız, hatta
içselleştirdiğimiz maddeci, seküler, çıkarcı, dünyacı bakış açımız,
ferasetimizi köreltmiş durumda. Anlık tepkiler, düşüncesizce verilen kararlar,
derinliksiz konuşmalar, birer ferasetsizlik örnekleri değil midir? Başkalarına
hayat hakkı tanımamak hep kendini haklı görmek; akıl, vicdan, bilgi yerine duygularını
karar ve eylemlerinde ölçü olarak kullanmak, ferasetsizlik değil midir?

Birlikte olacağımız dost ve arkadaşlarımızın feraset
seviyesine, alacağımız eğitimin bize katacağı feraset kat sayısına dikkat
etmeliyiz. Arkasından gideceğimiz siyasi liderin, kanaat önderinin feraset
derecesini mutlaka iyi incelemeliyiz. Kargayı kendine kılavuz edenlerin
gideceği yer bellidir.

Kişinin ferasetini geliştirmeyen, yükseltmeyen bir eğitim,
beyhude bir uğraştır. Feraseti ihya etme amaçlı bir eğitim sistemin, insanın ve
insanlığın yücelişine, kurtuluşuna yol açacağını düşünmekteyim.

At gözüne sahip olmadan at gözlüğü takan öncülerin,
liderlerin, yöneticilerin dominant olduğu bir devirde yaşıyoruz. Gidişat, hoş
değil. Kendimizi tenkit ve tahlil etmek zorundayız. Teklifimiz, belli: Feraset,
feraset, feraset…

Kur’an’ın İlk Emri : “Oku!”

0

     Hayvanlar, dünyaya
geldiği zaman, sanki başka bir âlemde tekemmül etmiş / mükemmelleştirilmiş gibi
istidat, kabiliyet ve yeteneklerine göre mükemmel / tam ve eksiksiz olarak
dünyaya gelir, yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün
hayat şartlarını ve kâinat / evrenle olan münasebet / ilgi ve alâkalarını,
hayat / yaşam kanunlarını öğrenirler. Meleke / alışkanlık ve kabiliyet sahibi
olurlar.

     İnsanın yirmi
senede kazandığı hayat gücünü ve iş yapabilme meleke ve kabiliyetini; serçe ve
arı gibi hayvanlar yirmi günde elde eder. Yani onlara ilham olunur / Allah’ın
bildirmesi, içlerine doğurmasıyla onlar kendilerine gereken davranışları
edinirler. Demek, hayvanların asıl vazifesi taallüm / öğrenmeyle tekemmül etmek
/ mükemmelleşmek ve olgunlaşmak değil. Marifet / bilgi kesb etmek / edinmek ve
kazanmakla terakki etmek / ilerlemek de değil. Aczini / güçsüzlük ve
beceriksizliğini göstermekle medet / yardım istemek hiç değil.

     Belki vazîfe ve
görevleri; istidat / kabiliyet ve yeteneklerine göre taammül / yaratılışlarının
gerektirdiği amel / fiil ve işleri yapmak, ubudiyet-i fiiliyede / fiilî kulluk
ve ibadetlerini yani yaratılışlarının gereğini yerine getirmektir. Çünkü onlar,
âdeta kurulmuş birer robot hükmündedir.

     İnsan ise, dünyaya
gelişinde, her şeyi öğrenmeye muhtaç / ihtiyaç içinde, hayat kanunlarına cahil;
hattâ yirmi senede tamamen hayat şartlarını öğrenemiyor. Belki âhir ömrüne /
ömrünün sonuna kadar öğrenmeye muhtaç. Hem gayet / son derece âciz / güçsüz,
beceriksiz ve zayıf bir surette dünyaya gönderiliyor.

     Bir iki senede
ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zarar ve menfaatlerini / faydalı
şeylerini fark ediyor. Beşer / toplum hayatının muaveneti / yardımıyla ancak
menfaat ve faydalı şeyleri kendine celp edip çekebiliyor. Zararlardan
sakınabiliyor. Demek ki, insanın fıtrî vazîfesi / yaratılışına verilen görevi;
taallümle / öğrenmekle tekemmül etmek / mükemmelleşmek ve olgunlaşmaktır.

     Yani “Kimin
merhameti / acıması ve şefkat göstermesiyle; böyle hakîmane / hikmetli bir
şekilde idare olunuyor? Kimin keremi / lütuf, ihsan ve bağışıyla; böyle
müşfikane / şefkatlice terbiye olunuyor / yetiştiriliyor, kabiliyetlerim
geliştiriliyor? Nasıl birisinin lütuf / ikram ve yardımıyla, böyle nazeninâne /
nazikcesine besleniyor ve idare ediliyorum?” gibi soruların cevaplarını  bilmektir. Binden ancak birisine eli yetişemediği
hâcât ve ihtiyaçlarına dair Kadıu’l- Hâcâta / tüm ihtiyaç ve gereksinimlerini
yerine getiren Allaha; fakr ve acizlik dili ile yalvarmaktır. Yani, aczin ve
fakrın cenah ve kanatlarıyla, makam-ı âlâ-yı ubudiyete / kulluğun en yüce
makamına uçmaktır.

     Demek, insan bu âleme tekemmül etmek /
mükemmelleşmek ve olgunlaşmak için gelmiştir. Mahiyet / nitelik, yapı ve
istidat / kabiliyet ve yeteneği bakımından ise, her şey ilme bağlıdır. Bütün
hakiki / gerçek ilimlerin esası, madeni, nuru ve ruhu ise marifetullah / Allahı
tanımak, anlamak ve bilmektir. Bunun üssü’l-esası / asıl, sağlam temeli de,
iman-ı billah / Allaha imandır.

     Hem insan,
nihayetsiz aczi, zayıf ve güçsüzlüğüyle, nihayetsiz / sonsuz beliyyata /
belâlara maruz kalır / uğrar. Hadsiz / sayısız âdânın / düşmanların hücumuyla
karşı karşıya kalır. Nihayetsiz / sonsuz fakrıyla beraber, nihayetsiz hâcâta /
ihtiyaçlara giriftar olur / gereksinim duyar. Sayısız metalibe / talep olunan
şeylere muhtaç duruma düşer. Bu yüzden vazife-i asliye-i fıtriyesi / yaratılışa
ait vazife ve görevi, imandan sonra duadır. Dua ise esas-ı ubudiyet; yani
kulluğun aslı, esası ve temelidir.

     İşte insanın bu
kadar potansiyel ve yeteneklerle yaratılması; onun bu kabiliyet ve
yeteneklerini geliştirmesini gerektirir. Bu da her husus ve konuda OKUmasından,
OKUyarak araştırmasından, yani öğrenmekten / OKUmaktan geçer.

     Öğrenmenin yolu
ise OKUldan, OKUmaktan; kısaca demek lâzımsa, hayatı OKUMAK, hayatı anlamak ve
hayatı bilmekten geçer. İnsanın hayatına yön vermesi, hayatı anlamasından
geçer. Bu da  OKUMAKTAN başka seçenek
bırakmaz, insan olan insana. İşte bundan ötürüdür ki, Kur’an’ın ilk inen Alak
suresinin ilk âyetinin ilk sözü, ilk emri “İkra!” / “Oku!” dur.

     Kur’an’ı sadece
yüzünden okuyup da, anlamına yönelmezsek; Kur’an’ı öksüz ve yetim bırakmış
oluruz be dostlar!