23.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 440

İpe Asılan Yüreğim

Gecenin karanlığı düşmüş, sessizlik ve annemin gözyaşları. O
gün akşam babam yine eve gelmedi. Ben beş yaşımdaydım. Küçük kardeşim dört
yaşında… Tarhana çorbasına ekmeğimizi doğrayıp yedik. Sofrayı kaldırdıktan
sonra ben kardeşimi uyuttum, usulca yanına kıvrıldım. Annem “Kalk Sevil’im,
babanı aramaya gideceğiz,” dedi. Hemen kalktım. “Anne gece karanlıktan korkarız
nasıl gideceğiz,” dedim. “Korkma iki sokak ötede. Yaz günü insanlar
dışarıdalar” dedi.

Çoraplarımı elime aldım, gece karanlığında düştük yola.
Çoraplarımı giyemedim elimde kaldı. Bursa’nın dar sokaklarını dolaşarak bir
kapının önünde durduk. Annem zile bastı, bir kadın çıktı,

Annem:

-“Bu evde kiracınız var mı?” diye sordu.

Kadın:

-“Evet, yeni bir kiracım var, astsubay, yeni evliymiş,”
dedi.

Annem bu sözleri duyunca ağlamaya başladı, o benim kocam
diyebildi sadece. “Ev hangisi?” dedi annem. Kadın “işte burası” diye zile
basıverdi. Kapıyı babam açtı, beni ve annemi karşısında görünce şaşırdı. “Siz
beni nasıl buldunuz?” dedi. Ben içeriye girdim, olanlar sanki bir film gibiydi
ben de seyirci… Yerde kola, soda şişeleri, konserve kutuları ve karşımda
gecelikle o kadın… Bir yandan tartışmalar, bir yandan annemin gözyaşları,
elimde hâlâ giyemediğim çorabım ve içime düşen acı çocuk aklıma büyük gelmişti.
Ömrümün sonuna kadar bana iz bırakan bir geceydi. O geceyi hiç unutmadım. İşte
o gün gece ben sadece çorabımı kaybetmedim; babamı, aile ocağımı,
oyuncaklarımı, çikolatamı kaybettim.

O günden sonra ben her şeye olan inancımı kaybettim,
güvenmeyi kaybettim, çaresizliği öğrendim, aç kalmayı, açıkta kalmayı öğrendim,
o günden bu güne kırk yıl geçmişse de ben neden doğduğumu öğrenemedim.
Sorgularım ne hayatla bitti ne kendimle. Bazen diyorum ki kader alnımıza böyle
yazmış, belki de astsubay kızı olarak büyüseydim, şımarık olsaydım, ekmeğin
fiyatını bilmeseydim, hayata hazır olmadan mı büyürdüm, yoksa böyle zor
yaşayıp, ayaklarım yere sağlam basarak, her bir şeyin farkına vararak mı
yaşamak iyiydi, bilmiyorum ki…

Birini yaşarken diğerini sorgulayamam ki! Bildiğim tek doğru
annemin bize dürüstlüğü, insan olmayı, yalan söylememeyi, helâli, haramı en
önemlisi kanaatkâr olmayı öğrettiği gerçeğiydi. Babam biraz daha ileri giderek,
o kadını evimize getirdi, üstelik kadın hamileydi. Annem de hamileydi. Babam
sizin halanız dedi bize. Kardeşimin aklı ermiyordu da ben babamın bana yalan
söylediğini biliyordum. O kadın yukarıda, biz aşağıda oturmaya başladık. Annem,
çilekeş annem sevdiği insanı başka bir kadınla paylaşacak kadar asildi ama
yüreğine düşen acıyı da bana sarılarak gidermeye çalışıyordu. Annem babama bu
böyle olmaz, tayinini iste gidelim buralardan dediyse de babam kabul etmedi,
evde hiç de hoş olmayan günler yaşadık. Bir keresinde babam beni kucağına alıp
severken o kadın kıyameti kopardı. Mademki senin eşin, çocukların vardı beni
niye getirdin, dedi. Babam sen de benim evli olduğumu biliyordun neden geldin
dedi. Bu kısır döngü ve seviyesiz tartışmalar beş yaşımdaki aklıma hep büyük
gelmişti. Beklenen gün de yaklaşıyordu. Hem annem hem o kadın bebek bekliyordu.
Evde ciddi kavgalar oluyordu, sonunda annemin canı yanıyordu. O haliyle askeri
hastanede en küçük kardeşimi dünyaya getirdi. Doktorlar annemin yediği dayaktan
bebeğinde bazı yerlerin mor olduğunu söylemişti ama annem babamı utandırmamak
için düştüm demişti.

 

Halkımız ne Kadar Dürüst?

Zaman zaman toplu
taşıma araçlarında, ticari takside veya yolda içi para dolu cüzdan veya
çantaları
bulunur. Bunları sahiplerine iade eden dürüst
vatandaşlarımızla
ilgili çok sayıda haber medyada yer almıştır. Bu haberler
bizi böyle bir toplum içinde yaşamanın güveni ve huzuru ile mutlu eder. Bu
toplumun bir ferdi olmakla gurur duyarız.

İnsanlarımızın dürüstlüğünün
sebebi olarak, yetiştiğimiz toplumun dini değerlerinin etkili
olduğunu
düşünürüz. Çünkü, İslam dininin emir ve yasaklarıyla, “kul
hakkı”
ile “helal ve haram lokma” kavramlarının genetiğimize
işlediğini varsayarız.

Acaba bu
varsayımımız ne kadar doğru? Bunu anlamamız için farklı dinlerden insanların
yaşadığı diğer ülkelerin içindeki davranış kalıplarıyla mukayesesini yapmak
gerekir.

Ölçemediğiniz
hiçbir şeyi mukayese edemezsiniz. Rakamla ifade edemediğiniz sosyal mukayeseler
önyargıların eseri olur ve bilimsel bir anlamı yoktur.

Hafta sonu işte bu
ihtiyacı karşılayan bir araştırma okudum. Sözcü Gazetesinin “Hafta Sonu” ekinde
yer alan habere göre; Science Journal’deki araştırmacılar tarafından 40 ülkedeki
355 şehirde bir sosyal deney yapıldı. 17.303 cüzdanın sahiplerine
teslim edilme ihtimali üzerinden ülkelerin dürüstlük derecesi ölçüldü.

Deney kısaca şu
şekilde gerçekleşti:
Turist kılığındaki araştırma görevlileri restoran, müze,
banka ve otel gibi yerlerde karşılarına çıkan ilk yetkiliye bir cüzdan uzattı. “Cüzdanı
yolda bulduklarını ve aceleleri olduğu için teslim edip gitmeleri gerektiğini”
söylediler. Bu cüzdanlarda, üzerinde sahibinin adı ve-posta yazılı
kartvizitler, biraz para ve bir anahtar bulunuyordu.

Sonuçlar oldukça
şaşırtıcıydı. İçinde para olmayan cüzdanların %46’sı, 13 $ konulmuş cüzdanların
%61’i ve 100 $ bulunan cüzdanların %72’si cüzdandaki adrese iletildi.

Deneyde dünyanın
her yerindeki insanların, içinde para olan cüzdanları iade etme eğilimleri,
içinde para bulunmayan cüzdanları sahibine teslim etme eğiliminden yüksek çıktı.
Para miktarı yükseldikçe iade etme eğilimi de yükseliyordu.

Türkiye’de ise içinde para
bulunmayan cüzdanlardan %20’si araştırmacılara teslim edilirken, içinde para
olan cüzdanların ise %43’ü ulaştırıldı.

Dürüstlük
seviyesinde Danimarka ve İsveç liste başı oldu.
Onları Yeni
Zelanda, İsviçre ve Norveç
takip ediyor. Peru, Kenya ve Meksika ise
en alt sıralarda yer aldı.

Türkiye dürüstlük
sıralamasında
araştırmanın yapıldığı 40 ülke arasında 27’nci olabildi.

Sonuç halkımız
açısından utanç verici: Halkımızın yarısından fazlasında “kul hakkı”
ve “evine helal lokma götürme”
hassasiyetinin olmadığı görülüyor.

*****************************

İslami İlkelere Uygun
Yaşamıyoruz

Yukarıda
bahsettiğim “dürüstlük” araştırması sonuçları bir başka çalışma
sonuçlarını da doğruluyor.

George Washington
Üniversitesi’nden iki akademisyen Şeherazade Rahman ve Hüseyin Askari ilk
olarak 2010 yılında “İslam Ülkeleri Ne Kadar İslamî?” araştırması
yapmıştı. Sonra bu çalışma her yıl yenilenerek bir endekse dönüştü.

Bu çalışmayla İslam
İşbirliği Teşkilatı’na üye olan ülkelerin İslami öğretilerle uygun politikalar
izleyip izlemediklerini
bulmaya çalışılıyor.

Ülkeler ekonomi,
hukuk ve yönetişim, siyasi haklar, insan hakları ve uluslararası ilişkiler
bakımından “İslami kriterlerle ne kadar uyumluluk gösteriyor ve ne kadar
İslami yaşıyor?”
sorularının cevabı aranıyor. Burada ülkenin Müslüman
olması ya da olmaması dikkate alınmıyor.

“İslamîlik
endeksinin”
2018 raporunda, İslam’ın öngördüğü ahlaki ve toplumsal ilkelere göre
yaşayan ülkeler
sıralamasında ilk 40’a hiçbir Müslüman ülke
giremedi.

153 ülkenin yer aldığı
listede, Türkiye 25 basamak gerileyerek 95’inci sırada yer aldı.

2018 İslamîlik
Endeksi’nde en üst sırada yer bulabilen Müslüman ülke Birleşik Arap
Emirlikleri
listede 45. sırada yer aldı. İlk 50 ülke arasında, BAE’nin
ardından Arnavutluk 46, Malezya 47, Katar 48. sırada yer aldı.

Listenin ilk
sırasında yer alan Yeni Zelanda’yı İsveç, Hollanda, İzlanda, İsviçre ve İrlanda
izliyor. Danimarka 7, Kanada 8, Avustralya 9, Norveç de 10. sırada
yer alıyor.

“Dünyanın en
huzurlu ve mutlu insanlarının yaşadığı ülkeler”
araştırmasında da
bu endekste ilk sıralarda yer alan ve halkı Müslüman olmayan ülkelerin ilk
sıralarda olması zannederim hiçbirimiz için sürpriz değildir.

*****************************

Yöneticiler ve Halk
Arasında Kötü Etkileşim

Acaba halkımızın
ne kadarı dürüst ve ahlaklı yöneticilerimiz olsun istiyor?

Halkımızın yüzde
kaçı ahlaklı ve dürüst olmadığını, geniş kesimlerin kul haklarını yediklerini,
yandaşlarına aktardığını bildiği ve fakat bu arada kendisine de haklı veya
haksız imkanlar sağlayanları tercih ediyor?

Merak ediyorum,
“Benim hırsızım, benim tecavüzcüm, benim yalancım … iyidir”, “yeter ki bizden
olsun” anlayışının arka planında ne var?

Anlamakta zorluk
çekiyorum; neden halkımızın çoğu “adam kazandı” diyeni küçümser de, “atı
alan Üsküdar’ı geçti”
diyeni takdir eder?

Bazen de soruyu
değiştiriyorum. Acaba yöneticilerimiz halkımızın dürüst ve ahlaklı olmasını
istiyor mu?

Yoksa kendi işledikleri
suç ve günahlara ortak, vicdanen sorgulama ve hesap sorma yeteneği köreltilmiş
yığınlar
mı istiyor?

Belki de, “yumurta
/ tavuk” ilişkisi gibi, birbirinin sebep ve sonucu olan bir etkileşim söz
konusu. Böyle bir etkileşimin yarattığı
ve sonucu dürüstlük ve İslamîlik
endekslerine yansıyan mevcut ekosistem beni korkutuyor.

Bu etkileşim
zincirini
kırmazsak en geri kalmış ülkeler sınıfına doğru gerilemeye devam
edeceğiz.

Çare belli: Dürüst
ve ahlaklı insanları siyasette etkin kılmak.

Kur’an Hikmetinin İstekleri

0

Kur’an hikmeti; insanın kendini bir abd / kul olarak
görmesini,

     İnsanın Allah’tan
başkasına  -en büyük mahlûk / yaratık da olsa-
ibadet / kulluk etmemesini,

     İnsanın, Cennet
gibi muhteşem; gözler görmemiş, kulaklar duymamış,

     En büyük bir
mükâfatı / ödülü bile ibadetine sebep ve vesîle yapmamasını,

     Müslümanın,
mütevazi / alçak gönüllü ve halîm / yumuşak huylu, hoş davranışlı biri
olmasını,

     Kur’an hikmeti,
insanın amel / fiil ve işlerini sırf Allah rızası ve fazilet için ifa etmesini,

     Yalnız bunlar için
yerine getirmesini,

     Kulun seyyidine /
efendisine yani Allah’a dayanmasını;

     Ancak bu şekilde
kavi / kuvvetli olabileceğini,

     Dayanak noktası
olarak kuvvete bedel “Hakk”ı kabul etmesini,

     Çünkü hak;
kuvvette değil, kuvvet haktadır.

     Kuvvetli olan
haklı değil, haklı olan kuvvetlidir.

     Gayede menfaat /
çıkar’a bedel fazilet ve İlâhî rızayı elde etmesini,

     Hayatta cidal /
niza, cenk ve kavga düstûru / ilkesi yerine,

     Teavün /
yardımlaşma düstur / prensip ve ilkesini esas tutmasını,

     Kur’an hikmeti,
kulun nefsanî heveslerinin, ona buna tasallutuna /

     Musallat olmasına
/ sataşmasına sed çekmesini,

     Rûhunu maaliyata /
yüksek, derin fikir ve bilgilere teşvik etmesini /

     Bu hususlarda
göstermesini,

     Ulvî / yüce his ve
duygularını tatmin etmeyi istemesini,

     Kendisini insanî
kemâlâta / olgunluğa sevk etmesini / yöneltmesini;

     İnsanlığını ancak
bu şekilde kazanabileceğini,

     Hakkın şe’ni /
isteği “İttifak” / “Bir ve Beraberlik” olduğu,

     Fazîlet / değer ve
meziyetin şe’ni / gereği; “tesanüd” / “Dayanışma” olduğu,

     Teavün /
yardımlaşmak prensip ve ilkesinin şe’ni / gereğinin

     “Birbirinin imdad
ve yardımına koşmak” olduğu,

     Nefsi gemlemek ve
bağlamakla; rûhu kemalâta / yükselişe kamçılamakla serbest bırakmanın;

     İnsanı “Saadet-i
Dâreyn” / “Dünya ve Ahiret Saadeti”ne ulaştıracağı,

     Mevcudat /
varlığın hakikat, işleyiş ve tabiat olayları dediğimiz;

     Oluş ve
hareketlerinden bahseden ve bunları konu edinen Hikmetü’l-Eşya /

     Fizik, Kimya,
Botanik gibi ilimlerin; aslında Allahın Hakîm /

     İş ve Emirleri
gayeli olan Zât’ın isminin;

     En büyük
tecellileri / İlâhî lûtfun görüntü ve yansımaları olduğu,

     Bu tecellilerin
müdebbirane / tedbirlice, geleceği de dikkate alarak ve mürebbiyane /

     Terbiye edici,
yetiştirici olarak varlıklarda kendini gösterdiğini,  

     Bunlardaki menfaat
ve maslahatları / faydaları görmekle ancak

     Hakîm ismine nüfuz
edilebileceği,

     Çünkü Hakîm ismini
anlamakla, hikmetin hikmet olduğunun farkına varılacağı,

     Müsebbebata / bir
sebep ve nedenle meydana çıkanlara takılan

     Netice, gaye ve
faydalar; bilbedahe / besbelli ki esbab / sebepler perdesi arkasında,

     Kerîm olan bir
Rabb, rahîm olan Hakîm bir Zât’ın işleri olduğunun anlaşılmasını,

     Zira şuursuz ve
bilinçsiz sebepler, elbette bir gayeyi düşünüp taşınamaz.

     Oysa meydana gelen
her mahlûk / yaratık, bir gaye değil;

     Belki değil
muhakkak ki, sayısız gaye, fayda ve hikmetleri takip ederek vücuda geliyor.

     Demek ki, Hakîm ve
Kerîm olan bir Rabb; o şeyleri yapıp gönderiyor.

     O faydaları; var
edilişlerinin gayesi yapıyor.

     İşte Kur’an
hikmeti; böyle sayısız hikmetleri açık veya kapalı olarak

     Basar / maddî
gözümüze ve basîret / manevî kalb gözümüzün önüne sermiş bulunuyor.

     Çünkü İlâhî
iradeden doğan ekmel / çok mükemmel bir nizam / düzen var.

     Hilkat /
yaratılışta tam bir hikmet / gaye ve maksat hükümferma / hüküm sürmekte.

     Âlem’de abes /
faydasızlık ve lüzumsuzluk yok. Fıtrat / yaratılışta israf yok.

     Bu şahidleri
tezkiye eden / doğrulayan, istikra-i tam / tam bir bilgidir ki;

     Her fen, mevzuu /
konusu bulunduğu nev’in / türün nizamına âdil bir şahid ve tanık.

     Çünkü her bir fen
nurlu bir bürhan / delil olup, mevcudatın silsilelerinde;

     Salkımlar gibi
asılıp sallanan maslahat / faydalılık semerelerini / sonuçlarını

     Ve ahvalin /
hâllerin değişmesinde gizli olan fayda ve yararları göstermekle;

     Saniin /
Sanatkârane Yaratıcı olan Allah’ın kasd, irade ve hikmetini ilân ediyor.  

Dünya Zeytin Borsası Kilis’te Olabilir mi?

Türkiye’nin sınır kenti, tek komşusu eski vilayeti Gaziantep
ile Suriye olan Kilis’in Fransız işgalinden kurtuluşunun yıl dönümü yine
değişik etkinlikle kutlandı, kutlanıyor. Yıllarca bu kutlamayı Fransızlar
üzülmesinler diye “düşman işgalinden kurtuluşu” diye verdik. Yine de aynı
hatada ısrar edebiliyoruz. Oysa gördük ki Fransa yönetiminde Türk düşmanlığı
hala zirve yapıyor. Keşke Kilis’in Fransız işgalinden kurtuluşunun dramaları ve
belgeselleri yapılsa, Fransa dünü ve bugünü ile anlatılsa, okullarımızda gösterilse;
öğrencilerimize bu dönem anlatılsa. Fransa gibi emperyalist ülkelerin doymayan
bir iştihası var. Sadece Cezayir’de katliam yapmadı, Afrika’da soy kırım
uygulamadı, Türkiye’de de yakın tarihe kadar ikamet eden Ermenilerle işbirliği
yaparak Müslüman Türk halkının bölgede kanını döktü, canını ve evlerini yaktı. Yetmiyor
Kafkasya’da Azerbaycan’a ait Türk vatanı Dağlık Karabağ bölgesinin
bağımsızlığını tavsiye eden bir parlamento kararı çıkarıyor. Bu konularda çok
filmimiz, romanımız, öykümüz olması gerekiyor ve yeni nesillere bunların
aktarılması icab ediyor. Bunlar yapılırken diplomasinin de devrede olması
gerek. O da ihmal edilemez bir gerçek.

Dilerim artık nutuklarımızda ve etkinliklerimizde “Kilis’in
Fransız işgalinden kurtuluşunun yıldönümü” diye vurgularız, anlatırız.

 

Günü Anlatan Filmler, Kitaplar ve Sergiler Olmalı

Koronavirüs salgını dolayısıyla her şey sınırlı biçimde
gerçekleştiriliyor. Törenlerimiz de bunlardan biri. 1950 ve 60’lı yılların
törenlerini hatırlıyorum. Boyunlarına kumbara geçirilmiş iki öğrenci kâğıt
rozetler takarak halktan Kızılay ve Çocuk Esirgeme Kurumu ile Yeşilay için para
toparlardı. Cumhuriyet Meydanındaki törende kaymakam ve belediye başkanı bir
cip üzerinde halkı selamlar. Bir askeri yetkili ve maruf bir insanımız konuşma
yapar, öğrenciler şiirler okurdu. Müsamerelerde Fransız askerlerince öldürülmek
üzere olan bir kızımızın Türk askerlerince kurtarılışı temsil edilir.  Sonra resmi geçit başlar. Çetelerimiz ve
Okullarımız sırasıyla geçerler. Esnafımız bir traktörün içinde hünerlerini
gösterir; kimisi dokuma yapar, kimisi demir döver, kimisi tahta biçer,
çiftçilerimiz ürünlerini hatırlatır vs. Vilayet olunca da değişince bir şey
olmadı törenlerimizde ve yapılan konuşmalarımızda. Hala Kilis’in kurtuluşuna
ait bir film ve tiyatro gösterisi, bir kitap ve resim sergisi, maruf ve
başarılı insanlarımızın tanıtımı ve sohbetleri gibi etkinlikleri
hatırlamıyorum. TRT’de bir özel yayın sadece türkülerimizle geçiştirilirdi.

 

Kilis’in İnsan Kaynağı

Oysa hem dünyada ve hem Türkiye’de çok ciddi değişim ve
gelişmeler gerçekleşiyor. Kentimiz bundan nasibini aldı mı? Kilis’te yaşayanlar
bunu daha fazla fark ederler. Bu bir imkandı, Kilis dışında yaşayan Kilisliler
her 7 Aralık gününü vesile eder, İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerimizde
yemekli ve müzikli gecede bir araya gelerek dayanışmalarını gösterirler. Öyle
ki bu gecelere Kilis’ten özel davetle gelenler katmer, gerebiç, ceviz sucuğu,
muska, kesme gibi ürünlerimizle, Kilis Türküleri, güveyi gezdirme, zılgıt ve
yohyohlarımızla bir yeni nostalji yaşatırlardı. Bunu ilk fark eden Kilis Valisi
Aslan Kütükçü oldu. Büyükşehirlerdeki sivil toplum kuruluşlarımızı ziyaret
ederek resmi yeni bir dayanışma örneği gösterdi. Görüldü ki Kilis dışında
Kilis’te yaşayanlardan çok daha fazla bir Kilisli nüfusu var. 400 kadar
üniversite hocası, yurtdışında şehirler kuran müteahhitleri, fabrika sahibi
müteşebbisleri, sektörlerinde iddialı işadamları, uluslararası itibarı olan
insanlarımız var. Ankara’da 32 ilden Kilislilerin katıldığı bir Kilis Zirvesi(2004)
bunları ortaya çıkardı. Bunun da öncüsü, Ankara’daki birkaç bürokrat ile
rahmetli Belediye Başkanımız Abdi Bulut ve Valimiz Aslan Kütükçü oldu. Büyük
alaka gördü Kilis Zirvesi ve yansıması oldu.

Bunları hatırlayınca bir hoş oldum. Her yapılan mutlaka
karşılığını buluyor.

Peki bundan sonra ne yapılabilir?

 

Yeni Suriye’nin İnşasında Kilis’in Rolü

Galiba yapılacak çok şey var. Üstelik Kilis’in gelir
girdisini artıracak hususlar.

Bir defa her 7 Aralık’ta Türkiye’deki Kilis ile alakalı
sivil toplum kuruluşlarımızın temsilcileri bu etkinliklere davet edilmeli.
Yahut bir yeni Kilis Zirvesi’nde “Kilis Seni Çağırıyor Duyuyor musun?” demeli.
Eğer mümkünse bu ilkbaharda ve resmi tatillere denk getirilmeli. Bu gidiş
gelişler artarak devam eder tahmin ediyorum. Üstelik kimse kimseye zahmet
etmesin, kendi imkanlarıyla gelsin. Artık örnek lokantalarımız ve şık otellerimiz
var, kamu misafirhaneleri mevcut. Bunlar iyi bir imkân. Sadece şehir merkezinde
hanımlar için tuvalet ihtiyacı hala devam ediyor.

Suriye’de iç savaş bitecek, böyle devam etmesi mümkün değil.

Suriye’nin yeniden imarı, hususunda sınırımıza yakın kent,
kasaba ve köylerdeki inşaatları  Kilisli
müteahhitler ve müteşebbislerin yapması için resmi ve sivil girişimler
yapılmalı. Çünkü iğneden ipliğe bunları gerçekleştirebilecek birikim ve tecrübe
müteşebbislerimizde mevcut. Bunun için siyasi irade de gerekli. Dolayısıyla
Kilis vekillerine çok iş düşüyor.

 

Gurmeler Kilis’e Davet Edilse

Kilis’in tanıtımı programlanmalı. Bu program ekonomik ve
turizm amaçlı olmalı.

Başta da hem mutfak kültürü ve hem de tarım ürünleri.

Türkiye’nin muhtelif yerlerinden Antakya, Gaziantep ve
Şanlıurfa, hatta Kahramanmaraş ve Adıyaman’a sırf mutfak kültürü için tur
operatörleri programlar düzenliyorlar. Bunu içinde niçin Kilis yok? Belli ki
girişim eksikliği var. Bu telafi edilmeli. Rahmetli Abdi Bulut başkan ile bir
sohbetimizde “yerli yabancı bütün gurmeleri Kilis’e davet ederek mutfak
kültürümüzü tanıtacağım” demişti. Öyle ki tanıdığım birkaç gurmeyi de birlikte
aramıştık. Ayrıca Kilis Tarihi Kentler Birliği gibi önemli bir kuruluşa dahil
ve etkin olmalıdır. Nurlar içinde uyusun Başkan Abdi Bulut’un bu konuda da
temaslar yaptığını biliyorum. Hatta “Komedi Filmler Haftası” gibi henüz hiçbir
yerde yapılmayan bir festivali de hayata geçireceğini belirtmişti. Belediye
Kütüphanesi kuracağını da anlatmış, benden de kitap istemişti.

 

Rusya’nın Zeytinyağı Yunanistan’dan mı?

Bunlar kadar önemli bir başka husus ta Kilis zeytin ve
zeytinyağıdır.

Gerek İskenderun, gerekse Gaziantep ve hatta Halep
tarafından Kilis’e girerken ilk göze çarpan bütün ovanın, dağın taşın bir yeşil
ağaç denizi gibi zeytinliklerle donatıldığını görürsünüz. Hatta seyahatnamelere
bile girmiştir.

Dolayısıyla bu büyük bir imkân.

1950’lı yılların sonlarında, 60 başlarında Kilis’te askeri
kışlanın hemen bitişiğinde kurulan Kilis zeytinyağı fabrikasının başarısızlığı,
devreye girememesi, yıllarca muattal vaziyette kalması moral gücümüzü
bozmamalı, bu tecrübeden ders çıkarılmalıdır.

Zeytin ve zeytin yağı üzerinde bütün dünyada çok önemli
bilimsel çalışmalar gerçekleşiyor. Tataristan’a bir seyahatimde Prof. Dr. Ferit
Yusuf Bey Kazan’a zeytinlerin Yunanistan’dan geldiğini söyledi. Üzüldüm tabii.
Kutuya baktım, Yunanlılar Ayvalık’tan ithal ettikleri zeytin ve zeytinyağlarını
hiç değiştirmeden, geldiği gibi Rusya’ya ihraç etmişler. Döviz kazanmışlar. Sadece
üzerine Yunanistan’dan ihraç edildiğine dair bir kâğıt yapıştırmışlar.

Zeytin Yaprağı Çayı ile Çekirdeğinin Kahvesi

Bugün için Kilis’in çok önemli bir şansı var.

Bu konuda değerli hemşerimiz üstelik Kilis’te, bu işin
uzmanı olarak Prof. Dr. Nazım Şekeroğlu çok kıymetli çalışmalar yapıyor, deneme
ve araştırmalar gerçekleştiriyor. Önemli bir kısmından da netice aldı. Öyle ki
zeytin yapraklarının sadece ilaç sektöründe kullanılmadığını, ayrıca
kurutularak çayı yapılarak içildiğini gösterdi. Üstelik tıp otoriteleri bunun
çok sağlıklı olduğu konusunda görüş birliği içindeler.

Peki başka?

Prof. Dr. Nazım Şekeroğlu maşallah ilmi çalışmalarında dur
durak tanımıyor. Daha erken toplanması icap edilen zeytin çekirdeğinin
kahvesinin de hem sağlık ve hem de tıbbı açıdan olumlu olduğunu gösterdi.
Kilis’te zeytinler genelde kışın ortasında toplanırdı. Artık Ekim sonu ve Kasım
ayı içinde toplanmaya başlandı. Toplanan zeytinler artık küflenmeye terk
edilmiyor.

Zaten İzmir’de bir müteşebbis Kilis zeytinyağlarını özel
şişe ve ambalajlarda pazarlayarak yeni imkânlar ortaya çıkardı. Çok pahalı
olmasına rağmen yok satıyor.

Zaten Kilis’e konuk olarak gelen Prof. Dr. Canan Karatay
Kilis Zeytin ve zeytinyağları üzerine yaptığı açıklamalar bütün medyada geniş
biçimde yer aldı. Kilis’e böylesi davetler devam etmeli ve kentimizin ve
ürünlerinin tanıtılmasına vesile olunmalıdır.

Ayrıca Kilis Üniversitemiz ile Ticaret ve Sanayi Odamız
Zeytin ve zeytinyağımız ile alakalı ilmi ve ticari özel departmanlar kurmalı,
çalışmalar yapmalıdır.

 

Türkiye Birinci ama Dünya Fındık Borsası Batıda, Öyle mi?

Dahası var, o da şöyle; Dünya Zeytin Borsası Kilis’te
kurularak, hayata geçirilmelidir. Sakın ola ki “olmaz olmaz deme, olmaz olmaz
de” ki gerçekleşsin. Dünyada en fazla altın Güney Afrika’da çıkarılır. Ancak
Dünya Altın Borsası Belçika’dadır. Yani batıdır. Dünyada en fazla fındık
Türkiye’de üretilir ve ihraç edilir. Batıda yağlı fındık üretilmez. Amerika’da
yeni yeni başladı. Peki Dünya Fındık Borsası nerededir? Yine batıda. Köln
eyaletinde. Köln’de fındık mı üretilir. Hiç alakası yok. Kapanın elinde
kalıyor. Fiyatlar buralardan dünyaya duyuruluyor. Kilis’te hem zeytin var ve
hem de zeytincilik. O halde KİLİS DÜNYA ZEYTİNYAĞI BORSASI’nın merkezi olabilir
mi? Elbette olabilir. Karşı çıkanlar da ülkemizdeki diğer üreticiler bir
ihtimalle. Ayvalık ve Gemlik zeytinyağı üreticileri gibi. Olsun. Hiç sorun
değil. Önce biz bir teşebbüs edelim ve neticeyi görelim. Bunun için Kilis
Ticaret ve Sanayi Odası büyük düşünmeli ve dünya borsaları mevzuatı gibi
hususlar incelenerek hemen harekete geçilmelidir. İhmale gelmez.

Böyle bir başarı hem Kilis’in ve hem de ürünlerinin
tanıtılması için çok önemli bir fırsattır. Dünya borsalarının değeri 17.5
milyar dolar tutarında. Bunun binde biri ülkemize yansısa yeter de artar bile.

 

O halde buyurun?

Bir başka 7 Aralık’ta Kilis’in Fransız işgalinden
kurtuluşunun yıldönümünde böyle bir müjdeyi bütün milletimize ve ülkemize
verelim. Ne dersiniz?

Yavuz Bülent Bâkiler ile Türkçemiz Hakkında

Oğuz
Çetinoğlu:
Bunların kafasında ve gönlünde ne bilim, ne teknolojiden
eser yok
. cümlesinde çarpıklık görüyor musunuz? Nasıl olmalıydı,
neden?

Yavuz Bülent
Bâkiler:
Çarpıklık ne demek? Bu,
cinlerin çarptığı bir cümle! Türkçede böyle bir cümle olmaz! Veya bir Türk
böyle cümlelerle konuşamaz ve yazamaz! Çünkü:

Türkçede bir cümle “ne” bağlacı ile başlarsa, cümle,
olumlu bir kelime ile biter. Birkaç örnek vermeme müsaade ediniz. Biz, Türkçe
konuşurken: “Ne annem, ne de babam
gelmediler
!” demeyiz. “Annem, babam
gelmediler
” deriz. Ama cümlenin başına “ne” bağlacı koyacaksak o zaman: “Ne annem, ne de babam geldi…” diye
konuşur ve yazarız. Aynı şekilde, “Ne
sabah, ne akşam acıkmıyorum
” veya “Ne
Türk liram, ne de Amerikan dolarım yok
!” denilmez. “Ne sabah, ne akşam acıkıyorum” veya “Ne Türk liram, ne de Amerikan dolarım var!” denilir. İlh…

Çetinoğlu: Devrik cümle
kullanmadan edebiyat yapılamaz mı?

Bâkiler: Devrik cümle bizim konuşma dilimizde vardır ama yazı
dilimizde yoktur. Mesela biz, konuşurken: “Bekledim
ben bugün vapur iskelesinde seni
” veya “Başladı
yağmurlu günler İstanbul’da yavaş yavaş artık
” diyebiliriz. Ama yazarken “Seni, bugün vapur iskelesinde bekledim
veya “İstanbul’da, yağmurlu günler, artık
yavaş yavaş başladı
” deriz.

Ben şahsen, devrik cümlelerle yazılmış bir metin
okurken, kendimi, nadasa bırakılmış bir tarlada yürüyormuşum gibi yorgun
hissediyorum. Cümleleri dönüp dönüp tekrar okuyorum. O bakımdan ben, devrik
cümlelerle uzayan metinleri sevmiyorum. Bir yazıya tabiîlik vermek için, zaman
zaman devrik cümleler olabilir. Ama baştan sona kadar, paldır-küldür devrik
cümlelerle karşımıza çıkan kimseleri, doğrusu sevmiyorum.

Çetinoğlu: Günümüzde
bilhassa bâzı gazete yazarlarının modalaştırdığı bir tâbir var: ‘
Linç edilmek’…
Eskiden beri mâlûmumuz olan bu tâbir şimdilerde yeni bir kullanış şekli
kazandı: ‘Beni Linç ettiler’, ‘Linç
edildim
’, ‘Filânca san’atkâr Münbiç
Harekâtını desteklediği için linç edildi
’ gibi… Acabâ böyle bir kullanış
isâbetli midir?

Bâkiler:Bu kullanış, ilk bakışta tuhaf geliyor. Çünkü “linç”,
bir kimsenin, anonim sayılacak kadar geniş bir topluluk tarafından, ciddî bir
tahkîkat yapılmadan, usûlüne uygun bir sorgu-suâle muhâtap kılınmadan,
aleyhinde sağlam delîller toplanmadan ve kendisine mâsûmiyetini müdâfaa hakkı
tanınmadan suçlu îlân edilip (yumruk, taş, sopa, bıçak, ateşli silâh gibi)
muhtelif vâsıtalarla öldürülmesidir. Kelime, Amerikalı (Virjinyalı) Hâkim
Charles Lynch’in (1736-1796) ismine izâfeten, evvelâ (1837’de) “Lynch Law” (Linç Kanûnu veya Hukuku)
şeklinde kullanılmıştır. Bu hâkim, Amerikan İhtilâli esnâsında, başında
bulunduğu mahkemede, İngiliz tarafdârı olanları, üstünkörü bir muhâkemeyle
suçlu îlân edip cezâlandırıyordu.

Kelimenin bu aslî mânâsına göre bir kimsenin “beni linç ettiler” demesi tabiî ki
imkânsızdır. Zîrâ linç edilmiş birisi, Gayb Âleminden yeryüzü insanlarına hitâb
ederek “beni linç ettiler” diyemez!

Şu var ki zaman içinde, bilhassa “sosyal medya”
sâyesinde, kelime, mecâzî bir mânâyla kullanılmaya başlamıştır. Bu mânâda, daha
açık bir ifâdeyle, “medyatik linç
denmektedir. Bu tâbirle kasdedilen, bir sosyal medya kampanyasıyla herhangi bir
şahsın îtibârını yok etmek, onu tamâmen gözden düşürmektir. Bu çerçevede, “linç edildim” demek, aleyhimdeki bir
sosyal medya kampanyasıyle beni bitirdiler, îtibârımı sıfıra indirdiler
demektir ve böyle bir kullanış, herhalde yanlış olmaz…

Çetinoğlu: Şarkı sözü yazarı
ne menem bir iştir? Şarkılarında kullandıkları sözlerin sanat değeri
taşımadığını bildikleri için mi, ‘güfte’ diyemiyorlar?

Bâkiler: Güfte, Farsça asıllı bir kelimedir. Bir mûsıkî
eserinin söz kısmıdır. Yâni bir şiirin tamamı veya bir kısmı bestelenince, biz
ona “güfte”diyoruz.

Dünün bestekârları, beğendikleri şiirin bir bölümünü
ele alarak onu besteliyorlardı. Yâni dünün güfteleri beğenilen, bilinen şiirler
arasından seçiliyorlardı.

Şimdi durum çok farklı, bestekârlarımız, ya eşin
dostun tavsiyelerine uyarak beste yapıyorlar veya kendi yazdıklarını
besteliyorlar. Bu bakımdan ortaya “şarkı
sözü yazarları
” dökülmeye başladı. Bu şarkı sözü yazan kimseler, şiiri
ciddî ölçüler içinde ele alan, iyi şiir yazan, şiirden anlayan kişiler
değillerdir. İşte bunlara “şarkı sözü
yazarı
” deniliyor.

Ben o kişilerin bestelenmiş şarkı sözlerini zaman
zaman okuyor ve dinliyorum. Gerçekten şiir adına utanıyorum.

Bir sokak külhanbeyinden “beyefendi”veya bütün edep
duygusunu kaybetmiş bir fahişeden “hanımefendi”diye bahsetmek, nasıl bir
köksüzlüğün, bir seviyesizliğin belirtisi ise, bazı türkülerimizin ve
şarkılarımızın “sözleri” de, aynı seviyesizliğin bir tezâhürüdürler. (Bunlara
“güfte” demeye insanın dili varmıyor…) Meselâ “söz yazarlığı”na kalkışan
İbrahim Tatlıses’in bir türküsü…Tatlıses’in sesine hiçbir diyeceğim yok!
Mükemmel, muhteşem bir ses! Ama bestelediği bir türkünün sözleri, kötünün de
ötesinde kötü, bir zavallılık, utandıracak derecede bir zavallılık örneği:

Yıllardır bir özlemdi
Yanıp durdu bağrımda
Yıllardır bir özlemdi
Yanıp durdu bağrımda
Tam ümidi kesmişken
Onu gördüm karşımda

Mavi mavi masmavi
Gözleri boncuk mavi
Bir gördüm âşık oldum
Bu gelen kimin yâri
Mavi mavi masmavi
Gözleri boncuk mavi
Bir gördüm âşık oldum
Bu gelen kimin yâri”

Son yıllarda, bazı türkülerimizin ve
şarkılarımızın sözleri, Türkçemizdeki büyük çöküntüyü ortaya koyması bakımından
çok üzüntü verici bir durumdur.

“Miyav! Miyav!” veya “sağlam”
mânâsında “kavi” der gibi “Mavi! Mavi!” diye sayıklayan bir türkü sözü
yazarına, on üzerinden değil, ancak bin üzerinden bir veriyorum!

Çetinoğlu: Mutluluğu nerede
ararsınız
’ sorusuna, ‘Mutluluk aramakla bulunabilecek bir meta değildir
şeklindeki cevabı tahlil eder misiniz?

Bâkiler: Gerçekten de öyle. Mutluluk, daha doğrusu saâdet,
aramakla bulunacak, hele hele satın alınacak bir metâ değildir; elle tutulur,
gözle görülür bir nesne değildir. O, bir güzel duygudur. Bir hâdiseden sonra,
kendiliğinden çıkar gider veya kendiliğinden gelir. Bir tek vak’a, bir tek
cümle, bir tek haber, hatta bir tek kelime… insanı çok sevindirdiği, huzura
kavuşturduğu gibi çok üzebilir, çok ağlatabilir, çok elsiz-ayaksız bırakabilir.
Doğrusu biz, saâdetin ne zaman geleceğini, ne zaman başını alıp gideceğini pek
bilemeyiz.

Meta’ mal,
eşya, gibi elle tutulup gözle görülebilen maddî varlıklar için kullanılır.
“Mutluluk” elle tutulmayan gözle görülmeyen eskilerin tâbiriyle “mücerred” yenilerin deyimişle “soyut” bir kavramdır. Bu cümleyi kuran,
“meta” kelimesinin mânâsını bilmiyor.

Çetinoğlu:
‘…’
Tırnak
içerisindeki cümle bittikten sonra (.) (nokta) koymak ve sonraki kelimeyi büyük
harfle başlatmak gerekir mi? Örnek cümle: Bana dedi ki: ‘Sen bu işi bilmiyorsun.’ Kendisine cevap verdim: ‘Doğrusunu sen söyler misin?’ Söyleyince
hatâmı anladım.

Bâkiler:Evvelâ şu hususu belirteyim: Türkçemizde, cümle
sonlarına mutlaka bir nokta konur ve noktadan sonra yeni cümleye mutlaka büyük
harfle başlanır. Alfabe ağalığına son vermek, bu yüzden, cümle başlarını büyük
harfle yazmayarak “harfler arasındaki eşitliği korumak”isteyen “muhteşem”
yaratılışlı kimseler biliyorum! Ben, o insanların arasında değilim! Ben, her
cümlenin sonuna bir nokta koyan ve her noktadan sonra, yeni cümleye büyük
harfle başlayan, “alfabe ağaları”ndan biriyim!

Asıl soruya gelince, esâs cümle içinde tırnakla
nakledilen bir başka cümle yer alıyor ve esâs cümle tırnaktan sonra da devâm
ediyorsa, tırnak içindeki cümlenin sonuna nokta (veya nidâ, istifhâm
işâretleri) konur ve tırnaktan sonra küçük harfle devâm edilir. Meselâ
sorunuzdaki cümleyi biraz değiştirerek bu kaideyi ona tatbîk edersek, onu şu
sûretle yazarız:

“Bana:
‘- Sen bu işi bilmiyorsun!’ deyince, kendisine: ‘Pekâlâ! Doğrusunu sen söyler
misin?’ şeklinde mukabele ettim.”

Çetinoğlu: Aşağıdaki
yazılışlardan hangisi doğru? Neden?

Sultanahmet Camisi / Sultanahmet
Camii,

 

-Tevazusu / tevazuu

 

-Mısrası / mısraı, 

 

-Eski Eskişehir Valisi  / Eskişehir ilimizin eski valisi

 

-Eski Bayındırlık Bakanı Sayın X  / Bayındırlık eski bakanı Sayın X 

 

-Necip Fâzıl Kısakürek’in ‘Sakarya’
şiirinde… /  Necip Fâzıl Kısakürek’in
‘Sakarya’ başlıklı

şiirinde…

 

-Mehmet Âkif Ersoy’un
Safahat’ında…  / Mehmet Âkif Ersoy’un
Safahat isimli eserinde…

 

-Gülfem Sokak / Gülfem Sokağı…

 

Bâkiler: Sultanahmet Camisi değil, Sultanahmet Camii.

Tevazusu değil, tevazuu.

Mısrası değil, mısraı.

Eski Eskişehir Valisi değil, Eskişehir ilimizin eski
valisi.

Eski Bayındırlık Bakanı değil, Bayındırlık eski bakanı
demek lâzım.

Gülfem Sokak ifadesi yanlıştır. Gülfem Sokağı diye
yazmalıyız.

Bu misâllerdeki gibi, Resmî Dilde tereddî ve
alafrangalık almış başını gidiyor!

Nihal Atsız, galiba 1950 yılında çıkardığı ORKUN
dergisinde ikaz etmişti: “Kapı numaralarından önce No. dememeliyiz, Nu
demeliyiz” diye dikkat çekmişti veya okuyucularını uyarmıştı. Ben de 1950
yılından beri bir defa olsun “No” demedim. Hep “Nu” diye yazdım. Konuşurken
“Numara” diyoruz. Yazarken, bir Fransız gibi, neden “No” diyelim?

Yalnız Necip Fazıl Kısakürek’in Sakarya başlıklı
şiiriyle Mehmet Âkif Ersoy’un Safahat isimli eseri çok meşhurdur. Bu
bakımdan biz, konuşmalarımızda ve yazılarımızda; Necip Fazıl Kısakürek’in
Sakarya şiirinde veya Mehmet Âkif Ersoy’un Safahat’ında da diyoruz.
Bence bu beyanlar da yanlış değildir. Yani biz, Mehmet Âkif’in Safahat’ı
dediğimiz zaman, kimse, Mehmet Âkif’in hayatındaki safhalardan bahsettiğimizi
düşünmüyor. Herkesin aklına, sadece O’nun Safahat isimli eseri geliyor.

Necip Nazıl Kısakürek’in Sakarya şiiri dediğimiz zaman
da herkes anlıyor ki, biz O’nun Sakarya başlıklı şiiri hakkında konuşacağız.

 

Çetinoğlu: Bağdat Cadde’ denilmezken; nasıl oluyor da, ‘Bağdat Sokağı
yerine  ‘Bağdat Sokak
denilebiliyor? (Bu tür çarpıklıkları, belediyelerin koyduğu sokak ismi
tabelalarında da görmek mümkün)

 

Bâkiler:“Bağdat Sokağı” yerine “Bağdat Sokak” demek, yanlış
olmasına rağmen, belki de insanların kolayına gidiyor. Bağdat Caddesi
söyleyişinde ise böyle bir kolaylık yok gibi… “Sokağı” yerine sokak demek, oradaki
üç heceyi iki heceye indirmek kolay. Ama o kolaylık üç heceli “caddesi”
kelimesinde yok. Yâni “sokağı” yerine “sokak” denmesi, Türkçenin mantığına göre
yapılmış bir tercih değil.

Şu var ki bazı belediyelerimiz, yakın bir gelecekte,
levhalarını “BAĞDATSAL CADDE” diye değiştirebilirler!

 

Çetinoğlu: Neden ‘Ev atıkları’ değil de ‘Evsel atıklar’? Bu iş sonunda
Sanayisel atıksallıklarsaçmasallıklarına kadar uzanabilir mi?

 

Bâkiler: Elbette uzanabilir. Benim bu değişiklikten hiçbir
şüphem yok. Neden yok? Söyleyeyim: Ben 1955 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’ne
kaydoldum. 1955 yılında, Fakültemizin hemen yanı başında bir “SİYASAL BİLGİLER
FAKÜLTESİ” vardı.

1955 yılında “-sAl
eki, sadece siyâset veya siyâsî kelimesinin kuyruğunda bulunuyordu. Belki başka
kelimelerde de vardı da ben bilmiyordum. Sonra, birdenbire çoğaldı. Birtakım
kimseler, Arapça-Farsça kelimeleri Türkçeleştirmek için, derhâl onların
arkasına Latinceden aldıkları bir                     “-sel” veya “-sal” ekini
yapıştırdılar. Ve böylece o kelimeleri Öztürkçe yaptıklarını sandılar. Mesela:
Tarih, şiir, asker, siyaset… kelimeleri Arapça mıdır? Yapıştırırsınız onların
arkasına Latinceden veya Fransızcadan aldığınız bir “-sAl”, “-Al”ekini;onları “tarihsel, şiirsel, askersel, siyasal…” yapar,
hemen Öztürkçe kelimeler elde edersiniz!

Ferman, günah, hasta, künde… kelimeleri Farsça mıdır?
Ne gam: “Fermansal, günahsal, hastasal,
kündesel…”
der, bir çırpıda onları da “Öztürkçe”leştirirsiniz!

1955 yılında, bir-iki “selli-sallı” kelime vardı. Elli
yıl sonra karşımıza yüzlerce “selli-sallı” kelime dikildi.

Dilin millet hayatındaki ehemmiyetini bilmeyenler,
Fransızcadan devşirme bu “-sAl”, “-Al”,                         “-Ul”, “-Il”, “-l” eklerini kullana kullana, elli yıl,
yüz yıl sonra, Türkçeyi iyice tanınmaz hâle getireceklerdir! Bir ilim
adamımızın söylediği gibi: “Türkçe sal’a
bindirilmiş, sel’e verilmiştir
!”

Ben şahsen, bu “-sel
/ -sal
” eklerinden nefret ediyorum. Birçok kimsenin, ya cehâlet yüzünden
veya Batı karşısında tam bir aşağılık duygusu içinde bulunduğu için selli-sallı
kelimelerle konuştuklarını görüyorum.

Bozulma, önce devlet kuruluşlarında başlıyor, sonra
vatandaşlara geçiyor. İstanbul’da şuraya-buraya gidip gelmek için, zaman zaman
vapurlara biniyorum. Hareketten biraz sonra, teybe alınmış bir sesle yolcuların
dikkati çekiliyor. Çeşitli uyarılardan sonra: “Çevresel temizliğe dikkat ediniz!” deniliyor. Ne demektir “çevresel temizlik”? Bunun doğrusu ve
Türkçesi, “çevre temizliği”dir. Ama
bakın devlet ulaştırma vasıtalarında bile Türkçe katlediliyor. Hastahanelerde
görüyorum. Bazı kovaların veya plastik bidonların üzerinde: “Evsel atık” yazılı. Düşünüyorum:
Hastahane ev değildir. O zaman hastanelerimiz için ayrılan bidonların üzerine
de: “Hastahanesel atık” diye yazmak
gerekecek! Çok büyük bir bilgisizlik ve aptallık örneği! Hâlbuki bu gibi
barbarca uydurmalar yerine “ev atıkları
demek kâfi ve çok daha güzeldir! Benzeri şekilde “fabrika atıkları”, “zehirli
atıklar
”, “kimyevî atıklar”, “tıbbî atıklar” demek lâzımdır.

Nedir bütün bu alafrangalıklar?

Spor sunucularımızdan Halit Kıvanç, bir gün bir TV
programında demişti ki, “Dünyanın
gezmediğim ülkesi kalmadı. Gördüm ki, en güzel vedâ kelimesi bizdedir: ‘Güle
güle!
’ Biz, ayrıldığımız arkadaşımıza ‘güle
güle
’, diyoruz. Ne kadar güzel bir kelime! Ama şimdi çocuklarımız,
gençlerimiz, birbirinden ayrıldıklarında: “Hadi baaay!” veya “Baybayyy!”
diyorlar…Çok yazık!

Ben de sokaklarda, caddelerde rastlıyorum.
Kılık-kıyafetiyle köyden çıkıp geldiği, bir eve temizlik veya çocuklara bakmak
için tutulduğu belli olan orta yaşlı bir kadın, elinden tutup caddeye çıkardığı
4-5 yaşındaki bir kız çocuğundan ayrılmak üzere olan bir kimseyi şahadet
parmağıyla işaretleyerek çocuğu uyarıyor:

Hikmet ve Kur’an

0

     Kur’an; mevcudat /
var edilen her şeyin aslından,

     Her an
genişletilmekte olan kâinat / evrenden,

     Kâinat / evren ve
içindekilerin yaratılış sebepleri, yaratılıştan beklenen gaye ve sırları,

     Şahsî / özel ve
içtimaî / sosyal hayat düstur / prensip ve ilkelerinden,

     Hâdise ve
olayların istinat ettiği / dayandığı küllî / kapsamlı düsturlardan,

     Yaratılan cemadat
/ cansızlar, nebatat / bitkiler, hayvanat / hayvanlar ve insanların

     Lisan-ı hâl /  hâl diliyle neyi anlattıkları, neyi sorup
sorguladıkları;

     Kısaca var oluş
hikmet ve gayelerinden,

     Bir şeyin hakikati
/ gerçeğini anlamak için, evvelemirde onu yapanı bilmek

     Ve gayesini
anlamaktan geçtiği,

     Bu konularda ilk
başvurulacak, ilk dinlenilecek olanın, onun kendi beyanı olduğu,

     Hele insanları var
etmenin asıl gerekçesi ne olduğu,

     Kur’an’ın; kâinatı
Yaratan’ın gaye ve hikmetlerini bildiren Kelâmullah / Allahın kelâmı / sözü,

     Kur’an; beşer /
insan aklının göremediği ahiret ahvali / halleri, berzah / kabir âlemini,

     Akıl, felsefe ve
hikmetin Kur’an’a başvurmak ve ona tabi olup uymak zorunda olduğu,

     Allah’ın mülkün
Mâlik’i, bilmediğimizi bilen bir Alîm,

     Hikmetinden sual
olunmayan bir Hakîm olduğu,

     Hikmetini
anlamadıklarımız hakkında; onların hikmeti / gaye ve maksadı olmadığı
anlayışından

     Uzak durmamız icap
ettiği,

     Çünkü bir şeyin
hikmetini / var ediliş gayesini bilmeyişimiz;

     Onun hikmeti
olmadığını sanmamızı gerektirmediği,

     Hakikî, ezelî,
ebedî ilim, hak ve hikmet; yalnız Allahta olup, insanın;

     Nâkıs, noksan,
eksik mâlûmatı / bildikleriyle, Allahın;

     Anlamadığı
hikmeti, gayesi hakkında ileri geri konuşmasının doğru olmadığı,

     Tam bir
teslimiyetle, sabır ve niyazla anlamayı yine O’ndan istemesi lâzım geldiği,

     Kur’an / İlâhî
kelâmın / sözlerin; aslında taşa toprağa bürünerek,

     Şu san’atlı
kâinatı teşkil ettiğini,

     Bunun da ezelden
beri Hakîm olan Allah Tarafından böyle olması istendiği,

     Nitekim Yunus
Emre; bunu ne güzel terennüm edip, dile getirerek ortaya koymuş:

                                                                Ete, kemiğe büründüm,

     Yûnus diye göründüm.

     Kur’an’ın; Kâinat
denen Büyük Kitab / Kevnî, Maddî ve Somut Kur’an / Kâinat Kitabı’nın; 

     En yüksek bir
müfessiri / tefsir edeni / açıklayanı, en beliğ / en anlaşılır bir tercümanı
olduğu,

     Mevcudat /
varlığın küçük büyük her birinin, mânâlı / anlamlı birer kelime olduğu,

     Maddî kelimeler,
yani küçük büyük varlıklar olarak; somut kâinat kitabında yer aldıklarını,

     İnsanın kâinata
nasıl bakması gerektiğini,

     Nasıl ki, bir
kitabda yer alan harfler, o sayfada kendileri için değil;

     Kelime ve mânâları
ifade ettikleri için bulunur.

     Kâinatta bulunan
varlıklar da birer harf hükmünde. Kendileri için değil, yaratılmış olduklarını,

     Bir Yaratıcıları
var olduğunu göstermeleri için, kâinat sahifesine yazıldıkları,

     Temaşa
ettiklerimiz, gördüklerimiz; “Ne güzel.” demek için değil,

     “Ne güzel
yaratılmış.” diyerek, her şeyden Hakk’a yol bulmak, bu gayeyle,

     Bu amaçla
yaratıldıklarını tefekkür etmek / düşünmek için yaratıldıkları,
     Var edildiklerini nazarı itibara
almak ve bu gibi,

     Daha nice esrar,
sır ve hikmetleri Kur’an içinde barındırıyor.

     Zaten Kurân’ın;
çöz çöz bitmeyecek bir hikmetler yumağı olduğunu;

     Yâsîn sûresinin
ikinci âyeti veciz ve özlü bir şekilde dile getirmekte:

     “Hikmet dolu
Kur’an hakkı için.” /  ve “Ant olsun
bilge Kur’an’a!” diyerek.

Uzaktan Eğitim Eğitebilir mi?

  1. Kafe ve Lokantaların Kapatılması ile Kesilen Para Cezaları

    0

    Bilindiği üzere, son alınan yasak
    kararları meyanın da Kafe ve lokantaların da kapatılmasına karar verilmiş
    bulunmaktadır. Acizane kanaatime göre alınan bu yasak kararı son derecede vahim
    bir hata olarak görülmektedir. Şöyle ki,

                    Kafe
    ve lokantaların kapatılması neticesin de sayıları yüz binler ile ifade edilen, aşçı
    ve garsonlar, ekonomik sıkıntının ve işsizliğin had safhada olduğu bir zamanda adeta
    sokağa atılmış bulunmaktadırlar. Konulan yasakların ne zaman kalkacağı da belli
    olmadığına göre, açıkta kaldıkları süre zarfında bu adamlar aile fertlerinin
    geçimlerini nasıl temin edecekler. Kirada oturanlar kira paralarını nasıl
    ödeyecekler. Dahası lokanta sahipleri kiralarını nasıl ödeyeceklerdir. Bu
    soruların cevabını vermek her halde pek kolay olmayacaktır. Hâlbuki,
    lokantacılar,  masa ve sandalyelerini
    fiziki mesafe kurallarına riayet etmek suretiyle, çok güzel bir şekilde tanzim
    etmişlerdi. Bu cümleden olarak, bu arada lüzumuna binaen şu hususu da ifade edeyim
    ki, benim lokantam olmadığı gibi uzaktan ve yakından lokantacılık yapan hiçbir
    akrabam da bulunmamaktadır.

                                   Bir
    de şu husus var ki. Bilim Kurulu Üyeleri bir tavsiye kararı alıyor, Hükümet de
    bu tavsiye kararlarına aynen riayet etmek suretiyle yasak kararları getiriyor.
    Bilim Kurulu Üyeleri, hangi ilmi araştırmayı yaptıktan sonra, böyle bir tavsiye
    kararında bulunuyorlar ki, bu hususu anlamak mümkün değildir. Amiyane tabirle
    bana göre, davul Hükümetin boynun da tokmak Bilim Kurulu Üyelerinin elinde gibi
    geliyor.

                    Diğer
    taraftan  her gün gazetelerde  yasakları ihlal etmeleri sebebiyle
    kendilerine ceza kesilen vatandaşların sayılarını okumaktayız. Bu sayılar az
    bir sayı olmayıp, her gün  en az
    1500—2000 kişiye ceza kesildiği anlaşılmaktadır. Böylece, yasak kararlarının
    konulduğu 20 Mart 2020 tarihinden itibaren bu güne kadar ceza kesilenlerin
    sayısı çoktan bir milyonu geçmiş bulunmaktadır. Dün Kocaeli de yayımlanmakta
    bulunan Özgür Kocaeli gazetesin de çıkan bir habere göre, sadece İzmit de bir
    ay içerinde 8610 kişiye ceza kesilmiş. Bu cezalar az bir miktar da değildir.
    Mesela, sadece sokağa
    çıkma yasağını ihlal edenlere verilen ceza 3150.00 TL’dir. Memleketimiz
    şartlarına göre bu para oldukça yüksek sayılır. Zira, bu miktar ortalama olarak
    bir emeklinin bir aylık maaşına tekabül etmektedir. Ben, şahsen bu gibi durumlarda AK Parti’ye karşı bir
    tuzak kurulma ihtimalinin olduğu endişesini taşımaktayım. Zira, cezalar bu şekilde verilmeye devam etiği müddetçe, korkarım ki,
    AK PARTİ kendisine oy verecek kimse bulamayacaktır.
    Bir de şu husus var ki,
    kamu oyunda bu kadar ses getiren  bu  cezaların vatandaşlar tarafından ödendiğinden
    de pek emin değilim.

    Yukarıda yazmış olduğum ve daha buna
    benzer meselseler sebebiyle, AK PARTİYE karşı gayri memnunların sayısı her
    geçen gün artmaktadır.  Hâlbuki AK PARTİ
    bakımından zaman gayri memnunların sayısını çoğaltmak değil,  memnun olanların sayısını artırmak vaktidir.  Bilindiği üzere, bu gün bazı mihraklar AK Parti’yi
    iktidardan düşürmenin gayreti için de bulunmaktadırlar.  Bu itibarla, AK Parti’nin rehavete
    kapılmadan, kendisine kurulan her türlü tuzağı bertaraf etmesinde zaruret
    bulunmaktadır.

     Yukarıda bahsini etmiş olduğum hususların hiç
    birisi benim şahsi meselem değildir. Bunları yazmamın yegâne gayesi, sade bir
    vatandaş olarak hayatın içinden gördüklerimi ve bildiklerimi siz saygı değer
    okuyucularım ile paylaşmaktan ibarettir. 

Tarihte İz Bırakmak İhtirası

1800’lü yıllarda Viyana
Avrupa’nın müzik başkentidir. Öyle ki bu mümbit iklimde her biri kendi alanında
birer efsane olan büyük müzisyenler ve bestekarlar yetişmişti.

Macar asıllı Franz
Liszt
müzisyenler içinde belki de en büyük süper yıldızdı. O, tarih boyunca
belki de ilk defa, müzisyenlerin hem ünlü olup hem de saygın bir sanatçı olarak
görülebileceğini ispatlayan biri idi.

1840’larda çok
ünlüydü ve Lisztmania Avrupa’yı kasıp kavurmaya başlamıştı. Kadınlar
Liszt için deli divane oluyordu.
Mendillerini yırtıp, kullandığı kadehleri
çalıp, çok değerli bir eşya imiş gibi saklıyorlardı. Hatta puro izmaritlerini
göğüs dekoltelerinde gururla sergileyenler bile oluyordu.

Geliştirdiği piyano
tekniği
ile piyanistliğin de piyanoların da kapasitesini zorluyordu. Konserlerinde
piyanoların telleri kopar, taşları kırılır ve akortları bozulurdu.
Her
konsere iki piyano ile çıkardı.
Çünkü konser sonunda kesin biri darmadağın
olurdu.

Modern konseri de onun icat
ettiğini söyleyebiliriz. Tek sanatçı olarak çıktığı sahnede saatler süren
konserler verirdi. Lisztmania etkisi ile yakışıklı piyanisti dinleyen
kadınlardan bayılanlar olurdu.

1840’larda Avrupa
turnesine çıktı ve 1000’i aşkın konser verdi. 1847 Haziranı’nda İstanbul’a
geldi
, beş hafta kaldı. Bu süre içinde ikisi Çırağan Sarayı’nda Sultan
Abdülmecit’in huzurunda olmak üzere 10 civarında konser verdi. Karşılığında
sultandan değerli hediyeler aldı, iftihar nişanıyla onurlandırıldı. Ziyareti
sırasında ayrıca, piyano için Mecidiye Marşı uyarlaması dahil, beş beste
yaptı.

Franz Liszt şöhretin
zirvesinde idi. Gittiği yerlerde krallar gibi karşılanıyordu. Çok sayıda genç ve
zengin kadınla birliktelik yaşamıştı. Ama bunlar ona yetmiyordu.

Liszt’in asıl
istediği şey Beethoven ve Schubert gibi bestecilerle aynı saygıyı görebilmekti.
Tarihte büyük bir iz bırakmak istiyordu.

Bu yüzden kendisi
için bayılan kadınlardan sıkılan Liszt şans şöhrete sırtını dönüp bırakacağı
ismi düşünmeye başladı.
Almanya’ya gitti. 1856’da Weimar’da Faust Senfonisini
besteledi. Bu çok farklı bir Liszt idi.

Faust Senfonisi
ile Liszt, Paganini tarzı şovmenliğini bir tarafa bırakmış, Beethoven
ve Schubert’inki kadar saf ve berrak bir eser yaratmıştı.

Liszt’in daha önce
parası vardı, hayranları, şöhreti vardı. “Müzik dünyasının altın çocuğu”
muamelesi görmüştü. Fakat şimdi yeni eserleriyle büyük romantik sanatçıların
hayal ettiği bir mertebeye ulaşmayı
da başarmıştı. Artık tarihte yer
alacağı kesinleşmişti.

******************************

Maslow’un İhtiyaçlar
Piramidi

Franz Liszt
hakkında bir belgeselde anlatılan bu bilgileri dinleyince Maslow’un “ihtiyaçlar
hiyerarşisi” veya “ihtiyaçlar piramidi”
denilen teorisi aklıma geldi.

Bilindiği gibi, 1943
yılında Amerikalı Psikolog Abraham Harold Maslow, bir insanın en temel
ihtiyaçlarını gidermeden üst basamaklarda bulunan diğer ihtiyaçlarını
karşılamaya yönelmeyeceğini yazmıştı.

Maslow
Piramidi’nin en alt ve en geniş tabanında, yani en öncelikli ihtiyaç statüsünde
‘Fizyolojik ve biyolojik’ ihtiyaçlar yer alıyordu. (Açlık, susuzluk,
cinsellik, uyku gibi temel ihtiyaçlar…) Sadece bunlar giderildiğinde insan, bir
diğer ihtiyaç düzeyini karşılamaya yöneliyordu.

Bir üstteki
ihtiyaç düzeyi ‘Güvenlik’ olarak tanımlanıyordu. Kişi hayati ihtiyaçları
karşılandığında, kendini de güvende hissettiğinde ise bir sonraki ihtiyaç
hiyerarşisine yani ‘Aidiyet ve sevgi’ (Bir gruba ait olma, ilişki kurma,
yani özetle sosyalleşme) ihtiyacına yöneliyordu.

Bu üç düzey
yeterince doyurulduğunda ise sıra ‘Saygı görme’ aşamasına geliyordu. Ve
hiyerarşide en üstte ‘Kendini gerçekleştirme’ ihtiyacı yer alıyordu.

“Kendini
gerçekleştirme” hayattan ne istediğine bağlı olarak kişiden kişiye
değişiyordu. Maslow “bir insan neye ulaşabiliyorsa ona ulaşmalıdır” diyordu.

Maslow piramidi
tamamlamamış insanların mutluluk seviyesinin de tam olmadığını öne
sürüyordu.

******************************

Erdoğan’ın İhtiyaçlar
Hiyerarşisi

Recep Tayyip Erdoğan Cumhuriyet tarihimizin en uzun
süreli ve Atatürk’ten sonra en muktedir kişisi. Çoğu beşerin hayal dahi
edemeyeceği şan şöhret, güç kudret, para servet gibi “ihtiyaçların”
tamamına sahip. Bir iddiaya göre de dünya liderlerinin en zenginleri arasında
yer alıyor.

Tam da Franz Liszt’in şöhretinin zirvesinde iken
kapıldığı duygulara kapılması gereken bir konumda.

Çok iyimser bir bakış açısıyla düşünmek istiyorum: Belki
de güç, kudret ve paraya sırtını dönüp, bırakacağı ismi düşünmeye başlayabilir.

Atatürk gibi, sonrasında ülkemize Başbakan ve
Cumhurbaşkanı olarak hizmet eden ve hayırla yad edilen seçkin devlet ve
siyaset adamları gibi, olmak isteyebilir.  

Onlar gibi tarihe büyük ve olumlu bir iz bırakmayı
hayal edebilir.

Böyle bir hayali gerçekleştirme ihtirası olabilse,
Türkiye için ne büyük şans olurdu.

Böyle olsa, günlük başarılar yerine ülkeye kalıcı ve
gerçek başarılar kazandıracak öncelikleri olurdu.

Bunca imkândan sonra ihtiyaçlar hiyerarşisinin en
tepesine
geçebilirdi. Bu basamakta olsaydı, söz ve tavırlarında bilgece
bir felsefi derinlik ve hoşgörü, yaşantısında tevazu ve sadelik
olurdu.
Sadece Türkiye’de değil, dünyanın bütün halklarından saygı görürdü.

Eğer bugüne kadar elde ettiklerine sırtını dönebilecek
bir dönüşüm yaşayabilir ve ihtiyaçlar piramidinin tepe noktasına geçebilirse,
dünyanın en huzurlu, en mutlu insanlarından biri olabilirdi.

Fakat böyle bir mertebeye geçebilmek için vazgeçmek
zorunda kaldığı muazzam maddi imkanlar hem O’nun ve hem de Türkiye’nin şansını
azaltıyor.

Affet Bizi İstanbul!

İstanbul;

    Asırlar
boyunca pek çok medeniyetlere ev sahipliği yapmış bir dünya incisi…

    Dünya
genelinde ülkemizin en çok bilinen, aranan, gezilen şehri, turizm sektörümüzün
her mevsimine hizmet eden eşsiz bir hazine…

   Üç yanı
denizlerle çevrili, şehrin o eşsiz görüntüsünü ikiye ayıran meşhur Boğaziçi’yle,
yedi tepeye yansıyan sihriyle nice şairlere, yazarlara ilham veren; filim
senaryolarına konu olan, âşıkların el ele, gönül gönüle gezdiği doğasıyla ünlü
güzel şehir…

  Sabahın
aydınlattığı yüzüne; Haliç’inden, Galata’sından, tarihe ışık tutan surlarıyla
çevrili her köşesinden mucizevi sırların fışkırdığı binlerce yıllık tarihe
tanıklık eden şehir…

  Her sokağı
adeta açık hava müzesi, asırlık çınarlarıyla doğaya damgasını vuran, her
canlının rahatça yaşadığı, yaşamın mucizevi yüzünü renklendiren doğa hazinesi…

  
Adalarından Modasına, Kadıköy’ünden Beşiktaş’ına,  Üsküdar’ından Ortaköy’üne, Kuzguncuğundan
İstinye’sine, Beykoz’undan Sarıyer’ine, onca kapısından şehrin her yanında iz
bırakan tarihin gerçek yüzü…

   Gökyüzüne kollarını açmış camileriyle ünlü,
günün beş vakti ezan seslerinin yankılandığı sokaklarında birbirlerine her daim
yardıma hazır sıcak, sımsıcak insanların yaşadığı aziz İstanbul…

  Eşsiz
manzarası 7 tepesiyle bakan İstanbul…

    Ama ne
yazık ki, yukarıda anlattıklarım bu dünya mirası güzel şehrin çok değil, bundan
50 yıl öncesinde kaldı!

  
İstanbul;

   Günümüzde 15 milyondan fazla nüfusuyla, yollarını
kaplayan milyonlarca araçla güne başlayan, her geçen gün trafik karmaşası biraz
daha katlanan; her Allah’ın günü pek çoğunda yaralı ama çoğunda da ölümlü onca
kazanın yaşandığı dev bir anakent…

   Sokaklarında milyonlarca işsizin kol gezdiği,
pek çok semtinde işçi pazarlarının oluştuğu; 
komşuluğun, arkadaşlığın, samimiyet gibi duyguların çoktan unutulduğu o
sıcacık insanların yok olup gittiği yalnızlığın cirit attığı dev bir şehir,

      Oturdukları evde komşusu kimdir tanımayan,
asansörde dahi birbirlerine selam vermeyen; yakın akrabaların dışında
insanların birbirleriyle görüşmediği,

      Metroda, otobüste, minibüste adeta
birbirlerini ezen, tıpkı vahşi batıda gibi hareket eden insanların yer aldığı
aziz İstanbul…

     Üç
bir yanı denizlerle çevrili ama denizin tadına varamayan insanlarla dopdolu,
gökyüzüne yansıyan gökdelenlerin ucubeliği ile o güzel yüzü yara, bere içinde
kalan İstanbul…

     Çocuk cıvıltılarını çoktan unutan
sokaklarında inşaat makinalarının, kamyonlarının hırladığı, sabahın erken
saatlerinde toz toprağa bulanan İstanbul…

     Çocuksu anılarımızı hatırlatan ada sahillerine
neredeyse vapur yanaşmayan, yosun kokulu denizleriyle ünlü sahillerinde ne
çakıl taşı, ne de martıları kalmayan,

    Uskumrunun, çirozun, Yorgo’nun ünlü balık
çorbasının, Kumkapılı Kör Agop’un meyhanesinin, 
Marmara’da bir zamanlar yaşayan onlarca balık türünün adının, tadının
bile unutulduğu,

    İstanbul beyefendisiyle, hanımefendisinin,
hele ki İstanbul lehçesinin gök kubbesinde bir hoş sada olarak kaldığı aziz
İstanbul…

    Ey
Güzel İstanbul;

    Biz
insanlar, ne yaptık sana böyle?

    Herkesin
elinde bir cep telefonu, bir bilgisayar; her birimiz yapay zekâdan
bahsediyoruz! Neden duygularımızın, zekâlarımızın yapaylaşmasından
bahsetmiyoruz?

    Senin gönlüne sapladığımız duygusu olmayan,
olamayan her yapay zekâ ürünü, seni biraz daha yok ediyor, seni yaşanacak yer
olmaktan uzaklaştırıyor!

    Burası
ölünecek yer bile değil artık…

    Affet bizi dünya mirasımız, biz senin hiçbir
güzelliğini ne yazık ki gelecek nesillere bırakamadık.

    Ama bu suç sadece bizde mi?

    Yıllar
boyunca seni yönetenlere ne demeli?

    Veee şimdilerde tüm dünyada olduğu gibi
ülkemizde de öldürücü bir salgın yaşanıyor.

    Adı, Covit-19

    Bu salgın
belli ki, seni de sarsıyor,

    Tıpkı
senin bağrında yaşayanları sarsıp, yok ettiği gibi…

    Artık
ne boğazın tadı kaldı, ne de 7 tepenin keyfi var!

    Umutlarımız,
anılarımıza saklandı ama her birinde yine senin imzan…

    Şimdilerde hasretiz senin o güzel çehrene,

    Ama inan ki, yakındır bu salgından
kurtuluşumuz.

    Ancak
senin çektiğin ıstıraplardan ne zaman kurtulacağın meçhul,

    Sana
bunca acıyı çektirdiğimiz için affet bizi dünya şehrimiz,

    Güzeller
güzeli İstanbul’umuz…