Gecenin karanlığı düşmüş, sessizlik ve annemin gözyaşları. O
gün akşam babam yine eve gelmedi. Ben beş yaşımdaydım. Küçük kardeşim dört
yaşında… Tarhana çorbasına ekmeğimizi doğrayıp yedik. Sofrayı kaldırdıktan
sonra ben kardeşimi uyuttum, usulca yanına kıvrıldım. Annem “Kalk Sevil’im,
babanı aramaya gideceğiz,” dedi. Hemen kalktım. “Anne gece karanlıktan korkarız
nasıl gideceğiz,” dedim. “Korkma iki sokak ötede. Yaz günü insanlar
dışarıdalar” dedi.
Çoraplarımı elime aldım, gece karanlığında düştük yola.
Çoraplarımı giyemedim elimde kaldı. Bursa’nın dar sokaklarını dolaşarak bir
kapının önünde durduk. Annem zile bastı, bir kadın çıktı,
Annem:
-“Bu evde kiracınız var mı?” diye sordu.
Kadın:
-“Evet, yeni bir kiracım var, astsubay, yeni evliymiş,”
dedi.
Annem bu sözleri duyunca ağlamaya başladı, o benim kocam
diyebildi sadece. “Ev hangisi?” dedi annem. Kadın “işte burası” diye zile
basıverdi. Kapıyı babam açtı, beni ve annemi karşısında görünce şaşırdı. “Siz
beni nasıl buldunuz?” dedi. Ben içeriye girdim, olanlar sanki bir film gibiydi
ben de seyirci… Yerde kola, soda şişeleri, konserve kutuları ve karşımda
gecelikle o kadın… Bir yandan tartışmalar, bir yandan annemin gözyaşları,
elimde hâlâ giyemediğim çorabım ve içime düşen acı çocuk aklıma büyük gelmişti.
Ömrümün sonuna kadar bana iz bırakan bir geceydi. O geceyi hiç unutmadım. İşte
o gün gece ben sadece çorabımı kaybetmedim; babamı, aile ocağımı,
oyuncaklarımı, çikolatamı kaybettim.
O günden sonra ben her şeye olan inancımı kaybettim,
güvenmeyi kaybettim, çaresizliği öğrendim, aç kalmayı, açıkta kalmayı öğrendim,
o günden bu güne kırk yıl geçmişse de ben neden doğduğumu öğrenemedim.
Sorgularım ne hayatla bitti ne kendimle. Bazen diyorum ki kader alnımıza böyle
yazmış, belki de astsubay kızı olarak büyüseydim, şımarık olsaydım, ekmeğin
fiyatını bilmeseydim, hayata hazır olmadan mı büyürdüm, yoksa böyle zor
yaşayıp, ayaklarım yere sağlam basarak, her bir şeyin farkına vararak mı
yaşamak iyiydi, bilmiyorum ki…
Birini yaşarken diğerini sorgulayamam ki! Bildiğim tek doğru
annemin bize dürüstlüğü, insan olmayı, yalan söylememeyi, helâli, haramı en
önemlisi kanaatkâr olmayı öğrettiği gerçeğiydi. Babam biraz daha ileri giderek,
o kadını evimize getirdi, üstelik kadın hamileydi. Annem de hamileydi. Babam
sizin halanız dedi bize. Kardeşimin aklı ermiyordu da ben babamın bana yalan
söylediğini biliyordum. O kadın yukarıda, biz aşağıda oturmaya başladık. Annem,
çilekeş annem sevdiği insanı başka bir kadınla paylaşacak kadar asildi ama
yüreğine düşen acıyı da bana sarılarak gidermeye çalışıyordu. Annem babama bu
böyle olmaz, tayinini iste gidelim buralardan dediyse de babam kabul etmedi,
evde hiç de hoş olmayan günler yaşadık. Bir keresinde babam beni kucağına alıp
severken o kadın kıyameti kopardı. Mademki senin eşin, çocukların vardı beni
niye getirdin, dedi. Babam sen de benim evli olduğumu biliyordun neden geldin
dedi. Bu kısır döngü ve seviyesiz tartışmalar beş yaşımdaki aklıma hep büyük
gelmişti. Beklenen gün de yaklaşıyordu. Hem annem hem o kadın bebek bekliyordu.
Evde ciddi kavgalar oluyordu, sonunda annemin canı yanıyordu. O haliyle askeri
hastanede en küçük kardeşimi dünyaya getirdi. Doktorlar annemin yediği dayaktan
bebeğinde bazı yerlerin mor olduğunu söylemişti ama annem babamı utandırmamak
için düştüm demişti.
Halkımız ne Kadar Dürüst?
Zaman zaman toplu
taşıma araçlarında, ticari takside veya yolda içi para dolu cüzdan veya
çantaları bulunur. Bunları sahiplerine iade eden dürüst
vatandaşlarımızla ilgili çok sayıda haber medyada yer almıştır. Bu haberler
bizi böyle bir toplum içinde yaşamanın güveni ve huzuru ile mutlu eder. Bu
toplumun bir ferdi olmakla gurur duyarız.
İnsanlarımızın dürüstlüğünün
sebebi olarak, yetiştiğimiz toplumun dini değerlerinin etkili
olduğunu düşünürüz. Çünkü, İslam dininin emir ve yasaklarıyla, “kul
hakkı” ile “helal ve haram lokma” kavramlarının genetiğimize
işlediğini varsayarız.
Acaba bu
varsayımımız ne kadar doğru? Bunu anlamamız için farklı dinlerden insanların
yaşadığı diğer ülkelerin içindeki davranış kalıplarıyla mukayesesini yapmak
gerekir.
Ölçemediğiniz
hiçbir şeyi mukayese edemezsiniz. Rakamla ifade edemediğiniz sosyal mukayeseler
önyargıların eseri olur ve bilimsel bir anlamı yoktur.
Hafta sonu işte bu
ihtiyacı karşılayan bir araştırma okudum. Sözcü Gazetesinin “Hafta Sonu” ekinde
yer alan habere göre; Science Journal’deki araştırmacılar tarafından 40 ülkedeki
355 şehirde bir sosyal deney yapıldı. 17.303 cüzdanın sahiplerine
teslim edilme ihtimali üzerinden ülkelerin dürüstlük derecesi ölçüldü.
Deney kısaca şu
şekilde gerçekleşti: Turist kılığındaki araştırma görevlileri restoran, müze,
banka ve otel gibi yerlerde karşılarına çıkan ilk yetkiliye bir cüzdan uzattı. “Cüzdanı
yolda bulduklarını ve aceleleri olduğu için teslim edip gitmeleri gerektiğini”
söylediler. Bu cüzdanlarda, üzerinde sahibinin adı ve-posta yazılı
kartvizitler, biraz para ve bir anahtar bulunuyordu.
Sonuçlar oldukça
şaşırtıcıydı. İçinde para olmayan cüzdanların %46’sı, 13 $ konulmuş cüzdanların
%61’i ve 100 $ bulunan cüzdanların %72’si cüzdandaki adrese iletildi.
Deneyde dünyanın
her yerindeki insanların, içinde para olan cüzdanları iade etme eğilimleri,
içinde para bulunmayan cüzdanları sahibine teslim etme eğiliminden yüksek çıktı.
Para miktarı yükseldikçe iade etme eğilimi de yükseliyordu.
Türkiye’de ise içinde para
bulunmayan cüzdanlardan %20’si araştırmacılara teslim edilirken, içinde para
olan cüzdanların ise %43’ü ulaştırıldı.
Dürüstlük
seviyesinde Danimarka ve İsveç liste başı oldu. Onları Yeni
Zelanda, İsviçre ve Norveç takip ediyor. Peru, Kenya ve Meksika ise
en alt sıralarda yer aldı.
Türkiye dürüstlük
sıralamasında araştırmanın yapıldığı 40 ülke arasında 27’nci olabildi.
Sonuç halkımız
açısından utanç verici: Halkımızın yarısından fazlasında “kul hakkı”
ve “evine helal lokma götürme” hassasiyetinin olmadığı görülüyor.
*****************************
İslami İlkelere Uygun
Yaşamıyoruz
Yukarıda
bahsettiğim “dürüstlük” araştırması sonuçları bir başka çalışma
sonuçlarını da doğruluyor.
George Washington
Üniversitesi’nden iki akademisyen Şeherazade Rahman ve Hüseyin Askari ilk
olarak 2010 yılında “İslam Ülkeleri Ne Kadar İslamî?” araştırması
yapmıştı. Sonra bu çalışma her yıl yenilenerek bir endekse dönüştü.
Bu çalışmayla İslam
İşbirliği Teşkilatı’na üye olan ülkelerin İslami öğretilerle uygun politikalar
izleyip izlemediklerini bulmaya çalışılıyor.
Ülkeler ekonomi,
hukuk ve yönetişim, siyasi haklar, insan hakları ve uluslararası ilişkiler
bakımından “İslami kriterlerle ne kadar uyumluluk gösteriyor ve ne kadar
İslami yaşıyor?” sorularının cevabı aranıyor. Burada ülkenin Müslüman
olması ya da olmaması dikkate alınmıyor.
“İslamîlik
endeksinin” 2018 raporunda, İslam’ın öngördüğü ahlaki ve toplumsal ilkelere göre
yaşayan ülkeler sıralamasında ilk 40’a hiçbir Müslüman ülke
giremedi.
153 ülkenin yer aldığı
listede, Türkiye 25 basamak gerileyerek 95’inci sırada yer aldı.
2018 İslamîlik
Endeksi’nde en üst sırada yer bulabilen Müslüman ülke Birleşik Arap
Emirlikleri listede 45. sırada yer aldı. İlk 50 ülke arasında, BAE’nin
ardından Arnavutluk 46, Malezya 47, Katar 48. sırada yer aldı.
Listenin ilk
sırasında yer alan Yeni Zelanda’yı İsveç, Hollanda, İzlanda, İsviçre ve İrlanda
izliyor. Danimarka 7, Kanada 8, Avustralya 9, Norveç de 10. sırada yer alıyor.
“Dünyanın en
huzurlu ve mutlu insanlarının yaşadığı ülkeler” araştırmasında da
bu endekste ilk sıralarda yer alan ve halkı Müslüman olmayan ülkelerin ilk
sıralarda olması zannederim hiçbirimiz için sürpriz değildir.
*****************************
Yöneticiler ve Halk
Arasında Kötü Etkileşim
Acaba halkımızın
ne kadarı dürüst ve ahlaklı yöneticilerimiz olsun istiyor?
Halkımızın yüzde
kaçı ahlaklı ve dürüst olmadığını, geniş kesimlerin kul haklarını yediklerini,
yandaşlarına aktardığını bildiği ve fakat bu arada kendisine de haklı veya
haksız imkanlar sağlayanları tercih ediyor?
Merak ediyorum,
“Benim hırsızım, benim tecavüzcüm, benim yalancım … iyidir”, “yeter ki bizden
olsun” anlayışının arka planında ne var?
Anlamakta zorluk
çekiyorum; neden halkımızın çoğu “adam kazandı” diyeni küçümser de, “atı
alan Üsküdar’ı geçti” diyeni takdir eder?
Bazen de soruyu
değiştiriyorum. Acaba yöneticilerimiz halkımızın dürüst ve ahlaklı olmasını
istiyor mu?
Yoksa kendi işledikleri
suç ve günahlara ortak, vicdanen sorgulama ve hesap sorma yeteneği köreltilmiş
yığınlar mı istiyor?
Belki de, “yumurta
/ tavuk” ilişkisi gibi, birbirinin sebep ve sonucu olan bir etkileşim söz
konusu. Böyle bir etkileşimin yarattığı ve sonucu dürüstlük ve İslamîlik
endekslerine yansıyan mevcut ekosistem beni korkutuyor.
Bu etkileşim
zincirini kırmazsak en geri kalmış ülkeler sınıfına doğru gerilemeye devam
edeceğiz.
Çare belli: Dürüst
ve ahlaklı insanları siyasette etkin kılmak.

