15.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 439

Sorgulama!

0

Eric Hofer, Kitle hareketlerinin
psikolojik temel yapısını inceleyerek kaleme aldığı “Kesin İnançlılar” kitabında yaşadığı yılların ve ülke gençlerinin
durumunu: “Siyasetin hangi cephesinde
yer alacaklarını, yazı-tura atarak belirlerlerdi
” diyor.

Ucundan kenarından bizlerinde
bulaştığı 1968 kuşağı Türk gençleri olarak sağcısıyla, solcusuyla seçeceğimiz tarafı
tercih etmek için yazı-tura atmak gibi abzürt bir hareketi aklımıza bile getirmedik.
Köklerimizden aldığımız kültür, okullarda idol olarak gördüğümüz
öğretmenlerimizin davranış ve düşünüş durumları, memleketimizin görünen
ahvaline bakarak tarafımızı seçip kendimize yön verdik.

Ülkücü ve sol fikir akımları,
aktif ve dinamik yapılarını, 12 Eylül Darbesi ve sonrasında, 1990’lı yıllarda komünizmin
çöküşü, Sovyetler birliğinin dağılmasına kadar devam ettirdiler. Ancak
komünizmin çökmesiyle birlikte, sol kesimde çözülmeler baş göstermeğe başladı.
Bir kısım medya patronları, bunların ileri gelenlerini gazetelerinde köşe
yazarlığına, televizyonlarda program yapımcılığına taşıdılar.

Haliyle bu arkadaşlar,
hayallerinde dahi göremeyecekleri para ve şöhrete ulaştılar. Bunlardan bazıları
kendilerine hala devrimciliklerini sürdürüyor imajı vererek, “Kemalizm” şemsiyesi altına sığındılar. Ancak
bunun yanında kendilerini fikri yönden ihanete uğramış, yıllarca
kandırıldıklarını gören samimi sol görüşlü gençler, böylelerini haklı olarak
döneklikle suçladılar.

Ülkücü gençler, Alparslan
Türkeş’in vefatına kadar “Türkeş nerede
biz oradayız
!” sloganını sembolleştirip, birlik ve beraberliklerini
bozmadılar. Her ne kadar Muhsin Yazıcıoğlu ve ekibi daha önce bu cenahtan
ayrılmış olsalar da, onlar da geçmişteki fikri yapılarına sadık kalarak
yozlaşmadılar.

Ne olduysa 2000’li yılların
başında oldu. Darbelerin yapamadığı ideolojik çözülmeğe, Ak Parti’nin
kurulmasından sonra Şahit olduk. Tabir caiz se adeta: “At izi it izine karıştı.” 12 Eylül darbesinden sonra kurulan
Özal’ın Anavatan Partisin de dört eğilimi gördük ama Ak Partide bırakın dört
eğilimi, saysan belki on dört eğilim vardı.

Aslında, AKP’nin kuruluşuna giden
yolların taşları, 1990’lı yıllarda döşenmeğe başladı. “R. Tayyip Erdoğan, henüz
Refah Partisi İstanbul il başkanıyken ABD ve Avrupa’nın ilgi odağındaydı.” (Sivil Örümceğin Ağında/Mustafa Yıldırım)

 Erol Mütercimler’in anlattıklarına göre 24
Ekim 1999 Gecesi Münci İnci’nin evinde önemli bir toplantı düzenlenir. Toplantıya
katılan Kişiler; Nail Keçeli, Münci İnci, Fehmi Koru, Emin Şirin, Nazlı Ilıcak,
Yalçın Doğan, Bülent Akarcalı, Tezcan Yaramancı, Güler Kömürcü, Amerika’nın
İstanbul Başkonsolosu Kate Schertz, ile kol kola gelen Tuğrul Türkeş ve Erol
Mütercimler. Toplantının esas konusunun amacı, Tayyip Erdoğan’ın başbakan
olacağının açıklanmasıydı.

Bu toplantıda Erol Mütercimlere,
Tayyip Erdoğan’a danışman olması önerilir ama “Baş Danışmanlığı” ister Mütercimler. Ancak baş danışmanın Münci
İnci olacağı söylenir ve Erol Mütercimler, sonraki toplantılara bir daha
katılmaz. Bunu niçin anlatıyorum derseniz; Erol Mütercimler gibi ordudan
atılmış keskin bir sol görüşlü kişinin, baş danışmanlık isteği kabul edilmiş
olsaydı, bugün ismi AKP kurucuları arasında geçecekti.

İsmi genel başkan adaylığına kadar
yükselen yılların CHP’li Ertuğrul Günay’ı, 2007 seçimleri öncesi AKP ye girer
ve seçim sonrası AKP hükümetinin Kültür ve Turizm bakanı olur.

Son dönemlerde televizyonların
gediklisi, olmazsa olmazı Mehmet Metiner, doksanlı yıllarda Refah Partisi, sonrasında
HADEP, ve en sonunda AK Parti de karar kılar. 15 Temmuz darbesine kadar Fethullah
Gülen’e hayranlığını bugün kendisi dahi saklamıyor ama önüne gelen herkesi de
FETÖ’cü lükle suçlamadan geri kalmıyor. İlke, inanç ve ideoloji, yerlerde
paspas olmuş.

1970’li yıllarda çıkardığı
aydınlık gazetesinde isimlerini yazdığı Ülkücü ve Milliyetçilerin her gün
katline sebep olan Doğu Perinçek, bugün Ülkücü ve Milliyetçi bir parti ile yan
yana yerli ve milli olduğunu iddia eden iktidarın destekçiliğini yapıyor.

Hâlbuki Devlet Bahçeli, 15 Temmuz
hain FETÖ darbe kalkışmasına kadar Erdoğan’a karşı amansız bir muhalifken, 16
Nisan 2017 Halk oylamasından önce yaptığı gurup toplantısındaki konuşmasında: “Eğer Doğu Perinçek ile Tayyip Erdoğan
arasında bir tercih hakkımız olursa, kesinlikle Sayın Erdoğan’ı tercih
edebileceğimizi herkes bilmelidir.
” Cümlesi kayıtlardadır. Daha dün
birbirlerine söylemediğini bırakmayanlar, bu gün iktidar ortaklığını birlikte
sürdürüyorlar.

İyi ama bu kadar ilkesizliği
kabul etmek, televizyonlarda Doğu Perinçek ve Metiner’le aynı dili kullanmak “Ben ülkücü ve milliyetçiyim” diyen birilerine
nasıl yakışır? Ama yakışıyormuş demek ki, bu günleri görmek te kaderde varmış.

Şimdi ben ve benim gibi olanların
durumlarını sorguluyorum da, biz bu yelpazenin neresindeyiz? Herhalde
anormallik bizim gibi olanlar da ki, Türkiye genelinde çok azınlıkta kalıyoruz ama
inanın bu anormallik beni çok mutlu ediyor.

Sağlıklı kalın!

Ağlar

Türk yurdunda Türk’ün önü kesilse,

Devletinde Türk’ün sesi kısılsa,

Vatanda yabancı bayrak asılsa,

Vatan ağlar, bayrak ağlar, Türk ağlar!

Israrla su söz geçirir de taşa,

Geçer mi hiç tek söz akılsız başa,

Bir de el elinde olursa maşa,

Vatan ağlar, bayrak ağlar, Türk ağlar!

Devletlü ağyara verirse taviz,

Çalıp çırpmak haram demezse Vaiz,

Devlette adalet olmazsa haiz,

Vatan ağlar, bayrak ağlar, Türk ağlar!

Güçlüler zor ile yasayı delse,

Hak etmeyen dostlar makama gelse,

Yetkili haklının ayağın çelse,

Vatan ağlar, bayrak ağlar, Türk ağlar!

Yanlış yönetirken ülkeyi devlet,

Zay olur giderse yok yere evlat,

Buna ‘neme lâzım’ diyorsa millet,

Vatan ağlar, bayrak ağlar, Türk ağlar!

Karabudak sakınırsan sözünü,

Gerçeklere kapatırsan gözünü,

Kaybedersen çıkar için özünü,

Vatan ağlar, bayrak ağlar, Türk ağlar!

Sırada KKTC’NİN Tanınması mı Var?

                                    ‘’ Dünya
ikiyüzlü değil, iki yüz yüzlüdür! ‘’

   

       
BM’ye bağlı uluslararası Adalet Divanı, 2008 yılında tek taraflı olarak
Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan eden Kosova’nın atmış olduğu bu adımın, ‘
uluslararası hukuku ihlal etmediğine karar verdi…(23 Temmuz 2010 Dış Basın
Haberleri Servisinden…)

         Bu flaş karar ile Uluslararası Adalet
Divanı; uluslararası hukukta Kosova’nın, 2 yıl önce bağımsızlığını ilan etmiş
olmasını yasaklayan bir ibare olmadığını 23 Temmuz 2010 tarihinde tüm dünyaya
ilan etti. Hollanda’nın Lahey kentindeki mahkemenin başkanı Hisaşi Uveda,
Sırbistan’ın başvurusu üzerine BM genel Kurulu tarafından yapılması istenen
değerlendirmenin sonucunu gazetecilere açıklarken, ‘’17 Şubat 2008 tarihinde Kosova’nın bağımsızlığının ilanı,
uluslararası hukuku ihlal etmemiştir.’’
Diyen Japon yargıç: ‘’Uluslararası hukukun, bağımsızlık ilan
etmeyi yasaklamadığını’’
söylemişti…

        Pekiyi şimdi hemen hafızamızı bir yoklayalım
ve Kosova’nın bağımsızlığını ilan ettiği o tarihe bir dönelim!

     
Kosova’nın bu açıklamayı yapmasından hemen sonra, Kosova bu statüsü ile
Türkiye başta olmak üzere, ABD ve pek çok Avrupa ülkesinin de yer aldığı 69
ülke tarafından tanınmıştı.

      Yine
aynı zaman dilimi içerisinde, Rusya başta olmak üzere birçok ülke bu
bağımsızlığa karşı çıkmıştı! Ama ne olursa olsun; sonuçta Kosova, artık başta
Amerika olmak üzere 69 ülke tarafından tanınmış, bu tanınmanın uluslararası
hukuka uygun olduğu milletler camiasının en büyük hukuk divanı tarafında da
onaylanmış oluyordu!

     
Başta Kıbrıs ve Yukarı Karabağ sorunları ile ayrılıkçılığın olduğu çok
sayıda bölge üzerinde etkili olacak bu bağımsızlık kararının açıklandığı o
günlerde bir tanesi ABD’den, diğeri ise KKTC’deki Cumhurbaşkanı Sn. Talat’tan
iki önemli açıklama gelmişti!

       Neydi bu açıklamalar?

        ABD, Kosova’nın
bağımsızlığını ilan ettiği o dönemde Kıbrıs Rum Yönetimine, bu adımın KKTC veya
başka bir bölge için emsal oluşturmayacağı garantisini vermişti!

       
Kıbrıs’ta ise Şubat 2008 de
Papadopulos seçimi kaybetmiş, yeni Rum liderliğini KKTC’nin 2’nci Cumhurbaşkanı
Bay Talat’ın eski yol arkadaşı, yoldaşı Akel Partisinin lideri Hristofyas,
kazanmıştı.   

      BM genel sekreteri Annan’ın özel temsilcisinin
üstün gayretleri sonucunda, her iki lider 21 Mart 2008 de ilk kez bir araya
gelmiş, bu görüşmede; Kıbrıs Müzakerelerinin, 3 ay sonra başlaması kararı
alınmıştı!

    Sonunda da biraz gecikmeli de
olsa müzakereler; 25 Temmuz 2008 kararlarının ardından, 3 Eylül 2008 tarihinde
başlamıştı!

      İşte tam bu süreçte, hem
Türkiye’nin, hem de KKTC’nin eline çok güzel bir koz geçmişti! Kosova’nın
bağımsızlığının ilan edilmesi kararı…

    
Ancak ne yazık ki, ne T.C Dış İşleri Bakanlığından, ne de KKTC
Cumhurbaşkanlığından bu konuda inisiyatif alınarak, BM ve AB ülkeleri nezdinde
herhangi bir girişimde bulunulmamıştı!

    
Çünkü TC Hükümeti; AB ile yürütmüş olduğu müzakereler sürecinde, komşu
ülkeler ile sıfır sorun politikası gütmenin yollarından birisi olarak Kıbrıs
konusunda problem çıkarmadan Rumlardan bir adım önde olmayı seçmişti!

    Bu
tercihe paralel olarak da KKTC’nin o dönemde ki Cumhurbaşkanı Bay Talat’ın
çözüm hedefinde ise ‘’Birleşik Kıbrıs’ın‘’ alt yapısı hazırlıkları vardı!  Ve henüz o dönemde, tek devlet, tek egemenlik
teslimiyetini açıklamamıştı!

    
Şimdi bu noktada durup düşünerek, geride kalan bu kayıp dönemi
irdelediğimizde, Kıbrıs müzakerelerinin bu gün geldiği noktaya bakarak, nerede
olduğumuzu, çözüm adına müzakere masasına getirilen tüm kazanımlarımızın ne
hale geldiğini iyi tespit etmek gerekir diye düşünüyorum…

    
Kıbrıs Rum Tarafı son elli yıldan beri ortaya koymuş olduğu ve çözümün
vazgeçilmezleri olarak gördüğü Türkiye’nin garantörlüğünün kaldırılması, Türk
Askerinin ve Türkiye asıllı göçmenlerin adayı terk etmesi konusunu çözümün en
temel maddeleri olarak görmeye devam etmektedir!

    
Ama 2008 yılından buyana adada ve dünya politiğinde çok şey değişmiştir.
Artık KKTC’de ‘’Birleşik Kıbrıs’’ hayalperestlerinin yerini; devletinin
varlığından gurur duyan, hür ve bağımsız bir devlette yaşamayı tercih eden
zihniyetin temsilcileri almış, halkın ezici çoğunluğu kendi devletinde yaşamak
arzusundadır.

    
Türkiye ise; AB’nin gerçek yüzünü görmüş,  Kıbrıs müzakereleri sürecinin geride kalan
yarım asırlık sürecine bakarak, çözüme ulaşmak adına bir elli yıl daha
beklemeyeceğini, çözüme esas olarak görüşülen federasyon yapısının artık gündem
dışında kaldığını, bundan böyle eşit egemenlik temelinde yan yana yaşayan iki
devlet yapısının görüşülebileceğini açıklamıştır.

   
Böylesine bir açıklama KKTC devletinin tanınmasına giden yolda atılan
ilk işaret fişeğidir. Bunun yanı sıra kısa bir süre önce halkın dolaşımına
açılan kapalı Maraş bölgesiyle çok önemli bir adım daha atılmış, gerek bu
açılışta yapılan açıklamalar çerçevesinde, gerekse 15 Kasım 2020 tarihinde
KKTC’nin 37’nci kuruluş yıl dönümünün kutlama törenlerinde yapılan konuşmalarda
bundan sonra atılacak adımın çok daha önemli olacağının mesajları verilmiştir!

  
Nedir bu mesajlar?

   
Yakın bir süreçte KKTC’de Cumhurbaşkanı seçilen Sn. Ersin Tatar’ın
Azerbaycan’ı resmi olarak ziyaret edecektir. Bakü’ye resmen davet edilen Sn.
Tatar’ın bu ziyaret sonrasında yapılacak açıklamalar öyle inanıyorum ki, dünya
kamuoyuna damgasını vuracaktır.

    Bu
ziyaretinde Sn. Tatar’ın Azerbaycan Cumhurbaşkanı ile yapacağı görüşmelerin
içeriğinde KKTC’nin tanınmasının da olacağını, bunun dışında iki ülke
ilişkileri açısından ticari ve ekonomik yönden pek çok anlaşmalar
yapabileceğini tahmin ediyorum.

  
Kaldı ki, Karabağ’ın 30 yıl sonra yeniden Azerbaycan topraklarına
kavuşması; bir zamanlar KKTC’yi tanımak isteyen Azerbaycan’ı böyle bir açıklama
yaptığı takdirde, Karabağ bölgesini de ayrı bir devlet statüsünde tanırız
diyerek tehdit eden dünya ülkelerinin elindeki bu önemli kozu sıfırlamıştır.
Dolayısıyla KKTC’nin Azerbaycan tarafından tanınmasının önünde bir engel
kalmamıştır.

   Böylesi bir tanımanın ardından; Türk
Cumhuriyetleri, Pakistan, Bangladeş, Libya ve Somali gibi dost ülkelerden de
KKTC’yi tanıdıkları yönünde açıklamalar gelecektir. Zaten bu ülkelerden
binlerce öğrenci KKTC üniversitelerinde eğitim görmektedir.

   Maraş
bölgesinin turizme açılması; KKTC’yi tanıyan ülkelerden gelecek kardeşlerimizin
adanın kuzeyini ziyaret etmeleri de turizm açısından Kıbrıs Türk Halkına büyük
bir destek sağlayacaktır.

  
Unutulmasın ki, bir dönem İsrail’den gelen binlerce turist bu açıdan
adanın kuzeyine büyük bir destek sağlamıştı.

   Önümüzdeki yaz dönemi ve sonrasında Covid-19
salgınının da önlenmesiyle canlanacak turizm sektöründe; Kıbrıs’ın kuzeyindeki
el değmemiş sahilleri, doğal güzellikleri oldukça ilgi görecektir.

   
Hele ki, Maraş bölgesinin tertemiz deniziyle, o güzel kumsallarının
tadına varan turistler bu bölgeyi dünya turizminin yeni gözdesi yapacaktır.

   
Yukarıda sıraladıklarım, kimilerine bir hayaller dizisi olarak
gelebilir!

    Ama
bunların tamamı da tam tersine önümüzdeki yıllarda yaşayacağımız gerçeklerin ne
olduğunu anlatmaktadır.

    Nedenine
gelince;  Kıbrıs konusuyla ilgili olarak
son dönemde yaşananlar, gelecekte yaşanacak bu gerçeklerin habercisi olmuştur.

     En
önemli diğer iki neden ise:

     KKTC’nin
yeni Cumhurbaşkanı Sn. Ersin Tatar’ın bilgi birikimi, siyasi tecrübesi ama en
çok da vatanına, milletine sevdalı bir devlet adamı kimliği ile bunu başaracak
olmasıdır.

     Sn.
Tatar, Kıbrıs Türk Halkınca çok sevilen, can liderim rahmetli Denktaş’ın
ekolünden gelen, onun ilkelerini benimsemiş tam bir yurtseverdir. 

Engizisyonumuz hayırlı olsun

  1. Türkiye’yi Irgalar, Hem de Nasıl?

    Cumhurbaşkanı
    Tayyip Erdoğan, “AB’nin Türkiye’ye yönelik herhangi bir yaptırım kararı Türkiye’yi
    çok fazla ırgalamaz”
    dedi.

    Böyle
    bir cümle fanatik taraftarları mutlu edebilir. AKP Genel Başkanı olarak
    taraftarını mutlu etmenin iç siyaset açısından bir getirisi olacağını düşünmüş
    olabilir.

    Ama
    Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin ekonomi ve dış politikada bu kadar
    sıkıştığı bir ortamda, Avrupa Birliği ile ilişkilerin bozulmasının
    maliyetini biliyor olmalıdır. Bu yüzden AB’nin Türkiye’ye yaptırımlar
    uygulaması karşısında sarf ettiği bu ve benzeri cümlelerin Türkiye için yararlı
    olmayacağını hesap etmesi gerekirdi.

    AB
    dış ticaretimizin yüzde 70’ini yaptığımız, içinde 6 milyon vatandaşımızın, 400
    bin öğrencimizin yaşadığı ülkeler birliği. AB ile ilişkilerin yaptırım
    uygulanması boyutunda bozulmasını önemsizleştirme çabası inandırıcı olamaz.
    Zaten çok kısa bir zamanda yaptırımların ağır sonucunu halkımız yaşayarak
    görecek.

    “Diplomatik
    zarafet”
    örneği “ırgalamak” gibi tabirlerin yer aldığı bir
    üslup yapıcı değil.

    Daha
    geçen hafta bu ülkelerden “Türkiye’ye yatırım yapmalarını” isteyen,
    dışarıdan para girişini sağlamak için “hukuk reformu” vaatlerinde
    bulunan sözleri taptaze.

    Görünen
    o ki, vaat edilen hukuk reformu, “yatırımcının güvenini kazanmak için
    her türlü adımı atacağız”
    gibi sözlerinin etkisi olmamış.

    AB’den
    yaptırım kararlarının çıkması ihtimali kesinleşmiş olmalı ki içeriyi teskin
    etmek daha öncelikli hale gelmiş.

    ****

    Cumhurbaşkanı
    ile Bakanın Üslubu Farklı

    İstifa
    eden Damat Bakan Berat Albayrak “Sayın Cumhurbaşkanımız ‘Ay’a dört
    şeritli yol
    yapacağız’ dese inanacak seçmenimiz var” demişti.

    Bu
    anlayış Türkiye’yi ekonomik açıdan iflasın eşiğine, dış politikada
    ise yalnızlığa
    getirdi. Üstelik her dediğine inanan seçmenlerin oranı hızla
    düşüyor.

    Damadın
    yerine gelen Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan daha makul, daha
    mantıklı ve daha diplomatik bir dil kullanıyor: “Her problemi piyasa
    ekonomisinin kuralları çerçevesinde şeffaf, hesap verebilir, rasyonel ve
    öngörülebilir bir şekilde çözeceğiz.”

    Elvan
    bu dille ve ciddiyetle batının parası için Türkiye’nin “güvenilir liman”
    olduğuna ikna etmeye çalışıyor.

    Erdoğan, Lütfü
    Elvan’ı bakan yaptıktan sonra, kısa bir süre aynı olumlu üslubu benimser gibi
    yaptı. Fakat “can çıkmayınca huy çıkmıyor.”

    AB
    liderlerine sataşmalar, “Hiçbir zaman AB dürüst davranmamıştır. Hiçbir zaman AB
    verdiği sözün arkasında durmamıştır” gibi sözler, AB ülkelerinin halklarını
    aşağılayan cümleler ve “bizi ırgalamaz” üslubu yeniden baskın hale
    geliyor.

    ****

    Irgalamanın
    Şiddeti

    AB
    ülkelerinde
    kurumlar oturmuştur, kurallar yöneticileri de bağlar. “Yaptırım kararları”
    gibi kararlar kolay çıkmaz ama çıkarsa liderler arası ikili ilişkilerle
    düzeltilemez.

    AB’nin
    yaptırım kararları çıkarsa Türkiye’yi öyle bir ırgalar ki…

    “Ağır
    bir ekonomik krizin” üstüne, dünya ekonomisini de sarsan bir “salgına” yakalandığınızda
    Hazine’nizin kasası tamtakır, Merkez Bankası rezervleriniz eksi 50 milyar dolar
    ise ve 450 milyar dolar dış borcunuz varsa öyle bir ırgalar ki…

    Türkiye
    ithalat yapamaz, iç ihtiyaçlar ve ihracat için üretim yapamaz, ürettiğini de
    satamaz hale gelirse ırgalamanın şiddetini görürüz.

    ***************************

    Yönetim
    Güven Vermiyor

    AKP
    iktidarlarının ilk on yılında, AB standartları yönünde yaptığı reformlar
    sebebiyle, demokrasisine, hukukuna, kurumlarına güvenilen bir ülke olarak

    görünüyorduk. AB ülkeleri de Türkiye ile işbirliği yapmak
    istiyordu.

    Çünkü
    bu dönemde devletin kurumları büyük ölçüde çalışıyordu. Kuralların
    uygulanacağına inananlar çoğunluktaydı. Bağımsız medya ve STK’lar vardı.

    Bu
    dönemde 220 milyar dolar mertebesinde yatırım sermayesi ülkemize
    gelmişti.

    Son
    8 senede her şey tersine döndü.

    Şimdi
    yapılması gereken aynı güven ortamını sağlamak.

    Bunun
    için “demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne” içtenlikle inanmak gerekiyor.

    İşe
    yargıyı bağımsız ve tarafsız hale getirmeyle başlayabiliriz.

    Merkez
    Bankası, YSK, BDDK, AA, TRT, YÖK
    gibi kurumların gerçekten
    bağımsız olmasını, ehliyetli ve liyakatli insanların yönetiminde çalışmasını
    sağlayabiliriz.

    Sayıştay’ın
    etkin olduğu dürüstlüğüne güvenilen bir idare oluşturabiliriz.

    DPT’nin
    etkin olduğu, bilgi ve tecrübeye dayanan planlı programlı kalkınma modellerini
    geliştirebiliriz.

    Yani
    AB’nin yönetim ilkeleri çerçevesinde kurumlarımızı güçlendirir,
    kuralların herkes için eşit uygulandığı, şeffaf, hesap veren bir anlayışı benimseyebiliriz.

    Bunlar
    yapabilirsek yaptırım uygulanan değil, işbirliği yapılan, iş ortağı sayılan saygın
    bir ülke oluruz.

    Ekonomisi
    sağlam, adaletle yönetilen, halkı huzur ve refah içinde olan bir ülkede yaşamak
    ülkümüz var. Dışa karşı itibarını, lüks ve şatafatta arayan değil, gücünden
    alan saygın bir devlet istiyoruz.

    Bunun
    yolu yordamı belli. Ama bir de uygulayabilsek…

    Mevcut
    sistemle
    uygulamamız da mümkün görülmüyor.

    “Kuvvetler
    ayrılığı” ile “denge ve denetim mekanizmalarının”

    oluşturulmadığı bir sistemsizlikte bir kişinin günlük ruh haline göre devlet
    yönetilir.

    Bu
    tarz bir yönetime de kimse güvenmez.

    Nitekim
    kimse güvenmiyor. Güvensizliğin maliyeti de çok ağır oluyor.

Gücenmek Üzerine

0

Gücenmek
nedir, niye gücenir insan? Gücenen sadece insan mıdır? Hayvan, bitki, taş
gücenmez mi?

 Söz veya davranışından dolayı bir kişiye
kırılmak, darılmaktır;  incinmek,
alınmaktır, gücenmek. Bir insanın, karşıdaki
kişinin ona yaptığı veya yaptıkları yüzünden kişide oluşan üzüntü ve
kırgınlıkla karışık bir duygudur. İçinde şiddet ve zulüm anlamı barındıran
“küç-“ kökünden türetilmiş dönüşlü bir fiildir. 

Hiç gücendiniz
mi? Nasıl bir davranışta bulundunuz gücendiğiniz kişiye karşı? Gücendiniz de ne
oldu, neyi değiştirdiniz? Meramınızı anlatabildiniz mi gücenerek? Yoksa tavşan
dağa küstü de dağın haberi olmadı mı?

Oldukça insani
ve masum bir eylemdir gücenmek veya çok derin bir haldir güceniklik. O noktaya
gelinceye kadar neler yaşamamıştır gücenik biri? Vefasızlık, nankörlük, iftira,
küçümseme, hakaret, anlayışsızlık köprülerini sabırla geçmiştir. Bu köprüler
onu, sabır taşını çatlatarak güceniklik meydanına getirmiştir.

Gücenme eyleminde, gücenmeye sebep olan kişi ve gücenme duygusunu yaşayan
olmak üzere iki taraf vardır. Dıştan gelen bir sadmeyle gerçekleşir güceniklik.
İçe kapanır insan. Tepkisi, kırgınlıktır, incinmektir belki de buğzetmek, lanet
okumaktır.

Varlık sebebini “kötülükten men etmek, iyiliği emretmek” diye izah
edenlerin kader yolculuğunda mutlaka bir gücenmek durağı yer alır. Kimisi bu
durakta çok kalır, kimisi İsra suresi 13. ayette “Biz her insanın kaderini
kendi çabasına bağlı kıldık.” ve İnşirah şuresi 7. ayette “
O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul.buyrulduğu gibi emek yoğun
yolculuğuna devam eder.

Annesin, çocukların için saçını süpürge ettin; babasın, gece gündüz
çalıştın, yemedin yedirdin; öğretmensin, kendini öğrencilerine adadın;
patronsun, gerçek patron en çok çalışandır diyerek işçilerinden daha çok
çalıştın, ancak onlar kadar kazanamadın; yöneticisin, sana tabi olanların
mutluluğu için bütün zevklerden ve güzelliklerden mahrum bir hayat yaşadın;
tüccarsın, kar etmediğin ticarette bile tamahkârlıkla suçlandın; bunların
karşılığında bir teşekküre bile layık görülmemişsen yaşayacağın duygunun adı,
kırgınlık; karşılaşacağın değerbilmezliğin, nankörlüğün, iftiranın sonucu,
güceniklik olacaktır. 

Gücenmek, bir bakıma, insani zaaftır, insanı eksik tanımaktır. Gücenmek,
beklentinin gerçekleşmemesiyle oluşur. Beklentiye girmek, beklenen teşekkür
bile olsa,  biraz çıkarcı olmaktır.
Düşünce ve ruh dünyasında kemale eren insanlar, gücenmekten kaçınırlar.
Bilirler ki kendisine gücenilen varlık nankördür, kusurludur, fıtratının
gereğini yapmıştır. Yine bilirler ki, gücenen kişi güceniklik göstererek iyi
niyetindeki samimiyetini, beklentisizliğini, yüksek olgunluğunu lekelemiştir.

İnsan, kendisine emek verdiğine, sevdiğine gücenir. Gücenilen insan
olmak, birilerinin sevgi dünyasında, zihninde, gönlünde yer etmektir. İnsanız,
birilerine karşı haksızlık, değerbilmezlik yapmış olabiliriz. Gücenmemek,
insani olgunluksa, gücendirmemek de insani bir maharettir; rikkat, feraset
gerektirir; insan gerçeğinin cevheri olan duygu dünyasını bilmeyi gerektirir.

“Dal rüzgârı affetse bile dal
kırılmıştır bir kere.”, “Kırdıysa; sessiz kal. Sessizliğinden kırıldığını
anlamıyorsa onsuz kal.”, “Yaşarken kıymetim
bilinmemişse dost olup kalbime girmemişse severek yüzüme gülünmemişse neyleyim
ölünce gözyaşını?” veciz dizeleriyle gücenmenin, kırgınlığın insan hayatındaki
önemini vurgulayan şairlere katılmamak mümkün değil. Kısa ömrümüzde
gücendirmekten ve gücenmekten kaçınmalıyız. Yaydan fırlatılan ok, bir daha geri
dönmüyor. Mutlaka güceneceksek, eylemimiz, ses getirmeli, karşı taraf için ders
olmalı; eğitim değeri taşımalı. Gücenen kişi de kararlı olmalı, yuvarladığı
taşın gürültüsüne dayanmalı. En güzeli, insan, ne gücendiren ne de gücenen
olmalı.

Gücendirmek ne
kelime

Gücenmemek asıl
gaye

İnsanın olduğu
yerde

Bataklar
gülistan olsun

Sorgulayan (Prensip Sahibi) İnek

Bizim
Aynalı (Aynali) diye bir ineğimiz
vardı, bir de yaramaz Karakız.

Aynalı sorgulamazdı; yer-içer süt verirdi. Karakız çok uğraştırır,
az süt verirdi. Ve bisiklet – motosiklet hatta bilyalı;[1] ne varsa onları boynuzlamaya,
vurmaya çalışırdı.

İlkeli inekti, prensip
sahibiydi
. Neden yaptığını bilmez, kızardık. Ama o ne yaptığını ve neden
sürekli yaptığını biliyordu. Hiç sormadık.

Bazen
de otlama numarası yapar, biz başka işle meşgulken ekili mısırlara dalardı. Biz
bağırıp-çağırıp o tarafa koşturunca o da 100 km’ye 12 saniyede gelen araçlar
gibi tarladan tarlaya atlar, vahşi bir at gibi hünerler sergilerdi.

3-4
hatta 5 kilometre öteden saatler sonra bulur getirirdik. Bizi ailece yormanın
ve peşinde koşturmanın kızgınlığı, bir de konu-komşunun ekili arazisine
girmenin mahcubiyetine mukabil kızılcık sopasıyla onu cezalandırırdık. Ama o
gene yapardı.

İlkelerine
o derece bağlıydı ki tüm bu sahneleri yaşamayı/yaşatmayı yeniden göze alırdı. Her
defasında mesafe ve kaçma tekniklerini geliştirerek rekorunu egale ederdi. Onu
sürekli izler, bir yandan da 2 ya da 3 tekerlekli araç sürücülerini ikaz
ederdik.

Nihayetinde
ihtiyarlığına yakın ikisi de kesime gitti. Aynalı gibi çok ineğimiz oldu
sonradan; Gülistan ve Portakal anımsadıklarım. Ama Karakız hâlâ bir efsanedir aile
arasında. Neden? İtirazı vardı,
sorguluyordu. Dahası melezlenmemiş yerli
bir inekti
.

Biz
yetişemedik ama 70 yıl önce yaşayan Arpuli
adında bilge bir inekten bahsedilirdi. Leb demeden leblebiyi anlayan, kendine özgü
dille insanlarla iletişim kuran ve aile fertlerine aşırı düşkün, aşırı
merhametli; mitolojik bir kahraman gibi bir şeydi.

İnek
deyip geçme dostum; onların da karakter
ve karat farklılıkları var. İnek
gibi çalışmak
utanılacak bir hâle geldiyse baht utansın. ‘İnek Şaban’ karakterini de, karakterin
gerçek sahibini de unutmadık; unutmayız daha.

Dâ’sı
çakaldan, tilkiden hatta sırtlandan rol
çalar olduk. Kendimizi ne ara sürüngenleri bile taklit eder bulduk, anlamadım. İnekleri bilen, buzakları[2] aşırı seven biri olarak “Sorgulamayan solucan olsun” demiştim.
Solucanların meslek kuruluşlarından tepki gelirse de dert değil.

Demem
o ki ilkeli olmak için inek olmaya gerek yok; insanlar da prensip sahibi
olabilir. Eğer ki kendilerini birilerinin malı
yahut sağmalı görmüyorlarsa..

İdeolojik hamallığın değeri bir çoban
kavalı
etmez. Ortadan gidenler ortam oluşuncaya dek ortada görünmezler.
Önde gidenlerse övülünce değil yerilince tatlanırlar. Ve buna sadece hakikatli adamlar katlanırlar.

İlke,
iyilik örnekli bir düzen sunumudur. İlkede ‘kara
ve kararlı olanın isyanı hakikate iman durumudur. İlki ömrün ölçeğinin “emr-i bil’l-ma‘rûf” ve ikincisi de “nehy-i an’il-münker[3] konumuna alınmasıdır.

Dört
ayaklı bir canlının iki ya da üç ayaklı, insanlı araçlara kafayı takmış
olmasının sırrını bilmiyorum. Zaten varlığında anlamaya çalışmazdık, yokluğunda
ise 40 yıldır unutulmayan fenomen
oldu.

Nerden
girdik, nereye geldik? İnekten insana, ilkeden nisyâna; ordan bi
reform şaapsana kardeşim! Dandini,
dandini, dastana; bi bakar mısın bostana!



[1]
Üç adet bilye üzerine oturtulan tahtalı kaykay. Eğri bir odundan oluşan ahşap ön
dingil vasıtasıyla idare edilir; gazoz kapaklarıyla da far vesair aksesuarları
yapılırdı. Çocukluğumuzun yerli ve millî imalâtları..

[2]
Bizde ‘buci’ derler genelde, bazen de buzağıdan bozma buzak.

[3] Âl-i İmran – 104 ve 110,
Tevbe – 71 ve 112.

Kur’an’ın Dayandığı Kaynaklar

0

 

     Kur’an
yazılarında, Kur’an için dile getirilenler hakkında : “Bürhan ve delilinize
şekk-i itiraz / itiraz şüphesi geldikçe, iman ve inancınız sarsılmaz mı?

     “Bu ma’reke-i
evham / kuruntu ve vesveselerin çarpışma yeri olan istidlâliyatla / delile
dayanarak, sonuç çıkarmakla taharri etmek / araştırmak zarar vermez mi?” Diye
sorulacak olursa deriz ki:

     Eğer netice;
bürhan / delil ile bağlı, onunla ikame / meydana konmuş ve ispat suretiyle
olsa; tahakkuk-u hakaika / gerçeklerin meydana çıkmasına ölçü olarak; adem-i
delilden / delilsizlikten adem-i medlûlü / ispatlanan, kanıtlanan şeyin
yokluğunu tevehhüm / vehm etse, kuruntuya kapılsa zarar olur. Halbuki, iman
incecik bir bürhan ve delile yüklenmez.

     Belki öyle bir
hadse / sezişe bina ve istinat eder / dayanır ki; o hads / sezgi öyle menabiden
/ menba ve kaynaklardan kuvvet ve öyle maadinden / madenlerden ışık alır ki,
söndürülmesi, kâinatın söndürülmesi demektir ki bu da imkânsız.

     Birinci Menba: En
azîm / en büyük icma / görüş birliğinin sırrını ve en vâsi / en geniş tevatürün
/ doğruluğuna güvenilen haberlerin mânâ ve anlamını tazammun eden / içeren,
milyonlar ehl-i hakikatin / hakikat ehlinin / inançlı âlim ve bilginlerin
ittifakı / aynı fikir ve görüşte birleşmeleridir.

     Sırr-ı icma /
âlimlerin aynı konuda aynı kanıya varmaları ve tevatür / güvenilirlik
noktasından tecelli eden / kendini gösteren, ortaya çıkan bir hads-i mukni /
kesin bilgi ile, o netice zihinde karar kılmıştır.

     Zira her bir
muhakkikin / araştırıcı âlimin bir bürhanı / delili var. Ve o bürhanın / delilin
mahiyeti / keyfiyet ve niteliği teşhis edilmese / ne olduğu anlaşılmasa da,
vücudu / varlığı kat’iyen / kesin olarak bilinir.

     Acaba dünyada
hangi itiraz ve şüphe vardır ki, milyarlar bürhan ve delil iplerinden teşekkül
etmiş / meydana gelmiş şu habl-i metîni / Kur’an denen sağlam ipi kesebilsin?

     Çünkü: Vahdete /
Allah’ın Bir ve Tek oluşuna dair şu neticeyi; hasra gelmez, sayısız tahkik
ehlinin / araştırıcının her biri, bir bürhan ve delil veya deliller ile hakikat
olarak görmüşler.

     Demek, onların
bütün bürhan ve delilleri sarsılmaz birer bürhan ve delildir.

     Çünkü o bürhanları
/ delil ve kanıtları tanımasa da, var oluşlarını bilir.

     Zira onlar, hads
ve sezginin zengin bir menbaı / kaynağıdır.     

     İkinci Menba:
Kâinatın bütün şehadatı / şahitlik ve tanıklıklarıdır.

     Üçüncü Menba:
Vicdan / iyi, doğru ve güzeli bulma duygusundaki fıtrat / yaratılış
göstergesidir.

     Bunlar gibi daha
çok menba ve kaynak var.

     İşte bu hads ve
sezgi, bütün menabii / menba ve kaynakları söndürülmezse, sönmez.

     Şüphe, bir delili,
yüz delili atsa da, medlûle / ispatlanana iras-ı zarar edemez / zarar veremez.

     Çünkü o kubbe-i
âliye / yüksek kubbe; yalnız bir direk üstünde kaim / durucu değil.

     Zihnin cüz’iyeti /
azlığı hasebiyle, müşteri / istekli ve talip nazarıyla ispatına çalışmak hatar
/ tehlike. Belki bu istidlâlat / delil ve şahitler ve berahîn / bürhan ve
kanıtların vazîfe ve görevi menfî / olumsuz; matlabı / isteği tavzih eder /
açıklar. Tasfiye eder / saflaştırır. Bazen de takviye eder / kuvvetlendirir.

     Tetkik / araştırma
iki çeşittir: Biri gittikçe, nûr üstüne nur olarak, tenevvür eder / parlar.
Diğeri gittikçe şübehat zulümatına / şüphe karanlıklarına düşer. Meselâ, bir
tatlı suyun menbaı / kaynağı var. O menbadan binlerce cedavil ve cedvellerden /
su yollarından şubeler ayrılarak çok yerlerde dolaşıp, başka su yollarıyla
bulaşmış olsun.

     İşte bir adam
menbaı gördü, tattı; hakkalyakînle / kesin bir şekilde tatlılığını anladı.
Teşaubat / şubeleşme ve kollara ayrılmanın yakınlığını derk etti / anlayıp
kavradı. Sonra hangi su yoluna, yahut herhangi bir kol ve bölümüne rastgelse,
pek az bir emare / alâmet; tatlılığına dair ona kanaat verir; tâ aksi, kat’î /
kesin bir delille tebeyyün edinceye / belirinceye kadar. O vakit “Başka madde
karışmış” der. Ancak bu çeşit bir nazar ve tetkik; Kur’an ve hakikatine, imanın
kuvvet, inkişaf ve gelişmesine yardım eder.    

Kur’ân-ı Kerîm’de İnsan Hakları

0

Birinci cildi, 2018 yılında
yayınlanan ve bu sayfada 09 Ocak 2019 tarihli 337. bölümde tanıtımı yapılan
eserin Ali Polat tarafından Mustafa İlhan’ın katkılarıyla hazırlanan ikinci
cildi, Ekim 2020’de yayınlandı. Birincisi gibi 21 X 29,5 santim ölçülerinde
olan 104 sayfalık şık görünümlü eserde 12 konu ele alınıyor. Kulaklı kapağın iç
kısmanda okuyucu, sıcak bir tebessüm ve mısra-ı berceste kabilinden bir cümle
ile karşılanıyor:

 

İyilik
güne
ş gibidir. Önce iyiliği yapanın gönlünü ısıtır, mutlu eder.

 Sonra, iyilik yapılana yansır, onun ruhuna
baharı getirir.

Herkesin
yapabilece
ği bir iyilik vardır.

Bir
tebessüm, bir güzel söz…

Eserin, ‘Hayat Rehberimiz Kur’an-ı Kerîm’ başlıklı ilk makalesinden seçilen
cümleler:

-Kur’ân-ı Kerîm, insan ve onun mutluluğu
için gönderilmiş son ilâhî kitaptır. Onda insanın ve tabiatın, bütün eşyanın ve
varlığın bilgi ve hakîkatleri, insanı hem dünyâda hem âhirette mes’ut edecek ve
güvende olmasını sağlayacak bilgiler, ölçüler ve düzenlemeler mevcuttur.

-Kur’ân-ı Kerîm’de, iman ve akıde
meseleleri, yaradılış ve bütün varlıklar hakkındaki bilgiler, ibâdetler ile
ilgili hükümler ve temel esaslar, ahlâkî konular, geçmiş kavimler ve
peygamberlerin hayatlarından ibret ve ders alınması gereken kesitler ve bilgiler,
tabiata ve bütün kâinata dâir mûcizevî, günümüz teknolojisi ve ilmî
imkânlarıyla bile yeni yeni keşfedilebilen, anlaşılabilen ve pek çoğu belki
hâlâ tam olarak anlaşılmamış olan bilgi ve hakîkatler, ölüm ve sonrası hakkında
bilgiler, insan ve diğer bütün varlıkların huzuru, güveni ve mutluluğu, hakları
ve sâhip oldukları değerlerin korunabilmesi için dokunulmaz olan düzenlemeler
ve ölçüler ve daha pek çok konu ve düzenlemeler bulunmaktadır.

-Kur’ân’dan yararlanabilmenin birinci şartı muttaki, yâni Allah’tan
korkan, hakla bâtılı ayıran ve sâlih kimseler arasına girmek isteyen biri olmak
gerekir. İkinci şartı ise; ‘gayb’e,
yâni duyularla algılanamayan ve insanın deney ve gözlemlerine konu olmayan
şeylere inanmaktır. Allah, melekler, vahiy öldükten sonra dirilme, Cennet ve
Cehennem gibi tadılıp koklanamayacağı ve ölçülüp tartılamayacağı bilinen bir
gerçektir. Üçüncü şartı: Kur’an
öğretilerini hemen pratiğe uygulamaya hazır olmaktır. Dördüncü şartı: kişinin Allah’ın ve insanların hakkını vermek üzere
kitap’taki tâlimatlara uygun olarak parasını başkalarıyla paylaşmaya hazır
olmasıdır. Beşinci şartı:Vahye
inanmaktır. Altıncı şartı: bütün
ifâde ettikleriyle birlikte öldükten sonra dirilmeye, yâni ahrete inanmaktır. (s:
3-6)

8. sayfadaki ‘Kur’ân’ı Anladıkça’ başlıklı çok mânâlı
şiirden sonra eser ‘Sözün Özü
başlıklı yazı ile devam ediyor. Burada da 24 ayar saf altın gibi, lüzumsuz
iâdelerden, kelimelerden arındırılmış, anlaşılması kolay cümleler yer alıyor. (s: 9)

Ön söz’ başlıklı yazıda: Kur’ân-ı Kerîm’den derlenen insan hakları
ile alakalı hususların, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannâmesinden daha
geniş ve kapsayıcı olduğu belirtiliyor. Üstelik Kur’ân-ı Kerîm 600’lü yıllarda
insanlığa armağan edilmiştir. İnsan Hakları Evrensel Beyannâmesi ise 10 Aralık
1948’de kabul edildi. Aradan geçen 1300 yıla rağmen insanlığa, Ku’ân kadar
imkân sağlayamamıştır. Üstelik İnsan hakları Evrensel Beyannâmesinde yazılı
hususların müeyyidesi de garantörü de yok gibidir. Sâdece bu gerçek bilinse ve
kavransa, yalnızca Müslümanlar değil, Müslümanlık dışındaki semâvi dinlerin
mensupları, beşerî inanç sistemlerine bağlanmış veya hiçbir inancı olmayan
insanlar… hep birlikte Kur’ân-ı Kerîm’in kuşatıcı, huzur verici ve bol nimetli
hayatını tercih ederlerdi.

Makalenin müellifi, bu durumu
şöyle açıklıyor: İslâm dünyasının içinde bulunduğu şartlar, İslâm’daki ve
Kur’ân’daki eksikliğin değil, biz Müslümanlardaki gayretsizliğin neticesidir. ‘Çünkü Müslümanlar Kur’ân-ı Kerîm’i ağlamak
için okudukları kadar anlamak ve hayatlarına tatbik etmek için okumuyorlar
.’
 

Evet, İslâmiyet’i çok iyi bilen
insanlarımız var. Onlar mükemmel birer mü’mindir. Fakat mükemmel mü’min olmak
yetmez. O’nun ancak kendisine faydası vardır. Yaşayışı ile görünüşü ve
davranışlarıyla, ahlâkı ve dürüstlüğüyle çevresindeki insanlarda, ‘ne mükemmel insan, ben de onun gibi olayım,
ben de Müslüman olayım
’ düşüncesinin oluşmasına ve tahakkukuna katkısı
olmuyorsa, vazifesini yapamamış demektir. Sözü edilen düşüncenin oluşmasını ve
fiiliyata dönüşmesini sağlamak, her Müslüman için farz- kifâye değil, ‘farz- ayn’dır. Çünkü ‘Müslüman’ım diyen
herkes, Cenâb-ı Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Şimdi ey halifeler! durup
kendimize soralım: Çevremizde, kendimiz dâhil kaç kişi; ‘Bir elime Güneş’i öbür elime Ay’ı verseler, İslâm’ın emrettiği
prensiplerden ve o prensipleri öğretmekten asla vazgeçmem
’ diyebiliyor?

Kur’ân-ı Kerîm’de İnsan Hakları’ serisinin ikinci cildinde ele
alınan konu başlıkları, kitabın zenginliği hakkında bilgi veriyor: (s: 13)

1-Bismillahirrahmanirrahim
(Rahmen ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

2-Kur’ân-ı
KerîmÂyetleri Işığında Aklın ve Bilginin, Okumanın İnsan Üzerindeki Hakları.

3-Kur’ân-ı
Kerîm Âyetleri Işığında Duâ.

 4-Kur’ân-ı Kerîm Âyetlerinde İbret ve Geçmiş
Kavillerin Başına Gelenlerden Ders Almak.

5-Kur’ân-ı
Kerîm Âyetleri Işığında İnsan Hakkı İhlali Olarak Fitne – Fesat ve Fücur. 

6-Kur’ân-ı
Kerîm Âyetleri Işığında Sosyal Dayanışma Örneği ‘Zekât – Sadaka – İnfak.’

7-Kur’ân-ı
Kerîm Âyetleri Işığında Mutlu Olmak Mutlu Etmek.

 8-Kur’ân-ı Kerîm Âyetleri Işığında Sosyal
Davranışlar ve Sorumluluklar.

9-Kur’ân-ı
Kerîm Âyetleri Işığında Engelli Hakları.

10-Kur’ân-ı
KerîmÂyetleri Işığında Evlilik ve Eşlerin Hakları.

11-Kur’ân-ı
KerîmÂyetleri Işığında Esirlik ve Kölelik.

12-Kur’ân-ı
Kerîm Âyetleri Işığında Acı Keder ve Sıkıntılar Karşısında İslâm Dininin Mânevî
Gücü ve Desteği.

Sonraki sayfalarda, ‘İnsan Hakları’ndan söz eden âyetlerin
tefsirleri verilerek yorumları yapılıyor. (s: 14-95)

Tefsir ve yorumlarda dikkat çeken hususlardan birkaçı:

              -Allah yerine ‘tanrı’, Rahman yerine ‘esirgeyen’, Rahîm yerine de ‘bağışlayan’ kelimelerinin kullanılması,
bu isimlerin mânâlarını tam olarak karşılamaz. Çünkü Allah ismi, bu isme
hakkıyla lâyık olan ‘tek, eşsiz, benzersiz, bütün kemal sıfatlarına sâhip ve
eksikliklerden uzak, varlığı zarûrî (olmazsa olmaz), yokluğu düşünülemez’ olan
yüce zâta mahsustur. Bu sıfatları taşımayan hiçbir varlığa Allah denilemez. Hâlbuki
insanların uydurdukları, kendilerine göre bâzı nitelikler yükledikleri
mâbutlara ‘tanrı’ denilebilir. Başka
bir deyişle tanrı kelimesi Allah için de kullanılabilir, lâkin Allah ismi Ondan
başka hiçbir varlık için kullanılamaz ve Arap dilinde de kullanılmamıştır.

              -Kur’ân dilinde Rahman sıfat-ismi
de Allah’a mahsustur. Başka hiçbir varlık için kullanılmamıştır. Rahman ‘en uzak geçmişe doğru bütün yaratılmışlara
sonsuz ve sınırsız lütuf, ihsan, rahmet bahşeden
’ demektir. Rahman,
rahmetiyle muamele ederken buna mazhar olan varlığın hak etmesine, lâyık
olmasına bakmaz, bu sıfatın tecellisi yağmur gibi her şeyin üzerine yağar. Güneş
gibi her şeyi ısıtır ve aydınlatır. Rahîm ‘çok
merhametli, rahmeti bol
’ demek olup bu sıfatla kullar da nitelenebilir.
Allah’ın rahîm sıfat-ismi O’nun, daha ziyâde kullarının gelecekte elde etmek
üzere hak ettikleri, lâyık oldukları sınırsız rahmetini, lütuf ve merhametini
ifâde etmektedir. ‘Esirgemek’ ve ‘bağışlamak’ bu sonsuz, engin ve etkisi
çeşitli rahmetin ancak bir parçası, etkilerinin yalnızca bir çeşididir.
(s:15-16)

               -Okumaya veya herhangi bir işi
yapmaya Yüce Allah’ın adıyla başlamak, Allah tarafından Hz. Peygamber’e
(s.a.v.) vahyedilmiş bir edep ve saygı kuralıdır. //  Öyleyse, her işin neticesinin Allah’ın (c.c.)
dilemesi ve yardımıyla, iyi ve hayırlı bir sonuca ulaşabileceğini bilen ve
böyle inanan bir insan, her işine besmele ile başlamalı, işini Allah’ın rızâsına
uygun e düzgün yapmalı, her şeyiyle de neticesi hakkında Allah7a tevekkül
etmelidir. (s: 18)

             -İnsan en güçlü olduğunu düşündüğü
anda aczini idrak eder, aslında çok da güçlü olmadığını, her şeye güç
yetiremeyeceğini fark eder. Küçücük bir bakteri, bir virüs veya bir deprem, güç
yetiremediği başka bir durum ona aslında her şeye güç yetirir bir durumda
olmadığını hatırlatır. Ve insan her daim, her şeye gücü yeter bir yüce kudrete,
mutlak güç sâhibi bir varlığa sığınma ihtiyacı duyar. En ilkel inançlar ve
pagan dinlerden, kitabi din ve inanışlara kadar her din ve inanışta, kendisine
inanılıp sığınılan, duâ edilen bir tanrı tasavvuru hep olagelmiştir. Bu durum
fıtridir, insanın tabiatında, yaradılış karakterinde vardır.

              İslam dininde ibâdetin yâni
kulluğun özü, Allah’a teslimiyet, tevekkül ve duâdır. Peygamber Efendimiz
(s.a.v.) ‘Dua ibâdetin özüdür, iliğidir.’ (Tirmizi- Deavat) buyurmuşlardır.
İnsanın kendi kendine yeterlilik iddiası, bir tür tanrılık anlayışı olarak
kabul edilmiş ve şirk sayılmıştır. Kullukta esas, kişinin aczini idrak ve
itiraf edip, yüce Allah’a (c.c.) yönelmesi, teslim olması ve O’na boyun
eğmesidir.

              İslam Dininde dua, fiili dua ve
kavli yani sözlü dua olarak iki şekilde yapılır. Fiili dua, insanın öncelikle
kendi yapması gereken, üzerine düşen görev ve sorumluluklarını yerine
getirmesi, hiçbir şey yapmadan oturup Allah’a yalvarmaması demektir, insan, gücü
yettiğince yapması gereken görev ve sorumluluklarını yerine getirdikten sonra
işinin neticesinin güzel ve hayırlı olmasını, eksik ve kusurlarının
affolunmasını isteyip, Allah’a yalvarmasına da tevekkül ve kavli, yani sözlü
dua denir.

               Duânın üç unsuru vardır: 1-İnsanın,
kendisi, sevdikleri ve bütün insanlık ve hatta bütün varlık âlemi için
Allah’tan (c.c.) bir şeyler istemesi, talep ve istek. 2-Allah’ın (c.c.)
kendisine verdikleri, en başta yaratıp yaşatması ve diğer lütuf ve ikramlarına teşekkür
etmesi, şükür. 3-Allah’tan (c.c.), günah, kusur ve eksikleri için af ve
bağışlanma dilemesi, tövbedir.

              İlâhî rehberimiz olan, kitabımız
Kur’ân-ı Kerîm duâ etmeyi teşvik etmiş, bizatihi Allah’ın (c.c.) zatı ve
peygamberlerinin (a.s.m.) dilinden pek çok duâ örnekleriyle, O’na nasıl duâ
edeceğimizin güzel örneklerini bize göstermiştir. (s: 26)

Okumaya doyum olmayan eserden çok
güzel ve tesirli bir masal ile bir hikâye:

Serçe

Serçe Allah’a küsmüştü. Günler geçiyordu ve
serçe hiçbir şey söylemiyordu. İçine kapanmış, derin bir hüzne boğulmuştu.
Artık Rabbine bir şey demiyordu ve O’nunla konuşmuyordu. Melekler merakla,
Allah’a serçeyi soruyorlardı. Her defasında Allah meleklere, ‘gelecek’ diye cevap veriyordu. ‘Çünkü onun sesini duyacak tek varlık benim
ve onun minik kalbindeki derdini anlayacak olan da benim
’ diyordu.

Bir zaman sonra serçe, kalbi hüzün, gözü
yaşla dolu bir halde bir ağacın dalına kondu. Hiçbir şey söylemiyor, öyle
sessizce bekliyordu. Allah serçeye seslendi: ‘Söyle bana! Canını sıkan ve kalbini hüzne boğan nedir senin?’

Serçe mahzun ve biraz da sitemli bir ses
tonuyla:

Küçük
bir yuvam vardı. Yorulduğumda dinlendiğim, üşüdüğümde sığındığım. Kimseyi
rahatsız etmiyordum ve kocaman bir dünyada ufacık bir yerdi, kimsenin yerini dar
etmiyordu. Sen onu da bana çok gördün, neydi o zamansız fırtına? Esip yıktı
yuvamı ve beni yuvasız bıraktı
.’

Allah; ‘Sen
yuvanda uyurken seni avlamak isteyen bir yılan yuvana doğru geliyordu. Seni
yılandan korumak için fırtınaya emrettim, yuvanı yıksın diye. Böylece sen
oradan uzaklaşarak yılandan kurtuldun. Karşılaşacağın belâdan seni muhabbetimle
kurtardım. Sen kuşatıcı muhabbetimi görmüyor, geçici belâlardan dolayı bana
darılıyorsun
.’

Serçenin gözleri doldu ve ağlamaya başladı.
Onu seven Allah’ın şefkat ve merhametine hayran kaldı.

Utangaç bir sesle: ‘Affet Allah’ım!’ diyebildi sadece.

 

Tebessüm!

Babasının elinden tuttuğu küçük kız çocuğu,
yolda yürürken hüzünlü bir yabancıya gülümsedi. Bu gülümseme adamın kendisini
daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hal içinde, yakın geçmişte kendisine
yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı. Hemen telefonuna uzandı,
teşekkür konulu güzel bir not yolladı. Arkadaşı bu teşekkürden o kadar
keyiflendi ki, her öğlen yemek yediği lokantada garson kıza yüklü bir bahşiş
bıraktı. Garson kız ilk defa böyle bir bahşiş alıyordu. Akşam eve giderken,
aldığı bahşişin bir kısmını her zaman köşe başında oturan fakir adamın
şapkasına bıraktı. Adam öyle minnettar oldu ki, başını kaldırıp uzak kıyılara
baktı. İki gündür boğazından lokma geçmemişti. Karnını uzun bir zaman sonra ilk
defa doyurduktan sonra, ıslık çalarak bir bodrum katındaki tek odalı evinin
yolunu tuttu. Yolda bir saçak altında titreşen köpek yavrusunu görünce kucağına
alıverdi. ‘Bu gece senin koruyucu meleğin
benim
’ dedi.

Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu
için sevinçliydi. Sıcak odada sabaha kadar koşuşturdu. Sabaha karşı apartmanı
dumanlar sardı. Bir yangın başlıyordu. Dumanı koklayan köpek öyle bir havlamaya
başladı ki, önce fakir adam uyandı, sonra bütün apartman… Anneler, babalar
dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp ölümden kurtardılar.

Bütün bunların hepsi, beş kuruşluk bile
maliyeti olmayan bir tebessümün neticesiydi.

O küçük kızın tebessümü…

***

Aziz ve Muhterem Okuyucularım!

Biline ki bu sayfada, içerisinde
inci bulunduran istiridye ve midyenin, değer ifâde etmeyen kabuklarından söz
edilebilmiştir. Cevhere ulaşabilmek için ‘Kur’ân-ı
Kerîm’de İnsan Hakları
’ isimli eserin tamâmını okumak gerekecektir. 

MEDENİYETLER EVİ:

 Şehit Muhtar Caddesi Nu: 2 Mede Apartmanı Kat: 5, Daire: 7 Taksim, İstanbul. Telefon: 0.212-609
70 20 Belgegeçer: 0.212-237 88 27 
e-posta.
Ali.polat@hazar.gen.tr  www.hazer.gen.tr 

 

 

ALİ POLAT:

     1944 yılında Tebriz şehrinde doğdu.
Azerbaycan kökenli bir ailenin mensubudur. 1964 yılında önce Bakü’ye geçti,
daha sonra da Türkiye’ye yerleşti. Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden Ziraat
Yüksek Mühendisliği Ekonomi bölümünden mezun oldu. Ülkemizde faaliyet
gösteren büyük bir sanayi kuruluşunun sâhibidir.

     Küçük yaşlardan itibaren babasından dinî
ve sosyal eğitim aldı. Çalışarak okudu ve ticâret yaptı. Çeşitli milletlerden
binlerce düşünce ve ilim adamının özdeyişlerini kendi özdeyişleriyle birlikte
Üç bin Yıllık Birikim’ adlı
kitabında topladı. Eserini bütün mahkûmlara ulaştırmak için özel bir gayret
gösterdi. Eserleri Azerbaycan’da Azerbaycan Türkçesi, İran’da Farsça ve
Türkçe ile yayımlandı.

     Diğer
eserlerinden bâzıları:
*Ya Ali /
Hz. Ali’nin Hayatı, Felsefesi 1555 Hikmetli Sözü
(2003), *…Ve Biz (2004), *Ömer Hayyam ve Rubaileri (Kitap ve CD 2008), Bir Damla Su 1. Cilt-Su ve İnsan Sağlığı (2010), Bir Damla Su 2. Cilt Su ve Hayat
(2011), *Bir Damla Su 3. Cilt Su ve
Toplum (2012), *Bir damla Su 4.
Cilt Ab-ı Hayat (2013), *Medeniyetlerin
Buluştuğu Tebriz ve Çevresi
(2014), *Tebrizli Bayatılar (2015), *Gençlerin Yaşam Enerjisi: Su (2017). *Sağlıklı Yaşamak ve Yaş Almak için
Bedenimizi Tanıyalım
(2017), *Geleneksel ve Koruyucu Tıpta Sağlığın 8
Önemli Faktörü için 8 Kitap (2019) (Son 2 eser, yurt genelindeki Ceza ve İnfaz
Kurumları’nın, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kuruluşlarının, Türk Silâhlı
Kuvvetleri’nin, Kadın Misâfirhânelerinin, Üniversitelerin, Polis
Akademilerinin, Belediyelerin, Dînî Kuruluşların Kütüphanelerine ve yazılı
olarak istekte bulunanlara bedelsiz olarak dağıtılacaktır.

     Ali Polat’ın kitap çalışmaları, genel
çerçevede, insanlara fayda sağlayacak şekilde, ağırlıklı olarak sosyal
meselelerle alâkalıdır. Çalışma mevzuları, içerdiği bilgiler ve öğretiler
açısından, her bireyin kendi hayatında uygulayarak müsbet sonuçlarını
görebileceği, aynı zamanda oluşturduğu farkındalıkla, insanın hem kendine hem
de çevresine daha faydalı olmasına yardımcı olacak şekilde seçilmiş ve
işlenmiştir

     Yazarın, bu çalışmaları,
gerçekleştirmesindeki temel sebep, fertten başlayarak, toplumu daha bilgili,
daha hoşgörülü ve anlayışlı bir noktada görme arzusudur

     Ali Polat, 2001 yılında ilk derlemesi
olan ‘Üç Bin Yıllık Birikim’ kitabı
ile yazarlık hayatına başlamış ve 2020 yılı itibariyle, 50’ye yakın eseri
yayımlanmıştır. Çalışmaları, ticârî maksat gütmeksizin sosyal sorumluluk
bilinciyle hazırlanmıştır. 

 

İpe Asılan Yüreğim

Gecenin karanlığı düşmüş, sessizlik ve annemin gözyaşları. O
gün akşam babam yine eve gelmedi. Ben beş yaşımdaydım. Küçük kardeşim dört
yaşında… Tarhana çorbasına ekmeğimizi doğrayıp yedik. Sofrayı kaldırdıktan
sonra ben kardeşimi uyuttum, usulca yanına kıvrıldım. Annem “Kalk Sevil’im,
babanı aramaya gideceğiz,” dedi. Hemen kalktım. “Anne gece karanlıktan korkarız
nasıl gideceğiz,” dedim. “Korkma iki sokak ötede. Yaz günü insanlar
dışarıdalar” dedi.

Çoraplarımı elime aldım, gece karanlığında düştük yola.
Çoraplarımı giyemedim elimde kaldı. Bursa’nın dar sokaklarını dolaşarak bir
kapının önünde durduk. Annem zile bastı, bir kadın çıktı,

Annem:

-“Bu evde kiracınız var mı?” diye sordu.

Kadın:

-“Evet, yeni bir kiracım var, astsubay, yeni evliymiş,”
dedi.

Annem bu sözleri duyunca ağlamaya başladı, o benim kocam
diyebildi sadece. “Ev hangisi?” dedi annem. Kadın “işte burası” diye zile
basıverdi. Kapıyı babam açtı, beni ve annemi karşısında görünce şaşırdı. “Siz
beni nasıl buldunuz?” dedi. Ben içeriye girdim, olanlar sanki bir film gibiydi
ben de seyirci… Yerde kola, soda şişeleri, konserve kutuları ve karşımda
gecelikle o kadın… Bir yandan tartışmalar, bir yandan annemin gözyaşları,
elimde hâlâ giyemediğim çorabım ve içime düşen acı çocuk aklıma büyük gelmişti.
Ömrümün sonuna kadar bana iz bırakan bir geceydi. O geceyi hiç unutmadım. İşte
o gün gece ben sadece çorabımı kaybetmedim; babamı, aile ocağımı,
oyuncaklarımı, çikolatamı kaybettim.

O günden sonra ben her şeye olan inancımı kaybettim,
güvenmeyi kaybettim, çaresizliği öğrendim, aç kalmayı, açıkta kalmayı öğrendim,
o günden bu güne kırk yıl geçmişse de ben neden doğduğumu öğrenemedim.
Sorgularım ne hayatla bitti ne kendimle. Bazen diyorum ki kader alnımıza böyle
yazmış, belki de astsubay kızı olarak büyüseydim, şımarık olsaydım, ekmeğin
fiyatını bilmeseydim, hayata hazır olmadan mı büyürdüm, yoksa böyle zor
yaşayıp, ayaklarım yere sağlam basarak, her bir şeyin farkına vararak mı
yaşamak iyiydi, bilmiyorum ki…

Birini yaşarken diğerini sorgulayamam ki! Bildiğim tek doğru
annemin bize dürüstlüğü, insan olmayı, yalan söylememeyi, helâli, haramı en
önemlisi kanaatkâr olmayı öğrettiği gerçeğiydi. Babam biraz daha ileri giderek,
o kadını evimize getirdi, üstelik kadın hamileydi. Annem de hamileydi. Babam
sizin halanız dedi bize. Kardeşimin aklı ermiyordu da ben babamın bana yalan
söylediğini biliyordum. O kadın yukarıda, biz aşağıda oturmaya başladık. Annem,
çilekeş annem sevdiği insanı başka bir kadınla paylaşacak kadar asildi ama
yüreğine düşen acıyı da bana sarılarak gidermeye çalışıyordu. Annem babama bu
böyle olmaz, tayinini iste gidelim buralardan dediyse de babam kabul etmedi,
evde hiç de hoş olmayan günler yaşadık. Bir keresinde babam beni kucağına alıp
severken o kadın kıyameti kopardı. Mademki senin eşin, çocukların vardı beni
niye getirdin, dedi. Babam sen de benim evli olduğumu biliyordun neden geldin
dedi. Bu kısır döngü ve seviyesiz tartışmalar beş yaşımdaki aklıma hep büyük
gelmişti. Beklenen gün de yaklaşıyordu. Hem annem hem o kadın bebek bekliyordu.
Evde ciddi kavgalar oluyordu, sonunda annemin canı yanıyordu. O haliyle askeri
hastanede en küçük kardeşimi dünyaya getirdi. Doktorlar annemin yediği dayaktan
bebeğinde bazı yerlerin mor olduğunu söylemişti ama annem babamı utandırmamak
için düştüm demişti.

 1...438439440...1.3921.392 Sayfanın 439. Sayfası