İlerleyiş, Gerileyiş, Bitiş

39

İlerlemek, gerilemek, değişmek, yenileşmek; kendi içindeki
çelişkilerle dilimizden düşmeyen kelimeler. Her birine bir anlam yüklemişiz,
onlarla mesaj oluşturuyoruz, birbirimizi anlamaya çalışıyoruz. Gerçekte nedir,
ilerleme, gerileme, yenileşme, değişme?

İlerleme, denizde, kulaç atarak; karada, yürüyerek;  havada, uçarak sağlanıyor. Peki, her kulaç
atış, yürüyüş, uçuş ilerleme midir?

Seni kuşatan zaman ve mekân, taşıdığın niyet, icra ettiğin
iş, bu eylemlere perspektif kazandırıyor. İleriye taşıdığına inandığımız zaman
ve mekânın, bir süre sonra bizi geriye attığını anlıyor, hayıflanabiliyoruz.
Hamallığını yaptığımız taşların, Cehennem yolunda döşeli olduğunu görmek, ne
büyük pişmanlık!

Denizdeyim, Karadeniz’in serin ve coşkun sularında kulaç
atıyorum. Karadan uzaklaştım, bir hayli ilerledim, baktım ki sahilden epey uzak
noktadayım, panikledim. Bu yorgunlukla, hoyrat dalgalara rağmen karaya nasıl
ulaşabilirim, kendimi nasıl emniyete alabilirim, diye düşünmeye başladım. Az
önce ilerleyen ben, şimdi, ilerlemiş mi, gerilemiş mi oldum?

Göçmen kuşlar aynı yıl içinde bir mevsim güneye bir mevsim
kuzeye göçüyorlar, gerçekte bunlar ilerlemiş mi oluyorlar, gerilemiş mi?

Kelimelere yeni bir mana yüklemek, hayata yeni gözle bakmak,
algıları yeniden formatlamak gerek, diye düşünüyorum. Sözgelimi, bizi kuşatan
zaman düzleminde, aldığımız her nefes bir kazanç mı, kayıp mı; zaman bizi
ileriye mi, geriye mi taşıyor? Belki, zamanı “düz değil, inişli çıkışlı,
engebeli” diye nitelemek daha doğru olacak; çünkü her çıkışın bir inişi, her
inişin bir çıkışı var. 

 Tanpınar, son on
dokuz yılını bir otel odasında geçiren hocası Yahya Kemal’in halini şu sözlerle
ifade eder: “Zavallı Yahya Kemal, bir insanın bir insanda bu birbiri ardınca
değişen çehreleri, ne garip ve hazin oluyor ve nasıl en son çehre hepsini
siliyor, bitiriyor? Park Otel’in barında gördüğüm küçük, dar, takatsiz
adımlarla ancak yürüyebilen biçare ve acınacak ihtiyar…”

Sermet Sami Uysal da Y. Kemal’in yalnızlığını şöyle anlatır:
“Otel odası dağınık. Gömme dolabın hemen yanında üst üste konmuş bavullar göze
çarpıyor. Bavulların tepesinde kitaplar, gazeteler ve boş pasta kutuları.
Şairin karyolası, odasının ortasındadır. Yahya Kemal hep karyolada oturur. Ufak
bir sehpada gelişigüzel duran Birinci sigarası paketleri, kibrit kutuları,
paslı çakı, kalemler, cep saati… Tam bir savruluş içinde… Telefonun az
berisinde dolu ve boş maden suyu şişeleri, reçeteler…”

Hepimiz için bir benzeri mukadder olacak bu son sahneye doğru
ilerliyor muyuz, yoksa el bebek gül bebek kundaklardan bir meçhule doğru
geriliyor muyuz? Son yerimiz; ilerinin gerisi mi, gerinin ilerisi mi?

Huzurdan yoksun huzur evlerinde, bir zamanlar işgal
ettikleri üst makamlarda güç zehirlenmesiyle ahkâmlar kesen insanların, şimdi
burun sızlatan ihtiyarlık kokusuyla kesif yalnızlığı somutlaştıran ve çöp
kutusundaki atık kadar itibara muhtaç halini görünce iniş çıkış, varlık yokluk,
ilerlemek gerilemek üzerine biraz daha beyni zorlamak gerektiğini düşünüyorum.

Değişimde de bir ilerleme ve gerileme süreci yaşanıyor.
Hangi değişim ne kadar ileri veya geri, ne kadar doğru veya yanlış?

Temel’le İdris, bir gün her nedense mezarlığa gider. Temel,
İdris’e takılmak ister: “Ula İdris, sen bir gün öleceksin, seni bu mezara
getirecekler, mezarın üzerinde otlar bitecek, bir inek gelecek, bu otlardan
yiyecek, sonra senin mezarının üzerine üç okka def-i hacet yapacak, görenler de
‘Uy bizim İdris ne kadar değişmiş!’ diyecekler.” İdris lafın altında kalmaz:
“Pek haklısın Temel, doğru söylüyorsun, ha sen de bir gün öleceksin, aynı inek
buraya gelecek, senin üzerindeki otları yiyecek, üç okka da senin üzere
yapacak, görenler de diyecekler ki ‘Ula bizim Temel hiç değişmemiş.’”

Değişim ve ilerleme, hayatın dinamiği, bundan kaçış yok.
İmtihanımız, bu dinamizm içinde aktif rol sahibi olup olamamakta. Galibiyet,
mağlubiyet; iniş, çıkış; yaşam, ölüm; kafir, mümin; soğuk, sıcak; zengin,
fakir; birer dinamizm ekseni.

Eksende bulunmak, kaderimizdir; Tercih ettiğimiz yön,
imtihanımız olacaktır. Arkamızdan mutlaka “Neydi, ne oldu?”, “değişti,
değişmedi” veya “değişti de ne oldu”  diyecekler.

Bu acıtıcı soruları önce kendime, sonra size sormak
istiyorum: “Neydik, ne olduk; değiştik mi değişmedik mi; değiştiysek nereye
evrildik? Gelmemiz gereken nokta neydi, neredeyiz? Bulunduğumuz noktanın
hesabını bende emeği ve beklentisi olanlara, tarihe, gerçek hesap sorucuya
verebiliyor muyuz? Yoksa Yunus’un “Var, biraz da sen oyalan.” dediklerinden mi
olduk?

Tarihe geçmek, zamanda iz bırakmak; değişimin mimarı olmakla
mümkün. Değişimin içinde hem ilerleyiş hem gerileyiş hem iniş hem yokuş var;
ama hepsinin sonu “bitiş”.

“Bitiş” çizgisinde “mutlu son”a ulaşanlara imrenmek ve
onlardan olmak, ne güzel!