Hâbil Âdem’i Takdim Ederim – I

34

Kimdir o? Ziya Gökalp’in hep gölgede
kalmış benzeri
. Bunca zaman nasıl itinayla unutturulmuş; hayret! TBMM
Kütüphanesi’nden indirdiğim Osmanlıca Türkmen
Aşiretleri
kitabını incelerken Alman Frayliç’le
Ravlig’in vâkıf olamayacağı kadar Türk Zihniyetine vâkıf biri tarafından
kaleme alındığını düşünür ve kitapla ilgili yeni çeviri-yayınların önsöz
bilgilerini okurken Nadir Kitap, körün
istediği 1 iken 2 kitap göndermiş. İlki zaten siparişimizdi: Telhis-i Hukuk-u Düvel. Sapanca Mahmudiye’de adına bir Cami yaptıran ve
İstanbul Büyükşehir’in arkasında Türbesi bulunan bir Devlet Adamı; valilik,
bakanlık ve Meclis Başkanlığı da yapmış Hasan
Fehmi Paşa
. Gayrı ötesini Ali Vasfi
(Kurt) Hoca’ya sorun.

Hediye olarak gönderilen ikinci kitap
kördüğümü çözdü. Hâbil Âdem,
yayınlanan-yayınlanmayan 40 kitaba
sahipti ama imzaları başkaları adına atıyordu. 40 küsur da makalesi ve köşe yazısı bulunan bir II.Meşrutiyet ve Cumhuriyet Aydını idi.
Kendini bilerek öne çıkarmaması Emniyet
Teşkilatında görev yapmaktan çok okur-yazarlığın bile lüks kabul edildiği zamanlarda
Almanca, İngilizce ve Fransızca
bilen bir elektirik mühendisliği
çıkışlı bir felsefe doktorunun
söyleyeceklerinin ancak bir ecnebî ağzından ifadesinin hüsn-ü kabul göreceği
endişesi olsa gerek. Yabancı hayranlığında Milletçe epey iyiyizdir.

Neticede Mehmet Âkif’le aynı sene (1873)
doğan ve 56 yıllık bir ömür süren bu
güzide şahsiyetin adını bile kod adı (müstear) zannedecektik ki Doç. Hasan Babacan’la Dr.Alb. Servet Avşar’ın Hâbil Âdem Pelister adına yayınladıkları “Londra Konferansı’ndaki Meselelerden ANADOLU’DA
TÜRKİYE Yaşayacak mı, Yaşamayacak mı?
” kitabıyla aydınlanmış olduk.  Bunca aymazlık ve paçozluk içinde zihnimizin çalışma prensibine vâkıf
olup gelecek nâmına güzergâh arayanlara ithafen bazı saptamalarını
paylaşmış olalım:

“Türk’ün istikrarsızlığı, bilincinin
şekilsizliğinden ibarettir. Yayla, öyle bir karakter vermiştir ki Türkler, bu
temelsiz ve semaya benzer saha içinde temelsiz bir zevkle, bir ihataya sahip
olarak etrafa dağılmışlardır. Bunlar nasıl düşünürler? Zamanın, çevrenin
terbiyesiyle muhtelif biçimde düşünebilirlerse de gelişime açık yayla
özellikleriyle mütehassıstırlar. Yaylanın dışında çadır kurdukları zaman,
kılıçlarının kudretiyle kazandıkları bu mevkiden emin değillerdir. Emin olmak
istemezler. Evvela, yalnız bir ordu oldukları için ya ileri veya geri gitmeye
mecburdurlar. Ordunun sabit durağı bulunamaz. Kuvvet her zaman hareketlidir.

 İşte
bunun için emin olamazlar. İkincisi, işgal ettikleri mevkide yerleşebilmek için
bu yeni çevrenin tesirleriyle ünsiyet peyda etmek daha doğrusu kılıçtan dimağa
müracaat etmek icap eder. Hâlbuki bu da mümkün olamaz. Zira gayret nefesin
bekası içindir. Bu ihtiyacını kılıcıyla ortaya koyan Türk dimağına terk edemez.
Bu dimağda bir gayret heyulası yoktur. Bu heyula, kolundadır. Bunu nasıl terk
eder. Evet, bunu terk etmesinin ardından diğerinin teşekkülüne başlayacaktır.
Lâkin o teşekkül anına kadar sabredilebilir mi? Belki bir tehlikeye maruz kalır
veya belki çevre, hakkıyla nüfuzunu icra edemeyerek birçok zamandan sonra
ebediyyen âtıl kalır. Bu ruhu ve özüyle hadiselerle çarpışan dimağ geri dönmez.
Eğer geri dönerse olağanüstü meselelerden zuhur edebilir. İşte o zaman çevreye
tâbi olur, fakat istemeyerek..”
(sh. 120-121)

“Türk, yolun merkezinde olduğu için yol
gelenekleriyle mütehassistir. Sabitsizliği bundan kaynaklanmış olsa gerek.”
(sh. 133)

“O daima bir ordu olduğu ve zihnine
karşılık sözünü kullandığı için sözünün sakatlandığı dakikadan itibaren
hareketten uzaklaşır ve artık hayattan çekilmek ister.”
(sh. 139)