“Zayıflatılmış” Başkanlık Sistemi

38

“Zayıflatılmış
başkanlık sistemi” ifadesi bana ait. Aslında anayasa hukukunda ve genel olarak
literatürde “zayıflatılmış başkanlık sistemi” diye bir kavram yoktur. Teknik
olarak böyle bir sistem olamaz da zaten. Ancak “güçlendirilmiş” parlamenter
sistem tartışmaları bağlamında meramımızı daha iyi ifade etmek amacıyla bu
ifadeyi kullandık.

 

            Zayıflatılmış başkanlık sisteminin
pratik olarak var olamayacağını tekrar edelim. Çünkü bir sistem ya başkanlık
sistemidir ya değildir. Başkanlık sisteminin temel özelliği kuvvetler ayrılığı
ilkesinin sert olarak uygulanıyor olmasıdır. Yani yasama-yürütme-yargı
kuvvetleri başkanlık sisteminde birbirinden kesin olarak ayrılmıştır. Sistem, denge-denetim
(check and balance) omurgası üzerine oturmuştur. Şayet yürütmenin başında tek
bir kişi (başkan / president) bulunuyor ancak bu tek kişinin işlemleri yasama
(meclis / parlamento) ve yargı tarafından sıkı bir şekilde denetleniyorsa
başkanlık sistemi söz konusudur. Yürütmenin başındaki kişinin yani başkanın
yasama ve/veya yargı üzerinde bir tahakkümü söz konusuysa, başka bir ifadeyle
kuvvetler birliği söz konusuysa bu defa o sisteme başkanlık sistemi değil
diktatörlük diyoruz. Türkiye’deki durum da teknik olarak budur. Türkiye’de
Cumhurbaşkanının aynı zamanda siyasi parti yöneticisi olması, Cumhurbaşkanının
milletvekili adaylarının belirlenmesinde doğrudan belirleyici olması, meclisin
Cumhurbaşkanının iradesine göre yasama faaliyetlerinde bulunuyor olması ve bu
haliyle meclisin Cumhurbaşkanının vesayeti altında bulunuyor olması, meclis
seçimlerinin Cumhurbaşkanlığı seçimiyle birlikte yapılıyor olması, bu iki
seçimden birinin yapılmasına karar verildiğinde diğerinin de otomatikman
yapılıyor olması, Cumhurbaşkanının yüksek mahkemelere ve Hâkimler Savcılar
Kurulu’na (HSK) üye atamalarında etkin olması, Adalet Bakanı ile müsteşarının
HSK’nın doğal üyesi olması gibi nedenlerden dolayı Türkiye’de kuvvetler
ayrılığı ilkesinin değil kuvvetler birliğinin olduğunu görmekteyiz. Kuvvetler
ayrılığı olmadığı için de Türkiye’deki sistem başkanlık sistemi değil
diktatörlüktür.

 

            Buradaki “diktatörlük” ifadesini
siyasi bir eleştiri olarak algılamayın. Bu ifade tamamen anayasa hukukunun
kendi terminolojisi içerisinde yürütmenin başında tek bir kişinin olduğu ancak
kuvvetler ayrımının olmadığı durumlar için kullanılmaktadır. (Diktatörlük
kavramının terminolojik içeriğiyle alakalı olarak bkz. Gözler, Kemal: Anayasa
Hukukuna Giriş, Ekin Yayınları, Bursa, 2012, s.77-78)

 

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem vs. Başkanlık Sistemi

 

            Bir önceki yazımızda (1) parlamenter
sistemin olumlu-olumsuz yönleri ile parlamenter sistemi güçlendirmeyi sağlayan
araçlara değinmiştik. Burada da kısaca güçlendirilmiş parlamenter sistem ile
başkanlık sisteminden hangisinin daha tercih edilebilir olduğuna dair
kanaatimizi ifade edeceğiz.

 

            Başkanlık sisteminin (yukarıda
anlattığımız şartlar dahilinde) Türkiye için daha uygun bir sistem olduğunu
ifade ederek başlayalım. Bizi bu düşünceye sev eden sebepler; parlamenter
sistemin yönetimde istikrarı sağlayamaması, güçsüz hükümetlere sebep olması,
yürütmede halk tarafından seçilmiş ve sorumlu Başbakan ile meclis tarafından
seçilmiş sorumsuz bir Cumhurbaşkanından oluşan bir iki başlılığın bulunması,
yürütmedeki bu iki başlılığın sık sık yönetimsel krize neden olması,
parlamenter sistemin çoğunlukla koalisyon hükümetlerine sebep olması, koalisyon
hükümetlerinde hükümet ortağı partilerin aynı zamanda birbirlerine rakip
olmaları ve bu rekabetin ülkeyi ilgilendiren konulara olumsuz yansıması,
bürokraside ve genel olarak devletin işleyişinde hantallığa neden olması vs.
şeklinde özetleyebiliriz.

 

            Spesifik olarak örneklemek
gerekirse; 2000-2001 ekonomik krizinin dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet
Sezer’in dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e anayasa kitabı fırlatmasıyla!)
başlaması, yine 2002-2007 yılları arasında dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet
Sezer ile dönemin Başbakanı arasındaki olumsuz ilişkinin siyasete yansıması,
2007 yılında Cumhurbaşkanı seçiminin devasa bir siyasi krize dönüşmesini
sayabiliriz.

 

Başkanlık Sistemi Nasıl Olmalı?

 

            Türkiye’deki mevcut “sistemsizliği”
başkanlık sistemine çevirebilmek için bir takım düzenlemeler yapılması
gerekmektedir. Bu düzenlemelerin bir kısmı doğrudan doğruya siyasi alanda, bir
kısmı idari alanda, bir kısmının ise hukuk alanında gerçekleştirilmesi
gerekmektedir. Şimdi kısaca bu düzenlemelere değinelim.

 

            Siyasi alanda yapılacak olan
düzenlemelere Devlet Başkanının parti yöneticisi olamaması ile başlamak lazım.
Kanaatimizce Başkanın parti üyesi olup olmaması sadece şekli bir husustur.
Tarafsızlık olgusu kişinin vicdanıyla alakalı bir meseledir. Nitekim Cumhuriyet
tarihi boyunca şeklen partisiz ancak taraflı olan Cumhurbaşkanları görülmüştür.
O nedenle Devlet Başkanının parti üyesi olup olmaması tarafsızlık konusunda tek
başına bir anlam ifade etmemektedir. Ancak Devlet Başkanı hiçbir şekilde parti
yöneticisi olamamalıdır. Çünkü bir koltukta iki karpuz taşınmaz. Bu konuda bir
diğer husus da parti yöneticisi olan Devlet Başkanının partisinin milletvekili
adaylarının belirlenmesinde ve yasama faaliyetlerinin yürütülmesi esnasında
partisi üzerinde tahakküm kuracak olmasıdır. Bu durum yürütmenin yasama
üzerinde bir vesayet oluşturmasına sebep olur. Yasama gücünün yani meclisin
denge-denetim fonksiyonu ortadan kalkar.

            Siyasi alanda yapılması gereken bir
diğer düzenleme %10’luk seçim barajı kaldırılarak temsilde adaletin sağlanması
ve dar bölge seçim sistemine geçilerek mecliste arkasında seçmen desteği olan
güçlü parlamenterlerin (milletvekillerinin) yer almasının sağlanmasıdır.

            Siyasi alanda gerçekleştirilmesi
gereken bir diğer düzenleme siyasette seçimle gelinen bütün görevlerin; yani
muhtarlık, belediye meclis üyeliği, belediye başkanlığı, milletvekilliği,
bakanlık, başkanlık gibi bütün görevlerin en fazla iki dönemle sınırlandırılması
zorunluluğudur. Yani bir kişi bu görevlere hayatı boyunca en fazla iki dönem
gelebilmelidir. Bu değişiklik siyasette hem sirkülasyonu sağlayacak hem de
siyasetin dinamizmini ve kalitesini artırarak siyaseti bir meslek olmaktan
çıkaracaktır.

            Bir diğer düzenleme, Siyasi Partiler
Kanununun değiştirilmesine dairdir. Siyasi partilerde delegasyon sistemi
sonlandırılarak partilerin her kademesindeki yöneticilerin bizatihi parti
üyeleri tarafından seçimi sağlanmalı, parti üyeleri siyasete aktif olarak dahil
edilmeli ve bu şekilde parti içi demokrasi tesis edilmelidir. Yine siyasi
partilerin seçimler öncesi adaylarının belirlenmesinde ön seçim şartı
getirilmeli, adaylar parti yönetimlerince değil bizatihi o partinin üyelerince
seçilmelidir. Böylelikle siyaset sahası sadakat değil liyakat sahiplerine
kalmalıdır.

 

            İdari alanda yapılacak değişiklikler
ise kamu görevlilerinin göreve alınma, atanma ve yükselmeleriyle alakalıdır.
Kamu görevlilerinin göreve alımlarında sözlü sınav (mülakat) faktörü tamamen tarihe
karışmalıdır. Kamu personel alımlarında yazılı sınavda yüksek puan almanın yanı
sıra lisansüstü eğitim (yüksek lisans / doktora) almış olma, özel sektör
tecrübesi, değişik projelerde yer alma vs. gibi objektif kriterler getirilmeli.
Yine kamuda yükselmelerde tecrübe ve sınav şartı getirilerek objektif bir
yükselme standardı sağlanmalı. Bir kamu görevlisi hangi şartlarda şef, müdür,
bölge müdürü, daire başkanı, müsteşar vs. olabileceğini bilmeli. Yine mevcut
yöneticinin yerine hangi tarihte hangi alt seviyedeki yöneticilerin
gelebileceği belli olmalı. Sürpriz (!) yönetici atanmaları son bulmalı. Bu
şekilde devlette devamlılık sağlanmalı.

 

            Hukuk alanında yapılacak
değişiklikler ise, daha önce pek çok yazımızda belirttiğimiz üzere, devlet
başkanının ve meclisin yüksek mahkemelere yargıç atama yetkisi ya tamamen sona
erdirilmeli yahut da 1-2 üye atayabilecek şekilde sembolik hale getirilmeli.
İkincil olarak Hâkimler Savcılar Kurulu sadece Hakimler Kurulu haline
getirilmeli, savcılar ayrı bir birim olarak doğrudan Adalet Bakanı’na
bağlanmalı. Adalet Bakanı ile müsteşarı da Hakimler Kurulundan çıkartılmalı.
Böylelikle yürütmenin yargı organları üzerindeki vesayeti sona ermeli, yargı
bağımsızlığı tesis edilmeli. Aynı zamanda yargı asli görevlerinden olan denge-denetim
görevini tam anlamıyla yerine getirebilmeli.

 

            İşte bu değişiklikler yapıldıktan
sonra Türkiye’de gerçekten bir “başkanlık sisteminin” var olduğunu
söyleyebiliriz.