29.4 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 472

Londra Kraliyet Sanat Akademisinde T ü r k l e r (Royal Academy of Arts: Turks)

0

     Londra Kraliyet
Sanat Akademisinde Türklerin ve İngilizlerin girişimleriyle bir sergi, bir fuar
açıldı. Konu Türklerdi.

     600 – 1600
tarihleri arasında geçen 1000 yıllık Türk tarihine bir yolculuktu bu.

     (A journey of a
thousand years, 600 – 1600) Bu tarihî yolculuk; Londra’da, Kraliyet Sanat
Akademisi’nin 1000 yılın dökümanlarını sergilediği sanat galerilerinde
gerçekleşti. (22 January – 12 April 2005) 22 Ocak – 12 Nisan 2005 tarihleri
arasında.

     İngiltere’ye bu
üçüncü gelişimde, ayağımın tozu ile hemen soluğu Londra’da aldım.

     Royal Academy of
Arts: TURKS’ün açılışından epey zaman sonra, 3 Nisan 2005 tarihinde gittiğime
göre diyordum; ilk heyecanlar, ilk üşüşmeler kalmamıştır artık diye düşünüyor;
şöyle rahat bir şekilde, her birinin üstünde iyice durarak bu sergiyi, bu fuarı
gezmek istiyordum.

     Nerdeee! Ne gezer!
Hâlâ bilet kuyruklarının izdihamı devam ediyordu. Sıra kuyruğu ta dış giriş
kısmından başlıyor. Avluyu geçiyor. Galeri’nin girişinde, gişede son buluyordu.
Belliydi ki içerisi de lebaleb / tıklım tıklım doluydu. Desenize galerinin içinde
de gezi ve seyir kuyruğu bizi bekliyordu. Demek izdiham üstüne izdiham vardı!

     Bu duruma, bütün
sıkıntılara rağmen yine de sevinmiştim. Çünkü dünyanın alâka ve ilgisini hâlâ
üzerimize çekebiliyorduk. Demek ki diyordum, Türkler hâlâ ilgi odağı olmaya devam
ediyor. Bu hem sevindirici, hem de gurur vericiydi.

     Çünkü öyle
silinmez iz bırakmıştık ki arkamızda, bizi izlememeleri imkânsızdı âdeta. Fakat
bizi, ummadığımız acı bir sürpriz bekliyordu, cümle kapısı önünde.

     Koskocaman,
korkunç mu korkunç bir Şeytan!

     İlk karşılayan, bu
resim oldu bizleri maalesef!

     T.U.R.K.S.
kelimesinin altında iki ayrı ucunda yer alan iki şeytan resmini; hiç olmazsa,
sergiyi organize edenler arasında yer alan Türk kuruluşlarının, önlemesi
gerekmez miydi?

     Her şeye rağmen,
güzel bir girişim olan bu sergiyi gölgeleyen tek şey; girişin iki yanından
sarkıtılan çirkin, korkunç şeytan şekilleriydi!

     En iyi intiba /
izlenim, ilk intibadır kavlince; özellikle gençlerin ve çocukların gözlerine
hitap eden bu şeytan görünüşleri, belki onları hayatları boyunca terk
edemeyecek bir menfî Türk imajına dönüşecek; hafıza ve belleklerinde, Türk
intibaı olarak kalmaya devam edecekti!

     “Sehl’in bu
mertebesi cehl olmaz.” / “Bu kadar kolay yapılan yanlışlık cehl olmaz, bilmezlikten
ileri gelmez.” diyor ve sebep olanları kınıyorum. Pek tabii ve doğal olarak,
daha çok Türk mes’ul ve sorumlularını.

     Evet, cadde
kapısından içeri girdik. Geniş avluda biraz yürüdük. Gösterişli binanın ön
cephesiyle, yüz yüze geldik. Geldik ama biraz önce belirttiğimiz gibi,
gördüğümüz bez afişler karşısında, sanki ödümüz koptu. İrkildik, şaşırdık.
Biraz da afalladık!

     Bu vasfedişi, bu
nitelemeyi hafife alıp, sakın çok görmeyin! Çünkü sıradan İngiliz veya başka
ülke insanları için, hele çocuklar, gençler ve kadınlar için, gerçekten şaşırtıcı,
sersemletici, tuhaf, hatta dehşetli bir karşılama oluyor; ilk anda göze çarpan
bu afişlerdeki görüntüler.

     Böylece daha
binaya girmeden evvel; söylenen söylenmiş, verilmek istenen imaj ve mesaj verilmiş
oluyor. İşin başında şartlandırma yapılmış, istenen sonuç alınmış oluyor. Beyin
dimağ ve hafızalar, menfî intiba ve izlenimle doldurulmuş bulunuyor.

     Ziyarete gelenler;
istenen menfî / olumsuz kıvama; zihnen getirilmiş oluyor. Sonraki izlenimler, ister
istemez ilk intiba ve ilk gözlemin gölgesi altında olacaktır.

     Hani derler ya:
İftira et, hiç olmazsa izi kalır. İşte bu silüetler en azından böyle bir etki
bırakıyor. Bundan kurtuluş artık mümkün olmayacaktır.

     Çünkü atılan ok
hedefini bulmuş, ilk adım, ilk görüş, ilk hissiyat, insanın hafızasında yer
etmiş, en iyi yere konulmuştur. Onu oradan çıkarmak artık hiç de kolay
olmayacaktır.

Olduğun gibi Görün

Tıpkı demokrasi
gibi hesap verebilirlik de bir siyonist, mason, kâfir Batı uydurmasıdır. İnsan,
kendini yönetenlerin dürüst olmasını istiyor. Demokrasiye bağlı gibi görünüp
diktatör gibi davranmamasını mesela. Yani dobra dobra.

Kennedy- Oswald- Ruby

İnsan, devletinin doğru söylediğine inanmak istiyor. Hukukun
herkese eşit işlediğine, birilerinin talimatıyla gazeteci tutuklanmadığına
inanmak istiyor.

FETÖ yalanla, dolanla, sahte ihbar mektuplarıyla iş
görüyordu. Emir ve kumanda zinciri içinde çalışan savcı ve hâkimlerle masum
insanları yakalıyor, hapsediyordu. Çok şükür bu ceberut teşkilatın kurduğu ağ
dağıtıldı diye biliyoruz.

Sonra biri çıkıyor ve diyor ki, biz, bunları hasımlarımızı
yok etmek için kasten yaptık. Yani: Biz, onlara kol kanat gerdik, onları
namluya sürdük… Sonra operasyon bitti, şimdi onları temizliyoruz!

Gençler hatırlamazlar, Oswald diye biri ABD Başkanı
Kennedy’yi vurmuştu. Daha doğrusu bir tek Oswald yakalandı. İki yerden ateş
edildiği, kurşunun iki kere girip bir kere çıktığı gibi laflar edildi ama aslını
öğrenemedik. Çünkü Oswald karakoldan çıkarken Ruby diye biri de onu vurdu,
öldürdü.

Biraz da biz… Mi?

Felaket ifadeler. Hepsine pekiyi diyelim. Bugüne bakalım.
Rezalet bitti değil mi? Hiç olmazsa şimdi aynı edepsizlik yaşanmayacak değil
mi? Düzmece ihbar mektuplarıyla beğenmedikleriniz tutuklanıp, davanın muhatabı
neden tutuklandığını öğrenmeden Taraf benzeri rezil bir gazete iddianameyi
açıklamayacak değil mi?

FETÖ’nün savcıları… Yanlış anlaşılmasın, hani şimdi tutuklu
ve firarda olan cinsini kastediyorum, görüntü almadan manyetik ortamları,
telefon ve bilgisayarları götürürdü. Sonra da içlerine maharetle aslında
olmayan belgeler yerleştirirlerdi. Siz öyle yapmayacaksınız değil mi? Müyesser
Hanım’ın belgelerini götürürken avukatı görüntü alınmasını istemiş, almamışlar.
Çünkü… Alacak teknik eleman yokmuş. Eh doğru söze ne denir? Kanun öyle diyor
değil mi? Disklerin, kayıtların kopyası alınır… Ama alacak teknik eleman yoksa
bundan sarfı nazar edilir. Her halde öyledir değil mi?

“Biz, bize yönelen komployu durdurduk, şimdi sıra bizde.
Ne yani, FETÖ’ye haktı da bize yasak mı?” 
demeyeceksiniz değil mi?
Biraz da biz yiyelim felsefesinin doğma uzantısı!

Biz FETÖ’ye tetikçilik yaptırdık sözleri bir. Ve bu yazıya
sığmayacak kadar geniş ikinci konu, iktidarın Trol orduları… Her biri normal
bir ülkede hükümet düşürecek skandallar ama Allahtan bizdeki hükümet düşebilen
cinsten değil. Üstelik eminim iki skandalın da makul izahı vardır. Olmasa da
birinin karşınıza geçip hesap sorması mümkün değil ya. Tıpkı demokrasi gibi
hesap verebilirlik de bir siyonist, mason, kâfir Batı uydurmasıdır.

İnsan, kendini yönetenlerin dürüst olmasını istiyor.
Demokrasiye bağlı gibi görünüp diktatör gibi davranmamasını mesela. Yani ya
göründüğü gibi olsun, yahut olduğu gibi görünsün. Dobra dobra.

ÇKP koç gibi- Kutb da öyle?

Sayın Perinçek, “AKP’yi biz yönetiyoruz” deyince, nedense
aklıma Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) bir açıklaması geldi. “Doküman 9
denilen bu politika belgesinde parti, Batı’nın temel değerlerinin ÇKP’nin
varlığını tehdit ettiğini söylüyordu: “Evrensel değerler ve ‘Batı
tarzı hürriyet, demokrasi ve insan hakları evrensel ve ebedidir
‘ iddiaları
ÇKP’nin temellerine saldırıdır
… Batı tipi anayasal demokrasinin
reklamını yapmak, hali hazır liderliğin ve Çin tarzı sosyalizmin ve yönetim
sisteminin altını oymaktır.

Koç gibi, düşündüğünü yazmış! Söylediği yaptığına, yaptığı
söylediğine uyuyor. Çin Komünist Partisi’ni tebrik ederim. Neyse o. Açık ve
net! Gönlünde beslediği yerli ve millî dikta, emir kumandayla çalışan bir
adalet, daha doğrusu siyasî cezalandırma sistemi iken ağzıyla demokrasi, hukuk
devleti, insan hakları demiyor ÇKP. Kıvırmıyor. Ahlaklı!

Bakın, yine koç gibi, “Demokrasi kâfir düzenidir
diyen Müslümanlar var. Çekirdek selefileri bir yana koyuyorum. Seyyid Kutb öyle
söylüyor. Mevdudî öyle söylüyor. Hatta Hayrettin Karaman Hoca da İslamî
değildir diyor. Siz de göğsünüzü gere gere söyleyin. Ağzınız hürriyet,
demokrasi konuşurken eliniz otorite işlerse bu ne ÇKP ne de Müslüman Kardeşler
kadar dürüsttür. Siz Kutb’u ve Mevdudî’yi örnek almaz mıydınız?

Bize zaten melez diyorlar

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun Hoca da yazdı bakın. Şu
muhalefet diye geçinenler ya hain, ya terörist değil mi? En azından terörist
işbirlikçisi değil mi? Peki bunları “içeri almamak” sizin elinizde değil ki.
“Türkiye bir hukuk devletidir.” Türkiye’nin en tepesindeki adamlar sabahtan
akşama Bay Kemal’in ve şürekâsının terörist sevici olduğunu söylerken, hepsinin
hain olduğunu bağırırken savcılar neden saat dörtte bunların da evlerini basıp
gerekeni yapmazlar? Neden çekiniyorsunuz? Batı’dan mı? O hain, siyonist, vs.
vs. Batı’dan mı? Batı bize zaten demokrasi demiyor. Kusurlu Demokrasi de
demiyor. Hibrid Rejim diyor. Yani melez. The Economist Dergisi‘nin Economic
Intelligence Unit
 raporunda bakıyorum. Demokrasi skorunda bizi 110’ncu
sıraya koymuş. Üç basamak daha inersek aşağıda “Otoriter Rejim“ler
başlıyor. Onlarla aramızda, Fildişi Sahili, Burkino Faso ve Cezayir var.
Üstümüzde Nijerya.

ÇKP, hürriyet, demokrasi, hukuk falan diyen ve aslında Çin
Komünist Partisi’nin altını oyan terörist ve hainlere ne yapıyorsa siz de öyle
yapın. Koç gibi. Dürüstçe.(Alıntı: Milli Düşünce Merkezi

Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme Dair Görüşler

0

Dünya
üzerinde anayasa hukukunun neredeyse bütün kavramlarının kısa aralıklarla
uygulandığı Türkiye’den başka bir ülke var mıdır bilmiyorum. Türkiye için bir
çeşit anayasa hukuku laboratuarı dersek abartmış olmayız. Ben hukuk fakültesine
başladığımda ülke parlamenter sistemle yönetiliyordu. 21 Ekim 2007 tarihindeki
referandumla birlikte gerçekleşen anayasa değişikliği ile resmen, 10 Ağustos
2014’te gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı seçimi ile de fiilen yarı başkanlık
sistemine geçtik. Yine 16 Nisan 2017’de gerçekleştirilen referandumla resmen ve
24 Haziran 2018’de gerçekleştirilen seçimlerle birlikte de fiilen Cumhurbaşkanlığı
Hükümet Sistemine geçmiş olduk. Burada bir hususa kısaca değinmek lazım;
Türkiye’deki mevcut sistem “Başkanlık Sistemi” olarak adlandırılamaz. Çünkü
başkanlık sisteminden bahsedebilmek için en başta kuvvetler ayrılığı ilkesinin
sert bir şekilde uygulanıyor olması lazım. Ancak Türkiye’de gerçek anlamda bir
kuvvetler ayrılığı ilkesinden bahsedilemeyeceğinden ve diğer başka sebeplerden
dolayı mevcut sistemi başkanlık sistemi olarak adlandıramayız. Bu konu
ilerleyen yazılarda detaylı anlatılacağı için şimdilik geçiyoruz.

            Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi hem
öncesinde hem sonrasında ciddi itirazlara uğradı. Referandum günü oylama devam
ederken YSK’nın aldığı “mühürsüz oylar da geçerlidir” kararı referandum
sonucunu direkt etkiledi. Referandum şaibe iddialarının gölgesinde sonuçlandı.
CHP ve HDP referandumun iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Aradan üç
(3) seneden fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen Anayasa Mahkemesi’nin hala
referandumun iptali için yapılan başvuru hakkında bir karar vermemiş olması
gerçekten ilginç! Öyle görünüyor ki siyasi hava Ak Parti’nin aleyhine döndüğü
anda Sayın Cumhurbaşkanı talimatı verecek ve Anayasa Mahkemesi de referandumu
iptal ederek hem “kısa yoldan” eski sisteme dönüşü sağlayacak hem de Ak Parti
referandum iptalini her zaman yaptığı gibi bir “mağduriyet” aracı olarak
kullanacak. Çünkü bütün ülkenin kaderini ilgilendiren konularda ülke genelinin
çıkarı değil tek bir grubun hatta kişinin çıkarı düşünülerek hareket ediliyor.
Daha da kötüsü ülke menfaati ile tek bir kişinin menfaatinin çatıştığı
durumlarda o tek kişinin menfaati doğrultusunda hareket edilmesine biz fena
halde alıştık!

 

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem

 

            Asıl konumuza dönelim. Cumhurbaşkanlığı
Hükümet Sistemi tartışmaları ve sisteme yönelik eleştiriler kapsamında son
zamanlarda “güçlendirilmiş parlamenter sistem” söylemleri özellikle muhalefet
tarafından çok fazla dile getiriliyor. İstisnasız olarak bütün muhalefet
partileri mevcut durumun “tek adam rejimine” ve dolayısıyla en nazik tabirle
otoriterliğe yol açtığını ve güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçilmesi
gerektiğini ifade ediyorlar. Bunu ifade ederken de parlamenter sistemin kendi içinde
ciddi problemler ve sakıncalar taşıdığını da açık veya zımni olarak kabul
ediyorlar.

            Türkiye’de siyaseti doğrudan veya
dolaylı olarak ilgilendiren konular tartışılırken, tartışma objektif kriterler
üzerinden değil tartışılan kişiler ile tartışan kişilerin pozisyonu üzerinden
devam eder. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi – (güçlendirilmiş) parlamenter
sistem tartışması da böyledir. Bu tartışmada iktidara mensup olanlar sistemin
nimetlerinden faydalanıyor oldukları için sistemin (aslında Türkiye’deki şey
bir sistem değil sistemsizliktir, bunu ileride açıklayacağız) olumsuz yönlerini
görmezden gelerek, sistem perdesi altında kendi menfaatlerini savunuyorlar.
Muhalefet ise tartışmaya aynı nimetlerden hali hazırda faydalanamıyor olmanın
getirdiği öfke ve faydalanmak istemenin verdiği iştahla yaklaşıyor. Dolayısıyla
hem iktidar hem de muhalefet konuya sadece kendi menfaat penceresinden
baktıkları için objektif bir tartışma zeminine girilemiyor. (Burada hiçbir
çıkar gözetmeden salt ülke menfaati için konuya dâhil olup görüş bildiren
herkesi tenzih ediyorum) Bu nedenle yarın iktidar ve muhalefetteki kişiler
rolleri değiştirdikleri zaman, bugün mevcut sistemi savunanların bu sisteme
sert bir şekilde muhalefet edeceklerini ve hatta “bu diktatörlüktür” gibi laflar
edeceklerini; bugün sisteme muhalif olanların ise iktidar nimetine kavuşmanın
bir sonucu olarak sistemi can-ı gönülden savunacaklarını göreceksiniz.

            Bir üst paragraftaki açıklamadan
sonra muhalefetin güçlendirilmiş parlamenter sistem konusundaki iki açmazına
değinmek lazım. Bu açmazlardan ilki yukarıda da değindiğimiz üzere, muhalefetin
parlamenter sistemin kendi içinde ciddi problemler ve sakıncalar olduğunu açık
veya zımni olarak kabulü, ikinci açmaz ise muhalefetin güçlendirilmiş
parlamenter sistemi önerirken, bu güçlendirmenin nasıl yapılacağına dair teknik
hiçbir öneri ileri sürmemesidir. Bu teknik öneri öne sürmeme hususu muhalefetin
aslında konuya gerçek anlamda vakıf olmadığını ortaya koymaktadır. Aşağıda
parlamenter sistemin güçlü ve zayıf yanları kısa kısa sayıldıktan sonra,
güçlendirilmiş parlamenter sistem hakkında yine kısaca bilgi aktarılacak,
Türkiye’deki mevcut sistemin (daha doğrusu sistemsizliğin) tam olarak ne olduğu
ve nasıl olması gerektiğine dair önerilere ise sonraki yazılarda değinilecektir.

 

Parlamenter Sistemin Güçlü ve Zayıf Yanları

 

            Makalemizin bu kısmı Türkiye’nin
önde gelen Anayasa hukukçularından Prof.Dr. Kemal Gözler’in “Anayasa Hukukuna
Giriş” (*) kitabından alıntılanıp aktarılmıştır. Daha geniş bilgi için
Gözler’in bahsi geçen kitabı ile yine Gözler’in Anayasa Hukukunun Genel Teorisi
kitaplarından yararlanabilirsiniz.

 

            Parlamenter sistemin güçlü yanlarını
şu şekilde sayabiliriz;

            Parlamenter sistemde tıkanıklıkların
çözüm yolu vardır. Yasama organı (meclis/parlamento) ile yürütme
(hükümet/kabine) arasında bir kriz çıkarsa bu kriz “güvensizlik oyu” “fesih”
gibi araçlarla çözülebilir.

            Parlamenter sistem esnektir. Hükümet
ile meclis arasındaki siyasal süreç donmuş değil bilakis sürekli gelişime
açıktır.

            Parlamenter sistem kutuplaşmaya yol
açmaz. Parlamenter sistemde seçimi kazanan partinin her şeyi kazandığı
söylenemez, çünkü görevde kalmaya devam edebilmesi için parlamentonun destek ve
güvenine ihtiyacı vardır.

            Parlamenter sistemde devlet
başkanının (cumhurbaşkanı, monarşilerde ise kral) ılımlaştırıcı ve uzlaştırıcı
etkisi vardır. Sorumsuz, tarafsız ve daha da önemlisi partiler üstü olan
Cumhurbaşkanı, çatışan taraflar arasında arabulucu veya hakem rolü üstlenir.

 

            Parlamenter sistemin zayıf yanları
ise şu şunlardır;

            Parlamenter sistem istikrarsız
hükümetlere yol açar. Nitekim 1961-1980 arası ve 1990 sonrası Türkiye’de kısa
ömürlü ve sürekli değişken hükümetler görülmüştür.

            Parlamenter sistem zayıf hükümetlere
yol açar. Bunun nedeni parlamenter sistemde çok sık rastlanan koalisyon
hükümetleridir. Koalisyon ortağı olan partiler aynı zamanda birbirleriyle hem
ortak hem de rakip oldukları için çoğu konuda uzlaşma ve hızlı karar verme
sıkıntısı yaşarlar.

            Parlamenter sistem düşük nitelikli
demokrasiye yol açar. Çünkü parlamenter sistemde halk sadece meclisi seçer.
Hükümeti ise meclis belirler, halkın kendisini yönetecek hükümeti doğrudan
belirleyebilmesi söz konusu değildir. Ayrıca hükümet halka değil meclise hesap
vermek durumundadır, bu da “hesap
verilebilirlik”
yönünden demokrasiyle bağdaşmaz. Son olarak “önceden bilinebilirlik” yönünden de
sorunludur. Oy veren seçmen oy verdiği temsilcisinin başbakan olarak kimi
destekleyeceğini, hangi partilerin koalisyon kuracağını önceden bilemez.

 

Parlamenter Sistemi “Güçlendiren” Argümanlar

 

            Parlamenter sistemin güçlü ve zayıf
yanlarına kısaca değindikten sonra güçlendirilmiş parlamenter sistemi tesis
edebilecek araçlara değinelim. Bu bölümde de yine Kemal Gözler Hoca’nın
yukarıda adı geçen eserinden alıntı yapacağız.

            Güçlendirilmiş parlamenter sistem
denilen sistemin anayasa hukukunda “Rasyonelleştirilmiş Parlamenter Sistem” (rationalized parliamentarism /
parlementarisme rationalisé)
olarak adlandırılır. Rasyonelleştirilmiş
parlamentarizm, sağlam bir parlamento çoğunluğuna dayanmayan hükümetlere güç ve
istikrar kazandırmaya yönelik hukuki araçların bütünü olarak tanımlanmaktadır.

            Rasyonelleşmiş parlamentarizmin
başlıca araçları şunlardır; Güvensizlik önergesi verme hakkının
sınırlandırılması, serinleme süreleri (cooling-off
period)
’nin öngörülmesi, güvensizlik oyunda üye tam sayısının salt
çoğunluğunun aranması, güven oylamalarında yalnızca güvensizlik oylarının
sayılması, yapıcı güvensizlik oyu, fesih tehdidi altında güvenoyu vb. gibi. Bu
araçlar hükümetin düşürülmesini zorlaştırır. Bunların bazılarını örnekleyelim.

 

            Yapıcı Güvensizlik Oyu (konstruktives Miβtrauensvotum /
constructive vote of no confidence / motion de censure constructive)
: 1949
Alman Anayasası’nın 67. maddesine göre meclisin Başbakanı güvensizlik oyuyla
düşürebilmesi için öncelikle üyelerin çoğunluğuyla yeni bir Başbakan seçmesi
gerekir. Yeni bir Başbakan seçmedikçe, mecliste hangi çoğunluk toplanmış olursa
olsun mevcut Başbakan (hükümet) düşürülemez.

 

            Fesih Tehdidi Altında Güvenoyu: 1949
Alman Anayasası’nın 68. maddesine göre Başbakan tarafından istenen güvenoyu
meclis tarafından reddedilirse Başbakanın önerisi üzerine Cumhurbaşkanı meclisi
fesheder. Bu usulde hükümeti devirmek isteyen meclisin kendisi de
devrilecektir. Yani bu usulde, milletvekilleri kendi görevlerini (koltuklarını)
kaybetme riskini göze almadan, başbakanı düşüremeyeceklerdir.

 

            Giyotin (Engagament de la responsabilité du gouvernement sur l’adoption d’un
texte):
Giyotin veya “bir metnin kabulü hakkında hükümetin sorumluluğunun
ileri sürülmesi”, meclisin düşüremediği ama mecliste çoğunluğa da sahip olmayan
bir hükümetin kanun çıkarmasına imkân veren usuldür.

 

            Teşrii Zorunluluk Hali (Gezetsgebungsnotstand) 1949 Alman
Anayasası’nın 81. maddesine göre, düşürülemeyen bir hükümete kanun çıkarma imkânı
tanınmıştır. Meclis, Başbakana güvenoyu vermemiş ama onun yerine yeni bir
Başbakan seçerek mevcut Başbakanı da görevden almamışsa, Başbakan
Cumhurbaşkanına başvurarak ya 68. maddeye uygun olarak (bkz. Fesih tehdidi
altında güvenoyu) meclisin feshedilmesini ya da 81. maddeye göre teşrii
zorunluluk hali ilan etmesini isteyebilir. Bu halin ilan edilmesiyle meclisin
reddettiği kanun tasarıları kendiliğinden kabul edilmiş sayılır. Yine meclisin
dört (4) hafta içinde sonuçlandırmadığı kanun tasarıları da kendiliğinden kabul
edilmiş sayılır. Kısaca, meclis tarafından usulüne uygun düşürülmeyen Başbakan,
istediği kanunları çıkarmayan meclisi altı ay süreyle saf dışı bırakma ve
yasama yetkisini bu süre içinde kullanma yetkisine sahip olabilmektedir. Teşrii
zorunluluk hali, bir nevi olağanüstü hal ilan edilerek, hükümetin yasama
yetkilerini altı ay süreyle ele geçirmesi durumudur.

 

            Muhalefetin geçilmesinde ısrar
ettiği güçlendirilmiş parlamenter sistem yaklaşık olarak böyle bir şey.

 

 

(*)       GÖZLER, Kemal: Anayasa Hukukuna Giriş –
Genel Esaslar ve Türk Anayasa Hukuku, Ekin Yayınevi, 19. Baskı, Bursa, 2012.

Fazlı Köksal ile Akıl ve Düşünce Üzerine Sohbet

Kur’ân- kerîm, aklı rehber kılmamızı
emrediyor

Oğuz Çetinoğlu: Biliniyor ki İslâmiyat akıl ve mantık dinidir. Kur’ân
ve akıl ilişkisini özetler misiniz?

Fazlı Köksal:  “Oku
emriyle başlayan Mukaddes Kitabımız Kurân-ı Kerîm muhatabına, “Ey İman Edenler”, “Ey İnsanlar”, “Ey
Ademoğulları
” diye hitap ettiği gibi yer yer de “Ey Akıl Sâhipleri” diye de hitap eder… Bir başka ifadeyle Kuran’ın
muhatabı  “Akıl Sâhibi İnsan”dır…

Çetinoğlu: 100’den fazla ayette; ‘Aklınızı kullanınız’, ‘Siz hiç
akletmez misiniz?’ meâlinde ikazlar var

Köksal: ‘Kur’ân’ı
okuyarak bir insan O’nun “Akıl”a, “Düşünce”ye ne kadar önem verdiğini anlar…
Ama Müslümanlar nedense mukaddes kitaplarının emrine rağmen okumadıkları gibi
15. yüzyıldan itibaren düşünmeyi ve aklın rehberliğini terk ettiler… Kur’ân’ın
“Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, akıllarını
kullanmayanlardır” uyarısını dikkate almadılar… Allah katında canlıların en
kötüsü hâline geldiler. Ve bugünkü zelil hâle düştüler.

Çetinoğlu: Mevzu hakkında araştırmalar, tahliller yaptığınız
anlaşılıyor. Ulaştığınız neticeler hakkında ipuçları şeklinde de olsa bilgi
verir misiniz?

Köksal: Diyanet
İşleri Başkanlığının hazırladığı Kur’ân-ı Kerîm mealini tarayarak, akletmeyi ve
düşünmeyi emreden ayetlerin bir dökümünü yapmaya çalıştım…

İşte düşünmeyi ve akıl yürütmeyi emreden ayetlerden
bazıları;

Bakara-2/76- Onlar iman edenlerle karşılaşınca, “İman ettik” derler. Birbirleriyle baş
başa kaldıklarında da şöyle derler: “Rabbinizin huzurunda delil olarak kullanıp
sizi sustursunlar diye mi, Allah’ın (Tevrat’ta) size bildirdiklerini onlara
söylüyorsunuz? (Bu kadarcık şeye) akıl erdiremiyor musunuz?

Bakara-2/164- Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında,
gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak
şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle
ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında,
rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde
elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.

Bakara-2/242-Düşünesiniz diye ALLAH size ayetlerini böyle
açıklamaktadır.

Çetinoğlu: Müjdeler de var…

Köksal: Evet! Bakara-2/269’da
Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça
hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sâhipleri anlar.

Ali İmran- 3/65- Ey kitap ehli! İbrahim hakkında niçin
tartışıyorsunuz. Oysa Tevrat da, İncil de ondan sonra indirilmiştir. Siz hiç
düşünmüyor musunuz?

Ali İmran- 3/190 Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile
gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sâhipleri için elbette
ibretler vardır.

Maide- 5/103- ……….Fakat, inkâr edenler ALLAH’a karşı yalan
uyduruyorlar. Zaten çoklarının aklı da ermez.

En’âm- 6/32- Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir.
Elbette ki ahiret yurdu ALLAH’a karşı gelmekten sakınanlar için daha
hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?

Çetinoğlu: İkazlar hakkındaki Âyetlerden bahseder misiniz?

Köksal: En’âm-
6/151- (Ey Muhammed!) De ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri
okuyayım: Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik
endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız.
(Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın.
Meşrû bir hak karşılığı olmadıkça ALLAH’ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı
öldürmeyin. İşte size ALLAH bunu emretti ki aklınızı kullanasınız.”

A’râf-7/169- Derken, onların ardından yerlerine Kitab’a
(Tevrat’a) varis olan (kötü) bir nesil geldi. Şu geçici dünyanın değersiz
malını alır ve “(nasıl olsa) biz bağışlanacağız” derlerdi. Kendilerine benzeri
bir mal gelse onu da alırlar. ALLAH hakkında, gerçek dışında bir şey söylemeyeceklerine
dair onlardan Kitap’ta söz alınmamış mıydı? Onun içindekileri okumamışlar
mıydı? HalbukiALLAH’a karşı gelmekten sakınanlar için ahiret yurdu daha
hayırlıdır. Hiç düşünmüyor musunuz?

Enfal 8/22- Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah
katında en kötüsü, akıllarını kullanmayan (gerçeği görmeyen) sağırlar,
dilsizlerdir.

Çetinoğlu: Peygamberimiz (sav) Efendimiz de Kur’ân’dan aldığı
emirle insanları îkaz ediyor…
 

Köksal: Evet! Yunus-10/16-
De ki: “Eğer Allah dileseydi, ben size onu okumazdım, Allah da size onu
bildirmezdi. Ben sizin aranızda bundan (Kur’ân’ın inişinden) önce (kırk yıllık)
bir ömür yaşadım. Hiç düşünmüyor musunuz?”

 Hûd- 11/51- Ey
kavmim! Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, ancak beni
yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

Yunus-12/2- Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur’an
olarak indirdik.

Ra’d 13/4 Yeryüzünde birbirine komşu kara parçaları, üzüm
bağları, ekinler; bir kökten çıkan çok gövdeli ve tek gövdeli hurma ağaçları
vardır ki hepsi aynı su ile sulanır. Ama biz ürünleri konusunda bir kısmını bir
kısmına üstün kılıyoruz. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için
(Allah’ın varlığını gösteren) deliller vardır.

Nahl-16/12- O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin
hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da O’nun emri ile sizin hizmetinize
verilmiştir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir millet için ibretler vardır.

Çetinoğlu: Bütün bu kesin emirlere rağmen, Cenab-ı Allah,
kullarını tercih edecekleri hayatı seçmekte serbest bırakmış…

Köksal: İmtihan
içindir. Nahl-16/67- Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içki,
hem de güzel bir rızık edinirsiniz. Elbette bunda aklını kullanan bir toplum
için bir ibret vardır.

Enbiya 21/10- Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki
sizin bütün şeref ve şanınız ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

Enbiya 21/67- Yazıklar olsun, size de; Allah’ı bırakıp
tapmakta olduklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?

Mü’minûn- 23/80- O, diriltendir, öldürendir. Gece ile
gündüzün birbirini takib etmesi de O’na aittir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor
musunuz?

Furkan 25/44- Yoksa sen onların çoğunun (söz)
dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar
hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.

Kasas-28/60- (Dünyalık olarak) size verilen her şey, dünya
hayatının geçimliği ve süsüdür. Allah’ın katındaki ise daha hayırlı ve daha
kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?

Ankebut- 29/35- Andolsun biz, aklını kullanacak bir kavim
için o memleketten ibret alınacak apaçık bir delil bıraktık.

Rum- 30/24- Korku ve ümit kaynağı olarak şimşeği size
göstermesi, gökten yağmur indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi,
O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda aklını
kullanan bir toplum için elbette ibretler vardır.

Rum- 30/28- Allah, size kendinizden şöyle bir örnek getirdi:
Kölelerinizden, verdiğimiz rızıklarda sizinle eşit haklara sâhip olan ve
birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mı?
Düşünen bir topluluk için âyetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.

Yasin- 36/62- 
Andolsun, o sizden pek çok nesli saptırmıştı. Hiç düşünmüyor muydunuz?.

Yasin- 36/68- Kime uzun ömür verirsek, onu yaratılış
itibariyle tersine çeviririz (gücünü azaltırız). Hâlâ düşünmeyecekler mi?

Sâffât 37/137,138- Şüphesiz sizler (yolculuklarınız
sırasında) sabah akşam onların (harap olmuş) yurtlarına uğrayıp duruyorsunuz.
Hâlâ düşünmeyecek misiniz?

Mü’min- 40/67- O, sizi (önce) topraktan, sonra az bir sudan
(meniden), sonra “alaka”dan yaratan, sonra sizi (ana rahminden) çocuk olarak
çıkaran, sonra olgunluk çağına ulaşmanız, sonra da ihtiyarlamanız için sizi
yaşatandır. İçinizden önceden ölenler de vardır. ALLAH bunları, belli bir
zamana erişmeniz ve düşünüp akıl erdirmeniz için yapar.

Zuhruf  43/2,3- Apaçık
Kitab’a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kur’ân yaptık.

Hucurât 49/4- (Ey Muhammed!) Odaların arkasından sana
bağıranların çoğu aklı ermeyen kimselerdir.

Hadid- 57/17- Bilin ki ALLAH, yeryüzünü ölümünden sonra
diriltmektedir. Düşünesiniz diye gerçekten, size âyetleri açıkladık.

Mülk- 67/10- Yine şöyle derler: “Eğer kulak vermiş veya
aklımızı kullanmış olsaydık, şu alevli ateştekilerden olmazdık.”

Çetinoğlu: Meallerini verdiğiniz Âyetlerden ilham alarak
okuyucularımıza vereceğiniz mesaj nedir?

Köksal: Cenab-ı
Allah’ın, başta aziz milletimiz olmak üzere, bütün Müslümanları, taassuptan
kurtarmasını aklı ve bilimi rehber edinen insanlardan eylemesini niyaz
ediyorum.

 

FAZLI KÖKSAL:

1954 yılında
Yozgat’ın ilçesi Boğazlıyan’da doğdu. İlk ve ortaokulu Kayseri’nin Talas
ilçesinde liseyi Kayseri’de okudu. 1976 yılında Ankara İktisâdî ve Ticârî
İlimler Akademisi’nden mezun oldu.

     Bir süre Kayseri’de özel sektörde
çalıştı. 1982 yılında PTT’de müfettiş yardımcısı oldu. 1985’de müfettişliğe,
1993’de başmüfettişliğe tâyin edildi. 1995’de PTTnin bölünmesi sonucu Türk
Telekom’a başmüfettiş olarak geçti. Haziran 2000-Temmuz 2003 arasında Türk
Telekom Pazarlama Dairesi Başkanlığı görevini yürüttü. Türk Telekom’un
özelleşmesi sonrası, 2008 yılında da Orman Genel Müdürlüğüne müfettiş olarak
geçti. 2019 yılı Ekim ayında OGM Başmüfettişi iken emekli oldu.

     PTT Müfettişler Derneği ve Telekom
Müfettişleri Derneğinde başkan yardımcısı ve sekreter, DENETDE (Devlet
Denetim Elemanları Derneği)’de Genel Başkan, Başkent İktisatçılar Derneğinde
Genel Sekreter, Telekomcular Derneğinde Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı.

     Yazı ve makaleleri; Akpınar, Başkent
İktisat, Bozkurt, Çini Roman, Denetim, Erciyes, Kapı, Müdafaa-i Hukuk,
Telepati, Telekom Dünyası, Türk Boyları, Türk Telekom, Türk Yurdu, Orman ve
İktisat, PIT Bülteni, Postel gibi çeşitli dergilerde yayınlandı.

     Ayrıca, bazı internet gazetelerinde ve
kendi bloglarında yazmaktadır.

Telekomcular
Derneği için, ‘Bir Talanın
Hikâyesi-Türk Telekom’un Özelleştirilmesi
’ isimli raporu hazırladı.

     ‘Türk
Telekom Personeli İçin Bilişim Sözlüğü
ve ‘Artık Telgrafın Tellerine Kuşlar Konmuyor’ isimli kitapların
editörlüğünü yaptı.

     ‘Türk
Telekom’da Değişen Pazarlama Anlayışı
’, ‘Posta Telekomünikasyon Târihinden Portreler’ ve ‘Meyve Tadında Romanlar’ isimli üç
kitabı yayınlanmıştır.

     En büyük hobisi okumak olan Fazlı Koksal
evli ve iki çocuk babasıdır.

 

Parrhesia ve Parrhesiastes -1

0

Duymayacaksın benden, Ne kardeş eti yemeye bir davet,  ne de arkadan söylenmiş bir söz. Günahıma
ortak etmeyeceğim seni, ruhunu kirletmeyeceğim…

Sözlerim makam, mevki seçmeyecek aciz biriyle nasıl
konuşuyorsam bir kralla da aynı şekilde konuşacağım. Sözlerin de makam mevki,
zengin fakir diye ayırılmayacak her biri herkesin ki kadar değerli olacak. O
kadar az kelimeyle o kadar çok şey anlatacağım ki şaşıracaksın. Sadece sözlerim
anlam taşımayacak, suskunluğumda konuşacak seninle. Anlatmak istediklerimi
duyacaksın sessizliğimde, Ben de duyabileceğim senin sessizliğini…

Yanımda sadece malın, canın, namusun güvende olmayacak,
ruhun ve düşüncelerin de güvende olacak. Fikrin sana ait olacak, değiştirmeye
çalışmayacağım düşüncelerini.

Sözlerim, pınardan kaynayan berrak bir su gibi fışkıracak
zihnimden, düşündüklerimi söylemekten korkmuyorum, Sende korkmayacaksın yanımda,
beni kırmayacak gücendirmeyeceksin, kelimelerle oynamaya gerek duymayacaksın Özgür
olduğunu hissedecek,  sende kendini özgürleştirmek
isteyeceksin.

Zan’na düşmeyeceksin sözlerimden, Acaba demeyeceksin. Açık
ve net anlayacaksın anlaşılması gerekeni. Vücut dili bilmene gerek olmayacak, ne
demek istedi diye düşünmeyeceksin. Öfkemi de sevgimi de duygu ve düşüncelerimi kelimelerimde
bulacaksın.

Kelimelerimiz ince bir ruhun ve aklın eseri olacak. Sesimiz
gürlemeyecek gök kubbede aklımıza eseni değil hakikati söyleyecek dilimiz ne eksik,
ne fazla, Kendimizi anlatmaya çabalamayacağız,

Sabırlı olacağım seni dinlerken. Sende öğreneceksin
anlatmayı ve dinlemeyi. Dinlemek için susacağız, anlatmak için konuşacağız. Sen
ya da ben konuşurken birbirimize cevap vermek için düşünmeyeceğiz. Ve her ne
konuşursak konuşalım sadece hakikat için konuşup hakikat için susacağız.

Konuşulanlar saygı ile karşılanacak, yaka silkip umarsızca
kulak arkası yapmayacağız söylenilenleri bir değil binler de çıksa karşımıza
hakikati söylemekten çekinmeyeceğiz. İçinden çıktığımız halkımıza rağmen…
sözler bilgeliğe ve doğruya götüren bir yol olacak yürümek isteyene…

Yalnız herkesin her istediğini her zaman söylediği meydan
değildir bu gök kubbe, özgürlüğün kanunsuzluk, mutluluğun serbestlik olmadığı
gibi, Parrhesia da her aklına geleni konuşmak değildir. Parrhesia toplumda
egemen olana veya egemen zümreye karşı ya da egemen olan görüşe karşı doğru bildiğini,
hakikati tüm riskleri göze alarak söylemektir. Dışlanmayı, itilip kakılmayı,
afaroz edilmeyi göze alabilmektir. Demokrasi azaldıkça düşünceyi söylemek güçleştikçe
parrhesia daha güçlü olur. Parrhesiastes ise devleşir. Dünya yuvarlaktır dersin
afaroz edilirsin, Kral çıplak dediğiniz de size inanılmayabilir. Bende sığar
iki cihan ben bu cihana sığmazsam dersin derini yüzerler. Kafana tokmaklarla
vurularak ölebilirsin. Allah birdir dersin olmadık zulümler görürsün, sizin
taptıklarınıza tapmıyorum dersin yurdundan sürülürsün. Antik yunandan, günümüze
hiç değişmemiştir.

Emrolundukları gibi dosdoğru olanlar. Konuştuğunda hak ve
hakikat için konuşanlar her daim olacaktır. Ama onları buralarda arama şehrin
ortasında caddelerde ya da televizyonlarda bulamazsın, onlar bir kartal gibi
yalnız, aydınlığa kanat çırparlar Anka kuşu gibi her dem kendi küllerinden
doğmasını da bilmişlerdir. İsmin önemi yoktur aslında ister peygamber olsun,
ister isyankâr…

Doğruyu söylemek kitabının sadece bir kısmının bende
uyandırdıklarıydı sizinle paylaştıklarım ama paylaşmadığım birçok şey hala
orada duruyor. Ola ki merak edip okumak isterseniz ağırdır dili. Zahmetli bir
kitap. Sıkılmayın üzülmeyin, zaten herkes doğruyu taşıyamaz. Parrhesiastes
olmak her yiğidin harcı değildir. Adamın sakalını ağartır. Belini büker.

İslam ve Bilim – 3

İslamiyet’in
ulaştığı düşünsel zirve maalesef Antik Yunan’da olduğu gibi geçici olmuş ve yeni
zirvelerin başlangıcını da oluşturamamıştır. Doğu İslamiyet’inde duraklama
dönemi olarak adlandırabileceğimiz 10. ve 12. yüzyıllar arasında yaklaşık iki
yüzyıl sürecek olan bir dönem bulunmaktadır. El Biruni’den Nasiruddin Tusi’ye
kadar üst düzey İslam düşünürü yetiştirememiş olan bu boşluk, Batı
İslamiyet’inde (Endülüs) ise tam tersine İbn’i Bacce ve İbn’i Rüşd tarafından
doldurulmuştur. Doğu İslamiyet’inde daha sonra göreceğimiz üst düzey düşünür ise
13. Yüzyılda yaşayan ve yazımızın ilerleyen kısmında değineceğimiz Nasiruddin
Tusi olacaktır.

Duraklama
dönemi olarak adlandırabileceğimiz bu iki yüzyıllık boşlukta ön plana çıkan
İslam düşünürü, 1058-1111 yılları arasında yaşamış olan Eşari kelamcılığı
geleneğinden gelen Fars asıllı, Gazzali’dir (tam adı
ile Ḥüccetü’l-İslâm
Ebû Ḥâmid Muḥammed bin Muḥammed bin Muḥammed bin Aḥmed el-Gazzâlî et-Tûsî
).
Gazzali, özellikle Eşari kelam çevrelerinde kabul gören teosentrik anlayışın
güçlü bir savunucusudur. Bu anlayışta her şeyin sebebi Tanrı olarak görülmekte,
İkincil ve doğal nedenler reddedilmekte, Tanrı’nın her an her şeye müdahale
ettiği bir evren görüşü bulunmaktadır. Teosentrik anlayışa günümüzden anlaşılır
bir örnek vermek gerekirse; depremlerin doğal bir olay olduğunun
düşünülmesinden ziyade Tanrı’nın bir cezalandırması olarak düşünülmesi
verilebilir.

 

Gazzali’nin kendisinden önce yaşamış olan İslam düşünürlerini
eleştirdiği “Filozofların Tutarsızlığı – Tehafütü’l-Felasife”  kitabının duraklama döneminin başlamasına, her
ne kadar bu görüşe karşı çıkanlar olsa da, neden olduğu düşünülmektedir. Bu kitabında
yirmi meseleyi ele alan Gazzali, İslam Düşünürleri’nin bu yirmi mesele içinde
üçünde küfre girdiklerini,
onyedisinde ise zındık durumuna düştüklerini belirtmiştir.
Yazmış olduğu bu kitaptaki meseleler,
Batı İslamiyet’inin önemli düşünürü İbn’i Rüşd tarafından, Gazzali’nin
kitabından yaklaşık bir asır sonra yazılan “Tutarsızlığın Tutarsızlığı – Tehafüt
et-Tehafüt” isimli kitap ile cevaplandırılmıştır. İbn’i Rüşd’ün yazmış olduğu kitabın
13. meselesinde Gazzali’ye cevaben kullandığı ve aşağıda verilmiş olan
tartışmanın başlığı, Gazzali’nin kendisinden önceki İslam düşünürlerine ne tür
eleştiriler getirdiğine dair bir örnektir. 

 

Filozofların,
Zamanın  “Şimdi”, “Geçmiş” ve
“Gelecek” Diye Bölünmesiyle Bölünebilen Kısımlarını Allah’ın Bilmediği
(Allah Onların Söylediklerinden Yücedir) Şeklindeki Sözlerinin Geçersizliği
”.

 

Başlıktan ta
anlaşılabileceği gibi, Gazzali, kendisinden önceki önemli İslam düşünürlerine
çok ciddi ve ağır eleştiriler getirmiştir. İbn’i Rüşd’ün bu iddianın
geçersizliğini açıklamada kullandığı çok sayıda örnekten bir tanesi aşağıda
verilmiştir: 

 

“…Zeyd’in geldiğini bilmek, Allah’ın bildirmesi sonucu peygamberde gerçekleşirse,
bilgiye uygun olarak onun gerçekleşmesinin nedeni varlığın tabiatının öncesiz
bilgiye bağlı olmasından başka bir şey değildir. Çünkü bilgi, bilgi olması
bakımından, gerçekleşmiş bir tabiatı olmayan şeyle ilişkili değildir.
Yaratıcının bilgisi, var olanın ilişkili bulunduğu tabiatının gerçekleşmesinin nedenidir.
Bizim mümkün olan şeyleri bilmemiz, ancak var olanın varlığı ya

da yokluğunu gerektiren bu tabiatı
bilmememizden ileri gelir. Çünkü var olanlarda bulunan karşıtlar hem kendi özlerinden
hem de onları meydana getiren nedenlerden dolayı denge durumunda iseler, ya
onların ne var ne de yok olmaları, ya da hem var hem de yok olmaları gerekir.
Durum böyle olunca, gerçekte iki karşıttan birinin yeğlenmesi gerekir, iki
karşıt şeyden birinin gerçekleşmesini gerektiren, işte bu tabiatın varlığını
bilmektir. Bu tabiatla ilişkili olan bilgi de ya bu tabiattan önce gelen
bilgidir ve öncesiz bilginin eseridir, ya da bu tabiata bağlı olan ve öncesiz
olmayan bilgidir. Görülmeyeni bilmek, bu tabiatı kavramaktan başka bir şey
değildir. Daha önce kanıta sahip olmadığımız bir şey konusunda bizde bir
bilginin gerçekleşmesi, insanlar için rüya, peygamberler için ise, vahiy adını
alır. Öncesiz irade ile öncesiz bilgi var olan nesnelerde bu tabiatı
gerektirir. Allah’ın şu sözünün anlamı da işte budur: “De ki: Göklerde ve
yerde görülmeyeni Allah’tan başka bilen yoktur” (Kur’an, Neml Suresi, 65.
Ayet)

 

Gazzali’nin
“Filozofların Tutarsızlığı” isimli kitabında yaptığı eleştiri veya suçlamaların,
muhtemelen o dönemde yaşamış olan halkın Gazzali’den önceki İslam
düşünürlerinin eserlerinden korkup uzaklaşmasına neden olduğu söylenebilir.
Kitaba cevabın yaklaşık bir asır sonra yapılması bu kopuşu muhtemelen daha da
güçlendirmiştir. Çocuk ve gençlere yazdığı iki önemli esere (Eyyuha el-Veled ve
Hulasa et-Tasanif) sahip olan Gazzali, ibadet ve ahiret ile uğraşmayı, bu
dünyanın değil ahiretin önemli olduğunu, dünya için olan çalışmalardan ve
dünyevi bilgilerden uzak durmayı önermektedir. Gazzali’ye göre dünyevi
bilgilerden sadece işimize yarayacak kadar olanını almak ve kullanmak
yeterliydi. Fazlası gereksizdi, hedef mutlak suretle Tanrı ve ahiret olmalıydı.
Akli ve felsefi bilimlere olan karşıtlığını “…sahte parayı, gerçek paradan ayıramayanları kalpazandan korumak” olarak
tanımlayan Gazzali, dini bilimler için de
“ihtiyaç kadar bilinmesinin yeterli”
olacağını savunmaktaydı. Dönemin kudretli ismi Nizamülmülk’ün
desteğini alarak, 33 yaşında Bağdat Nizamiye Medresesi’nin başına getirilen
Gazzali’nin bu medresedeki eğitim/öğretim faaliyetlerini de kendi çizgisine
çekmiş olması, bu anlamda kuvvetli bir olasılık olmakla birlikte bu beraberinde
Bilim’in yerini İlim’in almasına sebep olacaktı.

 

Aslında
İslam’ın Altın Çağı olarak bilinen dönemin Gazzali’nin etkisi ile bitip
bitmediği tartışmasının en önemli sebebi 1258 yılındaki Moğol istilasıdır. Çünkü
bu istila görülmemiş bir vahşete ve kırıma yol açacaktı. Ermeni Yazar Korykoslu
Hayton, Hülagü’nün batı seferinin Doğu Hıristiyanlarını Müslüman esaretinden
kurtarmak maksadıyla başlattığını yazar. Abbasi devletini yok etme planlarının
olup olmadığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, Alamut Kalesinin ele
geçirilmesinden önce başlayan, Abbasi Halifesi – Hülagü arasındaki gerginliğin
giderek tırmandığı ve Bağdat’ta var olan Şii-Sünni gerginliğinin de, Bağdat’ın
Moğollar’ca istilasında önemli rol oynadığı bilinmektedir. Bağdat’ın ele
geçirilmesinden önce Hülagü’nün müneccimi olan Hüsameddin’in yıldızlara bakarak,
hilafet hanedanına saldırmanın beraberinde altı tane uğursuzluk getireceğini
söylemesine karşın, Nasiruddin Tusi’nin birçok halifenin öldürülmesine rağmen
dünyada bir uğursuzluk olmadığını, yıldız, ay ve güneşin birinin ölümüne göre
hareket etmeyeceklerine dair Hz. Muhammed’in bir hadisini söylemesinin, sefer
kararında etkili olduğu bilinmektedir.

 

Moğollar,
Kasım 1257’de Bağdat’ı kuşatmaya başladılar. Bağdat yakınlarında bulunan bir
gölün sularını açtıkları kanallarla, düzen almış olan Abbasi ordusunun üzerine
boşaltarak, Abbasiler’e ciddi bir kayıp verdiren Moğollar, diğer İslam
coğrafyaları ile olan tüm bağlantı yollarını keserek ve Abbasi devletine yardım
ulaşmasını da engellediler. 22 – 29 Ocak 1258 tarihinde Moğol orduları Bağdat’a
saldırmaya başladılar. 3 Şubat’ta Bağdat’ın doğu duvarı ele geçirildi ve 13
Şubat’ta şehir düştü, Halife’nin çevresi sarıldı ve esir edildi. 10 gün süren
bir yağmalama başladı. Şehirdeki Müslümanlar, çocuk, kadın, erkek, yaşlı
denilmeden kılıçtan geçirildi. Dicle Nehri günlerce kan renginde aktı. Şehir
yakılıp, yıkılmış, Müslüman kim varsa kılıçtan geçirilerek öldürülmüştü. Hülagü,
Bağdat seferi öncesinde uyarılarını dinlemediği münecciminin, “eğer Halife’nin
kanı yere akarsa, yer onu kabul etmez ve deprem veya bir başka doğal felaket
olur” şeklindeki uyarılarını bu sefer dinledi ve Halife’yi bir halıya sardırıp,
atlı süvarilere çiğneterek öldürttü.  Yapılan bu katliamlardan sonra, sıra camilere,
saraylara, evlere ve nihayetinde Bağdat’taki Büyük Kütüphane’ye (House of
Wisdom) geldi. Asırlar boyunca Arapça’ya çevrilen çok değerleri eserler ve
asılları, Moğol istilacılar tarafından, parçalanıp Dicle Nehrine atılarak yok
edildi. Kan kırmızı akan Dicle artık siyah mürekkep renginde akıyordu.

 

Moğol
istilası Bağdat’ı geri dönülemez bir şekilde tahrip etmişti. İlginç bir şekilde
benzer zaman diliminde Batı İslamiyeti de sıkıntılı günlerini yaşıyordu. 1248
yılında Endülüs’te Muvahiddler dönemi sona ermiş, Müslümanlar, Endülüs’te
1492’ye kadar küçük emirlikler şeklinde yaşamak zorunda bırakılmıştı. Ancak
Antik Yunan’ın görkeminin üzerine eklenmiş ihtişamın farkında olan Batılı bilim
adamları, Müslümanların elindeki bu bilgiye ulaşma çabasına girdiler. Reims
kentindeki katedral okulunun müdürlüğü yapan ve daha sonra Papa II. Silvester
olarak bilinen Gerbert d’Aurillac Müslüman Endülüs ile ilişkilerini kullanarak
buradaki Arapça olan yapıtların Latince çevirilerini hazırlattı. 1085’den sonra
Arapça yapıtların Latince’ye çevrilmesi hız kazandı ve bu durum bilim tarihinde
batının ilerlemeye başlaması olarak görüldü. Bu ilerlemede iki sıçrama noktası
bulunmaktadır: Rönenans ve Sanayi Devrimi Süreci. Her ikisinde de çıkış noktası
aynıdır, otoriteye (Kilise’ye) başkaldırı; Rönesans’ta “Doğa Felsefesi”nin
yeniden yükselişi ve 1830’larda George Lyell’in “Jeolojinin İlkeleri” isimli
kitabı ve Darwin’in eserlerinin İncil’de yazıların aslında gözlemlerle
uyuşmadığını göstermesi. Batı bilimindeki gelişmeler bu yazı dizimizin konusu
olmadığı için şimdilik bu tartışmayı burada bitiriyoruz.    

 

Yukarıda
da belirtildiği gibi, İslam’ın Altın Çağı olarak bilinen dönemin girdiği
duraklama dönemi Moğol istilası olmasa devam edecek miydi? Yoksa bitecek miydi?
Bu sorunun cevabını vermek zor olmakla birlikte yaşanılanlara bakınca bulmak
mümkündür. Gazzali’nin Bağdat Nizamiye Medresesi’nin başına geçmesiyle birlikte
Abbasi Devleti’ndeki medreselerin daha çok teosentrik bir eğitim/öğretim
anlayışına kayması çok muhtemel olduğu düşünülmektedir. Gazzali’nin ölümünden
sonra Abbasi Devleti’nin bitimine kadar geçen yaklaşık yüzeli yıllık süre
içerisinde üst düzey İslam düşünürü çıkamaması, duraklama döneminin sonuçları
olarak yorumlanabilir. Diğer taraftan, kendisinden önceki İslam düşünürlerinden
etkilenen Nasiruddin Tusi’nin, Hülagü’nün korumasında çalışmalarını devam
ettirmesi, Bağdat’ın düşmesindeki rolü ve tüm bu yıkıma rağmen dört yüz bin
civarında eseri kurtarmaya çalışması ilginç ve tartışılmaya değer bir diğer
konuyu ortaya çıkarmıştır. Bu bilgiler ışığında İslamın Altın Çağı’nın sona
ermesinde Gazzali’nin etkisinin büyük olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır.
Ancak Moğol istilasının sonrasında yaşanan katliam ve yağmalar, bir devrin bir
daha geri dönülemeyecek şekilde kapanmasına sebep olmuştur.

 

İslamiyet’te
bilimsel çalışmalar daha sonraları Osmanlı İmparatorluğu’nda Ali Kuşçu,
Takuyiddin bin Maruf-i, Piri Reis gibi önemli isimlerle tekrar hareketlense de,
hiçbir zaman Emevi-Abbasi dönemi düzeyine ulaşamamıştır. Cumhuriyet tarihimize
baktığımızda ise 1923 ile başlayan düşünsel düzeyin arttırılmasına dönük
çabaların oldukça yoğun olduğunu görülmektedir. Latin alfabesine geçiş, Öğretim
Birliği Kanunu (Tevhid-i Tedrisat Kanunu), 1923-1939 yılları arasındaki ilk,
orta ve lise öğrenci sayılarındaki çarpıcı artış, Üniversite Reformu, buna
paralel olarak yapılan ekonomi ve sanayi hamleleri ikinci dünya savaşı başlangıcına
kadar oldukça hızlı ilerlemiştir. 

 

Peki,
İslamiyet’in düşünsel anlamda tekrar Altın Çağı’na dönmesi mümkün müdür?
Günümüz İslam coğrafyasına baktığımızda bu soruya olumlu cevap vermenin oldukça
zor olduğunu görmekteyiz. Ancak Türkiye Cumhuriyeti olarak bu misyonda
lokomotif ülke olduğumuzu bilmemiz gerekir. Öncelikli ihtiyacımız sabır ve
kararlılıktır. Eğitimde bugün atacağımız doğru adımların sonuçlarını en az bir
nesil sonra alacağımızı bilerek, sabırla ve aynı kararlılıkla yol almamız gerekmektedir.
Popülist kaygılardan arındırılmış bir Milli Eğitim politikası ile ülkemizdeki
nitelikli Fen ve Sosyal Bilimler Liselerinin sayılarını arttırılması, nitelikli
öğretmenlerle Tarih, Felsefe, Temel Bilimler ve Güzel Sanatlar başta olmak
üzere kaliteli bir eğitim ile düşünen, sorgulayan ve araştıran nesillerin
yetiştirilmesi atılacak ilk adımlar olacaktır. Önemli bilimsel eserlerin
Türkçe’ye çevrilmesi, nitelikli Türkçe yayın sayısı ve nitelikli
araştırmacıları istihdam eden araştırma merkezlerinin sayılarının arttırılması,
İslamiyet’in düşünsel anlamda eski parlak günlerine dönüşünün bir başlangıcı
olabilecektir.

 

Sağlıcakla…

Bir Ayasofya Hatırası da Benden

1970’li yılların ortalarıydı, MSP lideri rahmetli Prof. Dr. Necmettin Erbakan, koalisyon
hükümetinde Başbakan Yardımcısıydı. İstanbul’da bütün dünya İslam ülkelerinin
davet edildiği büyük bir toplantı düzenlendi. İslam ülkelerinin Devlet Başkanı,
Başbakan veya Dışişleri Bakanları seviyesinde temsil edildiği toplantıların
programı Sultanahmet Camisinde kılınacak Cuma namazı ile sona erecekti.

O sıralar
İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesinde okuyordum. İslam ülkeleri yöneticilerinin
geleceğini duyunca beş sınıf arkadaşı Cuma namazını Sultanahmet
Camisinde kılmaya karar verdik. Ancak gidince gördük ki, bırakın caminin içini
avlusunda ve Sultanahmet meydanında cemaat dolup taşmış, yer bulmak imkânsız.
Çevredeki küçük birkaç mahalle camisini dolaştıktan sonra birinde yer bulduk. Namazı
kılıp Sultanahmet Meydanına gittik.

Sultanahmet
Camisinden çıkan İslam ülkeleri yöneticileri Ayasofya- Gülhane Parkı yanından
Eminönü’ne giden yola giriyorlardı.

Milli Selamet
Partisi’nin gençlik kolları gibi olan Milli Türk Talebe Birliği (MTTB)
sayıları bine yakın genci bu yol üzerine konuşlandırmıştı. Gençler düzgün
sıralar halindeydi ve disiplinli bir görüntüleri vardı.

(Not: 1970’li
yılların bu önemli gençlik teşkilatı MTTB’den, çok bilinen siyaset ve
devlet adamları çıktı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu yıllarda
MTTB öğrenci kollarında aktif görev aldı. Gençlik yıllarında, MTTB’de yönetim
pozisyonunda görev yapan isimler arasında 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Eski
Meclis Başkanları İsmail Kahraman, Bülent Arınç, Mehmet Ali Şahin’i ve E.
Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’u saymak mümkün.)

MTTB’li gençler Ayasofya’ya yaklaşık 200-300 metre mesafede idi. Önlerinden araçlarıyla geçen
devlet adamlarına sevgi tezahüratı yapıyorlar ve milli görüş’ün o zamanki
sloganlarını, bazen de “Ayasofya ibadete açılsın” tarzı sloganları haykırıyorlardı.
Bu gençler arasında muhtemelen yukarıda isimlerini yazdıklarım ve başka
tanıdığımız ünlü AKP’liler de bulunuyordu.

Bu arada, özellikle
gençlere, kısa bir açıklama yapmam lazım. “Ülkücü gençler” de kendilerini
milliyetçi- muhafazakâr” olarak adlandırır, “Tanrı Dağı kadar Türk, Hıra
Dağı kadar Müslüman’ız”, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”
gibi sloganlar
kullanmayı severdi. Ayasofya’nın cami olması yönünde en az İslamcı
kesim kadar bir iştiyak duyardı.

Beş “ülkücü
sınıf arkadaşı MTTB’li gençlerin sloganlarını samimi bulmadık. İçimizden
biri “haydi onların arasına girelim” dedi. Hepimiz birbirimize baktık, “bu
atmosferde büyük bir kalabalık halinde önüne gidersek Ayasofya açılır, içeride
namaz kılarız. Bir defa ibadete izin verilirse cami olarak kullanılması kalıcı
hale gelir”
diye düşündüklerimizi paylaştık.

Bugün ayaküstü aldığımız
kararın ne kadar riskli olabileceğini düşündükçe bu düşüncelerimize gülüyorum.
Hayatın siyah-beyaz göründüğü, romantik ve heyecan dolu 20-22 yaş civarında
gençlerin böyle düşünmesi normal olsa gerek.

Beş arkadaş
yaklaşık bin kişilik MTTB’li gençlerin arasına dağıldık. “Ayasofya ibadete
açılsın”, “Ayasofya Cami Olacak”
diye sloganlar atmaya başlayınca kitle
bizi taklit etmeye başladı. Arkadan biz “Haydi arkadaşlar Ayasofya’da namaz
kılmaya!”
diye bağırmaya başlayınca kitle hareketlendi. 200-300 metre
mesafeyi, sloganlar eşliğinde yürüyerek, Ayasofya bahçesini meydandan ayıran
döküm dış kapının önüne yığıldık.

Tabii resmisi,
sivili polisler telaşlandı. Tedbirler aldılar. Epeyce bir uğraştan sonra
kitle dağılmayınca MTTB yöneticisi olan bir genç kapının üstüne çıktı. “Arkadaşlar
aramızda ajan provokatörler var, tahriklere kapılmayalım. Haydi! Şimdi
MTTB’ye gidiyoruz” diye bir konuşma yaptı. Sonra kitleyi Ayasofya’nın önünden
çektiler. 

******************************

Ayasofya Tartışması Gerçek Gündemi Örtmek
İçin

18 yıldır
Türkiye’yi yöneten kadroların içinden çıktığı MTTB bünyesinden yetişen
kitlelerin içinde gerçekten İslam’ı yaşamak ve ülkemizde İslam’ın
yaşanmasını ülkü edinenler elbette var
.

Ancak gerek
yukarıda hatıramın geçtiği zamanlar ve gerekse 18 yıllık AKP iktidarı döneminde
gördük ki, bu kadroların yöneticilerinin böyle bir davası yok. Çoğunun İslam’ı
siyaseten bir araç olarak kullandıklarına inanıyorum.

Bunlar yıllarca
bir metrekare başörtüsü ile bütün yanlış, çirkin ve İslam’a aykırı
uygulamalarını örttüler. Şimdi de Ayasofya tartışmaları ile gerçek gündemi gözlerden
saklamaya çalışıyorlar.

“Siyasal İslamcıların” derdi “Ayasofya’nın
ibadete açılması” değil, “Ayasofya’nın siyasete açılmasıdır.”

Daha bir yıl
önce, CB Tayyip Erdoğan
“Bu işin bir siyasi boyutu var. Yan
tarafta Sultanahmet’i doldurmayacaksın, ‘Ayasofya’yı dolduralım’ diyeceksin… Bu
oyunlara gelmeyelim.
Bunların hepsi tezgâh. Biz ne zaman neyin nasıl
yapılacağını çok iyi biliyoruz. Bu
namussuzlar böyle dedi diye biz adım atmayız”
 (16 Mart 2019) diyordu.

Cumhuriyet
tarihimizin en büyük ekonomik krizlerinden biriyle boğuşuyoruz. İşsizlik zirve
yapmış, nüfusun yarısı açlık tehdidi altında. Bunlara ilaveten Suriye’de,
Libya’da savaşın içinde olan, güneyinde bir PKK Terör devleti kurulan, Ege’deki
adalarına Yunanistan’ın el koyduğu, içeride terör mücadelesi veren bir devletin
Cumhurbaşkanı’nın fikrini değiştirmesi için ne oldu ki?

Bugün bunca
belaya ilave sıkıntılar ekleyecek böyle bir hamle için, hangi “namussuzlar”
fikrinizi değiştirdi?

Yeni Cahiliye Devri

0

     Neylersiniz ki
“Tebeddül-ü esma ile hakaik tebeddül etmiyor.” / “İsimlerin değişmesiyle
gerçekler değişmiyor.” Hem değişmez de. “Altun palan vursan eşek yine eşektir.”
Hırsızın ismi “Emin” olsa ne yazar? Değil midir ki o kişi hırsız…

     İlmiyle âmil olmak
diye bir hüküm var. Yani bildiğini yapacak. Bildiğini uygulayacak. Yaptığı,
bildiğini gösterecek. Yaptığı, bildiğinin aynası olacak. Yoksa sırf bilgi
yarımdır. Eksiktir. İnsanı felâh ve kurtuluşa götürmez. İman amelle, inanan
inancının gerektirdiği ile âmil olmazsa; inancının isteği doğrultusunda yaşamaz
ise, o iman kör, topal, elsiz ve ayaksız demektir. Görmeyen göz, tutmayan el, yürümeyen
ayak nasıl ki yok hükmündedir. Yaptırımı olmayan inanç ve iman da yok sayılır.
Çünkü insan; inandığı gibi yaşamıyorsa, yaşadığı gibi inanmak zorunda kalır!
Boşuna dememiş şair:

 

          “Âyînesi
iştir kişinin lâfa bakılmaz.

            Görünür
kişinin rütbe-i aklı eserinde.”

 

     İşte bugün yeni
bir “Cahiliye Devri” ile karşı karşıyayız! Hattâ Cahiliye Devri’ni yaşıyoruz.
Kimimiz fiilen, kimimiz seyirci olarak.

     Hem de bütün
dehşetiyle, bütün korkunçluğu, bütün zulmüyle tam bir Cahiliye Devri’nin
içindeyiz. Ya fiilen ya figüran olarak ya da -ister istemez- seyirci kalarak.

     “Cahiliye Devri”
tâbiri aslında, İslâmiyetten önceki Arapları anlatır. Tasvir eder. Onların
nelere inanıp, nasıl yaşadıklarını gözler önüne serer.

     Türk-İslâm Ansiklopedisi’nde
belirtildiği gibi “Cahiliye Devri” tâbiri, bilgisizlikten ziyade -sandığımızın
aksine- saldırganlığı ifade eder.

     Bu isimlendirme,
bizzat Cenabı Allah tarafından yapılmıştır. Kur’an-ı Kerîm eski Arapların
âdetlerini “Cahiliye Devri âdetleri” olarak vasıflandırır. ( Türk-İslâm
Ansiklopedisi I, İstanbul-1982 s. 41)

     Meâl ve anlamını
geniş tuttuğumuz kimi âyetlerde geçen kelimelerin mânâlarını parantezler içinde
-özellikle- ABD’ye uygulayarak vermeye çalışacağız. Böylece hem Kur’an’ın her asrı
kuşatan ve kucaklayan mucizeliği anlaşılacak. Hem  de ABD ve onun gibilerin sonlarının ne
olacağı, gün gibi açıkça görünecektir:

     “Ne zaman onlara
(ABD ve AB’ye) yeryüzünde nifak çıkararak, inançsızlarla (kozmopolitlerle)
işbirliği yaparak, fesat çıkarmayın. Ülkede insanları bölerek (aslî unsurlara,
ayrılık-gayrılık dâvâsı güttürmek isteyerek) bozgunculuk yapmayın denilse.

     “Biz ancak
(durumu) ıslah ediciyiz. Düzen(i demokrasiyi) sağlayıcıyız!

     “Biz sadece
barıştan yanayız. (Ülkeleri kaynayan kazana çevirerek mi?)

     “Ortalığı
düzeltmekten (yani karıştırmaktan) başka işimiz yok! Derler.

     “Din ve dünya
işlerini (yalnız biz biliriz), sosyal ilişkileri (ancak biz) düzgün
yaşayanlarız! Derler.” (Bakara: 11)

     “Gözünüzü açın!
Aldanmayın! Doğrusu onlar, asıl onlar (ABD ve AB resmiyeti) Allah’ın emrine
karşı gelmektedirler. (Halklarına rağmen, onlardan gerçekleri saklayarak ve
siyasetlerini destekleyecek biçimde, onları zihnen hazırlayarak ve bu şekilde)
isyanları sebebiyle gerçekten fesatçıların ta kendileridir.

     “Ortalığı ifsat
ederler. Karıştırıp dururlar. Bozgunculardan başka bir şey değildirler. Fakat
bunu (işlerine gelmediği için) anlamazlar. (Anlamak istemezler.)

     “Çünkü şuur ve
bilinçleri yerinde değil. (Menfaat ve çıkar gözlüğü; gözlerine başka bir şey
göstermez olmuş.) Bunun için yaptıklarının farkında bile olmazlar.” (Bakara:
12)

     “Bunlar bir de
inananlara (bölmek istedikleri ülke insanlarına ve onların resmî kişilerine)
rastlayınca, onlarla karşılaştıkları zaman sözde ‘Amenna!’ ‘Biz de inandık!’
(Sözde biz sizinleyiz!) derler. Kendi şeytanları ile liderleriyle
(kışkırttıkları yöre insanları ve bazı azınlıklarla) halvet olup (onlarla)
başbaşa kaldıklarında ise, ‘Emin olun biz (ayrılık-gayrılık gütmenizi
istediğimiz kişiler olduğunuz için) sizinle beraberiz. Sadece onlarla
(vatanlarını böldürmek ve parçalattırmak istemeyenlerle) istihza ve alay
ediyoruz (o kadar).’derler. (Bakara: 14)

     “Asıl Allah
onlarla (ABD ve AB resmiyeti ile) istihza / alay eder. Onları tuğyan / azgınlık
ve taşkınlıkları içinde bırakır. Onlara mühlet / geçici bir zaman tanır.
Böylece onlar, bir müddet serserice, başıboş olarak (başta Irak olmak üzere
Orta Doğu, Orta Asya ve Balkanlarda hatta kısmen Kafkasya ‘da) döner, dolaşır
ve bocalar dururlar (ve sonunda) sürüklenip giderler.” (Bakara: 15)

     “Allahın alay
etmesinden maksat, münafıkların (ikiyüzlülerin) alay etmelerinin karşılığını
vermesidir. Meselâ haylazlık ederken sinsice gülen çocuğunu tehdit eden annesi
‘Sen gül, ben de sana gülerim!’ derken, onun gülmesinin tamamen farklı şekilde
olması gibi.”

     “İşte onlar (ABD
ve AB resmiyeti) öyle kimselerdir ki (halklarına rağmen) hidayeti / doğru yolu
yani Allahın, kitap ve Peygamberlerle gösterdiği yolu bırakmışlar. Ona karşılık
(dış politikalarında) dalâleti / sapıklığı (başka ülkeleri karıştırmayı);
başlarına belâ olarak satın almışlardır.

     “Onların
ticaretleri de kâr getirmedi. Kazançlı çıkmadı. Hidayete erenlerden de
olmadılar. Yani doğru yolu da bulmuş değillerdir.” (Bakara: 16)

     “Onlar (ABD ve AB
resmiyeti) sağırdırlar. Çünkü duyan kulakları Hakkı duymuyor. (Çünkü buna
menfaatleri engel oluyor.)

     “Onlar
dilsizdirler. Çünkü konuşan dilleri Hakkı konuşmuyor. (Çünkü buna çıkarları
mâni oluyor.)

     “Onlar kördürler.
Çünkü gören gözleri hakikati görmüyor. (Vahiy ışığından mahrumiyet, gözlerinin
işlevini gideriyor.)

     “Bu sebeple artık
onlar Hakka dönmezler. Daha doğrusu dönemiyorlar.” (Bakara: 18)

     “(Evet ABD ve AB
ikilisi, birçok) ülkede fesat çıkarmağa çalışır, ürünleri ve nesilleri
mahvetmek için uğraşır.

     “Allah elbette
fesadı / bozgunculuğu sevmez.” (Bakara: 205)

     “Bu âyette ülke
istikbâlinin / geleceğinin en önemli iki rüknüne / temel direğine dikkat
çekilmektedir. Çünkü maddî ve ekonomik hayatın esası ürün; manevî hayatın esası
ise yeni nesillerin iyi yetiştirilip eğitilmesidir.”

     İşte bu iki hayatî
unsura tasallutu / tebelleş olması var ABD ve AB resmiyetinin!

     Halklar ise
masumdur. Büyük çapta ses çıkaramayışları; olan bitenden yeterince haberleri
olamayışları yüzündendir. Yoksa gerçeği ve doğruyu bilen yığınlar, asla menfîde
/ insanlık dışı işlerde böyle sessiz kalmazlardı. Ne yapıp edip bir yolunu
bulup karşı çıkarlardı.

 

          Cahiliye
devrini aratmıyor hiç ABD(e)!

          Soruyor
insanlık hakiki medeniyet nerede?

 

          Ne yaşlı
diyor, ne çocuk ne de kadın kız!

          Tek bildiği
şey, menfaattan aldığı hız!

 

          Bu gidişle
emin olun, olacak sonları hüsran!

          Bilin ki, elbette aleyhlerine işliyor zaman!

 

          Şüphesiz, sonları
gelecek uzak değil çok yakın!

          Yeter ki siz,
ümitsizliği bir kenara bırakın.

 

          Ümitvar olun,
ne yapsalar boş, ne etseler nafile.

          Geliyor
İslâmın güzellikleri, kafile kafile.

Aman Dikkat, Salgın Bitmedi!

Dünya bu günlerde bir büyük salgının(pandemi) nelere sebep
olabildiğini bizzat yaşayarak görmektedir.Kendi başına canlılığı bile
tartışmalı olan virüs ailesinden bir yaratık insanlığı teslim almış
görülmektedir. Virüsler kendi başlarına bağımsız yaşayamazlar. Canlılıkları
İnsan, hayvan veya bitki hücrelerine bağımlıdır. Normal mikroskopla
görülemezler. Elektron mikroskobu denilen çok daha fazla büyütmelerle
görülebilirler. Bu virüs salgınının meydana getirdiği teslim alış insanların
günlük hayat anlayışlarında derin değişiklikler yapmış ve yapmaya devam edecektir.
İş anlayışımızda, eğitim şeklimizde, tatil tarzımızda, alış veriş
davranışlarımızda velhasıl her alanda yeni farklılıklar oluşmasına sebep olmuş
ve bu değişimler daha da devam edecektir. İnsanların doğal hayat ile ilişkilerinde
de çok yeni düzenlemeler yapmasına sebep olmuş, insanoğlu yaşadığı çevre ile de
yeni bir davranış biçimini edinmeye çalışmaktadır. Karantina uygulaması yapılan
alanlarda bitki, hayvan ve denizlerimizde enteresan gelişmeler görülmüştür.

            Hatırlamakta
fayda var.31 Aralık 2019 tarihinde Çin’den yapılan bir bilgilendirme Wuhan
şehrinde yabani hayvan alışverişlerinin yapıldığı pazar yerinden gelen bazı
hastalarda, ağır akciğer sorunları ile karşılaşılmış ve bunun sebebinin yeni
bir virüs olduğu şeklinde olmuştur. Bu bilgiye göre hayvan corana virüsü
gurubundan bir etken, mutasyon dediğimiz genetik değişimle, insanlarda hastalık
yapma ve insandan insana kolay bulaşma özelliği kazanarak bu hastalığa sebep
olmuştur. Bu virüse daha sonra COVİT 19 ismi verilmiştir. Benzeri bir durumun
2003 de SARS virüs salgını, 2012 de MERS virüs salgınında da olduğu hatırlanarak,
bu yeni virüsünde önemli bir sağlık tehdidine dönüşebileceği endişesine sebep
olmuştur.

            İşte bu
Covit 19 virüsünün hastalığı meydana gelen bulaşmalar sebebi ile kısa sürede
PANDEMİ(büyük salgın) özelliğini kazanmıştır. Çin yönetimi salgını kontrol için
hemen Wuhan şehrinde karantina kararı almış, ciddi polisiye tedbirleri
uygulamış, bu yapılanlar çeşitli kanallardan insanlar tarafından takip
edildiğinden ciddi bir korku duygusuna sebep de olmuştur. Covit 19’un aşısının
olmayışı ve bu virüsün sebep olduğu ağırlaşan hastalardaki tedavi şemasının
bilinmeyişi bu korkuyu daha da derinleştirmiştir. Çin’den sonra ilk atladığı
ülke olan İtalya’daki sağlık hizmetlerinde yaşananlar endişeleri daha da
arttırmıştır. Çin, İtalya, İspanya derken hastalık ilk olarak 14 Mart 2020’de
ülkemizde de görülmüş ve salgınla mücadele ile ilgili uygulamalar başlamıştır. Halen
A.B.D. ve Brezilya’da ciddi sağlık sorunu olarak görülmektedir.

            Ülkemizde özellikle İstanbul, İzmir
ve şehrimiz Kocaeli vakaların en çok görüldüğü yerlerdendir. Şehrimizde önce
Derince Eğitim Araştırma Hastanesi ve Gebze Devlet Hastanesi pandemi hastanesi
olarak görevlendirilmiş daha sonra tüm hastanelerin bu hizmete hazır olmaları
istenmiştir. Nisan 2020 üçüncü haftasına kadar ciddi bir hasta sirkülasyonu
olmakla birlikte şehrimizde ve ülkemizde sağlık kurumlarımızın ve sağlık
çalışanlarımızın ciddi ve olağanüstü gayretleri, bakanlığımızın Pandemi Bilim
Kurulu önderliğindeki salgınla mücadele rehberliğine merkezi yönetimin desteği
ve uyumu salgının kontrol alınmasını sağlamış, birçok gelişmiş batı ülkelerine
göre daha iyi sonuçlar alınmasını sağlamıştır.

             Mayıs ayı sonuna doğru hastalık ve
hastalarla ilgili bilgiler salgının kontrol altına alındığını düşündüren
sayılara düştüğü için Haziran ayı başından itibaren salgın kontrol tedbirleri
gevşetilerek YENİ NORMALLEŞME dönemine geçilmiştir.Haziran 2. haftası sonu
hasta sayısı maalesef salgına karşı daha dikkatli olunması yönünde uyarıları
hatırlatmaktadır. Covit 19 virüsünün yaptığı bu salgının tehlikesinin henüz
geçmediğini unutmamalıyız. Aşı bulununcaya veya daha etkili ve uygulanabilir
bir tedavi şeması öğrenilinceye kadar en önemli çare korunma tedbirleridir. Bu
arada Prof. Dr. Ercüment Ovalı ve ekibinin aşı çalışmasının başarılı
sonuçlanmasını dilerim.

           Uyulması gereken
korunma tedbirlerine gelince, bunlar:

            1. Mümkün mertebe
kalabal
ıklara
girmemeli ve kalabalıklar oluşturmamalıyız. Covit 19 virüsü taşıyanların bulunma
ihtimali olan ortamlarda, hele bir de kapalı ortam ise, bulaş ihtimali
yükselir.10 dakikayı aşan süreler ise bu ihtimali daha da yükseltir. Kısa
süreli temaslar, hele iyi havalandırılmış ortamlarda ise bulaş ihtimali azalır.

            2. Mesafe. Bu virüsün
bulaşı hastanın ağız-burun ifrazının mukoza(ağız-burun-göz) teması ile olur. Bu
bulaş için ise 1 m den daha yakın mesafede 
bulunmamak gerekir.Bu mesafeyi koruyan durumlar bulaş ihtimalini  ciddi oranda azaltmaktadır.

            3. Maske. Sağlıklı
kişilerin veya şüpheli virüs bulunanların maske takmaları, bunun uygun bir
şekilde kullanılması bulaşma-bulaştırma ihtimalini azaltmaktadır.

            4.Temizlik.Bu virüsler
çok dirençli de
ğillerdir.20
sn sabunla su teması elimizdeki-yüzümüzdeki muhtemel virüsün zararsız hale
gelmesi için yeterlidir.Temas edilen yüzeylere ise 1/10 luk çamaşır suyu ile
yapılan temizlik muhtemel bulaşma ihtimalini ortadan kaldırır.Bu konuda aşırı
şüpheci olunmamalı, yalnız şüpheli temas sonrası koruyucu temizliği yapmamız
yeterlidir.

            Bu dört ana konuda
dikkat etmemiz bu salg
ınla
mücadelede önemlidir. Bu hususlarda dikkatli olmak salgının kontrol altında
tutulmasını  ve hastalığın bizlere
bulaşmasını önler.Bu konudaki dikkatsizlikler,ihmaller yeni vakaların ortaya
çıkmasına sebep olur.Dolayısı ile salgının bitmediğini unutmadan korunma
tedbirlerine uymalıyız.İhmal ve dikkatsizliğimizin yeni hastalar, yeni ölümler,
yeniden uygulamaya konulacak karantina tedbirleri  demek olduğunu unutmamalıyız.

            Salgının tamamen
bittiği, sağlıklı normal günler ve mutluluklar dileğimle…

Ortadoğu Halklarının Boy Fetişizmi

0

Burası Ortadoğu; burada tapıngaçlar tarih kadar eski. Zigguratlardan cami-kilise-havralara;
her şeyimiz gösterişli. Eşkâl, sima ve nesep bizde ilim dalıdır. İbni
Butlân
’ın (11.yy) “Bismillahirrahmanirrahim” ile başlayan “Kölelerin/Cariyelerin Satın Alınması ve Entrikalarla Satışa Sunulması İle İlgili
Risale
”sini okursanız kulaklarınız köküne kadar kızarır (Bkz: Prof. Dr.
Abdulhalik Bakır, Ortaçağ Tarihi ve Medeniyetine Dair Çeviriler, Ankara 2008,
cilt I, sayfa 541-588).  

            Ortadoğu-Levant
üzerine çalışıyorum. Araplar, 10.yy’dan 20.yy’a kadar hep ‘başkaları’nın
kahramanlık hikâyelerine şahit oldular ve onları tanımlayan tek şey olan dilleri üzerinden bu hikâyeleri şekil ve şecere zemininde boşa çıkarma alışkanlığı edindiler. 10 asırlık eziklik terapisi de diyebiliriz.

            Bizde çok esmere
Arap
da derler. Onlar da bulunca esmer Nâsır’ı
“aha” demişler. Boylu-poslu (bos/poz) adam. Hitabet dersen gani. Hele Nâsır’ın
konuşma videolarını izleyin, adeta kitle
hipnoz seansları
.

            Uzun sözün kıssası; bu Uzun Adam, uzun uzun laflarla Arapların bin yıllık lider susamışlığına hitap etti. Ölene
kadar Mısır’ı ona verdiler
(1954-1970). Yetmedi Suriye’yi
birleştirip ona yönettirdiler (1958-1961). Yetmedi Filistin Davasının önderi kıldılar (1964-1970). Hani neredeyse Bağlantısızlar Hereketi’yle 3.Dünya
Ülkelerinin lideri diyeydiler (1964-1970).

            Resmen Eyyübîler
kadar geniş bir alanda FKÖ’den Halep Valiliğine değin her işte yetkilendirildi,
itiraz edilmedi. Ve hepsinde kaybetti,
hepsinde başarısız oldu.
Beceriksizliğinde onu geçecek tek Arap lider Yaser Arafat’tır. Alın size Kudüs Davası.

            Yine de Arapların, özellikle de Arap gençlerin ve milliyetçilerin
idolüdür
Cemal Abdel Nâsır. Tıpkı bizim idollerimiz gibi. Gerçi biz biraz
da yakışıklılık ekliyoruz. Araplarsa
güzelliği kadında arıyorlar. Veya adı geçen Risaledeki mevzuları.

            Deniz Gezmiş
boylu-posluydu, karizmatikti, yakışıklıydı. Fırat Yılmaz Çakıroğlu; Deniz Gezmiş kadar boylu-posluydu,
yakışıklıydı, üstelik öğrenci lideriydi. Bizim zamanımızda Cüneyt Arkın’ı sevenlerle dalga geçilirdi, “Mamçakoğlu” vs
diye. Tarık Akan’la hiç dalga
geçilmedi. Boylu-poslu ve yakışıklıydı. Sonradan siyasî yürüyüşlerde boy
göstererek karizma da yaptı. Pek
yakışıklı sayılmasa da Kemal Sunal
da fena değildi. Boy-pos yanında kendi ifadesiyle vahşi (!) bir karizması vardı.

            Başbakanken Tayyip
Erdoğan’ın
Anamuhalefet lideri Kılıçdaroğlu’na
“Çok merak ettin söyleyeyim, 1.85. Tepe tepe kullan. Peki benim boyuma
yetişemezsen halin ne olacak?” dediğini ve ev
hanımlarının
onu boylu-poslu ve yakışıklı buldukları için oy verdiklerini
geçmiş haberlerden, anketlerden tarayabilirsiniz.

            Sosyal medyada cüce
sayılabilecek bir YPG’linin boyuyla alâkalı yazılanları okuduğumda İbni
Butlan’ın yazdıklarını okuduğumdaki hisleri egale etmiştim.

            Adamın biri epey kara ve çirkinceymiş; yüzyıllar önce İstanbul’da yürüyormuş. Bunun gören
biri yüzünü ekşitmiş. Bu da; “Ne o,
boyayı mı beğenmedin yoksa Boyacıyı mı
” deyivermiş.

            Demem o ki teröristin bile boyunu takıntı
yapmışız. Boydan-postan, şeklî güzelliklerden fetişler çıkarmışız. Put, fetişin
olgun hâli; küçükken palamut, büyüyünce torik.

“Güzele bakmak sevap”
meselesi meselâ. Bakış açısına göre elbet mümkün. Ama güzelliğin kendi kendine
oluşu algısı put yontuculuğudur. Genç kızların ‘oramı beğenmiyorum, buramı
beğeniyorum’ tripleri misâl. Sanki oraları-buraları sen kendini halkederken
harçla ve teraziyle imal ettin. “Hımm, burnumu biraz fazla kemerli yapmışım;
gözümün rengini az vermişim”. İlâ âhir’ül-âya(t)…

Aslında bu boy merakımızın
yanında başka meraklarımız da var. Sin-kef merakı, mitos merakı gibi. Ve
bunların tamamı millî – dinî bilinçaltımızla ilgili. Yani Türklük zihniyeti,
Müslümanlık zihniyeti. E, ne yapacaksın; bu milletin milliyetçisiyiz. Bu
kadarcık bir hukukumuz olsun.

Boy boyladık, soy
soyladık; görelim bir halk türküsü konunun sonunu nasıl bağladı:

Antalya’nın mor üzümü

Severler boyu uzunu