26.6 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 473

İdil – Ural Kurultayı

0

1914-1918 yılları arasındaki
Birinci Dünya Savaşı’nın neticelerinden rahatsız olan Almanya, 1 Eylül 1939’da
Polonya’yı işgal ederek İkinci Dünya Savaşı’nı başlattı. Rusya Savaşa girdikten
sonra, işgali altında bulundurduğu Türk yurtları Tataristan, Kırım, Başkurdistan
Çuvaşistan’dan, Mari, Udmurt bölgelerinden, İdil-Ural Türklerinin bir kolu olan
Mordvinlerden, Kafkasya’dan, Türkistan’dan, Ahıska Türklerinden pek çok insanı,
hiçbir askerî eğitime tâbi tutmadan cepheye sürdü. Bunların arasında, sonraki
yıllarda Kırım’ın dünyaca tanınmış yazarı olarak şöhrete kavuşacak olan Cengiz
Dağcı da vardı.

Savaş, başlangıçta Almanya’nın
üstünlüğünde seyrediyordu. Bu dönemde Almanlar, söz konusu Türklerinden
3.000.000 soydaşımızı esir aldılar. Neşe Sarısoy Karatay’ın, ‘Gamalı Haç ile Kızıl Yıldız Arasında
isimli kitabında soydaşlarımızın dramı anlatılmaktadır. ‘Kayıp Türkler’ isimli bir başka kitapta da aynı konuya temas
edilmektedir.  

Alman Ordularının Leningrad ve
Moskova kuşatmaları uzun süre devam edince, ‘Ayaz Paşa’ olarak anılan bölgenin öldürücü soğukları, Alman
ordusunu iyice zayıflattı.  Almanların
elinde esir bulunan Türkler, İdil-Ural Lejyonu*, Türkistan Lejyonu, Kafkas
Lejyonu adı altında ve gruplar hâlinde teşkilatlandırıldı.

İdil-Ural Türklerinden olup
Tataristan’ın başşehri Kazan yakınlarında dünyaya gelen Roza Kurban, 2014 yılında yayınlanan ‘Biz İdilden Ural’dan’ isimli
eserinden sonra yazdığı ikinci kitabında, İdil-Ural Lejyonu ile alâkalı
bilgiler yer alıyor. Eser, ilmî kitap usulleriyle hazırlanan titiz bir
çalışmanın ürünüdür. Bağımsızlık ateşi ile alev alev yanan bedenlerin vatan
aşkı için giriştikleri cansiperane mücadeleler, yer yer macera romanı heyecanı
ile okuyucuyu, kitaba bağlıyor.

Ne hazin bir tecellidir ki böylesinde
ateşli bağımsızlık mücahitlerini barındıran ülkelerin hiçbiri tam
bağımsızlığını elde edemedi. Onlar ümitlerini Almanya’ya bağlamışlardı. Almanya
savaştan galip çıksa idi, ümitler yeşerebilecek miydi? Hitler’in yönetimindeki
Almanya’nın onlara bu imkânı vermesi hayâl bile edilemezdi. Ne var ki
soydaşlarımız, çok haklı olarak Rus’un Komünizmi yanında Hitler’in faşizmini
ehven-i şer olarak görüyorlardı.  

Fâili meçhul bir suikastla
katledilen Kırım Türklerinden şehit Necip Hablemitoğlu  (1954-2002), ‘Çarlık Rusyası’nda Türk Kongreleri 1905-1917’ isimli eserinde, İdil
Ural Türklerinin ilk 4 kurultayı hakkında bilgi verirken, bir taraftan
Türklerin bağımsızlık aşkını, diğer taraftan Lenin’in yönetimi altındaki
Türklere uyguladığı insanlık dışı işkence ve katliamı gözler önüne seriyordu.

Roza Kurban’ın 13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 144 sayfalık eseri, bir bakıma Hablemitoğlu’nun eserinin bir
başka açıdan devamı gibidir.

Sayın Kurban’ın İdil-Ural Kurultayı isimli eseri, eşi
İklil Kurban’ın kaleme aldığı giriş bölümü dışında üç bölümden oluşuyor. Son
iki sayfa, faydalanılan kaynaklar, devamındaki 12 sayfada lejyon ve kurultay
ile alakalı tarihî belge ve fotoğraflar yer alıyor. 4 sayfalık ‘Dizin’ ile eser tamamlanıyor. 

Birinci bölüm, Lejyonların teşkil
fikri ile başlıyor. 6 Ekim 1942 tarihinde lejyon oluşturuluyor. Hemen ardından
Kurultay fikri doğmuş, gerçekleşmesi için komisyon kurulmuştur. Bu çalışmalara
Alman yetkililer de destek vermişlerdir.

Kurultay’da yapılan konuşmalardan
cümleler:

‘…bizim maksadımız milletimizi Bolşevizm köleliğinden kurtarıp, millî
devlet kurmak ve bu esasta milletimizi terakki ettirmektir. Büyük Almanya’nın
yardımcı olacağına inanıyoruz
.’  K.
Salih.

Din bizim millî bağımsızlık mücadelemizde en önemli yeri tutmalıdır.
Çünkü din ahlâkın temelidir. Bizim bütün halkımız dine bağlıdır. Millî Ahlâkı
olmayan halklar, yok olmaya veya başka halkların boyunduruğu altında kalmaya
mahkûmdur
.’ Gabdullah                                                       

Bolşevikler** milletimizin millî birliğini çeşitli yollarla bölmekle
yetinmeyip, bizim ana dilimize saldırıp, milletimizi yok etmek için yeni bir
adım attılar. Yeni alfabeyi bitirip, Bolşeviklerce Rus harflerinin getirilmesi
Türk-Tatarların milliyetçiliğini bitirmeye yönelik bir hücum, Kazan Hanlığı’nın
işgalinden sonraki en ağır hücumlardan biridir
.’ Çişmele 

25 yıl Bolşevizmin pençesi altında ezilen gençlerimiz arasında ancak
devamlı ve esaslı propaganda olduğunda, biz maksadımıza ulaşacağız
.’
Kasıymov

5 Mart 1944 tarihinde sona eren
Kurultayda alınan kararlardan önemli maddeler:                                                                                                                                                                                               
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           

ü  Biz
İdil-Ural halklarını (Tatar, Çuvaş, Başkurt, Mordvin, Mari, Udmurt) bağımsız
millî devlet safında birleştirmek için mucide ediyoruz.

ü  İdil-Ural
devleti safına dâhil olan bütün milletler eşit haklara sâhip devlet üyeleri
olarak sayılacaktır.

ü  Kolhozlar
köylüleri fakirliğe sürükledi. Biz toprakları ve köy ekonomisinin kaynaklarını
çiftçilerin özel mülküne vereceğiz.

ü  Yeraltı
kaynakları, ormanları, suları ve vatanımızın diğer zenginlikleri milletin özel
mülkü olmalıdır.

ü   Biz, millî kültürümüzü,
gelenek-göreneklerimizi ve ana dilimizi koruyup geliştireceğiz. 

ü  Dinî
inanç ve ibadetin serbestliğinin devlet kanunları ile korunması gerektiğini
savunuyoruz.

Kitabın ikinci bölümünde,
İdil-Ural Tatar Türkleri Kurultayında yapılan konuşmaların tam metni, Üçüncü
bölümde ise ‘1944 İdil-Ural Kurultayı Raporu
ve ‘İdil-Ural Lejyonuyla İlgili Bazı
Belgeler
’ yer alıyor.  

Tarih kitapları, tam
bağımsızlığını elde edememiş insanların mücadeleleri ile doludur. Mücadeleler dünya
durdukça devam edecektir. Devletler, hak-hukuk ve adâlet şartlarına riayet
edilmediğinde tarih sahnesinden silinir. Milletler ise dillerinin bozulması ve
erimesi, dinlerini unutmaları sebebiyle yok olurlar. Çünkü insan topluluklarını
millet hâline getiren en önemli unsur dildir. Dil yoksa millet de kavramı
yerine insan topluluklarına bırakmıştır. Bahtiyar Vahapzâde diyor ki: Dil yoksa
millet de yoktur. Bir milleti yok etmek isteyenler, onun dilini bozarlar.

Unutulmamalı: Dilimiz Türkçeyi
kaybedersek, candan aziz vatan toprakları dâhil, kaybedecek hiçbir değerimiz
kalmamış demektir.

Roza Kurban’ın telif ve tercüme ettiği eser, bu tarihî hakikatleri
ve günümüz gerçeklerini veciz bir şekilde yeniden hatırlatması bakımından çok
önemlidir.

HİTABEVİ YAYINLARI:

Aksoy
Çarşısı. Kızılay, Ankara. Telefon: 0.312-435 55 66 e-posta:
hitabevi@gmail.com

———————-

*Lejyon: Bir devletin millî
ordusuyla birlikte hareket eden fakat farklı bir millete mensup insanlardan oluşan
askerî birlik.

**Bolşevikler: Lenin
taraftarları, Komünistler.

 

 

ROZA KURBAN

     24.09.1965 tarihinde Tataristan’ın Yeşel
Üzen (Yeşil Dere) bölgesi Mulla İle (Molla İli) köyünde doğmuştur. İlk ve
orta öğrenimini doğduğu köyde yapmıştır. Liseyi, Mulla İle köyünden 5 km.
uzaklıkta olan Norlat kasabasında okumuştur. Yüksek öğrenimine Tataristan’ın
başkenti Kazan’daki 1 Numaralı Pedagoji Üniversitesi’nin Ana Sınıfı
Öğretmenliği bölümünde başlamış ve 1990 yılında bitirmiştir. Aynı yıl Kazan
Devlet Üniversitesi’nin Filoloji: Tatar Dili ve Edebiyatı bölümünü
kazanmıştır. 1996 yılında ‘Tatar Ana Okullarında Konuşma Geliştirme Dersleri’
başlıklı tezini savunarak mezun olmuştur.

     1982 yılında Norlat kasabasındaki Ana
Okulunda öğretmen olarak iş hayatına başlamış ve 1993 yılına kadar orada
çalışmıştır. 1993 yılında Ana Okuluna müdür olarak tâyin edilmiştin. 1995
yılında evlenince Türkiye’ye gitmek zorunda kaldığı için müdürlük
vazifesinden istifa etmiştir.

     Türkiye’ye gelince Tatarlar üzerinde
çalışmalarına devam etmiş, eşi İklil Kurban ile beraber Rusçadan Türkçeye iki
tane kitap çevirmiştir.

    
Yayınlanmış Eserleri: 

1-S.İ. Rudenko, Başkurtlar: (Rusçadan çeviren İklil
Kurban, Roza Kurban) Kömen yayınları, Konya 2001.

2-M.G. Hudyakov, Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar:
(Rusçadan çeviren İklil Kurban, Roza Kurban) , Epubli Yayınları, Berlin 2008.

3-Biz
İdil’den, Ural’dan…:
Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul
2014.

Tarihi İdil-Ural
Kurultayı: 17. Türk Tarih Kongresi, 2. Cilt, 2. Kısım, s. 503-526, Ankara
2018.

4-İdil-Ural Kurultayı: Hitabevi Yayınları, Ankara 2020.

     Roza Kurban’ın Tatar Tarihi, Edebiyatı
ve Dili üzerine yaptığı yayınlamış birçok araştırma yazıları bulunmaktadır.
Yazıları Önce Vatan gazetesinde, Töre, Yeni Ses, Türk Yurdu, Türk Dünyası Tarih
ve Kültür (TDAV), Türk Dünyası Dil ve Edebiyat (TDK), Türk Dili (TDK), Türk Dünyası
İngiltere gibi dergilerde yayımlanmaktadır. Aynı zamanda çeşitli bilgi şöleni
ve panellerde tebliğler sunmuştur.

Roza
Kurban, iyi derecede Rusça bilmekte ve Tatar-Başkurt dilleri başta olmak
üzere bütün Türk lehçelerinden haberdardır.

     Roza Kurban, evli ve bir çocuk
annesidir.  

  

KUŞBAKIŞI

Türk Dünyâsında Ortak
Alfabe

Uygulamalar, Arayışlar, Teklifler

Sovyetler Birliği’nin 26 Aralık 1991 tarihinde
dağılmasından sonra, ‘Türk Dünyası
kavramı konuşulmaya başlandı.  En çok
dile getirilen konu, ‘Türk Dünyası’nda
Ortak Dil ve Alfabe
’ olmuştur. Aradan geçen 30 yıla rağmen çözüm
bulunamadı. Sebebi biliniyor. Sebep olanları gücendirmemek için isim telaffuz
edilemiyor. 7 Türk Cumhuriyeti’nin edebiyatçıları ve Türk Birliği’ni, hava
gibi-su gibi hayatın ‘olmazsa olmaz’ı olarak kabul eden
vatanseverler, ‘Ortak Alfabe – Ortak
İletişim Dili
’ oluşturulamadığı takdirde; Azerbaycan, Kazakistan,
Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan, Türkiye ve Türkmenistan’ın; çok verimli
topraklarda boy salmış, şahane meyveler veren muhteşem ağaçlar gibi yan yana
durmaya devam edeceklerini ifade ediyorlar. 
Tertip edilen bilgi şölenleri, zirve toplantıları, kongreler,
konferanslar… İştirak edenler için turistik gezi olmanın ötesinde bir mâni ifade
etmiyor. Havanda dövülen sular hiçbir işe yaramıyor.

Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları
Enstitüsü tarafından 20-21 Kasım 2018 tarihleri arasında İstanbul’da tertip
edilen ‘İkinci Milletlerarası Çağdaş Türk Alfabeleri Sempozyumu’nda;
Türkiye’den 10, Azerbaycan’dan 2, Kırgızistan’dan 2, Özbekis

Ahde Vefa

“Ahde vefa” (söze
bağlılık) ahlakın ve hukukun temel ilkelerinden biridir. Romalıların “pacta sunt servanda” olarak ifade
ettikleri ahde vefa ilkesi uyarınca kişi, serbest iradesi ile verdiği
sözlerle bağlıdır.

Özel veya tüzel kişilerin aralarında
yaptıkları sözleşmelerin
geçerliliği ve bağlayıcılığı ahde vefa
ilkesine dayanmaktadır.

Ahde vefa ilkesi Türk
Borçlar Kanunu
’na, dolayısıyla borçlar hukukuna da, temel
teşkil etmektedir. Fransız
Medeni Kanununda bu
kavramla ilgili yer alan ifade çok güçlüdür: “Kanuna uygun olarak yapılan
sözleşmeler, onları yapanlar için kanun yerine geçer. Bunlar sadece
onların karşılıklı rızasıyla değiştirilir veya sona erdirilir.”

Ahde vefa ilkesi uluslararası
hukukun
ve uluslararası antlaşmaların da temel taşlarından biridir.
Bu ilkeye göre “Bir devlet, diğer bir
devlete antlaşma kapsamında bir taahhütte bulunmuşsa, bulunduğu taahhüdü yerine
getirmelidir.”

1969 tarihli Viyana Antlaşmalar
Hukuku Sözleşmesi’nin 26. maddesinde ahde vefa ilkesi açıkça “yürürlükteki her antlaşma tarafları bağlar ve iyi niyetle
uygulanmalıdır”
ibareleri ile tanımlanarak kabul edilmiştir.

Bu kuralın bağlayıcı
niteliği, iyi niyet ilkesine ve tarafların imzaladıkları an(t)laşmaların
kurallarını kendi iradeleri ile kabul etmiş olmalarına dayanmaktadır.

Ahde vefa ilkesi temel bir
genel hukuk ilkesi olmakla birlikte aynı zamanda bir ahlak kuralıdır. Verilen
sözü tutmamak ahlaksızlıktır.

****

İslami açıdan da ahde
vefa dinin bir emridir. Vefasızlık edip ahdini bozmak, verdiği sözü tutmamak
ise haramdır.

Herhangi bir şeyi yapmak için
söz verip de o şeyi yapmayan kişiye “Ğâdir” (vefasız) denir. Vefasızlık
ise münafıklık alâmetlerindendir. Bu gibilere Allah lanet etmektedir.

“Ey iman
edenler! Akitlerin gereğini yerine getirin.”
 (Maide: 1) ; “Anlaşma yaptığınız zaman, Allah’ın ahdini
yerine getirin.”
(Nahl: 91) ; “… Verdiğiniz sözü de yerine getirin.
Çünkü verilen söz sorumluluğu gerektirir.”
 (İsra: 34)

Bu gibi ayetler ve çok
sayıda hadislerde hem kişiler arası sözleşmelerde ve hem de Allah ile
kul arasındaki akitlerde verilen sözün tutulması emredilmektedir:

“Kim ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a
verdiği ahde, vefa gösterirse
, Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.”
(Fetih:
10)

“Dört şey
kimde bulunursa, o kişi münafık olur: Kendisine bir şey emanet
edildiği zaman hıyanet
eder, bir şey söylediği zaman yalan söyler, ahitleşince
sözünde durmaz
, (bir kimse ile) hasımlaşınca haktan/adaletten ayrılır.”
 (Müslim)

************************************

Devlet Adamları Verdikleri Sözü Tutmalıdır

Bir an için “ahde vefa
ilkesinin”
dünyadan kalktığını düşünün. Ahlak, hukuk, devletler, ticari ve
sosyal ilişkiler çöker.

Bu ilke özellikle devleti
yönetme erkini ele geçiren siyasetçilerde en aranması gereken özellik
olmalıdır. (Makyavel ve Hitler’in Propaganda Bakanı Göbels tam tersini
savunur.)

Konfüçyüs “İnsanları erdemle ve ahlâk kuralları ile yönetirseniz,
o zaman onlar hem şeref ve utanma duygusuna sahip olacaklar, hem de doğruyu
yapmaya çalışacaklardır”
demiş.

Fakat ahlak kuralları
ile yönetmesi gereken devlet adamlarının kişisel etik anlayışı,
yaptıkları eylemin ahlaki doğruluğu, kişinin vicdanı tarafından
belirlenir. Denetlenemez, güçlü, otoriter yöneticiler yaptıkları ahlak dışı
uygulamalar için çok rahat kılıflar uydurabilir.

Hukuk sistemleri içinde
ise, bir kişinin kendi vicdanının belirlediği normlar yerine, ahlaki
doğruluğun standartlar ve yasalar tarafından belirlenmesi,
uymayanlara
yaptırım uygulanması gerektiği görülmüştür. Yani tarafların hukuk kuralları
ve toplumsal sözleşmeye
uyması istenir.

Fakat yazılı metinlerde ne
yazarsa yazsın, belli bir toplumun ahlaki normları ve gelenekleri evrensel
standartlardan sapmışsa, yozlaşmışsa ve yazılı metinlere uymuyorsa, bir
eylemin ahlaki doğruluğu o toplumun değerleri ve gelenekleri tarafından
belirlenir.

Bu yüzden devlet adamlarının halka
verdiği sözleri tutması, adaletle, ahlaka ve vicdana uygun olarak
devleti yönetmesi için verdikleri yazılı ve sözlü taahhütleri yerine getirip
getirmediği yasama, yargı ve medya tarafından denetlenmelidir.

****

Bugün devleti yönetenler bir
anda kendi parti programlarında asla vaat etmedikleri Başkanlık Sistemine
geçişi gerçekleştirebiliyorsa…

Bırakın kendi parti programı
ve tüzüklerindeki hükümleri, açık anayasa ve yasa hükümlerini uygulamıyorsa…

Topluma çok rahat yalan
söyleyip, rakiplerine iftiralar atabiliyorsa…

Adalet, ehliyet, liyakat yerine akraba ve
yandaş kayırma ve kendilerine sadık olanları atama ve ödüllendirme
uygulanıyorsa tam da bu sebeplerledir.

Yani ilk olarak, toplumun
değerleri ve geleneklerinin yozlaşmış olması,
evrensel ve İslami temel
ilke olan “ahde vefa”nın değerlerimiz ve geleneklerimiz arasından çıkıyor
olmasını
gösterebiliriz.

Nikâh akdi sırasında verdiği
sözü tutmayan sadakatsiz eş, iş sözleşmesindeki yükümlülüklerini
yerine getirmeyen işveren veya işçi,
müşterisine veya ortağına kazık
atan iş adamı,
kantarda ve malzemede hile yapan esnaf devlet
adamlarından verdikleri sözü tutmasını istemiyor. Hatta böyle olanları çok
becerikli ve iyi yönetici kabul ediyor.

İkinci sebep ise, “denge ve
denetim”
mekanizmalarının olmadığı, bir garip otoriter yönetim şeklinin
kabul edilmesidir diyebiliriz.

Bu Fotoğrafı Çok Sevdim!

Hayat bir mücadele hem de son nefese kadar devam eden bir mücadele!

Eğer
mücadele etmiyorsanız hayatta bitiyor demektir. Onun için hayatı mücadele ile
geçen ve bu mücadelelerini son nefese kadar sürdüren insanlara gıpta ile bakarım…

Ben hiç bir
zaman para pul peşinde koşmadım. Ama Allah’ta beni parasız pulsuz koymadı…
Nasibim kadar hep verdi… Ben de bana verdiği gibi başkalarına da vermesi için
hep dua ettim.

İnancıma
göre dünyevi yaşam, bir sahne ve bu sahnede herkesin bir rolü var. Rolü bize
Yüce Yaratıcı veriyor. Bana da bir rol vermiş!

Düşünceme
göre benim rolüm biraz zor biraz da kolay bir şey…

Belki bu anlattıklarım çoğunuza saçma gelebilir ama bazen bu tip
şeyler de kolay ifade edilemeyebiliyor! İşte böyle bir şey… Gerisini siz
getirin!

Bana
sorarsanız rolümden çok memnunum… Türk olduğum için milletimin sorunlarını
dert edindim… Ailem Balkanlardan geldiği için oraları ve oralarda olanları
kamuoyuna anlatmaya çalıştım. Balkanlarda olanlar Türkiye’de yaşanmasın aman
tedbir alın diye yırtındım… Bunun için siyaset yaptım. Yüzlerce konferans
verdim, televizyona çıktım, binlerce yazı yazdım… Dert anlatabilmek için
takla atmak haricinde her şeyi yaptım diye düşünüyorum…

Mutlu musun
diye sorarsanız evet çok mutluyum. Bana Allah tarafından verilen rolü çok
içtenlikle ve tavizsiz oynadım ve oynamaya da devam ediyorum.

Bu fotoğraf
rolümü oynarken adeta bir trans haline geçişimi belgelemiş. İki yıl önce
yaptığım Almanya seyahatinde Nürnberg’de bir dost tarafından çekilmiş… Ben
yine Balkanları, Türk Dünyasını ve Türkiye’yi anlatıyor ve bir modern
Malkoçoğlu edasıyla Türklüğü kurtarmaya çalışıyorum… Dedim ya Türk fark
etmese de her halde rolüm bu!

Bu rol beni
hiç yormadı, yıldırmadı, pes ettirmedi…

Son nefese
kadar da yorulmadan, yılmadan ve pes etmeden rolümü oynamaya devam edeceğim…
Size de tavsiyem yaşamdaki kendi rolünüzü severek ve isteyerek oynamaya gayret
edin… Mutlu olursunuz, deneyin bir!

Onun için
bana rolümü hatırlatan bu fotoğrafı çok sevdim…

Sizde ara
sıra fotoğraflarınıza bakın derim!

Yalnız kalmak marifettir

Evrim insanı önce bir arada yaşamağa mecbur kılmış. Bunu
sağlayacak lisan doğmuş, bağlılık-asabiye doğmuş. Ancak böylelikle hayatta kalabilmişiz.
Sonra topluluklar kalabalıklaşmış ve sonunda millete uzanmışız.

Bu birliktelik gayret istiyor, tahammül istiyor, eğitim,
hoşgörü, anlayış istiyor. Bunlar doğru.

Hildebrand: Zekâ önemli midir?

Ya tek başına kalmak? Tek başına kalabilmek de marifet ve
eğitim istiyor aslında. İnsanlık zor zenaat. Beraber olmak için de yalnız
kalmak için de gayret etmelisiniz.

Çok zaman önce, ünlü bir kimyacının, Joel
Hildebrand’ın, Zekâ Önemli Midir? (Is Intelligence
Important?
) kitabını okumuştum. Hildebrand, uzun yıllar Kalifornia
Üniversitesi’nin meşhur Berkeley yerleşkesinde hocaydı. Gerçekten uzun yıllar.
Atatürk’le aynı yıl doğdu ama 1983’te, 102 yaşında vefat etti. Emekli profesör
unvanıyla 100 yaşına kadar ders verdi. Çoğu emekli hocanın yaptığı gibi master
ve doktora öğrencilerine değil, lisans öğrencilerine! Alanında ve alanı
dışında, bir bilim adamının, Nobel hariç, alabileceği bütün ödülleri almış,
bütün üyelikleri kazanmıştı. Buna rağmen, dönüp geriye baktığında, en
değerli başarım öğretmenliğimdir
, diyor ve devam ediyor: İyi
hocalık öncelikle bir sanattır. Tarif edilemez, standardize edilemez… İyi
hocalar hem doğar hem de yetişirler; bunlardan ikisi de ihmal edilemez.

İki isyan

Zekâ Önemli Midir? Kitabı, kıdemli, tecrübeli ve
mesleğine adanmış bir hocanın isyandır. İki şeye isyanı.

Basitinden başlayayım: Eğitimin nasıl yapılacağını hocalara
öğretmeye kalkan “eğitim uzmanları“na. “Hayatlarında bir öğrenciye
bir saat ders vermemişler. Ama doktora yapmışlar. Doktoranın konusu, mesela,
‘Bir sınıfta kaç metrekare pencere olmalı?’ İşte bu uzmanlar, eğitimin nasıl
yapılacağını, nasıl yapılmayacağını, müfredatın nasıl planlanacağını bize dikte
ediyor!

Fakat Hildebrand’ın asıl isyanı, o zamanlar ABD’de pek moda
bir söyleme karşı: Gençlerin topluma uyum sağlamış bireyler olarak
yetişmesi temel hedeftir. Zekâ, başarı, bilgi abartılıyor
.” Sınıfta
kalınmasın, çocukları not delisi yapmayın diye başlayıp, bırakınız geçsinlere
kadar uzanan bir politika zinciri. ABD, milletlerarası ölçümlerde, özellikle
Pasifik ülkelerinden geri kalmaya başlayınca bu eğitim politikalarından çark
etti. Önce Japonya’nın, sonra da daha ciddî bir rakip olarak ortaya çıkan
Çin’in yükselişi, bu düşünceleri değiştirdi. Yarışa, rekabete küfür gözüyle
bakan eğitim politikalarının yerini tekrar başarı aldı.

Tonton kralın tahsilli tebaası

Bu değişim henüz bizim sahillere ulaşmadı. Eski öğrencim bir
profesör, yaş haddi dolmadan emekli olmuştu. Sebebini sordum: “Hocam“,
dedi, “çarpım tablosunu bilmeyen öğrenciler mühendis olmaya geliyor!

Bizim hiç rakibimiz yok herhalde.  Dünya bizi
kıskanıyor ya. İlk yüze, ilk iki yüze, ilh. giren üniversite sayılarımız sıfır,
sıfır diye gidiyor ama bundan pek rahatsız değiliz. 15 yaşındaki öğrencilere
uygulanan PISA ve yetişkinlere verilen PIAAC testlerinde OECD ülkelerinin
dibindeyiz.  (Neyse, örneklemeyle biraz oynadık da son PISA bir çıt daha
iyi çıktı.) Öğretimin kalitesini düşürecek her değişiklik, “öğrencilere müjde”
diye veriliyor! Çok sevdiğim ve tekrarladığım sevimli tonton kral karikatürü
geliyor aklıma. Hani sarayının balkonundan halka hitap eder: Sevgili
halkım, dün gece düşündüm: Benim tebaam, dünyanın en tahsilli tebaası
olmalıdır. İrade buyuruyorum, bugünden itibaren her vatandaşıma bir diploma
verile! 
Müjde ki ne müjde!

Çokluk mu zor, yokluk mu zor?

Bunun pandemi ile ne ilgisi var? Şu ilgisi var ve ilgiyi
yine Hildebrand  kurmuş: Eğitimin hedefi öğrencinin sosyalleşmesi. Bu
doğru doğru olmasına. Fakat eğitimin bir hedefi daha var diyor: Eğitim, insanın
kendi kendine yalnız kalabilmesini de sağlamalı. Hayat eve sığar ama
kitaplarla, İnternet’le, düşünerek, okuyarak, araştırarak sığar. Televizyonu
saymıyorum. Çünkü televizyona seyircinin hiçbir katkısı yoktur. Kitap okurken
durup düşünürsünüz. Yazarla tartışırsınız. Onun fikirlerinden çıkarak kendi
fikirlerinizi üretirsiniz. İnternette neyi arayacağınız, nereye gideceğiniz de
sizin elinizdedir. Televizyonda değil. Orada pasifsiniz. Hani sofraya oturup
yemeğin keyfini çıkarmak, yediğinizin ve sohbetin lezzetini hissetmek yerine
serumla beslenmek gibidir televizyon.

Eğitim, insana yalnız kalmayı, okuyarak, düşünerek,
araştırarak yaşayabilmeyi de öğretmeli. Maalesef PISA ve PIAAC sonuçları,
bırakın yabancı dili, çocuklarımızın Türkçe’de okuduğunu anlayamadığını gösteriyor.
Ben daha da beterini gözledim. İnsanlar bazen alt yazılı filmleri izleyemiyor.
Alt yazı olmasa da hikâye fazla karmaşıksa onu da takip edemiyor. Ya düşünmek?
Hani imal-i fikr dediğimiz. Düşünmek bir slogan kapıp bağırmak değildir.
Düşünmek, büyük çapta yalnız yapılır. Alıntı: (Milli Düşünce Merkezi)

Şâir, Edib ve Hatip Yavuz Bülent Bâkiler ile Dilimiz Türkçe Üzerine Sohbet

Oğuz Çetinoğlu: Etik
kelimesi, ‘ahlâk’ kelimesinin yerini doldurabilir mi? Niçin?

 

Yavuz Bülent Bâkiler:“Etik”kelimesi kat’iyyen
“ahlâk” kelimesinin yerini doldurmuyor, dolduramaz! Evvelâ sormak istiyorum:
Bizim, Arapça asıllı olmasına rağmen, tamamen Türkçeleşmiş bir “ahlâk”
kelimemiz varken, niçin onu kaldırıp atıyor, yerine zibidi bir “etik”
kelimesini koyuyoruz?

 

Bizim
“ahlâk” kelimesinden türettiğimiz başka kelimelerimiz de var. Mesela:
“Ahlâklı-Ahlâksız-Ahlâk dışı- Ahlâkçılık-Ahlâk zabıtası-Ahlâk yasası-Ahlâka
uygun-Ahlâksızlık” gibi kelimeler…

 

Şimdi
aptalca bir kararla, hadi diyelim ki “ahlâk” yerine “etik” kelimesini aldık.
Peki, “ahlâksızlık” yerine nasıl “etiksizlik” diyebiliriz? “Ahlâklı adam”
yerine “Etikli adam”, “ahlâkı bozulmuş” yerine “Etiği bozulmuş kişi”… Bunun
gibi, “ahlâk zabıtası” yerine “Etik zabıtası” demek de, kızlarımızı ve
kadınlarımızı bir karış uzunluğundaki bir etekle sokaklara çıkarmak gibi bir
hareket olur!

 

Çetinoğlu: İlim
nedir, ‘bilim’ nedir?

 

Bâkiler:
İlim; araştırmaya, incelemeye, hâdiselerin kanunlarını bulmaya bağlıdır. Bilim
ise, daha çok, sadece görmeye, tanımaya, içgüdüye dayanır.

 

Hayvanlar
bile suyu, başka sıvılardan ayırırlar. Ama suyun iki molekül hidrojenle bir
molekül oksijenden meydana geldiğini sadece ilim adamları bilirler.

 

Köpekler
bile sâhiplerini tanırlar. Ama bir insanın iç ve dış organlarını, sağlığını,
hastalığını… sâdece ilim adamları bilir. Bir çocuk, doğar doğmaz, anne sütüne
uzanır, anne sütünü tanır, anne sütüyle beslenir. Ama anne sütünün faydalarını,
anne sütünün diğer sütlerden farklı olduğunu, sadece ilim adamları bilirler.

 

Her
insan, depremin ne demek olduğunu bilir. Ama depreme dayanıklı evler yapmak,
sadece ilim adamlarının harcıdır. Japonya’da 7.2 şiddetinde bir deprem
olduğunda 3-4 kişinin ya başı yarılıyor, ya yarılmıyor. Ama Körfez depreminde
olduğu gibi, 7.2 şiddetinde Türkiye’de bir deprem olduğunda, 20.000 kişiyi
ebedî âleme uğurluyoruz. Neden? İlim ve bilim arasındaki büyük farktan! Bence,
ilim kelimesindeki ciddiyet, derinlik, güzellik, aydınlık… bilim kelimesinde
yoktur.

 

Çetinoğlu: İzlenim
kelimesi, ‘intiba’ kelimesine tercih edilebilir mi?

 

Bâkiler: Bence, intiba kelimesi,
Türkçemizde esas mânâsından farklı bir şekilde anlaşılıyor, o bakımdan izlenim
yerine intiba kelimesi kullanılıyor. Bana göre izlemekte, izlenimde bir hareket
vardır. Yani birisi önünüze düşer gider, siz de onu tâkip edersiniz. Burada
izlemek söz konusudur. Bu bakımdan bir TV programı izlenilmez, bir konferans
izlenilmez, seyredilir ve dinlenilir. Mesela, bir tiyatro eserini seyretmeye
gittiğinizde, perde önüne çıkan kişi, salonu dolduranlara, “Sayın seyirciler” diye hitap ediyor. Bu hitap şekli doğrudur. Ama bir TV programı için
sunucu: “Sayın izleyiciler!” diye söz
başlıyor. Bu yanlış bir hitap tarzıdır. Niçin tiyatro salonunda “Sayın seyirciler” diyoruz da, bir TV
başında oturanlara “Sayın izleyiciler!”
diye sesleniyoruz?

 

İntiba: Arapça asıllı bir
kelimedir ve: “Göz açıklığı veya
hassasiyet
” demektir. Dikkatli olmak, dikkat etmek mânâsında bir kelimedir.
O bakımdan bana göre, ‘intiba’ yerine
izlenim’ kelimesinin kullanılması
yanlıştır, ama kullanılıyor işte!

 

Çetinoğlu: Zannederim
mi, ‘sanırım’ mı demek daha doğrudur?

 

Bâkiler: Bunlar, müterâdif fiilerdir.
Yerine göre her ikisi de kullanılabilir. Yeter ki “san-al” gibi uydurmalara başvurulmasın, “maznûn, zanlı” gibi târihî derinliği olan kelimelerin yerine “sanık” denilmesin ve “zannî, mevhûm” gibi kelimeler tasfiye
edilmeye kalkışılmasın!

 

Çetinoğlu: Hikâye
ile ‘öykü’ arasındaki fark nedir?

 

Bâkiler: Seksen iki yaşındayım.
Şimdiye kadar 24 kitabım yayımlandı. Binden fazla makalem çeşitli gazetelerde
çıktı. Ben bir kere bile ‘öykü
kelimesini kullanmadım. “Hikâye
bizim bin yıllık dostumuzdur. Öykü ise daha dünün fırlaması…

 

Çetinoğlu: Şâir
ile ‘ozan’ arasındaki?

 

Bâkiler: Her ozan, aynı zamanda
şairdir. Ama her şair ozan değildir. Ozan, şiirlerini sazıyla çalıp söyleyen
kişidir. Ama şairin sazı yoktur. Mesela: Âşık Veysel, aynı zamanda bir ozandır.
Ama Necip Fazıl Kısakürek veya Yahya Kemal Beyatlı… sâdece şairlerdir.

 

Şairlere
ozan denildiğini duyunca, okuyunca şaşırıyorum ve Türkçe adına utanıyorum.

 

Çetinoğlu: Sınav
mı, ‘imtihan’ mı?

 

Bâkiler: Sınav uydurma, imtihan
Türkçedir. “Sınav” kaideli bir türetme olsaydı dahi, ona itibâr edilemezdi.
Çünkü bir dilde karşılığı mevcut olan bir mefhum için yeni kelime türetmek de,
uydurmacılıktır.

 

Çetinoğlu: Ekonomik sebepler
mi, ‘İktisâdî sebepler’ mi?

 

Bâkiler: Müterâdif olan bu kelimelerin
her ikisi de Resmî Dilde kullanılıyor. “İktisâd” ve “iktisâdî”, Arapçadan
iktibâs edip Türkçeleştirdiğimiz köklü kelimelerdir. Bu tâbirler, asırlardır
kullanılmakta ve dilimizin sayısız denilebilecek kadar çok metninde yer almış
bulunmakta iken, onların yerine Fransızca karşılıklarını ikame etmekteki
mantık, maksad nedir? Âşikâr ki bu gibi iktibâsların sebebi, kültürümüzü toptan
Frenkleştirme siyâsetine muvâzi olarak, dilimizi (daha doğrusu Resmî Dilimizi)
de Frenkleştirmektir ve maalesef buna büyük ölçüde muvaffak da
olmuşlardır. 

 

Çetinoğlu: Sebep
mi, ‘neden’ mi?

 

Bâkiler: Akılsız adamlar, aptal
adamlar, ahmak adamlar ‘sebep
kelimesi yerine “neden” kelimesini
uydurup koydular. Eskiden biz: “Neden
sebepsiz yere gülüyorsun
?” diyorduk. Şimdi: “Neden nedensiz yere gülüyorsun?” diyoruz. Bu cümlede zerre kadar
bir güzellik var mı?

Sebep ne?” yerine “Nedeni ne?” diyenlerin dil sefaletlerine acıyorum!

 

Çetinoğlu: Kelime’ mi, ‘sözcük
mü?

 

Bâkiler: Bana göre, “kelime”deki güzellik, incelik, ağırlık…
sözcük” kelimesinde yoktur. Eskiden
bizim “kelimecik” diye bir kelimemiz
de vardı. Meselâ karşımızda put gibi susup kalan bir kimseye: “Neden böyle susup kalıyorsun? Bana bir kelimecik olsun söylemeyecek misin?”
diyorduk. Şimdi ağzımızı “Sözcükcük
diye açamayız. Açamıyoruz. Sözcük, bizim kâtil kelimelerimizden biri oldu; çok
yazık!

 

Ayrıca,
“söz-cük”, küçük bir söz demektir ve Türkçenin mantığına göre, “kelime”, ne
“söz” (“lâfız”, Fransızca “parole”),
ne de “söz-cük”tür; “söz”ün her bir unsurudur. Uydurmacılar, daha evvel, kelime
karşılığında “til-cik” diye bir şey uydurmuşlardı. Bu uydurmadaki “til”,
“dil”in Eski Türkçedeki telâffuz şeklidir. Bu durumda, “kelime”yi, “küçük bir
dil” demek olan “til-cik”le karşılamış oluyorlardı. Görüldüğü gibi, bunlar
tımarhânelik kelimeler ve bu adamlar da tımarhâne kaçkınlarıdır!

 

 

YAVUZ BÜLENT BÂKİLER

23
Nisan 1936 tarihinde Sivas’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas, Gaziantep ve
Malatya’da tamamladı. 1960’ta Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun
oldu.

Dört
yıl Ankara Radyosu’nda çalıştı. 1969-1975 yılları arasında Sivas’ta avukatlık
mesleğini icra etti. Bir süre Başbakanlık Toprak-Tarım Reformu Müsteşarlığı’nda
Hukuk Müşaviri olarak hizmet verdi.

1976-1979
yılları arasında Ankara Televizyonu’nda görev aldı. Çeşitli kültür programları
hazırladı ve sundu. TRT’den Kültür Bakanlığı’na Müsteşar Yardımcısı olarak
geçiş yaptı.

12
Eylül 1980 darbesinden bir süre sonra Kültür Bakanlığı Müşavirliği’ne alındı.
Daha sonra da Başbakanlık Müşavirliği’ne tayin edildi. Oradan kendi arzusuyla
emekliye ayrıldı.

Çeşitli
gazetelerde ve dergilerde fıkralar-makaleler yazdı. Bir süre Samanyolu
Televizyon Kanalında Türk Cumhuriyetlerini anlatan ‘Bizim Türkümüz’ programını hazırladı. Aynı kanalda ‘Sözün Doğrusu’ isimli kültür programını
ekranlara getirdi.

1989
yılında TRT 1 Televizyon Kanalı’na, 16 bölümden oluşan ‘Avrupa’da Türk İzleri’
isimli programın senaryosunu hazırladı. Bu eseri ile Türkiye Millî Kültür
Vakfı’nın ‘1989 yılı Radyo ve Televizyonda Millî Kültürümüze Hizmet Eden
Programlara Teşvik Armağanı’na layık görüldü.

Kendisine
takdim edilen diğer armağanlar:

*Türk
dilini şiir dünyasına taşıyıp taçlandıran çalışmalarından dolayı Atatürk Kültür
merkezi’nin Şeref Üyeliği. (1999) *Türkiye Azerbaycan kültür münasebetlerini
geliştirmesi ve Azerbaycan’a yürekten bağlılığı sebebiyle Azerbaycan Ziyalılar
Cemiyeti Şeref Üyeliği. (1999)

 *Azerbaycan Halk Cephesi’ tarafından Elçibey
adına Türklüğe Hizmet Armağanı. (2002)

*Dünya Türklüğüne Hizmet Ödülleri: ,

*Kazakistan
Ahmet Yesevi Üniversitesi.

*Türkiye
Cumhuriyeti TİKA Başkanlığı.

 *Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatkârlar
Vakfı. 

*Türk
2000’ler Vakfı.

*Azerbaycan
Dünya Genç Türk Yazarları.

 *Dil Gazetesi.

Edebiyat Doktor Unvanları:

 *Azerbaycan Asya Üniversitesi.

*Azerbaycan
Gence Üniversitesi.

Türk Diline Hizmet
Ödülü:

*Karaman
Valiliği.

 *Kombassan Holding

*Selçuk
Üniversitesi İletişim Fakültesi.

 *Türkiye Yazarlar Birliği.

 *Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti.

 Türk Kültürüne Hizmet Ödülleri:

*Türkiye
Millî Kültür Vakfı.

*Kayseri
Aydınlar Ocağı.

 *Türk Ocakları Genel Merkezi.

*Academi
Of Art And Culture Word.

*Boğaziçi
Dergisi.

*Radyo
Televizyon Gazetecileri Derneği.

Fahri Hemşehrilik
Ödülleri:

*Malatya
Belediye Başkanlığı. 

*Gaziantep
Belediye Başkanlığı.

 Diğer Ödüller:

*Yılın
Edebiyatçısı Ödülü: Sivaslılar Eğitim Kültür ve Yardım Vakfı.

*Gaspıralı
İsmail Bey Ödülü: Milletlerarası 4. Türk Olimpiyatı.
 

Yolumdan Dönmedim

Ben giderken arkamda kuş ölüleri bırakmadım
Mevsim hazan sarı elbiseli sonbahardı
Ağaçlar durmadan üstünü üstüme soyunuyordu
Yollarımın kıyısındaki dağlar ıssız ve yüksek
Denizler kendine öfkeli, derine derine hücumda
Bulutlar yükünü toprağa boşaltıyordu
Yolumdan dönmedim

Ben giderken, içine ağlayan iki göz kalmadı
Gülümsüyordu maskeli yüzler, içlerinde zindan
Kendi gölgelerinde kendi siyahına aşık
Ayrık otları gibi bir tutam toprak da
Tutundukları yerde çoğalıyorlardı
Ateş dikeniydim, durmadan hepsine batıyordum
Yolumdan dönmedim

Ben giderken arkamda yarım şiirler ağladı
Pastorol firarlarda ipsiz uçurtma uçurdum
Kafiyelerde hep masada kaldı yumruğum
Kanı kırmızı sanıyordum epik şiirlerde
Hörgüçlü develer gibi taşırken kendimi sırtımda
Kaktüslü dilim çöl kavrukluğunda susuz
Satirik söylemlerden çok hüküm giydim
Yolumdan dönmedim

Ben sıcak ana baba kucağından düşmedim
Düştüm hayatın acımasız taşlarına, kanadı dizim
Büyümeyi hiç bilmeyen her çocuk gibi mız mız
Lades dedim, unutacağımı bile bile en başından
Kalbin aklıyla yaşamanın bedelini gözlerimle ödedim
Bundan sonrası, durmadan ömrümü eksiltip duran
Kuş uçmaz, kervan geçmez yoldur artık
Yolumdan dönmedim, dönmedim yolumdan
Zeytin Kelimeler

Camilerde Cemaat ile Namaz Kılmak

0

Bilindiği üzere, bundan önce alınan
bir karar ile camiiler de cemaat ile 5 vakit Namaz kılınması yasaklanmıştı. Son
alınan karara göre ise de sadece öğle ve İkindi Namazları cemaat ile kılınacak,
diğer vakitlerde ki, yasak devam edecek.  Sade bir vatandaş olarak, alınan bu kararın mantığını
bir türlü anlayamıyorum. Şöyle ki,

                Ben,
kendimi bildim bileli vakit namazlarını umumiyetle, camii de cemaat ile kılmaya
gayret eden birisiyim.  Sabah
Namazlarının cemaat sayısı maalesef
bazı camilerde hiçbir zaman 9 – 10 kişiyi geçmez.  Şimdi, 65 üstü yaşlılar da sokağa çıkamadığı
için bu sayı daha da azalmış bulunmaktadır. Bu sebeple, bu kadar az cemaati
olan Sabah Namazını yasak kapsamın da bırakmanın ne gibi faydası ve haklı bir
sebebi olabilir ki,  Esasen, madem ki, iki
vakte müsaade edildi, diğer vakitlere de pekâla müsaade verilebilirdi.

Sebep, her ne olursa olsun, eğer beş
vakit için yasak devam etmiş olsaydı belki bunun anlaşılabilir bir tarafı
olabilirdi.  Böyle bir uygulamanın sebebini,
caminin hocasına sorduğum da verdiği cevap şu oldu .“Bize gelen emir böyle” Cami hocası başka ne diyebilir ki. Hocalara gelen
emir böyle de, gelen emrin bir izahı bir mantığı olmaz mı?  Bir yasak konuluyorsa bu yasağa muhatap
olanlar, konulan yasağın az çok sebebini bilmeleri icap etmez mi?  Ben bir camii Cemaati olarak bu hususta
herhangi bir malumata sahip değilim. Düşünüyorum, düşünüyorum da hiç bir makul
bir sebep ve gerekçe aklıma gelmiyor. Bu bakımdan, ben bu yasağı bir nevi,
amiyane tabirle, askeriyede ki, “Yasak
Hemşerim”
mantığına benzetiyorum. Demokrasi ile idare edilen Ülkemizde bu
ve buna benzer yasakların olmaması icap ettiği kanaatinde bulunmaktayım. Bilmem
yanılıyormuyum.

Bir de Cuma Namazı meselesi var. Bir
ara Bütün camilerde Cuma Namazı kılınması yasaklandı. Ben bu yasak kararı doğru
mudur, yanlış mıdır tartışmasına girmiyorum. Zira yetkili makamlar bir karar
almış, bize de alınan bu kararlara riayet etmek düşer. Aradan bir müddet geçtikten
sonra tekrar Cuma Namazı kılınmasına müsaade edildi Fakat ne hikmetse bu defa verilen
bu müsaadeye göre        bütün camilerde
Cuma Namazı  kılma imkanı  bulunmuyor. Sadece bir şehirde tespit edilen
muayyen camilerde kılınabiliyor. Benim oturduğum İzmit Cumhuriyet Mahallesinden
bir misal vermek icap ederse; Plaj Yolu civarın da Şirin Evler isimli bir cami
bulunmaktadır. Bu cami ismiyle müsemma, şirin mi şirin, temiz mi temiz olmasına
rağmen, bu camide Cuma Namazı kılınamıyor. Bu sebeple bu mahalleden Cuma Namazı
kılmak isteyen vatandaşlar ya en az 2 Km. uzaklıktaki Şirin tepe Camiine
veyahut da köprüleri geçmek suretiyle,  karşı tarafta bulunan Kuru Çeşme Camine gidecekler.
Acizane kanaatime göre, hiç bir mantıki sebebi olmadan alınan bu karar mahalle halkı
için adeta zulümdür, işkencedir. Zira Cuma Namazına gidecekler arasında yaşlısı
var, uzun yola gidemeyecek kadar halsiz olanları var.  Bunların tek başlarına oralara kadar
gitmelerine imkân ve ihtimal yoktur. Hâlbuki Şirin Evler Camiinin hazır imamı
var, müezzini var iken, bu camiinin cemaatini başka yerlere gitmeye mecbur
bırakmanın haklı bir sebebi olduğuna bir türlü inanmak istemiyorum. Mesele
vatandaşın sağlığını sıhhatini korumak ise,  
cemaati birkaç yerde toplamak daha mahzurlu olmaz mı?

Netice itibariyle, ifade etmek istediğim husus şudur
ki, alınan kararlar vatandaşın işini zorlaştırmamalı, kolaylaştırmalıdır.
Bilindiği üzere, bu husus ile alakalı olarak, güçleştirmeyin, kolaylaştırın diye bir Hadis-i Şerif de
bulunmaktadır.

Namzed – i İstikbâliz

0

     Bakmayın siz
etrafımızda olup bitenlere, işgallere Irak’ta kan gövdeyi götürmelere.
Filistin’de insanlığın yüz karası uygulamalara.

     Kuşkusuz, bakmayın
derken, umudunuzu yitirmeyin demek istiyorum.

     Ayyuka çıkan, bize
rağmen meydana gelen, istemediğimiz patırtı ve çatırtıları, gök gürültülerini,
çakan şimşekleri istikbal baharının muştusu olarak görün.

     Çünkü başta
Türkiye’miz olmak üzere, İslâm Âlemi’ni yakın bir gelecekte rahatlık, genişlik
ve ferahlık bekliyor.

     Zamanı gelince
zuhur edecek. Üstelik, sürekli olacak gecikmeli bir mutluluk bizi bekliyor.
Sadece bizi değil, bizim şahsımızda İslâm Âlemi’ni de bekliyor.

     Pek kısa, değişken
ve sınırlı hâli; geniş istikbal / gelecek ile değiştiren / geçiciliği verip
devamlılığı alan / sürekli olanı geçici olana tercih eden kazanır.

     Çünkü devletler,
milletler arasında vuku bulan / yapılan savaşlar gittikçe yön değiştiriyor. Yerlerini
insan tabakalarının birbirleriyle yapacakları fikir ve akımların mücadelelerine
bırakıyor.

     Çünkü insanlar
esir olmak istemediler. Ücretli olmayı da bir kenara itmekteler. Devletler,
milletler birbirlerini maddeten değil manen fethetmeyi yeğliyor.

     Çünkü düşmanı yok
etmenin en güzel yolu, düşmanın düşmanlığını ortadan kaldırmak olduğunu
anladılar.

     Düşmanın kendisi
gibi düşünüp taşınacağı, yaşam koşullarını hazırlamaya koyuldular.

     Onları kendilerine
ram edip bağlayacak yolları araştırmağa başladılar.

     Ve buldular da.
Onları dolaylı olarak idare edecek usul ve metotları keşfettiler.

     Konuyu tarihten
bir misalle açıklayalım:

     Bildiğiniz gibi
Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik olarak çıktı.

     Elbette galip
gelmesini isterdik. Nitekim kahraman ordumuz elinden geleni yaptı.

     Aslında savaş
meydanlarında mağlup olmadık biz.

     Masada yenik
düştük. Müttefikimiz / bağlaşık olduğumuz Almanya yenilince; ister istemez, biz
de yenik sayıldık.

     Zafer ve yengiden
mahrum ve yoksun kaldık.

     Nitekim bu,
felâketler doğuran bir sonuçtu. Mütarekeye / ateşkese yol açtı. Ülke dört bir
yandan işgale uğradı. Destanımsı bir İstiklâl Savaşı yapmak zorunda kaldık.

     Konumuzu
hatırlayalım: Devletler, milletler savaşı; yerini kültürel savaşlara bıraktı
bırakıyor demiştik.

     Osmanlı
Devleti’nin mağlubiyetini elbette istemezdik. Nitekim istemedik. Ama sonuç;
bize rağmen aleyhimizde tecelli etti.

     Şimdi bu sonucu
konumuz bakımından ele alalım. İstikbâl ve geleceğimize etkisini düşünelim.

     Bildiğiniz gibi
Osmanlı Devleti -iç dış sebeplerden ötürü- maddî manevi bir çıkmazdaydı.
Kurtuluş için çırpındıkça daha da batağa saplanıyor. Âdeta bataklıkta hareket
ettikçe batan adam misali, gittikçe tarih bataklığına gömüldükçe gömülüyor.
Ufukta kaybolan güneş gibi söndükçe sönüyordu.

     Çünkü Osmanlı
Devleti şirazeden çıkmıştı. Ne yapılsa nafile ve boşunaydı. Kemaline / son
noktasına erişmiş, doyum hâline ulaşmıştı. Maalesef / yazık ki zeval ve yok
oluş mukadderdi. Kemalden sonra zeval; her şeyde olduğu gibi, onun için de bir
kader ve yazgıydı.

     Şüphesiz devlet ve
aydınlar elden geleni yapmalıydı. Nitekim yaptılar. Ama gidişatı
durduramadılar. Çünkü kadere fetva verdirmiş. Aslında bilerek bilmeyerek
yaptığımız hatalarla geleceğimizi biz tehlikeye atmış. Devletimize biz
zulmetmiştik.

     Kuşkusuz kader
adalet edecek. Her şeyi yerli yerine oturtacaktı. İşte örneğimiz bu açıdan çok
önemli. Çünkü insanlar zulmettikçe kader de adaletini gösterecekti. Nitekim
gösterdi. Bildiğiniz gibi Osmanlı Devleti’ni rayına oturtmak için her şey
yapıldı. Büyük himmet ve gayretler sarf edildi. Fakat hasta Osmanlı Devleti’ne
samimane sunduğumuz ilaçlar / kurtuluş reçeteleri bir türlü kâr etmiyor.
İlaçlar, bırakın iyileştirmeyi zehir hükmüne geçiyordu.

     Çünkü devlet
olarak Batı’dan alınması gerekenlerle beraber, hiç alınmaması gerekenleri de
alıyor. Hiçbir ayırıma tâbi tutmadan kendimize tatbik ediyorduk.

     Sosyal yapımızı
bozacak, içtimaî bünyemizi sarsacak, ülkeyi parça parça edecek, böylelikle
devleti parçalanmaya götürecek hususları da alıp -düşüncesizce- uyguluyorduk!

     Kısaca ölümüne
sebebiyet verecek fikir ve düşünceleri, ideolojileri, körü körüne alıyor! Şifa
buluruz ümidiyle hemen bünyemize şırınga ediyor! Yan etkilerini hiç mi hiç
hesaba katmıyorduk!

     İşte bu; asıl
savaşın kaybıydı. İdeolojik harbin yenilgisiydi. Kadın giysisini, erkeğin
giymesi gibiydi. İnsanı hem maskara ediyor. Hem de yüzünü kara çıkarıyordu.

     İşte bu; devletler
milletler savaşının yerini alan; beşer yani insan tabakaları arasında cereyan
eden, savaşın ta kendisiydi.

     Osmanlı
Devleti’nin sırtını, asıl bu yere getirecekti. Nitekim getirdi de.

     Şayet Birinci
Dünya Savaşı’ndan galip ve muzaffer olarak çıksaydık. Ki biz bunu canı gönülden
istiyorduk. Zaten bunu istemekte haklıydık ve bu yerinde bir beklentiydi.

     Yapacağım yorum
ise, istemeyerek yenik çıktığımız bu harbin sonucunu, konumuz bakımından
incelemektir. Artık olan olmuştur. Şimdi alınacak dersi düşünmeliydik.

     Evet, eğer Birinci
Dünya Savaşı sonunda, Osmanlı Devleti olarak galip gelsek, zafer kazansaydık;
hasmımız ve düşmanımız elindeki müstebit, baskıcı ve olduğu gibi kabullenmemiz
istenen cereyana, emin olun ki daha şiddetli bir şekilde kapılacak, daha sıkı
bir biçimde sarılacaktık.

     Özümüzden,
ruhumuzdan, benliğimizden ve şahsiyetimizden olacak; belki de dilimizden hatta
Allah etmesin dinimizden bile olacak! Âdeta kuru iskelete dönecek! Yani biz
olmaktan çıkacaktık! Şüphesiz böyle olunca, ha var olmuşsun ha yok olmuşsun ne farkederdi?

     Çünkü o
Batılılaşma cereyanı, akımı; kurtarıcı reçete diye sarıldığımız, bilim teknik
dışındaki şifa niyetine alıntılarımız zâlimceydi!

     Osmanlı Devleti ve
başını çektiği İslâm Âlemi’nin tabiat, mizaç ve huyuna aykırıydı.

     Müminlerin / inananların mutlak çoğunluğunun
çıkar ve menfaatlerine zıt idi.

     O menfi cereyan ve
akımın ömrü kısa olacak.

     İyileştirici
fonksiyonu geçici olacak. Devletin birliğine kısa sürede son verecek!

     Devleti ve İslâm
Âlemini parçalanmaya namzet ve aday kılacaktı!

     İşte eğer ona
yapışsa idik, Âlemi İslâmın başını çeken bir devlet olarak, başta Osmanlı
Devleti olmak üzere İslâm Âlemini; fıtratına / yaratılışına, tabiat ve huyuna
muhalif / zıt ve aykırı bir yola sürükleyecek idik!

     İşte bu; devletler, milletler muharebesinin
yerine geçen, insan tabakaları arasındaki kültürel savaşın galebesi olacaktı.

     Osmanlı Devleti
olarak istemediğimiz hâlde yenilmekle; pek kısa, değişken, sınırlı, belli bir
zaman için geçerli olan hâli kaybettik.

     Buna karşılık
istiklal ve bağımsızlığımız için, gerekli imkânları biz hazırladık. Ancak kendi
inançlarımız doğrultusunda hareket ettik.

     İstiklal Savaşını
yedi düvele rağmen -Allahın inayetiyle- biz; biz olarak kazandık. Böylece
önceki geçici olacak kazancımıza bedel; devamlı fakat sonra gelecek bir saadeti
kazandık.

     Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’ni kurduk. Dahası; tüm İslâm Âlemini içine alacak fakat
sonra gelecek ama devamlı olacak; geniş bir istikbali de bekliyor olduk.

     “Kim bilir belki
yarın belki yarından da yakın.”

     Çünkü geçici hâli;
geniş istikbâl ile değiştiren kazanır.

     Bu sonuç:
Devletler, milletler savaşının yerini alan “Medenilere galebe çalmak ikna
iledir. Söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile (zorla) değildir.” diyen bir
zihniyetle, yani insan tabakalarının birbiriyle yaptıkları ve bundan böyle
yapacakları kültürel savaşla kazanılacaktır.

     Çünkü biz “Ehl-i
hâliz, namzed-i istikbâliz.”

     Şimdiki hâlde;
yarınları hazırlıyor, yarınlara hazırlanıyoruz.

İYİ Parti Nasıl Kuruldu?

“Parti kurmak turşu kurmaya benzemez.”
Bu söz, bir siyasi parti kurmanın
zorluğunu anlatmak için kullanılan efsane sözlerdendir.  

Gerçekten siyasi parti kurmak zordur. Hele de ülkede 18 yıllık bir tek parti iktidarı varsa,
bu iktidar rakiplerini korkutmak,
sindirmek
; olmadı rezil etmek,
yine de olmazsa medyaya müdahale ile
halkın gözünden saklamak
gibi her türlü antidemokratik ve etik dışı davranışları benimsemişse, rakip parti kurmak “deveyi hendekten atlatmaktan” da zordur.

Bu şartlarda kurulacak partinin kurucularının yetkin kişiler olması yetmez, ayrıca
çok cesur olmaları da gerekir.

Yetkin ve cesur kişiler her türlü zorluğu, sıkıntıyı göze
alarak yola çıktı. İyi Parti bu
süreci yaşayarak kuruldu.

Parti kurma sürecinin siyasi ve hukuki zorluklarının yanında, alternatif olma iddiasıyla ortaya çıkıyorsanız, mevcut yapı ile “temel
düşünce farkını”
ve uygulayacağınız “yöntem farkını” ortaya
koymanız lazımdır.

Partinin fikri altyapısını (programını) oluşturmak, bir vizyon
ortaya koymak; hukuki işleyişini belirleyen kurallarını (tüzüğünü) düzenlemek ve teşkilatlanmada
doğru bir stratejiyi süratle
yürürlüğe koymak gerekiyordu.

Bunlardan birinde yapılacak önemli hatalar partinin daha
kurulmadan “partiler mezarlığına” göçmesine sebep olabilirdi.

Kurulacak partinin, birilerinin
“tapulu arazisine konacak bir gecekondu” olmak için değil, bir fetih
anlayışı ile, bu arazinin tamamının tapusunu milletten almak hedefiyle
yola çıkması gerekiyordu.

Bunlar istenen ölçüde olmasa
da, kısmen başarıldı. Çok az partiye nasip olacak şekilde kurulduğu ilk yılda
yapılan bir baskın seçimde İYİ Parti yüzde on oyla, TBMM’de 40 kişilik bir
grup
kurabildi.

İşte bu süreçte yaşananların
bir kısmı kitap haline geldi.

******************************************

Hayrettin Nuhoğlu

Nisan ayı içinde, İYİ Parti’nin
en genç kurucularından olan, ilk Merkez Disiplin Kurulunda
birlikte görev yaptığımız Tuğrul Arık kardeşim beni aradı. Partinin
kuruluş aşamasını yazdığı kitabını adresime göndermek istediğini söyledi.

Gönderdiği 150 sayfalık “Bir
Parti Nasıl Kuruldu”
isimli kitabını aynı gün 5-6 saat içinde okudum. Çünkü
bu çalışmaların içinde aktif görev alanlardan biri de bendim. O günlerde
yaşadığımız tatlı heyecanı kitabın her satırında yeniden yaşadım.

Meral Akşener liderliğinde
kurulacak olan partinin program ve tüzüğünün hazırlanması için İstanbul
ve Ankara’da iki merkezde çalışmalar yürütülmesi planlanmıştı. İstanbul
merkezin sorumlusu Hayrettin Nuhoğlu, Ankara’daki merkezin sorumlusu da Nuri
Okutan
olarak belirlendi.

Partinin kimliğini oluşturacak program
ve tüzük çalışmalarında bu iki değerli insanın koordinasyonla
görevlendirilmesinin ne kadar isabetli olduğunu çalışmalar ilerledikçe
görecektik.

Hayrettin Nuhoğlu’nu, çok
sayıda ortak dostumuz olmasına rağmen, parti kuruluş sürecinde tanımak imkânını
buldum. Kendisi sadece bir mühendis, iktisatçı ve başarılı bir işadamı değil,
çekirdekten yetişme bir dava adamı idi.

Kadıköy Ülkü Ocakları
Başkanlığı (1975), “Ülkü-Tek” Yönetim Kurulu Üyesi (1976)
ve Milliyetçi Hareket Partisi İstanbul İl Sekreteri (1977) ve  Milliyetçi
Hareket Partisi MYK Üyeliği yapmıştı. Bu dönemlerde tanıştığı, milliyetçi
camianın kanaat önderlerinden Nihat Gürer (Meral Akşener’in ağabeyi) ile
yakın dosttu. Uzun yıllardır Türk Milliyetçilerinin İstanbul’daki kavşak
noktalarından biri olan Darüzziyafe’yi işletiyordu.

Yakından tanıdıkça gördüm ki, Hayrettin
Bey çoğu hukukçudan daha yüksek bir hukuk kavrayışına, iyi bir tarih
ve dil bilgisi ile bilincine
sahip gerçek bir aydındı.

Hayrettin Nuhoğlu, Meral
Akşener’i bu siyasi yolculuğa teşvik eden ve bu yolculuğun başından beri O’nun
en güvendiği, kendisine “ağabey” dediği, en yakın yol arkadaşlarından biri
oldu.

Nuri Okutan ise uzun
yıllar “işte devlet adamı budur” dedirten uygulamalarıyla başarılı valilik
görevlerinde bulunmuş bir değerli aydındı.

******************************************

Parti Programı ve Tüzük Nasıl Hazırlandı?

1982 doğumlu iyi yetişmiş bir
genç olan Tuğrul Arık, Hayrettin Nuhoğlu’nun teklifiyle, İstanbul’daki
teknik işlerin sorumluluğunu üstlendi.

Program için TBMM’de temsil
edilen
dört partinin (AKP, CHP, MHP ve HDP) ile Fransa’dan Emanuel Macron’un
Cumhuriyet Yürüyüşü Partisi, Almanya’dan Merkel’in Hıristiyan Demokrat
Birlik Partisi’nin, İngiltere’den Theresa May’in Muhafazakâr ve Birlikçi
Partisi’nin programları incelendi. İncelenen programlara eşit mesafede
bilimsel kriterlerle yaklaşılarak güncelliğini koruyan yönleri tespit edildi.

Bu çalışmalar içinde, benim de
içinde bulunduğum çok sayıda katkı sağlayabileceği düşünülen kişilerden yazılı
görüşler alındı. Gelen raporlar 16 başlık halinde tasnif edildi.

Kitaptaki ifadeye göre, mesela “Temel
İlkeler ve Siyasal Sistem”
başlığı altında Fikret Eren (Kurt Karaca),
Ruhittin Sönmez, Sami Selçuk, Süleyman Pekin, Recep Sanal, Mesut Yılmaz ve
Savaş Ayberk
’in raporları ön plana çıkmıştı.”

Diğer taraftan parti
tüzüğünün hazırlanması
için çoğunluğu hukukçulardan oluşan bir gruptan
çalışma istenmişti. Ben de Genel Başkan Meral Akşener’in ricasıyla,
program için önerilerim yanında, 6 siyasi partinin tüzüğünü inceleyerek
hazırladığım bir taslak tüzük metnini görevli ekibe gönderdim.

Bursa’da yapılan 3 günlük çalıştayda
program” için ayrı bir komisyon, “tüzük” için ayrı bir komisyon
oluşturulmuştu. Hayrettin Nuhoğlu başkanlığındaki 22 kişilik
Tüzük Komisyonu
içinde olmaktan daima onur duymuşumdur. Çünkü ekipteki çok
nitelikli arkadaşlarla, Hayrettin Nuhoğlu’nun başkanlığında, “Türkiye’nin en
demokratik parti tüzüğünü”
hazırlamak için verimli toplantılar yaptık.

İstanbul’da Hayrettin Nuhoğlu,
Tolga Akalın ve benim çalışmalarımızla son rötuşları yapıldıktan sonra Tüzük
taslağı Genel Başkan’a sunuldu.

Tüzük komisyonunun müzakere
sonuçlarını yazıp tasnif eden Veysel Güldoğan ve Program komisyonunun
teknik işlerini yürüten Tuğrul Arık’ın emekleri unutulmazdır. Bu iki
genç arkadaşımızla partinin ilk Merkez Disiplin Kurulunda birlikte görev
yaptık.

Hayrettin Nuhoğlu on Genel
Başkan Yardımcısı, bir Genel Sekreter ve bir Muhasipten oluşan ilk Başkanlık
Divanında
Genel Muhasip olarak görev yaptı. Yeni kurulmuş, Hazine yardımı
almayan ve seçimlere girecek bir parti için çok kritik bir görevdi. Halen
TBMM’de İYİ Parti grubunda İstanbul milletvekili olarak görev yapıyor.

Tuğrul Arık kitabında
kendi çalışma alanında gözlemlerini yazarak önemli bir görev yapıyor. Dilerim
başkaları da başka yönlerini gelecek nesillere aktarmak üzere yazarlar.

Öncelikle teşkilatlarda görevli İyi
Partililer olmak üzere
, herkesin bu olayları ve kahramanlarını iyi bilmesine
ihtiyaç olduğu kanaatindeyim.

Anlamak ve Anlamlandırmaktır Hayat

0

Varlığın anlamı, varlığın kendisidir. Yokluk ise zaten yok. Varlık ne zamandır var?
Farkına bile varamayacağımız ve varmadığımız ana kadar. Varlık, nereye kadar?
Sınırsızlığın tükeneceği yere dek.

            Peki, biz ne ara mevzuya dâhil
olduk? ‘Biz’ kim? İnsanlar. Hangileri? Sapiens ve türdeşleri içinse 300-400 bin
yıl, ekstra şuurlandırılanlar içinse
ortalama 15 bin yıl.

            Doğal
hayattayken vahiy geldi
ve Âdem ekstra bilgiyle donatıldı. Artık onun işi
hem hayatı idame hem bilgi yüklemesinin hakkını verme. Havva hep doğal kaldı ve hayata dair ekstraları Âdem’den aldı.

            Kovulma
Âdem için bilmenin getirdiği bir vicdan
aralığıdır
, eşi içinse mevcudun kaybı. Hicret anlam üzre yaşamaktır. Sorumlu davranmaya yeni bir şans
tanımaktır. Yaşamın ilkeler tarafı ata yoludur,
gerekler-gereksinimler tarafıysa ana
yolu
.  

            Kimi felsefe der, kimi
saadet/selâmet, kimi de esenlik arayışı. Ve kimi için aramaktır, bulmaktır, anlamaktır, anlamlandırmaktır, bilgiyle arınmaktır, sorumlu davranmaya
alışmaktır/çalışmaktır ve akılda
yoğuşmak ruhta saflaşmaktır
.

            Kimi yer-içer, gezer. Maç-magazin,
eğlence-tatil. Onu sever, bunu sever. Ve ister, hep ister. Yani hiçbir
ekstrası yoktur. Neredeyse yarım milyon
yıllık bir geleneğin her kuşakta
yeniden doğmasıdır. Daha doğrusu doğal
yaşamın topluluk ortamında kesintisiz
yaşatılmasıdır.

            Bazıları kurulu düzeni
reddederler
. Ekstra bilginin (vahiy) ve sorumluluk bilincinin (takva)
aydınlığında yürümek isterler. Hatta böyle bir düzen inşa azmindedirler. Herkes için ve esirgeyip Gözetenin hakkı için.

            Yüzbinlerce yıldır hem türümüzde hem
diğer canlı türlerinde devir-daim
eden bilgi karşısında sadece ilkesel davranmaya ve elçilere ilham olunanlara
çağırırlar. Kitlelerin ise bol bol yasak meyve yiyesi vardır. Veya
ne varsa.

            Kovulanların torunları ve mevcudun
muhafazasını kâr sayanlar
.. Acıyı ve
hazzı vicdanî olarak hissedenlerle bedensel – fiziksel his hissinde olanlar
.
Sözcüğün sözlük anlamıyla; devrimciler ile gelenekselciler.  

            Muhafazakâr
görüntü
vahyin serpintisinden çok doğa
belgesellerinde
aranır. Yoksa hayat zaten devam ediyordu. Bir başka
hayat yoksa bu yaptıklarınız doğru
. Hatta bir Yaratıcı yoksa.

            Ne demekteyiz: Hem Allah’a hem Dünyaya tapamazsınız. Hem O’na hem Piyasaya kulluk
edemezsiniz. Hem evrensel mesaja hem
para-pul kâğıtlarına değer
atfedemezsiniz.

Bilmeyi ve öğrenmeyi arzulamadan ödül olarak yeni bir
yaşam bekleyemezsiniz
.

Âdemî duyurumuzdur