26.6 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 474

İslamiyet ve Ateizm Üzerine Düşüncelerim

0

Ben, sosyalizmi içselleştirdiğini sanan ulusalcı bir
sosyalist olarak yazıyorum. Ayrıca yaşam uğraşında harcadığım mesailere bakarak
bir oranlama yaparsam kendimi yüzde 85 oranda bir teknik eleman, yüzde 15 oranda,
aydınlanma uğraşında okuyan düşünen birisi olarak görüyorum. Dolayısı ile
kendimi bu konularda iddialı olacak kadar yetkin bir âlim olarak katiyen görmüyorum.
Peki, mademki öyle, ‘niye bu konularda ahkâm kesiyorsun kardeşim’ diyen olursa,
“bizim naçizane yorumlar sütunumuz, zaten âlimler forumu değil ki” diye yanıt
verebilirim.

Netice
olarak, bu koşullarda, yetmiş yaşıma kadar ne biriktirdi isem bunları
toparlayarak burada hatasıyla sevabıyla sunmaya çalıştım.

            Dindar
yaşamıyorum. Hazreti Muhammet’i ilkel sosyalist bir devrimci olarak görüyor, İslamiyet’in
özellikle İlkel Sosyalist temelli doğuş felsefesini benimsiyor ve çok değer
veriyorum.

Ayrıca,
İslamiyet’in teolojik yapısını görüyor anlıyor ve buna da çok değer veriyorum.
Şöyle ki:

İslam’da Allah’ın Hristiyanlık’ta var olduğu gibi
yeryüzündeki hiçbir faniyle nesep, mucizevi ve bu nedenlerle temsili bir
ilişkisi yoktur. İslam’da imamların sadece namaz kıldırırken günlük
kıyafetlerinin, bayramlarda ise kravatlı takım elbiselerinin üzerine giydikleri
çok sade iş önlükleri dışında üniforma diyebileceğimiz abartılı bir görev
kıyafetleri yoktur. Bu nedenle İslam papazsız, ruhbansız, azizsiz, ortaksız ve
gerçekten Tek Tanrılı, bu anlamda çelişkisiz, mükemmel bir semavi din olarak bu
dünyadaki hiçbir kişi, zümre, yere ve de sadece bu dünyaya ait olmadan semanın
en yüksek katında bütün insanlığı ve bütün evreni kucaklar.

            Hâlbuki Hristiyanlık tam tersine
Baba, Oğul, Kutsal Ruh kabulü ile teolojik olarak yapısına girmiş olan kusurunu
sürdürmektedir. Bu teolojik kusur – eksiklik çok azametli ve adeta göğe uzanan
katedrallar, içinde tıka basa dolu abartılı resimler, heykeller, tasvirler, abartılı
dini seremoniler, ritüeller, din görevlilerinin abartılı üniformaları vb. ile
adeta kapatılmaya çalışılmaktadır. Hristiyanlıkta her doğan bebe İsa’nın
ölümünde pay sahibi olarak günahkâr doğar. Yaşamı boyunca tanrıya ibadet ederek
bu günahlarından arınmak çabası içinde olur. Bu inanç vahşi kapitalizmin çok da
işine gelmektedir. Bu inanca göre, işçiler ahlaken kaytarmaya üretmemeye
eğilimlidir. Bunlar ancak işten çıkarma sopası ve tehdidi altında çalışırlar, “bu
günahkârlara üç kuruş para, çok bile” denmektedir.

            Hâlbuki İslamiyet’te her doğan bebe
bir melek olarak doğmaktadır. Sonradan günah işlerse günaha girmektedir. Bu
nedenlerle geçmiş zamanlarda Hristiyanlıktan İslamiyet’e büyük sayılarda geçişler
olmuştur. Ancak bu geçişler İslamiyet’e yapışan terör yaftası nedeniyle zamanla
epeyi azalmıştır. Çünkü hem bunu engellemek isteyen, hem de Anadolu’da
gerçekleşen aydınlanmayı, Ortadoğu’da asla görmek istemeyen ABD ve İngiltere’nin
istihbarat servisleri eliyle kurduğu İslam kisvesi altındaki terör örgütleri üzerinden
bu yafta, yakın bir zamanda İslamiyet’e başarılı bir operasyonla yapıştırılmıştır.

            Geçmişe baktığımızda ise bambaşka bir
manzara görebiliriz. Sadece Engizisyon dönemini hatırlamakla başlayabiliriz. 1480-1750
yılları arasında İngiltere dâhil, Batı Avrupa’da çoğu kadın 40.000 ilâ 60.000
kişi cadılık suçlamasıyla idam edilmiştir.
1618-1648 Otuz Yıl Savaşlarında Avrupa’da 20
milyona yakın sayıda Hristiyan birbirlerini katletmişti. İki Dünya Savaşında
yaklaşık 70 ilâ 90 milyon Hristiyan birbirini katletmişti. Bunların yaptığı
Kızılderili ve Yahudi soykırımını daha çoook uzun olabilecek bu listeye ekledikten
sonra, bu günlere bakıp İslamiyet’e yapıştırılan bu terör yaftasını, Avrupa’nın
suratına çarpabiliriz.

            Peki,
kardeşim, “hangi İslam; doğru İslam nerede?” diye soranlara da bir yanıt vermek
gerekebilir. Hoca Ahmet Yesevi, Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre
yolculuğunun sonunda Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, Cumhuriyet ve Aydınlanma
Devriminin eseri, Laiklikle taçlanan ve Anadolu’da yaşanmış olan İslam.
Bu günlere kadar kaç kuşaktır halkımız laik bir kimlikle hiçbir iktidar –
cemaat baskısı, zorlaması, zorbalığı olmadan özgür bir gönülle ve sadece kendi
irade ve istekleriyle Allah’a aracısız, doğrudan ve gönülden ulaşmanın verdiği
yüksek inançla ibadetlerini yapıyorlar, inançlarını yaşıyordu. Ben bunu hep
yaşadım, gördüm.

 

Ateizme
gelince; ateizm, Avrupa Aydınlanma Devrimi sürecinde, Kiliseye karşı verilen
savaşta illallah diyen aydınlanmacı düşünürlerin bir tepkisi olarak ve bir moda
olarak çıkmış ve yayılmıştı. Bir kişi tabi ki
ateist olabilir. Buna kimsenin diyecek bir şeyi olamaz. Mesela benim
arkadaşlarım içinde tabi ki vardır. Ancak Ateistliğin elit ve parlak bir
rozet gibi şov amaçlı olarak yakalarda sergilenmesine pek anlam veremem. Bir
kişi Ateist diye şahsımdan bir gram ekstra saygı göremez. Ateistlik bir insanı
bilime ve insana, daha inançlı ve daha saygılı birisi yapamaz. 

Charles Darwin ‘de, hiçbir zaman tanrıdan tam uzaklaşıp ateist olmamıştı,
kendi için en çok agnostik tanımlaması yapılabiliyordu. Koyu bir dindar
olan Dr. Louis Pasteur (1822-1895) öğrencilerine “Laboratuvara girerken İncili
kapının önünde bırakacaksınız” demişti yüz yıl öncesinde. Ayrıca dinlerin
evriminde ateizme varıldıktan sonrası tekrar sil baştanbaşa dönüp tekrar
putlara, liderlere tapınma da olabilir. 

Şunu da söylemek isterim: Ateizmin bir devlet
felsefesi ve sistemi olarak topluma dayatılmasını çok yanlış
buluyorum. Zaten Komünizmin, insanın ve toplumun olduğu bir yerde bir
ütopya olarak yeryüzü cenneti gibi tanımlanmasının önemli bir yanlış olduğu
tespitimden sonra devam edeyim. İsterse bir sosyalist topluma, ülkeye,
yeryüzü cenneti inmiş olsun. Burada bir genç kız çocuk yaşta felç ve yüzü
çarpılmış olsun ya da bir çocuk küçük yaşta ana, baba ve kardeşlerini bir
trafik kazasında kaybetmiş olsun veyahut bir genç işçi bir iş kazasında iki
kolunu birden kaybedip iş göremez hale gelmiş olsun. Sosyalizm bu
insanlara bir kırıntı bile merhem olamaz. Onların merhemi artık maneviyattır.
Yaşlılar için de öyledir. Bu insanları maneviyattan, Tanrıdan koparmak bir
zulümdür. Tanrı kadim tarihten, insanlığın ortaya çıkışından beri insanla
birlikte var olmuştur. Bkz: “Allah Kitap Peygamber – Kutsallaştırma Prosesi”
Dr. Hikmet Kıvılcımlı.

Ne Rum’u Değişir, Ne de Yunan’ı!

Aslında
tarih boyunca hep aynıydılar, hiç değişmediler! Menfaatleri olduğunda dostça
yaklaştılar ama menfaatlerine dokunan konularda ilk fırsatta sırtımızdan
hançerlediler…

         Bağımsızlığına kavuştuğu tarihten bu yana
Yunanistan, Kıbrıs’ı gasp ettikleri tarihten bu yana Rumlar, ne zaman sıkıntılı
bir süreç yaşasak; ne zaman kargaşaya müsait bir düzenle karşılaşsak, türlü
Bizans oyunlarıyla karşımıza çıktılar!

          Korona salgının tüm dünya ülkelerini kasıp
kavurduğu, ülkemizin de bu riskli dönemden fazlasıyla etkilediği bu süreçte
yine aynı şeyi yaptılar, yapmaya devam ediyorlar!

         Geçtiğimiz
hafta içinde Edirne sınırımızın karşısında Yunanistan’ın Dimetoka kentinde
bulunan Çelebi Sultan Mehmet Camiinin Minaresine Yunan Bayrağı asıldı!

         Yine aynı tarihte bu defa Kıbrıs’ta Güney Rum
kesiminde önce Limasol’daki Köprülü Camiine Molotof kokteyli atılarak yakılmak
istendi, bununla da yetinmeyen Vandallar, camiinin duvarlarına İslam ve göçmen
karşıtı yazılar yazdılar.

         Bu
olaydan bir gün sonra, bu defa yine Güney Kıbrıs Rum kesiminde Larnaka’daki
Tuzla Camiinin minaresine Bizans bayrağı astılar.

       Şurasını bir kez daha ifade etmek
gerekirse bu Vandallıklar ne ilktir, ne de son olacaktır! Tüm Avrupa ülkeleri
içinde, ecdadımızdan günümüze kalıp da ibadete açık olmayan camilerimiz sadece
Yunanistan’dadır.

       Kıbrıs adasının güneyinde atalarımız Osmanlı’dan
kalan nice camiler, nice hanlar, hamamlar onca eski eserler adeta yok edilmiş,
şehitliklerimizin hali ise yürekler acısıdır…

        Şurası değişmeyen bir gerçektir!

        Türkiye
Akdeniz ve Ege’de vatan topraklarını çevreleyen sularda, ata yadigârı Kıbrıs
adasında uluslararası anlaşmalardan doğan hakkını, hukukunu çiğnetmeyeceğini ne
zaman açıklasa, ya da bu yönde bir adım atsa:

       Bu
uslanmaz ikili her defasında yeni bir Bizans oyunu ile karşımıza çıkmış,
bununla da kalmamış bu bölgedeki enerji yataklarından pay kapmanın peşinde olan
kimi ülkeleri de bu oyunun bir parçası yapmıştır!

      Ege’de hava-kıta sahanlığı gibi konularda bir
türlü anlaşamadığımız bu ikiyüzlüler, son iki yıldan beri özellikle Doğu
Akdeniz’deki enerji yataklarının paylaşımından kaynaklanan anlaşmazlıkları da
öne çıkararak, Türkiye’nin öncelikle AB sürecini baltalamış, Kıbrıs konusunda
verilen onca tavize rağmen, Kıbrıs Konusuyla AB üyeliğimizi kilitlemiş,
müzakereler sürecinde ise; her defasında masayı terk eden taraf olarak tarihe
geçmişlerdir.      

      Bunlar yetmezmiş gibi yine aynı süreçte; önce
Yunan Genel Kurmay Başkanı, ardından da Yunan Dış İşleri Bakanı verdikleri
demeçlerle ülkemizi tehdit eden; milletimizin milli duygularını tırmalayıcı
ifadelerde bulunmuşlardır…

     Korona salgını nedeniyle bu yıl oldukça
etkilenecek olan turizm sektöründe ülkelerin salgına odaklı tedbirleri peş,
peşe açıklanmaktadır.

      Türkiye de bu kritik süreci en iyi
yöneten ülkeler arasında olup, Turizm Bakanlığımız konuyla ilgili öncelikle Avrupa
ülkelerinin tamamına alınan önlemleri içeren bir mektup göndermiş; sonra da
telefon diplomasisi başlatarak ülkemizi ziyaret edeceklerin gönül rahatlığı ile
gelebileceklerini anlatmıştır.

    Bu salgın sürecinde Yunanistan, 15
Haziran’dan itibaren 29 Avrupa ülkesinden turist kabul edeceğini açıklamasına
rağmen, sadece Türkiye’den turist kabul etmeyeceğini açıklamıştır. Bunun nedeni
çok açıktır!

   Türkiye’yi riskli bölge olarak
nitelendirerek, turizm sektörünü baltalamak!

   Korona sürecinde ülkemizin başarıyla
mücadelesi ortadayken, böylesi bir karar almak nedendir? Ama gerek Yunanistan,
gerekse Güney Kıbrıs Rum kesimi, menfaat bekledikleri her eylemden Türkiye
aleyhine bir sonuç çıkarmaya odaklıdır. 
Bu defa da öyle olmuş, Yunanistan’a gelecek turistlerin Türkiye’ye
geçişlerinin önü kesilmiştir!

   Ancak şurası unutulmamalıdır!

   Türkiye bugüne değin her alanda göstermiş
olduğu başarıyı, gelişmeyi, turizm alanında da göstermeye devam edecek, bunu ne
Yunan-Rum ikilisinin ucuz hamleleri, ne de AB üyesi olarak kurguladıkları
Bizans oyunları engelleyemeyecektir.

     Ecdadımızdan yadigâr Osmanlı eserlerine
yapılan bu saldırılar; Avrupa ülkelerinde ne ölçüde kabul görmüştür, nasıl
yorumlanmıştır, bunu anlamak mümkün değildir! Çünkü daha önceleri de olduğu gibi
hiçbir Avrupa ülkesinden camilerimize yapılan bu saldırıları kınayan bir
açıklama gelmemiştir!

     Sonuçta;

     Medeniyet havarisi geçinen Yunan-Rum ikilisi,
camilerimize yapılan bu saldırıları önlemeye yönelik, hiçbir tedbir almamakla,
yapanları ortaya çıkarmamakla yine kendilerine yakışanı yapmıştır.

      Çünkü tarihsel vukuatları benzer olaylarla
dolu olan bu ikili hiçbir zaman değişmemiş, her fırsatta ülkemiz aleyhine
çalışmaktan, tacizkar davranışlarda bulunmaktan vazgeçmemiştir.

     Bundan
sonra da ne Rum’u, ne de Yunan’ı değişecektir… 

Azerbaycan-Türkiye Stratejik Ortaklığı Tarihî ve Güncel Boyutlar

0

Azerbaycan topraklarına Milattan
önceki asırlardan itibaren 11. asra kadar farklı boylardan pek çok Türk gelmiş,
az sayıda bir kısmı yerleşmiş, diğerleri Karadeniz’in kuzeyinden batıya
gitmişlerdir. Bölgenin tamâmen Türklerle iskânı 11. Asırda Selçuklular
döneminde olmuştur.  13. asırda
Moğolların İlhanlılar kolu bölgeyi hâkimiyeti altına aldı. İlhanlıların 7.
Hükümdarı Gazan Han (1272-1304) kendisinin tahta çıkmasına yardımcı olan ve daha
önce Müslümanlığı kabul eden Moğol Emri evruz’un yönlendirmesiyle 1295 yılında
İslâmiyet’i kabul edip ‘Mahmud’ adını
aldıktan sonra, bölgedeki Moğolların büyük bölümü Müslüman oldu. Bölge halkının
çoğu Türk olduğu için Türk kültürünü benimsediler ve Türkleştiler. İlhanlılar’dan
sonra ‘Küresünniler’ olarak da anılan
Çobanlılar, (ki bunlar daha sonra Anadolu’ya geçip muhtelif şehirlere dağıldılar)
hepsi Türk asıllı olan Celâyirliler, Timurlular, Karakoyunlular, Akkoyunlular
ve Safevîler hüküm sürdü.

1514 yılında Yavuz Sultan Selim
Han, Tebriz’e girdi. Buradaki Osmanlı hâkimiyeti 1603 yılına kadar kesintili
olarak devam etti. 1828 yılında Türkmençay Anlaşması ile Azerbaycan toprakları
ikiye bölündü. Kuzey Azerbaycan (Bakü Azerbaycan’ı) Rus Çarlığı’nın, Güney
Azerbaycan (Tebriz Azerbaycan’ı) İran’ın oldu. Rus Çalığı Komünist İhtilâli ile
devrildikten sonra 28 Mayıs 1918 târihinde Mehmet Emin Resulzâde tarafından
Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti kuruldu ise de, 27 Nisan 1920 tarihinde
Rusya’nın işgaline maruz kaldı. 71 yıl devam eden işgalden sonra 1991 yılında
Azerbaycan tam bağımsız bir cumhuriyet olarak tarih sahnesinde yerini aldı. İlk
tanıyan ülke Türkiye oldu.

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki
ilk stratejik ilişki, 1918’de Enver Paşa’nın kardeşi Nuri (Killigil) Paşa (1881-1949)
önderliğindeki Osmanlı subaylarının Bakü’ye gelmesiyle başladı. Nuri Paşa,
Azerbaycan Türklerinden bir ordu oluşturarak Bakü’nün işgalden kurtulmasını
sağladı.

Dr. Cavid Veliyev, 13,5 X 21
santim ölçülerindeki 390 sayfalık eserinin ikinci bölümünden itibâren 1991’den
sonraki gelişmeleri, diplomatik ilişkilerle başlatıp tığ ile dantel örer gibi
bütün incelikleriyle anlatıyor. Türkiye-Ermenistan Protokolleri ile başlayan
sıkıntılı dönem, bu bölümde dikkat çeken konudur.

Üçüncü bölümde askerî ilişkiler,
Dördüncü bölümde ekonomik ilişkiler, beşinci bölümde enerji işbirliği, altıncı
bölümde taşımacılık koridorları ile alakalı bilgiler var.

Dr. Veliyev, isabetli bir
değerlendirme ile Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin çok kısa dönemler hâlinde
gevşemesine rağmen, milletlerarası alışılagelmiş teamüllere göre bunun tabiî
karşılanması gerektiğini belirttikten sonra iki ülkenin ilişkilerini, ‘stratejik ortaklık’ hâline
dönüştürülmesinde başarılı olduğu neticesine varıyor.

Diğer tespitleri de şöylece
özetlenebilir:

-Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin stratejik ortaklığın
şartlarına uygundur.                                                          -Her
iki ülkenin, millî menfaatlerini düşünen aydınları, ilişkileri
desteklemektedirler ve başarılı neticelere ulaşılacağından sâdece ümitli değil,
emindirler.                                                                                   
-Türkiye’deki muhalif partiler, Azerbaycan’a destek gösterileri
düzenlemiş ve iktidarın Azerbaycan’la alâkalı çalışmalarını desteklemişlerdir.                                                                                              -Azerbaycan
elitlerinin Türkiye’yi tercih etmeleri gelişmeleri hızlandırmıştır.                                                   -Stratejik
ortaklığın gelişmesi için imkânlar kadar mecburiyet de söz konusudur.                                                                                        
                                                  -Bakü-Tiflis-Ceyhan
Ham Petrol Boru Hattı, Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu ve Güney Gaz Koridoru gibi
projeler sâdece iki ülkeye değil, çevre ülkelere de maddî-mânevî kazanç
sağlayacak, refah ve huzur getirecektir.                                                                                                                                                      
-Her bir ülke, yekdiğeri için stratejik bir değere sâhiptir.                                                                                      -Enerjide
Bakü Tiflis Ceyhan, Trans-Anadolu Boru Hattı projesi Azerbaycan enerji kaynaklarının
dünya enerji piyasasına ulaştırılması, Türkiye’nin enerji köprüsü rolünü
kuvvetlendirmesi ve enerji arz güvenliğine katkı sağlaması açısından son derece
önemlidir. Bu unsurlar iki ülke arasında karşılıklı bağımlılığı gerekli
kılmaktadır.                                                                                                                 -Türkiye-Azerbaycan
arasında askerî eğitim antlaşması, NATO’nun Barış için Ortaklık çerçevesinde iş
birliği ve karşılıksız yardım antlaşmaları ile savunma sanayi alanında iş
birliği Azerbaycan’ı bölgenin önemli askerî gücü hâline getirecektir.                                                                                                                                                      -İki
ülkenin dış ve güvenlik politikalarında uyumun da ötesinde stratejik ortaklık
açısından önem arz eden bir koordinasyonun olduğu, yapılan araştırmanın sonucunda
ortaya çıkmıştır.                                           -2007
yılında kurulan Yüksek Askerî Diyalog ve 2010 yılında kurulan Yüksek Düzeyli
Stratejik İş birliği Konseyi güvenlik ve dış politikalarında ilgili kararların
uyum ve koordinasyonunu sağlayan sağlam bir zemin üstünde yükselmektedir.

Esere takdim yazısı yazan Altınbaş Üniversitesi Rektörü
Prof. Dr. Çağrı Erhan’ın değerlendirmesi:

Şüphesiz Türkiye ve Azerbaycan dostluk ve
kardeşlik ilişkilerini uzun yıllar boyunca devam ettirecektir. Bu iki devletin
birbirleriyle olan ilişkileri, başka hiçbir devlet ilişkilerinde olmayan
kendine özgü bir tabiata sâhiptir. Bu biricikliğin özünde, Dr. Veliyev’in
ısrarla üzerinde durduğu bir asır öncesine uzanan fikrî altyapı bulunmaktadır. Türkiye
ve Azerbaycan’daki genç kuşakların, gündelik ortak çıkar hesaplarının ötesinde
bir ilişkinin bütün yönlerini öğrenmeleri, cihanşümul ve mahallî dengeler ne
yönde gelişirse gelişsin Türkiye- Azerbaycan birlikteliğine her şartta sâhip
çıkmaları için bu kitap gibi eserlerin kültür hayatımıza kazandırılması
gerekir.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş. İstiklal Caddesi,
Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

Dr. CAVİD VELİYEV:

     1979 yılında Azerbaycan’ın Sumgayt şehrinde
doğdu. 1996 yılında Türkiye Cumhuriyeti burslusu olarak Ege Üniversitesi
İletişim Fakültesi’nde okudu. 2002 yılında bu üniversiteden mezun olduktan
sonra Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde Yüksek Lisans
sertifikası aldı.

    2006 yılında Ankara Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doktora programında ‘ABD-Azerbaycan İlişkileri’ konulu tezi kabul edildi ve ‘Dr’
unvanına hak kazandı. 

     2005-2009
yılları arasında, Türkiye Ulusal Güvenlikleri Stratejik Araştırmalar
Merkezi’nde Güney Kafkasya uzmanı, daha sonra Güney Kafkasya şubesinin
başkanı olarak çalıştı. Güney Kafkasya ile ilgili Türkiye’de millî haber
programlarına katıldı. 2009-2019 yılları arasında Azerbaycan Cumhurbaşkanı
himâyesindeki Stratejik Araştırmalar Merkezinde vazife gördü ve 2015-2019
yılları arasında merkezin dış politika daire başkanı oldu. Aynı zamanda
merkezin Türkiye sorumlusu görevini de yürüttü. 2017-2019 yılları arasında
İngilizce yayınlanan Caucasus International dergisinin editörlüğünü üstlendi
ve aynı dönemde Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Düşünce
Kuruluşları ve Akademik Kurumlar Ağının Bakü temsilcisi oldu. Bakü merkezli
Uluslararası İlişkiler Analizler Merkezi’nde şube başkanı ve aynı zamanda
Türkiye sorumlusu görevi kendisine verildi.

     Yurtdışında Güney Kafkasya ile ilgili
milletlerarası konferanslara konuşmacı olarak katıldı.

     Türkiye’de yayımlanan Hürriyet Dailynews
(İngilizce), Yeni Şafak, Cumhuriyet Gazetesi eki Strateji ve Karar
gazetelerinde, Anadolu Ajansında, ABD’de yayınlanan Eurasian Daily Monitor ve
National Interest gibi dergilerde Güney Kafkasya ile ilgili 100’den fazla
kısa yorumlar yazdı.

     2011 yılında Araz Aslanlı ile birlikte
Türkçe yayınlanan Güney Kafkasya: Enerji, Jeopolitik Rekabet ve Toprak
Bütünlüğü, Reşat Resullu ve Kenan Aslanlı ile birlikte 2012 yılında Türkçe
yayınlanan Türkiye-Azerbaycan İlişkileri: Dostluk, Kardeşlik ve Stratejik
Ortaklık) isimli kitapların editörlüğünü yaptı. 

 

KUŞBAKIŞI

YAHUDİLİK-MASONLUK –
DÖNMELİK

Bilindiği gibi Yahudîlik ırk, Musevîlik
dindir. Her Yahûdî Mûsevî’dir; fakat her Mûsevî, Yahûdî değildir. Türk, Fransız
ve Rus Musevîler vardır.

Kuvvetten
başka hak yoktur
.’ Ve ‘Hıristiyan
kavimler bir gün gelecek öyle sarsılacaklardır ki, bizim hâkimiyetimizde
âlemşümul bir hükûmet isteyeceklerdir
.’

Bu sözler, kehanetinin doğruluğu
ispatlanmış olağanüstü güç ve yollardan, geleceği bildiğini iddia eden bir
şahsın ifadeleri değildir. Kendilerinden olmayanları, kendilerinin olağanüstü
güç sâhibi olduğuna inandırma gayreti içerisinde olan Yahudilerin gelecekle alâkalı
hayalleridir. 

Üstat Necip Fâzıl Kısakürek, bu iddialarda
bulunan Yahudileri anlatan kitabına müthiş bir açıklama ile başlıyor:

Yahudi emellerinin iç yüzü, resmî ve alenî
bir vesika ifadesiyle 1906 yılına kadar meçhul kaldı. 1906 Ağustosunda,
Londra’da (Britiş Müzeum) kütüphanesinde birdenbire ele bir kitap geçti. Bu
kitap (Küçük içinde büyük – İsa aleyhtarlığının siyasî imkânları) ismini
taşıyordu ve Rusça yazılmıştı.

Bunu ‘Bir
Ortodoks’un Notları – 1905
’ isimli Rusça bir eserin meydana çıkması takip
etti. Bu kitap, 1919’da İngilizceye çevrilmiş ve (Sportiavud) matbaasında
(Siyon Hâkimlerinin Protokolleri) adiyle tabedilmiştir. Eser, Londra
gazetelerine aksetti ve İngiliz basınında fırtınalar kopardı. İngiliz dilinde
yayınlanmaya başlayan eser, derhal Almancaya çevrildi ve her tarafa dağıldı.
Hâdise büyüyüp Time gibi gazetelere düşünce, birdenbire ve usûlen, son derece
dikkate şayan bir iş oldu: Eserin tek nüshasını bile elde etmeye imkân kalmadı.

Bundan sonra gerek Fransa ve gerek
Amerika’da bir takım akisler olduysa da aslında ’Serj Nilus’ adlı Rus
profesörüne atfedilen eserin bütün izleri, harikulâde gizli teşekküller
tarafından yok edilmeye çalışıldı ve bunda bir dereceye kadar muvaffak olundu.

Serj Nilus’un eserinin temeli, 1897’de Bâl’de
toplanan Siyon Cemiyetleri’nin gizli kararları, programları ve maddî mânevî
hedeflerinden ibarettir. Bunu, son olarak ‘Roje Lâmbelen’ isimli bir Fransız
ele geçirip tercüme etmiş, bundan da General Sami Sabit Karaman ‘Siyon Önderlerinin Protokolleri
ismiyle, 134 sahife Türkçe bir tercüme vücuda getirmiştir. Fakat 1943’de
intişar eden bu Türkçe nüsha da beklenen aksi yapamadan ortadan silinmiştir.

Netice şudur ki, bir millet ve memleket
birlik ve bütünlüğünü güve gibi için için yiyen gizli kuvvetleri tanımak;
onları ister isimlendirerek ister isimlendirmeyerek, fakat mutlaka kurmay
sırlariyle teşhis etmek ve ruh vatanında nüfuz ve istilâ nâhiyelerini fark
etmek bakımından bu Protokoller birinci derecede kıymet ve ehemmiyettedir
.’

12,5
X 19,5 santim ölçülerindeki 200 sayfalık eserde Merhum Kısakürek, bütün
esrariyle ve Tanzimat ricâlinden İttihat ve Terakki büyüklerine kadar, isim
isim her türlü mensuplariyle ve meş’um tesiriyle Masonik faaliyetlerle alâkalı
bilgileri okuyucuya sunuyor.

Gizli
Kuvvetin 23 Maddelik İş Hülasasının ilk 5 maddesi:

-Genç
nesilleri ahlâka zıt telkinlerle ifsad etmeli.                                                                                                   
-Aile hayatını yıkmalı… Herkes zevkinde ve sefasında hür olmalı.                                                                   
-İnsanlara, suçları ve ayıplariyle hükmetmeli.                                                                                                              
-Sanatı düşürmeli; bilhassa edebiyatı müstehcen ve şehevî istikamete
çevirmeli.                                                    -Mukaddesata saygıyı tahrip etmeli…
Muhterem sayılan insanlara rezâlet isnat etmeli, akideleri kökünden
baltalamalı.

 

BÜYÜK DOĞU
YAYINLARI:

Uzunçayır Caddesi Sarılar İş Merkezi Nu: 24/16 Hasanpaşa,
Kadıköy-İstanbul.Telefon: 0.216-546 10 25 Belgegeçer: 0.215-546 10 24 e-posta:
irtibat@buyukdogu.com.tr  www.buyukdogu.com.tr

 

DUYGULARIN
PSİKOLOJİSİ

Psikiyatri Ana Bilim Dalı uzmanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Duyguların Psikolojisi
isimli eserinde duyguların beyin ile ilişkisini, biyolojik temellerini, sağ,
sol ön beyin unsurlarının özelliklerini ve gördüğü vazifeleri inceliyor.
Eserinin asıl konularına girmeden önce duygu ile zekâ ilişkisini açıklıyor.

Sözü elden özellikler ve ilişkilerin,
insanın mutluluğu üzerindeki etkileri ve neticeleri hakkında bilgiler veriliyor.
Meselâ: Duygu ve zekâ bağlantısı kuvvetli olanlar, kendi duygularıyla birlikte
diğer insanların duygularını da okuyabilirler. Bağımsız davranırlar,  uzlaşmayı başarırlar, Maksada ulaşmak için ne
yaptığı kadar nasıl yaptığını da dikkate alan, zorluklar karşısında sebat
edebilen, problem çözmekten kaçınmayan, uyum yetenekleri yüksek kişilerdir.
Aynı zamanda zekidirler.

Prof. Tarhan’a göre insanların varlık amacı
mutlu olmaktır.

Genel kabul görmüş kanaate göre mutluluk, gelip
geçici, kısa süreli bir duygudur. Uzunca süre mutlu olanlara mes’ut denilir.
Ömür boyu devam eden mutluluk ise saadettir.

Prof. Tarhan, uzun vâdeli mutluluğun ön
beyin ile alakalı olduğunu belirtiyor. Ön beyin aynı zamanda kişiliğin
şekillenmesini de sağlıyor. Sözün burasında ön beynin çalışma sistemi ve
vazifesi konusunda dikkate değer bir olayı anlatıyor: Gage Vak’ası… Alâka çekici

Belirtildiğine göre irade şoföre benzer;
otomobilde şoför, uçakta pilot gibidir. Otomobilin direksiyonu da mantıktır.
İradenin bir adı da ‘seçme yeteneği’dir.                                                                 

13,5 X 21 santim ölçülerindeki 240 sayfalık
eserin ikinci bölümünde, ‘Olumlu Duygular
başlığı altında sevgi, sevginin kullanımı, sevginin davranışlara yansıması,  sevgi – değer ilişkisi, sevgi ve evlilik
konuları işleniyor.

Olumlu duyguların ikincisi ‘Güven Duygusu’dur. İnsanda güven duygusu
arayışı doğuştan itibâren vardır.

Ümit
olumlu duyguların üçüncüsüdür. Ümit insanı hayata bağlayan bir duygudur. Ümitli
insanlar mes’ut ve bahtiyar olurlar. Bu ise, ümitvar olmakla mümkündür. Yazar
ümitvar olmanın da yollarını açıklıyor. Dördüncüsü: İyimserlik, beşincisi:
merhamet ve şefkat… Altıncısı Mutluluk… Mutluluktan kasıt, saadet olmalı. Nasıl
ulaşılabileceği hususunda ipuçları var. Sorumluluk duygusu, çevreye ve
çevredeki insanlara saygının gereğidir. İnsanın kusur işlemesini engeller.
Vefa, adâlet, sabır ve sonsuzluk duygusundan sonra ‘Olumsuz Duygular’ inceleniyor. Bunlar: bencillik, gurur, kibir,
üstünlük duygusu, utanç, şüphe, kıskançlık, öfke, kin, üzüntü, nefret…

Dördüncü ve son bölüm duygu ile alakalı
zekâ başlığını taşıyor.

Her bir bölümde başarılı ve mutlu
olabilmenin ipuçları var.

TİMAŞ
YAYINLARI:

Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu,
İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00

e-posta: timas@timas.com.tr /  www.timas.com.tr

 

 

Seyahat Ya Resul

     Zor hayat şartları
içinde bunalan insan; biraz nefes almak, sıkıldığı ortamdan uzaklaşmak,
bambaşka bir hava solumak istiyorsa, seyahat etsin. İstediği bir ülkeye geziye
çıksın.

     Yeni çehreler
görsün. Yeni insanlar tanısın. Değişik manzaralar temaşa etsin. Zihnen, dimağen
bulunduğu yerden uzaklaşıp, sorunlarını geride bıraksın.

    Çünkü tebdil-i
mekânda ferahlık vardır. Ayrı bir mekân, farklı bir ortam, yeni his ve
duygulara yol açar. İnsanın ruhen dinlenmesini sağlar.

     Zaten en iyi
dinleniş şekli; hareketsizlik ve durağanlık değil. Yeni bir harekete yönelmek,
başka konulara eğilmekle olur.

     -İyi güzel de
neyle, nasıl, ne şekilde? Kısaca hangi maddî imkânlarla yapacağız bütün
bunları? Dediğinizi duyar gibiyim.

     -Hangi parasal,
hangi maddî güçle gerçekleştireceğiz? Dediğinizi de duyar gibiyim.

     -Ayrıca, var mı ki
zamanımız veya kullanacak iznimiz, ya da yeteri kadar buna ayıracak vaktimiz?
Diye itiraz edip, karşı çıkacağınızı da duyar gibiyim. Ve tabii sizlere hak
vermiyor değilim.

     Fakat benim
edeceğim teklifte, sunacağım tercihlerde, kabul etmeyeceğiniz, tercihte
bulunmayacağınız bir durum yok! İş yerinizden izin almaya falan da gerek yok!
Dönüşte işinizi yerinde bulamayacağınız gibi bir endişe de söz konusu değil!

     Siz yeter ki
isteyin. İstediğiniz yere, istediğiniz zaman gitmek sizin elinizde. Sadece
isteyin yeter.

 

          Bu proje ne
para ister senden ne pul!

          Önce şöyle bir iyice yerine kurul;

 

          Düşün,
tercihini yap, gerekli kitabı ara.

          Tanıtım
kitaplarını, teker teker bir tara.

 

          Araştır ve
karar ver, gideceğin ülkeye önce.

          Seç,
enteresan bir seyahat kitabını iyice.

 

          Sonra otur
yerine, rahatça gömül koltuğa.

          Sayfaları aç
birer birer, başla yolculuğa.

 

          Endişe etme,
bu yolculuk ne su ister ne aş;

          Okudukça,
tayyı mekân edeceksin yavaş yavaş.

 

          Aşacaksın
denizleri, dağları durduğun yerde.

          Bu ettiğin
yolculuk; emin ol derman olacak derde!

 

          Çünkü gözden
ırak olan, gönülden de olur ırak.

          Sen
cancağızım, dertlerini artık geride bırak.

 

          Hatta
geliyorsa elinden, et terki de terk.

          Sana, sanki
can bağışlayacak bu yeni erk.

 

          Okudukça
edeceksin, aynı zamanda tayyı zaman.

          Nice insan
tanıyacak, göreceksin epey kahraman.

 

         
Konaklayacaksın, kim bilir hangi kuytu ıssız derede.

          Uzanacaksın
çimenlere, boylu boyunca sere serpe.

 

          Derenin
derinlerden gelen mest edici ninnisi,

          Ağlayacaksın,
rahatlamanın yok böyle gibisi.

 

          Ezası cefası,
gerçekten oraları sadece gezene.

          Sana düşecek
olan; bunlarla ruhun huzurla bezene.

 

          Bilirsin,
bazen görmek çok üstündür işitmekten!

          Görmek gibisi
var mı hele uzaklara gitmekten?

 

          İşitileni
reddetmek, kabul etmemek belki mümkün.

          Ama ya
görüleni inkâr etmek, gel gör ki ne mümkün.

 

          Ortamından
bunalan kimseler; çıksın biraz dışarı.

          Binsin
kitaba, alsın dizginleri ele, olsun dağlar aşarı.

 

          Epey zaman,
az git uz git, bakma sakın geriye.

          Gam, keder ve
kasavetler; damla damla eriye.

 

     Seyahat esnasında
nice olay yaşayanlar -özellikle- tabiatla başbaşa kaldıklarında, insanlardan
uzak  yerlerde yol alırken, binbir
tehlikeye maruz kalır. Belki hayatlarından bile olur. Hatta tehlikeli
hastalıklara yakalanabilirler.

 

          Oysa kitabın
satırlarında ilerlerken heyecanla,

          Hiçbir
şekilde karşılaşmazsın, tehlike denen o anla.

 

          Hem yaşarsın
o anları her nefeste, hem alırsın lezzet.

          Hem uzak
kalırsın korkulardan, görmezsin asla eziyet.

 

          Can derdine
düşerek, orada olan çekmişken cefa!

          Sürdürürsün,
ruhu okşayan keyifli ne hoş bir sefa.

 

          Üstelik
istediğin zaman, ara verir duraklatırsın safari.

          Çünkü oraya
ulaşmak için, lüzum yok olmaya seferî.

 

          İşte varken,
böyle manevî bir seyahat acentesi.

          Bütün mesele, yolculuk yapmaya olmalı
hevesi.

 

          Üstelik yok
bunun resmen pasaportu vizesi.

          Sorulmuyor;
kim bu gelenler hem kimin nesi?

 

          Öyleyse
yârenler, kalkın hemen bugünden yok tezi.

          Kılalım
kendimize malûm; meçhul olan bilinmezi.

 

          Kalmasın
beynimizde, hiçbir sorunun karmaşık izi.

          Çıkalım
seyahate, olsun bu bize bitmeyen dizi.

 

          Haydin canlar
ruha ferahlık için, çıkalım seyahate beraber.

          Bilinmezden
alalım, ruhu rahatlatacak, haber üstüne haber.

 

          Varken böyle
bir imkân, rûhu sükûna erdiren.

          Rûha yazık
değil mi, varken gam keder verdiren?

 

          Önemli
olmasaydı kul için, dedirir miydi o ulu Resul?

          “Şefaat”
yerine “Seyahat” diye söyletir miydi o kulu Resul?

 

          Kıl seyahat
ol rahat.

          Kalma bedbaht
bul rahat.

 

          İşte sana
sâlim ruh için budur reçete.

          Önüne çıkamaz
olur artık hiçbir çete.

 

          Böyle bir
imkân vermişken İlâh;

          Demek düşer
kula “Hamden lillah.”

         

          Bize de düşer
ey kaari!

          Demektir
“Eyvallah” gayri.

Bu Pik Başka Peak

Bilim adamları Mart ayından bu
yana koronavirüs salgınının pik (İngilizce yazılışı peak) yaptığı
yani zirveye ulaşma zamanını ve akabinde olacakları tartıştılar.

Haziran ayında ise bambaşka bir
Peak gündeme oturdu. Bu Peak 2010 yılında bir grup Türk gencinin
kurduğu, Avrupa’dan iki yatırım fonunun da desteğini alarak büyüttüğü bir sanal
oyun yazılım şirketi.

Peak şirketi geçtiğimiz hafta 1,8 milyar dolara (12,3
milyar TL’ye) ABD merkezli oyun şirketi  Zynga’ya satıldı.

Sadece 10 sene içinde ve sadece
100 çalışanı olan bir şirketin 1,8 milyar dolar gibi bir değere ulaşması “yeni
ekonominin” farkını gösteriyor. Yeni ekonominin değer anlayışı ve büyüme
hızlarının eski ölçülerle kıyaslanması mümkün değil.

Yazılım üretiminde sadece bilgisayarlar
ve onları kullanmasını bilen yaratıcı beyinlerden oluşan bir sermaye söz
konusu. Üretilen ürünlerin bir fabrikası yok, hacmi ve ağırlığı yok.

Yıllardır “ihraç
ürünlerimizin kilogram fiyatı çok düşük”
diye yakınıyoruz. İhracatta kg başına
1,35 dolar gibi bir gelir elde ediyoruz. İhraç ettiği ürünlerden kg başına 2,54
dolar gelir elde eden G. Kore’yi ve ABD’yi, 3,7 dolar kazanan Almanya’yı
ve 4,0 dolar gelir sağlayan Japonya’yı imrenerek izliyoruz.

Bu yüzden mesela Prof. Dr.
Kerem Alkin
“Türkiye Ekonomisinin odaklanacağı nokta, imalat
sanayinin itici güç
 olmayı sürdürmesidir ve tarıma, imalat
sanayine ve hizmetler sektörüne
‘ihracat’ perspektifi kazandırmaktır. 2023’de ‘2
dolar’ katma değer
, 2030’da ise ‘3 dolar’ katma değer, ‘dış
ticaret fazlası veren Türkiye’ hedefine de ulaşmamız anlamına
gelecek” diyordu.

Elbette tarım,  imalat sanayi ve hizmetler sektörü istikrar
ve istikbal
için çok önemli.

Ancak ağırlığı sıfır kg
tutan ürünler
üreten bir şirketimizin 1,8 milyar dolar etmesi müthiş
bir şey değil mi?

Bu tür şirket satışlarımız ilk de
değil. Ancak fiyatı 1 milyar doları aşan ilk teknoloji şirketimiz Peak.

2015 yılında Yemeksepeti
Alman Delivery Hero’ya 589 milyon dolara satılmıştı. Trendyol
için Çinli e-ticaret devi Alibaba 728 milyon dolar ödemişti. Peak
için biçilen 1,8 milyar dolarlık değer bu satın almaların tutarını
katladı.

************************************

Koskoca Arçelik’in Değeri Peak’den Az!

Peak
şirketinin 1,8 milyar dolarlık fiyatının ne kadar büyük olduğunu anlatmak için,
Sözcü yazarı Ege Cansen’in, Arçelik firması ile yaptığı mukayese çok
çarpıcı:

“Türkiye’nin gurur kaynağı Arçelik’in
firma değeri sadece 1,7 milyar dolar.
Arçelik’in 7 ülkede 18 fabrikası,
31 ülkede 33 satış teşkilatı, 11 markası ve 30 bin çalışanı var. 2019
satış hâsılatı 5,5 milyar dolar. Kârı ise 150 milyon dolar civarında.
Satış hâsılatının üçte ikisi yurtdışından, üçte biri ise yurt içinden elde
ediyor. Yani Arçelik uluslararası bir oyuncu.”

“Cep telefonu ve bilgisayarlarda
oynanan “oyunlar” gençler arasında bağımlılık yaratacak kadar tutuldu. Bu uygulamalar
(sadece oyunlar değil ve maalesef biraz da kumar)
günümüzün “sigarası” veya “otu” oldu. Kullanımın artması ‘reklam dünyası’ için
yeni bir ‘mecra’ oluşturdu.”

Arçelik vb sanayi
şirketleri ürünlerini sattıkları zaman kârlarını elde ediyor ve ilişki
kesiliyor. Oysaki yazılım firmaları ürünlerinin satış bedeli haricinde,
ürün kullanıldıkça devam eden bir gelir kaynağı elde ediyor.

Ocak 2019 verilerine göre Peak
şirketinin ürettiği Toy Blast ve Toon Blast oyunları ile elde ettiği
toplam aylık mobil uygulama gelirinin yaklaşık 35 milyon dolar (yıllık mobil
uygulama gelirinin Arçelik’in yıllık kârının yaklaşık üç katı)
olduğunu
hatırlatalım. 

Peak’ı satın alan Zynga bu
yüzden daha çok mobil oyunlara odaklanmış durumda. Şirketin gelirinin
yüzde 96’sı mobil oyunlardan geliyor.

************************************

Yazılım ve İmalat Sanayi

Peak ve
benzeri sanal oyun üreten şirketlerin ürettiği oyunlar benim hiç ilgimi
çekmiyor. Hatta vaktin boşa harcanmasına yol açması ve kumara benzeyen yönlerini
sakıncalı buluyorum.

Ancak tüm dünyada müthiş bir
pazar oluşturan, oyun dâhil, her türlü yazılım alanında Türk firmalarının söz
sahibi olması çok önemli ve değerli. Türkiye’nin yıllık 853 milyon
dolarlık mobil oyun geliri ile bu alanda dünyada 18. sırada olmasından
mutlu oluyorum.

Gerçekten yerli ve milli
imalat ve savunma sanayi için güçlü yazılım firmalarımızın olması
şart.

Küresel ekonomide parlayan teknoloji
firmalarından
birçoğunun olağanüstü başarılı bir dönemin
arkasından, ortaya çıkan yeni ve çok zorlu rakipleriyle baş edemediklerini
görüyoruz.

Zynga da 2007’de
kurulmuş, parlak bir dönemden sonra 2013’de düşüş sürecine girmiş. 2016’da
yönetici ve yönetim anlayışında değişiklik yaparak son birkaç yıldır yine büyük
atak yapmış.

Buna karşılık, Arçelik
gibi klasik üretim yapan fabrikalar, makinelerin otomasyonu ve yapay zekâ
kullanımı gibi yeniliklere uyarak, devam ediyor. Bu fabrikaların ürünlerini
birkaç nesil kullanıyoruz.

Ama rekabette geri kalan yazılım
şirketlerinin
arkasında hiçbir iz kalmıyor. Yani bu alanda yenilik ve
yaratıcılık
hayat memat meselesi.

Peak’in kurucusu olan Sidar
Şahin
gibi ‘vizyoner’ gençlere alan açılmasının da millet olarak
bizim için hayat memat meselesi olduğunu
görüyorum.

Yeni Anayasa ve 1920 Ruhunu Çağırma

T.C. tehlikeli bir eşikten döndürülmüştür. Demokratikleşme
diye milli devletimizin yapısı tanınmaz hale getirilebilir; ülkemiz etnik
guruplar kullanılarak çözülebilirdi. Tarihin derinliklerinden gelen Türk
devleti öcü olarak gösterildi; devletsiz, milletsiz, bağımsız fert ütopyası
ortada dolaştırıldı. Terörle hukuk devleti içinde mücadele yerini müzakereye,
Dolmabahçe toplantısına, Oslo görüşmelerine bıraktı. Bir ara Ermeni açılımına
da merak sarmış, açılımlara doyamamıştık. Türkiye-Ermenistan milli maçına
Erivan’a gitmiş, maalesef Asala liderine yakın oturtulmuştuk. Türkiye’de
marjinal bazı bölücü görüşler, sanki çoğunluğun görüşü gibi takdim edilmeye
çalışıldı. Bu marjinal görüşler aslında 15 Temmuz işgal ve darbe teşebbüsüne girişenlerin
görüşlerinden farklı değildi. Yıkım projeleri demokratikleşme diye yutturulmaya
çalışıldı. Aslında hem 15 Temmuza karşı olacaksınız; hem de Türkiye sadece
Türklerin değildir, Türkiye’de başka milletler de vardır diyeceksiniz. Bundan
büyük çelişki olur mu? Türklüğü etnik çağrışım yapıyor diye anayasadan
utanmadan çıkarmaya çalışacaksınız; Türk Dünyası ile ilişkileri nasıl
sürdürecek; onlara ne diyeceksiniz?

            Geçmişte
yeni anayasa tezgâhı bir sivil darbe olarak ülkenin önüne çıkarıldı. Yeni
anayasa çalışmaları ülkenin ihtiyaç duyduğu değişiklerden çok ülkeyi tanınmaz
hale getirici çabalardı. Başdanışmanlığa getirilenleri görünce yarın da bundan
farklı olmayacağı anlaşılmaktadır. Türkiye’de 1453’ün, 1071’in ve 1923’ün
tarihi intikamını alabilmek için fırsat kollayanlar da farklı
düşünmemektedirler. Sağın ve solun içinde bulunup bir tasfiye sürecinin
ittifakı içinde birlikte olanlar yine ortaya düşeceklerdir. Anayasa orta
oyununa geçmiş yıllar itibariyle pek yabancı değiliz.

            1923’e
reddiye çıkaranlar 1920 ruhunu çağırma peşindedirler. Bunlar Milli Mücadele ve
Cumhuriyetle kavgalıdırlar. Bunlar Atatürk’e ve Türk kimliğine Yunan ve Ermeni
terör örgütleri kadar düşmandırlar. Kindar yetiştirilmişlerdir. Onlara göre,
1920’de birleşmişiz ama 1923’te ayrılmışız. Osmanlı’nın son dönemlerinde
Osmanlıcı ve din birliği tezleri üzerine padişah ve şeyhülislamların mesaj ve
gayretleri acaba karşılık bulabildi mi? Osmanlıyı çöküşten kurtarabildi mi? Egemen
bir devlet ortada kalabildi mi? Herhalde son çare olarak zor şartlar altında
Milli Mücadeleye soyunmak mecburiyetinde kalanların, Atatürk gibi sine-i
millete dönenlerin, İngiliz emrindeki sarayla hiçbir şey yapılamayacağını
görenlerin saraya karşı bir darbe veya ihtilal yaptıkları da ileri sürülemez. Ortada
devlet ve otoritesi kalmamış, İngiliz’e sığıntı bir siyasi bakiye ortaya
çıkmıştı. Bu acı ve üzücü ortamdan ülkeyi kurtarmak için ölümü göze alanlar, Anadolu’ya
paraşütle indirilen yabancı sivil ve askerler değildi. Milli Mücadeleyi ithal
bir millet ve kadro yapmadı. Onlar tabi ki Osmanlı kurumlarından yetişen asker
ve sivillerdi. 1299’da kurulan Osmangazi’nin Osmanlısı bu duruma layık değildi.
1299’da Osmanlı’yı kuran irade ne ise; 1923’te Milli Mücadele ile Cumhuriyeti,
yeni Türk Devletini kuran irade de odur. Osmanlı sonrası T.C. ile Türk’ün
tarihi yürüyüşü sürdürülmektedir. Geliniz 1923’ü içimize sindirelim ve 1920
ruhunu çağırma yanlışlarına ve çelişkilerine düşmeyelim. Açık ve samimi olalım.
Milli Mücadeleye karşı olanlar, İngiliz’e bel bağlayanlar ne 1920’de, ne de
1923’te kurtuluş trenine binmediler. 

Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Üyesi Dr. ELÇİN İBRAHİMLİ ile Geçmişten Günümüze TÜRK DÜNYÂSINDA ALFABE PROBLEMİ Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Türk Dünyasında ortak
alfabe konusunda bu günekadar yapılanlara kısaca göz atabilir miyiz?  

Dr. Elçin İbrahimli: Asya Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını
kazandıktan sonra kültür birliği konuşulmaya başladı. Kültür birliğinin
sağlanmasında alfabe birliği önemli olduğu için Kirilden Latin alfabesine
geçişle ilgili tartışmalar da gündemdeki yerini aldı.

1991 ve hemen sonrasındaki
yıllarda dil alanında Türkiye ve Türk cumhuriyetlerinde önemli görüşmeler ve
heyecanlı tartışmalar yapılıyordu. 18-20 Kasım 1991 târihinde Marmara
Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü tarafından ‘Milletlerarası Çağdaş
Türk Alfabeleri Sempozyumu’ düzenlenir. Bu sempozyuma katılan delegeler, Türk
lehçeleri için tavsiye edilen 34 harfli ortak alfabeye imza atarlar. Bu alfabe,
Türkiye Türkçesinde kullanılan Latin temelli alfabeye beş harfin ilave
edilmesiyle oluşturulur. İlave edilen harfler şunlardır: açık e ‘Ə’, nazal n ‘ŋ’,
‘x’, ‘q’, ‘w’.

 Bu toplantı ve tartışmalar, meyvesini vermeye
başlar ve değişik zamanlarda Azerbaycan, Türkmenistan ve Özbekistan, kademeli
olarak Latin alfabesine geçmeyi kararlaştırırlar.

Azerbaycan, 25 Aralık 1991’de
Kiril harflerini bırakıp Latin alfabesine geçme kararı alır. Ancak ‘e’ harfi
yerine ‘ä’yi kabul eder. Buna rağmen söz konusu ortak alfabeyi en doğru ve
yüksek düzeyde kullanan Azerbaycan Cumhuriyeti olmuştur. Bu alfabenin
Türkiye’de yürürlükte olan alfabede bulunmayan karakterleri şunlardır: “ə”,
“q” ve “x”. Yeni Azeri alfabesiyle yazılmış bir metin, kod
farklılaşması olmadığı için Latin temelli alfabe kullanan Türkiye Türkleri
tarafından kelimelerin rahat anlaşılmasında büyük kolaylıklar sağlamış oldu. 12
Nisan 1993’te Türkmenistan, 2 Eylül 1993’te de Özbekistan Latin alfabesini
kabul ederler. Bu iki Türk cumhuriyetinin kabul ettikleri alfabede 34 harfli
ortak alfabeden sapma epeyce fazladır. Türkmenistan, farklı kodları
benimseyerek, kabul edilen 34 harfli Türk alfabesinin biraz dışına çıkmış oldu
ve “ı” yerine “y”, “y” yerine “y”, “c” yerine de
“j”yi kabul etti. Örnek olarak “dizgici” veya “ürün toplayıcı”
anlamlarına gelen yıgıcı kelimesi, yygyjy şeklinde yazılınca, bu kelimenin
yaşadığı bir başka lehçe ana dili olanlar için ilk andaki hızlı çağrışım yok
edilmiş oldu. Türkiye Türk’ü ‘yılını’ kelimesini yylyny şeklinde görünce onda
hiçbir çağrışım yapmaz. Özbekistan bir yandan “ş”, “ç” gibi harflerin
İngilizcedeki yazılışları olan “sh” ve “ch”yi esas alırken bir yandan
da yuvarlaklaşan “a” ile “o”nun tek kodla gösterilmesini kabul ederek
iki farklı sesi birleştirmiş oldu. Latin temelli alfabeyi kullanan Türkler
tarafından çiçek kelimesi ‘chichek
şeklinde yazılırsa ilk bakışta farklı kod seçimini bilmeyenlerce bu kelimenin
İngilizce sanılması kaçınılmazdır. Çocuk çok nazlı bir çiçektir cümlesini ‘Chocukchok nazlı bir chichektir
biçiminde yazdığımızda bütün kelimelerini çok iyi bildiğimiz Türkçe bir cümle
bizden bu kadar uzaklaşırsa, bazı kelimelerini bilemeyeceğimiz Özbekçe bir
metnin böyle bir tercihle ne kadar uzaklaşacağını siz düşünün. Bu yaklaşımların
bir sonucu olarak kelimeyi anlamak için harcamamız gereken ilk gayreti alfabeyi
çözmeye ayırmak durumunda kalıyoruz. Özellikle üzülerek belirtmek isterim ki dünyada
hiçbir halkın alfabesi bir asırda üç defa değiştirilmemiştir.

Çetinoğlu: Dünyada Türklerden
başka hiçbir millet, 20 ayrı alfabeyi kullanmak mecburiyetinde bırakılmamıştır.

Sovyetler Birliği yöneticilerinin, hâkimiyeti altındaki
Türk topluluklarının her biri için ayrı alfabe dayatması hakkındaki
görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Dr. İbrahimli: Sovyetler Birliği tarafından uygulanan ve 1940
yılında kullanılmaya başlanan Kiril alfabeleri her cumhuriyet için ayrı ayrı
karakterler göz önüne alınarak hazırlanmıştır. Bu, Rusların özel tercihine
dayanıyordu. Paralel karakterler kullanılmış olsaydı, o zaman Türk boylarının değişik
lehçelerde yazılmış metinleri, en azından ortak öğeler söz konusu olduğunda,
çok kolay anlaşılabilirdi. Ancak alfabedeki farklılık, şuuraltındaki hızlı
çağrışıma engel oluyordu. Kiril alfabesi, ayrıca Türkçe için gerekmeyen е”, “ё”, “я”, “ю”
(sırasıyla “ye”, “yo”, “ya”, “yu”) gibi
ses grubunu gösteren harflere sâhipti. Bu şekilde yapılan tercihler, aynı
milletin çocuklarını birbirinden uzaklaştırmayı amaçlayan özel bir tasarımın
ürünü ve planlanmış bir politikanın devamı ve uygulamasıydı. Türk cumhuriyetlerinin
yetkilileri bağımsızlığa kansız/acısız kavuşmuşken Rusya’nın yapmaya çalıştığı
şekilde bir tercihle hareket etmemeliydiler. Aksine ihtiyaç duydukları birkaç
harfi 34 harfli alfabeden ilave etmek suretiyle aynı karakterleri kullanarak
şuuraltını harekete geçirip dilde yakınlaşmayı doğurabilecek paralel kodların
kullanılmasına özen göstermeliydiler. Ne yazık ki Sovyetlerin dağılmasıyla
hürriyetine kavuşan Türk cumhuriyetleri, alfabe meselesinde gerektiği şekilde
hareket edemedi. Bir tek Azerbaycan’dan başka hiçbir ülkede alfabe reformları
yapılmadı. Biz bugün bu alfabelerin sıkıntısını yaşıyoruz. Zamanında bunlar
yapılmış olsaydı alfabede çok sorunlar çözülebilirdi.

Çetinoğlu: Kazakistan’daki
gelişmelerden bahseder misiniz?

Dr. İbrahimli: Kazakistan’da Latin alfabesinin kabulüyle ilgili
somut adımlar atılmaktadır. Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, 27
Ekim 2017 târihinde Latin alfabesine geçilmesi için devletin hazırlıklar
yapması için karar vermiştir.

Kazakistan’da 2025 yılına kadar Latin
alfabesine geçmekle ilgili hazırlıklar devam etmektedir.

Ancak şu anda kabul edilen Kazak
Latin alfabesi, diğer Türklerin günümüzde kullandıkları alfabelerden çok
farklıdır. Hâlbuki 18-20 Kasım 1991 târihlerinde Marmara Üniversitesi Türkiyat
Araştırmaları Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen Sempozyumda bütün Türklerin
kullanacağı ortak alfabenin projesi hazırlanmıştır. Kazakistan’da görüşülmekte
olan alfabe bu projeye aykırıdır.  Fakat ortak
alfabeyi kabul etme şansı ve imkânı vardır.

Çetinoğlu: 2018 yılında Marmara
Üniversitesi’nde yapılan sempozyumda, Kazakistan temsilcisinin de imzaladığı ‘Sonuç
Bildirgesi’nde ‘tavsiye’ mahiyetinde ifadeler var. Bana öyle geliyor ki, bu
maddeler, Kazakistan için yazılmıştır. İnşallah dikkate alınır. 
 

Dr. İbrahimli: Ben de öyle ümit ediyorum. Kazakistan, artık Türk dünyasının önder devletlerinden biridir.
Ona yakışan diğer Türk Cumhuriyetleriyle birlikte hareket etmektir.  

Çetinoğlu: Türk dünyasında
ortak alfabe konusunda gelecekle alakalı düşünceleriniz nelerdir?

Dr. İbrahimli: Tarihte hiçbir millet Türkler kadar alfabe
değiştirmemiş, farklı alfabe kullanmamışlar Bugün için en uygunu Latin kaynaklı
olarak bir birimizin alfabesine yakın bir alfabenin kabul edilmesidir.  Böylece birbirimizin yazılı edebiyatını, tarihini
okuyalım. Bugün Türkiye ve Azerbaycan birbirini her kademede okuyor, anlamamak
zorluğu olabilir tabiîdir. Ancak okuyor. Çünkü alfabeleri bir iki karakterden
başka aynıdır.

Çetinoğlu: Efendim, çok
teşekkür ediyorum. Gerçekten çok faydalı bir mülâkat oldu. Hatırlanması ve
hâfızalara yerleşmesi için bir özet lütfeder misiniz?

Dr. İbrahimli: Türk dünyasında günümüzde de en büyük problem olan
alfabeyle ilgili neler yapılabilir, hangi önlem ve öneriler olabilir, kısaca
bunları belirtmek istiyorum: İlk olarak, Latin alfabesini sık kullanmayan veya
Kiril alfabesiyle eş zamanlı kullanan ülkelerde (Özbekistan, Kırgızistan ve
Türkmenistan’da kesin olarak Latin alfabesine geçilmesi lazım.

Yapılması gereken en önemli
işlerden biri de bütün Türk devletlerinin, ortak alfabe çalışmalarına bir an
evvel başlamalıdır.

Oluşturulacak ortak Latin
alfabesinde Türk lehçelerindeki ortak sesler için ortak harfler
kullanılmalıdır. Bu alfabe, mümkün olduğu kadar pratik ve kolay olmalıdır.
Ortak alfabenin bütün Türk halklarına öğretilmesi ve bu alfabenin kullanılması
için dilcilere de önemli görevler düşmektedir. Türk dünyası ortak edebiyatının
kaynak eserleri olan destanlar, masallar, ninniler, atasözleri her cumhuriyette
yayımlanmalıdır.  Bu edebî eserlerin
bütün Türk dünyasının ortak ürünleri olduğu bilinci yaygınlaştırılmalıdır.

Ortak alfabeyle ilgili
araştırmalar, çalışmalar yapmak üzere Türk cumhuriyetlerindeki dil
enstitülerinin, dil kurumlarının desteğiyle milletlerarası araştırma enstitüsü
kurulmalıdır. Bu enstitüde Türk dünyası ortak iletişim dili oluşturulmalı;
ortak alfabe, ortak imla, ortak söz varlığı, ortak terimler üzerine çalışmalar
öncelikli olarak yürütülmelidir.

Yeni oluşturulacak ortak
alfabenin ve gelecekte oluşturulacak ortak iletişim dilinin (ortak Türkçe) siyasî
dairelerde büyük oranda kullanılması gerekliliği göz önünde tutularak konunun
Türk dilli devletlerin hükümetleri düzeyinde ortaya atılması net sonuçların
elde edilmesine sebep olacaktır.

Türk asıllı milletler arasında
ortak alfabenin oluşturulması için sürekli dil kurultayları, sempozyumları
düzenlenmeli, her yıl bir Türk cumhuriyetinde yapılmalıdır. Kurultaylarda ortak
alfabenin oluşturulması şartları bütün incelikleri ile ele alınmalı, gelişmeler
takip edilmeli, problemler çözümlenmelidir. Bu kurultaylarda zaman içerisinde
ortaya çıkabilecek durumlarla ilgili ortak çözüm yolları, devlete bağlı
kuruluşlara teklif şeklinde gönderilmeli ve her ülkede yürürlüğe konulmalıdır.

Belirtmeye çalıştığım bu konuların
çözümü hemen hemen hepsi alfabeye bağlıdır. Bugün Türk dünyasının dilde
birliğinin temel anahtarı, alfabedir. Alfabede birlik sağlanamazsa asla ortak
konuşma (iletişim) dili de ortaya çıkmaz. Yapılacak bu çalışmalarla ortak
iletişim dilinin oluşturulması alfabe birliğinin ve söz varlığının etkisi ile
sağlanacak ve ortak iletişim dilinin temelini oluşturacaktır.

 

Dr. ELÇİN İBRAHİMLİ:

     15 Mart 1985
tarihinde Azerbaycan Cmhuriyeti Naxçıvan Özerk Cumhuriyeti’n
de doğdu.

     Bakü
Devlet Üniversitesi Doğu Bilimleri Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde
lisans, Kafkas Üniversitesinde yüksek lisans yaptı.

     Elçin
İbrahim Türkolojinin çağdaş meseleleri, karşılaştırılmalı dilbilimi, Türk
lehçeleri, ortak Türkçe, Ortak İmla gibi konularda 112 ilmî makalesi
yayınlanmış, 4 kitabı, 1 ders programı, çeşitli konularda 6 eserin
tercümesini yapmıştır. Birçok milletlerarası ilmî kongre ve sempozyuma
katıldı. İlmî makaleleri  Türkiye, ABD,
Rusya, İngiltere, Fransa, Polonya, Kazakistan, Özbekistan, Tataristan,
Arnavutluk, Romonya. Kırgızistan, Moğolistanda yayınlandı.

      2018’de Dr. unvanı aldı.

     Hâlen Azerbaycan
Cumhuriyeti Bakanlar Kuruluna bağlı Tercüme Merkezinin lisanslı tercümanıdır.

     İyi
derecede Türkçe, İngilizce orta derece Rusça biliyor.

     Yayınlanmış
Eserleri:
Azerbaycan Halk
Cumhuriyeti Dil Meseleleri (Azərbaycan Xalq Cümhuriyyəti: Dil Məsələləri) (2018),
Türk Halklarının Ortak Alfabe, İmla ve Konuşma Dili (
Türk xalqlarının
ortaq əlifba, imla və ünsiyyət dili)
(2018), Azerbaycan Kahramanlık Salnamesinde Nehremli Şehitler (Azərbaycan
qəhrəmanlıq salnaməsində nehrəmli şəhidlər) (2019), Şeyxülislam Yehya Efendi
Divanının Söz Varlığı (2019),

     Tercümeleri: Dimitri Glukovski. Metro, Ahmet Haldun Terzioğlu. Tomris Han, Mustafa
Yörü. İshak Kuşu, Aynur Tutkun. Hayatta İhmal Edilmeyecekler-Aile ve Çocuk,
Baheddin Ögel. Türk Mifolojisi 2 Cilt,
Namık Kemal Zeybek. Türk İnancı – Tanrı, Aleksandr Düma. Siyah Lale.

Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Üyesi Dr. ELÇİN İBRAHİMLİ ile Geçmişten Günümüze TÜRK DÜNYÂSINDA ALFABE PROBLEMİ Hakkında Konuştuk.

(Birinci
Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Kimilerine göre 40.000 yıl, kimilerine göre 4000
yıllık târihimiz, bu târihten günümüze gelen köklü kültürümüzün mahsulleri olan
Ergenekon, Göç, Türeyiş, Oğuz Kağan, Yaratılış ve Satuk Buğra Han gibi
destanlarımız var. Orhun Kitâbeleri, Dede Korkut Kitabı, Dîvânu Lugati’t-Türk,
Kutadgu Bilig, Atebetü’l-Hakayık ve daha niceleri gibi yazılı eserlerimiz
olduğu biliniyor. Bunlar bizim ortak değerlerimizdir. Bu ortak değerlerimize
rağmen, elem vericidir ki ‘Ortak
Alfabemiz
’ yok.

Ortak Alfabe ile alakalı olarak
giriş mahiyetinde lütfedeceğiniz izahatınızla mülâkatımıza başlayabilir
miyiz? 

Dr. İbrahimli: Türkçenin binlerce yıllık geçmişinde birçok alfabe
kullanılmış ve bu alfabeler üzerinde değişiklikler yaşanmıştır. Aynı dilde
konuşan Türk kabile ve toplulukları zamanla büyük alanlara yayıldıkları için
daha sonraki dönemlerde aynı dili konuşan topluluklar farklı ağızlarda
konuşmaya başladılar. Zaman geçtikçe bu kabile ve topluluklar geniş arazilerde
birer birer devlet kurdular; özellikle bu etkiler aynı dili konuşan
toplulukların farklı lehçelerde konuşmasına sebebiyet verdi. Buna rağmen
Türkler, yakın dönemlerde bazen birden çok alfabeyi birlikte kullanmışlardır.
Bu durum sonucunda da edebiyat ve dil çevresinde değişiklikler ortaya çıkmış ve
bu, farklı gelişmelerin yaşanmasına yol açmıştır.

N. A. Baskakov’un yazdığı gibi ‘Türkçe Kaşgar’dan İstanbul’a kadar arazide
(bu arazi Çin Seddi’nden Tuna nehrine kadar) kullanılan ve anlaşılan edebî dil
olmuştur
.’

Çetinoğlu: Bu gelişmeyi, Gaspıralıİsmâil Bey’e borçluyuz. Türk dünyasında
‘Ortak Alfabe’ üzerinde anlaşma sağlanırsa, (ki buna mecburuz, hatta
mahkûmuz)   Gaspıralı’nın başlattığı
hareketi devam ettirme imkânı bulmuş olacağız. Ne dersiniz?

Dr. İbrahimli: ‘Dilde, fikirde, işte birliğin sağlanması
düşüncesini dile getiren ünlü Türkolog Gaspıralı İsmail Bey’in büyük ülküsünün
günümüzde gerçekleştirilmesi için siyâsî, kültürle alâkalı ve teknolojik
şartlar şu anki durumda en üst seviyededir.

Günümüzde Türkler için en güncel
mesele olan ortak konuşma dili için de en önemli konu alfabe meselesidir. Bugün
bunun basit bir iş olmadığını savunanlar, sâdece tarihe baktıklarında,
yanıldıklarını görebilirler. Geçmişte birbirlerini anlamak şimdikinden daha kolay
olmuştur. Hatta Ruslar, Türkler arasındaki medenî konuşma ve anlaşmayı kısıtlı
şekilde ve planlı olarak bozmak için çaba sarf etmiştir. 19. yüzyılda bu durum
şimdikinden daha kolaydı. Zamanında, aslında en az bin yıl süresince Türk
lehçelerinin birbirine yakın olmasını, Türklerin birbirini okuyup
anlayabilmesini şartlandıran sebeplerin başında, ortak alfabe ve aynı imla
kurallarının kullanılması gelmiştir. Mâlûm olduğu gibi, bir zamanlar (kastımız
bin yıl süresince) Doğu, Batı ve Volga nehri kenarındaki Türkler, bütün
Müslüman Türkler Arap alfabesini ve onun imla prensiplerini kullanmışlardı.
Onun için Ahmet Yasevi, Yunus Emre, İmadeddin Nesimi, Mehmed Fuzûlî vb, hatta
daha sonraları, yani Türkçeler arasında büyük farklılıkların olduğu zamanlarda
(19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyılın başları) İstanbul’da yazan Namık
Kemal, Şamahı’da yazan Mirze Alekber Sabir, Kazan’da yazan AbdullaTukay ve
diğerleri hem Anadolu’da hem Bakü’de hem Kazan’da hem de Taşkent’te rahatlıkla
okunuyordu.

Bir zamanlar Bahçesaray’da
basılan Tercüman gazetesi, Tiflis’te çıkan Molla Nasreddin dergisi; Volga
nehrinde, Türkistan’da, Kafkas’ta, Anadolu’da, Kırım’da ve başka Türk
coğrafyalarında elden ele dolaşmıştır. Büyük Azerbaycan edibi, Molla Nasreddin
dergisinin kurucusu Celil Mametkuluzade şöyle yazıyordu: ‘Bizim dilcilerimiz edebî, akademik dil arayışında oldukları zamanlarda
bile ‘Molla Nasreddin’ dergisi açık ve basit Türkçesiyle kısa zamanda herkes
tarafında beğenilen ve okunan bir dergi olmakla kalmadı, Kür, Aras nehirlerini
de geçerek Hazar ve Kara deryaları da vurup Türkiye’ye ve Türkistan’a, oradan
da uçarak Kafkas dağlarını aşarak Kırım’a ve diğer Türk ülkelerine geçti
…’

Çetinoğlu: Molla Nasreddin Dergisi Türkiye Türkleri için olduğu
kadar dünya Türklüğü için de çok mühim bir isim. Biraz daha bilgi verebilir
misiniz?

Dr. İbrahimli: Molla Nasreddin dergisinin 7 Nisan 1906’daki ilk
sayısında derginin editörü Mirza Celil bizi düşündüren meseleler karşısında
şöyle yazmıştır: ‘Birlikte Kafkas
Türkleri için genelde bir dil konusunda anlaşmaya varmamışlardır. Peki, Osmanlı
Türkleri, peki Kırım ve Kazan Tatarları, peki Türkistan Türkleri ve Özbekistan,
peki İran’da yaşayan Azerbaycan Türkleri? Peki, biz bunu itiraf ediyoruz ki
evvel ve sonda ilelebet Türkler için edebî dile ve imlaya, alfabeye çok büyük
gerek vardır. Tüm varlığımızla inanıyoruz ki ortak bir alfabe esasında ortak
konuşma dili vücuda gelecektir
.’

Sallı: Gecikmeler olmasına rağmen Türk dünyası hâlâ o ümitle
yaşıyor. Sizce durum nedir?

Dr. İbrahimli: Dikkat edilmesi gereken en esas konu, Azerbaycan
aydınının daha 1906 senesinde Türkler için ortak bir konuşma dilinin var
olacağına inanmasıdır. Şimdi ise en önemli konuyu belirtmek isterim: Tarihten
de belli olduğu gibi, Sovyetlerin en sert olduğu bir dönemde onun zulmü altında
sıkışan ve ezilen Türk edibinin böyle umutla, inanışla söylediği sözü, bugün
biz, bağımsız Türk devletlerinin adımlarını tartışıyoruz, hatta bazılarımız
buna inanmamakla kalmayıp karşı da çıkıyoruz.

Çetinoğlu: Lenin öldü, ideolojisini yaşatmaya çalışanlar var… Biraz
daha sabredeceğiz, eski kafaların nesli tükeniyor…

Dr. İbrahimli: Günümüzde Türk dünyası için büyük mesele olan alfabe
ve alfabe birliği bir alfabe tipini seçmekle bitmiyor. Mesela, bugün Kiril
alfabesinden çıkan Türklerin hepsi Latin alfabesini kabul etmiş. Ancak bu tek
alfabe ölçüsüne sığıyor mu? Aynı ses için gereklidir ki aynı harfi kullanmış
olasın. Bu bakımdan aynen Sovyetler dönemindeki durumdayız, belki de ondan da
kötü durumdayız. Şöyle ki Sovyet döneminde bozgunculuk işi bir merkezden,
Moskova’dan yönetiliyordu. Ancak şimdi her bir Türk devletinde başka başka taraflardan
farklı bakışlar, farklı.

1926 yılında Bakü’de Birinci
Türkoloji Kongresi’nin yapılması ve bu kongrede uzun tartışmalardan sonra Latin
kaynaklı bir alfabe benimsenmesi ve buna birleştirilmiş Türk alfabesi adı
verilmesi, Türkler için yeni bir alfabe sürecini başlatmıştır. Kongreden sonra
Türkler ‘birleştirilmiş Türk alfabesi’ni kabul edildi. 1928 yılından itibaren
‘birleştirilmiş Türk alfabesi’ aşamalı olarak Sovyetlerdeki Türk
cumhuriyetlerince kullanılmaya başlandı. 1928’de Türkiye Cumhuriyeti’nin
kurucusu Atatürk, en büyük atılımlarından birini gerçekleştirerek Türkiye’de
Latin alfabesine geçişi sağladı.

1930’ların başında neredeyse
bütün Türk dünyası aynı kaynaklı ortak yazıyı kullanıyordu. Bu durum bu şekilde
devam etseydi, belki de Sovyetlerdeki Türklerin birbirleriyle anlaşması ve
iletişim kurması daha kolay olacaktı. Ancak Stalin’in 1930’larda başlattığı
kıyım sırasında Sovyetlerdeki Türk halklarının Latin yazısının kullanılmasına
son verdi. Böylelikle Türkler arasındaki tarihî bağların kopma dönemi başlamış
oldu. 1940 yılında Türk dilli milletler yeniden Kiril alfabesine geçtiler ve
böylece Türklerin ikinci Kiril dönemi de başlamış oldu.

Çetinoğlu: Sovyetler Birliği dağıldıktan sonraki durum hakkında da
bilgi lütfeder misiniz?

Dr. İbrahimli: Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte Türk cumhuriyetleri
de bağımsızlığına kavuştu. Bunun sonucunda beş bağımsız Türk cumhuriyeti ortaya
çıkmış oldu: Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan. Dünyanın
değişik bölgelerinde heyecan ve ilgiyle takip edilen bu gelişmeler, Türkiye’yi
de yakından ilgilendiriyordu. ‘Hazırlıksız
yakalandık’
sözlerini o günlerde sıkça duyuyorduk.

Çetinoğlu: Hâlbuki Atatürk; ‘Bugün
Sovyet Rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa
ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez Tıpkı Osmanlı
İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi
parçalanabilir. Bugün elinde tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilirler. Dünya
yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu
dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, öz kardeşlerimiz vardır. Onlara
sâhip çıkmaya hazır olmalıyız
.’ Demişti…

Dr. İbrahimli: O’nun düşündüğünü, gördüğünü havsalasına
sığdıramayan insanlar vardı. Türkiye’de vardı, Azerbaycan’da vardı… Ne
yapacağımız, ilişkilerimizi hangi çizgide yürüteceğimiz tam olarak belli
değildi. Milliyetçi çevrelerde daha baskın olmakla birlikte Türkiye’de büyük
çoğunluk, yıllarca esir Türklerin bu esaretten kurtulmasını dillendiriyordu.
Ancak esir Türkler bağımsız olunca neleri nasıl yapacaktık, bunlar üzerinde
fazla durulmuyordu. Çünkü Türk yurtlarının büyük bir kısmının bu kadar kısa
sürede bağımsız olmasına ihtimal verilmiyordu. Bağımsızlık; yeni ordu, yeni
bayrak, yeni para birimi gibi birçok ‘yeni’yi beraberinde getiriyordu.

(Devam
Edecek)

Doğu Raporu: Ateş Bacayı Sarmış

0

Şark Meselesi / Doğu Sorununda gelinen vahim, endişe verici
nokta:

     (…) şehrinde
görevli bir öğretmen. Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nden mezun. Vanlı. Vanlıların
deyim hâline getirdikleri “Vanlıyım, şanlıyım.” nakaratında geçtiği gibi,
gerçekten hem Vanlı hem şanlı. Yiğit mi yiğit. Kahraman bir delikanlı. Büyük
hizmet aşkıyla (…) şehrinde göreve başlar.

     Devlet; (…)
şehrinde terörden etkilenmiş aile çocuklarının barınması, yatılı olarak
okumaları için, bir okul açmıştı. İşte böyle bir okula Vanlı öğretmen müdür
olarak tayin olur, atanır. Devlet kendisine açık çek verir. İstediği gibi,
istediği kadar harcama yetkisi vardır. Bankadan istediği miktarda para çekmekte
serbest bırakır. Şimdi onu dinleyelim:

     “Tam bir görev
anlayışı ile işe koyuldum. Önce okulun eksiklerini giderdim. Talebelerin her
türlü ihtiyaçlarını karşıladım. Baba evinde bulamayacakları imkânları temin
ettim. Düzenli bir eğitim ve öğretim görmeleri için, elimden geleni yaptım.
Etinden sütünden yumurtasına kadar sofralarından hiçbir şeyi eksik etmedim.
Yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarındaydı.

     “Onlara gereken
telkinatı / fikir aşılamasını da ihmal etmiyor. Bu nimetlerin kıymetini
bilmeyi, güzel güzel okumalarını; vatana, millete ve ailelerine faydalı birer
insan olarak yetişmeleri lâzım geldiğini her fırsatta yineleyip duruyor. Fakat
ben sanki tam aksini söylüyormuşum gibi tavır ve davranışlar içine girdiklerini
görüyor ve çok üzülüyordum. Ne desem kâr etmiyor. Gizli bir el, sinsi bir
fısıltı, onları düşmanca tavırlara itiyor. Haince hareketlere yöneltiyor,
düşmanca fikirler edinmelerini sağlıyordu.

     “Bu yer altı
faaliyet, onlara her fırsatta devlet malına zarar verdiriyor. Tahrip kolay
olduğu için, o güzel imkânlar birdenbire hiç yokmuşa dönüyor. Bakımsızlık,
yıkık döküklük, her an kendini gösteriyor. Sinsi ve gizli el; öğrencilerin
yakasını bir türlü bırakmıyor! Onları zarar verici birer robota dönüştürüyordu.

     “Gittikçe iş
çığırından çıkıyor. Seslerini de yükselttikçe yükseltiyor. Bölücü terör ve
terörist başı lehine sloganlar atıyor. Şımardıkça şımarıyor. Daha doğrusu
azgınlaşıyorlardı.

     “Cürete bakın ki,
okulumuzun çok yakınında Askeriye olduğu halde, bu bağırışlar onlara duyurulmak
istenircesine tekrarlanıp duruyor. Bir bakıma asker tahrik edilmek isteniyor.
Böylece askeri suçlayacak fırsatı yakalamak istiyorlardı.

     “Bütün öğüt ve
nasihatlerim fayda vermedi! Ne desem havada kalıyor, onlar bildiklerinden bir
türlü vazgeçmek istemiyorlardı!

     “Kahvaltıda
yediklerini yiyor, yemediklerini -sırf zarar olsun diye- çöp tenekesine
döküyor. Yumurtaları yine çöp tenekesine atıyorlardı.

     “Önüne geçemediğim
bu tahribat, beni perişan ediyordu. Daha fazla dayanamadım. Ayrılmak zorunda
kaldım. Çünkü bir sabah kalktığımda, gördüğüm manzara karşısında donup kaldım.
Beyinleri yıkanan çocuklara, okulun bahçesine yeni diktirdiğim fidanlar birer
birer söktürülmüş, oraya buraya fırlatılmıştı!”

     Adı bende mahfuz /
saklı bu arkadaş, şimdi Van’da bir okulda görevlidir.

     Dilim varmıyor
ama, Güneydoğu’da ateş bacayı sarmış! Dumanları âfâkı / ufukları tutmuş! O
güzel Doğu Halkı bazı maceraperestlerin baskısı altında -şimdilik ister
istemez- suskun bir halde. İnanıyorum ki, bu sessiz yığın böyle kalmayacak.
Arslanlar gibi kükreyecekler: “Artık çekiniz mülevves / pis ve kirli ellerinizi
yakamızdan!” Diyecekler. Bu an çok yakın. An meselesi. Göreceksiniz Doğu
silkinecek. Üstüne tebelleş olmuş bu kara bulutları dağıtacaktır. Bekleyin az
kaldı.

          Kararan
gecelerin sabahı çok yakın.

          Millet
birliğe koşacak akın akın.

          Diyecek ayrık
otlarına: “Benden sakın.”

          Diyecek:
“Asıl siz işin sonuna bakın”.

 

Bir İnsanlık Suçu Olarak İşkence

0

İşkence
kavramı, bir kamu görevlisinin kamu görevinin verdiği yetki ve gücü kullanarak
bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı
çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol
açacak davranışların tamamını ifade eder. Burada anahtar kavram kamu görevlisi
ve kamu görevinin verdiği yetki ve güç kelimeleridir. Kamu görevlisi olmayan
kişilerce işlenen aynı fiiller işkence değil “eziyet” suçunu oluşturur. Bu
nedenle kamu görevlisi olmayan kişiler bu yazının kapsamı dışındadır. Kamu
görevlisi olmayan kişiler bakımından istisna bu kişilerin kamu görevlilerince
işlenen işkence suçuna iştirak etmeleri yani ortak olmalarıdır. Bu durumda kamu
görevlisi olmayan kişiler de tıpkı kamu görevlileri gibi yargılanır.

            İşkence suçunda bir diğer husus
suçun işleniş şeklidir. İşkence suçunun söz konusu olması için illa ki mağdura
fiziki bir zarar verilmesi gerekmez. Mağdura hiçbir fiziki zarar vermeden
sistematik olarak hakaret etme veya mağdurun algısını etkileyecek şekilde
sürekli olarak kendisi veya yakınları hakkında tehditte bulunma veya mağduru
çırılçıplak soyup utanmasını ve kendisini çaresiz hissetmesini sağlama gibi
fiiller de işkence suçunun meydana gelmesi için yeterlidir.

            İşkence bir insanlık suçudur. Zaten
Türk Ceza Kanununda da insanlığa karşı suçlar başlığı altında sayılmaktadır. İşkence
suçlarının cezalandırılmasında diğer suçlardan önemli bir farkı vardır; diğer
suçlardan farklı olarak işkence suçu zamanaşımına uğramaz.

 

Kamu Görevlileri Neden İşkence Suçunu İşler

 

            İşkence sadece mağdurun değil aynı
zamanda ve hakikatte suçu işleyenlerin insanlık onurlarını ayaklar altına alan
bir suç olmasına rağmen bazı kamu görevlileri neden bu suçu işler? İşkence suçunun
işlenmesinde farklı Saikler vardır. Bu saiklerden bazılarını saydıktan sonra
kısaca açıklamaya çalışalım.

            İşkence suçunun işlenme saiklerini;
kişiyi cezalandırma, kişiden bilgi almaya çalışma, kişiyi küçük
düşürme/aşağılama, suçu işleyen kamu görevlileri açısından güç gösterisi yapma
ve yine suçu işleyen kamu görevlilerinin psikolojik durumları olarak
sayabiliriz. Şimdi bunları kısaca açıklamaya çalışalım.

 

Kişiyi Cezalandırma Amacıyla İşkence

 

            Kamu görevlileri bazı durumlarda
ellerindeki kamu gücünü kişileri cezalandırma amacıyla kullanırlar. Bunun
sebebi söz konusu kamu görevlilerinin kişiye karşı şahsi husumet besliyor
olmalarıdır. Bu şahsi husumetin çok farklı sebepleri olabilir. Fakat sebep ne
olursa olsun kamu görevlilerinin bir kişiye işkence yapmalarının hiçbir haklı
tarafı olamaz.

            Bir kere kamu görevlilerinin kişiyi
cezalandırma yetkisi yoktur. Kişileri polis, jandarma, gardiyan vb. kamu
görevlileri cezalandıracaksa o zaman hakimlerin, savcıların, avukatların, kalem
memurlarının, mübaşirlerin kısaca yargı teşkilatının varlığına gerek yoktur.
Böyle bir şey ileri sürmek ise en basit tabirle saçma olur. İkincisi suç
işleyen kişilere verilecek cezalar kanunlarla belirlenmiştir. Suç işleyen
kişiler zaten kanunda belirtilen cezaya çarptırılmaktadır. Bu kişilere bir de
işkence uygulayarak ikinci bir ceza vermek o kişi ne kadar adi bir suç işlemiş
olursa olsun adaletsiz olur.

            Kişileri cezalandırma amacıyla
işkence yapılması konusuna daha çok terör suçlarında çok rastlanmaktadır. Terör
ve terörün yıkıcılığı konusu güvenlik güçlerinde devleti koruma refleksi
meydana getirmektedir. Özellikle güvenlik güçleriyle çatışmaya giren, güvenlik
görevlilerini şehit eden bir terör suçlusu ele geçirildiği zaman güvenlik
görevlilerinin bu tip suçlulara intikam hisleriyle yaklaştığına ve bu
suçlularının cezasını kendilerinin vermek istemelerine şahit olmaktayız. Hâlbuki
yukarıda da ifade ettiğimiz üzere hiçbir kamu görevlisinin kişileri
cezalandırma yetkisi yoktur. İkincisi de işkence insanlık onurunu ayaklar
altına alan bir suçtur ve mağdurdan ziyade failin insanlık onurunu ayaklar
altına almaktadır.

            Devlet, hangi suçu işlemiş olursa
olsun gözaltına alındığı andan yargılamasının yapıldığı ana ve hakkında cezaya
hükmedildiği andan cezasının infazının bittiği ana kadar suç şüphelisine karşı
soğukkanlılıkla yaklaşmalıdır. Modern tabirle devlet “cool” olmalıdır. Devlet,
gözaltına alırken de, yargılarken de, cezayı infaz ederken de soğukkanlı
olmalıdır. Aksi halde adalet tecelli etmez.

            Kaldı ki, işkencenin bir ceza olarak
uygulanması konusuna göz yumulursa bu uygulamanın yaygınlaşması kaçınılmazdır.
Bugün terör şüphelisine karşı yapılan işkenceye göz yumulursa yarın bu uygulama
ülkenin diğer yerlerinde en basit suç şüphelilerine hatta suçu olmayan
insanlara karşı bile uygulanır. Geçtiğimiz günlerde sokağa çıkma yasağını ihlal
ettikleri için bir grup gencin yüzleri duvara dönük şekilde çevrilerek yan yana
dizildikleri sahneyi hatırlayın. Yine sosyal medyada benim memleketim olan
Erbaa’da (Tokat) çekildiği için dikkatimi çeken 12 Kasım 2019 tarihli bir
videoda, alkollü ve ehliyetsiz araç kullandığından kolluk görevlilerinden
korkan ve durmayıp yoluna devam eden bir gencin arabasının önü kesilerek
arabasından çıkartıldığı ve bir yandan çok ağır küfürler edilerek tekme tokat
dövüldüğü görünüyordu. Erbaa ki Ak Parti ve MHP’nin yerel seçimlerde ittifak
kurmayıp kendi adaylarını çıkardığı ve MHP’nin %52, AK Parti’nin %38 oy aldığı,
geriye kalan oyların da diğer “sağ” partilere gittiği bir ilçedir. Bu demek
oluyor ki kolluk görevlilerin terör suçlularına işkence yapmasına müsamaha
gösterirseniz bu problem kronikleşir ve kanser gibi yayılır. Hatta öyle bir
yayılır ki iktidara destek veren, iktidara yakın olan insanlara bile sirayet
eder.

 

Kişiden Bilgi Almaya Çalışma Amacıyla İşkence

 

            İşkence suçunun en sık rastlandığı
durumlardan biri de kişiden bilgi alma amacıyla işkence yapılmasıdır. Bu durum
işkence suçunun insanlık dışı olmasını bir kenara bırakırsak işkencenin en
mantıksız olduğu Saiklerden biridir. Bir kere kamu görevlilerinin hakkında
delil ve bilgi sahibi olmadıkları, neyi bilip neyi bilmediğine dair bir
fikirleri olmadığı bir kişiye işkence yaparak ondan bilgi almaya çalışmaları
işin özünde mantıksızdır. İkincil olarak kendisine işkence yapılan kişinin
işlemediği bir suçu kabul edip üstlenmesi veya kamu görevlilerinin kendisinden
duymak istediği şeyleri –gerçeğe aykırı olmasına rağmen- söylemesi son derece
olağandır. Tekraren ifade edeceğimiz üzere işkence suçunun insanlık dışı
olmasını bir kenara bırakırsak, sadece bu yönüyle bile adalete hizmet etmeyen
bilakis adalet kurumunu ve duygusunu yerle bir eden bir suç konusudur.

            5271 sayılı Ceza Muhakemesi
Kanununun yürürlüğe girdiği tarihlerde şu söylemi çok duymuşsunuzdur; “Artık
şüpheliden delile ulaşılmayacak, delilden şüpheliye ulaşılacak.” Bu söylem yeni
kanunun işkenceyi ortadan kaldıracağına dair bir söylemdi.

            5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu
vatandaşın uyması için getirilen bir kanun değildir. Bu kanun, kolluk
görevlilerinin, savcıların ve hâkimlerin uyması için getirilmiştir. Bizzat
kolluk görevlilerinin uyması için getirilen bir kanuna kolluk görevlileri
uymazsa, kanunu bizatihi kolluk görevlileri ihlal ederse ülkede kimsenin kanuna
ve hukuk kurallarına uymasını bekleyemezsiniz. Devletin getirdiği kanuna devletin
kendi görevlileri uymaması demek devletin kendi eliyle kaos ortamı oluşturuyor
olması demektir.

 

Kişiyi Küçük Düşürme/Aşağılama Amacıyla İşkence

 

            Kişiyi küçük düşürme/aşağılama
amacıyla işkence suçuna genellikle siyasi nitelikteki vakalarda, yani kişinin
aslında hiçbir suç işlemediği ancak bir iktidar mücadelesinin kurbanı olduğu
durumlarda rastlanmaktadır. 27 Mayıs Darbesi’nin akabinde Yassıada’da Adnan
Menderes’e yapılan insanlık dışı muameleler, 12 Eylül Darbesi sonrası sağ ve
sol görüşlü binlerce insana hem gözaltında hem de tutukluluk veya hükümlülük
sırasında cezaevlerinde yapılan muameleler, yine son dönemde siyasi nedenlerle
gözaltına alınan veya tutuklanan kişilere yapılan muameleler bu kapsamdadır. Bu
kişilerin suç işlemedikleri kamu görevlileri tarafından da bilinmektedir ancak
siyasi saiklerle bu kişileri küçük düşürme/aşağılama amacıyla işkence söz
konusu olabilmektedir.

 

Kamu Görevlilerinin Güç Gösterisi Yapma Gayesi

 

            İşkence suçu bazen de güç gösterisi
yapma gayesiyle işlenmektedir. Buradaki güç gösterisi mağdura karşı değil,
“dosta güven düşmana korku” verme amacıyla vatandaşa karşı yapılmaktadır. “Biz
buradayız” mesajı vermek istenmektedir. Bu tip işkenceler toplum içinde zaman
zaman destek de bulurlar. Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da kendisine kimlik
sormak isteyen polis memurunu şehit eden terör örgütü üyesiyle alakalı sosyal
medyada dolaştırılan fotoğraflar buna örnek gösterilebilir.

 

Kamu Görevlilerinin Psikolojik Durumları

 

            İşkence suçu bazen de kamu
görevlilerinin psikolojik durumlarından kaynaklanmaktadır. Burada da farklı
psikolojik özellikler öne çıkmaktadır. Bazen başka bir insanın hayatına etki
edebilme gücünün verdiği bir megalomanlık bazen de mesleği icra ederken
karşılaşılan olumsuz durumların getirdiği psikolojik yıkım buna sebep
olabilmektedir. Polislik askerlik gibi meslekler gerçekten çok zor ve son
derece yıpratıcı mesleklerdir. Bir kere son derece sert ast-üst ilişkisi söz
konusudur. Başka hiçbir sebep olmasa bile kötü bir amir emri altındaki bütün
personelin psikolojisini tek başına mahvedebilmektedir. İkincil olarak bu
mesleklerin içerdiği tehlike, kolluk görevlilerin her an ölümle burun buruna
yaşıyor olmaları hissi, meslek okulundan beri omuzlarına yüklenen ve kolluk
görevlilerinin temel motivasyon kaynağı olan “devleti koruma” düşüncesi ve bu
düşüncenin doğal olarak meydana getirdiği başkalarını devlet düşmanı olarak
gören bakış açısı bazı kolluk görevlilerinde psikolojik yıkım meydana
getirebilmektedir. Üçüncü olarak yaşanılan acı tecrübeler, örneğin mesai arkadaşının
bir pusuda, görevde veya çatışmada şehit olması, ülkenin bazı bölgelerinde
bölge halkının düşmanca bakış açısı, yine bazı bölgelerde çocukların bile kolluk
görevlilerine ait araçlara topluca taşlı saldırıda bulunmaları kolluk
görevlilerinde psikolojik yıkıma neden olabilmektedir. İşte tüm bu olumsuz
çalışma koşulları kolluk görevlilerinin önlerine “suçlu” sıfatıyla gelen kişiye
düşmanca yaklaşmasına ve işkence gibi ağır fiilleri gerçekleştirmelerine sebep
olabilmektedir.

 

Devlet “Cool” Olmalıdır

 

            Sonuç olarak; gerekçesi ne olursa
olsun işkence bir insanlık suçudur. Mağdurun insanlık onurunu ayaklar altına
aldığı kadar failin insanlık onurunu da ayaklar altına almaktadır. İşkence
suçunun hiçbir haklı bahanesi olamaz. Kamu görevlilerinin, kişilere devletin
mehabetine yakışır bir soğukkanlılıkla yaklaşması gerekmektedir. Kamu
görevlilerinin vazifesi kişileri cezalandırmak değildir, böyle bir yetkileri de
yoktur. Kamu görevlilerinin sahip oldukları imkânlar işlenen herhangi bir suça
ait delillere hukuk kuralları içerisinde ulaşmaya yeterlidir. Kamu
görevlilerinin herhangi bir suç deliline ulaşmak için kişiye işkence yapmaya
hakkı ve ihtiyacı yoktur. Bir yargısal faaliyet kapsamında gözaltına alınan,
tutuklanan ve/veya hüküm giyen herkes devlet için birer emanettir. Devletin bu
emanete en iyi şekilde sahip çıkması gerekmektedir. Devletin gözaltına alma,
tutuklama, cezayı infaz etme aşamalarından oluşan yargısal süreci kendi baba
kimliğine ve müşfikliğine yakışır şekilde hayata geçirmesi gerekmektedir. Yani
devlet “cool” olmalıdır. Kamu görevlisinin temel görevi kamu düzenini tesis
etmektir. Kamu görevlisinin dosta güven, düşmana korku vermek için suç işlemesi
kabul edilemez. Kamu görevlileri, ağır ve zorlu çalışma koşulları nedeniyle
zaman zaman psikolojik olarak yıpranmakta ve bu durum vatandaşa olumsuz
yansımaktadır. Devletin bu olumsuzluğun önüne geçmek için kamu görevlilerinin
mental şartlarını da iyileştirmesi gerekmektedir. Ve nihayet devletin, işkence
suçunu önlemek için tedbirler alması ve bu suçun işlendiği durumlarda
kesinlikle müsamaha göstermeden ilgililere gerekli cezayı vermesi
gerekmektedir.