20.4 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 475

İslam ve Bilim – 2

İslamiyet
kuruluşundan sonra hızlı bir şekilde yeni yerleri egemenliği altına alırken,
kendi içinde de iktidar savaşları başlamıştı. 652 yılında Araplar Sicilya’ya
ilk seferlerini yaparken, Mağrip (Kuzeybatı Afrika) hızlı bir şekilde İslamiyet’in
egemenliği altına giriyordu. 711 yılında bir Berberi şefi olan Tarık, Afrika
ile İspanya arasındaki boğazı geçmiş (Günümüzde Cebelitarık Boğazı olarak
bilinmektedir) ve Vizigot kralını devirerek başkentleri Toledo’yu ele
geçirmişti. Doğu’da ise Müslümanlar kendi aralarında savaşıyorlardı. Abbasiler’in
Emevi devletini ortadan kaldırırken yaptığı büyük kıyımdan (MS 750)
kurtulabilen Emeviler, Mağrip ve Endülüs’e (İberya Yarımadası’nın güney kesimi)
gidecek ve burada Endülüs Emevi Devleti’ni kuracaklardı. Ancak yaşanılan bu kanlı
ve acımasız ortama rağmen, Sasaniler, Emeviler ve Abbasiler’in koruması altında
düşünsel gelişim çalışmalarına devam eden Platon’un kapatılan Akademisi’nin
üyelerinin ektiği tohumlar yavaş yavaş yeşermeye başlamıştı. Bilimsel düşüncenin
gelişmesi ve yayılmasına verilen bu önem sayesinde yaklaşık altı yüzyıl sürecek
olan ve “İslam’ın Altın Çağı” olarak tanımlanan bir dönemin yaşanmasına olanak
sağlayacaktı. Günümüz batı medeniyetinin temelini oluşturmada çok önemli olan
bu “Altın Çağ”da kimler yoktu ki…

Dönemin
ilk dikkat çeken ismi, Fars olan Ebu Musa Cabir bin Hayyan’dır (yaklaşık
MS 721 Horasan – 815 Kufa). Ebu Musa Cabir bin Hayyan (Latince ismi ile Geber),
Arap Kimyası’nın babası ve modern eczacılığın kurucusu olarak bilinmektedir. Simya’da
deneysel çalışmanın gerekliliğini vurgulamakla birlikte, hidroklorik asit,
nitrik asit, asetik ve tartatik asit gibi mineral asitlerinin ve birçok
kimyasal maddenin kâşifidir. Avrupa’da kimyanın gelişimi Ebu Musa Cabir bin
Hayyan’ın yazmış olduğu kitaplara dayanmaktadır.

El
Harezmi
: (780
Horasan –  850 Bağdat) El Harezmi veya tam
adı ile Muhammed ibn Musa el-Harezmi (Latince ismi ile Algoritmi) Bağdat’ta
yaşamış Fars matematikçidir. Yunan matematikçi Diophantus’un eserlerinden
esinlenmiştir. Ticaret, ölçüm ve İslam hukukuna göre miras paylaşımı ile ilgili
çok sayıda örneğin bulunduğu “Tamamlama ve Dengeleme ile Hesaplama Üzerine Özlü
Kitap” isimli kitabı Cebir’in temelini oluşturmaktadır. Lineer ve ikinci
dereceden denklem çözümlerini, ondalık sayı sistemini, 0 (sıfır) sayısını ve
bilinmeyen “şey”i (x) ilk tanımlayan kişidir. Küresel trigonometride
kullanılmak üzere sinüs ve kosinüs tablolarını hazırlamıştır. Güneşin, ayın ve yaşadığı
dönemde varlığı bilinen beş gezegenin hareketlerini tanımlayan eserler
yapmıştır. Batlamyus’un yazdığı “Coğrafya” isimli eseri yeniden düzenlemiş,
eksik olan kısımlarını tamamlamıştır.

El
Kındi:
(800 Basra
– 870 Bağdat) El Kındi veya tam adı ile Ebu Yusuf Yakub bin İshak el-Sabbah
el-Kındi (Latince ismi ile Alkindus) Bağdat’ta yaşamış bir Arap İslam
düşünürüdür. Antik Yunan Felsefesi’nin İslam Kültürü’ne tanıtılmasında öncülük
etmiştir. Yunan felsefesini İslam doktrinleriyle bağdaştırmaya çalışmıştır. Öklid
ve Ptolemy’in izinden giderek yıldızlardan gelen ışınların etkisi hakkında
kuram geliştirilmesini sağlamıştır. Optik, Kimya ve Eczacılık alanında önemli
çalışmaları bulunmaktadır.

El
Razi:
(854 Rey –
925 Rey) El Razi veya tam adı ile Ebu Bekir Muhammed ibn Zekeriyya el-Razi
(Latince ismi ile Rhazes) Fars İslam düşünürüdür. Epikürcü düşünceden
etkilendiği bilinmektedir. Maddenin atomcu kuramını geliştirmiştir. Psikoloji
ve psikoterapinin kurucularından birisi olarak kabul edilir. Tıp ve eczacılık
üzerine çalışmaları vardır. Pediatri’nin kurucusu olarak bilinir.

Farabi: (872 Farab – 950 Şam) Farabi veya tam
adı ile Ebu Nasr Muhammed ibn Muhammed el Farabi (Latince ismi ile Alpharabius),
Aristoteles’den sonra “ikinci öğretmen” olarak isimlendirilen Türk İslam
düşünürüdür. Bağdat, Halep ve Şam’da önemli çalışmalarda bulunmuştur. Felsefe
ve mantık ile müzik başlıca ilgi alanlarıdır. Aritmetik, geometri, optik,
astronomi alanlarında önemli çalışmaları mevcuttur.

İbnü’l Heysem: ( 965 Basra – 1039 Kahire) İbnü’l
Heysem veya tam adı ile Hasan İbn al Heysem (Latince ismi ile Alhazen), Fars
İslam düşünürüdür. İkinci Batlamyus olarak ta bilinmektedir. Daha çok optik ve
oftalmoloji (görme yolları hastalıkları ve cerrahisi) alanında çalışmaları
bulunmakla birlikte, astronomi, fizik ve matematik alanlarına önemli katkıları
olmuştur. Fermat prensibi olarak bilinen “ışın izleyebileceği en kısa yolu
izler” prensibini aslında Fermat’tan 600 yıl önce ortaya atmıştır. Newton’un
“Eylemsizlik Prensibi”’nden ilk bahsedendir. Yapmış olduğu çalışmalar Leonardo
da Vinci, Johannes Kepler ve Descartes’e ilham kaynağı oluşturmuştur. Kepler’in
“retina görüntüsü” teorisi İbnü’l Heysem’in çalışmalarına dayanmaktadır.  

İbn’i Sina: (980 Buhara – 1037 Hamedan) İbn’i
Sina veya tam adı ile Ebu Ali Sina (Latince ismi ile Avicenna) bilginlerin
bilgini olarak bilinen bir Fars İslam düşünürüdür. Birçok alanda yapıtları
olmasına rağmen en çok Tıp alanındaki yapıtları ile tanınmaktadır. Bergama’lı
Galen’in Yunan Tıbbına ait çalışmasını kendi deneyimleri ile birleştirerek
yazdığı El-Kanun fi’t-Tıp (Tıp’ta Kanun) isimli eseri 17. Yüzyıl ortalarına
kadar Avrupa Üniversitelerinde temel ders kitabı olarak okutulmuştur.

El Biruni: (973 Afrighid – 1048 Gazne) El Biruni
veya tam adı ile Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-Biruni (Latince ismi
Alberuni) matematik, mekanik, astronomi, coğrafya, meteoroloji ve tıp alanında önemli
çalışmaları olan Fars İslam düşünürüdür. Hindoloji, Karşılaştırmalı Dinler ve
Modern Jeodezi’nin kurucularındandır. İlk Antropolog olarak bilinmektedir.

İbn’i Bacce: (1085 Zaragoza – 1138 Fas) İbn’i
Bacce veya tam adı ile Ebu Bekir Muhammed Ibn Yahya İbn’i Bacce (Latince ismi
ile Avempace) Endülüs’te yaşamış Arap İslam düşünürüdür. Önemli bir Aristoteles
yorumcusu olarak bilinmektedir. Yorumları İbn’i Rüşd, Alman filozof Albertus
Magnus ve İtalyan filozof Thomas Aquinas tarafından da benimsenmiştir. Bitkileri
farmakolojik olarak sınıflayan bir esere sahiptir.

İbn’i Rüşd: (1126 Cordoba – 1198 Marekeş) İbn’i
Rüşd veya tam adı ile Ebu Velid Muhammed Ibn Ahmed İbn Rüsd (Latince ismi ile
Averroes) Endülüs’te yaşamış Arap İslam düşünürüdür. Hıristiyanlık Avrupa’sında
laik düşüncenin gelişmesinin esin kaynağı olarak bilinir. Aristoteles
felsefesinin önemli bir yorumcusudur. Batılılar tarafından “yorumcu” olarak ta
isimlendirilir. Astronomi, Tıp gibi alanlarda önemli çalışmaları bulunmaktadır.

Nasiruddin Tusi: (1201 Horasan – 1274) Nasiruddin Tusi
veya tam adı ile Muhammed İbn Muhammed İbn El-Hasan El-Tusi (Latince ismi ile
Tusi) Fars Gökbilimci ve matematikçidir. Batlamyus ile Kopernik arasındaki en
büyük gökbilimci olduğu söylenir. Gezegen hareketlerine dair en doğru şemaları
oluşturmuştur. İki dairesel hareketin birleşmesinin bir doğrusal hareket
oluşturduğunu açıklayan “Tusi Çifti” teorisini üretmiştir. Kopernik astronomi
çalışmalarında “Tusi Çifti”ni kullanmaya devam etmiştir. 

Bunun
yanı sıra Fransız filozof Voltaire, Arjantin’li yazar Jorge Luis Borges,
Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez, İtalyan yazar Umberto Eco yazmış
oldukları eserlerin bazılarında Abbasiler döneminde yazıldığı düşünülen “Binbir
Gece Masalları”’ndan esinlendiklerini belirtmişlerdir.

İslam
düşünürlerinin yukarıda verilen kronolojik sıralamasına baktığımızda
etkilenmemek mümkün değildir. Yaşanılan döneme göre oldukça üst düzey bir bilgi
üretiminin olduğu görülmektedir. Üst düzey bilgi birikimi günlük hayata da
yansımıştı. Dokuzuncu yüzyılda sadece Bağdat’ta 100 tane kitapçı dükkânı vardı.
“Havas” adı verilen üst düzey kişilerle, “avam” adı verilen halk kendi içinde
lüks sayılabilecek bir hayat yaşıyordu. Abbasiler’in sağlamış olduğu geniş din
hürriyeti neticesinde Yahudiler ve Hıristiyanlar rahatça yaşayıp, ibadetlerini
yapabiliyorlardı. Basra Limanı, Hindistan ile olan ticarette önemli bir liman
olarak dikkat çekiyordu. Hindistan’dan gelen ürünlerin bir kısmı ile kendi
ürettikleri birçok malı Avrupa’ya gönderiyorlardı. Günümüzde İskandinavya’nın
Baltık sahillerinde bulunan Abbasi sikkeleri, Abbasiler’in ticarette ne kadar
gelişmiş ve güçlü olduğunu gösteriyordu. Bankacılığın temelleri de atılmaya
başlanmıştı. Günümüzün çek benzeri “sakk” adı verilen ve Bağdat’ta yazılan bir
mektup, Fas’ta rahatlıkla ödenebiliyordu. İslamın Altın Çağı olarak bilinen bu
döneme ait tüm zenginlikler Mağrip üzerinden Endülüs’e, oradan da Avrupa’ya
kadar uzanacaktı.

Peki
ne oldu da, bu topraklar El Biruni’den sonra Nasiruddin Tusi’ye kadar, ve Tusi’den
sonra hiç İslam düşünürü yetiştiremedi? Bu parlak dönem, refah içerisindeki
yaşam neden devam edemedi? Bu soruların cevabını bir sonraki yazımızda
arayacağız…

Sağlıcakla…

 

Yararlanılan
Kaynaklar:

David C
Lindberg, The Beginnings of Western Science, The European Scientific Tradition
in Philosophical, Religious, and Institutional Context, Prehistory to AD 1450,
The University of Chicago Press, 2007 Pp.489. ISBN-I0: 0-226-48205-7

Peter Adamson,
Richard C. Taylor, The Cambridge Companion to Arabic Philosophy. Cambridge:
Cambridge University Press, 2005. Pp. 448. ISBN 0­521­52069­X

Tobby E. Huff,
The Rise Of Early Modern Science Islam China And The West, Cambridge University Press, 2017, Pp. 443, ISBN:
9781316417805

Türk Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi

Doğu Raporu: İşgal Altındayız

0

     Şark Meselesi / Doğu Sorununda gelinen
vahim, endişe verici nokta:

     Bir süre (…)
şehrinde (…) dershanesine devam eden ve Anadolu Lisesini bitirmek üzere olan
oğlumun, bizzat şahit olduğu, kulaklarıyla duyduğu ve üzülerek, biraz da
hayretler içinde kalıp bir anlam veremediği müşahedesi / gözlemi:

     1993 yılları:
(…) şehrinde işlek bir cadde üstünde bir Fen Bilimleri Dershanesi.

     Teneffüs zili
çalmış. Herkes pencerelere üşüşmüş. Caddeden gelip geçenleri seyrediyor.

     O sırada sokakta
çarşı iznine çıkmış birkaç asker; sağa sola bakınarak, kendi hallerinde,
birbirleriyle konuşarak yürüyorlar.

     Pencereden
bakanlar arasındaki bir öğrencinin; onları görünce yüzü asılır! Onlara düşmanca
bakar. Ağzından kin ve nefret kokan bir söyleyişle şu sözler dökülür:

     “Hıhhh! İşgal
altındayız!”

     Güler misiniz
ağlar mısınız hâl-i pür melâlimize?

     Bakın lise çağında
bir öğrencinin, Türk Askeri’ne bakışına!

     Ki kendisi de
yarın o ordunun bir neferi olacak. Orada vatan savunmasını öğrenecek.

     İşte Millî
Eğitim’de gelinen acı nokta!

     O nispette çok
ibret alınacak, insanı kahreden bir durum!

     Nerede kaldı
eğitimde Millîlik?

     Nerede kaldı
çocuklarımıza vermemiz gereken birlik rûhu?

     Nerede kaldı
dirlik ruhu?

     O ordu ki, bu
milletin indinde, bu milletin yanında “Peygamber Ocağıdır. Muhammedçik anlamına
gelen Mehmetçiğin otağıdır o mekân.

     Şehit Mehmetlerin
yatağıdır.

     Gaziler yurdudur.

     Hani nerede?

     Nerede bu büyük
ruh?

     Nerede bu asîl
çehre?

     Nerede bu Hilâli
yükseltecek omuzlar?

     O çocuğa neler
söylendi?

     Nasıl girildi
beynine?

     Nasıl bozuldu
dimağı?

     Hem de Devlet
Okulu’nda?

     Devletin oluk oluk
para akıttığı mekânlarda, saf zihinlere ekilen tohumlar; nasıl imkân buldu?

     Zakkum çiçeklerini
yetiştirdi! Ortaya saçtı!

     Elbette bunda
suçlu bazı öğretmenler!

     Elbette bunda
sorumlu kimi idareler!

     Bu nasıl vicdandır
ki, devletten aldığı parayla, devlete karşı insanlar yetiştiriyor?

     Bu nasıl vicdandır
ki, devletin verdiği imkânlarla; sınıfları Türk Ordusu’na düşman kafalarla
dolduruyor!

     Evet “Millîlik”
lâfta kalmamalı. Gereği yapılmalı.

     Çocuklarımızın
kafalarına; bu vatan, bu millet, bu devlet, bu bayrak, bu ordu, bu ezan, bu
din, bu câmi; kısaca bu topraklardaki kıymet ve değerler; bir bir, yok
olmayacak şekilde işlenmeli.

     Çocuklarımız vatanı
canlarından çok sevmeli.

     Ezanı can
kulağıyla dinlemeli.

     Askeri göz bebeği
bilmeli.

     Milleti aziz
saymalı.

     Her çocuk:
Türkiye’nin Türk Vatanı olduğunu -hangi menşeden gelirse gelsin- bilmelidir.

     Her çocuk: Ordunun
Türk Ordusu olduğunu yani kendi ordusu olduğunu anlamalıdır.

     Her çocuk:
Türkiye’de yaşayan herkesin Türk Milletini oluşturduğunu -hangi alt kimlikten
olursa olsun- öğrenmesi lâzım.

     Unutmayalım ki,
bir devletin:

     Tek bir müşterek /
ortak ismi olur.

     Tek bir bayrağı
bulunur.

     Tek bir vatanı
vardır.

     Tek bir dili
mevcuttur. Ayrıca hangi mahallî dili bilirse bilsin.

     Tek bir başkenti
söz sahibidir.

     Tıpkı bedenin
çeşitli âzâ ve organlara sahip olması gibi.

     O birlik artık
insandır.

     Bacağı vardır ama
bacağıyla çağrılmaz.

     Kolu vardır ama,
koluyla ona seslenilmez.

     Gözü vardır ama,
ona gözüyle hitap edilmez.

     Çünkü o artık bir
insandır. Bir bütündür. Bir sentez, bir terkiptir.

     Parçalardan
meydana gelmiştir.

     Ama o hiçbir
parçasıyla temsil edilmez.

     O insandır artık.

     Millet de öyledir.

     Doğuş değil,
oluştur daha çok.

     Bir bütündür.

     Yeni bir
oluşumdur.

     Yeni bir isim
taşımaktadır.

     Artık o ismiyle
bilinmesi, o ismiyle anılması gerekir.

     Yoksa millet-terkip değil, karışım sayılır.

     Hiçlik derelerinde kaybolur gider.

     Millet; kavimlerin
ba’sü ba’de’l-mevtidir. / Yeni bir hüviyetle diriliş, meydana çıkış ve varoluş
keyfiyetidir.

     Bu husus gençlere
iyice anlatılmalı. İyice belletilmeli.

     Ayrılık gayrılık
değil; birlik ve beraberlik peşinde koşmak lâzım geldiği, iyice öğretilmeli
çocuklarımıza.

     Bunun da
mükellefiyet ve sorumluluğu öncelikle öğretmene aittir. Sonuç ondan bilinmeli.

     Öğretmen Millî bir
sorumlulukla yükümlü tutulmalı.

     Adem-i mes’ûliyet
/ mes’ûliyetsizlik / sorumsuzluk artık bir kenara itilmeli.

     Herkes yaptığı iş
ve meslekten, kendi çapında sorumlu tutulmalıdır vesselâm.

Doğu Raporu: Topunuzu Süreceğiz

0

     Şark Meselesi / Doğu Sorununda gelinen
vahim, endişe verici nokta:

     Bazen rastgele
gezmeyi sever, olmadık yerlere gitmeyi arzular,

     Farklı şeyler
gözlemeyi yeğlerdim.

     Yine bir gün (…)
Kalesi yakınlarında geziniyordum.

     Bahçesinde çalışan
birisine selâm verdim.

     Konuşmaya
başladık. Meğer o zâtı muhterem çok doluymuş.

     İçini boşaltacak
yer arıyormuş. Ben de vesile olmuşum.

     “Ne güzel bahçen
var.” dedim. Hay demez olaydım.

     “Bir dokun, bin ah
dinle.” kabilinden:

     “Sorma hocam!”
dedi. “Buraların tadı tuzu kalmadı artık!

     Terkedip gideceğim
buralardan!”

     Deyince:

     “Hayrola n’oldu? Anlat
bir yol.” dedim.

     “Hocam dedi,
buralarda hayvanlarını otlatıyorlar.

     Bazen hayvanlar
bahçemize de musallat oluyor!

     Çevrili, tapulu
arazimize de giriyorlar!

     Bostanımıza çok
zarar veriyorlar.

     Çobana güzellikle
dedim ki:

     ‘Dikkat et! Bir
daha olmasın! Sığırlarına mukayyet ol / iyice göz kulak ol!

     Aman bostana
girmesinler! Burası tapulu mülk.’

     Keşke dememiş
olaydım. Ne dese beğenirsiniz? ‘Az kaldı az! Buralar hep bizim olacak bizim!

     Sizlerin topunuzu
süreceğiz buralardan!’ “

     Konuştuğum kimse,
yarım asır önce Karadeniz taraflarından gelip,

     Buralara yerleşen
sayılı ailelerden biriydi.

     Değerli okur!
Sinsi niyet sahipleri boş durmuyor,

     El altından saf ve
masum zihinleri aldatıyor,

     Kandırıyor ve
zehirliyor.

     Sizlerin de takdir
edeceği üzere, bir çobanın durup dururken böyle bir şeyi düşünmesi;

     Bunu açık açık,
dobra dobra söylemesi, akıl etmesi mümkün değil.

     Bazı kara
düşünceliler, iki kardeşin yani Türklerle Kürtlerin arasını açmak;

     Aralarına fitne,
fesat ve nifak tohumları ekmek için, ellerinden geleni arkalarına koymuyorlar.

     Ama nafile, birkaç
kişiyi yanıltmakla, bütün bir kitleyi aldatacaklarını sanıyorlarsa,
aldanıyorlar.

     Çünkü “Birkaç
kişinin ilhadiyle, bir milletin ilhadı muhal.” olduğu gibi,

     Birkaç kimsenin
aldanmasıyla, bir milletin tamamının aldanması ve aldatılması,

     Muhal ve imkânsız.

     Yine de sinek
küçük ama, neylersiniz ki mide bulandırıyor.

     Tabii gereken
teselliyi verdim. Merak etmemesini, bu işlerin yatışacağını,

     Bu dalgalanmaların
duracağını, asla buraları terketmeyi düşünmemeleri gerektiğini,

     Dilimin döndüğü
kadar anlatmaya çalıştım.

     Sanırım rahatladı.
Güzel temennilerle oradan ayrıldım.

 

          İşte adım
adım, gelinen noktalar değerli okur,

          Daha bunun
emsali, inanın nice olaylar çoktur.

 

          Ama bilsinler
o bozguncular ki, bu işin sonu yoktur.

          Türk
Milleti’nin, topyekûn bunlara elbet karnı toktur.

 

Kurumlar, Kurullar, Kurallar

Cumhurbaşkanlığı Hükümet
Sistemine geçmeden önce de yazmıştım: Türkiye’nin temel meselelerinin yüzde
80’i, bunlara sebep olabileceğini düşündüğümüz ilk on sebepten ikisinden
kaynaklanıyor.

Bunlardan birincisi kurumların işletilmemesi,
ikincisi ise devletin kurallarının her zaman ve herkese eşit
uygulanmamasıdır.

Kurumların işletilmemesinin ilk iki sebebi olarak,

a) Devletimizin bin yıllık bilgi ve tecrübesinin
heba edilmesi
,

b) Kurumlarda liyakat yerine lidere
/ partiye sadakatin
 esas alınmasını gösterebiliriz.

Kuralların uygulanmaması sorununun ise ilk iki sebebi
olarak da,

a) Kuralların kime uygulanacağı, objektif hukuk
normlarına göre değil, güç sahiplerinin işaretine göre belirlenmesi.

b) Yargının tam bağımsız ve tarafsız
olmaması,
 yürütmenin kontrolüne girmesi veya yargı
kararlarının
 muktedir olan tarafından, işine gelmediği zaman, “yok
hükmünde” sayılabilmesini 
kabul edebiliriz.

Bütün bunların hepsinin kök sebebini araştırdığımızda
ise meselelerimizin yüzde 80’ini doğuran ana sorunun devlet yönetiminde ortak
akıl
 yerine bir tek kişinin aklının ve ihtiraslarının
esas alındığı bir sistemle yönetilmemiz olduğunu tespit ederiz.

Bu tespitleri yazdığım 2018 yılbaşında dahi ortak akıl yerine tek adamın aklı yönetime hâkim olmuştu.
(16
Nisan 2017 referandumuyla
yapılan Anayasa değişikliği ile yeni hükümet sistemi
kabul edildi. Cumhurbaşkanlığı hükümet
sistemi
, bütün hükümleriyle birlikte, 9
Temmuz 2018
tarihinde yürürlüğe girdi.)

Yeni sistem ile TBMM ve yargı
dâhil devletin kurumlarının etkinliği iyice azaldı. Devlet çarkının işlemesi
bir kişinin işaretine bağlı hale geldi. Merkez
Bankası, BDDK, TÜİK, YSK, Diyanet İşleri Başkanlığı
gibi bağımsız ve
tarafsız olması gereken kurumlar bile iktidar
partisi güdümünde
kararlar alıyor.

Bunun bir istisnai
uygulamasına koronavirüs salgını sürecinde şahit olduk. Salgında
Türkiye’nin en başarılı olduğu konularda Sağlık Bakanlığının oluşturduğu Bilim
Kurulu
’nun çok önemli ve belirleyici etkisi oldu.

Bilim Kurulu
kararlarının uygulanması konusunda elbette siyasi müdahaleler oldu. Fakat siyasilerin
müdahalesi ne kadar az ise
o kadar başarılı sonuçlar alındı.

Bu bakımdan en önemli meselemiz
dediğim tespitime “devletin kurumlarının ve kurullarının işletilmesi ile
kurallara uyulması” şeklinde küçük bir ilave yapmak istiyorum. Devlet
yönetiminde ortak akıl esas alınmalı hükmümde de, ortak akıl ve bilim
esas alınmalı
şeklinde değişim yapmayı gerekli görüyorum.

**************************************

Cumhurbaşkanlığı Sistemine Eleştiriler

Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı Sistemi içinde yaşadıklarımızdan sonra, anketler bu
sistemden memnun olmayan
vatandaşların oranının yüzde 66,7
iken, memnun olanların ise yüzde 24,1 olduğunu gösteriyor. Anlaşılan
daha 2 yıl geçmeden sistemin yaşattığı sıkıntılar vatandaşı etkilemiş.

Bu sisteme geçtiğimizde ekonomide,
dış politikada
ve diğer her alanda uçacağımıza,
yabancıların bizi kıskanacağına dair
sözler verilmişti. Tam aksine sistemin arızalar
verdiğini artık neredeyse herkes görüyor.

AKP Sözcüsü Ömer Çelik sistemde “yer yer kireçlenmeler, bazı yerlerinde de
tıkanmalar oluştu”
diye bir özeleştiri yapmaya kalktı. Belli mercilerden
uyarı almış olmalı ki son beyanatında “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi güçlü
bir şekilde işlemektedir” dedi.

Milletvekilleri kendilerini işlevsiz hale getiren sistemden “Züğürt Ağa gibi olduk” diye yakınmaktalar.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi tutmadı.  İnsanlar nefes alamıyor. Biz
bir çözüm önerisi ortaya koyduk: İyileştirilmiş,
güçlendirilmiş parlamenter sistem”
mesajlarını vermeye devam ediyor.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da “Tüm toplumsal ve siyasal birimlerin katılımıyla, kuvvetler ayrılığı
ilkesine bağlı yeni bir anayasa
yapalım. Yeni anayasanın omurgasını yeni ve
güçlü bir demokratik parlamenter sistem oluşturmalıdır” çağrısı
yaptı.

Saadet Partisi (SP) Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, yargı bağımsızlığı vurgusu yaparak iktidara, “Demokratik
Parlamenter sisteme geçmediğimiz sürece ülkede huzur olmaz” uyarısı yaptı.

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ekonomik krizin sebebi olarak CB sistemini
gösterdi:
Başkanlık sistemine geçtikten iki ay sonra
Türkiye’de büyük bir ekonomik kriz baş göstermeye başladı. Sadece ilkelerde
değil değerlerde de sapma meydana geldi. Türkiye’de her alanda sorunlar büyüdü.
Hükümetin aşırı müdahalesi, Merkez Bankası’nın bağımsızlığının tamamen
ortadan kalkması, kurumsal yapıların güvenirliğini yitirmesi, zayıflaması…”

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’na göre de, “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi etkin olmadığı
gibi hem keyfi bir yönetime yol açtı, hem de TBMM’yi etkisizleştirdi.”

Davutoğlu
bu sistemden sonra yoğunlaşan “siyasal kriz, hukuk krizi, adalet krizi ve en
önemlisi yönetim krizi yaşadığımız için ekonomik kriz yaşıyoruz”
dedi.

**************************************

Kendi Koydukları Kurallara da Uymuyorlar

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, eğer bir “sistem” ise, en azından yeni getirilen kurallara uyulması, “sistemin”
kurumlarının işletilmesi gerekirdi. Oysaki tek adam yönetimine evrilen
Türkiye’de, muktedirlerin kendi getirdikleri düzenlemelere dahi uymaması en
büyük sorundur.

Anayasa
Hukukunun en yetkin isimlerinden
Prof. Dr. Kemal
Gözler
’in “bu sistem hakkında, teorik eleştirilerle
yetinmeyip, uygulamaya da baktığı ve uygulamanın bir buçuk yıllık bir
bilançosunu da” değerlendirdiği makalesinin son sözleri ile bitirelim:

“Devletimiz için en kötü şey, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi değil, bu kötü sistemin dahi hiç veya zamanında
işletilmemesidir.
Kaldırılıncaya
kadar bu sistemin etkili bir şekilde çalıştırılması gerekir.

Kendi koyduğunuz bu kurallara uymayacaksanız
neden bu kuralları koydunuz?
Bu
kuralları koyan sizlersiniz. Kendi koyduğunuz kurallara kendiniz uyunuz!” 

Amerika Where’ye Gidiyor? (3 Yıl Önceki Sorumuz)

Bize ne’ diyenleri duyar gibi oluyorum ama Washington’un derdi bizi hayli gerdi. Dünyanın II.Dünya Savaşı sonundan beri topu topu 70 küsur yıllık
macerasında nerdeyse Tanrı’nın zâtî ve subûtî sıfatları yakıştırılan ABD’nin
gidişatı
hiç de iyi görünmüyor dostlar.

            Obama ile
başlayan dış politik gevşeme Trump
döneminde de artarak sürmekte. 9 yıldır
Amerika hem içerde hem dışarda güç
kaybetmekte. İç meselelerde daha başarılı olmasına rağmen Obama; 2011 yılındaki Libya ve Suriye
meselelerinde Bush’ların Irak’ta yaptığının tam tersine askerî
koçbaşılık yapmadı, yapamadı.

            2014’te Rusya resmen Kırım’a çöktü ve eski emperyal yöntemle Ukrayna’dan toprak fethetti. Rusya’ya
ceza
kesmek adına eskiden olsa yeni bir Kırım Savaşı Koalisyonu’na girişirdi; sadece ekonomik yaptırımlarla yetinerek petrol fiyatları üzerinden Rus
GSYİH
’nı aşağı çekmeye çalıştı.  Başardı
da.

            Fakat dünya ekonomik büyüklük listelerinde birkaç sıra
geriye düşen Rusya, askerî
operasyonların getirdiği moral motivasyon ve itibar patlaması ile Donetsk
– Luhansk
şehirlerinde paramilitarize
ettiği Rus Ayrılıkçılar üzerinden
resmen Ukrayna’nın Doğu’sunu Ukrayna’dan koparma aşamasına
hız verdi; bu minvalde epey de yol aldı. ABD’nin ve AB’nin bu konuda ortak
tavrı yine yaptırımlara sarılmak oldu.

            Yaptırımlar bir şey yapmıyor; Rusların yiyeceği ekmeğin ebadı küçülse de Putin önderliğinde Çarlık
zamanından bile daha iyi performans
sergiliyorlar kolonyalizm yani yayılmacılık hususunda. Üstüne üstlük “Sıcak Denizlere İnmek” başlıklı
geleneksel politikalarında ilk kez Akdeniz’e yerleşmiş durumdalar.

            Amerika’nın
hakkını verelim; IŞİD’le birlikte
hem Irak hem de Suriye üzerinden Ortadoğu’yu
istikrarsızlaştırmayı
başardılar. Fakat tarihî süreç yeni dengelerle yeni
güçleri ortaya çıkardı. Rusya’nın 2015’ten
beri hem Lazkiye hem Tartus’da askerî üsleri vızır vızır.. Türkiye
gibi gedikli Amerikan yancısı bir
devlet bile Suriye İç Savaşı’nı
bitirmek için Astana Protokolleriyle
2 yıldır Rusya’yla birlikte hareket
ediyor. 7 aylık Fırat Kalkanı Harekâtı’mız
da, şimdilerdeki İdlip Operasyonu’muz
da Amerikasızlığın ortak çalışma enstantaneleri..

            ABD’nin bölgede açıktan sadece Peşmerge ve PYD / PKK’yı stratejik ortak görme
pragmatizmi İran’ı adeta bölgesel güç haline getirdi. Irak’ta Haşdi Şâbi üzerinden, Suriye’de Hizbullah üzerinden oldukça etkin olan
İran; Yemen İç Savaşı’nda bile Suudî
Arabistan
’ı dengelemiş durumda. Katar
ve Suriye’de askerî üs kurmaları da cabası.. Ve üstelik Rusya örneğindeki gibi
ekonomik yaptırımlara rağmen..

            Tüm bunları Amerika
Başkanları
seyrediyor. Dahası Donald
Trump
’un seçilmesi sona gidişi hızlandırmış gibi görünüyor. Ortadoğu’daki inisiyatifi geri
alamadıkları gibi Kuzey Kore gibi kukla bir devleti bile şu ana kadar halledemediler. Oysa Kovboy eski Kovboy olsa
büyük bir askerî şovla ve acımasız bombardımanlarla bir itibar patlaması yaratırdı, biz istemesek de.. Şimdiyse ABD Dışişleri
Bakanı “İlk bomba düşene kadar diplomasi
sürecek
” demekte.

            Amerika önce İrma ve Harvey Kasırgalarıyla boğuştu ve onlarca insanla 300 milyar dolar kaybetti. İşsizlik ve fiyatlar arttı; büyüme hızı
aşağı çekildi. Sonrasındaki Yangın Felâketi’nin etkileriyse daha büyük
olacak. Halen söndürülemeyen yangında 40
ölü
nün yanında yüzlerce de kayıp insan var. Süper Güç artık bir yangını onca teknolojisine rağmen bir haftadır kontrol altına alamıyor.
Dünya ülkeleri de yavaş yavaş kontrollerinden çıkıyor; Körfez Arap Krallıkları hariç..

            Trump’la
birlikte dibi görme ihtimalleri Trump sonrası için yeni bir yükselişin psikolojik eşiği olarak kurgulanabilir. Türkiye
dâhil halen dünyanın dört bir tarafındaki üst
düzey beyinleri
transfer edip Yapay Zekâ
üzerinden Endüstri 4.0 gibi bir Devrim planlayan bir ülke asla
küçümsenmemeli. Ancak şu anki zâhiri görüntü de bu!

            Ne demiş şair: “Tarihin
eşşek şakasıdır Amerika!

Yeni Normal

Sizce de biraz
saçmalamıyor muyuz?

Evlere kapandığımız, benliğimizle baş başa kaldığımız bu
süreçte siz de hayatı, dünyayı ve yaşamı sorgulamaya koyuldunuz mu bilmiyorum
ama COVID-19 günleriyle birlikte bir kez daha anladım ki ben dünyadan ziyade
kafamın içinde yaşayan bir kimseyim. Epeyce faal ve sosyal olan imajım, görece
hareketli yaşayışım her ne kadar beni yeni tanımaya başlayan insanlara aksini
hissettirse de ben zannediyorum dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir
kimseyim. Kafamda zihnimin limon kokulu balkonunda dolanan belli belirsiz
şiirlerin de, bildiklerimin ayakları kan revan içinde bırakan yeşil küllerinin
de vatanı benim benliğim. Benim benliğimin de vatanı gecenin avuçlarını
kavrayan karanlığın en zifirisi. Benim içimde bir ben olmalı ve bu beni sadece
ben tanımalıyım, sadece ben konuşmalıyım oradaki benle, sadece ben anlatmalıyım
derdimi oradaki bene. Çünkü bilirim ki pas tutmuş iki üç çatlak kemiğin ardında
mahcup bir yürek mahkûm edilmiştir masumane yanıkların esaretine. Yalnız ben
dokunabilmeliyim o mahkumun karnına, yad eller uzanmamalı oralara, korkutmamalı
onu. Kalmadı kemiklerin mahpusundan öteye kilitleyecek diyar, kalmadı takat zira
ürker o, hep ürktü o ve hiç duymadılar. Nasıl onu hiç duymadılarsa son günlerde
insanlar bangır bangır duyurulan kimi şeyleri de hiç duyamıyorlar. Biliyorsunuz
1 Haziran ile birlikte Türkiye, salgında normalleşmeye resmen geçti,
normalleşme konusunda iktidarın ekonomik sorunlar nedeniyle işi aceleye
getirmesini eleştirdiğim gibi onca uyarı ve ikaza rağmen vatandaşların keyfi
aktiviteler için oraya buraya yığılmasını da fevkalade akılsızca buluyorum.
Kafelere, restoranlara, tatil köylerine gitmek hakikaten bu kadar hayati mi,
sizce de biraz saçmalamıyor muyuz? Bu hayli riskli normalleşmeyle birlikte
günlük hayatta artık sıkça karşımıza çıkacak yeni bir kavram daha beliriverdi.
Televizyonlardaki programlarda, gazetelerdeki köşelerde, yetkililerin basın
açıklamalarında ‘’Yeni Normal’’ kavramı eksik kalmıyor fark ettiniz mi? Ben bu
kavramın sadece salgın sonrasındaki günlük hayatı tanımlamak için kullanmaktan
yana değilim açıkçası. Madem yeni bir kavramı sözvarlığımıza kazandırıyoruz,
madem yeni bir kavramı iki cümlenin birinde kullanmaya yelteniyoruz o halde
işin hakkını da verelim hep birlikte. Bu hafta şu ‘’Yeni Normal’’ hakkında
biraz laflayalım istiyorum, lütfen siz de bana katılın.

AKP’nin Yeni
Türkiye’sinde Yeni Normal

Türkiye’de 18.senesini doldurmaya hazırlanan bir iktidar
var, tek parti döneminden sonra Türkiye’nin kesintisiz en uzun süreli iktidarı
2002’den bu yana gücü elinde bulundurmaya devam ediyor. 3 Kasım 2002’deki
değişimin ardından AKP’li yöneticilerin tamamı ve başta Sayın Erdoğan,
Türkiye’de yeni bir dönemin başladığını ısrarla vurguluyordu. Onlara göre AKP
iktidarından önce Türkiye’de acılar vardı, Türkiye’de gençlerin kanı akıyordu,
Türkiye’de ocaklara ateş düşüyordu, Türkiye’de açlık vardı, Türkiye’de sefalet
vardı, Türkiye’de yolsuzluk vardı, Türkiye’de başarısız yöneticiler vardı,
Türkiye’de insanlar kiralarını ödeyecek parayı bulamazlardı hatta Türkiye’de
ambulans ve buzdolabı da yoktu! Doğruya doğru demek erdemli insan olmanın
gereğidir, Türkiye’nin AKP iktidarından önce sorunları olmadığını iddia etmek
hiç de doğru olmaz. Türkiye’nin sorunları vardı, Türkiye’de eskimiş ve toplumun
kodlarını okumaktan uzaklaşmış siyasi aktörler vardı. Zaten tüm bu
saydıklarımın varlığı AKP’yi girdiği ilk seçimde %34 oyla tek başına iktidara
taşıdı, Türkiye’de sorunlar 18 senelik AKP iktidarı öncesinde de pek tabii
vardı. Burada vatandaşlar olarak soracağımız soru bellidir ‘’AKP, 18 senelik periyodun
ardından Yeni Türkiye’de ne yaptı ?’’
Devletin en temel hizmetleri olan
yol yapmayı, çeşmelerden su akıtmayı vesaire kastetmiyorum ben. Dünyadaki
mümtaz demokrasilerde eşi benzerine çok rastlanmayacak bir şansa nail oldu AKP
iktidarı. AKP, öyle yahut böyle 31 Mart’taki hezimete kadar sandıktan
istediğini elde etmeyi başardı. AKP, öyle yahut böyle 31 Mart’a kadar bu toplumun
çoğunluğunun umut olarak gördüğü partiydi. Pekâlâ, Yeni Türkiye’nin mimarı olan
AKP’nin yeni normalinde ne var? AKP’nin yeni normalinde 18 senelik iktidarın
sonunda eleştirdiği tüm hataların beterlerini tekrar eden bir AKP var.
Yolsuzlukla mücadele edeceğim iddiasını taşıyan AKP’nin çektiği peşkeşi,
yandaşına nemalandırdığı parayı söylememe gerek yok sanıyorum. Yoksullukla
mücadele edeceğim iddiasını taşıyan AKP’nin bugün Türkiye’yi kuruluşundan bu
yana gördüğü en derin ekonomik buhrana sürüklemiş olduğunu söylememe gerek yok
sanıyorum. Yasaklarla mücadele edeceğim iddiasını taşıyan AKP’nin bugün
yüzlerce emekçi gazeteciyi sırf muhalif olduğu için zindanlarda çürümeye terk
ettiğini söylememe gerek yok sanıyorum. AKP’nin Yeni Türkiye’sinde 2-3
milletvekili daha fazla seçtirmek ve 2-3 belediye daha fazla kazanmak için
vatandaşlarını vatan hainliğiyle itham etmek artık yeni normalin bir gereği.
AKP’nin Yeni Türkiye’sinde 2-3 milletvekili daha fazla seçtirmek ve 2-3
belediye daha fazla kazanmak için vatandaşlara yalan tarih anlatmak, Türk
ulusunun değerleri olan şahsiyetleri siyasi propaganda unsuru haline getirmek
artık yeni normalin bir gereği. AKP’nin Yeni Türkiye’sinde suyu çekmiş hazineye
2-3 kuruş daha fazla para sokabilmek için milyonlarca gencin emeğiyle bir
çırpıda oynayıp; otelleri okullara yeğlemek artık yeni normalin bir gereği.

EYYY AKP övün!

Peki ya muhalefetin yeni normali ne oldu? İçinde
bulundukları MHP’nin doğru yönetilmediğini iddia ederek parti içinde demokrasinin
işletilmesi için mücadele veren, sonunda da bu mücadelesinde başarısız
olanların; Türkiye’ye demokrasi getirebilmek niyetiyle kurduğu İYİ Parti’nin
yeni normali mesela ne oldu biliyor musunuz? İYİ Parti’nin yeni normalinde
demokratız iddiasında bulunup parti içinde farklı hiçbir sese tahammül edememek
var. İYİ Parti’nin yeni normalinde MHP’de başına gelmeyen kalmayan insanların;
şimdi yeni bir partinin çatısı altında kendilerine yapılanları başkalarına
yapması var. İYİ Parti’nin yeni normalinde düşünen, üreten, çalışan ve inandığı
ilkelerden taviz vermeyen üyeleri birilerine biat ettirme hastalığı var. İYİ
Parti’nin yeni normalinde partiyi olduğundan daha yüksek yerlere taşımak için
cansiperane çalışanların, sosyal medyada lüzumsuz alkış tutanlardan hor
görülmesi var. İYİ Parti’nin yeni normalinde acı gerçekleri konuşup sorunları
çözmek yerine, tatlı yalanlara inanıp Güvenpark’ta vapur beklemek var.
Gençlerin yeni normaline ne demeli? Gençlerin yeni normalinde gelecek
kaygısının iktidar eliyle canavarlaştırılması var. Gençlerin yeni normalinde
Türkiye’nin aydınlık yarınlara ulaşamayacağı düşüncesinin üzüntüsü var.
Gençlerin yeni normalinde çürüttükleri dirseğin neden üç turist ağırlayacak
otel kadar değeri olmadığının sitemi var. Gençlerin yen normalinde
düşündüklerini söylemeleri halinde eğitim hayatlarının biteceği korkusu var.
Gençlerin yeni normalinde özgürlüklerinin tehdit edildiğini haykıran sessiz
çığlıklar var. Gençlerin yeni normalinde ülkeyi yönetenler tarafından yok
sayılıyor olmanın hayal kırıklığı var. Kadınlarda yeni normal ne âlemde?
Kadınların yeni normalinde af düzenlemesiyle birlikte dışarı salınan
milyonlarca psikopat tarafından saldırıya uğrama korkusu var. Kadınların yeni
normalinde başlarına bir iş gelmesi durumunda yetkililere seslerini duyuramama
ihtimalinin tedirginliği var. Kadınların yeni normalinde başı her sıkıştığında
cinsiyetçiliğin kapısını çalan iktidardan iğrenmek var. Kadınların yeni
normalinde kadına şiddet konusunda etkili kararlar almayı başaramayan
iktidardan tiksinmek var. Kadınların yeni normalinde evlatlarının karnını
doyuramadığı için kendini kalorifer borusuna asan annelerin ölüm soğuğu var.

AKP’nin Yeni Türkiye’sinde, vatandaşın yeni normalinde neler
var biliyorsunuz değil mi?

Vatandaşın yeni normalinde acılar var!

Vatandaşın yeni normalinde yasaklar var!

Vatandaşın yeni normalinde açlık var!

Vatandaşın yeni normalinde sefalet var!

Vatandaşın yeni normalinde yolsuzluklar var!

Vatandaşın yeni normalinde dağıtılamayan maskeler var!

Vatandaşın yeni normalinde kifayetsiz yöneticiler var!

Vatandaşın yeni normalinde ödenemeyen faturalar var!

Vatandaşın yeni normalinde soğuktan donan bebekler var!

Vatandaşın yeni normalinde kibirle yükselen altın saraylar var!

 

EYYY AKP,  işte yeni normal, işte
Yeni Türkiye! Övün EYY AKP, övün!

EYYY AKP, davulla, zurnayla övün!

65 Yaş Üstündeki Vatandaşlara Sokağa Çıkmak Yine Yasak

0

Bilindiği üzere, 65 yaş üstünde
olan vatandaşlara sokağa çıkma yasağının devamına karar verilmiştir. Bu suretle,
yasaklar başlayalı üç aya yaklaşmış bulunmaktadır.  Kanaatime göre artık bu yasak kararı, yaşlıların
sağlık ve sıhhatini koruma gayesine matuf olmaktan çoktan çıkmış olup,  adeta kelimenin tam manasıyla bir zulüm ve
işkence haline gelmiş bulunmaktadır.

                Ev
de oturmaktan hantallaştığımız, hareket kabiliyetimizi kaybetmemiz ve bir takım
psikolojik hastalıklara maruz
kalmamız bir tarafa, yıllardan beri tedavi ve kontrollerini yaptırdığım mühim

hastalıkların üç aydır tedavileri aksamış bulunmaktadır. Üç ayın evveliyatını
da nazarı itibara alacak olursak, tedavi olamadığım süre toplamı 6 ayı
bulmaktadır. Hastanelerden yeni randevu almak şöyle dursun, evvelce almış
olduğum randevular dahi iptal edilmiştir,

                Bundan
önceki yazılarım da bir nebze bahsetmiştim. Şimdi kısaca tekrar yazmak
istiyorum. Benim diğer ufak tefek hastalıklar hariç, hastane kayıtları ile
sabit olan üç mühim hastalığım bulunmaktadır.

1- Uzun yıllardan beri, Hematoloji
bölümünde kanser tevdisi görüyorum. Kanser riski sınırda bulunmaktadır.

                2-  en az on beş yıldır Diyabet  ( şeker )  hastalığı sebebiyle, devamlı kontrol altında
bulunmam icap ettiği halde,  kontrollerin
hiç birisini yaptıramıyorum.

                3- 1980
yılından beri Glokom  (göz hastalığı )
hastasıyım.  Evvelce almış olduğum randevuyu
dahi iptal ettiler.

                Şimdi
yukarıda izah edildiği üzere, ciddi hastalıkları bulanan bir vatandaş olarak
ben ne yapayım, nereye gideyim. Bu
şartlar altında kendimi ölüme terk edilmiş olarak hissediyorum.
Bu yasak
kararlarının alınmasına vesile olan Bilim Kurulu,  daha benim durumda olan binlerce vatandaşın
derdine ne zaman çare bulacak? Yoksa çareyi biz öldükten sonra mı bulacaklar.
Ben şahsen bu kararı verenlere ve uygulayanlara bir vatandaş olarak, hakkımı
helal etmiyorum. Ayrıca, bu kararın yaşlıların sağlığını, sıhhatini korumak
için alındığına da inanmıyorum.  Bu nasıl
korumaktır ki, üç aydır adeta ev hapsine mahkûm edilmiş gibi evden dışarıya
adımımızı dahi atamıyoruz. ( son
günlerde hafta sonları verilen birkaç saatlik izinleri nazarı itibara
almıyorum. Hiç vermeseler daha iyi. Zira bom boş sokakları boş boş dolaşıp
geliyoruz.)
Diğer taraftan, 29.Mayıs. 2020 tarihi itibariyle camiiler ibadete
açılmış olmasına rağmen, bizi Cuma Namazına da göndermiyorlar.

                Muhterem yaşlı arkadaşlar, sesimizi duyuramıyoruz. Kimse de
bizi duymak istemiyor. Biliyorum ki, sadece ben değil bütün yaşlılar azami
derecede sıkıldılar. Belki içimiz de birtakım psikolojik hastalıklara yakalananlar
bile oldu. Bu itibarla, sıkıntılarımızı yetkili makamlara duyurmak için azami
gayreti gösterelim diyorum. 

Geleneksel ve Koruyucu Tıpta Sağlığın 8 Önemli Faktörü İçin 8 Kitap

0

İşadamı Ali Polat, insan sağlığı ile alâkalı
kitap setleri hazırlayıp insanlarımıza hizmet sunmaya devam ediyor.  Daha önce bu sayfada yer alan KİTÂBİYAT
başlıklı 348. Bölümde, ‘Sağlıklı Yaşamak
İçin
…’ isimli 36 kitaplık set hakkında bilgi verilmişti.

Bu defa, ‘Geleneksel ve Koruyucu Tıpta Sağlığın 8 Önemli Faktörü İçin 8 Kitap
isimli set ile yeni bir hizmet gerçekleştirdi. Kitapların her biri 16,5 X 23,5
santim ölçülerinde Amerikan Bristol kapak içerisinde parlak kuşe kâğıda resimli
ve renkli olarak basılıdır. Şık bir kutu içerisindedir. Her kitabın 5.
sayfasında yayın maksadı şöyle açıklanıyor: ‘…bu eseri hazırlamaktaki amacımız, ulaşabildiğimiz insanların,
bedenlerini ve bedenlerinin ihtiyaçlarını, ruh ve zihin yapılarını tanımalarını
ve anlamalarını sağlayarak, sağlıklı kalmalarına yardımcı olmaktır. Konuların
kolay, anlaşılabilir bir dille yazılmasına ve güncel bilgileri içermesine özen
gösterdik
.’

Birinci Kitap: HAVA / Hayat Nefes Nefese Havanın Önemi ve
Doğru Nefes Alma Yöntemleri.
 Temiz
ve derin hava solumak vücudumuzun çalışmasını düzenler. İnsan havasız sadece
birkaç dakika yaşayabilir. Düzenli olarak temiz hava almaktan vazgeçmeyin.
Bırakın ağaçlar, yeşil alanlar bedeninizi ve duygularınızı okşasın. (67 sayfa)

İkinci Kitap: SU /
Hayat Su İle Başlar, Susuzluk İle Son Bulur.
                                                      Vücudumuzun
yaklaşık %70’i, beynimizinse %80’i sudur. Hücrelerimizi daha iyi beslemek için
temiz ve canlı su içmeliyiz. Deniz suyu ve insan vücudu yaklaşık 84 element
içerir. Bu benzerlik sizce neyi ifade ediyor? Bu bir tesadüf mü, yoksa
hesaplanmış bir durum mu? Bence sistemin taa kendisidir. (115 sayfa)

Üçüncü Kitap: UYKU / Uyuduk da Büyüdük, Uyuduk da
Yenilendik, Uyku ve Uykusuzluğun Önemi
. Uykunun saati, süresi ve kalitesi
bizi gelen güne hazırlamış olur. Gece uykusunda tansiyon yükselir. Bu durum bazen
ölüme sebebiyet verebilir. Her şeye rağmen rüya konusunu pek fazla
önemsememekte fayda vardır. Bu hususta; ‘Düşe
düşüp aldanma, Düşe saplanıp kalma. Haktan başka ne vardır? Tabire muhtaç ola

denmiştir. Özel günler hariç gece 11 ‘de uyumalıyız. Eğer 10 gün uykusuz
kalırsak beynimiz ve vücudumuz dengesini kaybeder. (63 Sayfa)

Dördüncü Kitap: HAREKET / Hayat Dengesi Hareket Kadar
Dinginlik ve Sessizlik de Gereklidir.
İnsanların kemik ve adale yapısı
hareket etmek için şartlandırılmıştır. Eklem ve kaslarımızı gerektiği kadar
çalıştırmazsak, yaşlılığımızda ağır problemler bizi bırakmaz. (96 sayfa)

Beşinci Kitap: ARINMA
VE DETOKS / Vücudumuzu Zehirlerden ve Atıklardan Kurtaralım, Arındıralım.
Arabamızı
çeşitli sebeplerle bakıma götürüyoruz. Şüphesiz bedenimiz bir arabadan daha
değerlidir. Senede en az 2 sefer genel arınmaya ihtiyacımız vardır. Aldığımız
gıdalardan ihtiyacımız olmayan zararlı kısımları vücudumuzdan atmazsak her
türlü hastalığa, özellikle de kansere davetiye çıkarmış oluruz. Hastalıkta ve
sağlıkta ortak nokta asit-alkali (PH) dengesidir. (100 sayfa)

Altıncı Kitap: GELENEKSEL VE KORUYUCU TIPTA DOĞANIN VE
KİŞİLERİN MİZAÇLARI 1
Bu kitap, okuyucuya klasik İran tıbbındaki temel
mizaç öğretilerini, günümüz tamamlayıcı ve önleyici tıp anlayışı dâhilinde
aktarmak maksadıyla hazırlanmıştır. Yazılı doğal yöntemleri, belli bir süre
denemek bedavadır ve kimyasal bir yan etkisi yoktur. (224 sayfa)

Yedinci Kitap: GELENEKSEL VE KORUYUCU TIPTA BESİNLERİN
MİZAÇLARI 2
Bu kitapta günlük olarak tüketebileceğimiz besinlerin
içerikleri ve etkileri hakkında edinilebilen bilgiler sunulmuştur. (376 sayfa)

Sekizinci Kitap: GELENEKSEL VE KORUYUCU TIPTA DUYGULARIMIZIN
MİZACI VE TEDÂVİSİ 3
Bizi biz yapan şey ruhumuz ve bedenimizdir. İkisinin
birleşmesi sonucu bir şekle bürünürüz. Bununla beraber bedenimiz çeşitli
organlardan oluşur ve her duygunun etkilediği bir organımız vardır. Sağlıklı ve
uzun bir ömür yaşamak istiyorsak bedenimizin ve ruhumuzun incinmemesi gerekir.
Ruh ve zihin zarar gördüğünde bedenimiz de zarar görmektedir. (184 sayfa)

ALİ POLAT:

Taksim
Caddesi Nu: 65 Kat: 2-3 Taksim, İstanbul. Telefon: 0.212-256 84 90,

 Belgegeçer: 0.212-237 88 27 e-posta: ali.polat@hazar.gen.tr   

 

ALİ POLAT:

     1944 yılında Tebriz şehrinde doğdu.
Azerbaycan kökenli bir ailenin mensubudur. 1964 yılında önce Bakü’ye geçti,
daha sonra da Türkiye’ye yerleşti. Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden Ziraat
Yüksek Mühendisliği Ekonomi bölümünden mezun oldu. Ülkemizde faaliyet gösteren
büyük bir sanayi kuruluşunun sâhibidir.

     Küçük yaşlardan itibaren babasından dinî
ve sosyal eğitim aldı. Çalışarak okudu ve ticaret yaptı. Çeşitli milletlerden
binlerce düşünce ve ilim adamının özdeyişlerini kendi özdeyişleriyle birlikte
Üç bin Yıllık Birikim’ adlı
kitabında topladı. Eserini bütün mahkûmlara ulaştırmak için özel bir gayret
gösterdi. Eserleri Azerbaycan’da Azerbaycan Türkçesi, İran’da Farsça ve
Türkçe ile yayımlandı.

     Diğer
eserlerinden bazıları:
*Ya Ali /
Hz. Ali’nin Hayatı, Felsefesi 1555 Hikmetli Sözü
(2003), …*Ve Biz (2004), *Ömer Hayyam ve Rubaileri (Kitap ve CD 2008), Bir Damla Su 1. Cilt: Su ve İnsan Sağlığı (2010), Bir Damla Su 2. Cilt: Su ve Hayat
(2011), *Bir Damla Su 3. Cilt: Su
ve Toplum (2012), *Bir Damla Su 4.
Cilt: Ab-ı Hayat (2013), *Medeniyetlerin
Buluştuğu Tebriz ve Çevresi
(2014), *Tebrizli Bayatılar (2015), *Gençlerin Yaşam Enerjisi: Su (2017). *Sağlıklı Yaşamak ve Yaş Almak için
Bedenimizi Tanıyalım
(2017),  (Bu
eser, her biri 12 kitaptan oluşmak üzere 3 grupta 36 adet kitaptır.
Bâzılarının isimleri: *Rahat Yaşamak için: Beynini Tanımak Zorundasın, Sinir
Sistemimiz Her Şeyimiz, Kanımız Canımız, Böbrekler Küçüktür, Havanın Önemi ve
Doğru Nefes Alma Yöntemleri, Uyku ve Uykusuzluğun Önemi, Proteinler: Bedenimizin
Yapıtaşları, Bağışıklık Sistemimizi Tanıyalım, Sağlıklı Olalım, Mâneviyat ve
Hayata Dair Her Şey, Dil Kullanma Yeteneği, Yüz ifâdelerimiz, Beden Dilimiz, Ruh-Beden
İlişkisi ve Mânevî Sağlığın Önemi ve Ülkelerin Gelişmesindeki Önemi.

     3 grup hâlindeki 36 kitabın her birinden
12.000’er basılan bu set, yurt genelindeki Ceza ve infaz Kurumları’nın,
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kuruluşlarının, Türk Silahlı
Kuvvetleri’nin, Kadın Misâfirhânelerinin, Üniversitelerin, Polis Akademilerinin,
Belediyelerin, Dînî Kuruluşların Kütüphanelerine ve yazılı olarak istekte
bulunanlara bedelsiz olarak dağıtılacaktır.

     Ali Polat’ın kitap çalışmaları, genel
çerçevede, insanlara fayda sağlayacak şekilde, ağırlıklı olarak sosyal
meselelerle alâkalıdır. Çalışma mevzuları, içerdiği bilgiler ve öğretiler
açısından, her şahsın kendi hayatında uygulayarak müsbet sonuçlarını
görebileceği, aynı zamanda oluşturduğu farkındalıkla, insanın hem kendine hem
de çevresine daha faydalı olmasına yardımcı olacak şekilde seçilmiş ve
işlenmiştir.

     Yazarın, bu çalışmaları,
gerçekleştirmesindeki temel sebep, fertten başlayarak, toplumu daha bilgili,
daha hoşgörülü ve anlayışlı bir noktada görme arzusudur Ali Polat, 2001
yılında ilk derlemesi olan ‘Üç Bin
Yıllık Birikim
’ kitabı ile yazarlık hayatına başlamış ve 2018 itibariyle,
40’tan fazla eseri yayımlanmıştır. Çalışmaları, ticârî maksat gütmeksizin
sosyal sorumluluk bilinciyle hazırlanmıştır. 

 

 

KUŞBAKIŞI

HANAN BEY

Hanan Bey’ bir köy romanı. Hanan Bey ise bir muhtar. Aynı zamanda bir
köy ağası… Fakat 1950’li 1960’lı yıllarda Makalların, Çakalların yazdığı tipte
ağalardan değil. Üstelik sâdece kendi köyünün değil, çevre köylerin de ağası.
Muhteşem bir konakta oturur. Konağın misafirleri konak sakinlerinin, gününe
göre 10 katı, gününe göre 100 katıdır. Kapısı açık, gönlü açık, eli açık,
kelimenin hakiki mâniasında bir ağa… Son derece duygulu, son derece yiğit bir
ağa. Çelik gibi sert, kadife kadar yumuşak…

Turizm ve Otelcilik Okulu mezunu Yılmaz Ali’nin 2018 yılında yayımlanan
Ben Soffie’ isimli eserinden sonra
2019 yılında okuyucuya sunduğu ikinci romanıdır. Roman; bir insanlık timsalidir,  bir millî mücadele destanıdır.

13,5 X 21 santim ölçülerinde 222
sayfalık eserdeki olaylar, (o zamanki adı ile) Maraş’ın İngilizlerden sonra
Fransızlar tarafından işgal edildiği günlerde geçmektedir. Bilindiği gibi şehir,
30 Ekim 1918 tarihînde imzalanan Mondros Mütarekesi’nden sonra 21 Ocak 1920 tarihînde
işgal edilmiş, 22 gün devam eden çetin mücadelelerden sonra 12 Şubat 1920 tarihînde
resmî ordudan destek almaksızın, şehir halkının teşkil etiği milis kuvvetleri
tarafından işgalden kurtarılmıştır. Anadolu’da son işgal, ilk kurtuluştur.
İşgalden bu kadar kısa zamanda kurtulan başka bir şehir yoktur. İzmir 15 Mayıs 1919
– 9 Eylül 1922 tarihleri arasında yaklaşık 3 yıl,  İstanbul ise 13 Kasım 1918’deki birinci,  16 Mart 1920’deki ikinci işgalden sonra 6
Ekim 1923 tarihinde kurtarılabilmişti.

Yazar, gördüğü eğitimin izlerini
ustalıkla eserine yansıtmış. Halep şehrini ve şehirdeki Emeği Camii gibi tarihi
eserleri büyük bir ustalıkla ve kelimelerle oluşturduğu tablo olarak okuyucuya
sunuyor.  

Eserin bir başka hususiyeti de
aile ilişkilerindeki sevgi ve saygı mükemmel bir şekilde işlenmektedir. Anneye,
babaya, anneanne veya babaanneye, dedeye saygı ve bağlılık, büyüklerin
küçüklere karşı disiplinli sevgisi, Türklerin ehlileştirip binek vasıtası
olarak insanlığa armağan ettiği at ile alakalı sahneler, romanın didaktik
yönünü oluşturuyor. Bütün bunlar ders verir gibi değil, romanın tabii akışı
içerisinde bir bardak süte karıştırılmış bal gibi okuyucuya sunuluyor.

Romanın haşmetini bir de arka
kapak yazısından temaşa edelim:

İnsanlar gibi, milletlerin de uğruna bedel
ödediği tutkuları vardır. Biz hürriyetine düşkün bir millet olarak en büyük
bedelleri bu uğurda ödemişiz.

Bu hikâye bize insan yüreğinden daha güçlü
silâhın olmadığını göstermektedir. Aynı zamanda çoğunluğu ihtiyarlardan oluşan
bir avuç köylünün tam donanımlı bir orduya karşı verdiği amansız mücadelenin
destanıdır. Mevzubahis vatan toprağı olunca ağzında diş, başında saç kalmamış
ihtiyarların nasıl yirmilik birer delikanlıya dönüştüğüne şâhit olacaksınız.

Çocuk deyip geçmeyin; iş başa düştüğünde
bir çocuğun neler başarabildiğini göreceksiniz. Tıpkı Halep Yolu’ndaki
kahramanlarımız Selim ile Ökkeş gibi…

Bu bir avuç insanın Fransız ordusuna karşı
yüreklerinden başka ortaya koyacakları pek bir şeyleri yoktur. Üstelik içinde
bulundukları şartlar hiç de âdil değildi. Onlar sâdece düşmanla değil, aynı
zamanda açlıkla da mücadele etmek mecburiyetindeydiler. Fakat bütün
olumsuzluklara rağmen zafere olan inançları tamdı. Ve işte, tam da burada, bu
inanmışlığın verdiği güçle kazanılan zaferi bulacağınız Hanan Bey’i okurla
buluşturmak bizim için bir şerefli vazifedir. Amansız mücadele, henüz on üçünde
olan Ökkeş’in ilk kurşunuyla başlar. Fransız işgalini anlatan bu hikâye,
yaşanmış bir kahramanlık destanıdır
.

Yılmaz Ali’nin ‘Hanan Bey’ isimli eseri, küresel kültür istilâsına maruz kalmış
olmamız sebebiyle ‘Vatanım rûy-i zemin,
Milletim nev’i beşer
’ zihniyetinin hortladığı bir dönemde, özellikle
gençlerimizin okumaları gereken, her satırından faydalanabilecekleri, okuma
zevkini tadabilecekleri bir başucu kitabıdır.

Not: Romanın son 40 sayfasını okumaya, başka bir işle
asla meşgul olamayacağınızı düşünerek başlayınız. 

ATEŞ
YAYINCILIK:

Merkez Mahallesi, Âbide-i Hürriyet Caddesi
Nu: 161, Kat: 3, Dâire: 2 Şişli İstanbul.

 Telefon:
0.541-341 89 81 e-Posta:
editor.ates@gmail.com     

  

HÜSEYİN BAYKARA DÎVÂNI (İnceleme-Metin-Dizin-Tıpkıbasım):

1438-1506 yılları
arasında yaşayan Timurluların son hükümdarı, aynı zamanda Çağatay Türk
Edebiyatı’nın önemli temsilcilerinden Hüseyin Baykara’nın şair hükümdar olarak
on beşinci yüzyıl Orta Asya Türk dünyasının ilim ve sanat hayatında yapıcı ve
önemli bir rolü vardır. En büyük hizmeti Türk dilini ve kültürünü himaye
etmesidir. Zamanında, Çağatay Türk Edebiyatı altın devrini yaşamış ve Türkçeye
olan itibar artmıştır.

Baykara, daha ilk
gençlik yıllarından başlayarak ömrünün son yıllarına kadar, fırsat buldukça
Hüseynî mahlası ile yazdığı Türkçe lirik gazelleri, kendi emri ile küçük bir
divan hâlinde toplanmıştır.

Bu çalışmada,
Divan’ın Türkiye’deki sekiz nüshası karşılaştırılarak ortak bir metin
oluşturulmuştur. Oluşturulan eserin ses ve şekil bilgisi özellikleri Eski
Türkçe, Karahanlı Türkçesi ve Harezm Türkçesi ile karşılaştırılarak dil bilgisi
özellikleri ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Tâlip Yıldırım’ın 16,5 X 24 santim ölçülerindeki eseri,
431 sayfadır. 

HAT YAYINLARI: Selamiali Efendi Caddesi Nu: 3 Huzur Çarşısı Nu:15 Üsküdar,  İstanbul

Telefon:
0.216-334 48 30 e-posta:
info@hatyayinevi.com  /  hatkitap@gmail.com  www.hatyayinevi.com  

 

RUMELİ’DE
SON DEMLER VE ÖTESİ
:

Kurtuluş Savaşı kahramanlarından
Mareşal Fevzi Çakmak (1876-1950) tarafından kaleme alınıp dergi ve gazete
sayfalarında kalan kitaplaşmamış hâtıraları, Prof. Dr. Ali Birinci ve
Türk Tarih Kurumu personelinden Yusuf Turan Günaydın tarafından
derlenerek 13,5 X 21 santim ölçülerinde 1008 sayfa ve 2 cilt hâlinde, Ocak 2020’de
okuyucuya sunuldu.

Eserdeki hâdiseler, Osmanlı
Devleti’nin Rumeli’deki son dönemleri ile Cumhuriyetin ilk yıllarını kapsıyor.
Rumeli safahatı askerlik vazifesi dolayısıyla Rumeli’nin elimizden çıkış
sürecine şâhitlik etmiş bulunan Mareşal Çakmak’ın hatıratının ana bölümüdür. 1.
Cildi Mareşal’in çocukluk yıllarından başlıyor, ölümüne kadar devam ediyor.
Hâtıratın 2. cildinde ise Cumhuriyet Devrindeki hatıralarına ışık tutan,
Mareşal’in anlattıklarının âdil birer şâhidi durumundaki arşiv vesikaları yer
alıyor. 1923-1964 yılları arasına yayılan bu vesikalar Cumhurbaşkanlığı,
Emniyet Umum Müdürlüğü ve Türk Tarih Kurumu Arşivlerinden alınmıştır.
Cumhuriyet kurulduktan sonra ölümüne kadarki devri bilhassa İnönü iktidarı
devrinde maruz kaldığı muameleleri ve bu sebeple siyasî hayata atılmak mecburiyetinde
kalışını okuyanlar, Mareşal’in daha sağlığında -bizzat işaret ettiği-
‘unutturulma’ suikast ine maruz bırakıldığını da bütün açıklığıyla
göreceklerdir.

KOPERNİK
KİTAP: 

Kandilli mahallesi, Hallaç Hüseyin Sokağı Nu: 16-18
Daire: 1 Üsküdar, İstanbul Telefon: 0.216-332 00 72 e-posta:
info@kopernikkitap.com  //  www.kopernikkitap.com 

 

KISA KISA… / KISA KISA…

1-ÇANAKKALE’YE
YÜRÜYÜŞ:
Hüseyin
Nihal Atsız – Yayına Hazırlayan: Ozan Karabulak / Ötüken Neşriyat.

2-MİNYATÜRLERLE
NASREDDİN HOCA:
Mahmut
Kaya / Damla Yayınevi.

3-SONSUZ AŞK: Ian McEcan – Ülkem
Çorapçı / Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.

 4-VEFA
YOLCULUĞU:
Feride Küçük / İnsancıl Yayınları.

5-KUTLU ZAFER
Kut’ül Amâre:
Zafer
Bilgi / Mihrâbad Yayınları.

Doğu Raporu: Denize Çıkış

0

     Şark Meselesi / Doğu Sorununda gelinen
vahim, endişe verici nokta:

     Gazetede okumuş,
kupürünü kesip saklamıştım.

     Şimdi kim bilir
hangi gediktedir. Hangi notlarım arasında.

     Belki sizler de
okumuşsunuzdur. Ama bir de ben anlatayım, aklımda kaldığı kadarıyla:

     Adana’da büyük bir
toprak parçası. Arazide işçiler çalışıyor.

     Çoğu Güneydoğu’dan
gelen gündelikçiler.

     Toprak sahibi de biraz uzaktan çalışanları
seyrediyor.

     O arada,
çalışanların giyim kuşamında, onlardan olduğu anlaşılan birileri çıka geliyor.

     Çalışanlardan
birine yaklaşarak, hoş beşten sonra ona Kürtçe bir şeyler anlatıyor.

     Dinleyen şaşırmış
bir halde, ister istemez başını sallayıp söylenenleri güya onaylıyor.

     Birkaç dakika
süren bu konuşmadan sonra da geldiği gibi çekip gidiyor.

     Bu tuhaf durum
patronun dikkatini çekiyor. İşçiyi çağırtıyor.

     Gelenin
kendisiyle, üstelik hararetli bir şekilde, hem de Kürtçe olarak ne konuştuğunu
soruyor:

     İşçi, beklemediği
bu soru karşısında önce şaşırıyor, sonra bütün saflığı ve samimiyetiyle;

     Kendisine
söyleneni, daha doğrusu vadedileni / verilen sözü bir bir aynen aktarıyor:

     “O gelen adam,
bana dedi ki: ‘Sabredin! Sabredin! Az kaldı!

     Bütün buralar hep
bizim, hep sizin, hepimizin olacak!

     Sahiplerinden
tamamen alınacak! Hepsi sizlere dağıtılacak!

     Eski sahipleri yok
edilecek! Sizler bu toprakların yeni sahipleri olacaksınız!’ ”

     “İyi ama diyor
patron; hadi Güneydoğu bizim diyorsunuz!

     Gerçi sizin bizim
yok. Her yer herkesin, hepimizin ama neyse;

     Peki, ama buralar
Türklerin toprağı. Niye buralara da göz dikiyorsunuz?”

     Deyince yine o
işçi -kafalarına nasıl girilmişse- yine bütün saflığıyla cevap veriyor.

     Ama dehşet verici
bir cevap: “Yani diyor, denize çıkış yerimiz olmasın mı?”

     Bizimki donup
kalıyor. Bu cevap işçinin kafasından çıkmış olamaz diye düşünüyor.

     Aslında bir şeyden
haberi olmayan o işçi söylemiyor bütün bunları.

     Ona ve onun
gibilere de bir söylettiren var şüphesiz.

     Çünkü verilen
cevap öyle yenilir yutulur cinsten değil.

     Çünkü gündelikçi
işçi bir çarıklı erkânı harp / kurmay subayı gibi konuşturulmuştur.

     Ki bu cevap, asla onun kafasından çıkmış
olamaz, diye derin düşüncelere dalıyor.

     Bizler de nereden
nereye gelindi diyor; doğrusu şaşmaktan kendimizi alamıyoruz.

     Hani terör birkaç
çapulcunun işiydi! Hani terör birkaç eşkıyanın eyleminden ibaretti!

     Nitekim 15 Ağustos
1984’de PKK; Eruh ve Şemdinli ilçelerini basınca;

     Koskoca Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin başında bulunan en sorumlu kişi olan zatı muhterem:

     “(Canım n’olmuş
sanki alt tarafı) üç beş çapulcunun işi!” diyerek olayı küçümsememiş miydi?

     Sonra o hafife
alınanlar; uçak düşürecek kadar palazlanmamışlar mıydı?

     Şimdilerde, o
zamanlar -ne hikmetse- önemsiz görülenler;

     Bugün ABD’nin
âdeta kolluk kuvveti hâlinde arzı endam etmiyorlar mı?

     ABD yeşil ışık
yaktıkça Türkiye’ye musallat olmuyorlar mı?

     Türkiye’ye
tebelleş olmuyorlar mı?

     “Türk Dış
Politikası yanımda yer almazsa; üstünüze sürerim bunları!” demeye getirmiyor
mu?

     Nitekim sürmüyor
mu?

     Bu siyaseti güden
ABD; PKK’yı Demokles’in kılıcı gibi üstümüzde sallandırmak istemiyor mu?

     İstiyor!

     Nitekim
sallandırmıyor mu?

     Sallandırıyor!

 

Milli Devlet Düşmanlığı Neden?

Milli devlet ortak iradeleri ve tasavvurları şekillenmemiş
ortak bir geçmişe ve geleceğe inanma durumunda olmayan kolayca çözülen kalabalıkların
değil; milletin, milletleşme yönünde mesafe almış toplumların örgütlenmiş,
halidir. Milletleşme süreci de her türlü boy, kabile, aşiret, etnisite, mezhep,
cemaat ve bölgecilik şuurunun üstünde milli seviyede kültürel bir mutabakata ve
mensubiyet şuuruna varılabilmesi ve bunlardan pay ve güç alınabilmesidir. Milli
devletlerin milli kimliği olur. Kurucu bir iradesi ve unsuru vardır. Yaşama tarzı
belirli bir coğrafyaya damgasını vurmuş ve orayı vatanlaştırmıştır. Milli
kimlik herkes tarafında paylaşılır. Etnik çağrışım yapmaz; milli kimlikle
yarışmaz ve rakip gösterilemez. Koronavirüs salgını dolayısıyla Türkiye’nin
uçaklar göndererek yurt dışındaki vatandaşlarını ülkeye getirme erdemi ve hemen
hemen her konuda ayırım yapmaması, milli devlet olmanın gereğidir. Milli Mücadele
sonrasında Ankara hükümeti milli bir devletin hükümeti olduğu için Lozan’da
milli devlet olarak kabul görmüştür. Büyük çoğunluk ve kurucu unsur, ortak
irade dışlanarak etnisiteleri yaşatmak zordur. Bütünün reddedildiği yerde
parçalara yaşama hakkı tanınmaz; ama sırası geldiğinde kullanılırlar.

            Türk
Milletinin kurucu unsuru Milli Mücadeleye soyunmuş Türkler ve kendilerini bu vatanın
ayrılmaz bir parçası olarak gören ve kendilerini Türk olarak hissedenlerdir. Virüs
salgını dolayısıyla insanlarımızın etnisitelerine bakılmaksızın onlara üstün
hizmetler götürülmüştür. Çünkü, onlar TC vatandaşıdırlar ve Türkdürler. Bu
durum mahalli sıfatlarının reddi de değildir. Aksi bir anlayış, mahalliliğe
takılmak ve farklılıkçı ırkçılığa özenmedir. Bugün Dünyada küresel çapta milli
devletler sistemi işlemektedir. Kimsenin amuda kalkarak Dünyayı seyretmesine
ihtiyaç yoktur. Milli devletlerin yerini alabileceği ileri sürülen uluslar üstü
kurumlar oluşturulamamıştır. AB’nin zayıflama sebeplerinden birisi de budur. BM’nin
acıklı durumu da ortadadır.

            Önü açılan
milli devletlerin üniter yapılarıyla oynandığı bir dönem yaşıyoruz.  Etniklik ve mezhepçilik, yapay cemaatleştirme
gibi millet altı unsurlar başta olmak üzere, toplumu ufalayıcı her malzeme
artık ideolojik çatıştırmaların yerini almıştır. Anadolu coğrafyasının mozaik
olduğu iddiaları da bundandır. Bu coğrafyada ileri sürüldüğünün aksine hâkim
Türk kültürü egemen olmuş ve kurucu unsur rolü oynamıştır. 1071 öncesinde de
Türk toplulukları burada yaşamıştır. Dünyada sınırlar ortadan kalkmamış; Dünya
tek devletle birleştirilememiştir. Bölgesel hayali devletler içinde farklı
milli devletler eritilememiştir.

            Osmanlı
Balkanlar’dan çözüldü, TC’de Ortadoğu’dan çözülmeye çalışılıyor. Bundan dolayı
mozaik tartışmalarına ve çok kimliklik iddialarına sığınılıyor. Mozaik
iddiaları bundan dolayı ortaya atılıyor.

            Milletleşemeyen
milli devlet olamayan ülkeler yabancı işgallerine gebedir. Suriye ve Irak milli
devlet olup içerde etnik ve mezhep kavgalarıyla uğraşmasalardı; ABD ve Rusya bu
ülkelerde at oynatamazdı.

            Milli
devletlere meydan okuyan küreselci tezler büyük yara aldı; ama
küreselleştirmenin hedef aldığı, engel gördüğü milli devlet düşmanlığı, çoğu
kere başka bir milli devlet adına sürdürülmektedir. Unutulmamalıdır ki;
küreselleştirmenin işleyişine tepki gösterenler, Dünyadan soyutlanmayı ve içe
kapanmayı savunmamaktadırlar. Bunu isteseniz de yapamazsınız. Siyasi ve
ekonomik ilişkilerin ve etkilerin dışında kalamazsınız. Ancak milli
çıkarlarınızı da korumak durumundasınız. Günümüzde Dünyada sağlıklı, dengeli,
adil, insan haklarına saygılı bir küreselleşme ortamı yoktur. Dünyanın güçlü
ekonomik ve siyasi ülkeleri ilişkileri şekillendirmektedir. Serbest piyasa
ekonomisi yerini kapalı ve kontrollü piyasa ekonomisine bırakmıştır. Küreselleştirme
sadece ekonomik bir konu değildir. Dinler bile şekillendirilmek istenmektedir. Evangelistlerin
çabaları bundandır. Bundan dolayı İslam ılımlılaştırılıp yozlaştırılıp kontrol
altına alınıp küresel güce bağlanmak isteniyor. Türkiye’de dış güdümlü 15
Temmuz 2016 işgal ve darbe teşebbüsü neden yapıldı?

            Milli
devleti reddetmek, federal bir yapıya geçmek ve egemenliği paylaşacak yeni
ortaklar aramaktır. Milli devleti reddedenler bir süper güç ve patron devlete
yanaşmak durumundadırlar. Federal yapı ve eyalet sistemine geçiş bugünlerde
kötü örneklerle doludur. Virüs salgını karşısında ABD eyalet sistemi içinde
olduğu için bocalamış, çok başlı olmuştur. Bölücülüğün ve toprak bütünlüğünün
sorun olmadığı ABD böyle olursa; yarın Türkiye nelerle karşılaşacaktır?

            Türkiye açık
artırmaya çıkarılmamıştır ve etnik bir havuz da değildir. Etnisitelere kültürel
haklar tanımak ile siyasi tanıma farklı şeylerdir.