(Birinci
Bölüm)
Oğuz Çetinoğlu: 27 Mayıs 1960
Askeri Darbesi, Türkiye’nin siyâsî ve demokrası hayatında mühim bir kırılma
noktasıdır. O günlere nasıl gelindiği hususundaki mütalâanızla röpürtajımıza
başlayabilir miyiz?
Doç. Dr.
Nasrullah Uzman:
Demokrat Parti iktidarında 1957-1960 dönemi iktidar-muhalefet ilişkilerinin en
gergin olduğu dönemdir. Hattâ bu dönemde aralarında M. Fuat Köprülü gibi kamuoyunun yakından tanıdığı birçok isim Demokrat Parti’den
istifa etti. Muhalefet partilerinin Demokrat Parti’ye karşı güç birliği yaparak
bir blok hâlinde mücadele etmeye karar vermeleri de yine bu dönemde oldu. Muhalefetin tepkisini çeken Seçim Kanunu düzenlemesi de bu dönemde
yapıldı. Hatta seçim kanununda yapılan düzenleme ile hem Demokrat Parti’den
istifa ederek Demokrat Parti’ye karşı mücadele etmek isteyenlere; hem de muhalefetin
bir blok hâlinde hareket etmesine karşı tedbir alındı. Bu kapsamda partiler seçim bölgelerinde ayrı ayrı aday göstermeye mecbur bırakıldı; müstakil
olan ve istifa eden vekillerin istifa ettikleri tarihten itibaren altı ay
boyunca diğer partilerin listelerine girmeleri engellendi. Yani Seçim Kanunu’nda
yapılan yeni düzenleme ile muhalefetin işbirliği yapması engellendiği gibi
kanunda yer alan “Seçimin
zamanında yapılması hâlinde seçim tarihinden asgari altı ay evvel mensup
oldukları siyasi partilerden ayrılmamış olanlar başka bir siyasi parti
tarafından aday gösterilemezler” hükmüyle de DP’den istifa edenlerin DP’ye
karşı aday olmalarının önüne geçildi.
Çetinoğlu: 1957
milletvekili seçimleriyle alakalı rakamlara kısa bir göz atabilir miyiz?
Doç. Dr. Uzman: İktidarı elinde
bulunduran Demokrat Parti, aldığı bütün tedbirlere rağmen 27 Ekim 1957 tarihinde
yapılan milletvekili genel seçimlerinde beklentisinin altında bir oy aldı.
Şöyle ki 1957 seçimlerine CHP, CMP, DP ve HP olmak üzere toplam 4 parti katıldı.
CHP, 3.753.136 oy, %40,6 oy oranı ve 178 milletvekili; CMP 652.064 oy, %7 oy
oranı ve 4 milletvekili; DP, 4.372.621 oy, %47,3 oy oranı ve 424 milletvekili;
HP ise 350.597 oy, %3,8 oy oranı ve 4 milletvekili ile TBMM’de temsil hakkı
elde etti.
Demokrat
Parti, 1954 seçimlerine göre oy kaybetmekle birlikte 1957 seçimlerinden de yine
birinci parti olarak çıktı ve iktidarını devam ettirdi. CHP ise 1954
seçimlerine göre oylarını ve milletvekili sayısını artırdı; hatta DP
dönemindeki en yüksek oy oranına ulaştı; ancak iktidar olacak çoğunluğu elde
edemedi. 1957 seçimlerinde oylarını artıran CHP, DP’ye karşı diğer muhalefet
partilerini de yanına almayı başardı. 16
Ekim 1958’de iki muhalefet partisi, Cumhuriyetçi Millet Partisi ve
Türkiye Köylü Partisi birleşme kararı aldı; bu doğrultuda iki parti
Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi adı altında birleşti ve genel başkanlığına da
Osman Bölükbaşı seçildi. 24 Kasım 1958’de
ise Hürriyet Partisi, CHP’ye
katılma kararı alarak kendisini feshetti. Bu gibi gelişmeler CHP’ye
önceki dönemlere göre daha güçlü bir muhalefet yapma imkânı sundu.
İktidar-muhalefet
ilişkilerinde gerginlik şiddetini arttırdıkça toplumdaki kutuplaşma ve şiddet hâdiseleri
de arttı. Muhalefet partilerinin DP’ye karşı birlikte hareket etmesini tenkit
eden Adnan Menderes, muhalefete karşı Vatan Cephesini ilân etti. DP’yle ilişkisi
olsun veya olmasın herkes millî güvenliği tehlikeye düşüren, halkı kardeş
kavgasına sürükleyenlerin cezalandırılacağı açıklandı. Vatan Cephesi, özellikle
Demokrat Parti’nin güçlü olduğu yerlerde teşkilatlandı ve kısa sürede yurt
genelinde yayıldı. Esasen Hür Parti Genel Başkanı Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu,
bir “Vatan Cephesi” kurulması fikrini
daha önce dile getirmiş ve “muhalif ve
muvafık vatandaşları bir millî vatan cephesi kurmaya” dâvet etmişti. Ancak “Vatan Cephesi” kavramını Menderes’in
dile getirmesi ve kısa sürede fiiliyata geçirmesi bu kavramın Menderes ve
Demokrat Parti ile özdeşleşmesini sağladı. Ancak Türk siyasi hayatına cephe
kavramının girmesi ise var olan gerginliğin daha da artmasına sebep oldu.
Demokrat
Parti’nin Vatan Cephesine karşı CHP de ‘Halk Cephesi’ni kurdu. Böylece halk,
Vatan ve Halk Cepheleri arasında bir tercih yapmak durumunda kaldı ve sosyal
kamplaşma/kutuplaşma had safhaya ulaştı. “Cephe”
tabiri de mâni itibariyle kutuplaşma mâniası taşıdığından toplum psikolojik
olarak da bu durumdan olumsuz etkilendi. Gerek iktidarın gerekse muhalefetin
birbirini tahkir eden söylemleri sosyal uzlaşmanın önündeki en önemli engel
olarak ön plana çıktı. Böylesine gergin bir ortamda Başbakan Adnan Menderes’in
uçak kazası iktidar-muhalefet ilişkilerinin normalleşmesi için bir fırsat
sunmuşsa da taraflar bu fırsatı değerlendiremedi. Hatırlanacağı üzere Adnan
Menderes ve beraberindeki heyeti Kıbrıs meselesini karara bağlamak maksadıyla
Londra Anlaşması’nı imzalamak üzere İngiltere’ye taşıyan uçak, 17 Şubat 1959’da
Londra yakınlarında kesif sis sebebiyle düşmüştü. Başbakan Menderes’in hafif
yaralı olarak kurtulduğu kazada aralarında Basın ve Turizm Bakanı Server
Somuncuoğlu, Eskişehir Milletvekili Kemal Zeytinoğlu, Başbakanlık Özel Kalem
Müdürü Muzaffer Ersü ve Anadolu Ajansı Genel Müdürü Şerif Arzık’ın da bulunduğu
14 kişi hayatını kaybetmişti.
Uçak
kazası haberi Türkiye’de infiale yol açmış; Adnan Menderes’in iyi olduğu
haberinin alınması üzerine rahat bir nefes alınmıştı. Adnan Menderes, 26 Şubat
1959’da İstanbul’a döndüğünde Yeşilköy havaalanında muazzam bir kalabalık
tarafından son derece heyecanlı bir şekilde karşılanmış ve yurt genelinde
yüzlerce kurban kesilmişti. Hatta Adnan Menderes’in uçak kazasından yaralı
olarak kurtulması toplumun büyük bir kesimi tarafından mucize olarak
yorumlanmıştı. İstanbul’da bir gün kalan ve ertesi gün Ankara’ya dönen Adnan Menderes’i
tren garında karşılayanlar arasında İsmet İnönü de vardı.
İsmet İnönü, Adnan
Menderes’e “geçmiş
olsun” dedikten sonra iki lider son derece samimi bir şekilde kucaklaşmıştı.
Çetinoğlu: Bu vesile ile ilişkilerde yumuşama
oldu mu?
Doç. Dr. Uzman: Bu görüntü iktidar-muhalefet ilişkilerinde kısa süreli
bir yakınlaşmaya vesile olmuşsa da bu durum uzun sürmedi; gerek iktidar
gerekse muhalefet cephesinden yükselen sert söylemler kısa sürede eski gergin
günlere dönülmesine sebep oldu. Böyle bir ortamda CHP Genel Başkanı İsmet
İnönü, beraberindeki heyetle birlikte demiryoluyla “Büyük Taarruz” adı verilen Ege seyahatine çıkma kararı aldı. Hatta
bu gezi Demokrat Parti tarafından Millî Mücadele döneminde Yunanistan’a karşı
verilen askerî harekâtın adının “Büyük
Taarruz” olduğu gerekçesiyle şiddetle eleştirildi.
Çetinoğlu: Sonraki
hâdiseler hakkında neler söyleyeceksiniz?
Doç. Dr. Uzman: İsmet
İnönü, beraberindeki heyet ve gazetecilerle birlikte 29 Nisan 1959’da Ankara’dan
hareket etti. Ege gezisinin ilk hâdisesi de Ankara garında oldu; polislerin
İsmet İnönü’nün bineceği trenin hareket saatinden önce istasyona giden yolları
tuttuğu ve toplu olarak gara girilmesine engel olduğu iddia edildi. Ancak trenin
hareketinden yarım saat önce tren garı hınca hınç doluydu. Polisin, İsmet İnönü ve beraberindeki heyeti uğurlarken tezahüratta bulunanları dağıtmaya
kalkması bazı hâdiselere sebep oldu. İsmet İnönü’nün, ilk durak olarak
seçtiği Uşak’ta da bir dizi tedbir alındı. Belediye
hoparlöründen gün boyunca halka İsmet İnönü’yü
karşılamaya gitmemeleri aksi halde toplantı ve gösteriş yürüyüşleri kanununun
uygulanacağı yönünde ikazda bulunuldu. Bunun yanı sıra Belediye tarafından İsmet İnönü’nün ziyaretine bir gün kala Uşak İstasyonuna giden ana caddenin tamiratına
başlandı ve yol trafiğe kapatıldı. CHP Uşak yönetimi İsmet İnönü’nün konuşması için büyük bir kapalı salon bulamadıkları için 700-800
kişilik bir sinema salonu tutmak durumunda kaldı.
Uşak’ta
büyük bir kalabalık tarafından karşılanan İsmet İnönü, bu ziyareti defterine “Eyikarşılama” olarak not etti; DP il
binasının önünden geçerken il başkanının attığı bardağın İsmet İnönü’nün yanındaki
bir gazeteciye isabet etmesiyle olaylar başladı. Ertesi gün, 1 Mayıs’ta, İsmet İnönü
ve beraberindeki heyetin Uşak’tan ayrılmak üzere istasyona geldiği esnada
burada bekleyen CHP’liler ve DP’liler arasında arbede yaşandı. Yaşanan arbedede
başına taş isabet eden İsmet İnönü yaralandı. Bu hâdise literatüre “Uşak Olayı” olarak geçti; sözlü eleştiri
fizikî şiddete dönüştü ve zaten gergin olan iktidar-muhalefet ilişkilerini
iyice zora girdi. Üstelik olaylar bununla da sınırlı kalmadı. İnönü’nün bir sonraki
durağı olan Manisa ve İzmir’de il valileri İller Kanunu’nun kendilerine verdiği
yetkiye dayanarak yayınladıkları bir tamimle ikinci bir emre kadar her türlü siyasi
toplantının yasaklandığını açıkladı.
İsmet
İnönü, İzmir’i ziyaret ettiği günün gecesinde, 2 Mayıs’ta, Demokrat Parti il
merkezi bombalandı ve muhalif yayın politikasıyla tanınan Demokrat İzmir
Gazetesi tahrip edildi. İsmet İnönü, olaylı Ege gezisini tamamlayarak 4 Mayıs’ta
havayoluyla İstanbul’a döndü.
İsmet
İnönü, Yeşilköy havaalanından şehir merkezine doğru gelirken Topkapı civarında bir grubun saldırısına uğradı; saldırganlar İsmet İnönü’yü taşıyan aracın camlarını taşladı ve kapısını açmaya çalıştı; hatta
bazıları da aracın üzerine çıktı. Orada bulunan bir binbaşının yanındaki
askerlerle olaya müdahale etmesi sâyesinde aracın önü açıldı ve İsmet İnönü bu şekilde tehlikeyi atlattı. İktidar-muhalefet ilişkilerindeki
gerginliğin topluma ne şekilde yansıdığını göstermesi bakımından son derece
çarpıcı olan bu hâdise literatüre
“Topkapı Olayı” olarak geçti. Yaşanan olayların kamuoyuna yansımasını ve olayların artmasını önlemek maksadıyla
yayın yasağı getirildi. 11
Mayıs’ta CHP grubu, İsmet İnönü’ye yönelik saldırıları Meclis’te gündemine
getirdi; Başbakan Adnan Menderes ve İçişleri Bakanı Namık Gedik hakkında
soruşturma önergesi verildi. Ancak Demokrat Partili milletvekillerinin
oylarıyla önerge reddedildi.
Esasen
Demokrat Parti, yaşanan bu hâdiseleri tasvip etmiyordu. Ancak bu gibi hâdiselerin
yaşanmasını da önleyemiyordu. Nitekim liderler düzeyinde verilen sert demeçler,
zaten gergin olan sosyal ilişkilerin şiddete dönüşmesinin tetikleyen bir rol
üstlendi. Hatta takip edilen politikalar sebebiyle hem iktidar hem de muhalefet
zaman zaman kendi milletvekilleri tarafından şiddetle eleştirildi.
Tahmin
edileceği gibi 27 Mayıs 1960’a yaklaşıldıkça yaşanan hâdiselerin dozu daha da
arttı; Demokrat Partililer ve Cumhuriyet Halk Partililer arasındaki kavga
haberleri gazete manşetlerinde sıkça görülüyordu. Meselâ Kayseri’nin
Yeşilhisar ilçesinde Tarım Kredi Kooperatifleri seçimlerinde DP’liler ve CHP’liler
arasında arbede yaşanmış; polis olaylara müdahale etmek durumunda kalmış ve üç kişi
yaralanmıştı. Bu hâdiseden kısa bir süre sonra İsmet İnönü, partisinin il kongresine katılmak üzere demiryoluyla Kayseri’ye
gitme kararı aldı. Ancak dönemin Kayseri valisi, CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’ye bir telgraf çekerek il genelinde siyasi toplantıların
yasaklandığını bildirdi. Valiye cevaben İsmet İnönü,
Kayseri’deki toplantının tehir edildiğini teşkilata bildirdiğini; ancak Meclis’e
aksettirilmesi kararlaştırılmış hâdiseleri mahallinde bir milletvekili olarak
tahkik etmek üzere Kayseri’ye geleceğini bildirdi. İsmet İnönü ve beraberindeki heyeti taşıyan tren 2 Nisan 1960’ta Ankara’dan
hareket etti; ancak Yeşilhisar
yakınlarında asker tarafından durduruldu ve yaklaşık üç saat bekletildi.
Kayseri’ye girmesi engellenen İsmet İnönü, Ankara’ya geri dönmeyi reddetti. Hâdisenin
büyümesi üzerine valilik İsmet İnönü’nün Kayseri’ye
girmesine izin vermek mecburiyetinde kaldı. İsmet İnönü’nün Kayseri’den dönüşü de
olaylı oldu; İncesu’da dokuz saat kadar askerî kordon altında
tutulan İnönü Yeşilhisar’a sokulmadı ve beraberindeki heyetle birlikte Ankara’ya
dönmek durumunda kaldı.
Anlaşılacağı üzere 27 Mayıs
1960 askerî darbesine gidilen süreçte iktidar-muhalefet ilişkilerin günbegün
kötüye gittiği ve sosyal çatışmaya dönüştüğü görülmektedir. Bu süreçte Demokrat
Parti Meclis Grubu 7 Nisan 1960’da bir bildiri yayımladı ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin ülkedeki bütün
yıkıcı grupları çevresinde topladığını, halkı ve orduyu iktidara karşı
ayaklanmaya kışkırttığını iddia etti. Bu bildirinin akabinde DP Meclis Grubu, TBMM
Başkanlığı’na muhalefetin eylemlerinin soruşturulması için bir önerge verdi.
Önergede CHP’nin halkı silahlandırarak iktidara karşı hukuk dışı eylemlere
yönelttiği ve orduyu kışkırtarak siyasete âlet ettiği ifade ediliyor ve bu
eylemlerinin soruşturulması isteniyordu.
Çetinoğlu: Tahkikat Komisyonu… Ve de İsmet İnönü’nün Meclis konuşması…
Doç. Dr. Uzman: Evet! 18 Nisan 1960 tarihinde ise TBMM’de Demokrat Partili
milletvekillerinin oylarıyla “Cumhuriyet
Halk Partisi’nin yıkıcı, gayrimeşru ve kanun dışı faaliyetlerinin memleket
sathında cereyan tarzı ve bunların mahiyetinin nelerden ibaret olduğunu tahkik,
tespit ve memleketin her tarafında yaygın bir halde görülen kanun dışı siyasi
faaliyetlerin muhtelif sebeplerine intikal etmek, matbuat meselesi ile adlî ve idari
mevzuatın ne suretle tatbik edilmekte olduğunu tetkik eylemek üzere” Meclis
tahkikatı açılmasına karar verdi. Bu karar Yassıada yargılamaları sırasında
Demokrat Partililere yöneltilecek en önemli suçlamalardan birini teşkil edecek
olan ve Yüksek Adâlet Divanı duruşma tutanaklarına ‘Salâhiyet Kanunu’ olarak geçen Tahkikat Komisyonu’nun kurulmasını
sağladı. Tahkikat Komisyonu’nun kurulmasını sağlayan kanunun TBMM’de
görüşülmesi esnasında CHP Genel Başkanı İsmet İnönü söz aldı ve 27 Mayıs 1960
askerî darbesinin işareti olarak yorumlanan bir konuşma yaptı. İsmet İnönü konuşmasında söz konusu kanuna şiddetle karşı çıktı ve şu
değerlendirmede bulundu:
İktidarda
bulunanların, iktidarı ellerinde bulunduranların milletleri ihtilâle nasıl
zorladıkları insan hakları Beyannamesine girmiştir. Eğer bir idare insan
haklarını tanımaz, baskı rejimi kurarsa o memlekette ayaklanma olur. Buna mahal
vermemek için idarelerin demokratik yolda olması, insan haklarının yürürlükte
olması şarttır. Bu fikir Beyannamenin ruhunu tenkil ediyor. Şimdi mevzuubahis
mesele bu. Demokratik rejim, insan hakları yürütülüyor mu, yürütülmüyor mu? Bu
bir. Eğer insan hakları yürütülmez, vatandaş hakları zorlanırsa, baskı rejimi
kurulunca ihtilâl behemehâl olur. Beni dinleyin… Biz böyle bir ihtilâl içinde bulunmayız,
bulunamayız. Böyle bir ihtilâl dışımızda, bizimle münasebeti olmayanlar
tarafından yapılacaktır. Biz demokratik rejim dedik, demokratik rejim
kurulmuştur. Bu demokratik rejim istikametinden ayrılıp baskı rejimi hâline
götürmek tehlikeli bir şeydir. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi
kurtaramam. Şimdi arkadaşlar, şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilâl
meşru bir haktır. Fakat ihtilâl aslında bir millet hayatının asla arzu
etmeyeceği, çetin ve tehlikeli bir ameliyattır. Birçok memlekette görüyoruz.
Çok iyi niyetlerle, vatanperver hislerle ihtilâl yaparak idare kuranlar,
kurdukları idarenin ertesi gününden itibaren, kâbus içinde yaşarlar. Onlar
muvaffak oldukları ihtilâli normal bir demokratik rejime devredebilmek için
imkân bulamazlar. Bulabilenler tarihte nadir. Biz bulduk işte. Ama bunu
bulamayan memleket çok zarar görür. İhtilâl niçin yapılır? Eğer ihtilâl
vatandaş için başka çıkar yol yoktur, kanaati zihinlere ve bütün müesseselere
yerleşirse, meşru bir hak olarak kullanılacaktır. Bundan içtinap kabil
değildir. Basiretimiz yerinde ve aklımız başımızda ise normal bir demokratik
rejimin icaplarını hulûs ile takip ederek, eşit haklarla dürüst bir seçimin
neticelerini kabul ederek bu rejimi bu yola götürelim yoksa Meclis Tahkikat
Encümeni şeklinde 3 aylık fevkalâde bir idare kuracaksınız. Bu idare muhalefet
partisini ve basını her yerde takip edecek. Şu kusuru var, bu kusuru var, diye her yerde takip
edeceksiniz, şimdiden söylüyorsunuz kusurları…
İktidar ve muhalefetin şiddetli tartışmaları arasında Tahkikat
Komisyonu’nun kurulmasını sağlayan kanun TBMM’de kabul edildi; 19 Nisan 1960 tarih
ve 10484 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Geniş yetkilerle donatılan
ve çalışmalarını gizli bir şekilde yürütecek olan Tahkikat Komisyonu öncelikle siyasi
partilerin kongre ve toplantı düzenlemelerini, siyasi etkinliklerde
bulunmalarını ve yeni teşkilât kurmalarını yasaklıyordu. Ayrıca komisyonun
yetki, görev, karar ve çalışmaları hakkında yayın yapılması ve konuyla ilgili
TBMM görüşmelerinin yayınlanması da yasaklanıyordu. Tahkikat Komisyonunun
kurulması geniş yankı uyandırdı. Komisyon çalışmalarına başlar başlamaz
İstanbul ve Ankara’da öğrenciler protesto gösterileri düzenledi. Bu gösteriler
artarak devam etti. 26 Nisan’da İstanbul Üniversitesi’nde görev yapan öğretim
üyeleri DP iktidarını protesto eden bir gösteri düzenledi. İki gün sonra da
İstanbul Üniversitesi öğrencileri, Üniversitenin merkez binasında bir gösteri yaptı.
Güvenlik güçlerinin olaylara müdahale etti. Üniversite yönetiminin, güvenlik
güçlerinin üniversiteye izin almadan girmesine yönelik tepkisi çok sert oldu. Rektör
Sıddık Sami Onar, güvenlik güçlerinin üniversiteyi derhal terk etmesini istedi.
Bu istek kabul görmediği gibi Sami Onar da Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.
Olaylar sebebiyle İstanbul Üniversitesi 15 gün
süreyle kapatıldı. Bununla birlikte bu tedbirler de olayları önlemeye yetmedi; öğrenci
gösterileri devam ettiği gibi Ankara’ya da yayıldı. Hatta Ankara’daki gösterilerde öğrenciler güvenlik
güçleriyle çatıştı. İstanbul ve Ankara’daki gösteriler üzerine 28 Nisan
1960’ta bu iki ilde sıkıyönetim ilân edildi.
Şair der
ki, “..aslında akıllı-uslu çocuklardık, deli dolu olan geçen yıllardı”. Bir dostumuz da der ki; “hatıralardan söz
ediyorsanız, artık yaşlısınız ve gençlere verecek bir şeyiniz kalmamış demektir.”
diye. Doğrudur. 78’li kuşağız, çileli yıllar yaşadık. Gençliğe sadece şunu
söylemek isteriz; lütfen okuyun (aksi
halde canımıza okurlar). Evet, her
dönemin kendine has refleksleri vardır. Bazen doğal akışında, toplumun genel
kanaati yönünde gelişir. Bazen sunî gündemler görürsünüz, kullan at türündedir.
Bazen de çok deli dolu. Aykırı görüşe asla tahammül edemeyen, oldukça katı. Rijit
ötesi.
Eskiden
her mahallenin illa ki bir delisi
olurdu. Zararsızdı, bağırıp çağırmaktan başka kimseyi incitmezdi. Bir de mahallenin delikanlısı. O da mahalleyi (galiba) yabancılardan korurdu. Öyle
bir misyon üstlenmişti. Bir nevi ağır abi. Üstelik maliyeti de yoktu. Gençler öyle kordon boyu tarzında sağı-solu
rasatlayarak yürüyemezdi. Nedeni
belli, mevcut kızları kurda–kuşa kaptırmamak. Ne de olsa mahallenin namusu ilk onlardan
sorulacaktı. Bu nedenle sağı solu anlamlı
tarayan bir garip sazan bu kapsamda görülürdü.
İlk sorgu biraz dokunaklı; “hayrola,
ne iş?”. Cevap masum ve mahcup ise sorgulama
sonrası, yol verilirdi. Aykırı diklenmeler olursa, hafiften bi tozunu
almakla sonuçlanırdı. Her şey o
zaman ne kadar da masum, ne kadar naifdi.
Sonraki
yıllar Türk siyasi yaşamının çalkantılı dönemleri başlayacaktı. Tam bir kaos
yaşanmaktaydı. Gençlik sağ ve sol iki ideolojik blokta yerini almıştı. Bir de suya
sabuna dokunmayan bir ara zon vardı. Önceleri apolitik,
sonraki ilerleyen yıllarda da siyasal
islamcı olarak bir üçüncü bir
ideolojik kitle oluşacaktı. Artık o eski
dönem mahalle abisinin masumiyeti
yerine, başka sorgulamalar iş başında olacaktı. Meskûn alanların
giriş çıkışları tutulmuş, kontrolü ideolojik
ağır abilerle yapılacaktı. Yine aynı tanıdık sorgu; “yoklayın, ne işi var?”. Kurtarılmış alanlar, semtler, bölgeler.
Seksen
ihtilali bir dönüm noktasıydı. İç çatışmalarda emniyet teşkilatı da iki ayrı
kesimde yerini almıştı; ya ülkücü olacaktı, değilse solcu-devrimci. Üçüncü
sınıfın o zamanlar henüz gücü yoktu. Tezgâh şöyle kurulmuştu; ABD emperyalizmi
kuzeyden gelecek kızıl tehlikeye karşı yoğun bir propaganda ve
bütçe ayırmıştı. Öyle ki; her tarafta sosyalist enternasyonal marşları
söyleniyor, işçi sınıfı devrim yapmaya çağrılıyordu. Seçim, sandık, gibi
kavramların adı bile yoktu. Mevcut düzenin ancak devrimle değişmesi esastı. Böyle bir manzarada, “ne kadar
sempatizan kitlemiz varmış” diye, SSCB-Kremlini bile şaşırmış olmalıydı. O
dönem şöyle bir hava estiriliyordu; ‘bu günden yarına kalmaz, Rus ve (kısmen Çin)
destekli bir devrim iktidarı-ülkeyi teslim alacak’ gibi. Çok sonraki yıllarda ABD yönetiminin 80
ihtilali şartlarını oluşturmasında; Türkiye-Rusya sanayii işbirliğinin neden
olduğu anlaşılacaktır. ABD’nin kredi talebindeki şartlı desteği kabul etmeyen Türk hükumeti, bu ortak anlaşmayı Rusya
ile yapmıştır. Binaenaleyh;
Seydişehir Alüminyum tesisleri, İskenderun Demir ve Çelik Müesseseleri, Aliağa
rafineri tesisleri ülke sanayisine katılmıştır. Oyunu kuran sistem, sonuç
aldığına göre, bu dönemin sosyolojik yapısı üzerinde iyi çalışmış olmalıydı.
Ayrıca kurtuluş mücadelesi veren bir halkın millî reflekslerini de hesaba
katmış olmalı. İletişimin çok zayıf olduğu bir avantaj sayılarak, çeşitli merkezden
planlı söylentiler pompalanıyordu. Her iki ideolojik teşkilatlara kanlı
eylemler-suikastlar yapılmaktaydı. Bunun sonucunda daha geniş halk kesimi
provoke edilerek kışkırtılmıştı.
Polis
teşkilatının bile Pol-Der’li(solcu), Pol-Bir’li(sağcı) bölündüğü ortamda TSK’nın
emir-komuta birliği sıkı bir şekilde korumaktaydı. Bu aslında büyük bir
kazanımdı. Ancak komuta kademesi Pentagonun etkisindeydi. Nitekim sonradan
itiraf edilecekti ki, halkın benimsemesi için ordunun bu iç çatışmaya müdahalesi geciktirilmişti. Çoğu
siyasi yorumcular, bu durumun olmasında ABD yönetiminin baskısı olduğunda
hemfikirdirler. Terörden ve kaostan perişan olan halk, iki belâdan birini
tercih edecekti, O belâ da, yüzde yüz ABD kaynaklı cuntacıların bu ihtilal rejimi idi ve onaylanmıştı. Meclis lağvedildi,
anayasa çöpe atıldı. Türkiye’nin üzerinden ağır bir silindir geçmişti.
Toparlanması uzun yıllar alacaktı.
İhtilal sonrası siyasi yapı ile birlikte
ülkenin ekonomik ve sosyolojik yapısında da önemli değişimler olmuştur. Sendikalar
kapatılmış, grevler kaldırılmıştır. 24
Ocak ekonomik kararları da bu
bağlamda tavizsiz uygulanmıştır. Siyasi
parti oluşumuna izin verilse de “askeri
demokrasi” uzun süre devam etmiştir.
İhtilalci Konsey, siyaseti hizaya sokmuş ve siyasete bir nevi “icazet” kavramı getirmiştir. Parti
yönetimleri ile yetinmeyip, bürokrasiden gelen uzman ve yetişmiş siyasi kadrolara
da yasaklar koymuştur. Ancak ne yazık ki, hükumet bu yasağın arkasına sığınmak
adına halka onaylatmak için çok çırpınmış ve olası sivil anlayışını
lekelemiştir.
Dönemin
iktidarı sıkı bir Amerikancı dış politika
izlenmekteydi. Hedefinde batı tarzı bir dönüşüm (o zamanki deyimle
transformasyon) vardı. Karma ekonomiyi tamamen tasfiye kararı alınmış, piyasa ekonomisine geçilmişti. Bu yeni
anlayışa göre; “..her şey kamu için birer yüktü. Kurumlar hantaldı, işlemiyor
ve atıl durumdaydı, devlet bunları acilen satmalı ve kurtulmalıydı”. Kısmen doğruydu. Eski teknolojik donanımlı
olanlardan beklenen verim sağlanamıyordu. Kamuda “bu yoğun işçi yükünü devlet
çekmek zorunda değil” anlayışı ile arada bir otomasyon kavramı gündeme gelmişti. O dönem için imalat sektöründe CNC,
PLC gibi programlanabilir kontrollü sistemlerin devreye girmesi önemli bir
yenilikti. Bu otomasyonlar bir anlamda üretim artışı ile birlikte daha az
istihdam(iş gücü) demekti.
Her
iktidar değişimi bir yeni dönem başlangıcıydı. Artık hiçbir şey eskisi gibi
olmayacak, sil baştan her şey değişecekti. Kamu İktisadi Teşebbüsler (KİT) “zarar
ediyorlar” diye satılarak özelleştirmeler başlamıştı (1984). Ülke ciddi anlamda
borçluydu. Bu doğrudur. “70 sente
muhtaç” durumdaydı. Ancak ipotekli değildi. Kamunun varlıkları
bugünle kıyaslanamayacak kadar çoktu. Kars gibi bir serhat şehrinde; şeker, süt,
et-balık kombina, Sümerbank ayakkabı (Sarıkamış) ve çimento fabrikaları hepsi
de modern dizaynlı ve üç vardiya çalışırdı. Nasıl zarar edebilirdi?
O gün de bugün de anlamak zor. Sümerbank, kâğıt-selüloz tesisleri, termik
santralleri, demir çelik işletmeleri vardı. Şeker fabrikaları, yem fabrikaları,
limanları vardı. Boğaziçi köprüsü öz sermaye ile yapılmıştı. İnkâr edenin
gözüne-dizine durur. Atıl işleyenler
işletmeler vardı elbette. Ancak revize edilip üretim kalitesi arttırılabilirdi.
28 Şubat dönemi (1997); siyasi tarihimiz ve demokrasi
geleneğimiz için ayıplı bir durumdu.
Bir kaostu. MGK hararları koalisyon
iktidarına (Refah-Yol) muhtıra
dayatılmış ve başbakan istifa etmiştir. Sonraki üçlü koalisyon yönetimi ise; siyasette,
özellikle ekonomide başarısız ve talihsiz bir dönem olduğu bilinmektedir. Başbakanlık Teftiş Kurulu raporuna göre; bir
gecede 2.1 katrilyon liralık zarar olmuştur. Bunun sorumlusu iktidar ortakları
olup, bedeli siyaseten ödenmiştir.
Bugüne
gelindiğinde; o dönemin ağır faturası ve siyasetteki tıkanmalar, -bugün de iş
başında olan- iktidarı doğurmuştur. Bu iktidar geçmişi eleştirmekle birlikte özelleştirmelere
daha kapsamlı bir planlama ile devam etmiştir. Kamunun otuz beş yılı aşkın süre içinde varlıkları yerli-yabancı
sektöre satılarak aktarılmıştır. Ayrıntısına girmeden; 11 liman, 98 elektrik santrali, 50 işletme ve tesis (fabrika), 11 otel, 3
bin 917 taşınmaz ve araç muayene hizmetleri ile maden ruhsatları,ve diğer varlık
satışları, işletme ya da imtiyaz hakkı devri yoluyla özelleştirilmiştir. Ancak
bu haklı eleştiri bir sonuçtur. Sebebi ise ucu açık, tartışılır. Ancak bilinen
şu ki; dış odaklı yürütülen iki büyük travmanın etkisi var; Suriye sorunu ile
Fethullahçı kalkışma. Her ikisinin de ağır ekonomik bedeli olmuştur. Suriye ve
Libya’ya biçilen yeni düzen(sizlik), inşaat ve nakliye sektörüne büyük zarar
vermiştir. Vergi gelirleri azalmış, geçici sığınmacılar kalıcı problemler
oluşturmuştur.
Sonuçta
her yeni siyasi iddia, geçmişle güncel konum için kıyaslamalar yapar. Bu tip
polemikler olağan bir manevradır. Ancak uzun dönem iktidarların sürecine bir sonraki pencereden
bakıldığında, onun da bir “geçmiş”
olduğu görülecektir. Eski dönemleri özleyenler olabilir. İki kuşak öncesiyle
bu günü kıyaslamak zamana karşı haksızlık olur. Hem teknoloji tüketelim hem de
bir her şey doğal olsun. Bu biraz abestir,
muhali talep etmektir. Geçmiş olsun!