20.4 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 476

Mevlit Okutan Peygamber

Mevlit, Hazreti
Muhammed (SAV) için yazılmış, O’nun doğumunu, hayatını anlatan mesnevi tarzı
şiir ve bu mesnevinin okunduğu dini tören” 
anlamına gelmektedir.

Hazreti
Peygamber son peygamber olduğuna ve kendisinden sonra yazılmış şiiri
okutamayacağına göre, “bu başlık da ne
demek oluyor?”
diye haklı olarak şaşırmış olabilirsiniz.

Bu
“peygamber” ve mevlit hikâyesini Prof.
Dr. Ayhan Songar
’ın “Çeşitleme” adlı
eserinde okudum. Rahmetli Prof. Dr. Ayhan Songar (1926-1997) zamanının en
tanınmış psikiyatri doktoruydu. Aynı zamanda çok okuyan yazan, gerçek bir
aydındı. Gazetede köşe yazılarını okumak ve kendisi ile birkaç defa sohbet
etmek benim için önemli bir şans olmuştur.

Ayhan
Songar Hoca mesleği gereği yakından tanıdığı paranoya hastaları (paranoyak)
hakkında “bu bir hastalık değil, bir
çeşit karakter kusuru, muhakeme bozukluğu.
Anasından öyle doğmuş, yavaş
yavaş inkişaf ederek bugünkü halini bulmuştur” bilgisini veriyor.

Hoca’nın
Bakırköy Akıl Hastanesinde tedavisi ile ilgilendiği ve “Eşref Peygamber” denilen böyle bir hastası vardır. Eşref, “bir gün
Allah’tan kendisine bir kudret kılıcı geleceğini, bu kılıçla bütün kafirleri
kesip, dünyanın idaresinin kendisine vaat edilmiş olduğunu” iddia edermiş.

Şimdi
Ayhan Songar’ın kaleminden hikayeyi
okuyalım:

“’Eşref
Peygamber’ her sene Kadir Gecesinde hastanede Mevlit okuturdu. Bir seferinde
ben de davetliydim. Yavaşça dedim ki: ‘Eşref
sen peygamberlik iddiasındasın, nasıl oluyor da başka bir Peygamber için mevlit
okutuyorsun?’

“Efendim, ne de olsa bir meslektaş,
benden daha evvel yaşamış, gönlünü hoş etmek lazım!”

****

Şimdi
ben bu hikâyeyi yazdım diye, günümüzde olan olaylarla bağlantı kurmak
isteyenler olacaktır. Tabii herkes kendi meşrebine göre yorum yapabilir.

Ama
benim maksadım paranoyak hezeyanlar içindeki kişilerin Hz. Peygamber ve
kutsallarımızı sıkça ağızlarına almalarının gerekçesinin “Eşref Peygamber” gibi olduğunu iddia etmek değil.

Liderlik
iddiasında bulunanların, kendinden öncekilerin gönlünü hoş etmek için, hiç
olmazsa “Eşref Peygamber” kadar, güzel
anmalarını istemek de değil.

Maksadım
sadece, korona sürecinde gerilen sinirlerimizi gevşetmek ve dudaklarımızda bir
tebessüm oluşmasını sağlamak.

************************************

Yapıyorum Ama Sor Bakalım Neden?

Bakırköy
Akıl Hastanesinde yatan hastası “Eşref
Peygamber”
hakkında başka bilgiler de veriyor Ayhan Songar Hoca.

“Eşref’i
senelerce önce esrar içerken
yakalamışlar. Hastaneye gelişi de bu yüzden… Bir gün sordum, ‘sen bu dünyaya ahlak ve adalet
getireceğini iddia ediyorsun, nasıl olur da esrar içersin?’

‘Bakın ne büyük adam olduğum bundan
da belli’
diye cevap verdi. ‘Ben
ümmetime bir şeyin kötülüğünü iyice anlatabilmem için evvela nefsimde denemek
fedakarlığını gösteriyorum, esrarı da ondan kullanmıştım’
dedi.”

****

Paranoyaklar, kendilerinde
olduğunu iddia ettikleri değerler ve meziyetler ile tavırları arasındaki
çelişkileri için bize göre garip gelen açıklamalar getirir, vicdanlarını rahatlatır
ve bunlara kendileri inanırmış.

Hiç
ummadığınız kişilerin hırsızlık,
yolsuzluk, rüşvet, yalan, iftira, ihanet
vd. kötülükler içindeyken son
derece rahat olmalarının böyle bir
psikolojik açıklaması
olabilir mi, bilemiyorum.

Keşke
rahmetli Ayhan Songar Hocam sağ olsaydı da kendisine sorabilseydim.

************************************

Büyüklük Hezeyanları

Prof. Dr. Ayhan Songar, 1981’de
basılmış “Çeşitleme” isimli bu kitabında, paranoyaklarda
görülen büyüklük hezeyanlarından da
bahsediyor. “Sapık mantıkları, gururlu
ve kibirli ruhi yapıları
sonunda hezeyana düşmelerine sebep olur” diyor.
Devamında bu hastalıkla ilgili çok ilginç bilgiler veriyor:

“Frengi
mikrobu kapanlarda, aptallarda, zekaca geri kalmış kimselerde de büyüklük fikirleri, mağduriyet hezeyanları çok görülür.

Zekası
kıt zavallı, ezberciliği ile belirli bir
tahsil seviyesine
ulaşabilir. Bunlar arasında üniversiteyi bitirebilenler bile zannedildiğinden çoktur. Bir gün bakarsınız derece derece yükselmiş
ve bir mesuliyet mevkiini işgal edivermiş.

Böyle
bir hastamız İstanbul’un, hava
tesirlerinden korunması için, üstüne
bir cam kubbe yapmayı teklif
ediyordu.

Bir
diğeri de, Boğazlar Meselesini
halletmek için Samsun ile Antalya arasına bir
yeni Boğaz kazdırmayı
düşünmüştü.

Kazara
birçok mevkilere kadar yükselebilmiş büyüklük
cinnetine müptela
sayısız insan vardır. Herhalde akıl hastaları içinde cemiyet için en zararlı, en tehlikeli olanlar da,
bu tip hastalardır.”

****

Rahmetli Prof. Dr. Ayhan Songar’ın yazdıklarını
okudukça o meşhur fıkra aklımdan çıkmadı.

Adamın
biri, akıl hastanesinin parmaklıklarına yaklaşmış. İçeride gördüğü deliye
seslenmiş:


Hey deli! Siz içeride kaç kişisiniz?

Deli
şöyle bir durup düşünmüş:


Bizim içeride kaç kişi olduğumuz mühim değil, demiş. Asıl siz dışarıda kaç kişisiniz?

“İçerideki
deliler biliniyor. Ama ya dışarıdaki deliler… Bunlar, hayatın her kademesinde
karşımıza çıkabiliyor. Üstelik bu iş, ne yaşa, ne tahsile, ne kariyere
bakmıyor.”

Bu Salgın Bize Neler, Neler Öğretti…

  Öncelikle hayatımız; Korona’dan önceki,
Korona’dan sonraki olmak üzere ikiye bölündü!

   Özlemini
duyduğumuz pek çok şey bir daha geri gelmeyecek şekilde mazide kaldı. Keşkelerimiz
durmadan arttı…

   Sağlıklı
olmanın, sağlıkla nefes almanın ne kadar önemli olduğunu öğrendik.

   Bir
ülkenin güçlü sağlık sistemi, yeterli sağlık çalışanı olmadan böylesine büyük
bir salgının önlenemeyeceğini; ülkemizin sağlık sisteminin gücünü görerek,
sağlık çalışanlarımızın bilgili, özverili çalışmalarına tanıklık ederek iyice
anlamış olduk.

  
Çevremizde ne kadar çok yoksul insan olduğunun farkına vardık! Bunun
yanı sıra bu insanlarımıza yardım elini uzatan milyonlarca hayırsever yurttaşımızın
olduğunu da anladık.

   Salgınla
sadece devletin değil, yerel yönetimlerin de verdiği büyük mücadeleye, emniyet
mensuplarının, kargo, market çalışanlarının, PTT mensuplarının, temizlik
işçilerinin fedakârlıklarına tanıklık ettik. Bu ülkenin yurttaşı olmanın
gururunu yaşadık.

   İnsan
denen varlığın ne denli acımasız ve açgözlü olduğunun bir kez daha farkına
vardık!

   Çünkü insanlar
doğanın dengesini o kadar çok bozmuş, doğa canlılarını o kadar çok yok etmeye
başlamıştı ki! Sırf çeşit olsun diye; maymunundan köpeğine, faresinden
yılanına, çekirgesinden yarasasına pek çok doğa canlısını masasına meze
yapmıştı…

    Doğa da
bunun cevabını bir şekilde verecekti.

    Bu
salgınla da vermiş oldu.

    Hak ettik mi?

    Evet
ettik.

    Çünkü
doğaya, doğa canlılarına o kadar hoyrat davranmıştık ki, bunun böyle olduğunu
iki-üç aylığına da olsa yaşam alanlarından elimizi, ayağımızı çekince çok daha
iyi anladık.

    Doğa kendini yeniledi…

   
Hepsinden önemlisi; çevremizin ne kadar çok temizlendiğini gördük.

    Gökyüzünün
rengi daha berrak, soluduğumuz hava çok daha temiz oldu. Sabahı müjdeleyen
güneş sadece günü aydınlatmadı, pırıltılarıyla canımıza can kattı.

    
Rüzgârın esintisi değişti, kuşların ötüşü neşelendi. Denizlerin rengi
daha da mavilendi. Balıklar dahi derin bir nefes aldı, çeşitleri çoğaldı.
Yıllardan beri göremediğimiz Yunuslar ortaya çıktı.

    Yukarıda sıraladığım gerçeklerle hoyratça
davrandığımız doğanın, doğa canlılarının biz insanlar için ne kadar değerli, ne
kadar önemli olduğunu bir kez daha anlamış olduk.

    Bu
güzelliklerin yanı sıra; ölümü de çok yakından hissettik!

    Her
akşam televizyonlardan yayınlanan istatistiklerle salgın, iyileşme, ölüm
sayılarını endişeyle izledik. Bu sayılar azalınca sevindik, artınca üzüldük.

      Ama biraz
düşündüğümüzde o sayıların birer rakam değil; her birisinin bir can olduğunu
daha iyi anladık. Acılarla dolu ne çok hayat hikâyeleri olduğunu öğrendik.

    
Çoğumuzun yıllardır hiç de önemsemediği hijyen bir anda gündemimize
giriverdi!

     Adeta
günlük yaşamımızın her yanını sardı. Temizlenmediğimiz saatlerde huzursuz,
adeta ölümden korkar olduk…

     Adı maske olan bir kumaş parçası; çehremizin,
günlük kıyafetlerimizin ayrılmaz bir parçası oldu! Çünkü bu maske ile salgının
bulaş riskini frenledik; hem kendimizi, hem de çevremizi koruduk…

     Aramıza
mesafeler girdi!

     Sırf bu salgın daha fazla yayılmasın diye bu
mesafeye de razı olduk!

     Mesafelerimiz arttı ama duygusal olarak çok
daha fazla yakınlaştık…

     Ailemizin
önemini daha iyi anladık. Kimilerimiz eşinden, çocuklarından ayrı kaldı,
onların özlemiyle yandı. Kimilerimiz Annemizi, babamızı, akrabalarımızı çok
özledik, hasretlerini çok ama çok derinlerde hissettik.

    Çoluk
çocuk evde kalınca, öğretmenlerimizin ne kadar kıymetli olduğunu anladık. O
öğretmenler ki, cıvıl cıvıl çocuklarla dolu bir sınıfı her gün saatlerce
oyalıyor, hem de onlara eğitim veriyordu. Onun içindir ki, üzerimizde büyük
hakları var diye bir kez daha düşündük.

   Yıllar, asırlar sonra yine böylesine büyük bir
salgın olduğunda; eminim ki, ülkemizde yaşayanlar; Korona sürecinde
yaşananlardan dersler çıkaracak, ona göre kendilerine yön verecektir.

   Ama önemli
olan bugün vicdanlarımızı karantinada bırakmadan yaşadıklarımızdan ders çıkarmak,
kendimize yön vermektir.

Çoklu Baro Sisteminin Sakıncaları

0

Geçtiğimiz
günlerde iktidar kanadından baroların seçim sisteminin değişmesi hatta
alternatif barolar kurulmasıyla alakalı bir teklif geldi. Yine birkaç gün önce
Ak Parti grup başkan vekili Bülent Turan’la yapılan bir röportajda Turan,
baroların mevcut yapısının Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla çoklu baro
sisteminin getirilebileceğinden bahsetti.

            Çoklu baro teklifi barolardan ciddi
bir tepki gördü. 80 baro ve Türkiye Barolar Birliği (TBB) 19 Mayıs’ta bu
konuyla alakalı ortak bir açıklamaya imza attılar. 1 Haziran Pazartesi günü
barolar bu konuyla alakalı olarak Ankara’da bir araya gelip tepkilerini
gösterecekler.

 

Hükümet Çoklu Baro Sistemini Neden İstiyor?

 

            Hükümetin çoklu baro sistemini
getirmek istemesinin temelde iki sebebi var; İlk sebep, iktidara yakın olan
avukatların baro yönetim kurulu seçimlerinde yeterli oy alamadıkları için baro
yönetim kurullarında görev yapamamaları. (Seçimlerde çarşaf listenin
uygulandığı ve bu nedenle bu duruma istisna teşkil eden barolar da var. Kocaeli
Barosu bunlardan biri). Yani iktidar kendi yandaşlarının barolarda iktidara
gelememesini bir eksiklik olarak görüyor. Baroların, iktidarın özellikle hukuki
hatalarını net bir şekilde ifade ediyor olmalarının da verdiği rahatsızlıkla kendisine
yakın olan kişilerin baro yönetimlerinde yer almalarını hatta bundan da öte
baroların doğrudan doğruya iktidarın güdümünde olmasını istiyor.

            İktidarın çoklu baro sistemini
getirmek istemesinin ikinci sebebi ise iktidarın konuya bakışındaki bulanıklık.
İktidar baroları aynı görüşten kişilerin bir araya geldiği bir çeşit dernek
veya kulüp gibi algılıyor veya öyle görmek istiyor. Çoklu baro sistemine
geçerek de baroları etkinliği olmayan birer fikir kulübü seviyesine indirgemek
istiyor.

            İktidarın çoklu baro sistemini
getirmek istemesinin nedeni ne olursa olsun bu sistem siyasal iktidarın kim
olduğundan bağımsız olarak hukuk sistemini, yargı mekanizmasını ve toplumdaki
adalet duygusunu tamamen felç edecek seviyede büyük sakıncalar taşımaktadır.
Şimdi bu sakıncalardan birkaç tanesine değinelim.

 

Çoklu Baro veya Alternatif Baro Sisteminin
Sakıncaları

 

            Barolar avukatlık mesleğinin
itibarını koruma ve yüceltme, avukatların haklarını koruma ve mesleklerini ifa
ederken karşılaştıkları güçlükleri ortadan kaldırma, avukatların mesleklerini
belli etik kurallar içerisinde gerçekleştirmeleri amacıyla gerektiğinde
disiplin uygulaması yapma gibi misyonları icra ederek vatandaşların kaliteli
bir hukuk hizmeti almalarını sağlamaktadır. Bunlar baroların asli görevidir.
Bunların yanında barolar avukatların dışındaki konularda da aktif olarak
mücadele ederek vatandaşların hukuki koruma altına girmelerini
sağlamaktadırlar. Baroların, toplumumuzda korunmaya en çok muhtaç olan
çocuklar, kadınlar ve hayvanlar için verdikleri mücadele bu kişilerin ve
varlıkların korunması hususunda aynı zamanda bir kamuoyu oluşmasını
sağlamıştır. Çocukların fiziksel ve cinsel istismarının önlenmesi ile mağdur
çocukların haklarının savunulması, kadına yönelik şiddet olaylarına yönelik
tedbirlerin alınması ile mağdur kadınların haklarının korunması ve yine
hayvanlara yönelik şiddet eylemlerine karşı hayvanların hukuk sistemi
içerisinde korunmasının sağlanması için baroların verdiği hukuk mücadelesi
ayakta alkışlanmayı hak etmektedir. Ancak, çoklu baro veya alternatif baro
sistemi söz konusu olduğu zaman toplum içinde zayıf durumda olan bu mağdurların
mağduriyetleri etkin bir şekilde dile getirilemeyeceği gibi, haklarının
korunması için etkin bir mücadele de yapılamayacaktır.

            Yine özellikle gözaltında ve/veya
cezaevlerinde işkence başta olmak üzere yaşanan olumsuzlukları barolardan başka
dile getirecek ve bunlarla mücadele edecek başka bir organizasyon
bulunmamaktadır. Kamu görevlilerini vatandaşa iyi hizmet etmeleri konusunda denetleyen
tek sivil toplum organizasyonu barolardır. Tekraren ifade edeceğimiz üzere;
çoklu baro veya alternatif baro sistemine geçilmesi halinde kamu görevlilerinin
keyfi tavırlarıyla vatandaşa zarar vermeleri hususunun denetlenmesi ve bununla
mücadele edilmesi hususunda baroların etkinliği ortadan kalkacak ve vatandaş
kötü niyetli kamu görevlilerinin elinde pervasızca haksızlığa uğrayacaktır. Çoklu
baro veya alternatif baro sisteminin ilk ve aynı zamanda en büyük sakıncası
budur.

            İkincil olarak; çoklu baro veya
alternatif baro sistemine geçilmesi halinde yeni barolar tamamen siyasi
kimlikler bağlamında oluşacaktır. Bu haliyle barolar birer meslek odası değil
siyasi partilerin arka bahçesi olan fikir kulüpleri derecesine düşecektir. Bu
durum da baroların var oluş gayesine uygun şekilde hareket edememelerine ve asli
görevlerini yerine getirememelerine neden olacaktır.

            Üçüncü olarak; bir üst maddede ifade
ettiğimiz üzere çoklu baro veya alternatif baro sistemine geçilmesi halinde baroların
siyasi düşüncelere göre örgütlenmesi durumu mahkemeler üzerinde de ciddi bir
baskı oluşturacaktır. Aynı mahkeme tarafından aynı konuda, aynı tip davada
tamamen davanın tarafı olan avukatın mensup olduğu baro nedeniyle farklı
kararların verileceği görülecektir. İktidara yakın olan baroya mensup
avukatların taraf olduğu davalar yargı makamlarınca hep daha farklı
değerlendirilecektir. Bu olumsuz durum hukuk mahkemelerinde de aynı olacaktır,
ceza mahkemelerinde de, idari yargıda da… Bu durum yargı sistemini felç
edeceği gibi toplumda adalet duygusunu da ortadan kaldıracaktır.

            Dördüncü olarak; stajyer avukatların
staja kabullerinde, staj süreçlerinin gerçekleşmesinde ve staj bitiminde
ruhsata hak kazanmalarında doğrudan veya dolaylı olarak çifte standart söz
konusu olacaktır. Adalet Bakanlığı, iktidara yakın baroda staj yapan stajyer
avukatlardan istemediği bürokratik prosedürleri diğer barolarda staj yapan
avukatlardan isteyecek bu stajyer avukatlar için staj sürecini
zorlaştıracaktır.

            Beşinci olarak, görevleri gereği
kamu kurumlarıyla ve özellikle emniyet kurumlarıyla sürekli muhatap olan
avukatlara da muhatap olunan kamu kurumları tarafından çifte standart
uygulanması söz konusu olacaktır. İktidara yakın baroya mensup avukatların bu
kamu kurumlarındaki iş ve işlemleri kolayca sonuçlandırılırken, diğer barolara
mensup avukatların iş ve işlemlerinde sürekli hukuka aykırı bürokratik
engellemeler yapılacaktır. Bu durum da avukattan ziyade avukatın temsil ettiği
vatandaşın haklarını kayba uğratacaktır.

            Altıncı olarak, avukatların
mesleklerini ifa ederken dikkat etmeleri gereken bir takım yükümlülükleri
vardır. Bu yükümlülükleri özenli iş görme borcu, avukatlıkla birleşmeyen işleri
yapmama yükümlülüğü, reklam yasağı, avukatlık meslek etiğine uyma yükümlülüğü
vb. şeklinde örnekleyebiliriz. Bu tür yükümlülükleri yerine getirmeme durumunda
da iktidara yakın baroya mensup avukatlar ile diğer barolara mensup avukatlar
arasında çifte standart uygulanacağı muhakkaktır. İktidara yakın olan
avukatların özellikle meslek etiği konusunda daha pervasız hareket edecekleri
ve bu durumun da hem avukatlık mesleğine hem de avukatlık hizmeti alan
vatandaşlara çok büyük zararlar vereceği muhakkaktır. Siyasi görüş esaslı
olarak organize olan barolar aynı zamanda siyasi yol arkadaşları olan
üyelerinin avukatlık mesleğinin niteliğinden doğan yükümlülükleri yerine
getirmemelerine göz yumacaklardır. Bu göz yumma durumu hem avukatlık mesleğinin
prestijini düşürecek hem de vatandaşlar açısından ciddi hak kayıplarına neden
olacaktır.

            Yedinci olarak; vatandaşın ücretsiz
avukatlık hizmeti almasını sağlayan CMK ve adli yardım uygulamalarında ciddi
problemler yaşanacaktır. Bu hizmetler hali hazırda tek elden veriliyor olmasına
rağmen bu haliyle bile zaman zaman küçük de olsa problemler yaşanıyorken çoklu
baro veya alternatif baro sistemine geçilmesi halinde CMK ve adli yardım
uygulamalarında büyük boyutlarda aksaklıklar ve problemler yaşanacak,
vatandaşların adalete ve ücretsiz avukatlık hizmetlerine erişimleri
engellenecektir.

 

“Gözaltına Alındığınızda Bir Allah’ınız Bir de
Avukatınız Var”

 

            Meşhur ceza avukatlarından olan ve
aynı zamanda İstanbul Barosu Avukat Hakları Merkezi’nin de kurucusu olan Av.
Ömer Kavili bir twitinde şöyle diyor; “Gözaltına alındığınızda bir Allah’ınız
bir de Avukatınız var; inanmıyorsanız yalnızca Avukatınız var.”

            Yukarıda belirttik ama burada tekrar
etmekte fayda var. Kamu görevlilerinin keyfi tutumlarına karşı vatandaşı
koruyacak tek kişi avukatıdır. Avukat ise yalnız bir kişidir. Resmiyette gücünü
hukuktan, fiiliyatta ise arkasında duran organizasyondan yani barodan alır. Çoklu
baro veya alternatif baro sistemine geçilmesi halinde yani baroların bölük
pörçük hale gelmeleri halinde güçlü bir baronun varlığından bahsedilemez. Güçlü
baro olmayan yerde güçlü avukat da güçlü savunma da olmaz. Vatandaş, kamu
görevlisinin keyfi tavırları altında ezilir. Yani güçlü baro avukattan ziyade
vatandaşın teminatıdır!

 

Çözüm Önerisi

 

            Çoklu baro veya alternatif baro
sistemine geçilmesi halinde doğacak sakıncalar yukarıda saydıklarımızla sınırlı
değildir. Doğacak, doğabilecek başka pek çok sakınca yer almaktadır. İktidarın
amacı gerçekten baroları sadece temsil kabiliyeti yüksek bir yönetim kuruluna
ve yine demokratik seçim sistemine kavuşturmaksa şu üç hususta değişiklik
yapması yeterlidir. Çoklu baro veya alternatif baro sisteminden derhal
vazgeçilerek şu üç değişikliğin yapılması baroları daha demokrat bir yapıya
kavuşturacaktır;

            Birincisi; bütün baroların ve
TBB’nin yönetim kurulu seçimlerinin çarşaf listeyle yapılmasının zorunlu hale
getirilmesi gerekmektedir. Böylelikle en çok oyu alan başkan bütün yönetim
kurulunu tek başına belirleyemez. Her bir yönetim kurulu adayı ayrı ayrı oylanmış
olur. Ve yönetim kurulu tam bir konsensüsle seçilmiş olur.

            İkincisi; TBB’nin yönetim kurulu
seçimlerinde delege sistemi sonlandırılmalı, TBB seçimleri bütün şehir
merkezlerinde sandık kurularak ülkedeki bütün avukatların oy vermeleriyle
gerçekleştirilmelidir.

            Üçüncüsü; Her bir avukat baro
yönetim kurulu üyeliğini, baro başkanlığını, baro denetçiliğini, TBB yönetim
kurulu üyeliğini, TBB başkanlığını ve TBB denetçiliği görevlerinden her birini
hayatı boyunca en fazla iki dönem yapabilmelidir. Bu görevlerde bulunma hakkı
sınırlandırılarak baro yönetimlerinde bir sirkülasyon meydana getirilmelidir.

            Daha demokrat ve daha doğru olan
budur.

Doç. Dr. NASRULLAH UZMAN İle 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesinden Sonra Yassıada’yı Konuştuk

(Üçüncü  Bölüm)

 

 

Çetinoğlu: Sonra Yassıada günleri
başladı…

 

Doç. Dr. Uzman: Demokrat Partililerin
yargılanacakları yer olarak Marmara Denizi’nde, Burgaz Adası’nın 2,5 mil
batısında 47 metre yüksekliğinde, 180 metre genişliğinde ve 280 metre
uzunluğundaki Yassıada seçildi. Yassıada, 1947 yılında Hidiv İsmail Paşa’nın
mirasçılarından satın alınmış olup Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın emrinde
Deniz Topçu ve Harekât Sınıf Okulları Eğitim Tesisi olarak hizmete tahsis
edilmişti. Yassıada’nın modern askerî tesislere kavuşturulması ise Demokrat
Parti döneminde Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Sadık Altıncan’ın çabaları
ile gerçekleşti. Emekli olduktan sonra Demokrat Parti’den milletvekili seçilen
Sadık Altıncan, ne hazindir ki 27 Mayıs’tan sonra diğer DP’lilerle birlikte
Yassıada’da yargılananlar arasında yer aldı. Üstelik kendisinin armağan ettiği
bir tüfeğin sergilendiği vitrinin hemen yanındaki odaya hapsedildi.

Ankara’da
Harp Okulu’nda, İstanbul’da ise Davutpaşa Kışlası’nda tutulan Demokrat Partililer,
yoğun güvenlik tedbirleri altında Yassıada’ya sevk edildi. DP’lilerin
Yassıada’ya sevk işlemleri darbeden 2 gün sonra başladı ve yaklaşık 20 gün
içerisinde tamamlandı. 14 Haziran 1960 târihi itibâriyle Harp Okulu’nda tutulan
toplam Demokrat Partili milletvekili ve bakan sayısı yalnızca 48’di.18 Haziran
1960 târihi itibâriyle Demokrat Partili milletvekili ve bakanlar Yassıada’ya
sevk edildi.

Harp
Okulu’ndaki DP’liler Yassıada’ya götürülmek üzere Etimesgut havaalanından
nakliye uçaklarına bindirildi ve Yeşilköy Havaalanına getirildi. Buradan da
Yeşilyurt’taki iskeleye getirildi ve vapurla Yassıada’ya sevk edildi. Birçok
DP’li, Harp Okulu’nun kapısından çıktıkları andan Yassıada’ya getirilene kadar
şiddet ve hakarete mâruz kaldı. Adnan Menderes ve Celal Bayar ise diğerlerinden
ayrı olarak farklı uçaklarla Yeşilköy Havaalanına getirildi. Herhangi bir kötü
muameleye de mâruz kalmadılar.

27
Mayıs’tan hemen sonra Ankara ve İstanbul’da gözaltına alınıp Yassıada’ya
nakledilen Demokrat Partili sayısı 592’ydi. Bunlar arasında Cumhurbaşkanı,
Başbakan, Bakanlar, DP’li milletvekilleri, Genelkurmay Başkanı, Hava ve Deniz
Kuvvetleri Komutanları, valiler ve yüksek bürokratlar vardı. Sonradan bazı
polis şefleri ve yolsuzluklara adı karışan bir kısım işadamı da Yassıada’ya
sevk edilecekti. DP milletvekillerinin tamamı gözaltına alındı; ancak Demokrat
Parti listesinden bağımsız milletvekili seçilen Ali Fuat Cebesoy’a dokunulmadı.
Gözaltına alınanlar arasında DP’li 7 kadın milletvekili de vardı. Demokrat
Partililer Yassıada’da üç gruba ayrıldı ve özel bölmelere yerleştirildi. Buna
göre Celal Bayar ve Adnan Menderes, pencereleri demirli özel odalara
yerleştirildi ve başlarına muhafız olarak birer subay dikildi. Subayların,
sanıklarla konuşmaları yasaklandı ve odalarına dinleme cihazları yerleştirildi.
Her ikisi de arkadaşlarından tecrit edildi. İkinci grubu güney bölgedeki
binalara yerleştirilen eski bakanlar ve DP Tahkikat Encümeni üyesi
milletvekilleri oluşturdu. Üçüncü grubu oluşturan milletvekilleri ve diğer
tutuklular ise topluca koğuşta tutuldu.

 

Çetinoğlu: ‘Disiplini
sağlamak’ maksadıyla neler yapıldı?

 

Doç. Dr. Uzman: Yassıada’da
tutuklu bulunan Demokrat Partililer sabah saat 07.00’de kalkıyorlar ve
kahvaltılarını saat 07.30-08.00 arasında yapıyorlardı. Demokrat Partililer
kahvaltıya, yemek yedikleri barakalara, havalandırmaya veya mahkemeye tek sıra
hâlinde askerlerin gözetimi altında gidiyorlar ve bu sırada birbirleriyle
konuşturulmuyorlardı. Konuşma yasağı yemek yedikleri esnada da geçerliydi. Ada’daki
yemekler zaman zaman tatsız ve doyurucu olmaktan uzak bulunuyor ve şikâyet
konusu oluyordu. Sabah kahvaltısında ise bazı günler farklılık göstermekle
birlikte peynir, reçel, tereyağı, zeytin ve çay veriliyordu. Saat 12.00’de olan
öğlen yemeğinde yine bazı günler farklılık olmakla birlikte et yemeği, pilav,
makarna, kuskus ve hoşaf; saat 18.00’deki akşam yemeğinde ise çorba, ıspanak ya
da pırasa veya kapuska ve her akşam yoğurt veriliyordu. Birçok milletvekili
Yassıada’da kaldığı süre boyunca psikolojik ve fiziki şartların sebep olduğu
problemler neticesinde kilo kaybetti.

Tevfik
İleri’nin günlüklerinden öğrenildiği üzere 11 Ağustos 1960 târihinde Demokrat
Partililere Yassıada’ya dâir bir dizi kısıtlamalar ve kurallar içeren birer
tâlimatnâme dağıtıldı.

Çetinoğlu: Tâlimatnâmede
neler yazılydı?

Doç. Dr. Uzman: Bu kural ve
kısıtlamaların bazıları şunlardı:


Nezârette bulunan şahıslar, günde bir defa ve en yakın akrabalarına sağlık
durumları ile ilgili mektup yazabilirler.


Resmî ve özel müesseselerle yapılacak işler için özel madde tasrih edilerek
tanzim edecekleri vekâletnameler her hafta cuma günü gönderilecektir.


Vefat edenlerin tespit edilen aile adresleri varsa, vefat haberi Boğazlar ve
Marmara Deniz Kolordu Komutanlığı’nca ailesine bildirilecek, PTT masrafı ise
ailesinden veya üzerinde çıkan paradan alınacaktır.


Vefat eden kişi hemen morga kaldırılacak, askerî hâkim, sorgu hâkimi ve
Cumhuriyet Savcısı gerek gördüğü takdirde en az iki doktor tarafından otopsi
yapılacaktır.


Nezâret altında bulunan kişilerin çamaşırları yıkanmak üzere hiçbir şekilde
evlerine gönderilmeyecektir.


Genel vekâletname düzenlenmesi yasaktır. Nezâret altında bulunan kişilere yemek
ve ilaç parası hâriç, ayda 100 lirayı geçmemek üzere para gönderilebilecek.


İlaçlar birer günlük olarak verilecek, bir doktor veya bir hastane nezâreti
altında kişilere ayrılacak veya tanzim edilecek.


İaşe bedeli her ay sonunda kendilerinden alınacak.

 

Bu
talimatnameye göre Yassıada’da gerekli düzenlemeler yapıldı; Demokrat
Partililer 50 kelime ile sınırlı da olsa aileleriyle mektuplaşmaya başladı;
koğuşta geçirdikleri zamanlarda ise bol bol kitap okuduve yabancı dil çalıştı.
Bunların yanı sıra Demokrat Partililer birbirlerine hikâye anlattıkları gibi
neredeyse her akşam aralarından birine konferans verdirdiler. Bu konferanslarda
Tahsin Yazıcı Kore hatıralarını anlatırken; Burhan Belge felsefe; Altemur Kılıç
Amerika; Ekrem Cenani İngiltere’de parlamentarizm ve Rıfkı Sâlim Burçak Türk
dış politikası konularında konuşma yaptı. Fatin Rüştü Zorlu Yeni Harman
sigarasının paket kapaklarını kırmızı ve mavi renge boyayarak bir deste
iskambil kâğıdı yaparak bazı akşamlar yemekten sonra koğuş arkadaşlarına
iskambil kâğıtlarından fal bakarak vakit geçirdi. Akşam 9 ise -ışıklar açık
olmak şartıyla- herkes için yatma saatiydi. Demokrat Partililer, haftada bir
olmak üzere hamamdan faydalanıyor; tıpkı hamam gibi kantine ve berbere de
sırayla gidiyorlardı. Banyo bulunan birinci ve ikinci koğuştakiler dışında
kalan vekiller, banyo ihtiyaçlarını subaylara ait duşlarda yarım saat süreyle
gideriyorlardı. Banyo günleri dışında yıkanma ihtiyacı duyanlar ise nöbetçi
subaydan izin çıkması halinde banyo olan koğuşlara gidiyorlar; izin çıkmaması
halinde ise mintax şişelerine su doldurup radyatörün üzerinde ısıtmak suretiyle
tuvalette duş almak durumunda kalıyorlardı. Mektup veya paketleri gelenler,
öğleden sonra tesellüm bürosuna çağırılıyordu. Tevfik İleri’nin ifâdesiyle bu
zaman dilimi yakınlarından gelen mektup, eşya veya bir haber alacakları için
günün en heyecanlı ve en mutlu saatleriydi. Haftada bir 3-4 koğuş bir arada
hava almaya çıkarıldığı zamanlarda ancak ayrı koğuşlarda kalanlar birbirlerini
görmek ve konuşmak fırsatı bulabiliyordu. Bakanların durumu ise vekillerden
biraz da farklıydı; onlar, vekillerden ve diğer Demokrat Partililerden daha
sıkı bir denetime tâbi tutuluyordu. Bakanlar, dörder kişilik odalarda kalıyor
ve oda arkadaşlarından başka herhangi bir kişiyle görüştürülmüyordu.
Yassıada’da Demokrat Partililere günde yarım saat havalandırma hakkı tanınmışsa
da bakanlar ilk üç ay boyunca havalandırmaya çıkarılmamıştı. Yemeğe muntazam
aralıklı tek sıra halinde giden ve dörder kişilik masalarda oturtulan
bakanların, diğer masalardaki bakanlarla konuşmalarıkesinlikle yasaktı.

Demokrat
Partililer, Yassıada’da son derece sıkı güvenlik önlemleri altında tutuluyordu;
Yassıada’nın güvenliğini muhrip ve hücumbotlar sürekli devriye gezmek suretiyle
sağlıyordu.

 

Çetinoğlu: Ziyâretçilere
tanınan haklar ve riâyeti mecbûrî tedbirler nelerdi?

 

Doç. Dr. Uuzman: Güvenlik
tedbirlerinden Yassıada’daki yakınlarını ziyâret etmek isteyen siviller de
nasibini alıyordu; mesela aileleri, şâhitleri ve duruşmaları tâkip edenleri
Yassıada’ya götüren Fenerbahçe Vapuru’nda yolcuların ancak tuvalete gitmek için
yerlerinden kalkmalarına izin veriliyordu. Millî Birlik Komitesi tarafından
hazırlanan “Yassıada broşürü” ise henüz hüküm giymemiş olan sanıkları daha işin
başında “hükümlü” gibi gösteriyordu.

Yassıada’da
Demokrat Partililerin, kendilerine zarar verebilecekleri düşüncesiyle bıçak,
jilet gibi delici ve kesici âlet bulundurmaları yasaktı. Bu yüzden meyveleri
bile elleriyle soymak durumunda kalıyorlardı.

 

Çetinoğlu: Yassıada
muhakemeleri nasıldı?

 

Doç. Dr. Uzman: Millî Birlik
Komitesi mevkuf bulunan Demokrat Partililerin bir yandan Yassıada’ya sevkini
sağladığı gibi diğer yandan da yargılanmalarını sağlayabilmek için gerekli
hukukî düzenlemeleri gerçekleştirdi. Bu kapsamda Millî Birlik Komitesi
üyelerinin imzasıyla 12 Haziran 1960’da 27 Maddeden oluşan “1924 târih ve 491 sayılı Teşkilatı Esasiye
Kanunu’nun bâzı hükümlerinin kaldırılması ve bâzı hükümlerinin değiştirilmesi
hakkındaki geçici kanun
” kabul edildi. Söz konusu kanunun 27 Mayıs 1960’tan
itibâren geçerli olduğu ifâde edildi. Kanunun birinci bölümünde “İktidar
Partisi idârecileri tarafından Anayasa’nın çiğnenmesi, Türk Milletinin bütün
fert ve insanlık hak ve hürriyetlerinin ve masuniyetlerinin ortadan
kaldırılması, muhalefet murakabesi işlemez hâle getirilerek tek parti
diktatoryası kurulması suretiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi fiilen bir parti
grubu durumuna düşürülmüş ve meşruluğunu kaybetmişti. Ordu Dâhili Hizmet
Kanunu’nun 34. maddesi ile ‘Türk yurdunu ve Teşkilâtı Esasiye Kanunu ile tâyin
edilmiş olan Türk Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumak’ vazifesi kendisine
verilmiş olan Türk Ordusu, vatandaşı birbirine düşürmek suretiyle Türk Vatanını
ve millî varlığı tehlikeye koymuş olan eski iktidara karşı bu mukaddes kanunî
vazifesini yerine getirmek ve Hukuk Devletini yeniden kurmak için Türk Milleti
adına harekete geçerek, Milleti temsil vasfını kaybetmiş olan Meclisi dağıtıp
iktidarı, geçici olarak, Millî Birlik Komitesi’ne emânet etmiştir.” denilerek
darbeye meşruiyet kazandırılmak isteniyordu. Kanunun 24. Maddesi ile 1924
Anayasası’nın neredeyse yarısı yürürlükten kaldırılıyordu. Bu sâyede
Cumhurbaşkanı Bayar’ın yargılanmasının önü açıldığı gibi 65 yaşını geçenlerin
idam edilemeyeceği hükmü de kaldırılmış oluyordu. Esâsen geçici bir Anayasa
işlevi üstlenen bu kanunla MBK, kanun yapma yetkisi de dâhil olmak üzere birçok
yetkiyi uhdesinde topladı. Kanunun 6. Maddesiyle de DP’lileri yargılamak üzere
“Yüksek Adalet Divanı” ve “Yüksek Soruşturma Kurulu” oluşturuldu.

 

Çetinoğlu: Yüksek Adâlet
Divanı hakkında neler söylemek istersiniz?

 

Doç. Dr. Uzman: Yüksek Adalet
Divanı’nın işlerini kolaylaştırmak için askerî rejimin seçtiği 30 kişiden
oluşan Yüksek Soruşturma Kurulu, 7 Temmuz 1960’ta, Yargıtay 6. Ceza Dâiresi
Başkanı Celalettin Kurelma’nın başkanlığında çalışmalarına başladı. Ancak
Celalettin Kurelma’nın sağlık nedenleriyle görevini bırakması üzerine Yüksek
Soruşturma Kurulu başkanlığına Hayrettin Şakir Perk getirildi. Yüksek
Soruşturma Kurulu’nun çalışmaları sırasında sanıklar ve yakınları mal beyanına
tâbi tutuldu. Bazılarının taşınır ve taşınmaz malları hakkında ihtiyatî haciz
kararı alındı. Soruşturma süresince sanıklar, avukatlarıyla görüştürülmediği
gibi haklarında düzenlenen belgeleri incelemelerine de izin verilmedi. Yüksek
Soruşturma Kurulu’na bağlı olarak oluşturulan alt kurullar 1960 yılının Temmuz
ortalarında Yassıada’ya giderek başta Celal Bayar ve Adnan Menderes olmak üzere
bütün sanıkları sorguladı. Dolayısıyla Yassıada’da açılacak dâvâları Yüksek
Soruşturma Kurulu belirledi. 10 yıl boyunca Türkiye’yi yöneten Demokrat Parti
kadrosunu yargılamakla görevli hâkimler, görev yerleri olan Yassıada’ya 3 Ekim
1960 târihinde gitti. Hâkimler için Heybeliada’daki Panorama Oteli, aylığı
2.000 lira olmak üzere kiralanıp lojman hâline getirildi ve etrafı tel
örgülerle çevrilerek “yasak bölge” ilan edildi. Yassıada hâkim ve savcıları,
yaklaşık bir yıl boyunca burada konakladı. Görevlerine ise Cumhurbaşkanlığı’na
ait Acar motoru ile gidip-geldi. Atatürk’e ait Savarona Yatı da Yüksek Adalet
Divanı üyelerinin emrine tahsis edildi.

14
Ekim 1960 târihinde başlayan Yassıada yargılamalarında toplam 19 ayrı dâvâ
görüldü.

 

Çetinoğlu: Dâvâ
dosyalarının isimleri hakında biligi verebilir misiniz?

Doç. Dr. Uzman: Demokrat
Partililerin Yassıada’da yargılandıkları 19 dâvânın alfabetik olarak sıralaması
şöyleydi:

1-
Anayasayı İhlal Dâvâsı (Esas No: 1960/1)

2-
Ankara ve İstanbul Olayları Dâvâsı (Esas No: 1960/4)

3-
Arsa Dâvâsı (Esas No: 1960/6)

4-
Barbara Dâvâsı (Esas No: 1960/18)

5-
Bebek Dâvâsı (Esas No: 1960/8)

6-
Çanakkale ve Geyikli Olayları Dâvâsı (Esas No: 1960/30)

7-
Değirmen Dâvâsı (Esas No: 1960/15)

8-
Demokrat İzmir Gazetesi’nin Tahribi Dâvâsı (Esas No: 1960/32)

9-
Gemi (İpar-Transport) Dâvâsı (Esas No: 1960/13)

10-
İstimlak Yolsuzluğu Dâvâsı (Esas No: 1961/8)

11-
Kayseri Olayları Dâvâsı (Esas No: 1960/31)

12-
Köpek Dâvâsı (Esas No: 1960/2)

13-
Örtülü Ödenek Dâvâsı (Esas No: 1960/21)

14-
Radyo Dâvâsı (Esas No: 1960/20)

15-
Topkapı Olayları Dâvâsı (Esas No: 1960/7)

16-
Vatan Cephesi Dâvâsı (Esas No: 1960/7)

17-
Vinylex Dâvâsı (Esas No: 1960/11)

18-
Zimmet (Hayrettin Erkmen-Zeyyad Mandalinci) Dâvâsı (Esas No: 1960/10)

19-
6-7 Eylül Olayları Dâvâsı (Esas No: 1960/3)

 

Çetinoğlu: Yargılamalar
hakkındaki açıklamalarınızla röportajımızı biteriblir miyiz?

 

Doç. Dr. Uzman: Yassıada
yargılamaları, 14 Ekim 1960 târihinde başladı ve 15 Eylül 1961 târihinde
tamamlandı. Dolayısıyla Yassıada yargılamaları, Yassıada’daki büyük spor salonu
gereken değişiklikler yapılarak duruşmalara tahsis edildi. Yüksek Adalet Divanı
üyelerinin oturacakları yerin arkasında büyük harflerle “ADALET MÜLKÜN
TEMELİDİR” levhası; bu yazının sol tarafına Atatürk’ün bronzdan bir maskı ve
maskın yanına da bir Türk bayrağı asıldı. Yüksek Adalet Divanı üyelerinin
oturduğu kısım, kapının tam karşısında yer alacak şekilde yerleştirildi ve bu
kısmın sağ tarafı sanıklara ayrıldı. Sol taraf ve sanıkların bulunduğu kısmın
arkası ise dinleyicilere tahsis edildi. Duruşma salonuna Ordu Film Merkezi
tarafından üç kamera yerleştirildi ve duruşmalar kayıt altına alındı.

Yassıada
dâvâları 14 Ekim 1960’dan karar günü olan 15 Eylül 1961’e kadar toplam 11 ay 1
gün devam etti. Bu süre zarfında 203 gün boyunca dâvâlara bakıldı. 203 günde,
53’ü Anayasa Dâvâsı, 4’ü Köpek Dâvâsı, 20’si 6-7 Eylül Olayları Dâvâsı, 7’si Bebek
Dâvâsı, 5’i Viny-lex Dâvâsı, 5’i Zimmet-İrtikâp Dâvâsı, 3’ü Arsa Dâvâsı, 5’i
Değirmen Dâvâsı, 6’sı Barbara Dâvâsı, 13’ü Örtülü Ödenek Dâvâsı, 6’sı Radyo Dâvâsı,
24’ü Topkapı Olayları Dâvâsı, 11’i Çanakkale Dâvâsı, 13’ü Kayseri Dâvâsı, 16’sı
Demokrat İzmir Dâvâsı, 52’si Ankara ve İstanbul Olayları Dâvâsı, 16’sı Vatan
Cephesi Dâvâsı ve 13’ü de İstimlâk Dâvâsı olmak üzere toplam 287 celse yapıldı
ve bu celseler 1033 saat sürdü. Yassıada’da toplam 19 dâvâ görüldü. Bunlardan
“Değirmen Dâvâsı” zaman aşımına uğradığı için düştü; diğer dâvâlar ise
Anayasayı İhlal Dâvâsı ile birleştirildi. Yüksek Soruşturma Kurulu, Yassıada’da
görülen 19 dâvânın yanı sıra bazı dâvâlar hakkında da da

İçi Boşaltılan Kavramlar

Geçmişinden çok söz edenler için:
Yaşlılık alameti” tabirini
kullanırlar doğrudur. Ama hiçbir zaman unutulmamalı ki, Hava, su ekmek ne kadar
gerekliyse, sonradan gelen nesillerin önlerini görebilmesi için geçmişin de
bilinmesi o kadar ihtiyaçtır. Zaten bunun aksi olmuş olsaydı vakanüvisler tarih
yazma zahmetine katlanmazlardı.

Gazi Paşa İlkokulu 2.
Sınıfındayım, Pazartesi sabahı okulun önünde toplandık coşku içinde bütün okul,
İstiklâl Marşımızı söylüyoruz. Okul müdürümüz Zeynel Bıçakçı(Allah rahmet
eylesin) aniden istiklâl Marşının okunmasını kestirdi ve okul bahçesinin
dışında yürüyen bir vatandaşı durdurup seslendi: “İstiklâl Marşının okunduğunu duymuyor musun?” Adamın bu sual karşısında
ne söylediğini hatırlayamıyorum ama okul müdürümüzün verdiği tepkili hareket,
benim için o gün de doğruydu bu gün de.

Çocukluk ve gençlik yıllarımız da
milli olan her şey bizleri heyecanlandırır, Milli bayramlardaki resmigeçitler,
okunan şiirler ve öğretmenlerimizin çektiği nutuklar fazlasıyla bizi
duygulandırırdı.

Ordumuzun milli bayramlarımızın
Türk Milleti için çok büyük önemi var. Bizler bu vatanı hazır kurulu, müreffeh
bir imparatorluktan devir almadık. Türkiye’den daha büyük Balkan topraklarını
kaybettik, işgal edilmiş bu vatan toprakları, şühedanın döktüğü kanla
yoğrulmuş, bunun için önemlidir milli bayramlarımız.

Ama uzun sürmedi bu milli
heyecan. Türk Milletinin milli bağlarını çözmek için değerlere saldırılmalıydı
ve öyle de oldu.

Amerika zaten içimizdeydi, 1980
darbesinde “bizim çocuklar” vasıtasıyla daha da girdi içimize ve üzerine titrediğimiz,
göz nurumuz Türk ordusu şortla denetlenmeğe başlandı ve ne olduysa ondan
sonrasında oldu bütün olanlar.

Milli bayramlar veya on
kasımlarda başbakanların, cumhurbaşkanlarının ya kulakları ağrıdı ya da bir mazeret
uydurup, bayram törenlerinden kaytarmanın yolunu buldular.

Cumhuriyetimizin kurucusu, büyük
asker Mustafa Kemal Atatürk için, ilk hakaretler bu tarihten sonra başlar. “Kurtuluş savaşını Mustafa Kemal
kazanacağına, keşke Yunan kazansaydı
” diyecek kadar milli şuurunu yitirmiş,
meczuplara şahit olduk hep birlikte. İşin acı tarafı, bu meczuba devlet
yöneticilerinin itibar gösterip değer vermesiydi kanımızı donduran.

Dini görünümlü hükümetimizin
dindar görünümlü hem de bir bayan bakanının ağzından bütün ahlaki kurallar hiçe
sayılarak, öğrenci yurdundaki tecavüz vakası karşısında: “Bir kereden bir şey olmaz” sözlerine şahit olduk.

Yolsuzluğu, hırsızlığı, rüşvet ve
ahlâksızlığı kutsal dinimiz yasaklamasına rağmen, bir zamanların en güvenilir
din âlimi olarak bildiğimiz Hayrettin Karaman’dan devlet adamlarına, gerekçeler
uydurarak hırsızlık ve yolsuzluk yapmalarının kapıları aralanmıştır.

Bu fetvalar neticesinde iyice
azgınlaşan bakaracı-makaracı hırsızlar, devletin en üst mevkilerinde yerlerini
koruyabilmişlerdir.

TC yi resmi devlet binalarından
kaldırtan hükümet, nedense toplantı ve mitinglerde bayrağa çok önem verir oldu.
Miting alanına gelenlerin hepsinin eline bir bayrak tutuşturulur, o bayrağı kapanlar
da popoları üşümesin, kirlenmesin diye kıçlarının altına yayarlar. Miting alanını
terk ederken de, yerlere atarlar, bayrağın bir milletin şerefi ve bağımsızlık
sembolü olduğunu düşünmeden.

Sevgili Peygamberimiz Hz.
Muhammed’in cenneti dahi anaların ayaklarının altına serdiği halde, “al ananı da git buradan!” sözünü de gene
bu süreçte yaşadık.

Kalın sağlıcakla…

Doç. Dr. NASRULLAH UZMAN İle 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesinden Sonra Tevkifler Hakkında Konuştuk.

(İkinci Bölüm)

 

Oğuz Çetinoğlu: 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’ne giden olaylar yurt dışında nasıl
yorumlanıyordu?

Doç. Dr. Nasrullah Uzman: Gerek Ankara ve İstanbul’daki öğrenci
olayları gerekse Tahkikat Komisyonu sebebiyle yaşanan hâdiseler haliyle dış
basında da geniş geniş yer buldu. Özellikle Amerikan basını, Türkiye’deki
öğrenci olaylarını “demokrasi buhranı” olarak değerlendirdi ve “Türk Parlamento
hayatında devam etmekte olan ciddi buhranı zirvesine ulaştırmıştır. Son
zamanlarda Menderes Hükümeti ve Meclis’te çoğunlukta bulunan Demokrat Parti,
muhalefeti ve onun lideri eski Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü susturmak için bazı
tedbirler almıştır” gibi yorumlar yaptı. Basın hürriyetine de dikkat çeken
Amerikan basını, Tahkikat Komisyonu hakkında “İnönü ve muhalefet partisi ile
ilgili tahkikatına dâir Türkiye’de herhangi bir haber, makale, vesika, beyan
veya fotoğraf yayınını yasak etmiştir. Komisyon bu yasağa riâyet etmeyen gazete
ve yayınları toplatmak ve kapatmak, ilgili şahısları tevkif etme hakkına sâhiptir.
Türkiye’nin esâsen çok şiddetli olan basın kanunu yüzünden bugüne kadar pek çok
gazeteci hapse girmiştir” gibi değerlendirmelerde bulundu.

28-29
Nisan târihlerinde yapılan Hükümet muhalifi gösterilerden sonra bu defa
Demokrat Parti yönetimi, 5 Mayıs’ta saat 5’teAnkara’da Kızılay Meydanı’nda bir
gösteri düzenlemeye karar verdi. Buna göre iktidar partisine mensup gençler Meclis’ten
çıkıp Çankaya’ya gidecek olan Celal Bayar ve Adnan Menderes’i Kızılay
Meydanı’nda alkışlamak suretiyle destekleyeceklerdi. Ancak DP’ye muhalif olan
gençler durumdan haberdar oldu ve karşı atağa geçti. Bu doğrultuda “5. ayın 5.
günü saat 5’te Kızılay’da toplanalım (555-K)” parolasını geniş bir öğrenci
kitlesine duyuruldu. Planlandığı gibi 5. ayın 5. gününde saat 5’te Demokrat
Parti’ye muhalefet eden gençler büyük bir kalabalıkla Kızılay meydanında
toplandı. Buna mukabil Demokrat Parti’yi desteklemek maksadıyla orada bulunan
gençler azınlıkta kaldı. Saat 6 civarında Kızılay meydanına gelen Cumhurbaşkanı
Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes çok büyük protestolarla karşılaştı.
Hatta bazı göstericiler tarafından tartaklanan Adnan Menderes, bir gazetecinin
arabasına binerek meydandan güçlükle uzaklaştı.

İktidar-muhalefet
ilişkileri bu vaziyetteyken Türk Silahlı Kuvvetleri içinde de 10 yıllık DP
iktidarına karşı alttan alta başlayan hareket bu son protesto gösterileri
sırasında kendini açıkça gösterdi. Özellikle 29 Nisan’daki gösteriler sırasında
öğrenci/gençlik-ordu dayanışması açıkça görüldü. Subaylar protestocu
öğrencilere karşı son derece hoşgörülü davrandı; öğrenciler de iktidara karşı
orduyu destekleyici sloganlar attı; hatta polisin gözaltına alma girişiminde
bulunduğu bazı öğrenciler subayların araya girmesi sonucunda serbest bırakıldı.
Daha da önemlisi 21 Mayıs’ta bu defa Ankara’daki Harp Okulu öğrencileri
iktidarı protesto için bir gösteri yürüyüşü düzenledi. Harp Okulu
öğrencilerinin de olaylara dâhil olması artık olayların önlenemez bir noktaya
geldiğini göstermesi bakımından çok önemliydi.

21
Mayıs’ta Harp Okulu öğrencilerinin protesto maksatlı yürüyüşü haklı olarak
Demokrat Parti’nin tepkisini çekti. Harp Okulu öğrencilerinin protestosu
karşısında Sıtkı Yırcalı, Mustafa Zeren, Kâmil Gündeş ve Rıfkı Sâlim Burçak bir
önerge vererek Demokrat Parti Genel İdare Kurulu’nun toplanmasını istedi. Bu
istek kabul gördü ve DP Genel İdare Kurulu toplandı. Toplantıda söz alan Rıfkı
Sâlim Burçak, tâkip edilen politikaların tamamen terk edilmesini tavsiye ederek
bir çıkmazın içinde boğulmak üzereyiz
değerlendirmesinde bulundu ve “bu
çıkmazdan nasıl kurtulacağız
?” diye sordu. Başbakan Adnan Menderes bu
soruya “ben sizi çıkaracağım!”
şeklinde cevap verince Rıfkı Salim Burçak “hayır
çıkaramayacaksınız
!” diye karşılık verdi. Netice itibâriyle toplantıda
herhangi bir sonuç elde edilemedi. Bu Demokrat Parti Genel İdare Kurulu’nun son
toplantısıydı. Adnan Menderes Başbakan ve Genel Başkan olarak programına devam
etti; 25 Mayıs 1960’ta Eskişehir’e geldi. Havaalanında Adnan Menderes’i
karşılamaya gelenler içinde bir grup hava subayı da yer alıyordu. Saygı
duruşuna geçen Subaylar, Adnan Menderes aralarına geldiği sırada aniden “geriye dön!” komutuyla birlikte tek saf
halinde Başbakana arkalarını döndü. Bu, teamüllerin dışında ve son derece sert
bir tepkiydi. Tam da bu an itibâriyle Adnan Menderes’in ve tüm Demokrat
Partililerin ciddi tedbirler alması gerekiyordu. Bu hâdise belki de darbeden
önceki son çıkış için uyarıydı.

 

Yaşanan
olayların önlenemez bir şekilde artması ve Tahkikat Komisyonu’na yönelik
eleştiriler karşısında Adnan Menderes, 25 Mayıs 1960’ta Eskişehir’de yaptığı
konuşmada Komisyonun başlangıçta 3 ay süreceğini hesapladığı işini kısa bir
sürede bitirmiş olduğunu ve raporunu TBMM’ye sunacağını ifâde etti. Esâsen
Adnan Menderes, bu ifâdeyle sert politikalardan ve eleştirilerin odağındaki
Tahkikat Komisyonu uygulamasından vaz geçildiğinin sinyalini veriyordu. Hatta
bazı DP milletvekillerinin erken seçim istediklerine dâir haberler de gazete
sütunlarına yansıyordu. Ancak Demokrat Parti’nin bu çabaları 27 Mayıs 1960
askerî darbesini önlemeye yetmeyecekti.

 

Çetinoğlu: Bir de ‘Dokuz Subay’ meselesi vardı…

 

Doç. Dr. Uzman: 27 Mayıs 1960
askerî darbesinden önce Demokrat Parti iktidarı, Türk Silahlı Kuvvetleri
içerisindeki cunta yapılanmalarından haberdardı. Daha önce de ifâde edildiği
gibi bu konuda CHP’yi de TSK’yı Hükümete karşı kışkırtmakla suçluyordu. Hatta
literatüre “Samet Kuşçu” veya “Dokuz Subay” hâdisesi olarak da yansıyan
olay vesilesiyle TSK içerisindeki yapılanmalardan kamuoyu da haberdar olmuştu.
Şöyle ki siyâsî çevrelerde TSK’da Hükümete karşı bir komplonun ortaya çıktığı
ve birçok subayın tutuklandığı yolunda söylentilerin çıkması üzerine 16 Ocak
1958’de Hükümet tarafından kamuoyuna bir açıklama yapıldı. Buna göre üçü albay,
biri yarbay, dördü binbaşı ve biri de yüzbaşı olmak üzere dokuz kişinin
tutuklandığı açıklandı. Askerî mahkemede yapılan ve 6 ay süren yargılamalar beraatla
sonuçlandı; buna rağmen cunta hakkındaki ihbarı yapan Subay Samet Kuşçu, “yanlış ihbar” suçundan hüküm giydi ve
mesele böylece kapatıldı. İhbarı yapan subayın “yanlış ihbar” gerekçesiyle hüküm giymesi sonraki ihbarların önünü
kesti. Darbeden yalnızca birkaç hafta önce Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal
Gürsel’in Millî Savunma Bakanı Ethem Menderes’e yazdığı mektup da dikkate
alınmadı. Böylece darbe “geliyorum
dedi ama Hükümet tedbir alamadı.

Çetinoğlu: …Ve meşru
yönetime müdâhale…

Doç. Dr. Uzman: Evet! İktidar
ve muhalefet partileri birbirlerini yıpratırken Türk Silahlı Kuvvetleri, “memleketi hırslı politikacıların elinden
kurtarmak maksadıyla
” 27 Mayıs 1960 târihinde sabaha karşı saat 03.00’te
yönetime el koydu. 27 Mayıs sabahı saat 05:15’te “İhtilalin Kudretli Subayı”
Albay Alparslan Türkeş’in Ankara radyosundan okuduğu tebliğ ile kamuoyu
darbeden haberdar oldu:

Çetinoğlu:
‘Tebliğ’de neler vardı?

Doç. Dr. Uzman: Tebliğin metni
söyleydi:

 

“Bugün
demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hâdiseler dolayasıyla ve
kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idâresini
eline almıştır. Bu hareketi Silahlı Kuvvetlerimiz, partileri içine düştükleri
uzlaşmaz durumdan kurtarmak ve partiler üstü tarafsız bir idârenin nezâret ve
hakemliği altında en kısa zamanda âdil ve serbest seçimler yaptırarak idâreyi
hangi tarafa mensup olursa olsun seçimi kazananlara devir ve teslim etmek üzere
girişmiş bulunmaktadır. Girişilmiş olan bu teşebbüs hiçbir şahsa veya zümreye
karşı değildir. İdâremiz hiç kimse hakkında şahsiyata müteallik tecâvüzkâr bir
fiile teşebbüs etmeyeceği gibi edilmesine de asla müsâade etmeyecektir. Kim
olursa olsun ve hangi partiye mensup olursa olsun her vatandaş kanunlar ve
hukuk prensipleri esaslarına göre muâmele görecektir. Bütün vatandaşların
partilerin üstünde aynı milletin aynı soydan gelmiş evlâtları olduklarını
hatırlayarak ve kin gütmeden birbirlerine karşı hürmetle, anlayışla muâmele
etmeleri ıstıraplarımızın dinmesi ve millî varlığımızın selâmeti için zarûri
görülmektedir. Kabineye mensup şahsiyetlerin Türk Silahlı Kuvvetlerine sığınmalarını
rica ediyoruz. Şahsî emniyetleri kanun teminatı altındadır. Müttefiklerimize,
komşularımıza ve bütün dünyaya hitap ediyoruz. Gayemiz Birleşmiş Milletler
Anayasası’na ve insan hakları prensiplerine tamamıyla riâyettir. Büyük
Atatürk’ün yurtta sulh ve cihanda sulh prensibi bayrağımızdır. Bütün
ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO’ya inanıyoruz ve bağlıyız.
CENTO’ya bağlıyız. Tekrar ediyoruz düşüncelerimiz yurtta sulh cihanda sulhtur.
Türkiye dâhilinde bütün garnizonlardaki garnizon komutanları o yerin mülkî ve
askerî idâresine el koyacaklar ve vatandaşların her hususta emniyetini
sağlayacaklardır.”

 

27
Mayıs 1960 askerî darbesi, 40 gün önce, 18 Nisan 1960 târihinde İsmet İnönü’nün
târihe geçen “…şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilâl meşru bir
haktır…” sözünü hatırlattı. Darbe yönetiminin verdiği talimatlarla
Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve bütün Demokrat Parti idârecileri
derhal tevkif edildi; böylece 10 yıldır Türkiye’yi yöneten Demokrat Parti
kadrosu 27 Mayıs müdâhalesiyle birlikte tevkif edildi. Üstelik dönemin
Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun da tutuklananlar arasında yer aldı.

 

27
Mayıs sabahı Org. Cemal Gürsel, havayoluyla derhal İzmir’den Ankara’ya
getirtildi. Cemal Gürsel, Cumhurbaşkanı ilân edildi ve TBMM feshedildi. 28
Mayıs’ta geçici bir hükümet kuruldu ve Ankara’ya dâvet edilen ilim heyeti 27
Mayıs 1960 askerî darbesinin “gayr-i
meşru bir idâreye karşı yapılan meşru bir hareket
” olduğunu açıkladı.
Olağanüstü bir dönemde MBK Başkanlığı, Başbakanlık ve Başkomutanlık gibi
makamları temsil ettiğini açıklayan Cemal Gürsel, düzenlediği basın
toplantısında idâreye el koymaamacının demokrasiyi tekrar sağlama çabası
olduğunu ifâde etti. Yeni seçim kanununun hazırlanmasından sonra yönetimin
halkın serbest seçimine bırakılacağını belirtti ve Demokrat Parti de dâhil
olmak üzere bütün partilerin genel seçimlere katılmaları için izin verileceğine
dâir söz verdi. Ancak Cemal Gürsel’in söz verdiği gibi Demokrat Parti seçimlere
bir daha katılamayacaktı. Cemal Gürsel’in başkanlığında ilk toplantısını yapan
yeni Hükümet tarafından durumu normale çevirmek için adımlar atılması; parti
ayrımı gözetmeksizin herkese adâletle davranılması; bütün parti faaliyetlerini
yasaklayarak çekişme ve tartışmalardan kaçınılması; hürriyetleri kısıtlayan
kanunların kaldırılması; DP hükümeti tarafından yabancı devletler hakkında
alınmış olan bütün kararların yürürlükte tutulması; dış siyâsette barışın temel
ilke olarak kabul edilmesi gibi kararlar alındığı açıklandı.

 

Çetinoğlu: Millî Birlik
Komitesi’nin yapısı hakkında bilgi verir misiniz?

 

Doç. Dr. Uzman: Esâsen 27 Mayıs
1960’ta Türk Silahlı Kuvvetleri adına yönetime el koyan Millî Birlik Komitesi, 5’i
general, 8’i albay, 7’si yarbay, 10’u binbaşı ve 8’i de yüzbaşı olmak üzere yalnızca
38 üyeden oluşuyordu. Yâni darbe hiyerarşiye aykırı bir şekilde alt rütbeli az
sayıda bir subay grubunun girişimiyle yapılmıştı. Ancak az sayıdaki bu subaylar
harekete geçtiği zaman Türk Silahlı Kuvvetleri içinden veya dışından herhangi
bir direnişle karşılaşmadıkları gibi kısa sürede cuntaya dâhil olmayan
askerlerin de desteğini aldı. Demokrasi kültürü/târihi açısından
değerlendirildiğinde ise darbenin gerçekleştiği 1960 yılı itibâriyle Cumhuriyet
ilan edileli yalnızca 37 yıl, çok partili siyâsî hayata geçeli 14 yıl ve
Demokrat Parti iktidar olalı da 10 yıl olmuştu. Dolayısıyla Cumhuriyet târihinde
ilk kez Türk Silahlı Kuvvetleri, meşru Hükümeti darbe yoluyla alaşağı etti ve
ülke yönetime el koydu. 14 Mayıs 1950’de milletin reyleri ile iktidar olan
Demokrat Parti, 27 Mayıs 1960’ta askerî bir darbe ile devrildi; böylece
Demokrat Parti’nin 10 yıl 13 gün süren iktidarı son buldu.

Darbenin
başarılı olabilmesi için öncelikle meşru Hükümetin en üst kademesindeki
isimlerin tutuklanması gerekiyordu. Bu isimlerin başında Cumhurbaşkanı Celal
Bayar, Başbakan Adnan Menderes, TBMM Başkanı Refik Koraltan ve aralarında
kabine üyeleri geliyordu. Bu doğrultuda öncelikle Ankara’da bulunan
Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın tutuklanması için harekete geçildi. Harp
Okulu’ndan gelen tanklar Çankaya Köşkünü kuşattı. Esâsen Celal Bayar, teslim
olma taraftarı değildi; bu yüzden silahını kendisini almaya gelen subaylara
doğrultmuştu. General Burhanettin Uluç’un “Millet
ve ordu sizi istemiyor. Buna bizi siz mecbur ettiniz
” sözlerine “Ben millî iradeyle geldim. Hiçbir yere
gidemem, beni bir yere götüremezsiniz
” şeklinde cevap veren Celal Bayar sonrasında
askerlere doğrulttuğu silahını şakağına dayamış; ancak intihar edeceği sırada
askerlerin müdâhalesi ile karşılaşmıştı. Böylece 27 Mayıs’a karşı gerçekleşen
ilk ve son sivil direniş kırılmış oldu. Müdâhaleyi Eskişehir’de öğrenen
Başbakan Adnan Menderes ise Kütahya’ya hareket ettiyse de tutuklanarak
Ankara’ya getirildi. Bakanlar da derhal tutuklandı. Anadolu’da ve Ankara’da
bulunan Demokrat Partililer, darbenin karargâhı olan Harp Okulu’na; İstanbul’da
bulunanlar ise Davutpaşa Kışlası’na götürüldü.

 

“Millî
Birlik Komitesi Başkanı ve Türk Silâhlı Kuvvetler Başkumandanı” Orgeneral Cemal
Gürsel, “28 Mayıs 1960 günü saat 10:00’dan itibâren evvelce tevkif edilmiş olan
subaylarla millî ideolojimize aykırı hareket ve fiilleri olmayan, bütün
Üniversite ve diğer okul talebelerinin serbest bırakılacağını” ve “kapatılan
bütün fakülte ve okulların derhal açılacak ve normal mesailerine 9 Haziran
1960’dan itibâren başlayacaklarını” açıkladı. Cemal Gürsel ayrıca “Türk Silahlı
Kuvvetleri’nin bütün yurtta muhterem Türk Milletinin müzâheretiyle kan
dökmeksizin duruma hâkim bulunduğunu”; “Sayın İsmet İnönü ve arkadaşlarının
sıhhat ve selâmette olduğunu” ve “sabık Hükümet erkânının tamamen emniyet
altına alındığını” kamuoyuna duyurdu. İkinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı
ilân edildiği gibi her türlü siyâsî parti faaliyetlerine de son verildi.

 

DP’li
milletvekilleri, Harbiye’ye askerlerden oluşan bir koridordan alındı. Bu sırada
bir kısmına hakaretler yağdırıldığı gibi bir kısmına da fizikî şiddette
bulunuldu. Hatta 28 Nisan olaylarında sıkıyönetim komutanlığı yapan Nâmık
Argüç’ün “öldürüleceğiz” iddiasını ortaya atması sebebiyle ilk gece neredeyse
hiç kimse uyuyamadı; ertesi gün Binbaşı Bekir Bey’in DP’liler için böyle bir
emir almadığını; alsa bile uygulamayacağını belirtmesi üzerine bu tedirginlik
ortadan kalktı. İlerleyen günlerde ise bir gece okulda silah sesleri duyuldu ve
bazı pencereler kırıldı. Bu olay DP’lilere “Halk sizi linç etmeye geliyordu;
askerler engelledi” şeklinde aktarıldı. DP’liler Harp Okulu’nda kaldıkları süre
içerisinde vakitlerinin çoğunu subay gazinosunda veya yemekhanede geçirdi. Aileleriyle
haberleşmeleri ise askerler aracılığıyla veya mektup yazarak gerçekleşti.

(İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU. ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM YARIN
VERİLECEKTİR.)

Tiyatro!

Tiyatro, bir
sahnede, seyirciler önünde oyuncuların sergilemesi amacıyla hazırlanmış
gösterilerdir. Duyguların ve olayların hareket (jest)ve konuşmalarla farklı bir
şekilde anlatılmasıdır. Bizde bugün sizlere hem tiyatrodan hem de hepimiz için
bir tiyatro haline gelen daha doğrusu geçip giden bireysel veya toplumsal
yaşamımızdan bahsedeceğiz…

Malumunuz
tiyatro, bir sahne sanatıdır. Bizim tiyatromuzun sahnesi de bir Türk olarak
içeride ve dışarıda yaşadığımız topraklardır… Yaşam oyunumuz oralarda geçer.

Tiyatro
eseri, olayları oluş yoluyla gösterir. Bu yönüyle konuşma ve eyleme dayanan bir
gösteri sanatı olarak da tanımlanabilir. Yaygın bir deyişle tiyatro; “insanı, insana, insanla, insanca
anlatma sanatı”
olarak Shakespeare’in sözüyle de ifade edilir. Ancak
önceden yazılmış ve oynayacak oyuncular yönetmen tarafından belirlenmiştir.

Tiyatro
eserinin diğer türlerden en önemli farkı; diğer edebi eserler okumak ve
dinlemek için yazılmışken, tiyatro oyununun sahnede seyirci önünde
oynanmasıdır. Bizim oyunumuzda hepimizin önünde oynanmakta değil midir?

Değer
ölçülerini, izleyenin kanaat ve anlayışlarından alır. Göze görünür bir
karaktere sahip olması, canlı olarak meydana geliş niteliğiyle toplum
psikolojisine hitap eder. Temsil yeri ve eser, tiyatronun edebiyat öğesidir.
Bize izlettirilen tiyatro edebi olduğu kadar hatta daha fazla siyaset ve toplum
mühendisliği içerir… Bu edebiyat öğesi yanında tiyatro kavramı içinde
oyunculuk, sahne düzeni, ışıklandırma, dekor, kostüm, müzik gibi unsurların bütünlüğü
söz konusudur. Yaşamımızda da öyle değil mi?

Tiyatro
metinlerine “oyun”
metinleri yazan kişiye oyun yazarı (müellif) ve oyunu sahnede canlandıran
kişilere ”oyuncu” (ya da daha genel
olarak tiyatrocu) denir. Ayrıca eserin sahnelenmesinde görev alan sahne amiri,
dekor ve kostüm sorumlusu, ışıkçı, suflör gibi diğer yardımcı elemanlar da
vardır. Acaba bize izlettirilen “yaşam
tiyatrosu”
nu hangi fani(ler) yazdı ve kimler oynuyor?

İsterseniz
tiyatro ile ilgili verdiğimiz genel bilgileri gelin yaşamımıza uygulayalım ve
biz Türklerin yaşadıkları bir tiyatrodan mı, ibaret karar verelim!

Türklerin
sorunlarının başlangıcı var oluşlarına kadar gidiyor. Nerede ise hepsi birbiri
ile büyük benzerlikler içeriyor… Konuştuğumuz ve tartıştığımız konular ya
aynı ya da büyük benzerlikler taşıyor…

Küçücük
çocuktum büyüklerin en önemli konularından biri taharet idi. Bugünkü büyüklerin
konusu da taharet! Hep Ayasofya’yı ibadete açmakla uğraşıyoruz! Ekonomik
krizler ve bunlarla bağlantılı fakirlik, yoksulluk, açlık hep aynı! Zenginden
alıp fakire erzak dağıtıyoruz! Ama hiç aklımıza fakiri zenginleştirmek cahili
eğitmek gelmiyor! Ülkenin koca koca hem de ünvanlı adamları yüzlerce yıllık
konular hakkında abuk sabuk konuşuyor ve tartışmaları önümüzdeki yüzyıllara
olduğu gibi aynen taşıyorlar! Halen bir türlü bulamadığımız adaleti arıyoruz!
Askerimiz hep fakirden! Ülkemin milliyetçisine, solcusuna, dincisine,
liberaline, siyasi partilerine ve genel başkanlarına bakıyorum da, onlarda
tiyatro haline gelmiş yaşamımızın ya ışıkçısı, ya dekorcusu ya da suflörü!

Ben görüp geçirdiklerim itibariyle Türklerin yaşamı ile ilgili bu
oyunun bir tiyatro olduğuna, oyunun bir yerlerde kalemi kuvvetli yazarlarca
yazıldığına, yaşadığımız topraklarda sahneye konulduğuna, oyuncularının,
ışıkçısının, dekorcusunun, suflörünün bulunduğuna ve bizim de bu oyunu bıkmadan
usanmadan tekrar tekrar ve alık alık seyrettiğimize adım gibi eminim!

Ben bundan
sıkıldım! Siz sıkılmadı iseniz demek hala aynı tiyatroyu seyrettiğimizin
farkında değilsiniz! Hâlbuki benim gibi birçok tiyatro eleştirmeni sizi hep
uyarıyor…

Gelin bizi
enayi yerine koyan ve devamlı surette aynı tiyatroyu bize izleten düzenden
kurtulalım! Yoksa şöyle güzel bir oyun seyretmeden bizden öncekiler gibi bu
dünyadan gelip geçeceğiz!

Doç. Dr. NASRULLAH UZMAN İle 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesine Giden Süreci Konuştuk. İktidar-Muhalefet İlişkileri

(Birinci
Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: 27 Mayıs 1960
Askeri Darbesi, Türkiye’nin siyâsî ve demokrası hayatında mühim bir kırılma
noktasıdır. O günlere nasıl gelindiği hususundaki mütalâanızla röpürtajımıza
başlayabilir miyiz?

Doç. Dr.
Nasrullah Uzman:

Demokrat Parti iktidarında 1957-1960 dönemi iktidar-muhalefet ilişkilerinin en
gergin olduğu dönemdir. Hattâ bu dönemde aralarında M. Fuat
Köprülü gibi kamuoyunun yakından tanıdığı birçok isim Demokrat Parti’den
istifa etti. Muhalefet partilerinin Demokrat Parti’ye karşı güç birliği yaparak
bir blok hâlinde mücadele etmeye karar vermeleri de yine bu dönemde oldu
. Muhalefetin tepkisini çeken Seçim Kanunu düzenlemesi de bu dönemde
yapıldı. Hatta seçim kanununda yapılan düzenleme ile hem
Demokrat Parti’den
istifa ederek Demokrat Parti’ye karşı mücadele etmek isteyenlere; hem de muhalefetin
bir blok hâlinde hareket etmesine karşı tedbir alındı. Bu kapsamda
partiler seçim bölgelerinde ayrı ayrı aday göstermeye mecbur bırakıldı; müstakil
olan ve istifa eden vekillerin istifa ettikleri tarihten itibaren altı ay
boyunca diğer partilerin listelerine girmeleri engellendi. Yani Seçim Kanunu’nda
yapılan yeni düzenleme ile muhalefetin işbirliği yapması engellendiği gibi
kanunda yer alan “
Seçimin
zamanında yapılması hâlinde seçim tarihinden asgari altı ay evvel mensup
oldukları siyasi partilerden ayrılmamış olanlar başka bir siyasi parti
tarafından aday gösterilemezler”
hükmüyle de DP’den istifa edenlerin DP’ye
karşı aday olmalarının önüne geçildi.

Çetinoğlu: 1957
milletvekili seçimleriyle alakalı rakamlara kısa bir göz atabilir miyiz?

Doç. Dr. Uzman: İktidarı elinde
bulunduran Demokrat Parti, aldığı bütün tedbirlere rağmen 27 Ekim 1957 tarihinde
yapılan milletvekili genel seçimlerinde beklentisinin altında bir oy aldı.
Şöyle ki 1957 seçimlerine CHP, CMP, DP ve HP olmak üzere toplam 4 parti katıldı.
CHP, 3.753.136 oy, %40,6 oy oranı ve 178 milletvekili; CMP 652.064 oy, %7 oy
oranı ve 4 milletvekili; DP, 4.372.621 oy, %47,3 oy oranı ve 424 milletvekili;
HP ise 350.597 oy, %3,8 oy oranı ve 4 milletvekili ile TBMM’de temsil hakkı
elde etti.

Demokrat
Parti, 1954 seçimlerine göre oy kaybetmekle birlikte 1957 seçimlerinden de yine
birinci parti olarak çıktı ve iktidarını devam ettirdi. CHP ise 1954
seçimlerine göre oylarını ve milletvekili sayısını artırdı; hatta DP
dönemindeki en yüksek oy oranına ulaştı; ancak iktidar olacak çoğunluğu elde
edemedi. 1957 seçimlerinde oylarını artıran CHP, DP’ye karşı diğer muhalefet
partilerini de yanına almayı başardı. 16
Ekim 1958’de iki muhalefet partisi, Cumhuriyetçi Millet Partisi ve
Türkiye Köylü Partisi birleşme kararı aldı; bu doğrultuda iki parti
Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi adı altında birleşti ve genel başkanlığına da
Osman Bölükbaşı seçildi. 24 Kasım 1958’de
ise Hürriyet Partisi, CHP’ye
katılma kararı alarak kendisini feshetti. Bu gibi gelişmeler CHP’ye
önceki dönemlere göre daha güçlü bir muhalefet yapma imkânı sundu.

İktidar-muhalefet
ilişkilerinde gerginlik şiddetini arttırdıkça toplumdaki kutuplaşma ve şiddet hâdiseleri
de arttı. Muhalefet partilerinin DP’ye karşı birlikte hareket etmesini tenkit
eden Adnan Menderes, muhalefete karşı Vatan Cephesini ilân etti. DP’yle ilişkisi
olsun veya olmasın herkes millî güvenliği tehlikeye düşüren, halkı kardeş
kavgasına sürükleyenlerin cezalandırılacağı açıklandı. Vatan Cephesi, özellikle
Demokrat Parti’nin güçlü olduğu yerlerde teşkilatlandı ve kısa sürede yurt
genelinde yayıldı. Esasen Hür Parti Genel Başkanı Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu,
bir “Vatan Cephesi” kurulması fikrini
daha önce dile getirmiş ve “muhalif ve
muvafık vatandaşları bir millî vatan cephesi kurmaya
” dâvet etmişti. Ancak “Vatan Cephesi” kavramını Menderes’in
dile getirmesi ve kısa sürede fiiliyata geçirmesi bu kavramın Menderes ve
Demokrat Parti ile özdeşleşmesini sağladı. Ancak Türk siyasi hayatına cephe
kavramının girmesi ise var olan gerginliğin daha da artmasına sebep oldu.

Demokrat
Parti’nin Vatan Cephesine karşı CHP de ‘Halk Cephesi’ni kurdu. Böylece halk,
Vatan ve Halk Cepheleri arasında bir tercih yapmak durumunda kaldı ve sosyal
kamplaşma/kutuplaşma had safhaya ulaştı. “Cephe
tabiri de mâni itibariyle kutuplaşma mâniası taşıdığından toplum psikolojik
olarak da bu durumdan olumsuz etkilendi. Gerek iktidarın gerekse muhalefetin
birbirini tahkir eden söylemleri sosyal uzlaşmanın önündeki en önemli engel
olarak ön plana çıktı. Böylesine gergin bir ortamda Başbakan Adnan Menderes’in
uçak kazası iktidar-muhalefet ilişkilerinin normalleşmesi için bir fırsat
sunmuşsa da taraflar bu fırsatı değerlendiremedi. Hatırlanacağı üzere Adnan
Menderes ve beraberindeki heyeti Kıbrıs meselesini karara bağlamak maksadıyla
Londra Anlaşması’nı imzalamak üzere İngiltere’ye taşıyan uçak,
17 Şubat 1959’da
Londra yakınlarında kesif sis sebebiyle düşmüştü. Başbakan Menderes’in hafif
yaralı olarak kurtulduğu kazada aralarında Basın ve Turizm Bakanı Server
Somuncuoğlu, Eskişehir Milletvekili Kemal Zeytinoğlu, Başbakanlık Özel Kalem
Müdürü Muzaffer Ersü ve Anadolu Ajansı Genel Müdürü Şerif Arzık’ın da bulunduğu
14 kişi hayatını kaybetmişti.

Uçak
kazası haberi Türkiye’de infiale yol açmış; Adnan Menderes’in iyi olduğu
haberinin alınması üzerine rahat bir nefes alınmıştı. Adnan Menderes, 26 Şubat
1959’da İstanbul’a döndüğünde Yeşilköy havaalanında muazzam bir kalabalık
tarafından son derece heyecanlı bir şekilde karşılanmış ve yurt genelinde
yüzlerce kurban kesilmişti. Hatta Adnan Menderes’in uçak kazasından yaralı
olarak kurtulması toplumun büyük bir kesimi tarafından mucize olarak
yorumlanmıştı. İstanbul’da bir gün kalan ve ertesi gün Ankara’ya dönen Adnan Menderes’i
tren garında karşılayanlar arasında
İsmet İnönü de vardı.
İsmet İnönü,
Adnan
Menderes’e “geçmiş
olsun
” dedikten sonra iki lider son derece samimi bir şekilde kucaklaşmıştı.

Çetinoğlu: Bu vesile ile ilişkilerde yumuşama
oldu mu?

Doç. Dr. Uzman: Bu görüntü iktidar-muhalefet ilişkilerinde kısa süreli
bir yakınlaşmaya vesile olmuşsa da bu durum uzun sürmedi; g
erek iktidar
gerekse muhalefet cephesinden yükselen sert söylemler kısa sürede eski gergin
günlere dönülmesine sebep oldu. Böyle bir ortamda CHP Genel Başkanı İsmet
İnönü, beraberindeki heyetle birlikte demiryoluyla “Büyük Taarruz” adı verilen Ege seyahatine çıkma kararı aldı. Hatta
bu gezi Demokrat Parti tarafından Millî Mücadele döneminde Yunanistan’a karşı
verilen askerî harekâtın adının “Büyük
Taarruz
” olduğu gerekçesiyle şiddetle eleştirildi.

Çetinoğlu: Sonraki
hâdiseler hakkında neler söyleyeceksiniz?

Doç. Dr. Uzman: İsmet
İnönü, beraberindeki heyet ve gazetecilerle birlikte 29 Nisan 1959’da Ankara’dan
hareket etti. Ege gezisinin ilk hâdisesi de Ankara garında oldu; polislerin
İsmet İnönü’nün bineceği trenin hareket saatinden önce istasyona giden yolları
tuttuğu ve toplu olarak gara girilmesine engel olduğu iddia edildi. Ancak trenin
hareketinden yarım saat önce tren garı hınca hınç doluydu. Polisin, İsmet
İnönü ve beraberindeki heyeti uğurlarken tezahüratta bulunanları dağıtmaya
kalkması bazı hâdiselere sebep oldu.
İsmet İnönü’nün, ilk durak olarak
seçtiği Uşak’ta da bir dizi tedbir alındı.
Belediye
hoparlöründen gün boyunca halka
İsmet İnönü’yü
karşılamaya gitmemeleri aksi halde toplantı ve gösteriş yürüyüşleri kanununun
uygulanacağı yönünde ikazda bulunuldu. Bunun yanı sıra Belediye tarafından
İsmet İnönü’nün ziyaretine bir gün kala Uşak İstasyonuna giden ana caddenin tamiratına
başlandı ve yol trafiğe kapatıldı. CHP Uşak yönetimi
İsmet İnönü’nün konuşması için büyük bir kapalı salon bulamadıkları için 700-800
kişilik bir sinema salonu tutmak durumunda kaldı.

Uşak’ta
büyük bir kalabalık tarafından karşılanan İsmet İnönü, bu ziyareti defterine “Eyikarşılama” olarak not etti; DP il
binasının önünden geçerken il başkanının attığı bardağın İsmet İnönü’nün yanındaki
bir gazeteciye isabet etmesiyle olaylar başladı. Ertesi gün, 1 Mayıs’ta, İsmet İnönü
ve beraberindeki heyetin Uşak’tan ayrılmak üzere istasyona geldiği esnada
burada bekleyen CHP’liler ve DP’liler arasında arbede yaşandı. Yaşanan arbedede
başına taş isabet eden İsmet İnönü yaralandı. Bu hâdise literatüre “Uşak Olayı” olarak geçti; sözlü eleştiri
fizikî şiddete dönüştü ve zaten gergin olan iktidar-muhalefet ilişkilerini
iyice zora girdi. Üstelik olaylar bununla da sınırlı kalmadı. İnönü’nün bir sonraki
durağı olan Manisa ve İzmir’de il valileri İller Kanunu’nun kendilerine verdiği
yetkiye dayanarak yayınladıkları bir tamimle ikinci bir emre kadar her türlü siyasi
toplantının yasaklandığını açıkladı.

İsmet
İnönü, İzmir’i ziyaret ettiği günün gecesinde, 2 Mayıs’ta, Demokrat Parti il
merkezi bombalandı ve muhalif yayın politikasıyla tanınan Demokrat İzmir
Gazetesi tahrip edildi. İsmet İnönü, olaylı Ege gezisini tamamlayarak 4 Mayıs’ta
havayoluyla İstanbul’a döndü.

İsmet
İnönü, Yeşilköy havaalanından şehir merkezine doğru gelirken
Topkapı civarında bir grubun saldırısına uğradı; saldırganlar İsmet İnönü’yü taşıyan aracın camlarını taşladı ve kapısını açmaya çalıştı; hatta
bazıları da aracın üzerine çıktı. Orada bulunan bir binbaşının yanındaki
askerlerle olaya müdahale etmesi sâyesinde aracın önü açıldı ve
İsmet İnönü bu şekilde tehlikeyi atlattı. İktidar-muhalefet ilişkilerindeki
gerginliğin topluma ne şekilde yansıdığını göstermesi bakımından son derece
çarpıcı olan bu hâdise l
iteratüre
Topkapı Olayı” olarak geçti.
Yaşanan olayların kamuoyuna yansımasını ve olayların artmasını önlemek maksadıyla
yayın yasağı getirildi.
11
Mayıs’ta CHP grubu, İsmet İnönü’ye yönelik saldırıları Meclis’te gündemine
getirdi; Başbakan Adnan Menderes ve İçişleri Bakanı Namık Gedik hakkında
soruşturma önergesi verildi. Ancak Demokrat Partili milletvekillerinin
oylarıyla önerge reddedildi.

Esasen
Demokrat Parti, yaşanan bu hâdiseleri tasvip etmiyordu. Ancak bu gibi hâdiselerin
yaşanmasını da önleyemiyordu. Nitekim liderler düzeyinde verilen sert demeçler,
zaten gergin olan sosyal ilişkilerin şiddete dönüşmesinin tetikleyen bir rol
üstlendi. Hatta takip edilen politikalar sebebiyle hem iktidar hem de muhalefet
zaman zaman kendi milletvekilleri tarafından şiddetle eleştirildi.

Tahmin
edileceği gibi 27 Mayıs
1960’a yaklaşıldıkça yaşanan hâdiselerin dozu daha da
arttı; Demokrat Partililer ve Cumhuriyet Halk Partililer arasındaki kavga
haberleri gazete manşetlerinde sıkça görülüyordu. Meselâ
Kayseri’nin
Yeşilhisar ilçesinde Tarım Kredi Kooperatifleri seçimlerinde DP’liler ve CHP’liler
arasında arbede yaşanmış; polis olaylara müdahale etmek durumunda kalmış ve üç kişi
yaralanmıştı. Bu hâdiseden kısa bir süre sonra İsmet
İnönü, partisinin il kongresine katılmak üzere demiryoluyla Kayseri’ye
gitme kararı aldı. Ancak dönemin Kayseri valisi, CHP Genel Başkanı
İsmet İnönü’ye bir telgraf çekerek il genelinde siyasi toplantıların
yasaklandığını bildirdi. Valiye cevaben
İsmet İnönü,
Kayseri’deki toplantının tehir edildiğini teşkilata bildirdiğini; ancak Meclis’e
aksettirilmesi kararlaştırılmış hâdiseleri mahallinde bir milletvekili olarak
tahkik etmek üzere Kayseri’ye geleceğini bildirdi.
İsmet İnönü ve beraberindeki heyeti taşıyan tren 2 Nisan 1960’ta Ankara’dan
hareket etti; ancak
Yeşilhisar
yakınlarında asker tarafından durduruldu ve yaklaşık üç saat bekletildi.
Kayseri’ye girmesi engellenen İsmet İnönü, Ankara’ya geri dönmeyi reddetti. Hâdisenin
büyümesi üzerine valilik İsmet
İnönü’nün Kayseri’ye
girmesine izin vermek mecburiyetinde kaldı.
İsmet İnönü’nün Kayseri’den dönüşü de
olaylı oldu;
İncesu’da dokuz saat kadar askerî kordon altında
tutulan İnönü Yeşilhisar’a sokulmadı ve beraberindeki heyetle birlikte Ankara’ya
dönmek durumunda kaldı.

Anlaşılacağı üzere 27 Mayıs
1960 askerî darbesine gidilen süreçte iktidar-muhalefet ilişkilerin günbegün
kötüye gittiği ve sosyal çatışmaya dönüştüğü görülmektedir. Bu süreçte Demokrat
Parti Meclis
Grubu 7 Nisan 1960’da bir bildiri yayımladı ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin ülkedeki bütün
yıkıcı grupları çevresinde topladığını, halkı ve orduyu iktidara karşı
ayaklanmaya kışkırttığını iddia etti. Bu bildirinin akabinde DP Meclis Grubu, TBMM
Başkanlığı’na muhalefetin eylemlerinin soruşturulması için bir önerge verdi.
Önergede CHP’nin halkı silahlandırarak iktidara karşı hukuk dışı eylemlere
yönelttiği ve orduyu kışkırtarak siyasete âlet ettiği ifade ediliyor ve bu
eylemlerinin soruşturulması isteniyordu.

Çetinoğlu: Tahkikat Komisyonu… Ve de İsmet İnönü’nün Meclis konuşması…

Doç. Dr. Uzman: Evet! 18 Nisan 1960 tarihinde ise TBMM’de Demokrat Partili
milletvekillerinin oylarıyla “Cumhuriyet
Halk Partisi’nin yıkıcı, gayrimeşru ve kanun dışı faaliyetlerinin memleket
sathında cereyan tarzı ve bunların mahiyetinin nelerden ibaret olduğunu tahkik,
tespit ve memleketin her tarafında yaygın bir halde görülen kanun dışı siyasi
faaliyetlerin muhtelif sebeplerine intikal etmek, matbuat meselesi ile adlî ve idari
mevzuatın ne suretle tatbik edilmekte olduğunu tetkik eylemek üzere”
Meclis
tahkikatı açılmasına karar verdi. Bu karar Yassıada yargılamaları sırasında
Demokrat Partililere yöneltilecek en önemli suçlamalardan birini teşkil edecek
olan ve Yüksek Adâlet Divanı duruşma tutanaklarına ‘Salâhiyet Kanunu’ olarak geçen Tahkikat Komisyonu’nun kurulmasını
sağladı. Tahkikat Komisyonu’nun kurulmasını sağlayan kanunun TBMM’de
görüşülmesi esnasında CHP Genel Başkanı İsmet İnönü söz aldı ve 27 Mayıs 1960
askerî darbesinin işareti olarak yorumlanan bir konuşma yaptı.
İsmet İnönü konuşmasında söz konusu kanuna şiddetle karşı çıktı ve şu
değerlendirmede bulundu:

İktidarda
bulunanların, iktidarı ellerinde bulunduranların milletleri ihtilâle nasıl
zorladıkları insan hakları Beyannamesine girmiştir. Eğer bir idare insan
haklarını tanımaz, baskı rejimi kurarsa o memlekette ayaklanma olur. Buna mahal
vermemek için idarelerin demokratik yolda olması, insan haklarının yürürlükte
olması şarttır. Bu fikir Beyannamenin ruhunu tenkil ediyor. Şimdi mevzuubahis
mesele bu. Demokratik rejim, insan hakları yürütülüyor mu, yürütülmüyor mu? Bu
bir. Eğer insan hakları yürütülmez, vatandaş hakları zorlanırsa, baskı rejimi
kurulunca ihtilâl behemehâl olur. Beni dinleyin… Biz böyle bir ihtilâl içinde bulunmayız,
bulunamayız. Böyle bir ihtilâl dışımızda, bizimle münasebeti olmayanlar
tarafından yapılacaktır. Biz demokratik rejim dedik, demokratik rejim
kurulmuştur. Bu demokratik rejim istikametinden ayrılıp baskı rejimi hâline
götürmek tehlikeli bir şeydir. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi
kurtaramam. Şimdi arkadaşlar, şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilâl
meşru bir haktır. Fakat ihtilâl aslında bir millet hayatının asla arzu
etmeyeceği, çetin ve tehlikeli bir ameliyattır. Birçok memlekette görüyoruz.
Çok iyi niyetlerle, vatanperver hislerle ihtilâl yaparak idare kuranlar,
kurdukları idarenin ertesi gününden itibaren, kâbus içinde yaşarlar. Onlar
muvaffak oldukları ihtilâli normal bir demokratik rejime devredebilmek için
imkân bulamazlar. Bulabilenler tarihte nadir. Biz bulduk işte. Ama bunu
bulamayan memleket çok zarar görür. İhtilâl niçin yapılır? Eğer ihtilâl
vatandaş için başka çıkar yol yoktur, kanaati zihinlere ve bütün müesseselere
yerleşirse, meşru bir hak olarak kullanılacaktır. Bundan içtinap kabil
değildir. Basiretimiz yerinde ve aklımız başımızda ise normal bir demokratik
rejimin icaplarını hulûs ile takip ederek, eşit haklarla dürüst bir seçimin
neticelerini kabul ederek bu rejimi bu yola götürelim yoksa Meclis Tahkikat
Encümeni şeklinde 3 aylık fevkalâde bir idare kuracaksınız. Bu idare muhalefet
partisini ve basını her yerde takip edecek. Şu kusuru var, bu kusuru var, diye her yerde takip
edeceksiniz, şimdiden söylüyorsunuz kusurları…

İktidar ve muhalefetin şiddetli tartışmaları arasında Tahkikat
Komisyonu’nun kurulmasını sağlayan kanun TBMM’de kabul edildi;
19 Nisan 1960 tarih
ve 10484 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Geniş yetkilerle donatılan
ve çalışmalarını gizli bir şekilde yürütecek olan Tahkikat Komisyonu öncelikle siyasi
partilerin kongre ve toplantı düzenlemelerini, siyasi etkinliklerde
bulunmalarını ve yeni teşkilât kurmalarını yasaklıyordu. Ayrıca komisyonun
yetki, görev, karar ve çalışmaları hakkında yayın yapılması ve konuyla ilgili
TBMM görüşmelerinin yayınlanması da yasaklanıyordu. Tahkikat Komisyonunun
kurulması geniş yankı uyandırdı. Komisyon çalışmalarına başlar başlamaz
İstanbul ve Ankara’da öğrenciler protesto gösterileri düzenledi. Bu gösteriler
artarak devam etti. 26 Nisan’da İstanbul Üniversitesi’nde görev yapan öğretim
üyeleri DP iktidarını protesto eden bir gösteri düzenledi. İki gün sonra da
İstanbul Üniversitesi öğrencileri, Üniversitenin merkez binasında bir gösteri yaptı.
Güvenlik güçlerinin olaylara müdahale etti. Üniversite yönetiminin, güvenlik
güçlerinin üniversiteye izin almadan girmesine yönelik tepkisi çok sert oldu. Rektör
Sıddık Sami Onar, güvenlik güçlerinin üniversiteyi derhal terk etmesini istedi.
Bu istek kabul görmediği gibi Sami Onar da Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.

Olaylar sebebiyle İstanbul Üniversitesi 15 gün
süreyle kapatıldı. Bununla birlikte bu tedbirler de olayları önlemeye yetmedi; öğrenci
gösterileri devam ettiği gibi Ankara’ya da yayıldı. Hatta
Ankara’daki gösterilerde öğrenciler güvenlik
güçleriyle çatıştı.
İstanbul ve Ankara’daki gösteriler üzerine 28 Nisan
1960’ta bu iki ilde sıkıyönetim ilân edildi.

Geçmişin İzleri

0

Şair der
ki, “..aslında akıllı-uslu çocuklardık, deli dolu olan geçen yıllardı”.  Bir dostumuz da der ki; “hatıralardan söz
ediyorsanız, artık yaşlısınız ve gençlere verecek bir şeyiniz kalmamış demektir.”
diye. Doğrudur. 78’li kuşağız, çileli yıllar yaşadık. Gençliğe sadece şunu
söylemek isteriz; lütfen okuyun (aksi
halde canımıza okurlar). Evet, her
dönemin kendine has refleksleri vardır. Bazen doğal akışında, toplumun genel
kanaati yönünde gelişir. Bazen sunî gündemler görürsünüz, kullan at türündedir.
Bazen de çok deli dolu. Aykırı görüşe asla tahammül edemeyen, oldukça katı. Rijit
ötesi.

Eskiden
her mahallenin illa ki bir delisi
olurdu. Zararsızdı, bağırıp çağırmaktan başka kimseyi incitmezdi.  Bir de mahallenin delikanlısı. O da mahalleyi (galiba) yabancılardan korurdu. Öyle
bir misyon üstlenmişti. Bir nevi ağır abi. Üstelik maliyeti de yoktu. Gençler öyle kordon boyu tarzında sağı-solu
rasatlayarak yürüyemezdi. Nedeni
belli, mevcut kızları kurdakuşa kaptırmamak. Ne de olsa mahallenin namusu ilk onlardan
sorulacaktı. Bu nedenle sağı solu anlamlı
tarayan bir garip sazan bu kapsamda görülürdü.
İlk sorgu biraz dokunaklı; “hayrola,
ne iş?”. Cevap masum ve mahcup ise sorgulama
sonrası, yol verilirdi. Aykırı diklenmeler olursa, hafiften bi tozunu
almakla sonuçlanırdı. Her şey o
zaman ne kadar da masum, ne kadar naifdi.

Sonraki
yıllar Türk siyasi yaşamının çalkantılı dönemleri başlayacaktı. Tam bir kaos
yaşanmaktaydı. Gençlik sağ ve sol iki ideolojik blokta yerini almıştı. Bir de suya
sabuna dokunmayan bir ara zon vardı.  Önceleri apolitik,
sonraki ilerleyen yıllarda da siyasal
islamcı olarak bir üçüncü bir
ideolojik kitle oluşacaktı.  Artık o eski
dönem mahalle abisinin masumiyeti
yerine, başka sorgulamalar başında olacaktı. Meskûn alanların
giriş çıkışları tutulmuş, kontrolü ideolojik
ağır abilerle yapılacaktı. Yine aynı tanıdık sorgu; “yoklayın, ne işi var?”. Kurtarılmış alanlar, semtler, bölgeler. 

Seksen
ihtilali bir dönüm noktasıydı. İç çatışmalarda emniyet teşkilatı da iki ayrı
kesimde yerini almıştı; ya ülkücü olacaktı, değilse solcu-devrimci. Üçüncü
sınıfın o zamanlar henüz gücü yoktu. Tezgâh şöyle kurulmuştu; ABD emperyalizmi
kuzeyden gelecek kızıl tehlikeye karşı yoğun bir propaganda ve
bütçe ayırmıştı. Öyle ki; her tarafta sosyalist enternasyonal marşları
söyleniyor, işçi sınıfı devrim yapmaya çağrılıyordu. Seçim, sandık, gibi
kavramların adı bile yoktu. Mevcut düzenin ancak devrimle değişmesi esastı. Böyle bir manzarada, “ne kadar
sempatizan kitlemiz varmış” diye, SSCB-Kremlini bile şaşırmış olmalıydı. O
dönem şöyle bir hava estiriliyordu; ‘bu günden yarına kalmaz, Rus ve (kısmen Çin)
destekli bir devrim iktidarı-ülkeyi teslim alacak’ gibi.  Çok sonraki yıllarda ABD yönetiminin 80
ihtilali şartlarını oluşturmasında; Türkiye-Rusya sanayii işbirliğinin neden
olduğu anlaşılacaktır. ABD’nin kredi talebindeki şartlı desteği kabul etmeyen Türk hükumeti, bu ortak anlaşmayı Rusya
ile yapmıştır. Binaenaleyh;
Seydişehir Alüminyum tesisleri, İskenderun Demir ve Çelik Müesseseleri, Aliağa
rafineri tesisleri ülke sanayisine katılmıştır. Oyunu kuran sistem, sonuç
aldığına göre, bu dönemin sosyolojik yapısı üzerinde iyi çalışmış olmalıydı.
Ayrıca kurtuluş mücadelesi veren bir halkın millî reflekslerini de hesaba
katmış olmalı. İletişimin çok zayıf olduğu bir avantaj sayılarak, çeşitli merkezden
planlı söylentiler pompalanıyordu. Her iki ideolojik teşkilatlara kanlı
eylemler-suikastlar yapılmaktaydı. Bunun sonucunda daha geniş halk kesimi
provoke edilerek kışkırtılmıştı.

Polis
teşkilatının bile Pol-Der’li(solcu), Pol-Bir’li(sağcı) bölündüğü ortamda TSK’nın
emir-komuta birliği sıkı bir şekilde korumaktaydı. Bu aslında büyük bir
kazanımdı. Ancak komuta kademesi Pentagonun etkisindeydi. Nitekim sonradan
itiraf edilecekti ki, halkın benimsemesi için ordunun bu iç çatışmaya müdahalesi geciktirilmişti. Çoğu
siyasi yorumcular, bu durumun olmasında ABD yönetiminin baskısı olduğunda
hemfikirdirler. Terörden ve kaostan perişan olan halk, iki belâdan birini
tercih edecekti, O belâ da, yüzde yüz ABD kaynaklı cuntacıların bu ihtilal rejimi idi ve onaylanmıştı. Meclis lağvedildi,
anayasa çöpe atıldı. Türkiye’nin üzerinden ağır bir silindir geçmişti.
Toparlanması uzun yıllar alacaktı.

 İhtilal sonrası siyasi yapı ile birlikte
ülkenin ekonomik ve sosyolojik yapısında da önemli değişimler olmuştur. Sendikalar
kapatılmış, grevler kaldırılmıştır. 24
Ocak ekonomik kararları da bu
bağlamda tavizsiz uygulanmıştır. Siyasi
parti oluşumuna izin verilse de “askeri
demokrasi” uzun süre devam etmiştir.
İhtilalci Konsey, siyaseti hizaya sokmuş ve siyasete bir nevi “icazet” kavramı getirmiştir. Parti
yönetimleri ile yetinmeyip, bürokrasiden gelen uzman ve yetişmiş siyasi kadrolara
da yasaklar koymuştur. Ancak ne yazık ki, hükumet bu yasağın arkasına sığınmak
adına halka onaylatmak için çok çırpınmış ve olası sivil anlayışını
lekelemiştir.

Dönemin
iktidarı sıkı bir Amerikancı dış politika
izlenmekteydi. Hedefinde batı tarzı bir dönüşüm (o zamanki deyimle
transformasyon) vardı. Karma ekonomiyi tamamen tasfiye kararı alınmış, piyasa ekonomisine geçilmişti. Bu yeni
anlayışa göre; “..her şey kamu için birer yüktü. Kurumlar hantaldı, işlemiyor
ve atıl durumdaydı, devlet bunları acilen satmalı ve kurtulmalıydı”.  Kısmen doğruydu. Eski teknolojik donanımlı
olanlardan beklenen verim sağlanamıyordu.  Kamuda “bu yoğun işçi yükünü devlet
çekmek zorunda değil” anlayışı ile arada bir otomasyon kavramı gündeme gelmişti. O dönem için imalat sektöründe CNC,
PLC gibi programlanabilir kontrollü sistemlerin devreye girmesi önemli bir
yenilikti. Bu otomasyonlar bir anlamda üretim artışı ile birlikte daha az
istihdam(iş gücü) demekti.

Her
iktidar değişimi bir yeni dönem başlangıcıydı. Artık hiçbir şey eskisi gibi
olmayacak, sil baştan her şey değişecekti. Kamu İktisadi Teşebbüsler (KİT) “zarar
ediyorlar” diye satılarak özelleştirmeler başlamıştı (1984). Ülke ciddi anlamda
borçluydu. Bu doğrudur.  “70 sente
muhtaç” durumdaydı. Ancak ipotekli değildi. Kamunun varlıkları
bugünle kıyaslanamayacak kadar çoktu. Kars gibi bir serhat şehrinde; şeker, süt,
et-balık kombina, Sümerbank ayakkabı (Sarıkamış) ve çimento fabrikaları hepsi
de modern dizaynlı ve üç vardiya çalışırdı. Nasıl zarar edebilirdi?
O gün de bugün de anlamak zor. Sümerbank, kâğıt-selüloz tesisleri, termik
santralleri, demir çelik işletmeleri vardı. Şeker fabrikaları, yem fabrikaları,
limanları vardı. Boğaziçi köprüsü öz sermaye ile yapılmıştı. İnkâr edenin
gözüne-dizine durur.  Atıl işleyenler
işletmeler vardı elbette. Ancak revize edilip üretim kalitesi arttırılabilirdi.

28 Şubat dönemi (1997); siyasi tarihimiz ve demokrasi
geleneğimiz için ayıplı bir durumdu.
Bir kaostu. MGK hararları koalisyon
iktidarına (Refah-Yol) muhtıra
dayatılmış ve başbakan istifa etmiştir. Sonraki üçlü koalisyon yönetimi ise; siyasette,
özellikle ekonomide başarısız ve talihsiz bir dönem olduğu bilinmektedir.
Başbakanlık Teftiş Kurulu raporuna göre; bir
gecede 2.1 katrilyon liralık zarar olmuştur. Bunun sorumlusu iktidar ortakları
olup, bedeli siyaseten ödenmiştir.

Bugüne
gelindiğinde; o dönemin ağır faturası ve siyasetteki tıkanmalar, -bugün de iş
başında olan- iktidarı doğurmuştur. Bu iktidar geçmişi eleştirmekle birlikte özelleştirmelere
daha kapsamlı bir planlama ile devam etmiştir. Kamunun otuz beş yılı aşkın süre içinde varlıkları yerli-yabancı
sektöre satılarak aktarılmıştır. Ayrıntısına girmeden;
11 liman, 98 elektrik santrali, 50 işletme ve tesis (fabrika), 11 otel, 3
bin 917 taşınmaz ve araç muayene hizmetleri ile maden ruhsatları,ve diğer varlık
satışları, işletme ya da imtiyaz hakkı devri yoluyla özelleştirilmiştir. Ancak
bu haklı eleştiri bir sonuçtur. Sebebi ise ucu açık, tartışılır. Ancak bilinen
şu ki; dış odaklı yürütülen iki büyük travmanın etkisi var; Suriye sorunu ile
Fethullahçı kalkışma. Her ikisinin de ağır ekonomik bedeli olmuştur. Suriye ve
Libya’ya biçilen yeni düzen(sizlik), inşaat ve nakliye sektörüne büyük zarar
vermiştir. Vergi gelirleri azalmış, geçici sığınmacılar kalıcı problemler
oluşturmuştur.  

Sonuçta
her yeni siyasi iddia, geçmişle güncel konum için kıyaslamalar yapar. Bu tip
polemikler olağan bir manevradır. Ancak uzun dönem iktidarların sürecine bir sonraki pencereden
bakıldığında, onun da bir “geçmiş
olduğu görülecektir.
Eski dönemleri özleyenler olabilir. İki kuşak öncesiyle
bu günü kıyaslamak zamana karşı haksızlık olur. Hem teknoloji tüketelim hem de
bir her şey doğal olsun. Bu biraz abestir,
muhali talep etmektir. Geçmiş olsun!  

Doğu Raporu: Türk Polisine Bakış

0

Şark Meselesi / Doğu Sorunu’nda gelinen vahim, endişe verici
nokta:

     (…) şehrinde
olağanüstü hâlin devam ettiği yıllar.

     Bir gece yarısı.
Saat 24’ü geçmiş durumda.

     Polis, her zamanki
gibi gece devriyesinde.

     Sokaklar bomboş.
Ortalıkta kimsecikler yok.

     Zaten belli bir
saatten sonra sokağa çıkma yasağı var.

     O sırada caddede gösterişli, cüsseli ve
alımlı bir genç; hızlı adımlarla evine doğru yürümektedir.

     Polis devriyesinin
dikkatini çekiyor. Hüviyetini / kimliğini görmek istiyor.

     Cebine el atan
genç, kimliğini cebinde bulamıyor. “Unutmuşum üstüme almayı!” diyor.

     Polis “Öyleyse
bizimle karakola kadar gelmelisiniz. Soruşturmamız lâzım.” diyor.

     Genç arkadaş,
polisin bu en doğal hareketi karşısında,

     Önceden nasıl bir
dolduruşa getirilmişse aynen:

     “Ben bu alçaklara
(polisleri kastediyor) asla boyun eğmeyeceğim!”

     Diye içinden, bu
çok düşündürücü, o nispette esef verici, üzücü cümleyi geçiriyor.

     Ayrıca polise
karşı gelerek, karakola gitmemek için direniyor!

     Bu durumda,
kuşkusu daha da artan Polis,

     Haklı olarak “Karakola
kadar gelmesi gerektiğini söylüyor. Bunda nazikçe ısrar ediyor.

     Bunun üzerine
delikanlı, kendisinde şüphelenecek bir husus olmadığını belirterek,

     Bir sohbetten
döndüğünü; bundan dolayı geç vakit sokakta kaldığını, söylemek zorunda kalıyor.

     Polisler, “Tamam
öyleyse diyorlar. Orayı biz biliyoruz.

     Gidip soralım
bakalım gerçekten sen orada mıydın? Eğer doğru söylüyorsan mesele yok.

     Seni bırakırız”,
diyerek sohbet yapılan yere geliyorlar. Genci tanıyıp tanımadıklarını soruyorlar.

     Tanıdıklarını
söyleyince de serbest bırakıyorlar.

X

     Bu anlattığım
hâdise; yakînen / yakından tanıdığım (…)lı çok iyi bir ailenin;

     İnançlı oğulları
olan bir gencin; bana gayet safiyane bir şekilde anlattığı,

     Bizzat başından geçen
bir olaydır.

     Üniversite
talebesi olan bu gencin ağabeyleri, maalesef PKK sempatizanları idi.

     Belli ki evde Türk
Polisi aleyhinde olur olmaz, ipe sapa gelmez şeyler anlattıkları için:

     “Söz sihir gibi
tesir eder / etkiler.”

     Hükmünce, çok
temiz bir genç olan kardeşlerinin,

     Kendi
uydurduklarına inanmasını nasılsa sağlamışlar!

     Şuursuzca Türk
Polisi hakkında çok ağır ifadelerde bulunacak duruma getirmişler!

X

     Bunu bana
anlatınca çok üzülmüştüm.

     Ona hemen bu
düşüncesinin ne kadar yanlış olduğunu anlatmaya çalışmıştım.

     Polisin sokakta
devriye gezmesinin çok doğal ve tabii olduğunu söylemiş.

     Bizim selâmetimiz,
bizim rahat uyumamız için,

     Onların sokakta
devriye gezmesi lâzım geldiğini belirtmiş.

     Polisin bizim
insanımız olduğunu anlatmış.

     Polise gevşeklik
geldiği takdirde, asayişsizlik olacağını ifade etmiş.

     Bilakis polise
yardımcı olmamız gerektiğini hatırlatmıştım.

X

     Aslında dürüst,
inançlı ve samimi bir genç olduğu için,

     Ben anlattıkça
yüzü renkten renge giriyordu.

     Sonunda
fikirlerime tamamen katıldı. Özür diledi. Yanlış hareket ettiğini kabul etti.

     Şimdi bu genç
öğretmendir. Ve güzel bir hizmetin içindedir.