17.4 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 477

Post-Hakikat Ülkesi

Önce bir hakikatlilikle başlayayım: “Post-gerçeklik” yazmamı
beklerdiniz. Ama gerçek hakikat değildir ve hakikat de gerçek değildir.
Rahmetli büyüğüm ve dostum Tarık Buğra karşısında çaresiz kalan TV sunucusu son
bir hamle yapıp sormuştu: “Hakikat yerine gerçek dersek ne kaybederiz?
Tarık Bey’in cevabı unutulmaz: “Hakikati kaybederiz!” İşte böyle benim
hakikatli okuyucularım…

Para ve iktidar hakikati yener

Neymiş post-gerçeklik? Hakikatin devalue olması. Önemini
kaybetmesi. Kimin daha fazla kanalda daha fazla gösterildiğinin hakikatin
yerine geçmesine post hakikat diyorlar. Batıda örnek olarak “sigara kanser
yapar mı?” münakaşaları gösterilir. Sigara şirketleri kesenin ağzını açar, ağzı
açılan keseye iştah duyan birkaç prof., dr., vs’yi televizyonlara çıkarırlar.
Sigaranın kanser yaptığının henüz ispatlanmadığını anlatır bu ücretli bilim
adamları. Tek onlar çıkarsa insanlar şüphelenir diye mesela böyle üç “uzman”ın
karşısına bir de doğruyu söyleyen bir uzman çıkarılır. Doğrucu uzmanın konuşma
özürlüsü tercih edilir. Ücretliler onun canına okur ve seyirci sigaranın
zararsızlığı kanaatine bir adım daha yaklaşır.

Hakikati siyasî güçle de devalüe edebilirsiniz. Yeter ki
elinizde emir kulu TV kanallarınız olsun.

Türkiye’de pek olmayacak şeyler anlatıyorum değil mi?

Gerçeğin kıymeti abartılmıştır

Özeti şu: Gerçekle yalanı münakaşa ettirirseniz yalan
taraftarları kazanıyor. Karşı iddiayı çürütmeniz gerekmiyor. Sadece tereddüt
yaratmanız yeterli. Sonra bastırın parayı, bastırın parayı… Ve yalan gerçeği
yeniyor.

Bu kanser meselesi, sigara içenlerin içmeyenlerden 70 kat
(yazıyla yetmiş kat) daha fazla kanser olduğu anlaşılınca kapandı. Artık her
paketin üzerinde gerçek yazıyor. Fakat yalanın gerçekle mücadelesi kırk yıl
sürdü.

Bu münakaşa dünyada değil de sırf bizde olsaydı yine hakikat
mi kazanırdı? Şüpheliyim.

Bizde yalan o kadar kötü bir şey değildir. Gerçeğin değeri
de biraz abartılmıştır. Eğer bir post-hakikat duvarı olsaydı, hani ses duvarı
gibi, biz onu çoktan aşmıştık… Ne diyordu bir eski başbakanımız: “Siyasetçinin
seçimden önce ve sonra söyledikleri aynı olamaz
.” Yani halkı kandırmak, ona
yalan söylemek hoş görülmelidir.  Ve herkes yapıyor diye ekliyordu, “Bütün
dünyada böyledir.” Dedikleri doğrudur. Son kısım hâriç. Dünyada bir siyasetçi
bir kere yalan söyleyebilir. Yalan ortaya çıkınca o artık siyasetçi olmaz. Onun
ünvanı bundan böyle “yalancı”dır.

Polis yoksa gazla

Biz özeliz. Özelliğimizi iki hikâye ile misallendireyim.

Biri gerçek. Popüler psikoloğumuz Doğan Cüceloğlu’ndan.
Ağabeyiyle oturdukları apartmanın kapısından girip asansöre yönelirler.
Asansörün kapısına, bir kâğıt yapıştırılmış: “Arızalı.” Cüceloğlular merdivene
yürürken içeriye baba yiğit bir komşu girer. Yazıyı okuyup orada duran kapıcıya
seslenir: “Ağa, asansör bize de mi arızalı?“.

Gerçek olmayanı da şöyle: Temel ile Dursun, kamyonlarını
5m’nin üstünde yüklerler. Bir tünele gelirler. Tünel girişinin üstünde bir
yazı: “Azami yükseklik 4 m.” Muavinlik görevini üstlenen Temel sağa-sola
bakar ve direksiyondaki Dursun’a seslenir: “Polis yok, gazla!“. (Temel
ile Dursun’dan özür dilerim. Belki memleketin en akıllılarıdırlar. Fakat
fıkraların tadı onlarla çıkıyor.)

Yanımdan bir trafik polis ekibi geçiyor. Arabada dört memur
var ve hiç birinde maske yok. Bir Sağlık Bakanlığı (112) ambulansı mahallede
bir evin önünde duruyor. Şoför, hemşire ve hasta yakını. Kimsede maske yok.
Bunlar otoritenin yasağa uyma mecburiyeti olmadığı düşüncesi: “Ağa, asansör
bize de mi arızalı?”.

Maskesi çenesine veya boynuna inmiş insanlar
görüyorsunuzdur. Yasak sonrası insanların üst üste olduğu çarşı-pazar
manzaraları. Bunlar da “Polis yok, gazla” cinsinden.

Derler

Nesiller söylenenle yapılanın bir birine uymadığı bir
ortamda yetişmişse post-hakikat dünyasına girmeleri daha kolay, daha zahmetsiz;
kendiliğinden oluveriyor.

Virüs var diyorlar. Sosyal mesafe diyorlar, maske diyorlar.
İnsanlar pek inanmıyor gibi. Ama mikrofon tutup sorsanız, bülbül gibi
tekrarlarlar: Sosyal mesafe korunmalı, maske takılmalı!

Ne diyordu eski siyasetçi? Dünyanın hiçbir yerinde seçim
öncesi söylenenle seçim sonrası yapılan tutmaz. İşte bu yüzden inanmıyoruz.
Siyasetçilere de virüse de. Hangisi daha tehlikeli, bilmiyorum.

Fıkralarla başladım, fıkrayla bitireyim. Köyün müezzini
vefat etmiş. Ezanı okuyacak güzel sesli kimse de gelmiyor köylünün aklına.
Musikiyle meşgul olan bir Ermeni dostları hâriç. Çaresiz ona giderler. Agop
önce itiraz eder, “İyi ama ben Müslüman değilim. Olur mu?” Neyse rica ederler
ve sonunda minareye çıkar: “Allahu ekber… derler…. Eşhedü enne la ilahe
illallah.. derler
“. Her cümleden sonra “derler”. Ve ezan böyle başlayıp
biter.

Maske… derler. Sosyal mesafe… derler. Demokrasi… derler.
Basın hürriyeti… derler. ( Alıntı-Milli Düşünce Merkezi)

Cambaza Bak!

Eskiden köy ve kasabaları
dolaşıp gösteri yapan kumpanyalar olurdu. Gösterilerden en çok ilgi çekeni çoğu
zaman iki direk arasında gerili tel üzerinde hünerlerini gösteren cambaz olurdu. Yankesiciler çalıp
çırpmak için bu ilgiyi değerlendirirdi.

Gösteriler için kasaba
meydanına gelen ahali sağa sola bakınırken, biri
cambaza bak, cambaza! diye bağırır. Bütün başlar havaya kalkar. Herkes ip üzerinde yürüyen
cambaza odaklanmışken, aşağıdaki yankesici cüzdanları götürürdü. Türkçemizin
güzel bir deyimi olan “
cambaza bak, cambaza” deyiminin buradan çıktığı söylenir.

Dikkati başka yana çekmek için yapay gündemler
oluşturmak
siyasetçilerin, özellikle
de devletleri yönetenlerin sık başvurduğu bir yöntemdir.

Türkiye’de bu yöntemi en
iyi uygulayan kişi kuşkusuz Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı R.T. Erdoğan’dır.

Şiddetli bir yandan ekonomik kriz ve salgın, diğer taraftan ağır dış
meseleler
varken, Erdoğan’ın “cambaza
bak”
yöntemi ile dikkatleri başka
tarafa çekmek
istemesi normaldi.

Ancak gösterilen cambaz ve muhalefetin
Erdoğan’ın yarattığı yapay gündemin peşine takılmak zorunda kalmasını
değerlendirmek
istiyorum.

********************************

Gönül Açan Bayramlar Yaşayamadık

Geçtiğimiz ay önce Ramazan Ayı’nı, Kadir Gecesini, 19 Mayıs
Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramını ve akabinde Ramazan Bayramını

idrak ettik.

“Bayram” Müslüman olmadan önce Türkler’in
sevinç ve gezme günü olarak kutladıkları güne verilen isimdi.
Müslüman olduktan sonra da dinî bayramlara aynı
isim verildi. Bayramlar (11. Yüzyılda yaşayan Kaşgarlı Mahmud’un ifadesiyle) “GÖNÜL AÇAN” mekânlar
oluşturularak kutlanırdı.

Bu bayramlarda GÖNÜL AÇAN konuşmalar, gönül açan
programlar yapılmalıydı.

Bu mübarek günlerde milli birlik ve dayanışma ruhunu
artıracak programlar yapılabilirdi. Camiler ibadete kapalı olsa da, medya milli ve manevi duyguları beslemeye
yönlendirilebilirdi.

Ama Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP Genel Başkanı şapkası ile
konuşmayı seçti.
Salgın ve alınan tedbirlerle en merak edilen bilgileri
açıkladığı konuşmalarının en az yarısını yine muhalefet partilerini “vatan haini” ilan eden ayrıştırıcı
ifadelere ayırdı.

Muhalefet liderleriyle biraraya gelip, GÖNÜL AÇAN bir bahar havası yaratması mümkünken,
küçük ortağı ile birlikte kamplaşma
ve hatta muhalefeti düşmanlaştırma
politikasına devam ettiler.

İktidarın kontrolündeki yandaş ve sözde merkez medya ise
kamuoyunu “Mustafa Kemal’i Vahdettin mi
görevlendirdi? Bandırma vapuru hurda mı modern bir gemi miydi?”
gibi yapay
gündemlerle meşgul etti.

********************************

Gerçek Gündem Çok Ağır

Oysaki Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ağır borç
krizini
yaşıyorduk. Bir yıl içinde 170
milyar dolar
dış borç ödememiz gerekiyordu. Fakat Hazine tamtakırdı, ihtiyat
akçesi
bile harcanmıştı. Çok acil ihtiyaç olan 50-70 milyar dolar dış borç
için IMF ile anlaşma sağlanamamış,
başka kaynak da bulunamamıştı.

Özal döneminden bu yana dışa
açılan ekonomi içe kapanmaya başlamıştı.
TL’nin konvertibl olma özelliğini kaybetmesi anlamına gelen
tedbirler alınıyordu.

Her 4 gencimizden biri
işsizdi, salgında kapanan işyerleri sebebiyle her 3 gencimizden birinin işsiz olduğu korkunç bir sürece girdik.

Gelişmiş ülkeler salgın sebebiyle ekonomik zarara uğrayan (bazı
ülkeler her vatandaşına) GSYH’nın yüzde
10’undan fazla tutarda nakit para yardımları
yapıyordu. Türkiye GSYH’nın yüzde 1’i kadar bir nakit
yardımını yapabilmişti.
Bunun kaynağı da Merkez Bankasında para basmaktı.

Yıllık 30 milyar dolar getiren turizm gelirleri
bu sene olmayacaktı. Oteller, restoranlar, kafeler çok sıkı tedbirlerle açılabilse
bile, 5-10 milyar dolarlık bir turizm
geliri
iyimser bir tahmin sayılıyordu.

Özel hastaneler zor durumda, devletten yardım bekliyor, küçük esnaf ayakta kalmakta zorluk çekiyordu. 2019 bütçesinde yatırımlara bütçeden ayırdığımız pay sosyal yardımların tutarından azdı.
Şimdi ise neredeyse bütün yatırımlar
duruyordu. Sosyal yardımları
artırmak zorunda kalınmıştı.

Devletin gelirleri azalmış, giderleri artmıştı.

Devletin vergi gelirlerinin en büyük kaynağını
teşkil eden ithalatın
yapılması için döviz bulunamıyordu. Üretici ile tüketici arasındaki tedarik
zinciri
birkaç halkadan kopma noktasındaydı.

Dış politikada yaşadığımız
ağır sorunlar, Türkiye’deki Suriyeliler ve güneyimizde kurulan terör devleti
gibi meseleler çözüm bekliyordu.

Bütün bunlar yerine,
iktidar minare hoparlöründen “çav bella”
çalınması, “darbe söylentisi” gibi
yapay tartışma konuları yaratabiliyor. İçişleri
Bakanlığı ve Diyaneti
yöneten iktidar failleri bulmak yerine “CeHaPe zihniyeti” kavramıyla mağduriyet üretmeye çalışıyor.

********************************

AKP Nasıl Gündem Belirleyebiliyor?

Bütün bu olumsuz ekonomik
gelişmelere rağmen AKP hala nasıl gündemi belirleyebiliyor, muhalefet neden Erdoğan’ın yarattığı yapay
gündemin peşine takılmak zorunda kalıyor?

Bununla ilgili başlıca sebeplerin birincisi, şüphesiz iktidarın olağanüstü propaganda gücüdür.
Medyanın yüzde 90’ını kontrol eden, sosyal medyayı binlerce trolü ile etkileyen
müthiş bir güç bu.

İkinci sebep, bugüne kadar AKP’ye
destek veren kitlenin içinde bulunduğu
ağır
suçluluk duygusudur diye
düşünüyorum. Bugüne getiren politikaların uygulayıcısı olan AKP’ye kayıtsız şartsız destek vermenin
sorumluluğunu paylaşmak kolay olmasa gerek.

Bu yüzden AKP’den ayrılıp DEVA
Partisi Genel Başkan Yardımcısı olan Mustafa
Yeneroğlu
gibi “yaşanan haksızlık ve
hukuksuzlukların dayanılmaz boyutlara geldiğini,
son 1 yılda çocuklarının yüzüne utanmadan bakamadığını”
söyleyebilenlerin sayısı fazla olmuyor.

Üçüncü sebep Stalin’in şu deneyi ile
açıklanabilir:
Stalin bir
canlı tavuğun tüylerini yolar. Şaşkın, çaresiz, üşümüş, acı içindeki tavuğa bir
avuç yem atar. Bundan sonra tavuk, sadakatle, Stalin nereye giderse oraya
peşinden gider. Toplumun üçte birinin sosyal
yardım
aldığı bir ülkede yaşadığımız gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Dördüncü sebep de, muhalefet partilerinin
“ben daha iyi yönetirim” mesajını kuvvetle verebilecek etkili bir muhalefet
yapamamasıdır.

Yasaklar

0

Yasaklar ile alakalı olarak
bundan önce birkaç defa yazdım. Fakat bu güne kadar değişen pek fazla bir şey
olmadı. Bu sebeple vatandaşların mağduriyetleri halen devam etmektedir. Her ne
kadar yasakların sonuna geldiğimiz anlaşılmakta ise de, ben yine de yasaklar
ile alakalı olarak son defa düşüncelerimi bir kere daha ifade edeyim dedim.

            Bilindiği
üzere, İç İşleri Bakanlığı bundan önce yayımlamış olduğu bir genelge ile
arabalara üç kişiden fazla insanın binmesi yasaklamıştır. Genelgeye göre
arabanın ön koltuğu boş bırakılacak, arka tarafta da cam kenarların da olmak
üzere, en fazla iki kişi oturabilecektir. Bu karara riayet etmeyen araba
sahiplerine ise, para cezası kesilmektedir.

            Türkiye
şartlarına göre bizim aile yapımız umumiyetle, ortalama olarak 4 – 5 kişiden
teşekkül etmektedir.  Şimdi 5 kişilik bir
aile düşünelim. Bu aile bir ev de, icabında ayni oda içerisinde beraber oturup
kalkıyor, yan yana, diz dize ayni sofraya oturup yemek yiyorlar. Bu durum
sağlık bakımından hiç şekilde mahzur teşkil etmiyor. Fakat ne zaman ki, bu aile
hadi arabamızla şöyle bir memleketimizi ziyaret edip gelelim deseler, genelgeye
göre aile fertlerinden birisi her halukar da açıkta kalıyor. Beşi birden
binseler,  bu defa para cezasına maruz
kalacakları hususu kesin bulunmaktadır.  Bu durum da ailenin 2 Ferdi, ikinci bir
arabaları varsa ki, bu ihtimal çok zayıf olmakla beraber onunla gidecek veyahut
da şehirlerarası otobüsle gidecek. Şehirlerarası çalışan araba bulmak ise, çok
zor olduğu gibi, bulsa dahi, en yakın mesafelerin bilet paraları 300 – 400 Tl. Den
başlamaktadır.

            Şimdi böyle
bir durum da ben bu uygulamayı senin sağlığın, sıhhatin için yapıyorum
denilmesine inanmakta zorlanıyorum. Uzağa gitmeye lüzum yok. Ayni sıkıntıyı
bizzat ben yaşıyorum. Şöyle ki, iki aydan fazla bir zamandan beri yasaklar
sebebiyle Balıkesir de mahsur kaldım. Şimdi İzmit’e gidemiyorum. Valilik den
izin alma şartı tutmuyor. İzin için son beş gün içerisin de gelmiş olmak ve bunu
otobüs bileti ibraz etmek suretiyle ispat etmek lazımmış. Diyelim ki,  izni bir şekil aldık. Bu seferde, 5 kişilik
aile olarak ayni araba ile gitme imkânımız yok. Bu güne kadar bu genelgenin
değiştirildiğini duymadım.

Şimdi,  yeni bir genelge ile 21 Mayıs 2020 tarihinden
itibaren, 65 yaş üstün de bulunanlara seyahat etme imkânı getirilmiş ise de
onun da şartları bulunmaktadır. Bu şartlar;

1-      Seyahat tek yöne yapılacak

2-      Gidilen yerde en az bir ay kalınacak

3-      Gidilen yerde de sokağa çıkma yasağı devam edecek

Bu şartlarla verilen seyahat müsaadesinin
Vatandaşa hiçbir faydasını olacağını zannetmiyorum.  Ben
gittiğim yerde niçin bir ay kalayım ki,
 Amiyane tabirle, bunu biraz şuna
benzetiyorum.  Bir yerdeki açık ceza
evinde bulunan 65 yaş ütündeki bir vatandaşın, talep etmesi halinde kendi isteği
ile diğer bir başka yerdeki açık ceza evine, en az bir ay kalmak şartıyla
nakline müsaade verilmesi olarak kabul ediyorum. Bilmem yanılıyor muyum?

            Bu cümleden
olarak,  samimiyetle şu hususu ifade
edeyim ki, böyle bir uygulamanın hiçbir suret de haklı ve ikna edici bir tarafı
bulunmamaktadır. Diğer taraftan sokağa çıkma yasağını ihlal edenlerden her gün
mütemadiyen binlerce kişiye 3.150.oo Tl. Para cezası kesilmektedir.  Böyle bir uygulamanın neticesinde ise, AK
PARTİ Hükümeti muhaliflerinin sayısının devamlı olarak artacağı hususu izahtan
varestedir. Zira bunların sayıları milyonlar ile ifade edilebilir hale gelmiş
bulunmaktadır. Diğer taraftan, kesilen cezaların ödenip ödenmediği hususu da
ayrı bir meseledir.

 40 yıl bürokrasinin her kademesinde çalıştım.  Bu itibarla, bürokrasinin nasıl çalıştığını ve
Devlet çarkının nasıl döndüğünü çok iyi biliyorum diyebilirim. Kâğıt üzerinde
karar almak çok kolaydır. Fakat Mühim olan husus, alınan bu kararların ne
getirip ne götüreceğini muhakeme ederek,  hesabının kitabının iyi yapılması icap
etmektedir.

            Hayırlısı
ile Ramazan Bayramını geçirdik. Yaz aylarına da girmek üzereyiz.  Bu sebeple araba ile seyahat edeceklerin
sayısı her geçen gün artacaktır. Ancak arabaya üç kişiden fazla kişinin
binmemesi yasağı devam etmektedir. İçinde
bulunduğumuz sıkıntılı bir dönemde böyle bir yasağın devam ettirilmesi,
şüphesiz vatandaşın aleyhine olacaktır.  
Memleketimiz
şartlarına uymayan, vatandaşlara büyük bir sıkıntı veren bu yasağın en kısa
zamanda kaldırılmasında mutlak bir zaruret bulunduğu kanaatin de bulunmaktayım.

            Bu
vesileyle bütün eş, dost ve arkadaşların Ramazan Bayramlarını en kalbi
duygularım ile tebrik eder, Cenab-ı Allah’tan hayırlı günler niyaz ederim. 

Kıbrıs’ın Dünü, Bugünü, Yarını

0

     Kıbrıs hakkında
konuşan konuşana. Yazan yazana. Çizen çizene. Söyleyen söyleyene.

     Makaleler
yazılıyor. Konferanslar veriliyor. Nutuklar atılıyor. Aslında Kıbrıs hakkında
havanda su dövülüyor. Boşuna zaman kaybediliyor.

     Dostlar alış
verişte görsün isteniyor. Ama kimse çıkıp da işin gerçeğini söylemiyor. Belki
de söylemek istemiyor. Ya da söylettirilmiyor.

     Her halde siyaset
bu olsa gerek. Görünüşte akla çok uygun, çok mantıklı söyleşiler yapılıyor.
Kısaca mangalda kül bırakılmıyor.

     Tabii bu arada
bedeni bizden, kafa yapısı onlardan yana olan kimi aydınlarımız var. Bunların
Rum ve Yunanı haklı gösteren hezeyan ve saçmalıkları da işin cabası.

X

     Devlet adamlığında
aranan vasıf ve niteliklerde; ehliyet ve liyakat başta gelir.

     KKTC Cumhurbaşkanı
Rauf Denktaş; Kıbrıs konusunu en iyi bilenlerden biridir. Buna rağmen rağbetten
düşürülmüş âdeta bir kenara itilmiş! Ne yazık ki dava naehil / ehliyetsiz
ellerde kötürüm kalmıştır.

     Her şey zıddıyla
bilinir. Sebep olanlar sorumlu olmakla beraber; olanda hayır vardır.

     Kıbrıs’ın üstüne
çöktürülen bu karanlık; kuşkusuz aydınlığın ve gerçeğin anlaşılmasına neden
olacaktır.

     Nitekim oğul
Denktaş Kıbrıs gerçeğini daha iyi anlamağa başladığının işaretini verdi.
Gerekirse yeniden mücadeleyi başlatırız dedi.

     Baba Denktaş
mümkün olacakları görebilen bir zat olarak; zaten tarihin diyeceğini; yine
ondan beklenen bir şekilde dile getirdi.

     Ne diyelim, baba
oğulu böyle konuşturmak zorunda bırakanlar düşünsün. Bir de yok saydığı
devletin başına geçmeğe can atanlar!

    X

     Beyler! Kıbrıs
hakkında eğri oturup doğru konuşalım. Kıbrıs için lâf ebeliğini bir kenara bırakalım.

     Kıbrıs meselesi
hak hukuk meselesi değil. Çünkü Türklerin haklı olduğunu tüm dünya biliyor.
Halklar bilmese de resmiyetleri biliyor.

     Rum vahşetini
duymayan mı kaldı? Türk Ordusu yetişmeseydi, bir Türk bile sağ kalmayacaktı
adada!

     Evet, Kıbrıs
sorunu bir hak hukuk meselesi değil. Görünüşte karşımızda Rum – Yunan ikilisi
varsa da; onlar aslında birer piyon.

     Her şeye rağmen
Türkiye’ye karşı açıktan cephe oluşturmağı göze alamayan AB ve ABD var
arkalarında.

     Lâfı eveleyip gevelemenin
anlamı yok. Kıbrıs stratejik bir ada. Ege’nin kapısı ve bekçisi. İskenderun
körfezinin emniyeti. Süveyş Kanalı’nın güvenliği. Orta Doğu’ya atlama taşı.
İran’a, Orta Asya’ya geçişte köprübaşı. Doğu Akdeniz asayişini sağlayacak
konumda. Afrika ve Asya Kıta’larına hâkimiyetin kilit noktası.

     Batırılması
imkânsız, bulunmaz devasa / dev gibi bir uçak gemisi. Deniz yollarının kontrol
aracı. Petrole egemen oluşun sağlam dayanağı.

X

     Böyle bir adada,
Türk Devlet Varlığına asla imkân verilmemeli. Çünkü Türklerden korkulur.

     Yarın ekonomisini
düzeltmiş, teknik açığını kapatmış, yüz milyonluk Türk Varlığı Orta Doğu’da
kendine gelirse n’olur AB’nin ve ABD’nin hâli?

     Sağında Türk
Dünyası, solunda İslâm Âlemi, merkezde / ortada Türkiye Cumhuriyeti Devleti
olarak; arzı endam eyleyecek / boy gösterecek bir Türkiye’nin varlığından
korkmasın, ürkmesinler de ne yapsınlar?

     Mâzi / Geçmiş;
İstikbâlin / Geleceğin aynasıdır. Türklerin geçmişte yaptıkları; gelecekte aynı
şeyleri yapacaklarının göstergesidir.

     Böyle bir geleceğe
aday Türkiye’nin şimdiden önü kesilmeli. Defteri dürülmeli. Şimdiden stratejik
Kıbrıs adasından atmanın yoluna bakmalı. Çünkü yarın çok geç olabilir.

     Ne pahasına olursa
olsun ama Kıbrıs, tamamen Hristiyan Âlemi’nin elinde kalsın. Kısmen de olsa
Türkün yani İslam’ın elinde bırakılmasın.

     Öyleyse Kıbrıs
görünüşte Rum ve Yunan ikilisinin idaresinde olmalı.

     Çünkü Rum ve
Yunan’ın elinde olması demek; aslında başta İngiliz olmak üzere tüm Avrupa
devletlerinin ve ABD’nin oraya sahiplenmesi demektir.

     Dolayısıyla Mısır
yoluyla Afrika’ya, Orta Doğu yoluyla Orta Asya’ya ve Asya’ya açılmaları bir kat
daha kolaylaşmış olacaktır.

     Evet, Batı için
Kıbrıs güzeldir. Ama Türkiyesiz olarak güzel. İşte Batı bu güzelliğin peşinde.
Ve bunu -görünüşte- gerçekleştirmek üzere.

     Fakat unutulmasın
ki, asıl mülk sahibi Yüce Allah’ın da bir hesabı var elbet; Kıbrıs denen
mülkünde. Gün doğmadan neler doğmaz ki.

X

          Türkiyesiz
Kıbrıs adası Batı için ne de güzel!

          Diyenleri
bekliyor önlerinde korktukları ecel.

 

          Kendinize
geliniz ey gâfil içeridekiler!

          Kendinize
geliniz ey sinsi dışarıdakiler!

 

          Sakın
taşırmayın sabrını bu asil milletin;

          Sonra altı
üste gelir sözde medeniyetinizin.

Fırtına Duası

Yankısında
yiten bir sevda kurşunu 

Saçını tarar
gibi bağrımı yarar 
Veresiye yaz bu sessiz duruşumu

Ruhumun
yivlerinde tusunami var 

 

 

 

Nal sesleri
gibi vurmakta yüreğim 

Yetmiş
beygir bile yetişemez 
Bir kartal siluetine gireyim 
Ki gayri takvimler leş yemez 

 

 

 

Kalbimde
söndürülen izmarit 
Suskunluğumun sazanlık sigarasıdır 
Namluya sürdüğüm bu son şerit 

Gerisi
toprak altı devre arasıdır 

 

 

 

Bu miras
bizim alnımıza yüktür 

Biz toy –
düğün çocukları, ters eğerliler 
Özgürlük bize en büyük kötülüktür 
Aklım irademe meşakkat diler 


Aksırmamla
bir patlayacak bedenim 
Bir söz, bir toz, bir hava boşluğu 
Ben ayı görünce yıldızı kaybedenlerdenim 
Ondandır içimin mehtap sarhoşluğu 


 

Sen bu
karambolü gole çeviredur 
‘Ya tutarsa’ markalı yoğurdumuz var 
Aşk dediğin, dava dediğin aha budur: 
Düğme deliğinden düşüyor sevdalar!

Koronanın Hatırlattıkları…

        Tüm dünyayı etkisi altına alan
korona salgınının, insanlık âlemini olduğu kadar, bizim yaşam biçimimizi de ne
denli olumsuz etkilediğini her geçen gün daha çok hissediyor, yaşıyoruz…

       
Hastalık koşulları nedeniyle hemen, hemen her alanda maddi-manevi pek çok
sıkıntıları yaşatan bu salgın; bu olumsuzlukların yanı sıra, toplumsal
hayatımızın pek çok alanında yaşanan iyiliklere, olumlu gelişmelere de neden
oldu.

       Çünkü
toplumsal yaşamımızda unutulan pek çok güzelliği, bize has özellikleri yeniden
hatırladık, o güzellikleri toplumumuzun her kesiminde bir kez daha yaşadık.

       Pekiyi,
Korona salgınının hatırlattıkları, yaşadığımız bu güzellikler nelerdir?

      
Öncelikle Türk Milletinin en önemli niteliği olan, ‘’yardımlaşma’’
duygumuz yeniden geri geldi. Yüreği paylaşma duygusu ile zenginleşen
insanlarımızın yardımları muhtaç olan insanlarımıza ulaştı, kalplerde çoğalan
yardımlaşma duygumuz ülkemizin her yanını sardı.

       Türk toplumunun temel yapısı olan aile kavramı
öne çıktı. Evde hep birlikte geçirilen uzun zamanlar aile bireylerimizin
bağlarını güçlendirdi,  güvenini
tazeledi.

        Evlerine kapanan insanlarımızın
yaratıcılıkları arttı, evlerde hayat yeniden şekillendi. Ev hayatının
uzamasıyla yeni beceriler edinildi. Nice gizli yetenekler ortaya çıktı.

        Kentsel dönüşümleriyle iyice yaşanmaz hale
gelen şehir hayatının o çekilmez görüntüsü daha iyi anlaşıldı. Şehir hayatı
yerine, doğa ile özdeşleşen yaşamlar öne çıktı. Şehir dışındaki evler daha çok
aranır oldu.

         İş hayatımızın evlerimizden de yönetilebileceği,
Korona’dan sonraki yaşamımızda birçok şirketin böylesi bir yönetim biçimini
tercih ederek, harcama maliyetini azaltabileceği ortaya çıktı.

        Zamansızlık nedeniyle kütüphanelerimizde unutulmuş,
adeta tozlu raflar arasında kaybolmuş pek çok kitap hatırlandı, yıllardır
okunmayan kitaplar okundu.

         En çok da televizyonların karşısında
kalıp, neredeyse Korona haberleriyle kalkıp, korona haberleriyle yattık. Her
birimiz adeta Korona’dan mezun yeni bir mesleğin sahibi olduk!

        Korona salgınıyla birlikte öylesine
temizlendik, öylesine temizlendik ki! Ellerimizi yıkamadığımız saatlerde
huzursuz olduk. Bu temizlikten şehirlerimiz de nasibini aldı. Her şehrin
yıkanmadık caddesi, sokağı kalmadı.

        Salgın en çok da sigara içenleri
etkiledi!  Yeşilay odaklı sigarayı
bırakmalısın televizyon gösterimlerinin yapamadığını Korona salgını iki ayda
yaptı, yüz binlerce içici sigarayı bıraktı.

         Çocuklarımız
eve kapandı, eğitimleri uzaktan eğitim veren dijital ortamlara odaklandı. Çocuklarının
sıkıntılarını gidermek adına anneler, babalar adeta her birisi iyi bir oyuncu
oldu…

          Milyonlarca yaşlımızı eve kapattık ama bu
salgının onlara ulaşmasını önleyerek, neredeyse tamamının hayatta kalmalarını
sağladık.

          Tüketim alanında da büyük bir başarı sağladık.
Birçok kişi tüketemeyeceği ürünleri almaktan vazgeçtiği için çöp miktarımızı da
önemli ölçüde azalttık.

           İnsanlarımız yaşam alanlarından elini ayağını
çekince; havamız, doğamız, doğa canlılarımız kısacası çevremiz yepyeni, tertemiz
bir görünüm kazandı. Fabrikalarımız durdu ama doğamız, çevremiz nefes alma
fırsatı buldu.

           Sokağa çıkmalar kısıtlanınca, genelde
suç ve kaza oranlarında büyük azalmalar oldu. Evler boş kalmadı, hırsızlara da
gün doğmadı.

           En çok da sağlığın ne denli önemli, ‘’Olmaya
cihanda bir nefes sıhhat gibi’’ atasözümüzün ne kadar doğru olduğunu bir kez daha
hatırladık.

           Ama
en çok da modern tıbbın, sağlık sistemimizin, bu sistemde görev alan doktor ve
diğer sağlık çalışanlarımızın ne kadar önemli olduğunu bir defa değil, bin defa
daha iyi anladık.

            Hastanelerimizle,
tüm sağlık çalışanlarımızla gurur duyduk, onlara şükranlarımızı sunup;
böylesine güçlü bir sağlık sistemini sağlayan devletimizle iftihar ettik.

        
Salgının başlamasıyla birlikte devlet- millet el, ele kampanyasının yanı
sıra; yerel yönetimlerin ne denli önemli olduğunu da anladık.

          
Ülkemiz genelinde her yerel yönetimin bu süreçte darda kalan, yardıma
muhtaç olan milyonlarca insanımıza nasıl yardım ettiklerine tanıklık ettik, bu
çabalara milyonlarcamız maddi-manevi destek verdik.

           Yukarıda sıraladıklarım; bu salgının unuttuğumuz
pek çok güzelliklerin neler olduğunu hatırlatan gerçekleridir.

          Ya bu salgın sonrasında yaşamaya
başladığımız, bizi bekleyen olumsuzluklar nelerdir?

          Onları
da bir başka yazımda sıralayacağım…

Tüfek, Mikrop ve Çelik

0

Tıp doktoru Jared Diamond, Tüfek, Mikrop
ve Çelik
isimli eserinde dünya insanlarının 13.000 yıllık tarihini
anlatıyor

 

İnsanlık tarihi; devletler,
savaşlar, keşifler, icatlar ve yeniliklerle doludur. İmparatorluklar kurulup
yıkılırken, tarihin seyrini değiştiren, kıtaların kaderlerini belirleyen olaylar
yaşandı. Ancak insanlık tarihi nasıl başladı ve nasıl şekillendi? Anadolu ve
Orta Doğu coğrafyası tarihin akışında neden bu kadar önemli? Neden Avrasya’da
atlar evcilleştirilebilirken Afrika’da zebralar evcilleştirilemedi? Neden
Amerika kıtasının yerlileri Avrupa’yı istila etmedi de tersi oldu? Neden bazı
toplumlar zenginken diğerleri fakir kaldı?

 

Tüfek, Mikrop ve Çelik, insanlık tarihinin en can alıcı ve önemli
sorularını soran ve ilmî delillerle cevaplandıran bir eser. Biyoloji, coğrafya,
dilbilgisi ve tarih gibi birçok sahadan faydalanılarak yazılmış.

 

Jared Diamond eserinde dinlerin
nasıl doğduğunu, devletlerin nasıl kurulduğunu, mikropların ve onlara bağlı
hastalıkların nasıl oluştuğunu, tarım ve hayvancılığın hayatımızdaki önemini,
yazının neden ve nasıl icat edildiğini, insanoğlunun teknolojiyi nasıl ve neden
geliştirdiğini, insanlık tarihinin temellerinin neler olduğunu anlatıyor.

 

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 664
sayfalık kitapta bütün bu konuların hikâyesi, bundan 13.000 yıl önce Orta
Doğu’da yaşayan bir insanın bir buğday tanesini toprağa ekmesiyle başlıyor.

 

Buğdayın hikâyesiyle başlayan
eser, bir tarım tarihi, bir coğrafya, jeoloji ve biyoloji ile alâkalı
gelişmeleri anlatan kitap değil. İnsanlığın bugünkü duruma gelmesini sağlayan
bütün coğrafya, jeoloji, tarım, antropoloji, arkeoloji ve dönüşümlerin tamamını
ihtiva eden geniş bir araştırma ve gözleme dayalı tarih kitabıdır. 

 

Dünyanın ve insanlığın kısa tarihi
olan eserde herkes ve her şey anlatılıyor. Farklı kıtalardaki farklı
toplumların farklı gelişmelerini ikna edici ve ilmî bir şekilde açıklayarak
ırkçı yaklaşımları yerle bir ediyor. İlk iki sayfayı okuduktan okuyucu artık
kitabın, sayfaların ve satırların esiri oluyor. İnsanla alâkalı her şeyi merak
edenler için bu kadar itinalı ve geniş kapsamlı çok az kitap yazılmıştır.
Kitabın bir hususiyeti de özetlenmesinin mümkün olmayışıdır. Bu sayfanın
hacmine uygun miktarda örnek olarak alınacak bölüm, kitabın bütününe haksızlık
olacaktır.

 

Dünya tarihi, (büyük ölçüde)
sâhip olanlarla olamayanlar arasındaki mücadeleden ibarettir. Günümüzde bir
miktar değişiklik olduğu söylenebilir: Daha fazlasına sâhip olmak isteyenlerle,
belli imanlara sâhip olanların mücadelesi…

 

Oysaki dünya herkese yeter.
Tabiat mevcut dünya nüfusunun 2 veya 3 katını besleyecek imkâna sâhiptir. Yeni
teknolojilerin uygulanması ile 10 kat olsa bile açlık-kıtlık tehlikesi söz
konusu olmaz. Günümüz dünyasındaki açlık-kıtlık olgusu, tabiatın
yetersizliğinden değil, tüketim hırsı ile israf alışkanlığının neticesidir.

 

Tabiatın işleyişi örnek alınırsa
hiçbir problem kalmayacaktır. Düşünelim: tabiat üretkendir ve üretimi insanlar
içindir. Tarlalar buğdayı, ağaçlar
meyveyi, bahçeler sebzeyi, inekler-koyunlar ve keçiler sütü, tavuklar yumurtayı
insanlar için üretiyor. Üretimlerinin bir kısmından bile kendileri istifade
etmiyor. Buzağının, kuzunun rızkına bile göz diken aç gözlüler var. ‘Süt vurgunu’, ‘süt yanığı’ tabiri,
yeterli ölçüde ana sütü emmediği için kavruk kalan süt emenler için kullanılır.
Bu tabirler varsa, buna sebebiyet verenler de var demektir. Deve yavrusu bidik
ve patlak da aynı haksızlığa maruz kalmaktadır.

 

Kitap muhtevasının
çağrıştırdıklarına burada noktayı koyup, yazarının söylediklerine dönersek
efendim; ‘İnsanlar çeliği kullanmaya
başlayınca tüfeği icat etti, güç oldu ve bu güçle kendisinden daha az gelişmiş
insanların imkânlarını ellerinden almaya yöneldiler
.’ 

 

Tabiatın insana sunduğu yabanî hayvanları ve bitkileri evcilleştirerek
ziraat yapan insanlarla bunu başaramayanların aralarındaki fark, günümüze
yansımıştır
.’

 

Cümlede ‘teknoloji üretenlerle, teknoloji satın alanlar…’ ifadeleri de
pekâlâ kullanılabilir. Günümüz milletleri arasındaki gelişmişlik farkını daha
mükemmel ifade eder.

 

Amerika’nın keşfi ile yerli
halkın yok edilmesi için tüfek, sonraki yıllarda sömürgeleştirilmek için ‘virüs’ denilen mikrop kullanılmıştır.
Yazar, ikinci metotla sebebiyet verilen ölümlerin, birincisine nazaran daha
fazla olduğunu ileri sürüyor.

 

Koronavirüs’ü, Covid 19’u mu kast ediyor?’ sorusunun cevabını, komplo
teorisyenlerine bırakmak daha doğru olur.  

 

Jared Diamond tarafından telif
edilen eseri, beğenenler olduğu kadar tenkit edenler, önceki yıllarda
yayınlanmış kitaplarla büyük ölçüde benzerlikleri olduğunu iddia edenler de
var.

 

Prof. Diamond, Avrasya
insanlarının üstünlüğünün (ki hepsinin, Avrasya dışındaki insanlardan daha
üstün olduğu söylenemez), fikrî, ahlâkî veya doğuştan gelen genetik
özelliklerimden kaynaklandığı düşüncesini reddediyor. İnsan toplulukları
arasındaki güç ve teknoloji farkının coğrafî faktörlerden kaynaklandığını ileri
sürüyor. Bu düşüncenin yanlış olduğu, aynı coğrafyada yaşayan Güney Kore ile
Kuzey Kore, İspanya ile Portekiz, Nijer ile Nijerya örnekleri gösterilerek
temelinden çürütülebilir. 

 

Kaliforniya Üniversitesi coğrafya
ve fizyoloji profesörü Jared Diamond’un 1997’de yazdığı, Türkiye’de 2018
yılında yayınlanan eseri,  Ülker İnce Türkçeye
tercüme etti.

 

Hemen belirtilmeli ki tenkitler,
kitabın hafife alınmasını, reddedilmesini gerektirmez. Eserde yeni bilgiler,
(tartışmaya açık olsa bile) yeni ve dikkat çekici fikirler var. Daha da
önemlisi, incelenmesi gereken, ufak tefek değişiklikler ve takviyelerle
insanlığa faydalı olabilecek yepyeni düşünceler var.  

 

PEGASUS YAYINCILIK TİCARET VE SANAYİ LTD. ŞTİ.

 Gümüşsuyu Mahallesi, Osmanlı Sokağı Nu: 27/9
Taksim, İstanbul. Telefon: 0.212- 244 23 50

Belgegeçer:
0.212-244 23 46  e-posta:
info@pegasus.com 
// 
www.pegasus.com 

  

 

Prof. Dr. JARED DİAMOND

10 Eylül 1937 tarihinde Boston’da dünyaya geldi. Babası
doktor annesi ise öğretmendir. 1958 yılında Harvard üniversitesinden mezun
oldu. Doktora eğitimini safra kesesi zarları ve fizyoloji üzerine yaptı.

Volkanlar, cinsellik, kuşlar, tekerlek, safra
kesesi, kabile insanları gibi konularda araştırmaları vardır ve bu konularda makaleleri
yayınlamıştır. 

Yazar ‘Üçüncü
Şempanze
’ isimli kitabında on dil bildiğini on birinci dili de öğrenmeye
başladığını yazmıştır. İlk eserini 1972 yılında yayınlamıştır. Bilim alanında
birçok armağana layık görülmüş, Marc Arthur Vakfı tarafından 1985
senesinde Jared Diamond’a
senelik 45.000 $ dolar olmak üzere beş yıllık burs verilmiştir.   Eşi Marie Diamond, California
Üniversitesinde hocalık yapmıştır. 

Yazarın yayınladığı beş adet kitabının tamamı
Türkiye’de yayınlanmıştır.

Yapılan anketler sonucunda dünyanın ilk 100
entelektüel isimlerinden biri olmuştur. Bu listede 2005 yılında 9. sırada
2008 yılında ise 31.sırada yer almıştır. 

Diğer kitaplarından üç tanesi: Çöküş, Seks Neden Keyiflidir, Üçüncü
Şempanze
isimleriyle yayınlandı.

 

 

Türk
Dünyasının Velâyet Sâhibi Bilgesi

KORKUT
ATA

 

Dede Korkut olarak da anılan Korkut Ata,
Oğuz Türklerinin eski destanlarında yüceltilen ve saygı gösterilen; bozkır
hayatının geleneklerini ve törelerini çok iyi bilen, kabile teşkilâtını koruyan
yarı-efsanevi bir bilgedir ve Türklerin en eski destanı olan Dede Korkut
Kitabı’ndaki hikâyelerin anlatıcısı ozandır.

 

Azerbaycan’da ve Türkiye’de 40’tan fazla
kitabı, 180 adet ilmî makalesi yayınlanan Azerbaycan Türklerinden Prof. Dr. Fuzuli Bayat, 12 X 19,5 santim
ölçülerindeki 195 sayfalık eserinde Türklerin Korkut Ata’sını anlatıyor.

 

Korkut Ata’ya uygun gördüğü ‘Velâyet Sâhibi’ deyimindeki ‘velâyet’ kelimesi pek çok mâniaya
gelmektedir. ‘Velî=ermiş’ olmak, ‘sözü dinlenir, dediği yapılır insan’, ‘insana dost / Allah’a dost olan’ gibi
sıfatlar yanında; ‘yardım eden’, ‘bir işin veya kişinin sorumluluğunu üstüne
alan
’, ‘otorite / sultan’, ‘kâinatın işleri kendi uhdesinde bulunan ve o
işleri yürüten
’… Gibi. Bu sonuncusu, aynı zamanda Cenâb-ı Allah’ın
sıfatlarındandır. Prof. Bayat’ın kast ettiği, birinci gruptaki mânialar
olmalı. 

 

Korkut Ata’nın kitabı iki bölümden
oluşuyor. Birinci bölümde ‘Şâman’dan
Evliyaya Korkut Ata veya Türk Dünyasının Velâyet Sâhibi Bilgesi
’ başlığını
taşıyor. Bu bölümde Oğuz Coğrafyası Yahut
Oğuznâmelerin
Dili  isimli makale dikkat çekiyor.  

 

Birinci bölümden tadımlık bir bölüm:

 

Korkut Ata, Allah
Teâlâ’ın (cc) kendisinin veya herhangi bir aracı ile insanın gönlüne feyz
yoluyla koymuş olduğu ve kulun Hak’la râbıtasının devam ettiğinin ispatı olan
bir ilham sâhibidir. İlham, Allah Teâlâ (cc) tarafından kalbe gelen mâni,
sezgi, doğuştur; bir sözle içten, iç hayattan alınan bilgidir. Vahiy gibi ilham
da Allah’tan gelir. İlhamın vahiyden birkaç önemli farkı vardır. Şöyle ki: Vahiy
ancak melek aracılığıyla gelir. İlham ise melekle değil, melekler vâsıta
kılınmaksızın Allah’ın seçtiği kula ulaşır. O bakımdan vahiy kati olup ilham
zannîdir. Vahyin ilhamdan esaslı farkı da buradadır. Vahiy zamana, mekâna uyacak
şekilde gelir. İlham ise kıyamete kadar devam eder. Vahiy geldikten sonra
kendisinden önceki vahiy hükmünü kaldırabilir. İlhamda ise böyle bir şey
yoktur. Vahiy tek manalı, iki ve daha çok manalı olabildiği halde ilham yalnız
tek manalıdır. Vahiy hakiki ve mecazi olabilir. İlham ise hakikîdir, mecazi mâniası
yoktur.

 

İkinci Bölümde
Korkut Ata’ın 31 adet efsanesi var.

 

Bilindiği gibi efsane;
Eski çağlardan beri söylenegelen, olağanüstü varlıkları ve olayları konu edinen
hayalî hikâye demektir. ‘Söylence
olarak da anılır.  Efsaneler ait
oldukları çağların inanç, gelenek, görenek ve tabularını anlatmaktadır.

 

Efsane masala göre
kısadır. Efsanenin inandırıcılık özelliği vardır. Efsanenin dinî yönleri daha
fazladır. Masallarda kalıplaşmış ifadeler (tekerlemeler vs.) vardır. Efsanelerde
ise yoktur.

 

Nakledilen efsanelerden
bazlarının başlıkları: *Korkut Ata Kopuzu Nasıl yaptı? *Korkut Evliya.
*Korkut’un Ölümden Kaçması. *Korkut ve Kırk Kız. *Korkut Ata’nın Nasihati.
*Korkut Ata’nın Ad Koyması. *Korkut Ata Ezgileri. *Hak Teâlâ’nın Korkut Ata’ya
Dahi Vermediği Bilgiler. *Korkut Ata’nın Deyimleri.                                                                                                                                                                                                                                                               
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                &nbs

İktidar Halk Çocuklarını Bozdu

Osmanlı’da ve Cumhuriyetin 1950’ye kadar olan döneminde
sıradan Anadolu çocuklarının ülkeyi
yöneten seçkin zümre içine girmesi son derece güç, hatta imkânsızdı. Belirli
ailelerin çocukları üst seviyede eğitim ve geniş çevre imkânına sahip olduğu
için bir nevi “kast sistemi” devam etti.
Ancak Demokrat Parti ile başlayan
süreçte, Cumhuriyetin verdiği imkânlarla yetişen, sıradan “Anadolu çocukları”
devlet yönetiminde daha fazla söz sahibi olmaya başladı.

Önce Demirel,
sonra da Özal dönemi ve takip eden
hükümetlerde bu süreç hızlandı. Sürecin
başlangıcında sistemi delerek bir yerlere gelen
halk çocukları (seçkinler arasına girmeye başladığında) çoğunlukla bu seçkin zümreye benzemekte,
onların dünya görüşünü benimsemekte, hayat tarzını taklit etmekteydi.

Ordu ve yargı
esasen halk çocuklarının çoğunlukta
olduğu
iki güç idi. Kökeninde milliyetçi/ ulusalcı ve fakat içinden
çıktıkları geleneksel değerler yerine Batı’nın
değerlerini dayatan bir tutum içindeydiler.

Özellikle AKP
döneminde daha da hızlanan süreç sonucunda, sadece siyasi makamlara değil, sıradan halk çocuklarının eskiden nüfuz
edemediği Dışişleri, Bankacılık (Merkez
Bankası dâhil)
gibi alanlara da hâkim olmaya başladı. Görüldü ki, mesela Durmuş Yılmaz gibi halk çocukları da bu
makamlarda başarılı olabilmekte idi.

Muhafazakâr kitlenin “monşer” olarak nitelendirdiği büyükelçiler,
halkla teması olmayan “halk için halka
rağmen
” anlayışının sembolü valiler,
kaymakamlar yerlerini yavaş yavaş “halk çocuklarına” terk etmeye
başladılar. Belediye Başkanları
seçimle geldikleri için zaten daha önceden halkla iç içe olmaya başladı.

Ordu ve Yargı
içinde de artık geleneksel değerleri yaşayan halk çocukları ağırlık
kazanmaktaydı.

Bu makamlarda artık evine ayakkabı ile girmeyen, “alnı secde gören”; halk ile beraber
iftar açan; büyüklerinin elini öpen, sokaktaki çocukları kucaklayıp oynayan
insanlar vardı. Çocuğunun doğumunda, yemek tarzında, düğününde, töreninde,
cenazesinde sıradan halk nasıl yaşıyorsa öyle yaşayan insanlar…

Sermaye seçkin zümrenin tekelinden çıkmakta, devlet eliyle
palazlanan yandaş işadamları
ekonomide de, siyasette de ağırlığını hissettirmekteydi. Bu sermaye artık
basının/ medyanın gücünü fark etmiş olduğundan bu alanda da tekelleri
yıkmaktaydı. TRT’nin tekel döneminde haftada bir yayınlanan 15 dakikalık dini
programla yetinmek zorunda kalan dindar kitleler, gün boyu dini yayın yapan
onlarca kanala sahipti.

****

Mütevazı bir kasabadan yetişmiş bir halk çocuğu olarak,
bütün bu ve benzeri gelişmelerden sadece memnuniyet duymam gerekirdi.

Fakat bizim asıl görevimiz şimdi başlıyordu. Çünkü
Hazreti Peygamberin sözüyle, “asıl cihat
şimdi başlıyordu.”

Çünkü “dağ
başında veli olmak kolay, şehirde veli olmak zordu.
” İmkâna, güce sahip
olmayanın faziletli olması da, faziletli ve adaletli davranış beklemesi de
kolaydı. Ama asıl zor olan güçlü iken
adaletli ve faziletli olabilmekteydi.

“Zincirlerinden
başka kaybedecek şeyi olmayanların”

hürriyet istemesi normaldir. Önemli olan güç sahibi iken, herkesin özgürlüğü
iliklerine kadar hissedebildiği bir yönetimi sağlamaktır. Halkın telefonla konuşmaktan bile korktuğu bir ülkeyi yönetmek,
muktedir halk çocuklarını utandırmalıydı.

Muktedir halk çocuklarının, en az gücünü elinden aldığı
seçkinler kadar, hatta daha fazla, bu
milletin
bağımsızlığı, varlıklarının
korunması, vatanın birliği ve dirliği için gayretli, inançlı ve dirençli olması
gerekirdi.
Mesela milli varlıklarımızın yabancıların eline
geçmesine karşı tedbir alınmalıydı; milletimizi etnisite bazında bölmeye
çalışanlara cesaret verilmemeliydi.

“İçimizden biri olan” valiler, kaymakamlar, en az
“halktan kopuk selefleri” kadar, iktidarın
değil milletin valisi, kaymakamı
olabilmeliydi.

Her devrin gizli
iktidar ortağı medya devlerini

(vergi denetimleriyle) devirmek,
halkın elbette hoşuna giderdi. Ancak yapılanlar muhalefeti yok etme maksadıyla
değil, adaleti sağlamak için
yapılıyorsa güzeldir. Bunun için halk
çocuklarının iktidarında sermaye gücünü eline geçirenlerin de vergi şampiyonları
sıralamalarında en önlerde olması gerekirdi.

Muktedir halk
çocukları,
her türlü kirli ilişkiler,
rüşvet, iltimas ve yolsuzluktan uzak
olmalıydı. Şaibeli ihaleler, belirli
kişilere rant yaratan imar
değişiklikleri
, maden arama imtiyazları,
devlet bankalarından usulsüz krediler
onların geleneksel dediğimiz din ve
ahlak anlayışlarına
aykırıydı, bu dönemde bunlar olmamalıydı.

Muktedir halk
çocukları,
bütün kurum ve
kuruluşların hesaplarının şeffaf ve
denetlenebilir
olmasını sağlamalıydı. Sadece TSK’nın değil, TOKİ’nin,
cemaat ve tarikatların ve hatta camilerin
gelir ve giderleri bağımsız kuruluşlarca denetleniyor olmalıydı.

Muktedir halk
çocuklarının
Ergenekon ve Balyoz
davalarında” da, “Deniz Feneri Davasında” da aynı hukuki
kıstasları kullanmasını beklerdik. Yürüyen davalarda kiminde hâkimleri, kiminde savcıları görevden almanın adalet duygularını zedelediğini
söyleyenlerin hepsinin hasım olmadığını, gerçek dostların uyarısı olduğunu
bilmelerini isterdik.

Biz yine güçten ve güçlüden yana değil, Hak’tan ve haklıdan yana olmaya
çalışacağız. Çünkü bizim “geleneksel
değerlerimiz
” bunu emretmekte.

Halife Hazreti
Ömer
’in haksızlık yapma korkusuyla, bir adam tutup kendisine söylettiği
sözü söylemeye devam edeceğiz: “Ölüm var
Ya muktedirler.
” Hem de ücret almadan. Sırf bu milleti ve değerlerini
sevdiğimiz için.

****

Yukarıdaki düşüncelerimi 2011 yılındaki bir köşe
yazımda ifade etmişim. Görünen o ki, 9 yıl içinde muktedirler halk çocuğu olduklarını iyice unuttular.

Artık yaşantıları
da, duyguları da, hedefleri de halktan daha da kopuk.
Milletin parası ile şatafatı itibar zannediyorlar.

Kendilerinden öncekilerden çok daha mağrur, çok daha kaba, çok daha bencil, çok daha adaletsizler.

Hak’tan da, kanundan
da, halktan da, haramdan da korkmuyorlar.

Yalan söylemekte, iftira
atmakta, kul hakkı yemekte
pervasızlar. Yasa denetiminden
endişeleri yok, vicdan denetimi ile
bağları kalmamış gibi davranıyorlar.

Özetle; 1877’de Lord Acton “güç bozar, mutlak güç
mutlaka bozar”
demişti. Adam
bir kere daha haklı çıktı.

Google Adam Smith’e karşı

Hata bu işte… Meseleyi, bir ucunda sosyalizm, diğer
ucunda kapitalizm bulunan bir çizgide görmek. Ona mı yakınsınız, ötekine mi…
Gerçek hayat bu çizgiye dik. Hatta o çizgiyi çizdiğiniz kâğıda bile dik; eğer
hala kâğıt kullanıyorsanız!

Ne diyordu Von Mises? Piyasa, her dakika milyonlarca
oyuncunun yaptığı milyonlarca tercih, milyonlarca pazarlığın sonucudur. Ve
bütün bu tercihler öyle bir bilgi akışıdır ki, onu hiçbir merkezi plan tahmin
edemez. Bırakın tahmini, takip bile edemez. Ekonomi insan işidir, insan
eylemidir ama insanların güdümünde değildir. Devletler, şirketler onu
yönetemez. Kanunlarını bilmezseniz o, devletleri ondurur veya öldürür. 

Süt ve Toka

Mises haklıydı. Kimin, neye kaç para vereceğini hangi
merkezî yönetim tahmin edebilecekti ki? 

Rahmetli Dündar Taşer’in Sovyetlerin emredici merkezî
planlaması hakkında hoşlanarak anlattığı bir hikâyesi vardı. Neydi emredici
merkezi plan? O planda ne yazıyorsa o üretilecektir. Başkası değil. Ve orada
yazdığı kadar üretilecektir. Ne eksik, ne fazla. Ve yıllardan bir yıl, bir
bürokrat, plana saç tokasını yazmayı unutmuş ve Rus kadınları o sene saç-baş
darmadağın dolaşmış. 

Halbuki Smith’in, Mises’in dünyasında toka, talebe göre
üretilir, fiyatı arzla talebin kesiştiği noktada belirlenirdi. Yetmişli
yıllarda peynir-ekmek gibi okuduğumuz Samuelson’un iktisat kitabı, piyasa
mekanizmasına New York şehrinin süt tüketimini örnek verirdi. Binlerce ton süt,
bir sürü dağıtıcı vasıtasıyla, her gün şehre girer, on binlerce satış noktasına
dağılır, piyasanın belirlediği fiyata satılır ve ne eksik gelirdi ne de fazla.
Ertesi güne kalması iyi değildi zaten. Uzun ömürlü süt henüz yoktu o
tarihlerde. O gün hangi bayide kaç şişe satılmadan kalmış? O gün hangi bayi
müşteriyi, kalmadı deyip geri çevirmiş? Bütün bunlar piyasa denilen dev
mahlûkun edindiği ve hemen gereğini yaptığı malumat parçalarıydı. O malumatı
aynı hızla toparlayıp gereğini yapacak bir bürokrasi yoktu ve olamazdı. 

Domates ve Maske

Mises’in hemen bir sonraki nesli Friedman, Nobel
konuşmasında piyasayı şöyle anlatıyordu: Biz ekonomistler pek bir şey bilmeyiz.
Ama bir malın piyasadan nasıl yok edileceğini çok iyi öğrendik: Narh koyarak!
Domatesin kilosu elli kuruşa satılacak diye emir verin. Ertesi gün domates
ortadan kalkar. Biz de yakın zamanda maskeler bedava dağıtılacak dedik ve maske
yok oldu. (Ama bu Friedman’ın dediğiyle aynı şey değil tabi. Onu Bay Kemal ve
onun emrindeki stokçular yaptı diye hatırlıyorum.) 

İşte iletişim ve bilgi teknolojisi dünyayı tam bu noktada
değiştiriyor. O her gün milyonlarca aktörün yaptığı milyonlarca tercih var ya.
Hani izlenemeyen… Artık izleniyor. İster büyük veri (big data) denilen
istatistik yaklaşımla, ister her alış-verişi teke tek kayda alarak olsun bu
mümkün. Henüz tam yapılmıyor ama Mises bugün yaşasaydı “izlenemez”
derken bir daha düşünürdü. Bilgi ve iletişim Mises’i bertaraf ediyor. 

Görünmez el var ya, gizli el… Google ve arkadaşları onun
üstündeki şalı transparan hale getirdi. Yakında çekip alıverecekler. 

Paranızı da Ne İstediğinizi de Biliriz

Kimin cebinde-evinde kaç gümüş, kaç altın sikke var
bilemezdiniz. Önce bunlar kâğıda dönüştü. Ona kaime- yani “yerine
geçen” dedik. Devlet, sikke basmak yerine, şu verdiğim kâğıdı bana
getirirsen üstünde yazdığı kadar sikkeyi sana veririm diye söz verdi. Sonra
sözünden döndü. Bana güven, şu kâğıdı güle güle harca dedi. Sonra o kâğıt da
alışverişin, borç ödemenin vasıtası olmaktan çıkmaya başladı. Artık paranın
çoğu bankalardaki kayıtlardan ibaret. Elektronik havaleler, EFT’ler, kredi
kartları ile dönüyor işler. Yarın banknot tamamen yok olabilir. 

Bitcoin öyle değil mi? Coin sikke demek. Amblemi de madeni
para ama o para hiç olmadı. Bitcoin, bilgisayar kaydından ibaret ve tıkır tıkır
da işliyor. 

Bunları niye yazıyorsun? Kaydî veya madenî, para para değil
mi? Ne değişti? Şu değişti: Para kaydî olunca sizin alışverişlerinizin de kaydî
oldu. Mises’in o “insan eylemi” kayıtlara geçiyor. Neyi kaça, nereden
aldığınız… Sonra neyi kaça nereden almayı düşündüğünüze kadar gidiyor iş.
Alacağınızı önce İnternet’ten aramak gerekmez mi? 

Bir dostum, “Şirketler”, derdi, “her şeyi
hesaplar da üretmeyi düşündükleri malın kaç tane satacağını
hesaplayamazlar.” Şimdi artık bu hüküm o kadar doğru değil. Siz Google’da
neyi aramışsanız, karşınıza onun reklamı çıkmıyor mu? 

Bizim millidusunce.com sitesinin kelli felli bir izleyicisi
şikâyet ediyordu: Ciddî bir grupsunuz. Fakat ne zaman sitenize girsem,
reklamlarda yarı çıplak kadınlar çıkıyor karşıma. Neyi aramışsanız o çıkar ama…
Bir şey demedim tabi. O kadar politika öğrenmişim. 

Sosyalizm vardı, kapitalizm vardı, üçüncü yol vardı… Şimdi
bunları çizdiğiniz kâğıttan dikine fırlayan yeni bir yol var. O yola girip
girmeyeceğinizi de soran yok. Zaten ordasınız. 

Bayramınız kutlu olsun!(Alıntı: Karar gazetesi)

Tayyip Erdoğan Sonrası Türkiye-II

0

2022 Ramazan Bayramı Namazı Çıkışı Erdoğan’la Sohbet

 

Bu sene yani
2020 yılının Ramazan Bayramı Covid-19 adlı muzır haşeratın sebep olduğu salgın
hastalığın gölgesinde geçti. 15 asırdır belki de ilk defa bayram namazı
kılınamayan bir bayram yaşadık. Her ne kadar normalleşme prosedürü kapsamında
camilerde cemaatle namaz kılınmaya 29 Mayıs’tan itibaren başlanacak olsa da,
acaba sonraki bayramlarda bayram namazı kılabilecek miyiz düşüncesine kapıldım.
Bu düşünce beni ilerleyen yıllardaki Ramazan Bayramlarına hayalen bir seyahate
götürdü. Gelin sizlerde bu fikri seyahatte bana eşlik edin.

 

            Bu hayali seyahatimize başlamadan
önce küçük bir “Previosly On ….” misali bir hatırlatma turu yapalım. Yazılarımızı
takip eden dostlar, 22 Ocak 2019’da yayınlanan “2021’de Erken Genel Seçim Var”
(1) başlıklı yazımızda kötüye giden ekonomi nedeniyle 2021 yılında bir erken
genel seçim beklediğimizi hatırlayacaklardır. Yine yazılarımızı takip eden
dostlarımız 25 Mart 2019’da yani yerel seçimlerden hemen önce yayınlanan
“Tayyip Erdoğan Sonrası Türkiye” (2) başlıklı yazımızı ve bu yazıda Erdoğan’ın
seçimi kaybettiği kesinleştikten sonra Emine Hanım’la birlikte makam arabasına
binerek Beştepe’den ayrıldıkları anı tasvir ettiğimiz sahneyi
hatırlayacaklardır. İşte bu yazı, Erdoğan siyasetten emekli olduktan sonra,
2022’nin Ramazan Bayramı namazı çıkışında şahsım ve Erdoğan arasında geçen
diyaloga dairdir.

 

 

Kısıklı
Abdullahağa Camii’nde Bir Bayram Namazı

 

            Yıl 2022, yer Üsküdar Kısıklı
Abdullahağa Camii. Eski mahallem olması hasebiyle bu Ramazan bayramı namazını
bu camide kılıyorum. Namaz çıkışı caminin o küçük avlusunda eski Cumhurbaşkanımız
Sayın Erdoğan’a denk geliyorum. Yanında eskisi gibi koruma ordusu yok, sadece 3
kişilik bir koruma ekibi eşlik ediyor Erdoğan’a. İşin ilginç yanı eskiden
etrafını kuşatan insanlar kendisine artık ilgi duymuyorlar hatta adeta
kaçıyorlar. Vatandaşların üstelik de bir bayram günü Erdoğan’ı görmezden
gelerek yanından gitmeleri kanıma dokunuyor. Her ne kadar Cumhurbaşkanıyken
kendisine muhalif olsam da, muhalefetim Erdoğan’ın şahsıyla veya dünya
görüşüyle değil siyaset tarzı ve ülkeyi yönetmekteki eksik ve kusurlarıyla
alakalı olduğu için muhalif kişiliğimi bir kenara bırakıp doğruca Erdoğan’ın
yanına gidiyorum. Ben yaklaştığımda korumaları hemen teyakkuza geçiyorlar.
Erdoğan, korumalarına “durun, karışmayın” gibilerinden işaret veriyor.
Tokalaşıp bayramını tebrik ediyorum, o da bana mukabele ediyor. Sonrasında
aramızda şu diyalog geçiyor;

 

Ben-Sayın
Cumhurbaşkanım, siz siyasetin içindeyken ben size muhaliftim ama şu an eski
taraftarlarınızın sizin bayramınızı bile kutlamaktan imtina etmeleri beni üzdü.
Neden böyle yapıyorlar?

 

T.E.-İnsanlar
böyle. Sen zirvedeyken herkes yanındadır ama bir kere düşmeye gör, etrafında
kimseyi bulamazsın.

 

Ben -Sizin için
bir mahsuru yoksa evinize kadar eşlik etmek isterim.

 

T.E. -Tabi ki.

 

Erdoğan’la kol
kola girip yürümeye başlıyoruz ve sohbete bu şekilde devam ediyoruz.

 

Ben -Çocuklarınızı
ve torunlarınızı göremiyorum, onlar burada değiller mi?

 

T.E. -Yok hayır
Türkiye’de değiller. Burak İsviçre’ye yerleşti, işlerini oradan       yürütüyor. Bilal İtalya’da, Esra ailesiyle
birlikte ABD’ye yerleşti. Türkiye’de sadece Sümeyye kaldı. Küçük damat devlete
büyük projeler üretmeye devam ediyor. Selçuk’un işi nedeniyle Ankara’dalar
akşama buraya gelecekler.

 

Ben -Siz
karakter olarak çok hareketli birisiniz. O yoğun tempodan sonra emeklilik zor
gelmiyor mu?

 

T.E. -Elbette
zor geliyor, hala alışamadım. Zaman zaman “acaba tekrar siyasete    dönsem mi?” diye aklımdan geçmiyor değil.

 

Ben -Peki sizi tekrar
siyasete girmekten alıkoyan ne?

 

T.E -Rüzgâr!

 

Ben -Nasıl yani?

 

T.E. -Rüzgâr
artık bizden yana esmiyor!

 

Ben -Sayın
Cumhurbaşkanım sakın yanlış anlamayın, iğnelemek maksadıyla sormuyorum. Hiç
“acaba nerede yanlış yaptım?” diye bir muhasebe yapıyor musunuz?

 

T.E.     -Bu muhasebeyi her dakika yapıyorum.
Elbette çok fazla yanlışımız olmuştur.

Ama senin o
yanlış dediğin şeyler benim kendi iktidarımı devam ettirmem için

yapmam gereken
şeylerdi. Bazen kendi faydanla ülkenin faydası arasında bir

seçim yapman
gerekir. Emin ol böyle bir durumda hiç kimse ülkenin faydasını

kendi faydasına
tercih etmez!

 

Ben -Erken
seçime gitmenizi bir hata olarak görüyor musunuz?

 

T.E. -Evet erken
seçim sonucu iktidarı kaybettik. Bugün bakıldığında bir hata gibi görünüyor ama
o günün şartlarında erken seçime gitmek mecburiyetindeydik.

 

Ben -Müttefikiniz
Bahçeli’nin o dönem sizi aldattığını düşünüyor musunuz?

 

T.E. -Siyasette
herkes herkesi aldatır, herkes herkesin kuyusunu kazar. Bahçeli’ye

hiçbir zaman tam
anlamıyla güvenmedim ve hiçbir zaman tam anlamıyla

sırtımı O’na
yaslamadım. O bana kendi ihtiyaç duyduğu kadar destek verdi ben

O’na kendi
ihtiyaç duyduğum kadar destek verdim.

 

Ben -Peki,
Türkiye’de siyasetin iktidarıyla muhalefetiyle tek bir merkezden dizayn edildiğini
düşünüyor musunuz?

 

T.E. -Bu sorunun
cevabını bir gün sen de bu işin içinde olursan öğrenebilirsin.

 

Ben -Yeni
iktidarın sizden daha mı iyi yoksa daha mı kötü yönettiğini düşünüyorsunuz?

 

T.E. -Bunlar
henüz çiçeği burnunda çocuklar. Henüz iktidar nimetinin tadına tam varamadılar.
Bu soruyu bunlar da iktidarın tadını aldıkları zaman tekrar sor.

 

Ben -Evinizin
önüne geldik. Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Müsaadenizle son bir
sorum olacak. Bundan sonra bu emanet bizim

omuzumuzda
olacak, bize ne yapmamızı ne yapmamamızı tavsiye edersiniz?

 

T.E. -Öyle
kuvvetli bir maneviyatınız olsun ki, kendi menfaatinizle ülke menfaati arasında
seçim yapmak zorunda kaldığınız zaman hiç düşünmeden ülke menfaatini tercih
edin. Aksi halde sizden öncekilerden hiçbir farkınız kalmaz!

Bayramınızı
tekrar tebrik ederim, Allah’a emanet olun.

 

 

Tekrar
tokalaşıyoruz, korumalarıyla birlikte evine doğru yöneliyor.  Bir zamanlar ülkeyi kötü yönettiğine
inandığım için muhalifi olduğum bu adamın ardından şu anki haline üzüntü
duyuyor olmanın şaşkınlığıyla bakıyorum.