17.4 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 478

Darbe mi Dediniz?

Darbe mi Dediniz?

2. Abdulhamit dönemi en çok
toprak kaybı ve istibdadıyla anılır. Onun saltanat yıllarında birçok aydın ya
sürgüne gönderilmişlerdir,(Namık Kemal ve gazeteci arkadaşları) ya da Avrupa’ya
kaçmışlardır(Jön Türkler.) Malum marangozluğu, Horoz dövüşü ve burnunun
uzunluğuyla ünlü padişahhımız, horoz ve burun kelimelerinin konuşulmasını
yasaklatmıştı. Halk içinde hafiyeleri dolaşır, birisi: “soğuktan burnum akıyor” dese tutuklanmasına sebep olurdu.

Bugünlerde bir darbe tartışmasıdır
gidiyor, Muhalif partiler ne zaman hükümet aleyhinde konuşma yapsalar, ya
darbeci ilan ediliyorlar ya da FETÖ’cü. Bu isnatlardan kaçacak saklanacakları
yerleri yok. İnanın Sherlock Holmes
olsa ve mercekle dahi arasa bu konuşmaların içinden darbe sözcüğü çıkaramaz ama
bizimkilerin maşallahı var. Hâlbuki darbe yapacak kişilerin elinde Polis gücü,
Asker veya illegal eğitilmiş silahlı gerilla gurupları olması gerekir ki darbe
yapsınlar, öyle bir niyetleri varsa tabii. Amerika da gazetecinin biri veya
herhangi bir kurum Türkiye hakkında yazı yayınlasa, her nedense o da muhalefetin
darbe suçu hanesine yazılıyor.

Aslında olayın sebepleri ne darbe
ne de başka bir şey. “Ölüm geldi cihane, baş ağrısı bahane.” Derler ya işte o
hesap. Türkiye ekonomisi uzun zamandır zaten iyi gitmiyordu, bu Kovid-19 virüs
olayından sonra daha da kötü bir yola girdi. Enflasyon, işsizlik 178 milyar
dolar bu yıl ödenmesi gereken dış borç… 
Hırçınlıkların ve sinir katsayılarının yükselmesinin asıl sebebi bu.

En basit anlamıyla bu gibi kriz
durumlarında meclisteki partilerin oturup birlikte ortak akıl üretip, memleket
meseleleri hakkında karar vermeleri gerekirken, öneriyi ortaya atan, muhalefet
liderine, hükümetin küçük ve büyük ortağı tarafından çift yönlü salvo saldırılar
geliyor,  akıl alacak gibi değil. Ne
demiş İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener: “Gelin, durum iyiye
gitmiyor, bir masa etrafında toplanıp konuşalım, bu memleket bizim!” Gizlisi
saklısı olmayan, iyi niyetle söylenmiş bu sözün oraya buraya çekilecek ne gibi
sakıncaları var veya meclis bu gün toplanmayacaksa hangi durumlarda toplanacak?

Yeniden darbe meselesine dönecek
olursak, Türkiye Cumhuriyeti devleti görünür görünmez, birçok legal ve illegal
darbeleriyle ünlüdür.

27 Mayıs 1960 darbesiyle başlayan
ve bir başbakan, iki bakanın idamı ile neticelenen illegal darbeler silsilesi,
12 Mart 1971 darbesi ile devam etmiş, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan
gibi gençlerin idamı, seçimle iş başına gelmiş hükümetin görevden el
çektirilmesiyle neticelendirilmiştir.

Dış güçlerin maşası darbeci
paşalar, kana doymamış olacaklar ki, bu defa 12 Eylül 1980 darbesini
gerçekleştirdiler. Memleket evladı birçok gencin: “Asmayalım da besleyelim mi” diyerek
idam fermanını onaylayan darbecilerin en büyük günahlarından biri de;
Türkiye’nin önüne AB. Nezdinde sürekli problemler çıkaran, ege adalarını
silahlandırıp 19 adamızı işgal eden Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına
dönmesine sebep olmalarıdır.

İllegal Darbeler silsilesi 28
Şubat 1997 de Necmettin Erbakan ve ekibinin tasfiyesi ve AKP’nin yolunun
açılmasıyla devam ediyor.

Az gittik uz gittik bir de baktık
ki 27 Mayıs E Muhtırası kapımız çalmış. Neyse ki bu muhtıradan fazla yara
almadan yolumuza devam ederken, bir gece yarısına doğru 251 şehit verdiğimiz 15
Temmuz FETÖ fırtınasına yakalandık.  

Yukarıda değindiğim gibi bunlar
illegal darbeler, bir de devlet adına yapılan legal darbeler var ki, inanın
illegal darbelerden daha kahredici. İllegal darbe izlerini zamanla onarıp
tedavi ediyor, suçluları yargılıyorsunuz. Ama legal olarak tabir ettiğim her
darbe, devletin bünyesinde kalıcı yaralar açıyor.

Hiçbir kimseye karşı ön yargım
olmamasına rağmen, isimleri şaibeye, kirli ve akçeli işlere bulaşmış kişilere
neden devletin en üst makamlarında görev verilir anlamakta güçlük çekiyorum.

Son 3-5 senedir devletin bazı
kritik noktalarına atanan atamaları görüp düşündükçe, inanın darbeden daha ağır
geliyor.

·        
Mesela adı rüşvet, irtikâp ve yolsuzluğa
bulaşmış, Bakaracı-Makaracı’dan daha iyi yetişmiş dışişleri mensubu mutlaka
yoktu ki, böyle bir kişi Prak büyükelçiliğine atanıyor.

·        
Ya Hollanda’ya atanan büyükelçi? FETÖ olaylarına
uzaktan veya yakından bulaşmış birisinin yedi sülalesine rahmet okutulurken;
FETÖ sanığı Mehmet Dişlinin kardeşi Şaban Dişli’nin Lahey Büyükelçiliğine
atanması nasıl izah edilir?

·        
Viyana Büyükelçiliğine atanan Ozan Ceyhun’a ne
demeli? 1977 de adı ülkücü katili olarak anılan, yurt dışına kaçmış,
vatandaşlıktan çıkarılmış, yurtdışında Türkiye aleyhinde faaliyetlerde bulunmuş
birinin bu göreve getirilmesinin bir sebebi olmalı?

·        
Ya TÜRK Tarih Kurumu’nun acı dramı? Adı bir sürü
taciz skandalına karışmış, bünyesinden yüzlerce Atatürk düşmanı çıkmış Ensar vakfından
birisinin bu güzide kurumun başına getirilmesinin tek bir anlamı olabilir,
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin asil ruhunu kirletmek, memba suyuna lağım suyu
karıştırmak!

Sayın
okuyucular sizlerin de gördüğünüz gibi legal yapılan darbeler silsilesi
saymakla bitmiyor. Daha “Kurtuluş
savaşını Mustafa Kemal kazanacağına Yunan kazansaydı
” diyen bir vatan haininin
cenazesine katılan devletin en üst düzeyindeki zevatı sıralamaya koymadım bile.

Diyelim ki
yukarıda isimlerini saydığım kurumlara atanan kişilerin hiçbir suçu ve günahı
yok, ama ortada bir şaibe var, adil yargılanmadılar. Onların yerine isimleri hiçbir
akçeli işlere bulaşmamış yetenekli ve liyakatli birileri atanamaz ‘mıydı?

Kalın
sağlıcakla, Hayırlı Bayramlar.

Emekli Din Görevlisi AHMET YÜTER Hoca ile Ramazan ve Bayram Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: İradeleri merhametle eğiten oruç ibadetinin yerine
getirildiği Ramazan ayı hakkındaki düşüncelerinizle sohbetimizi açabilir miyiz?

Ahmet Yüter: Ramazan;
eskimez öğüt ve çağrısıyla her dönem insanlığı aydınlatan, rehberliğiyle
insanlığı saadete ve huzura götüren, taşıdığı değer ve mânialar, getirdiği
ahlâk ve faziletlerle, iyi güzel ve doğru alışkanlıklar kazandıran Kur’ân-ı
Kerîm’in indirildiği aydır.

Ramazan ayı, cihanşümul mesajını anlamak üzere Kur`an-ı Kerim`in
daha çok okunduğu, insaâî ve ahlâkî faziletlerin daha güçlü bir şekilde hayata
aksettiği, sosyal yardımlaşmanın ve paylaşmanın arttığı, birlik ve beraberlik
ruhunun canlandığı müstesna bir zaman dilimidir.  

Ramazan, İslam’ın rahmetle yoğrulmuş adâletini, bilgi ve
hikmetle bütünleşmiş güzellikleri bütün insanlığa gösteren Allah Rasulü’nün, ‘İnanarak ve karşılığını yalnız Allah’tan
umarak ramazan orucunu tutan kişinin geçmiş günahları bağışlanır
(Buhârî, İman 28;
Müslim, Siyam 203)
müjdesinin gerçekleşeceği rahmet ve bağışlanma
ayıdır.

Özetle Ramazan, maddî ve manevi sayısız güzelliklerin
yaşandığı bir aydır.

Çetinoğlu: Koronavirüs sebebiyle mahzun bir Ramazan ayı yaşadık…

Yüter: Hiçbir
musibet, hiçbir felâket yoktur ki daha büyüğü olmasın… Doğumdan ölüme
yaşadığımız bu dünya, bir imtihan yeridir. Bütün insanlık bir imtihandan
geçiyor. Salgın felâketinin daha hafif atlatılabilmesi için evimizde kaldığımız
günlerde, kendimizle hesaplaşma imkânı bulduk. Hatalarımızı, noksanlıklarımızı
tespit etmeye çalıştık. Bir iç hesaplaşma yaşadık. Bu hesaplaşmayı Salih akılla
yapabilenler mutlaka kazançlı çıkacaklardır. 
Felâketler ve musibetler, bazen hayırlara vesile solur. Müminler,
evlerinde mahsur kaldıkları günlerde, ibadetlerini noksansız ve hatta bolca
yapma fırsatı buldular. Bu fırsattan faydalanarak ibadet ve dua etmeyi
alışkanlık hâline getirebilenler dünya ve ahretlerini güzelleştirmiş olurlar.   

Çetinoğlu: Bu senenin Ramazan ayında, mümin kardeşlerimizin
hayır-hasenat işlerinde daha cömert davrandıkları müşahede ediliyor…

Yüter: Evet:
Müminler biliyorlar: Küçük bir sadaka, büyük belâlardan korur. Cenâb-ı Allah,
Duâ edenlere isteklerini verir. Geçmiş yıllarda pahalı iftarlarda sarfedilen
kaynaklar, bu sene daha geniş kütlelere yardım etmekte kullanıldı. Ümit edilir
ki sonraki ramazanlarda da bu şekilde devam eder.

Çetinoğlu: Bayramla alâkalı sorulara geçmeden önce Ramazanla alâkalı
mesajınızı seslendirir misiniz?

Yüter: Asırlardır
din ile bağını koparmadan devam ettiren, İslâm’ın emir ve yasaklarını hayatına
rehber edinen milletimiz, ramazan ayının esenliğini, insanlığı mutluluğa
erdiren manevi atmosferini nefislerinde, ailelerinde ve toplumlarında yaşamış
ve yaşatmış, sevinçleri ve üzüntülerini aralarında paylaşmış, sofralarını ve
gönüllerini muhtaçlara açamamış olsalar bile onlara kendi yuvalarında zengin
sofralar açmalarına imkân sağlayan nakdî ve aynî yardımlarda
bulunmuşlardır.  Ramazan ayını sâdece dinî
değil, sosyal ve kültür hayatları için de canlı bir dönem hâline
getirmişlerdir. Hak Teâlâ, hepimizi dertsiz günlere, aylara ve yıllara tez
zamanda eriştirir inşallah.

Çetinoğlu: Bayram hakkındaki değerlendirmenizle, demiryolu çalışanları
gibi makas değiştirip aynı istikamete devam edelim. Bayram nedir?

Yüter: Ramazan
bayramı, Hicretin 2. yılından itibaren kutlanmaya başlanmıştır. Ramazan orucu
da ilk defa Hicretin ikinci yılında farz kılınmış, bu ayı oruçla geçiren Eni’minler
Ramazan ayından sonra gelen Şevval ayının ilk üç gününü bayram olarak
kutlamışlardır. Bu sebeple bu bayrama ‘Ramazan
Bayramı
’ denilmiştir. Ramazan Bayramını da bu mâniada bir gün olarak kabul
etmiş ve bu bayramı Ramazan orucunun iftar günü olarak nitelendirmiştir. Bu sır
içindir ki, Ramazan Bayramlarında oruç tutmak haram kılınmıştır. Herkes bir gün
önce kimin emrine uyarak oruç tutuyorsa, bugün de O’nun rızasına uyarak orucunu
açar. Ve O’nun gerçek nimet Sâhibi olduğunu hakkıyla idrak ederek, gerçek bir
şükre yol bulur. Bayram bir aylık orucun toplu bir iftarı olduğu için, günlük
iftarların sünnet türünden adabı, bayramda da yerine getirilir. Nitekim orucunu
tatlı bir şeyle açmayı âdet edinen Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam,
Ramazan Bayramına da tatlı yiyerek başlarlardı. Bayram sabahında hurma gibi bir
tatlı ile bir aylık oruçlarını açmadan evlerinden ayrılmazlardı. Ramazan
Bayramı, bağışlanmış olmanın bir sevinç işaretidir. Bu bağışlanma müjdesini
insanlara melekler veriyor. Ramazan Bayramı sabahı melekler insanlar arasına
karışır ve şöyle seslenirler:

‘Ey Müslümanlar topluluğu! Keremi bol olan Rabbinizin
rahmetine koşunuz. O, bol iyilik ve ihsanda bulunur. Sonra onlara bol bol
mükâfatlar verilir. Siz gece ibadet etmekle emrolundunuz ve emri yerine getirdiniz.
Gündüz oruç tutmakla emrolundunuz, orucu tuttunuz ve Rabbinize itaat ediniz,
mükâfatınızı alınız. (el-Tergibve’t-Terhib,
Trc. 2, 232)

Bayramda erken kalkmak, gusletmek, misvak kullanmak, güzel
koku sürünmek, yeni ve temiz elbise giymek, sevindiğini belli etmek sünnettir.

Bayram günü yüzük takmak, karşılaştığı müminlere güler yüzle
selâm vermek, fakirlere bolca sadaka dağıtmak, İslamiyet’e hizmet edenlere
yardım etmek, dargınları barıştırmak, akrabayı, din kardeşlerini ziyaret etmek,
bu bayramda olduğu gibi ziyaret etme imkânı bulunmazlarsa teknik vasıtalarla
iletişim kurmak, onları hatırlamak ve gönüllerini hoş etmek sünnettir.

Dargın olanların, bayramı beklemeyip, hemen barışması
gerekir. Allahü teâlâyı ve Peygamber efendimizi seven kimse, insanların kusurlarına
bakmaz, hoşgörülü olur. İyi insan, yâni mümin, herkesle iyi geçinir.
Başkalarına sıkıntı vermediği gibi, onlardan gelecek eziyetlere de katlanır.
Bir kusurundan dolayı kimseye darılmamak gerekir.

 Çetinoğlu: Yüce
dinimiz, insanlık için vazgeçilmesi mümkün olmayan bir kurumdur. O, insanlıkla
birlikte doğmuş ve onunla birlikte devam edecektir. Ramazan ayında dolu dolu
yaşanan kısa süreli dinî hayattan sonra Ramazan Bayramına erişeceğiz. Ramazan
bayramındaki alışkanlıklarımızın, buruk olsa bile bayramla gelen sevincini ve
huzurunu yaşayacağız. Bu cümlelere ekleyecekleriniz vardır mutlaka…

Yüter: Buyurduğunuz
gibi bayram bir sevinç ve neşe günüdür. Yüce duyguların coştuğu, sevgi ve
saygı, hislerinin mü’minler arasında alabildiğine canlandığı güzel günlerden
biridir. O günde yardımlaşma ve kaynaşma son sınırına varır. Bayram insanları
kaynaştırıp bir araya getiren en güzel vesilelerden biridir. Bu bayram maddeten
bir araya gelemesek bile çok gelişen iletişim araçlarıyla gönüller, kalpler
arasında irtibatlar kurarak manen bir araya geleceğiz.

Ebedî âleme intikal etmiş aile fertlerimiz, arabalarımız,
dostlarımız, komşularımız için edilecek duaların, okunacak Fatihaların
muhatabına ulaşması için her hangi bir maddî iletişim aracına ihtiyaç yoktur.
Cenâb-ı Allah, dünyanın öbür ucuna hatta ahrete kadar kadar ulaştırır. Ulaşım
için bizden bir talepte bulunmaz. Talepte bulunmadığı gibi mükâfatlandırır da…

Çetinoğlu: Ramazan Bayramının hususiyetleri hakkında birkaç cümle
lütfeder misiniz?

Yüter: Ramazan
Bayramının müminler arasında ayrı bir yeri vardır. Çünkü Ramazan Bayramı, her
gün tutulan orucun iftar vaktindeki sevinci gibi, tutulan bir aylık orucun
toplu bir iftar sevincini ifâde eder. Bir ay gibi uzun bir süreyle, nefislerine
oruç tutturan müminler, sabır imtihanını vererek mânevî sorumluluktan
kurtulmanın sevincini Ramazan Bayramında yaşama imkânına kavuşurlar. Bu sevinci
akrabalarla, dostlarla, kalabalık gruplar hâlinde bir arada yaşamak suretiyle
kutlamak gerekmez. Telefon, mesaj ve e-mektupla bir araya gelmiş gibi kutlamak
mümkündür.

Çetinoğlu: Bayram aynı zamanda barış günüdür…

Yüter: Evet. Kimseye
darılmamalı, dargınlık olduysa, 3 günden fazla sürmemeli, bayrama kadar süren
bir dargınlık olduysa, daha fazla gecikmeden barışmalıdır.

***

Röportajımızı okuyan Saygıdeğer kuyucularımız!

Ben ve Yüter Hocamız, dostluk ve kardeşliğin arttığı güzel
günler niyazıyla Ramazan Bayramınızı tebrik eder, milletimize, İslâm âlemine ve
insanlığa hayırlar getirmesini Yüce Mevlâdan niyaz ediyoruz.

 

 

AHMET YÜTER

1963 yılında Amasya ili Merzifon ilçesi Yakacık
köyünde doğdu. 1983 yılında, Merzifon’a bağlı köylerde imam hatip olarak göreve
başladı. 1989’dan itibâren İstanbul Zeytinburnu Müftülüğü bünyesindeki
camilerde görev yaptı.

Güzel bir gönül ekibi ile cami ekseninde ‘Kürsüden Akademik Sohbetler
platformunu oluşturarak Türkiye’de çok mühim bir ilke imza attı. Vazifeli
bulunduğu Topkapı Teknik Oto Sanayi Sitesi Çinili Cami Kürsüsünü
akademileştirdi. Böylece, görevli bulunduğu camide aydınlarla halkı buluşturdu.
Tıp, hukuk, ilahiyat, iktisat, fizik, kimya, biyoloji, astronomi, tarih,
edebiyat, sanat, spor, müzik… gibi birçok sahalarda uzman akademisyen ilim
adamı, âlim, araştırmacı ve yazarları konuşturdu. 1994’den günümüze kadar
850’yi aşkın hatibin kürsüden hitap etmesine vesile oldu. Ayrıca yapılan
konuşmaları kayda alıp, çözüp, konuşmacıların tashih ve onayından sonra
kitaplaştırarak belgelendirmiştir.

Görevinden arta kalan zamanlarını;  piyes, şiir, deneme, makale yazarak
değerlendirmektedir. İlk piyesini Elazığ Harput Diyanet Eğitim Merkezi’nde
kursta iken yazıp yönetip arkadaşlarıyla oynamıştır. İlk şiiri 1981 yılında
Can Kardeş Dergisi’nde, ilk yazısı da Yeni Düşünce Gazetesi’nde yayınlandı.
Sonraki yıllarda ürünleri; Sur, Ribat, Hakses, Diyanet, Yörünge, Cuma,
Mektup, Vahdet, Vuslat, Can Kardeş, Bedesten dergileri ile Türkiye, Yeni
Nesil, Ortadoğu, Millî Gazete, Akit, Zeytinburnu Tercüman, Yeni Taşova,
Zeytinburnu Bulvar ve Haklı Görüş gibi gazetelerde yayınlandı.

Ahmet Yüter, Yıldız Teknik Üniversitesi’nin Dâvut Paşa
Kampüsü içerisindeki camide bir müddet görev yaptıktan sonra kendi isteğiyle
emekli oldu. Gazete ve dergilerde yazı yazmak, kitap hazırlamak suretiyle
hizmetlerine devam ediyor.

Diyanet-Sen’in, Eskader’in ve Türkiye Yazarlar
Birliği’nin üyesidir. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Hey Koca Gazi!

0

     1974’de Rumlar
yenildi. Kıbrıs bölündü. Türkler kuzeye çekildi. Rumlar güneyde kaldı.

     Yeni bir Türk
devletinin temeli atıldı. Daha sonra da KKTC resmen kuruldu.

     Türkiye bunu
tanıdı. Rumlar ve dost bildiğimiz devletler tanımadılar! Hâlâ da tanımıyorlar!

     Tanıyacakları da
yok!

     Aslında Türkiye için Kıbrıs davası 1974’de
neticeye bağlanmıştır. Yapılacak iş yaraları sarmak.

     Kendi işimize
bakmak.

     Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin gölgesinde, Yavru Vatanı koruyup gözetmek.

     Daha ileri
gitmesini sağlamaktır.

     Efendim dünya
tanımıyormuş! Tanımasın! Çok mu umurumuzda olmalı? Paşa gönülleri bilir.

     Şimdi onlar
tanımıyor diye Kıbrıs’tan vaz mı geçelim?

     Dökülen onca şehit
kanlarını heba mı edelim?

     Onca gazilerin
yaptıkları hiçe mi gitsin?

     Efendim otuz
senedir halledilmemişmiş!

     Önümüze hep Kıbrıs
meselesi çıkıyormuş!

     A benim bazı
sabırsız resmî zevatım!

     Aklınızı başınıza
devşirin.

     Kıbrıs sorunu
bizim için değil, onlar için var.

     Kıbrıs sorununu
halledemeyen aslında onlar…

     Hazmedemeyen
onlar…Kabul edemeyenler onlar…

     Kısmen de olsa,
Kıbrıs’ın asıl sahipleri olan Türklerin eline geçmesini  çok gören onlar.

 

     Kuzum sana ne
oluyor?

     Dur da düşün Allah
aşkına.

     Otur oturduğun
yerde,

     Verme ruh gücünü
taşkına.

 

     “Men sabere
zafere.” Zafer, sabredenindir.

     Zafer, hasmından
bir saniye fazla dayananındır.

     Bir anlık
gevşeklik, bir anlık gaflet, bir saniyelik duraklama ve gecikme;

     Zaferi rakîbe
kaptırmaya yeter de artar bile.

 

     Bak Rumlara,
vazgeçiyorlar mı hiç?

     Bunca zaman geçti
diyorlar mı hiç?

 

     Sen nasıl dersin?
Ümidi kes yok artık sevinç!

     Sen nasıl dersin?
Niçin gösterilir bu direnç?

 

     Evet, Rumlar
diyorlar mı hiç? Otuz yılı aşkın uğraşıyoruz!

     Bu davada bir yere
varacağımız yok! Artık bu işe bir son verelim.

     Çünkü çok iyi
biliyorlar ki, millî davalar birkaç senede halledilecek cinsten değildir.

     Bir insan ömrü, bu
sonucu görmeye yetmeyebilir.

     Böyle davalar
asırlar da alabilir. Hem bırakınız milletlerin tarihini bir yana;

     Dünya tarihinde
insanın ömrü nedir ki?

     Nitekim Yunanlılar
haksız da olsalar; doğru metot ve siyaset uyguladılar. Ve hep kazandılar.

     Yunan tarihine göz
atanlar bunu çok iyi bilirler.

     Şimdi de Yunan ve
Rum ikilisi; AB ve ABD’nin çifte himaye kanatları altında bıkıp usanmadan,

     Haksız davalarının
peşinde, yılmadan adım adım ilerliyorlar.

     Sonuçtan eminler.
Ama hemen olmayacakmış. Olmasın. Yeter ki yolda olsunlar.

     Biliyorlar ki,
yolda olana netice müyesser olur.

     Yani yolda olan
bir gün mutlaka maksut ve isteğine erer.

     Ama bu, şu veya bu
iktidara nasip olurmuş. Olsun.  Hiç
önemli değil.

     Onların gözünde
önemli olan, Yunan ve Rum millî menfaat

     Ve çıkarlarının
gerçekleşecek olmasıdır.

     Nitekim haksız
davalarında hiç yılgınlık göstermediler. Hiç ümitsizliğe kapılmadılar.

     Az da olsa hep ilerlediler. Hâlen de
ilerliyorlar. Çünkü biliyorlar ki,

     Tekkeyi bekleyen
çorbayı içer.

     Unutmayalım ki,
bâtıl / haksız bir davayı, doğru ve yerinde metotlar; er geç sonuca ulaştırır.

     Türkiye’de ise AB
pirincine giderken, evdeki bulgurdan olmak da var.

     Yazık ki kimsenin
hatırına gelmiyor. Cehlin bu kadarına pes doğrusu. Belki de:

     “AB sürecini
Kıbrıs sürtüşmesine kurban etmeyiz.” dediklerine göre,

     Cehlin bu kadarı,
o denli kolay olmasa gerek.

     Acaba Vural Ahı’nın
dediği gibi :

     “Kıbrıs’ı AB
süreci için kurban etmek zorundayız!” mı demek istiyorlar? 

     Aslında noktayı
KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş koymuştur.

     17 Aralık Brüksel
Zirvesi’nden çıkan Kıbrıs kararına ilişkin görüşlerini

     Bilvesile
belirtirken şöyle der:

     “Kıbrıs,…AB
yolculuğu nedeniyle gözü kararmışlık karşısında bence kaybedilmiş bir dâvâdır!”

     (Ortadoğu, 03. 01.
2005)

 

          Biz de deriz
ki, Hey Koca Gâzi Rauf Denktaş!

          Bekle, gün
doğmadan neler doğar be arkadaş.

Kapitalizmin sonu mu?

Korona virüsü salgınından sonra dünya nasıl değişecek? En
sık sorulan soru bu ve hemen arkasından, “Kapitalizmin sonu mu?”,
geliyor. 

KGB BİZ/ KAPİTALİST-İZ

Hem evet, hem hayır. 

İyi politikacı olurum değil mi? H/Evet cevabım herkese
yaranayım diye değil. Kapitalizmin kurucusu kim? Bu bir ideolojiyse bu
ideolojiyi, teoriyse, felsefeyse onu kim icad etmiş? Hiç kimse. Gerçek o ki
“kapitalizm”i icad edenle komünizmi icad eden aynı şahıs: Marks. Ancak
Marks’tan sonra kapitalistler, “Vay canına, bak biz meğerse kapitalistmişiz!”
dediler mi? Pek azı. 

Yaşasın Kapitalizm diye bağırıp çağıranı gördünüz mü?
Yetmişlerde sosyalistlerimizin “Jandarma biz/ Sosyalist-iz” diye bir marşı
vardı. Ama “KGB biz/ Kapitalist-iz” diye bir marş hatırlamıyorum. 

Ne zaman ki Marks “bilimsel sosyalizm”i ve onun antitezi
olarak “kapitalizm”i yazdı, kapitalistler de o zaman canlandı. Miesesler,
Hayekler, Friedmanlar’ın derdi, liberalizmi kurmak kadar sosyalizme de
çürütmekti. “KGB biz/ Kapitalist-iz”e en yakın kalem her halde Ayn Rand’dır. Bu
da bilenlerin yüzünde hafif bir gülümseme yaratacaktır, çünkü Rand yukarıda
sayılanlarla aynı kategoride değildir. Sakın yanlış anlamayın, daha alt
kategoridedir anlamında söylemiyorum. Aynı değildir. Rand başkadır. 

Şimdi bu kategorileri, bu teorileri soğukkanlılıkla
tartışabilecek kadar birikimimiz var. Birikimimiz diyoruz. Bu birikimin sahibi
“biz” kimiz? 19. ve 20. asırları arkada bırakıp, o zamanlar olup biteni
soğukkanlılıkla izleyen biz. Rand’ça söylersek, “Biz insanlar”. 

KAVİM = OBA = SÜLALE

Kapitalizm, burjuva, proletarya palavralarını bir yana
bırakırsak şu açık: Piyasa ve serbest rekabet, bir milletin refahını
arttırıyor. İnanmazsanız Şi Cinping’e sorun.

Bürokrat hırsızlığı, yolsuzluğu, rüşvet, ahbab çavuş ve
sülale kapitalizmi de ülkeleri batırıyor. Bu sonuncuya nepotizm diyorlar. Siz
isterseniz “kavmiyetçilik” de diyebilirsiniz. Çünkü “kavm”in asıl manası oba
veya sülaledir. Kabile değil, millet hiç değil. Bakın Diyanet İşler neden ahbap
çavuş kapitalizminin haram olduğuna dair bir fetva çıkarmaz. “İslam
kavmiyetçiliği reddeder” başlığı altında bunu yayımlayabilirler hâlbuki 

Piyasa ve rekabet. Refah buradan geliyor. Yolsuzluk ve
rüşvetten değil. Yolsuzluk ve rüşvetle zengin olan “kavimler”e bakıyorsunuz,
bir nesil sonra, iktidar değiştiğinde onların esamisi okunmuyor. Çünkü onlar
bulundukları noktaya yenilikçilikleriyle, yönetim kabiliyetleriyle gelmemiş.
Hani yükseklerde kartallar da bulunur yılanlar da. Fakat oraya biri uçarak,
öbürü sürünerek çıkmıştır. Şartlar değişince kartallar yılanları şöyle bir
kaldırıp aşağılara bırakıveriyor. Geçmiş yolsuzluklardan zengin olup hâlâ
piyasada yaşayan kaç kişi tanıyorsunuz? 

Bu işin kapitalist tarafı. Yani, kapitalist denilenlerin
haklı olduğu taraf. 

İşin sosyalist, veya bana daha sempatik gelen kelimeyle
“toplumcu” tarafı ne? O da şu: Devlet vatandaşlarının geleceğini, genç
nesillerin geleceğini, sağlığını, eğitimini, bütün bütün piyasaya ve rekabete
bırakamaz. Makro ekonominin gidişini de.

Toplumun üst kesimleri bırakınız yükselsinler. Ama kendi
kabiliyet ve emekleriyle. Falanı tanıyor, filanın kavminden, bana sadık diye
değil. Milletin vergilerinden, hırsızlık ihaleleriyle, açılan torpil
telefonlarıyla değil. Bunların dışında, bırakınız yükselsinler. Gökyüzünün
sınırı yok. 

Biz Milletiz

Fakat altta da bir emniyet ağımızın olması lazımdır.
Başarısız, kabiliyetsiz adamın toplumun sırtından geçinmesi kabul edilemez. Ama
ona bir daha, bir daha şans vermek de yine toplumun görevidir. Hele onun
çoluğunu, çocuğunu, “anan-baban kazanamadı, öyleyse birlikte ölün” diye
bırakamayız. Belki o fakir ailenin bir çocuğu yarının en yenilikçi
teknolojisini, en radikal tıp devrimini, en yararlı eğitim veya yönetim usulünü
keşfedecektir. Fakirin de zenginin de çocuğu aynı zamanda bizim çocuğumuzdur.
Hepsinden biz sorumluyuz. İşte bu milletin sesidir. Millet, bugün yaşayan
halktan, yani “toplum”dan fazlasıdır. Millet, toplumumuzun hem geçmişi, hem de
geleceğidir. Biz milletiz. Kuzular, koyunlar reddetse de biz Türk milletiyiz. 

Proletarya ve Kapital

Sorular var: Proletarya ne oldu? Ne mi oldu? Şimdi ona
“robot” diyorlar. Acıkmıyor, devrim de yapmıyor. Biraz elektrik verin 7/24
çalışıyor. 

Sermayeye ne oldu? Şimdi o fikrin, yeniliğin peşinde koşuyor
ve diz çöküp ona yalvarıyor. Bu sorunun değişik bir cevabını yıllar önce
Financial Times vermişti:

Microsoft çalışanları her gün mesai bitiminde sermayeyi iki
omuzlarının arasında evlerine götürüyor ve sabah tekrar işe getiriyorlar. Şimdi
işe gelmelerine de gerek kalmadı; evden çalışıyorlar. Bu Marks’ın “üretim
araçları”nı da kapsıyor galiba. 

Ve milletlerarası iş dünyasında yukarıda serbest piyasa ve
rekabet için söylediklerimin pek kıymeti harbiyesi yok. O alanda çırılçıplak
millî çıkarlar hâkim. 

Nihayet, sayın siyasî ümmetçiler. Sizin kafanızdaki dünya
yok. Hiç de olmadı.

Mübarek 11 Aylar

0

Allah
rahmet etsin, mekânı Cennet olsun bir Ömer Ağabeyimiz vardı. Feneryolu’nda tam
da Bağdat Caddesi üzerinde kardeşi Önder Ağabey’le birlikte bakkal
işletiyorlardı: Cumhuriyet Gıda. Zaten Bağdat Caddesi üzerindeki tek bakkal
oydu. Ağabey – kardeş her ikisi de tasavvuf ehli gönül insanlarıydı, Ömer
Ağabey’de biraz muziplik de vardı. O tarafa ne zaman yolum düşse muhakkak uğrar
bir çaylarını içer, sohbet ederdik.

 

            Sıcak bir Ramazan günü iş için
Kızıltoprak tarafındaydım. İkindi vaktinde işim bittikten sonra halini hatırını
sorayım diye Ömer Ağabey’e uğradım. O sıcak havada saatlerdir oruçlu olmanın
vermiş olduğu yorgunluk yüzünden okunuyordu. “Selamın aleyküm ağabey,
nasılsın?” diye sordum. Hem verdiği cevabı hem de cevap verirken yüzünün aldığı
o çocuksu, mazlum ama bir o kadar da muzır ifadeyi bugün gibi hatırlarım.

 

            “Ne olsun bekliyoz işte. Mübarek 11
aylar gelmedi gitti!”

 

Bir Garip Misafir

 

            Şehr-i Ramazan her sene aynı
hislerle geçer. İlk hafta o kutlu misafirin atmosferinin getirdiği huzur ve
huşuyu duyarsınız. İkinci haftayla birlikte orucun getirdiği fiziki ve ruhi
ağırlığın yoruculuğunu hisseder ve “mübarek 11 ayların” hasretini çekmeye
başlarsınız. Ama son hafta hele hele o son gün geldiğinde içinizi bir burukluk
kaplar. O kutlu misafirin ayrılıp gidiyor olmasının burukluğu… O son iftar
sofrasına oturduğunuzda tüm günü oruçlu geçirmiş olmanıza rağmen hiçbir şey
yemek gelmez içinizden. Bir aydır hayatınızda olan ve artık hayatınızın bir
parçası haline gelen bu bir garip misafiri yolcu ediyor olmak midenize oturur.

 

Nerde O Eski Bayramlar

           

            Bu sene Corona etkisiyle Ramazan Bayramı
geçen senelere göre çok farklı geçecek. Bir kere sokağa çıkma yasağı var ve
bayram alışverişi denen şey bu arefe günü mümkün değil. Bu bayramda, bayrama
bayram namazı ile start veremeyeceğiz. Zilimizi şeker toplayan çocuklar
çalmayacak.  Kimseyi ziyarete gidemeyecek
ve kimse de bize misafir olamayacak. Önümüze tatlılar ve kola bardakları konup
kaldırılmayacak. Her gittiğimiz ziyarette o tepsi tepsi yapılan ev
baklavalarından ev sahibi hanımefendinin yoğun ısrar ve baskıları karşısında
“ayıp olmasın” diye hiç olmazsa bir dilim yiyip bırakamayacağız. Çocuklara
bayram harçlığı veremeyeceğiz. Yeni gelinler ne ev işlerindeki hamaratlıklarını
ne de dirseklerine kadar taktıkları bileziklerini misafirlerine
gösteremeyecekler!

 

Ne Yapmalı?

 

            Madem bu bayramda eski bayramlardaki
adetler yerine gelemeyecek, o halde gelin eski köye yeni adetler getirelim. Bu
bayramda misafir ağırlayamayacağımız, kapıya gelen çocuklara şeker ve/veya
harçlık veremeyeceğimiz için bu işlere tahsis edilen bütçeyi hayırlı bir iş
için kullanalım. O bütçeyle muhtaç aileleri, minik yavruları sevindirelim.
Başka insanların yüzlerinde bir gülümseme, hayatlarında bir mutluluk meydana
getirelim. Bayramları gerçekten bayrama çevirelim. Ve bunu sadece 3 günlük bir
bayram sürecine değil, mübarek 11 ayların tamamına yayalım. Bu dünyamızı
Cennet’e, hayatı da bayrama çevirelim.

 

            Herkese mutlu bayramlar diliyorum…

( Doğu Raporu II ) Nur Ebem

0

     “Bir Dokun…”
adlı makalemde yer alan, anlattıklarının aksine öğretmen talebem, çok farklı
hareket ediyor.

     Yersiz endişeler duymuyor.
Bu yüzden yersiz korkulara kapılmıyor.

     Bazı devlet
görevlileri gibi riyakâr ve ikiyüzlü olmuyor. Böyle davranmıyor.

     Halka başka türlü,
resmiyete başka türlü görünmüyor. Olduğu gibi görünüyor. Göründüğü gibi oluyor.
İçi başka, dışı başka değil.

     Doğruları halka
dobra dobra söylüyor. Hiç çekinmiyor. Münasip bir dille fakat taviz ve ödün
vermeden talebeleri ve halkı uyarıyor.

     Çocuklara vatan
sevgisi aşılıyor.

     Gençlere orduyu
sevdiriyor.

     Öğrencileri
devlete saygılı yetiştiriyor.

     Halkı devlete
ısındırıyor; halkı devlete yakın olmaya çağırıyor.

     Bu devletin
hepimizin devleti olduğunu belirtiyor.

     Anarşiden,
terörden bir fayda gelmeyeceğini öğütlüyor.

     Devletin birkaç
eşkıyaya pabuç bırakmayacağını söylüyor.

     Devlete herkesin
güvenmesi gerektiğini anlatıyor.

     Ordunun hepimizin
ordusu olduğunu algılatıyor.

     Vatanın bir ve
bölünmez, bölünemez bir bütün olduğunu idrak ettiriyor.

     Halkı sevdiğini,
çocukları özellikle sevdiğini hissettiriyor onlara.

     Zaten devletin de
kendisinden bunu istediğini söylüyor.

     Nitekim devletle
halkın kaynaşması gerektiğini öğütlüyor.

     Devletsiz halk,
halksız devlet olamayacağını belirtiyor.

     Devletin halka,
bütün bunları benimsetmeyi kendisinden beklediğini aktarıyor.

     Devlet bir kutup,
halk da başka bir kutup sanılmasın diyor.

     Bilakis bu iki
kutbun; birbirisiz olamayacağını söylüyor. Onlar zıt kutuplar gibi sanılmasın
diyor.

     Bazı kılıflara
bürünerek; devlet de neymiş gibi tuzak hükümlere halkın çekilmesine izin
vermiyor.

     Eskiden her
vesileyle halkımızın ağzından düşmeyen bir deyişi vardı:

     “Allah devlete
millete zeval vermesin.” Yani Allah devlet ve milletin yokluğunu göstermesin.
Halkımızın, taşın gediğine konması gibi sırasında sarfettiği bu güzel ve
yerinde sözü, tekrar ihya edip diriltiyor. Zihinlere nakşediyor. Körpe
dimağlara Allah inancını, devlet sevgisini aşılıyor, zerkediyor.

     Böyle söylemekle
diğer görevli arkadaşlarına da örnek oluyor.

     Ve en güzel
tarafı, halk onu seviyor, benimsiyor. Fikirlerine kulak asmazlık etmiyor. Canla
başla dinliyor. Söylediklerini elhak doğru buluyor. Onu diğerlerine nazaran çok
farklı görüyor. Bağırlarına basıyor. Samimiyetine bütün kalpleriyle, candan
inanıyorlar.

     Her şey zıttıyla bilinir
kaziyye ve hükmünce farkı farkediyorlar. Onun etrafında kenetleniyorlar.

     Özellikle
çocuklara canla başla bir şeyler öğretmek çabasında bulunuşu, bilhassa halkı
çok duygulandırıyor.

     Öğretmeni
çocuklara bir şeyler öğrettiği için candan alkışlıyorlar. Benimsiyorlar.
Kendilerinden sayıyorlar. Seviyorlar seviliyorlar.

     Diğerleri gibi
yasak savma kabîlinden bir görev anlayışsızlığı içinde olmadığı için, köylüler;
öğretmen öğrencimi, gerçekten içtenlikle bağırlarına basıyorlar.

     Çünkü kimi
öğretmenler -şükür ki sayıları çok az- “öğretmezliği”; uğursuz dâvâlarına
hizmet telâkki edip, dâvâlarına hizmet sanıyor!

X

     Değerli okur! Bu
halkla neler yapılmaz. Bu halkla neler edilmez ki.

     Yeter ki
başındakine inansın.

     Yeter ki yanındakine
güvensin.

     Yeter ki yol
göstericilerin samimiyetine inansın.

 

          Peşinden
gelir bu halk topyekün.

          Arkasından
koşar akın akın.

          Yeter ki sen
ol ona candan yakın.

          Korkma etrafa
fütursuzca bakın.

          Halka samimiyetsiz
olma sakın!

 

          İşte o benim
öğretmen talebem;

          İstikbali doğurtacak Nur Ebem.

          Bu fikirlerle
doldu taştı yüreği.

          Çünkü onun ruhu,
tarihin emeği.

 

     Doğu’da yirmi beş
yılım, devlet hizmetinde geçti. Çok talebelerim oldu. Halkın içine girdim.
Halkımla kaynaştım. Sevdim. Sevildim.

     Bunun için
öğretmen talebemin anlattıklarını çok iyi anlıyorum. Öğrencim abartmıyor.
İnanın az bile söylüyor.

     “Baki kalan bu
kubbede hoş bir sada imiş.”

     Geçende telefonum
çaldı. Karşıdaki ses, “Nasılsınız hocam?” diye hal hatır soruyordu. Çok
duygulandım. Çünkü aradan yirmi yedi yıl geçmişti.

     Güneydoğu’da görev
yaptığım Öğretmen Lisesi’nin şoförüydü arayan. Nereden bulmuşsa bulmuş, hemen
telefona sarılmıştı. Gerçekten çok heyecanlanmış. Bir anda kendimi yirmi yedi
sene evvelinde bulmuştum.

 

          İşte Anadolu
insanı böyledir.

          Böyle
kaynaşmış, bütünleşmiş hâldedir.

          Bu milleti mi
ayıracaklar birbirinden?

          Şaşarım,
onların şaşırmış akıllarına ben.

İslam ve Bilim – 1

Yaklaşık 4.6 milyar yıl
yaşında olan Dünya üzerindeki ilk yaşam belirtileri 3.8 milyar yıl öncesine
gitmektedir. Yaklaşık 12 bin yıl önce ilk yerleşik düzene geçtiği düşünülen
insanoğlu, 9 bin yıl önce ilk taştan aletleri kullanmaya başlayarak bilim ve
teknolojideki gelişimine de başlamış oldu. Bunu 6 bin yıl önce Mısır ve
Mezopotamya’da hiyeroglif benzeri ilkyazının geliştirilmesi ve bronz ’un
kullanılması, 3 bin beş yüz yıl önce de demirin kullanılması izlemektedir.
Günümüzdeki bilim ve teknolojinin kurucuları sayılan Yunan filozofları
Aristoteles ve Platon 2400 yıl önce yaşamışlardır. Bin yıl önce Çinlilerin
geliştirdiği matbaa, 7 yüzyıl önce Ockham’lı Williams’ın ilk bilimsel deneyi, 3
yüzyıl önce teleskopun keşfi, 2 yüzyıl önce sanayi devriminin İngiltere’de
başlaması, yüz yıl önce izafiyet teorisinin ortaya atılması, 50 yıl önce DNA
yapısının ortaya çıkarılması, 20 yıl önce ilk organ nakli… Kilometre taşlarının
sayısını arttırmak, tarihleri daha da detaylandırmak elbette mümkün ama kısaca
bakarsak 12 bin yıldır yerleşik düzende yaşamaya başlayan insanoğlunun son 2
yüzyıldır hızlı bir ilerleme içinde olduğunu görüyoruz.

Peki, Müslümanlar bu
bilimsel gelişmelerin neresinde? İnsanlığın gelişimine ne kadar katkı
sağlayabildiler? Bunun cevabını aramak için Antik Yunan’a dönmemiz gerekecek.

Yunanlılar, özellikle
yaşadıkları dönemde daha çok popüler olan Platon ve daha az popüler olan
Aristoteles’in yadsınamaz katkıları ile felsefe ve bilim alanında düşünsel
gelişimi oldukça yüksek bir noktaya çıkarmışlardır. Her iki filozof bilimin
tarihsel gelişiminde rol alan önemli isimler (Aristarkos, Erastotenes,
Hipparkhos, Batlamyus, Öklid, Apollonius, Arşimet, Heroplius, Erasistratus,
Galen bunlardan bazılarıdır) üzerinde oldukça etkili olmuşlardır. Batıda, Avrupa’nın
düşünsel gelişimi Rönenans olarak bilenen döneme kadar bir daha bu düzeye
ulaşılamamıştır. Bunda kuşkusuz, Roma İmparatorluğu’nda Doğa Felsefesi’nin
düşüşe geçişi, İmparatorluğun ikiye bölünmesi ve Platon’un okulu Akademi’nin
Hıristiyan Roma İmparatoru Jüstinyen tarafından MS 529’da fonlarının sona erdirilmesi
ile zorla kapatılmasının etkileri büyük olmuştur.

Ancak Akademi’nin
kapatılması başka sonuçlara yol açacaktı. Burada bulunan ve kendilerine Yeni
Platoncular denilen Akademi üyeleri, değerli edebiyat, bilim ve felsefe
parşömenlerini de yanlarına alarak Sasani Kralı 1. Hüsrev’in koruması altına
girdiler. 532 yılında Bizans ile yapılan antlaşma sonucunda Yeni Platoncuların
güvenlikleri garanti altına alındı. Yeni Platoncular Sasani Kralı’nın garantisi
altında, Sasani İmparatorluğunun başkenti Ctesiphon’da (günümüz Bağdat şehrinin
35 km güneydoğusu), Harran ve Edessa (Urfa)’da Akademi çalışmalarına devam
ettiler. Yeni Platoncular’ın en büyük özellikleri, Aristoteles’in Platon’un
görüşlerine karşı yapmış olduğu güçlü eleştirilerin aslında Platon’un görüşlerini
zayıflatmadığını savunmaları, buna bağlı olarak Platon ve Aristoteles’i
uzlaştırmaya çalışmalarıydı. Böylece Platon ve Aristoteles’in düşünsel yapısı
Mezopotamya’da kök salmaya başladı.  

610 yılında İslamiyet’in
ortaya çıkmasıyla yeni bir özgüven anlayışına sahip olan Araplar, Ortadoğu,
Kuzey Afrika ve hatta İspanya’yı ele geçirdiler. 651’de Sasani İmparatorluğunu
Müslümanlaştıran Araplar’da veya daha doğru bir tanımlamayla İslamiyet’te,
bilim Antik Yunan’dan beri olmadığı kadar gelişmeye başladı. Bu gelişimde
önemli olan iki özellik ön plana çıkıyordu: Birincisi, İslamiyet’in sahip
olduğu ibadet tarzı, ikincisi Yeni Platoncular’ın getirdiği ve devam ettirdiği
akım.

İbadet ederken Mekke’ye
dönmeleri gereken Müslümanlar, sık sık seyahat ettikleri ve/veya sefere
çıktıkları için Mekke’nin hangi yönde olduğunu bilmek zorundaydılar. Ayrıca
günde beş kere kılınması gereken namazın saatlerinin de belirlenebilmesi
gerekiyordu. Bu yüzden İslamiyet gökbilimcilere özellikle ihtiyaç duyuyordu. (Ancak burada, halen 21. Yüzyılda, imsak
vakti üzerindeki itilafların devam ettiğini, Ramazan ayına farklı ülkelerde
farklı tarihlerde başlandığını da belirtmekte fayda vardır
). Küre
şeklindeki Dünya üzerinde Mekke’ye nasıl dönüleceğinin bilinmesi ihtiyacı
küresel trigonometride önemli ilerlemelere yol açtı. İslam hukukuna göre
mirasın hesaplanmasında kullanılan aritmetik yöntemler de yeni bir cebir
alanının gelişmesini sağladı.

Sasani topraklarındaki
yönetim sistemlerinin Araplaştırılması 5. Emevi halifesi Abdülmelik zamanında
başlatılmıştı. Birbirini izleyen halifeler, El-Mansur, Harun Reşid ve El-Memun,
Yeni Platoncuların beraberinde getirdikleri Antik Yunan metinlerinin yeniden
bulunup Arapça’ya çevrilmesini teşvik etmiş ve buna destek vermişlerdi. Böylece
sadece tıp, gökbilim veya diğer pragmatik yapıtlar değil, Platon, Aristoteles
gibi büyük düşünürlerin yapıtları da okunmaya ve öğretilmeye başlanmıştı. Bununla
birlikte, İslam düşünürleri neyin Platon’a, neyin Aristoteles’e ait olduğunun
ayırt edilmesinde büyük sorunlar yaşamışlardı. Temelde Platon düşüncesinin
dinsel boyutunu genişletip, bunu vahiy yerine akla dayanan karmaşık bir
teolojiye dönüştürmüş olan Yeni Platoncular’ın örnekleri çoğunlukla din
temalıydı ve bu yüzden İslam doktrinleri için birer tehditti. Oysa Aristoteles
teolojik konularla çok daha az ilgilenmiş, dolayısıyla İslam düşünürlerine
yüksek düşünme düzeyi sunmuştur. Bu yüzden İslam filozoflarınca, Aristoteles
“birinci öğretmen” olarak tanımlanmıştır. Aristoteles’ten sonra “ikinci öğretmen”
ünvanlını Farabi almıştır. İsterseniz Farabi ve diğer önemli İslam düşünürlerinin
kısa hayatları bir sonraki yazının konusu olsun.

Şimdilik kalın sağlıcakla…      

Yararlanılan Kaynaklar:

David C Lindberg, The Beginnings of Western Science,
The European Scientific Tradition in Philosophical, Religious, and Institutional
Context, Prehistory to AD 1450, The University of Chicago Press, 2007 Pp.489.
ISBN-I0: 0-226-48205-7

Peter Adamson, Richard C. Taylor, The Cambridge
Companion to Arabic Philosophy. Cambridge: Cambridge University Press, 2005.
Pp. 448. ISBN 0­521­52069­X

Tobby E. Huff, The Rise Of Early Modern Science Islam
China And The West, Cambridge University Press,
2017, Pp. 443, ISBN: 9781316417805

IMF ve Gizlenen Harcamalar

Türkiye’nin bir yıl içinde ödemesi gereken dış borcu
169 milyar dolar.
Acilen 50-70
milyar dolar
mertebesinde dış borca ihtiyaç var.

Dış kaynak bulmakta çok
zorlanıyoruz. IMF Koronavirüs
Salgını kapsamında üye ülkelere kredi vermek üzere keseyi açtı. Türkiye için IMF’nin vereceği kredi kurtarıcı
olabilirdi. 9 milyar doları şartsız,
kalanı da stand-by anlaşmasıyla alınması mümkün olan bu borcu Cumhurbaşkanı
R. Tayyip Erdoğan almak istemedi.

Erdoğan neden IMF’den kredi almak istemiyor?

CHP Konya Milletvekili Abdüllatif Şener’in bu konudaki iddiası
ilginç:

“Eğer IMF’den borç
alınacak olursa IMF devletin
harcamalarının şeffaf bir şekilde açıklanmasını ister.
Oysaki Türkiye’de
hükümet yaptığı harcamaları kamuoyundan gizliyor. Parlamentodan gizliyor. Hatta
Sayıştay’a yeterli bilgi vermiyor. Kamu
özel işbirliği
yolu ile yapılan
ihalelerin sözleşmelerine bile ulaşamıyorsunuz.
Halktan topladıkları parayı
nereye harcadıkları, hangi usul ve esaslara göre harcadıklarını gizleyerek
ülkeyi yönetmeyi huy edinmişler. Vatandaş ödediği verginin nereye gittiğini
bilmiyor bu memlekette. Stand-by yapılırsa bütün bu gizlenen bilgiler açığa
çıkacak. Bu yüzden IMF ile anlaşma yapmak istemiyorlar.”

Abdüllatif Şener AKP’nin Erdoğan ile birlikte kurucularındandır. AKP’nin
yaklaşık 5 yıl süreyle ekonomiyi emanet ettiği Başbakan Yardımcısı ve Maliye
eski Bakanı olarak Tayyip Erdoğan’ı en iyi tanıyan insanlardan biridir.

Şener’in bu iddiasını
ciddiye almak gerekir. Zaten bu yönde yaptığı açıklamalarına/ iddialarına ne
Erdoğan’dan ne de bakanlarından yalanlayan bir cevap gelmedi.

*********************************

Hazine Garantili Projeler

AKP hükümetlerinin çok
sevdiği “Hazine Garantili Projeler”
ile çok büyük yatırımlar yapıldı, yapılmaya devam ediliyor. “Kasadan 5 kuruş çıkmayacak” dedikleri
projeler için her yıl milyarlarca
liralık ödemeler yapılıyor.

Abdüllatif Şener’in de ifade ettiği gibi Kamu özel işbirliği yolu ile
yapılan bu ihalelerin
sözleşmelerinde ne gibi şartlar bulunduğu bilinmiyor.
Çünkü sözleşmeler gizli. Devlet
devasa boyutlarda kamunun yani milletin paralarını harcadığı sözleşmeleri
milletten gizliyor.

Hepsi 5-6 müteahhite
verilen ihalelerle yatırımlar gerçek
değerlerinin 5-10 katına mal ediliyor.
Mesela İstanbul-İzmir Otoyolu ve
Osmangazi Köprüsü yapım maliyetini 2011 yılı proje başlangıcında Binali Yıldırım 6 milyar dolar diye
açıklamıştı. Oysaki proje bitince
2019 yılı açılış töreninde Erdoğan
projenin 11 milyar dolara
mal olduğunu söyledi.

Bu projelerde garantiler o kadar yüksek tutulmuş ki,
yatırımın gelirleri garanti değerinin çok çok altında kalıyor. Aradaki farkı
Hazine yani vatandaşlar olarak biz ödüyoruz.

Mesela Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nde garanti
edilen yolcu sayısı kadar geçiş yapılmadığı için sadece 2019 yılı için 3 milyar 50 milyon lira Hazine ödeme
yaptı.

Kütahya’da yapılan Zafer Havalimanına Hazine garantisi 1,3
milyon kişi uçacak diye verilmiş. Geçen yıl 270 bin kişi uçmuş. Bu yılın 4
ayında ise sadece 15 bin kişi uçmuş.

İstanbul Havalimanının garanti edilen yolcu sayısına ulaşması için dünyanın
sayılı havalimanlarından olan Atatürk
Havalimanını
kapattılar.

Yapılan Şehir Hastanelerine garanti edilen
hasta sayısını tutturmak için şehir merkezlerinde nitelikli hizmet vermekte
olan devlet hastanelerini kapatıyorlar. Sadece Ankara’da 6 önemli hastane
kapatıldı. Bunlara rağmen garanti edilen hasta sayısının tutturulması zor
görünüyor.

Çok ihtiyaç olmayan yerlerde paralı otoyollar, köprüler, viyadükler
yaptılar. Verimlilik ilkesi yerine müteahhitlere iş çıkarmak maksatlı
yatırımlar yaptılar.

IMF ile stand-by anlaşması olursa bütün bu harcamaların arkasındaki
gerçekler ortaya çıkacak. Bir çeyrek
yüzyıl milletçe 5-6 müteahhit için çalışmak zorunda bırakıldığımız
anlaşılacak.

Galiba Abdüllatif Şener haklı. Bu durumda kesin
bir mecburiyet olmadıkça IMF ile anlaşma yapmaları söz konusu olamaz.

Keşke IMF’ye de, Londra tefecilerine de mecbur ve
mahkûm olmasak.

Evet, alınan her borç siyasi anlamda da elimizi zayıflatır. Evet,
“Borç alan buyruk alır.”

Ama Türkiye şu anda seçenekler arasında en iyiyi arama
lüksüne sahip değil.

Seçeneksizlik içinde en çok zararlı olmayanı
seçmek
gibi berbat bir
vaziyetteyiz.

“Ne pahasına olursa olsun, bir borç almak” zorunda kalabilir ve belki ağır şartlarda borç
bulabiliriz. Ama zihniyet değişmezse,
“hazıra dağ dayanmaz”, seneye aynı sorunu yaşarız.

Korona’dan Sonraki Yaşam

   Güneşin ilk ışıkları çevreyi henüz
aydınlatmamıştı ki, aniden uyandı!

   Sabah
ezanı yeni okunuyordu…

   Bu gün
onun, onun gibi milyonlarcası için çok özel bir gün olacaktı. Çünkü dün gecenin
son haberleri artık Korona denen ölümcül virüsün etkisinin yok olduğunu, dünyanın
derin bir nefes aldığı müjdesini vermişti…

  Evet,
yaşıyor yaşıyorlardı.

  En nihayetinde
sokağa çıkabilecekti…

  Çevresini
saran bu salgına karşı gereken tüm tedbirleri almış, önlemler için söylenen her
şeye uygun davranmış, en nihayetinde mutlu sona ulaşmıştı.

  Aylar
sonra ardından kapanan sokak kapısının sesini duyduğunda bir an irkildi! Sokak
kapısının sesini duymayalı ne çok zaman geçmişti…  

   Çevresine
bakındı…

   Onu karşılayan sessiz sakin bir sokak atacağı
ilk adımı hasretle bekliyor gibiydi. İşte nihayet evdeki esaret bitmiş, ayların
verdiği sıkıntı atacağı o adımla sona erecekti…

   İlk adımını yavaşça attı! Sonraki adımları adeta
coşkun bir nehrin akışı gibiydi…

   Koşarcasına
yürüyor; attığı her coşkulu adım öncesinde özlemle soluduğu tertemiz hava, ona
inanılmaz bir enerji veriyordu…

    O da 65
yaş üstüne uygulanan sokağa çıkma yasağına takılanlardan biriydi ama kendini
hala çok genç ve güçlü hissediyordu…

   Önce
yıllardır yaptığı gibi mahallenin bakkalına uğradı, günün ilk haberlerini veren
her zamanki gazetesinden aldı.

   ‘’Ooo Ahmet
baba hoş geldin. Nasılsın?’’ diye seslenen bakkal İdris’e:

   ‘’Çok
iyiyim, hayırlı işler evlat’’ diyerek, bakkaldan çıktı.

    Yürüyüşüne
devam etti…

    Aylar
sonra yaptığı bu sabah yürüyüşünün bu kadar keyif vereceğini nereden
bilebilirdi ki?

    Hasret
dolu bakışlarla çevresini bir kez daha süzdü!   

    Sabahın
erkenliği güneşe teslim olmuş, kuş seslerinin cıvıltısı, erik dallarını
dolduran çiçeksi meyvelerin varlığı; baharın bitip, yaz mevsimin geldiğini
anlatıyordu…

   Bir an
hayıflandı!

   Bahar
ayının o güzel görüntülerini kaçırmıştı. Ama atlatılan böylesine büyük bir badireden
sağ, salim çıkabilmek her şeye bedeldi…

   Bir
zamanlar bahçeleri çeşit, çeşit ağaçlarla dolu evlerin süslediği ama şimdilerde
kentsel dönüşüme teslim olan yüksek binalarla dolu sokaklardan geçip, caddeye
çıktığında; okula giden çocukların şen, şakrak seslerini işitti; evinden işe
gidenlerin hızla atıkları adımları saydı, hiç işi yokmuş gibi!

   Sonra her
yürüyüş öncesinde yaptığı gibi yanında getirdiği kuru mamaları, onu ilk
karşılayan kedilere verdi. Akşamdan kalan diğer yemek artıkları ile ekmek
parçalarını onu her gördüğünde yanına koşuşturan çomarla, martılara ayırmıştı…

   
Adımlarını sıklaştırdı…

    Attığı
her adım ona ardında bıraktığı uzun, upuzun yıllarını ama en çok da son aylarda
yaşanan sıkıntıları hatırlatıyordu…

    Ne
büyük bir badireydi diye düşündü!

  ‘’Ama Türkiye’m
daha büyük’’, diye mırıldandı.

     Bugün bu yürüyüşü yapabiliyorsa, bu tertemiz
havayı özgürce soluyabiliyorsa, böylesine güzel bir güne kavuştuysa eğer; bu
güzellikler aylar boyunca verilen o büyük mücadelenin başarısını, Türkiye’nin
gücünü anlatıyordu.

    Bu mücadelede görev alan her kim varsa onlara
ama en çok da hayatları pahasına bu salgınla mücadele eden sağlık ordusuna bir
kez daha teşekkür etti, Yüce Yaratana da şükretti.

    Peş, peşe aceleyle attığı adımlar en
nihayetinde onu sahil kenarına getirmişti…

  Her zaman
oturduğu banka ilişti. Uzun, uzun ufuk hattına baktı. Aylardan beri hasret
kaldığı bu manzarayı ne kadar çok özlemişti…

  Derin bir
iç çekti, sonra iç cebine sıkıştırdığı gazetesini çıkardı ve okumaya başladı…

  Okuduğu
her haber, onu hep aynı düşünceye kilitliyordu!

   Evet,
ülke yönetimi salgının başladığı günden beri aldığı etkin tedbirlerle, hastalığın
yayılmasını önlemiş, insanların verdiği destekle Korona cenderesi
parçalanmıştı. Ülkesi de, yaşlı dünya da insanoğlunun verdiği bu büyük mücadele
sonrasında, yeniden kazanılan sağlıklı bir yaşamın keyfini çıkarıyordu…

  Ancak her
şey bitmiş değildi!

  Bu defa da
insanlık âlemi, yepyeni bir virüs ile karşı karşıya idi!

  Bu virüsün
adı; ‘’Ekonomik krizdi’’…

  İşte onun
gazetede kilitlendiği haberlerin  içeriği
de buydu!

  Ekonomik kriz…

  Ülkelerin yaşam gelecekleri, sahip oldukları ekonomik
güçlerine bağlı değil miydi?

    Korona
ile geçen aylarda ülkenin tüm varlığı neredeyse bu illet hastalıkla mücadeleye
ayrılmıştı. Bu süreçte kapanan yüzbinlerce iş yerinde çalışan milyonlarca insan
desteklenmiş, milyonlarca yoksula yardım sağlanmış, milyonlarca çiftçi bu
desteklerden faydalanmış, milyonlarca emekliye maaş ödenmişti.

  Türk
Milleti, devleti ile el ele vermiş, bu hastalık sürecinde yaşanan ekonomik
krizi alt etmek için büyük bir dayanışma örneği sergilemişti.

  Ya şimdi
ne olacaktı?

  Birden
bire, ilkokula gittiği günleri hatırladı; o yılların Türkiye’si aklına takıldı!

  Soğuk kış
gecelerini aydınlatan gaz lambasını, evlerini ısıtan kömür mangallarını,
ayaklarına giydikleri altı pençeli ayakkabıları, kara lastikleri hatırladı!

  Bunlar da
nerden gelmişti aklına? Ama o yoksulluk günlerini de unutmuş değildi ki!  Neredeyse 70 yıl öncesinde kalmıştı o günler…

   Ama şimdilerde öyle miydi?

   Türkiye’nin
çehresi öylesine değişmiş, ülke öylesine güçlenmişti ki. Elbette bu günlerde
aşılacak, bu ekonomik kriz de yenilecekti.

     Böyle
diyordu içinden gelen bir ses:

    ‘’Bu
günler de geçecek…’’

     Sonra
birden hatırladı!

     Yerinden sıçrarcasına kalktı! Yarından sonrası
bayramdı. Bayramın ilk günüydü, daha bayram alışverişi yapacaktı.

     Ayrıca bu defa bayramın tadı bambaşka
olacaktı. Çünkü aylardan beri görmediği kızına, damadına ve torununa
kavuşacaktı. Bir an içi burkuldu, yurt dışında çalışan oğlu, gelini ve diğer
torunu bu bayram yanlarında olamayacaklardı ama en yakın zamanda onlara kavuşacakları
gün de yakındı.

     Seri
adımlarla eve dönerken, bu süreci birlikte göğüslediği hayat arkadaşı aklına
geldi. O her sıkıntılı dönemde sevgisiyle, tüm gücüyle daima yanında olmuştu.

      İyi ki vardı. O sevdiği kadın ki, canına
can katanıydı. İçi bir hoş oldu. Eşine duyduğu minnet duygularının yanına,
sahil yolunu çevreleyen çimlerden topladığı bir demet papatyayı da koydu.

      O esnada sahil kenarına doğru el, ele
yürüyen genç bir çifti fark etti. Birbirlerine olan hasret, bakışlarından
okunuyordu…

      Onun ve
onun gibi milyonlarcası için yaşam halkaları birleşmiş, yaşamın tüm
güzellikleri geri gelmişti.

     Artık Korona’dan
sonraki yaşama dönüş başlamıştı…

Covit 19 Savaşımız ve bir Dostun Kaybı

İnsan corona
vir
üsleri, nezle gibi basit
belirtilerle atlat
ılan hastalık etkenidirler. Covit 19 ise
hayvanlarda
çoğunlukla hastalık yapmayan fakat geçirdiği mutasyonla
(genetik yap
ı değişikliği) insanlarda
a
şırı bulaşıcılık özelliğinde ve genelde solunum yollarını tutarak
hastal
ık yapan bir virüstür. Aralık 2019 da Çindeki  Wuhan şehrinin yabani hayvan alış-verişlerinin yapıldığı bir pazar yerinden gelen
hastalarda ilk defa tespit edilmi
ş ve şu anda tüm dünyayı etkisine alan büyük salgının(pandemi) sebebi olarak
bilinmektedir.
Ülkemizde ilk
hasta 11 Mart 2020 de tespit edilmi
ştir. Covit 19 virüsünü alanların %80 i basit şikayetlerle veya belli belirsiz şikayetlerle  hastalıklarını atlatmaktadır. %14 ü ise yüksek ateşöksürük ve hafif
solunum yetmezli
ği belirtileri şeklinde bir şikayeti yaşamaktadır. Kalan %6 sı ise önemli akciğer sorunlarının yaşandığı bazen diğer sistemleri de etkileyen bir
hastal
ık şeklinde
seyretmekte ve  ciddi bir sa
ğlık sorununa dönüşmektedir.
Maalesef bunlar
ın yarıya yakını
kurtulamamakta ve bu sebeble covit 19 hastalar
ının %2-5 i ölümle sonuçlanmaktadır. Aşırı bulaşıcılık özelliği ve bu  oran , covit 19 hastalığını önemli kılmıştır. Nitekim hastalık kısa sürede genel salgın (pandenmi) ş