Müellifi Peter Benjamin Golden, kitabı hakkında şu bilgileri veriyor:
‘Bu kitabı
yazmamdaki gayem, dört bin yıldan fazla bir zaman boyunca Mançurya
ormanlarından ta Macaristan bozkırlarına kadar uzanan muazzam bir bölgenin siyasi,
iktisadî ve kültür tarihini özetlemekti. Orta Asya, yüzyıllar boyunca bugünkü
dünyanın biçimlenmesinde mühim roller oynamış medeniyetlerin, dinlerin,
imparatorlukların ve şair siyasi teşkilâtların buluşma yeri olmuştur. Dünya Tarihinde
Orta Asya, giriş mahiyetinde bir kitaptır. Gayesi de dünyanın bu çok önemli
bölgesindeki ülkelerin ve halkların tarihini aydınlatarak bugünkü dünyaya şekil
veren etkenleri genel çizgilerle izah etmektir. Türk okuyucuları için Dünya Tarihinde
Orta Asya’nın sayfalarında görülen isimler, milletler ve yer adları yabancı
olmayıp Türkiye Türkleri tarihinin ayrılamaz parçalarıdır.’
Üçüncü
baskısı yapılan 12 X 19,5 santim ölçülerindeki 246 sayfalık eserde, bölge tarihi
bir bütün olarak ele alınmakla birlikte Türklerin en eski tarihinden bugüne
uzanan tarihî silsileyi efradını câmi ağyarını mâni bir şekilde sunuyor. Türk tarihinin
en eski dönemlerine, bilhassa yerleşik-göçebe toplumların ilişkisi ve bunun
neticesi olarak milletlerin teşekkülüne dair fikirleri de ihtiva ediyor.
Esasen Orta Asya, Türkler için tarihin başlangıcından
beri yüksek öneme haiz olmuş bir coğrafyadır. Bazı milletler vardır ki gücünü
coğrafyasından alırlar. Türkler, coğrafyalarının itici gücünü kullanarak, Dünya
üzerinde daha geniş alanlara yayılmışlardır. Tarih boyunca bu şekilde geniş bir
alanda etkinliğini devam ettiren Türkler için Orta Asya hep çözülmesi gereken,
Türk tarihinin gölgede kalmış sırlarını barındıran bir coğrafya olmuştur.
Eser İngilizce okuyan kütleye hitap edecek şekilde
hazırlanmış olmasına rağmen, yazarın deyimiyle kaleme alınırken her zaman Türk
okuyucu kitlesi göz önünde bulundurulmuştur. Tam mâniasıyla Orta Asya tarihi değildir.
Fakat yine de hayli geniş bilgi verilmektedir.
Kitap, biri ‘Giriş’
olmak üzere, toplam on kısımdan
oluşmaktadır. Bölümler kronolojik tarihe
paralel kademeli bir şekilde sunulurken, dönemin hayatına damgasını vuran
önemli özellikler bölüm başlığı olarak seçilmiştir.
Binci bölümde Orta Asya Toplumunun yapısı bu
coğrafyada yaşayan insanlar hakkında bilgi veriliyor.
‘Savaşı Meslek
Edinenler’ başlığını taşıyan ikinci bölümde M.Ö. 3000 yıllarında Hint
Avrupa dil ailesini oluşturan insanlar anlatılıyor.
Üçüncü bölümün başlığı ‘Kutlu Kağanlar: Türkler ve Halefleri’dir. Bilgiler, Asya Hun
Devleti ve Hun Hanedanının çöküşü sonrasındaki güçler: Avarlar, Eftalitler ve
Wei Devleti hakkındadır.
‘İpek Yolu
şehirleri ve İslâmiyet’ başlıklı dördüncü bölümde, bölge ticaretinde etkili
olan Soğdlulara geniş yer verilmiştir. Sâsâni devletini târih sahnesinden silen
Emevi İslam Devleti ana konuyu teşkil ediyor.
Beşinci Bölümde ‘Bozkır
Semâlarında Hilâl: İslâmiyet ve Türkler’ başlığı altında göç hareketlerine
de yer veriliyor. Bu bölümde yer alan diğer konular: Hazarlar, Karahanlılar ve
Selçuklular gibi devletler, Dîvânu Lügati’t-Türk ve Kutadgu Bilig gibi kültür
eserleri…
Altıncı Bölümün başlığı, Asya tarihinde köklü
değişikliklere sebebiyet veren ‘Moğol
Kasırgası’dır. Bilindiği gibi Cengiz Han, önce Moğol kabilelerini bir araya
toplayıp çevre halk ve devletleri kontrol altına almış, yönünü batıya çevirerek
Asya’daki devletlerin üzerinden silindir gibi geçmiştir. Çocukları ve torunları
tarafından kurulan devletler uzun ömürlü olamamıştır.
Yedinci Bölüm, Uzun ömürlü olamayan söz konusu
devletlere tahsis edilmiş. Bu bölümdeki satır aralarında, günümüz Türklerinin
ibret alacağı son derece mühim mesajlar var: Moğollar, kendi kültürlerinden
uzaklaşıp bulundukları bölge halkının kültürlerini benimsediklerinden eriyip
yok olmuşlardır. Bunun tek istisnası Altın Orda Hanlığıdır. Onlar İslâmiyet’le
şereflenmişler ve diğerlerine nazaran daha uzun ömürlü olmuşlardır.
Sekizinci Bölüm, ‘Barut Çağı ve İmparatorlukların Tazyiki’ başlığı altında Türk
asıllı Babür ve Safevî hanedanları ile Rus Kinezliklerinin genişlemesi
anlatılıyor.
‘Modernite
Meseleleri’ başlıklı Dokuzuncu Bölümde; Rus İmparatorluğu’nun Asya kıtasındaki Türkler
üzerinde kurduğu hâkimiyet hakkında bilgi edinmek mümkün oluyor.
Eseri Doç. Dr. Yahya Kemal Taştan dilimize
çevirmiştir.
ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.
İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50
Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr
|
PETER B. GOLDEN:
Amerikalı tarihçi ve Türkologtur. 1941
yılında Amerika’da doğdu. Rutgers Üniversitesi’nde tarih profesörüdür. Tarih doktorasını
1970 yılında Columbia Üniversitesi’nde tamamladı.
Yazar,
araştırma inceleme ve başvuru kitapları grubunda eserler yazmıştır. ‘Türk
Halkları Tarihine Giriş ve Hazar Çalışmaları’ başta olmak üzere Orta Asya
üzerine yayımlanmış 60 çalışması vardır. Bunların dışında henüz kitap hâline
getirilmemiş makaleleri bulunmaktadır.
|
|
Doç. Dr. YAHYA KEMAL TAŞTAN
Süleyman
Demirel Üniversitesi’nde lisans, Kırıkkale Üniversitesi’nde yüksek lisans
eğitimi gördü. Gazi Üniversitesi’nden Dr., Ege Üniversitesi’nden Yrd. Doç.
Dr. ve aynı üniversiteden Doç. unvanlarını aldı. Aynı üniversitenin Türk
Dünyası Araştırmaları Enstitüsü Sosyal, Ekonomik ve Siyâsî İlişkiler Anabilim
Dalı’nda öğretim üyesi olarak vazife görmektedir.
Diğer
eserlerinden bâzıları: *Balkan
Savaşları ve Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, *93 Osmanlı Rus Harbi ve Başımıza Gelenler, *Mehmet Fuat Köprülü.
|
DERKENAR:
DÜNYA TÂRİHİNDE
OTA ASYA İSİMLİ KİTAP HAKKINDA BİR DEĞERLENDİRME YAZISI:
Öncelikle çalışmanın sıra dışı
olduğunu belirtmeliyim. Gökalp, Akçura tekrarları barındırmayan, beklenmeyen
noktalardan eleştiriler getiren değişik bir üslupla yazılmıştır. Yazarın dili çok
iyi; matematiği andırıyor: Neredeyse her hüküm, hemen öncesinde bir sebebe
bağlanıyor. Bu da tezleri kuvvetlendiriyor.
Kitabın 74. sayfasında şöyle bir ifade
var: “… düşmana karşı savaşanlar,
savaşmak arzusu taşıyanlar, ülküleri için şehit veya gazi olanlar potansiyel
kahraman / isimsiz kahraman adayıdırlar. Buna karşılık savaşmak istemeyenler
yahut savaş meydanlarından kaçanlar, yoldaşını terk edenler, ‘bir yosmaya
değişilecek’ etnik ihanet içindeki hainlerdir.”
Bu satırlar, büyük Türk Milliyetçisi
Hüseyin Nihal Atsız’ın ‘Yolların Sonu’
isimli eserinde geçen ‘Hâlbuki yoldaşını
bırakıp dönenlerin / değişilir topu da bir sokak kaltağına’ mısraını
hatırlatıyor.
Bir Turancı gözüyle bazılarına
katıldığım, bazılarına soru işareti koyduğum notlarım şunlardır:
‘… imparatorluktan millî devlete
geçilirken çözülmeden rafa kaldırılan meseleler, bir süre sonra tekrar gündeme
gelmiştir. Turancılık, millî mücadele ile mahkûm edilirken, ondan miras kalan ‘esir Türkler‘ ifadesi, Türk
milliyetçiliğini beslemiş; yedi düvele karşı verilen mücadelenin yerini de
soğuk savaş dönemindeki ideolojik harp almıştır. Bu hâliyle bir ‘iç harp ideolojisi
‘ne dönüşen milliyetçilik, kurucu vasfını yitirmiş; kuvve’den fiil’e çıkmış ve
bir daha o mevkiini terk etmemiştir.’ (sayfa 13)
‘… Türk milliyetçileri, Macarların
Ural-Altay ve Fin-Macar halklarının birliği olarak gördüğü Turancılık fikrine
çoğunlukla sıcak bakmamışlar; onu, dilleri ve dinleri bir Türk ittihadı biçiminde
değerlendirmişlerdir. Bu sebeple Türk Turancılığını
siyaset ve kültür açısından Türklerin birliğini hedefleyen bütün Türklük (Pantürkizm)
olarak nitelendirmek gerekir.’ (sayfa 180)
‘… Türklük sahasını dikenlerden,
çalılardan temizlemek ve böylece yeni bir Türk medeniyeti yaratmak isteyen Türkçüler,
kozmopolit imparatorluğu, millî kültürün kaybedilmesindeki en önemli sebeplerden
biri olarak görmüş ve hakiki karakterini muhafaza ettiği düşünülen İslâm öncesi
tarihe ve Orta Asya Türk tarihine özenerek yeni bir kimlik yaratmayı
hedeflemişlerdir. Hesaplaşılması gereken bir diğer mühim unsur da
ümmetçiliktir. Türkler millî şuura sâhip en eski kavimlerden biri olmakla
birlikte, İslâm’ı kabul etmelerinden sonra yaşadıkları siyasi, dinî (mezhep) ve
coğrafi ayrılıklar sebebiyle millî şuurlarını kaybetmişlerdir. Birbirlerinden
habersiz ve aynı millete mensup olduklarının farkında olmadan kavgaya
tutuşmuşlardır. Osmanlı tarihlerinde tahkir edilen Cengiz ve Timur, gerçekte Türk
hükümdarları olmasına rağmen, tarihin öznesi olamamışlardır. (sayfa 131)
‘… romantik tarihçilik, geçmişin
ihtişamlı sayfalarından özünü aynen korumuş Türk kültürünü bulmaya ve altın çağ
efsanesi ile gelecek tasavvuru yaratmaya çalışırken Oğuz Han’a, Cengiz Han’a ve
Timur’a benzemeye çalışan bir Türk birliği projesinin doğmasına da zemin
hazırlamıştır. Yitik vatan karşısında tarihin karanlık sayfalarından çıkarılan
Turan, yeni bir hayat sahası, Türklük şuurunu besleyen müphem bir ideoloji ve
coğrafya olarak dönemin edebî ürünlerinden en sık işlenen konulardan birini
teşkil etmiştir.’ (sayfa
154)
‘… Türk milliyetçiliğinin önünde iki
tercih vardır: Birincisi, elde kalan topraklarla yetinerek, Anadolu ve Arap
topraklarını içeren yeni bir vatan ve kimlik tesis etmektir. Sait Halim
Paşa’nın ‘Müslüman’ın vatanı, şeriatın
hâkim olduğu yerdir’ diye formülleştirdiği bu yeni vatan, Arnavut ve Arap
milliyetçiliklerinin baş göstermesiyle mâniasını kaybetmiştir. İkincisi ise
Rusya’nın boyunduruğundaki Türklerin yaşadığı coğrafya ile Anadolu’yu
birleştiren büyük bir Türk cihan devletinin tesisidir. Gerçekte her iki seçenek
de Balkanlar’daki toprakların kaybı neticesinde ortaya çıkmış; (Mehmet Ali) Tevfik
Bey’in temsil ettiği intikamcı yaklaşıma oranla meseleye daha gerçekçi
açılardan bakmıştır. İlki imperial vatandan arta kalan topraklarda savunmacı
bir milliyetçiliği, ikincisi ise bütün Türkleri birleştirmeye yönelik romantik
ve kaybedilen toprakları geri isteyen milliyetçiliği ifade etmektedir.
‘Turan topraklarının yitirilmesinin
yarattığı rahatsızlık karşısında Batı’daki ‘pan’ hareketlerden devşirilen,
millî kimlik yaratmak ve Türklük bilinci oluşturmak maksadıyla üretilmiş
ideolojik bir araç olduğunu ileri sürmek mümkündür. Denilebilir ki, felâketle
neticelenen Balkan Savaşları ile Osmanlılık fikri geçerliliğini kaybederken, bu
süreçte gelişen Türkçülük fikri, ‘Turan‘
adlı muhayyel vatanla kütleleri seferber etmeye ve bir etnik bilinçlenme yaratmaya
çalışmıştır.’ (sayfa
174, 175) (İnternetten alınmıştır, yazarı
belli değildir.)
KUŞBAKIŞI:
İNSANLIK
VAZİFELERİMİZ: Sağlıkta, Hatalıkta, Zenginlikte, Fakirlikte, Cenazede ve
Taziyede
Cenâb-ı Allah’ın yeryüzündeki halifesi
olarak yaratılan insan, dünyaya açılan ilk canlıdır. İlk İnsan Hz. Âdem aynı
zamanda ilk peygamberdir.
Allah, insanı en güzel ve en mükemmel bir
şekilde yaratmıştır.
Yeryüzündeki bütün canlı ve cansız
varlıkları insanın hizmeti için yaratan Allah (c.c.) insanı akıl, şuur ve gönül
sâhibi kılarak üstün olduğunu ispatlayacak nimetlere gark etmiştir. Bunun için
insanın bedenî, maddî mükemmelliğin yanında bir de rûhî mükemmelliği mevcuttur.
İnsana bütün isimler öğretilmiştir. İnsan,
Allah Teala’nın lütfu ve inâyeti sâyesinde hâlini anlatan, ihtiyaçlarını
görebilen, medenî yaşayışla huzur bulabilen bir ortama kavuşmuştur. İnsan olmak
en büyük nimettir.
Eserde bu konular ele alınıyor. Emekli
Müftü Ragıp Güzel’in hazırladığı
kitap, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 330
sayfadır.
ÇELİK YAYINEVİ: Ticarethâne Sokağı Nu: 19/A
Sultanahmet, Fatih 34110 İstanbul.
Telefon: 0.212-511 28 11 Belgegeçer: 0.212-511 28
12
e-posta: info@celikyayinlari.com www.celikyayinlari.com
TÜRKİYE ve İRAN / Gelenek Çağdaşlaşma, Devrim:
Türkiye ve İran…
Moğol baskınları, askerî mağlubiyetler ve vergi isyanları gibi ortak
problemlerin etkin rol oynadığı devrimlerle ortaya çıktılar. Târihin büyük
devletleri olan Osmanlı ve Pehlevi Devleti, 20. Yüzyıla damga vuran devrimleri
içerisinde yaşanan ‘çağdaşlaşma’ pratiği onları ileriye taşımıştı. Bu 2 şark
devletinin bu modernleşme serüveni karşılaştırmalı bir üslup ile ele alınabilir
mi? Türkiye 1923’de İran da 1976’da monarşi kurumlarını tasfiye ettiği ve
farklı karakterlerde yeni rejimleri inşa ettiği radikal süreçler yaşadılar. Bu
iki devrim arasında mukayese yapılabilir mi? Tolga Gürakar kitabında bu soruların cevabını veriyor.
Mukayeseyi yaparken
de bu devrimlerin farklı târihî gerçekler, yapı ile ilgili farklı değerler
dizisi, farklı çelişkiler ve farklı dış olaylardan etkilendiği gerçeğine sâdık
kalmış, ‘İran neden böyle?’ sorusunun
akılları karıştırdığı bugünlerde İran’ı anlamak ve kendi târihimiz ile
arasındaki ilişkiyi kavrama maksadına yönelik bir okuma çok faydalı olacaktır.
Türkiye ile yakın bir
kültürel mirasa sâhip olan bu devletlerin târihini okurken, şüphesiz
Türkiye’nin kültür ve târihî mirasını daha iyi anlama imkânı bulunabiliyor.
Farklılıklar görüldükçe her iki medeniyetin yapı taşlarını anlamak
kolaylaşıyor. 2012 yılında basılan kitap 440 sayfa.
KAYNAK
YAYINLARI: Telefon:
0.212 – 252 21 56 Belgegeçer: 0.212 –
249 28 92
e-posta: bilgi@kaynakyayinlari.com / www.kaynakyayinlari.com
Meşrutiyet Caddesi Nu: 6 Kardeşler Han
Kat 3 Galatasaray, Beyoğlu – İstanbul
OSMANLI MEKTEPLERİ:
‘Her resim bir fikirdir. Bir resim 100 sayfalık bir yazı ile ifâde
olunamayacak siyâsî ve hissî mânâları telkin eder. Onun için ben, tahrirî
münderecattan (yazılı bilgilerden) ziyâde, resimlerden istifade ederim.’
Sultan İkinci Abdülhâmid Han, böyle söylemiş. Sözlerine kulak verince, 3 kıtada
inşa ettirdiği yüzlerce mektebi neden fotoğraflarla tescil ettirdiğini daha iyi
anlıyoruz. Kim bilir, belki de hakkında edilecek kem sözlerin kokusu burnuna
gelmiş ve gelecek kuşaklara cevap olsun diye o zamandan tedbirini almıştı. Söz
konusu fotoğraflar, Osman Doğan’ın
hazırladığı kitabın sayfalarında karşımıza çıkıyor. Yemen’den Bursa’ya, Selânik’ten
Bağdat’a, İkinci Abdülhâmid Han devrinde inşa edilen okullara ait fotoğraflar,
kitabın ifâdesiyle söylemek gerekirse, 33 yıllık bir devrin eğitim bilânçosudur.
Kara ve deniz harp okulları yanında açılan tıp, hukuk, güzel sanatlar, ziraat,
sanayi, öğretmenlik, mâliye ve dil okullarına dair fotoğraf ve kartpostallara
bakınca anlıyoruz ki memleketin her köşesi ilim kandilleriyle donatılmış.
Medrese ve mektep görmemiş kimse kalmasın diye yüksekokul, lise ve ortaokul
yanında köylere varıncaya kadar ilkokullar açılmış. Kimsesiz çocukları meslek
sâhibi yapmak için açılan okullarda terzilik, kunduracılık, marangozluk,
dokumacılık gibi pek çok bölüm hizmet vermiş. ‘Gerici padişah’ suçlamalarına fotoğrafların şâhitliğinde sessiz ve
net bir cevap değerindeki özenle hazırlanmış bu kaynak, Abdülhamid’in kültür,
sanat, mimarî, askerî, ilim ve teknoloji alanlarındaki hizmetlerinden sâdece
eğitim sahasındakilerin bile iftiralara ne kadar güçlü bir cevap olacağını
gösteriyor. Sultan İkinci Abdülhâmid Han susuyor, yaptıkları konuşuyor. Yeter
ki bir kulak veren olsun! 2007 yılında yayınlanan kitap, 365 sayuadır.
ÇAMLICA BASIM YAYIN: Merkez: Telefon: 0.212 – 657 88 00 www.camlicabasim.com
“…sana
şöyle bir soru daha sorayım; söylediklerin atlar için de geçerli mi? Yalnızca
bir adam dışında herkes onların iyiliğine mi çalışıyor? Bunun tam tersi doğru
değil mi? Bir ya da yalnızca birkaç adam onların iyiliği için çalışır; seyisler
atları eğitir, binicileri ise sakatlar. At olsun, başka bir hayvan olsun,
söylediklerim doğru değil mi, Meletus? Elbette ki doğru. Sen ya da Anytus ne
söylerseniz söyleyin bunun bir önemi yok. İddia ettiğiniz gibi bir kişi dışında
dünyanın geri kalanı gençlerin iyiliğini isteseydi gençliğin durumu fevkalade
olurdu. Ve sen, Meletus, gençleri zerre kadar umursamadığını bize gösterdin. Bu
umursamazlık her halinden belli oluyor.” (1)
Sokrates, sonunda ölüme mahkûm
edildiği yargılamada “gençleri yozlaştırdığı” iddialarına yukarıdaki sözlerle
cevap veriyordu. Meletus’un şahsında aslında bütün Atinalılara yönelttiği
“gençleri umursamama” ithamı aradan bin yıllar geçmiş olmasına rağmen hala
canlı olan evrensel bir realitedir.
Benim çocukluğum ve gençliğim var
olan bütün ideolojilerin temsilcilerinin ağzından “gençlik elden gidiyor,
gençliğe sahip çıkmalıyız” sözlerini işitmekle geçti. Başta siyasal İslamcılar
olmak üzere, bu sözü o kadar içten ve o kadar ateşli bir şekilde dile
getiriyorlardı ki dinlediğinizde o ideologların hayatlarını gençliği kurtarmaya
adadıklarına inanabilirdiniz.
Mezarında Ters Dönen Karl Marx!
Allah’ın bir insana bahşedeceği en
büyük nimet “düz insan olmak” nimeti olsa gerek. Çünkü düz insan olmak sizi
tarifi imkânsız şekilde apolitik biri haline getiriyor. Hayata ve olaylara
ideolojilerin at gözlüğüyle bakma sığlığından uzak kalıyorsunuz. İnsanları
dünya görüşleriyle değil temel insani değerlere sahip olup olmamalarıyla
değerlendiriyorsunuz. Bu da her ideolojiden samimi arkadaşlarınız olmasını ve o
arkadaşlıklar sayesinde o ideolojik yapıları tanımanızı sağlıyor.
Asıl konuya dönecek olursak,
“gençliğe sahip çıkma” iddiasıyla ortaya çıkan bütün ideolojilerin tıpkı
Sokrates’in yaptığı at benzetmesinde olduğu gibi gençliği eğitilecek değil de
üzerine binilecek bir at olarak gördüklerini söylemek yanlış olmaz. Böylece
ideolojiler gençliği yani atları eğiten seyis olmayı değil, onların sırtına
binerek sakatlayan jokey olma yolunu seçmektedirler.
İster devrimci marjinal sol gruplar
için, ister ülkücüler için, ister siyasal İslamcılar ve/veya tarikat/cemaat
yapıları için gençlik sadece ve sadece bir insan kaynakları (Human Resources)
faaliyeti konusu ve bedelsiz bir işgücü nimeti olmayı ifade eder. Genç insan,
hayatı tanımadığı, henüz yeterince “kazık yiyerek” tecrübe sahibi de olmadığı
ve hayata dair bir şeyleri değiştirme azim ve hayaliyle dolu olduğu için
manipüle edilmeye en müsait hedef kitleyi teşkil eder. Gençlere pankart
yaptırır pankart taşıttırırsınız, broşür bastırır kapı kapı dolaşıp broşür
dağıttırırsınız, parti, vakıf veya dernek binasını temizlettirirsiniz, çay
demletip çay servisi yaptırır ve bulaşıkları yıkattırırsınız, afiş
astırırsınız, stant kurdurup orada bekletirsiniz, masa-sandalye ve sair eşyayı
taşıtırsınız. Velhasıl çalışmaktan canlarını çıkartırsınız ama onların gıkı
çıkmaz bilakis yaptıkları bu işlerden keyif alırlar.
Ülkü ocaklarında da durum böyledir,
MGV mekanlarında da.. Marjinal sol grupların dernek ve/veya partilerinde de
aynıdır. Karl Marx, o marjinal sol grupların gençlerin emeğini nasıl
sömürdüklerini görseydi, adamcağız mezarında ters dönerdi!
İyi de Niye?
Peki, Türk gençliği efendice (!)
okulunu okuyup, olaylara hiç karışmadan (!) tahsil hayatını tamamlamak varken
bu ideolojik grupların içine neden dâhil olur? Bu sorunun sosyolojik ve
psikolojik olarak çok geniş ve uzun bir cevabı olmakla birlikte meselenin
temelinde şöyle bir cevap yatmaktadır; Çünkü Türk gençliği devletinin tarih
boyunca vatandaşının hayatını kolaylaştırmak yerine hep hayatı zorlaştırıcı iş
ve işlemler yaptığını görüp bir şekilde bunu değiştirme arzusuyla bu yollara
sapar!
Düşünün ki, hani neredeyse “gençliğe
sahip çıkmalıyız” sözünün telif hakkını alacak kadar bu sözü sahiplenen siyasal
İslamcı bir iktidarın zamanında bile nepotizm (adam kayırma), hizipçilik, hak
ve adalet duygusunun ortadan kalkması, yolsuzlukların alıp başını gitmesi,
işsizliğin rekor seviyede artması, üniversite mezunları bir yana iki yüksek
lisans bitiren insanların bile iş bulmakta zorlanması vb. olumsuzlukları gören
Türk gençliğinin hayata ve geleceğe umutla bakmasının imkânsız olduğunu
söylemeye gerek yoktur.
2 Mart 2019 tarihinde yayınlanan “Bu
Şartlarda Köle Bile Alamazsınız” adlı yazımızın sonuç kısmını burada bir kez
daha tekrar etmekte yarar var çünkü o günden bu güne hiçbir şey değişmedi.
“Bu ülkenin gençleri on yıllar süren
bir tahsil hayatından sonra işsizlikle yüzleşmemeliler. Bu ülkenin gençleri
KPSS’de birinci olup mülakatlarda elenmemeliler. Bu ülkenin gençleri iş
bulamadıkları veya atanamadıkları için intihara sürüklenmemeliler. Bu ülkenin
gençleri, “okusam da hiçbir şey değişmeyecek” düşüncesine
kapılmamalılar.
Aksi
halde geriye, yıkılmış köprüler, bozulmuş yollar, susuz çeşmeler, viraneler,
harabeler ve yüzlerindeki ışığı kaybetmiş yaşayan ölüler kalır.” (2)
Türk gençliğinin sorumluluğunu
sırtında taşıması gerekenler bir zahmet o sorumluluğun gereğini artık yerine
getirsinler, hiç olmazsa Türk gençliğini azıcık olsun umursamaya başlasınlar.
Gençliği umursamayıp onların sırtına binenler de lütfedip insinler çünkü o
terazi o sıkleti çekmiyor artık!
(1)
Platon, Sokrates’in Savunması, Çev: Emre Alagöz, Panama Yayıncılık, Ankara,
2015, s. 27-28.
(2) http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazilar/YaziDetay/9469