23.1 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 480

Dr. Öğretim Üyesi, Türk Dili Âşığı NEVNİHAL BAYAR Hanımefendi ile TÜRK DİLİ Hakkında Mülâkat…

‘Türkçeyi sadeleştirme çalışmaları, iyi
niyetle başlatılmış olsa da sonucu hüsran olmuş bir devrimdir. Benim yürek
yanığımdır.’

İkinci
Bölüm

Oğuz Çetinoğlu: Türk Dili Tetkik
Cemiyeti, Türkçenin sadeleştirilmesi için nasıl bir program hazırladı?

Dr.Nevdihal Bayar: Bu programın ana hatları özetle şöyledir:

1-Türk dilini millî kültürümüzün
eksiksiz bir ifade vasıtası hâline getirmek, Türkçeyi muasır medeniyetimizin
önümüze koyduğu bütün ihtiyaçları karşılayacak mükemmeliyete ulaştırmak.

2-Türkçe’den yabancı unsurları
çıkarmak, halk ile münevver arasındaki dil farkını ortadan kaldırmak, temel
unsurları öz Türkçe olan bir dil oluşturmak.

Çetinoğlu: Kırılma noktası da
herhalde bu ‘Öz Türkçe’ kavramı
olmalı. İngiliz, Fransız ve Alman dillerinin Öz İngilizcesi, Öz Fransızcası, Öz
Almancası yokken, ‘Öz Türkçe’ diye;
kimilerine göre 4000, kimilerine göre 40.000 yıllık mâzisi olan Türkçeden
farklı bir dil inşası yolu böylece açılmış oluyor.

Peki,
efendim, nasıl bir yöntem uygulanması kabul edildi? 

Dr. Bayar: Belirttiğim hizmetleri gerçekleştirebilmek için;

-Geniş bir derleme çalışmasıyla
büyük bir Türk lügati hazırlamak, bunun haricinde bir de Türk lehçelerini içine
alacak bir Türk lügati meydana getirmek, dilimizin yapısını, kaidelerini ortaya
çıkarmak,

-İlim dilimizin terimlerini
tespit etmek,

-Bütün bunları yaparken güzel ve ahenkli
bir Türkçe ’ye bağlı kalmak prensibini gözden uzak tutmamak.

Hazırlanan bu programlar
dilimizin artık metotlu bir şekilde araştırılacağını, çalışmaların da ilmî
metotlara uygun yapılacağını gösterdiği gibi, Cumhuriyet’in Halkçılık ve
Milliyetçilik ilkelerinin en kuvvetli belirtisini Türk Dil Devrimi’nde
bulduğunu da açıkça ifade etmektedir.

Çetinoğlu: Müsaadenizle bir ara
sorum olacak: Devlet hayatında en büyük devrim, Çarlık Rusya’sında yaşandı.
Baştan sona her şey değişti, yeni bir devlet inşa edildi. Fakat Rusçanın tek
kelimesine dokunulmadı. Dünya tarihinde ‘dil
devrimi
’ diye bir değişime dair bilgi yok. Oxford Üniversitesi’nden emekli
Türkçe Profesörü Geoffrey Lewis,(1920-2008) Türkiye’de yaşanan faciayı, ‘Trajik Başarı: Türk Dil Reformu’ isimli
eserinde (Paradigma Yayınları, İstanbul 2007) 
bütün teferruatı ve ironik bir dille anlatıyor. Siz, mutlaka
biliyorsunuzdur. Söz konusu eserden bir bölümü, okuyucularımızın bilgisine
sunmakta fayda görüyorum:

Türk Dil Kurumu’nun Teknik Terimler Komisyonu danışmanı
olan Nihad Sâmi Banarlı (1907-1974), 1949 yılındaki Altıncı Kurultay’da vuku
bulan fakat tutanaklara geçmeyen bir olayı anlatır: Üyelerden, yeni teknik
terimlerin oluşturulmasına hâkim olan ilke hakkında bir soru gelir. Soruyu takip
eden mahcup sessizliği nihâyet Dilbilim ve Etimoloji Komisyonu’nun başkanı Saim
Ali Dilemre bozar. Dil doktoru değil ama cana yakın bir tıp doktoru olarak,
sessizliğe daha fazla dayanamamıştır: ‘Arkadaşlar,
kem-küm etmeyelim. Bizim prensibimiz-mirensibimiz yoktu; uyduruyorduk
…’
(1)

Şimdi…
Efendim, ‘Dil Devrimi’ kavramı
hakkındaki düşüncelerinizi kısaca lütfedebilir misiniz, başka bir röportajın
ana konusu olarak ele almayı mı düşünürsünüz?

Dr. Bayar: Aslında Dil Devrimi ile ilgili söylenecek çok şey var.
Müsaadenizle bu konuyu başka bir röportajda detaylı bir şekilde ele alalım. Ama
kısaca söylemek gerekirse; belki iyi niyetlerle başlanmış ama sonucu hüsran
olmuş bir devrim diyebiliriz.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim
Efendim. Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin maksadı-hedefi neydi?

Dr. Bayar: Türk Dili Tetkik Cemiyetinin amacı, “Türk dilinin kendi öz güzelliğini ortaya
koymak ve onu diğer dünya dilleri arasında hak ettiği gerçek yere ulaştırmak

olmuştur. Cemiyet bu amacı gerçekleştirebilmek için tüzükte belirtilen kollara
ayrılarak yoğun bir çalışma içine girmiştir. Cemiyet’in aylık dergisi olan
“Türk Dili”, Nisan 1933 tarihinden itibaren yayımlanmaya başlanmıştır.

Kurultayın belirlemiş olduğu programın
uygulanmasına kelime hazinesinden başlanmıştır. Dildeki yabancı kelimelerin
atılabilmesi için, bu kelimelerin hem halk dilinde hâlâ yaşayan hem de eski
kaynaklarda var olan Türkçe karşılıklarının bulunması gerekmiştir. Bunu
yapabilmenin en kısa yolu, aydın kesim ile yönetim birimlerinin birlikte
yürütecekleri tarama ve derleme seferberliği olarak görülmüştür. Böylece Kurum
tarafından 1933 yılı başlarında halk ağzından söz derleme seferberliği
başlatılmıştır. Derleme işinin nasıl yapılacağı da “Söz Derleme Kılavuzu” adlı bir kitapçıkta gösterilmiştir. Her il ve
ilçe merkezinde derleme şubeleri kurulmuş, derleyicilerin topladığı kelimeler
bu kanalla merkeze gönderilmiştir. Dolayısıyla sekiz ay içerisinde 125.000’in
üzerinde fiş toplanmıştır.

Söz derleme seferberliği devam
ederken, Türk Dili Tetkik Cemiyeti bir taraftan da dilimizdeki yabancı kelimelere
karşılıklar bulunması için 12 Mart 1933 tarihinde bir dil anketi
düzenlemiştir.  Çalışma üç buçuk ay devam
etmiştir. Bu zaman zarfında 1382 Arapça ve Farsça kelimeye Türkçe karşılıklar
bulunması istenmiştir. Gazetelerde dil köşeleri açılmış, bu köşelerde de her
gün on, on beş kelime verilerek anket çalışmaları yürütülmüştür. Bu sütunlarda
verilen yabancı kelimelerde Kamûs-ı Türkî esas alınmıştır. Halk da verilen
kelimelere ‘öztürkçe’ karşılıklar
bulmaya gayret etmiştir. Bütün bu çalışmalar, sonradan çıkarılacak olan “Osmanlıcadan Türkçe ‘ye Karşılıklar Kılavuzu
adlı esere temel olmak üzere yaptırılmıştır. Ne var ki bir mesele ortaya
çıkmıştır. O da gelen karşılıkların, bu işin ehli olmayan kimseler tarafından
hazırlanmış olmasından doğan yetersizliktir. Bazen bir Türkçe kelime birkaç
yabancı kelimeye karşılık gösterilmiş, bazen de yabancı kelimelere uygun
karşılıklar bulunamamış, pek çok kelimenin karşılığı boş kalmıştır. Bu
eksikliğin giderilmesi için yazılı eserlerden de yararlanılmasına karar
verilmiştir. Böylece diğer bir iş olarak eski ve yeni Türkiye içi ve dışı
yazılı kaynaklarının taratılmasına başlanmıştır. Türk Dili Tetkik Cemiyeti halk
ağzından derlenen malzeme ile tarama yoluyla elde edilen malzemeyi ayrı ayrı
yayımlamadan önce bir dergi içinde toplamayı uygun bulmuştur. Bu şekilde bir
uygulama ile ihtiyaç duyulan öztürkçe karşılıklar kolaylıkla bulunup, yabancı
kelimelerin yerine konabilecektir. Böylece 1934 yılında Cemiyet tarafından
“Osmanlıca’dan Türkçe ‘ye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi” çıkarılmıştır. Buna Türkçe’mden
Osmanlıca ’ya indeks de eklenmiştir.

1933-1934 yılları, dil anketi,
derleme ve tarama yoluyla elde edilen malzemenin yazıda kullanılmaya başlandığı
bir devredir. Gerek gazetelerin dil köşelerinde, gerekse başka yazılarda yeni
kelimelerle denemeler yapılmış, pek çok yazı kaleme alınmıştır. Ancak bu deneme
devresinde dil malzemesini yazıya geçirerek değerlendirmede tutulan yolun
yanlışlığı yüzünden, bir süre sonra büyük bir uygulama sakatlığı doğmuş ve
girişilen özleştirme hareketi çıkmaza sürüklenmeye başlamıştır.  Canlı ve tabiî bir varlık olan dilin
gelişmesi, ses, şekil ve cümle yapısı birtakım kurallara bağlıdır ve bir düzen
içindedir. O dili konuşan insanların tarihî ve sosyal şartlarına bağlı olarak
zaman ve mekân içinde farklı gelişme yolları gösterebilir. Pek çok dil gibi
Türkçe de bu gelişme sürecinden geçmiştir. Dolayısıyla her devir ve lehçenin
kendine has bir dil yapısı, özelliği vardır. Bu bakımdan Tarama Dergisi’nin
ortaya koyduğu malzemenin kullanılışında bazı problemler olmuştur. Dergide, tek
bir yabancı kelime için farklı kaynaklardan alınmış birçok karşılıklar
bulunmaktadır. Bir kavramın Anadolu ağızlarındaki karşılığının yanında çeşitli
lehçelerdeki karşılıkları da yer almaktadır. Böyle bir çalışma bu alandaki araştırmacılar
için çok önemli bir kaynak olmakla birlikte, sahayla ilgisi olmayan, pratik
olarak bu eserden yararlanmak isteyenler için kullanışlı olmamıştır. Dergide
yer alan karşılıklar belli bir süzgeçten geçirilmediği için gelişi güzel
kullanılmış, tek bir kavram için birden çok karşılık gösterildiği olmuştur.
Ayrıca yazarların da yeni kelimeleri kullanış yöntemleri farklı farklı
olmuştur. Pek çok yazar yazılarını Osmanlıca kelimeler ile cümle yapısına göre
yazıp, daha sonra içindeki Arapça ve Farsça kelimeleri Türkçeleri ile
değiştirmiştir. Dolayısıyla bu ciddiyetsiz uygulamaların dilin gelişimine bir
katkısı olmamıştır.

Çetinoğlu: Sizce,  ‘Katkısı
olmamıştır
’ sözü yeterli midir? ‘zararlı
olmuştur
’ demek mi daha doğru olur?

Dr. Bayar: Çok haklısınız. Zararı olmuştur, hatta ileriye dönük,
yeni nesillerimize dönük büyük zararları olmuştur, demek daha doğru. Yapılan iş
dilin mantığına aykırıdır. Gramerine aykırıdır… İnanın sadece bu zararlar bile
ayrı bir röportaj konusudur. Benim de yürek yanığımdır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim
Efendim, Devam buyurur musunuz?

Dr. Bayar: Bunun sonucunda İkinci Türk Dili Kurultayında bu
aşırılığı önleyecek tedbirler alınmıştır.

18-25 Ağustos 1934 tarihleri
arasında Kâzım Paşa (Özalp)(2) başkanlığında, İkinci Türk Dil
Kurultayı toplanmış ve Cemiyet’in adı “Türk
Dili Araştırma Kurumu
” olarak değiştirilmiştir. Bu kurultayda üzerinde
durulan konulardan biri terimlerdir. Türk dili kurallarına uyularak bütün
terimlerin Türkçe köklerden türetilmesine ve en kısa zamanda okul kitaplarındaki
terimlerin Türkçeleştirilmesine karar verilmiştir.

Üzerinde durulan diğer bir konu
da Tarama Dergisi’nin sebep olduğu karışıklığın giderilmesidir. Bu amaçla
Karşılıklar Kılavuzu’nun hazırlanmasına karar verilmiştir. Bu kılavuzun
hazırlanması için bir çalışma kolu oluşturulmuştur. Burada Falih Rıfkı (Atay),
Ali Muzaffer (Göker)(3), Yusuf Ziya (Özer)(4), Fuad
Köprülü, Hasan Âli (Yücel), İsmail Müştak (Mayakon)(5), İbrahim
Osman (Grantay)(6), Ali Galip (Pekel)(7), Necmettin Sadık
(Sadak)(8), Sâim Ali (Dilemre)(9), Celal Esat (Arseven)(10),
Reşat Nuri (Güntekin) ve Hasan Fehmi (Turgal)(11)’dan oluşan
kurumun uzman kadrosu 1935 baharına kadar çalışmış ve kılavuzun birinci cildi
olan “Osmanlıcadan Türkçe ye Cep Kılavuzunu 25 Mart 1935’te, ikinci cildi olan “Türkçeden
Osmanlıca’ya Cep Kılavuzunu da 19 Temmuz 1935’te yayımlamışlardır.

Yukarıda adı geçen kılavuz
hazırlama komisyonu, yabancı kelimelerin Tarama Dergisi’ndeki Türkçe
karşılıklarını inceleyerek, her yabancı kelimeye tek bir Türkçe karşılık
konulmasına karar vermiştir. Ayrıca kelime türetme devrine girilmiş olduğundan,
Türkçe ek ve köklerden de yeni kelimeler yapılmıştır. Komisyon Tarama
Dergisi’ndeki kelimeleri bir süzgeçten geçirip, bunlardan yaşamaya en elverişli
olanları ayırmıştır. Ayrılan kelimeler gazetelerde yayımlanmış ve halka
sunulmuştur.

Çetinoğlu: Hummalı bir faaliyet
dönemi yaşanmış. Neticesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dr. Bayar: Bu kılavuzların, dil devriminin o döneminde düzenleyici
bir rolü olmuştur. Kılavuz hazırlanırken Osmanlıca kelimelere Türkçe karşılık
bulma işinde Ulus Gazetesi ve Ülkü Dergisi(12) de öncülük etmiş, bu
konuda listeler yayınlamışlardır. Hatta gene aynı gazete ve dergide bulunan
karşılıkların nasıl, nerde doğru olarak kullanılacağına dair dersler
verilmiştir. Ulus gazetesinde Falih Rıfkı (Atay)ın “Kılavuz Dersler”i 160 maddeyi bulmuş, bu dersler 178 sayfalık bir
kitap olarak “Son Düzeltmelere Göre
Kılavuzdaki Yeni Kelimeleri Nasıl Kullanmalıyız
” başlığı altında, 1935
yılında yayımlanmıştır.  Ülkü Dergisi de
Osmanlıcadan Türkçe ‘ye Karşılıklar
Kılavuzu
” adlı bir eser yayımlamıştır.

Türkçeden Osmanlıca ‘ya Cep
Kılavuzunda 8752 kelime yer almıştır. Bunun 4696’sı yurdumuzda eskiden beri
kullanılan arı Türkçe kelimelerdir. Bunlara ya da köklerine çeşitli ekler ilave
edilerek 1735 kelime türetilmiştir. Türkiye dışından 415 kelime alınmış,
bunlardan 450 yeni kelime meydana getirilmiştir. Bunların içinden askerlik
terimlerini son olarak Atatürk düzenlemiştir.

Çetinoğlu: Sizin de malumunuzdur.
-Takip edebildiğim kadarı ile- Tahsin Banguoğlu, Ali Fuat Başgil, Muharrem
Ergin, Fâruk Kadri Timurtaş, Necmettin Hacıeminoğlu ve D. Mehmet Doğan gibi dil
uzmanları; Yavuz Bülent Bâkiler, Emekli Yrd. Doç. Dr. Şâkir Alparslan Yasa, C.
Yakup Şimşek ve Ahmet Kemal Yahyaoğlu gibi dil hassasiyeti olan kişiler; Türk
Dil Bilgisi kaidelerine aykırı olarak türetilen kelimelerin, Türkçemizin temel
yapısını bozduğunu ısrarla belirtiyorlar ve bu kelimelerin kullanılmamasını
tavsiye ediyorlar.

Sizin
de Türk Dil Bilgisi kaidelerine aykırı olarak türetilen kelimelerle alâkalı
eseriniz var. (Açıklamalı Yeni kelimeler Sözlüğü / Akçağ Yayınları, Ankara
2006) Henüz bu eserinizi edinememiş dil meraklıları için; Türk Dil Bilgisi
kaidelerine aykırı olarak türetildiğini düşündüğünüz ve kullanılmasını doğru bulmadığınız
kelimelere (açıklama vermeksizin ve sebep belirtmeksizin) örnekler lütfeder
misiniz?

Dr. Bayar: Önce şunu belirtmek isterim ki beni yeni kelimeler
üzerine çalışmaya yönlendiren insan, kıymetli büyüğüm, ilk hanım genel sözlük
yazarı merhum İlhan Ayverdi Hanımefendidir. Bu vesileyle kendisini minnet ve
rahmetle yâd ediyorum. Örnek kelimelere gelince: “Altıgen, ayrıcalık, azınlık,
bağıntı, besin, cinsel, çıkarsama, düşey, eğilim, görev, gündem, imge, işlev,
kalıtım, nicel, nitel, onay, ortam, ödev, özgü, saylav, sınav, söylev, tasarım,
türev, tüzük, uzay, yöntem, zorun, zorunlu” vb. Örnekler çoğaltılabilir. Dikkat
ederseniz örnek olarak verdiğim kelimelerin hepsi günlük hayatta kullandığımız
kelimeler ve dile de yerleşmişler. En büyük tehlike de bence burada. Çünkü göz,
yanlışı göre göre alışır ve onu doğru kabul eder. Keza kulak da öyle. Sürekli
yanlış kelimeler duyan bir insan bir müddet sonra doğru ile yanlış kelimeyi
ayıramaz hâle gelir. Bugün gelinen nokta budur. Peki bu kelimeleri kullanmayalım
mı? Bu kelimeler dilimize bu kadar yerleşmişken bunu söylemek abes olur. Ama
bundan sonrası için yeni kelimeler türetirken hem yapı hem anlam bakımından
doğru olduğuna dikkat edilmeli ve bu şekilde dilimize sunulmalıdır. Dil şuuru
bunu gerektirir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim
Efendim. Sebep ve açıklamaları öğrenmek isteyenler, eserinizden
faydalanabilirler.

Önceki
cevabınızda ifade buyurduğunuz karışıklıklar, yanlışlıklar tashih edilebilir
mi?

Dr. Bayar: Cep Kılavuzu, Tarama Dergisi’nin sebep olduğu
karışıklığı büyük ölçüde gidermiş, yazı dilindeki yabancı kelimelerin sayısı
gittikçe azalmıştır. Cep Kılavuzundaki bazı karşılıklar zaman içinde işlenerek
değiştirilmiştir. 1935 Cep Kılavuzu ek ve kök birleşimleri, eski kelimelerin
canlandırılması, örnekseme* gibi ilmî yollarla yeni kelimelerin türetilmesi
açısından dilimizin arılaşmasında önemli bir yere sahiptir. Eserde teklif
edilen kelimelerin çoğu tutunmuştur ve günümüzde de kullanılmaktadır. “Azınlık,
anı, akım, albay, basın, basımevi, besin, çağdaş, çağrı, etki, emekli, eğitim,
eşit, gezi, ilgi, ilgili, ilçe, kesin, komutan, kuzey, oy, oturum, öğretim,
ödev, örgüt, özet, sonuç, subay, sömürge, tepki, taşıt, tanım, uzman, ürün,
yarbay, yönetim, yoksun’ vb. Kılavuzdaki kelimelerin seçiminde ve türetilmesinde
Atatürk’ün de önemli bir rolü olmuştur. ‘Arta’yı
artı’ya, ‘ekse’yi ‘eksi’ye çeviren
odur. Arsıulusal, töz, yantıtöz, somtöz kelimeleri gibi türetme denemeleri de
olmuştur.

Çetinoğlu: Cep Kılavuzu’nda türetilen
kelimelerden kabul görmeyenlere de örnekler vermeniz mümkün mü?

Dr. Bayar: Kabul görmeyen veya tutunamayan kelimelerle ilgili de
bir sözlük çalışmam var. İnşallah en kısa zamanda neşretmeyi düşünüyorum.
Örneklere gelince: Abay
“dikkat”, abaylamak “dikkat
etmek”, acık “facia”, adanç
“vaad”, akman “nezih”, alacı “cellat”, antil “mukaddime”, asığcıl
“menfaatperest”, bakman “müfettiş”, baylav “şart”, betimen “kâtip”, çağan
“mevsim”, çeçen “cerbezeli”, dalay “umman”, danışıt “şûra”, deneç “tecrübe”, dursama
“tatil”, ekelge “mezraa” gibi. Aslında o kadar çok ki. Az önce de belirttiğim
gibi bu kelimelerin de bir sözlüğünü hazırlıyorum.

Çetinoğlu: Soyadı Kanunu
yürürlüğü girdikten sonra neler oldu?

Dr. Bayar: 1934 yılında Soyadı Kanunu’nun çıkması, dildeki
öztürkçecilik hareketini desteklemiş ve gelişmesine yardımcı olmuştur. Başta
Atatürk olmak üzere, dilimiz pek çok öztürkçe soyadıyla zenginleşmiştir. Bu
tarihten sonra Atatürk yaptığı konuşmalarda öztürkçe kelimeler kullanmaya
gayret etmiştir. “Genel, özel, evrensel, üye, arıtmak, alan, ısı, erk” vb.
Bunların bir kısmını da kendisi türetmiştir. 
Bu dönemde yeni kelime türetme çalışmaları hızlanmıştır. Dilimize
kazandırılan kelimeler içinde yaşayan ve eski kaynaklarımızdan alınan kelimeler
olduğu gibi, yapı ve anlam bakımından dilimize uymayanlar da olmuştur. Doğru
türetmelerin yanında yanlışları da ortaya çıkmıştır.

Dil devriminin 1934’ten sonraki
dönemi dil bilimi ve buna bağlı olarak etimoloji çalışmalarının arttığı bir
dönem olmuştur. Üzerinde durulan en önemli konu da Güneş-Dil Teorisi’dir.
Atatürk Güneş- Dil Teorisi’ni, dilin türeyişi, felsefesi, psikolojisi ve
sosyolojisi olarak ortaya koymuştur.  Bu
teori Türk dilinin eskiliği ve başka dillere de kaynaklık ettiği tezinin,
dilbilim temellerine dayandırılabileceği düşüncesinden doğmuştur.

*örnekseme: Bir sözcük örnek
tutularak başka sözcüklerin yaratılması. ‘Sağlam
sözcüğü örnek tutularak ‘toplam
sözcüğünün yaratılması, bir örneksemedir.
(Türkçe Sözlük, C: 2, s: 978, Dil Derneği
Yayını, Ankara 2003)

(DEVAM EDECEK)

Dr. Öğretim Üyesi, Türk Dili Âşığı NEVNİHAL BAYAR Hanımefendi ile TÜRK DİLİ Hakkında Mülâkat

Birinci Bölüm

‘Batılılaşma
hareketi, Osmanlı’da devlet düzenini ve düşünce hayatını çöküntüye uğrattı’

Oğuz Çetinoğlu: Rivayet olunur ki,
cebir kitabı, Türkçe kitabına; ‘Ne çok
probleminiz var
!’ demiş. Bu problemlerle yakından alâkadar oluyorsunuz.

Kubbealtı
Akademisi’ne devam etmiş, Sâmiha Ayverdi ve İlhan Ayverdi Hanımefendilerin
rahle-i tedrisinden feyz almış, köklü bir dil şuuru, dil zevki edinmiş bir
Türkçe âşığı olarak makaleler, eserler yazıyor, yanlışlıkları mercek altına
alıyor, çözümler üretiyorsunuz. ‘Dil hassasiyetiniz
var. 

Tespitlerinize
göre, Türkçemizin problemlerine çözümler arayışı, 1800’lü yıllarda başladı. Lütfedeceğiniz
kısa bir özetle mülâkatımıza başlayabilir miyiz?

Dr.Nevnihal Bayar: Sultan Üçüncü Selim Han zamanında başlamış olan
Batılılaşma hareketi, Osmanlı’da devlet düzeni ve düşünce hayatının iyice
bozulup çöküntüye uğramasıyla Tanzimat hareketine ulaşmış, böylece siyasî ve
sosyal hayatımız tamamen değişerek yeni bir düzene girmiştir.

Tanzimat döneminin en önemli
konularından biri, yazı dilinin sadeleştirilmesi ve buna bağlı olarak fen
kitaplarının, devlet, okul ve gazete dilinin Türkçeleştirilmesidir. Çünkü
düşünce hayatının ilerleyip gelişmesi ve millî eğitimin yayılması, ancak sade
bir dil kullanılması ile mümkün olacaktı. Mevcut yazı dili ile yeni fikirleri
halka ulaştırmak çok zordu, hatta imkânsızdı. Bu durum düzeltilmedikçe
Tanzimat’ın fikir yönünün gelişmesi mümkün değildi. Dolayısıyla yazı dilinin
konuşma diline yaklaştırılması çok önemliydi. Gazetelerin halkın anlayabileceği
bir dille yazılması gerekiyordu. Bazı yazarların bu yoldaki çalışmaları,
gayretleri Türkçe’nin sadeleşmesine, bir gazeteci dilinin doğmasına ve yazı
dilinin halkın anlayabileceği bir dil durumuna gelmesine sebep olmuştur.

Çetinoğlu: Bazı yazarlar…’ dediniz. Kimlerdir, isim
verebilir misiniz?

Dr. Bayar: Türkçe’nin ilim ve edebiyat dili olarak yeni bir
hüviyete girmesi gerektiği üzerinde ısrarla duran Tanzimat devri yazarlarını;
Şinasi, Namık Kemal, Ali Suâvi ve Ahmet Midhat olarak ifade etmek
mümkündür. 

Çetinoğlu: Teklifleri neydi
Efendim?

Dr. Bayar: ‘Konuşma diliyle yazma’ fikrini ileri sürmüşlerdir.
Ayrıca Ziya Paşa, Muallim Naci, Necip Âsim (Yazıksız), Şemseddin Sami ve
Süleyman Paşa gibi Tanzimat aydınları da dilde sadeleşmenin önemini ve gereğini
ortaya koyan yazılar yazmışlardır. Böylece ‘dilin
sadeleştirilmesi ve Türkçe’ye önem verilmesi
’ düşüncesi, zamanla yayılıp
güçlenerek sürekli bir akım hâlini almıştır.

Çetinoğlu: Karşı çıkanlar
olduğunu hatırlıyorum…

Dr. Bayar: Evet! 1895-1901 yılları arasında Servet-i Fünûn dergisi
etrafında toplanan Edebiyât-ı Cedide neslinin dil anlayışları ise
Tanzimatçılardan farklı olmuştur. Fransız Edebiyatını yakından tanıyan Servet-i
Fünûn devri yazarları, duygu ve düşüncelerini bütün incelik ve derinliği ile
yansıtacak bir dil kullanmak istiyorlardı. Bu dil, düşündürücü ve etkili
olmalıydı. Aynı zamanda sanatlı olması da gerekiyordu. Dolayısıyla
Tanzimatçılardan farklı bir yol benimsemişlerdir.

Çetinoğlu: Cebir kitabının
sözünü ettiği problemlerin tohumu böylece atılmış olmalı. Ne gibi farklar
vardı?

Dr. Bayar: Servet-i Fünûn yazarları, ihtiyaç duydukları dil
malzemesi için sözlüklerden kelimeler seçip kullanmışlar, Arapça ve Farsça
kelime ve terkipleri daha çok dilimize sokmuşlar, yeni yeni Farsça tamlamalar
ve birleşik yapılar meydana getirmişlerdir. Ayrıca Fransızcadan aldıkları
kelime ve deyimleri de olduğu gibi aktararak, Fransız cümle yapısının Türkçe’yi
etkilemesine sebep olmuşlardır.

Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin
ve Hâlid Ziya (Uşaklıgil) gibi Servet-i Fünûncular bu terkipli dili
savunmuşlardır. Cenap Şahabettin’in dili için “anlaşılmaz dil” tabirini kullanılmışlardır. Hüseyin Câhit (Yalçın)
ve Müftüoğlu Ahmet Hikmet ise yazılarında daha sade bir dil benimsemelerine
rağmen, kendilerini bu ağır ve süslü dilin etkisinden kurtaramamışlardır.
Edebiyât-ı Cedide devrinde dil tabiî olmaktan çıkmış, Tanzimat devrinde bir
dereceye kadar sadeleşme yolunu tutmuş olan yazı dilinin gelişmesi de bir
bakıma engellenmiştir. Edebiyât-ı Cedide neslinin arkasından gelen ‘Fecr-i
Ati’ciler de dil görüşü açısından onlardan farklı olmamışlardır.

Tanzimat’tan sonra Servet-i Fünûn
ve Fecr-i Ati’ciler bir kenara bırakılırsa, dildeki esas gelişme İkinci
Meşrutiyet’ten sonra ‘millî dil’ ve ‘millî kültür’ fikrinin doğmasıyla meydana
gelmiştir. İkinci Meşrutiyet’ten Cumhuriyete kadar olan devre ise dilde ve
edebiyatta milliyetçilik düşüncesinin ağır bastığı bir dönemdir. Bugün
kullandığımız Türkiye Türkçesi de niteliği bakımından dilde milliyetçilik
hareketinin ortaya çıkardığı, konuşma dilinden yeni bir yazı dili meydana
getirme hamlesiyle oluşmuştur. Bundan dolayı başlangıcını Yeni Lisan hareketine
dayandırmak doğru olacaktır.

Çetinoğlu:Dilde sâdeleşme
düşüncesi böylece hız kazanmış olmalı… Ekipte kimler vardı?

Dr. Bayar: Türk Derneği’nin çalışmalarını Selânik’te Genç Kalemler
dergisinde toplananların çabaları takip eder. Bunlar yazılarını Yeni Lisan
başlığı altında yazdıkları için ‘Yeni
Lisancılar
’ diye tanınırlar. Ömer Seyfettin bunların başında gelir. Ömer
Seyfettin dergiye yazdığı ‘Yeni Lisan
başlıklı ilk yazısında, millî bir edebiyatın ancak millî bir dil ile doğacağına
işaret etmiştir.

Çetinoğlu: Ali Cânib (Yöntem)
ve sonradan ekibe katılan Ziya Gökalp ekipteki diğer isimler olmalı…

Dr. Bayar: Evet! Millî Edebiyatın başlangıç devri sayabileceğimiz
Genç Kalemler topluluğunun çalışmalarında, dilde ‘tasfiyecilik’ten çok, yazıda
İstanbul ağzını yerleştirme çabası yer tutar. Yazı dili ile konuşma dilini
birleştirme gayretindedirler. Bunların imlâ konusundaki düşünceleri, genel
olarak imlâ meselesine, zamanın çözüm bulabileceği şeklindedir. İlim dilinde
kullanılacak kelimelerin ya Arapça ve Farsça basit kelimelerden, ya da Türkçe
birleşik şekillerden kurulacağını söylerler.

Genç Kalemler tarafından
başlatılan Yeni Lisan hareketi, artık yavaş yavaş uygun bir ortam hazırlamış
olduğundan genel olarak iyi karşılanmış, diğer gazete ve mecmualar da sade dil
kullanmaya yönelmişlerdir. Ancak, Yakup Kadri ve Fuad Köprülü ilk başlarda
Selânik’ten gelen bu millî edebiyat ve yeni lisan iddialarını küçümsemişlerdir.
Köprülü bir yazısında, dilin gelişme yolunu ancak büyük sanatçıların çizebileceğini,
bu bakımdan Yeni Lisancıların bazen destanlar, bazen de aşk neşîdeleri yazmakla
yeni bir dil ve millî bir edebiyat ortaya koyma zannına kapıldıklarını dile
getirmiştir.

Yeni Lisancılar, sadece yabancı
kurallardan sıyrılmış İstanbul ağzına dayanan sade bir Osmanlı dili oluşturmak
istedikleri hâlde, Yakup Kadri de dâhil olmak üzere karşı koyanların bir kısmı
onların Çağatayca’yı getireceği düşüncesine kapılırlar. Oysa Yeni Lisancılar
dili sadeleştirirken zamanın şartlarına uyarak orta bir yol tutmuşlardır. Bu
tutumda, bundan önceki devrede Türk Derneğinin uğradığı başarısızlığın da payı
vardır. Ancak ne olursa olsun, Türk dilinin sadeleşmesi yolundaki daha ileri
adım bu devrede atılmıştır.

Çetinoğlu: Tepkilerin sebebi ne
olabilir?

Dr. Bayar: Yeni Lisancılara gösterilen tepkiler genelde devrin
getirdiği alışkanlıktan ileri gelmiştir. Nitekim Köprülü bu devredeki
yazılarında dilde tabiî gelişmeyi savunduğu hâlde, ileride kendisi de bu
hareketin destekleyicilerinden ve Millî Edebiyat Cereyanının öncülerinden
olmuştur. Yakup Kadri ise Osmanlı edebî terbiyesinin verdiği alışkanlıkla yeni
lisan akımına karşı göründüğü hâlde, Celal Sâhir’in de belirttiği üzere
yazıları devrine göre oldukça sade Osmanlıcadır. Demek ki düşünceleri ile
aykırı görünenler bile farkında olmadan yavaş yavaş sadeliğe doğru
yönelmişlerdir.

Yeni Lisancılar düşünce
bakımından Ziya Gökalp’in tesirinde idiler. Ziya Gökalp siyasî devrimi sosyal
devrimin takip etmesi gerektiğini düşünüyor ve bu fikrini yaymaya çalışıyordu.
Ömer Seyfettin’in önderlik ettiği, Ali Cânib’in de öncülerinden olduğu Yeni
Lisan akımını destekliyordu. Ziya Gökalp Türk toplumunun ve Türk
milliyetçiliğinin 1908’den sonraki gelişiminde etkili olmuştur ve dil
meselesini Türkçülük hareketinde aşılması gereken basamaklardan biri olarak
kabul etmiştir. Arapça ve Farsça kelimelerin dilden büsbütün çıkarılmasına
taraftar değildir. Türkiye dışındaki eski ve yeni lehçelerden alınacak Türkçe
kelimelerin Arapça ve Farsça kelimelerle değiştirilmesine de karşıdır. Ziya
Gökalp bunu tasfiyecilik saymakta, vaktiyle ileri sürülmüş olan tasfiyeciliğin
dili en canlı kelimelerinden, dinî, ahlâkî, felsefî deyimlerinden mahrum
bırakacağını, bunun da dili anlaşılmaz duruma getireceğini ileri sürmüştür.

Çetinoğlu: Denilebilir ki Yeni
Lisancılar kelime ırkçılığı yapmamışlar, Arapça ve Farsça terkiplere karşı
çıkmışlardır. Peki, Efendim, milliyetçi düşüncenin, sonradan tavsiyeciliğe
dönüştürülen sadeleştirme hareketine tesirleri olmuş mudur?

Dr. Bayar: Olmuştur. Meşrutiyet devrinin önemli dil akımlarından
diğeri de Türkçeciler gurubudur. Bu gurubun başında, duru Türkçesi ile
edebiyatta ve dilde kendi başına bir çığır açmış olan Mehmet Emin Yurdakul
bulunmaktadır. Balkan Savaşı ile Birinci Dünya Savaşı arasındaki dönem Türk
milliyetçiliğini biraz daha ileri götüren bir devir olmuştur. Balkan
Savaşları’nın mağlûbiyetle bitmesi ve bir kısım toprağın elimizden çıkması
gençlerde milliyetçilik duygularını geliştirmiş ve sade dile daha çok
yönelmelerini sağlamıştır.

Çetinoğlu: Türk Ocağı’nın dil
çalışmalarındaki yerine bakabilir miyiz?

Dr. Bayar: 1912 yılında faaliyete geçen Türk Ocağı, Türkçülük
akımının merkezi hâline gelmiştir. Daha önceleri sade Türkçe akımına karşı olan
Fuad Köprülü de bu çalışmalara katılmıştır. Türk Ocağı, Türk Yurdu dergisinden
başka Celal Sâhir’in idaresinde Halka Doğru (1913) ve Türk Sözü (1914)
dergilerini de yayımlamıştır. Bu dergiler, halkı milliyet duygusu etrafında
toplayabilmek için onlara kendi dilleri ile seslenme maksadını taşıyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı’nın
başlaması ile düşünce ve yazı hayatında bir durgunluk baş göstermiştir. Fakat
1917 yılında Ziya Gökalp ve arkadaşları tarafından çıkarılan Yeni Mecmua, sade
Türkçe ve millî edebiyat akımının güçlenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Yeni
Mecmua’da Yahya Kemal Beyatlı İstanbul Türkçesi’nin, ‘hecenin beş şairi’ diye bilinen Hâlid Fahri Ozansoy, Orhan Seyfi
Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Enis Behiç Koryürek ve Fâruk Nâfiz Çamlıbel de
şiirleriyle sade Türkçe’nin en güzel örneklerini vermişlerdir. Ayrıca Mehmed
Âkif Ersoy, Ziya Gökalp, İbrahim Alâeddin Gövsa, Şükûfe Nihal, Hâlide Nusret
Zorlutuna, Necmeddin Halil Onan, Ömer Bedreddin Uşaklı, Necip Fazıl Kısakürek,
Refik Hâlit Karay, Hâlide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri
Güntekin ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi şahsiyetler de sade Türkçe akımını şiir,
hikâye, roman ve diğer yazılarıyla temsil etmişlerdir.

Çetinoğlu: Bunca edip, şâir ve
muharririn desteğine rağmen, sadeleştirme çalışmalarından istenilen neticenin
alınamamış olmasını nasıl açıklıyorsunuz?

Dr. Bayar: Tanzimat’tan Cumhuriyet öncesine kadar uzanan dili
sadeleştirme çalışmalarının istenilen başarıya ulaşamamasının sebebi, sadece körü
körüne bağlanılan gelenekçilik değildir. Asıl sebep, Türk dilinin yüzyıllar boyunca
hor görülüp ihmal edilmesidir. Ayrıca Doğudan ve Batıdan gelen etkileri
süzgeçten geçirip eleyecek bir eğitim sistemi de yoktur. Bu konudaki küçük
ilerlemeler ancak şairlerin ve yazarların temayüllerine bağlı kalmıştır.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında devrimler
başarıyla gerçekleştirilmiş, sıra dille ilgili çalışmalara gelmiştir. Zamanın
Millî Eğitim Bakanı Mustafa Necâti, 20 Mart 1926’da ‘Maarif Teşkilâtına Dâir
Kanun’un bazı maddelerinin konuşulması sırasında, dilimizin ıslahı için gereken
tedbirlerin alınmasına çalışacak bir Dil Heyetinin kurulmasının gerektiğini
söylemiştir. Ayrıca Latin harfleri konusunun devletin bir siyaset meselesi
olduğunu belirtmesi de aslında bu alanda atılmış resmî adımın kapalı bir
ifadesidir.

Atatürk başkanlığında 23 Mayıs 1928
tarihinde yapılan toplantıda, Atatürk’ün ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın
görüşüyle, dilimize Latin harflerinin tatbikiyle ilgili çalışmak üzere bir
komisyon kurulmasına karar verilmiştir. Bunun üzerine 26 Haziran 1928’de Mehmet
Emin Erişirgil başkanlığında, Falih Rıflkı Atay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu,
İhsan Sungu’dan ibaret bir komisyon kurulmuş ve hemen çalışmalara başlamıştır.
Bu çalışmaların sonucunda, Latin harflerinin kabulüne karar verilmiştir.
Atatürk bu önemli kararı 9 Ağustos 1928 gecesi bir konuşmayla halka
duyurmuştur. Böylece memlekette bir eğitim seferberliği başlamıştır. Hatta
alfabe devrimi daha kanunlaşmadan öğretimin yeni harflerle yapılacağı
duyurulmuş ve bütün eğitimciler de yeni harfleri öğrenmeye başlamışlardır.

Daha sonra Atatürk, halka yeni
yazıyı tanıtmak amacıyla yurt içinde geziler yaparken, İstanbul’daki gazeteler
de bu konuda örnek yazılar yayımlamışlardır. Atatürk’ün 1 Kasım 1928 günü
yaptığı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış konuşmasından sonra, yeni Türk
yazısı ile ilgili kanun kabul edilmiştir. Kanun uyarınca 1 Ocak 1929’dan
itibaren Türkiye’de Arap harfleriyle hiçbir şey basılmayacaktır. 1 Eylül 1929
tarihinden başlamak üzere de okullardan Arapça ve Farsça dersleri
kaldırılmıştır.

Bütün bu gelişmeler devam
ederken, millî dil şuurunun iyice yerleşmesi için, milliyeti ve anadili hor
görme duygusunun yok edilmesi gerekmiştir. Bu da ancak dil ile millî şuur
arasındaki bağı kurmak ve sağlamlaştırmakla gerçekleşebilecektir. Dolayısıyla
tarihimizi çok iyi bilmek ve bu konuda köklü araştırmalar yapmak önemli bir
hâle gelmiştir. Bu amaçla Haziran 1930’da Türk Ocakları’nın altıncı şûrasında,
Atatürk’ün isteği ve Âfet İnan’ın teklifi ile ‘Türk Tarih Heyeti’ kurulmuş,
ancak kısa bir süre sonra Türk Ocakları kapandığı için, bu heyet 12 Nisan
1931’de ‘Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti
adını almıştır. 1932 yılında da hemen Birinci Türk Tarih Kongresi yapılmıştır.
Cemiyet bundan sonra millî tarih ve millî dil anlayışını birleştirerek çeşitli
araştırma ve çalışmalarına başlamıştır.

 

Atatürk tarih çalışmalarının
yanında Türk diliyle ilgili çalışmalarda da ilmî metotların kullanılmasını
istemiştir. Bu amaçla 12 Temmuz 1932 tarihinde, başkanlığına Sâmih Rıfat’ı,
genel sekreterliğine Rûşen Eşref Ünaydın’ı getirdiği ‘Türk Dili Tetkik
Cemiyeti’ni kurmuştur. Atatürk bu cemiyetin çalışmalarının iki taraflı bir
hedefe ulaşmasını istemiştir.

Çetinoğlu: O hedefler nelerdi?

Dr. Bayar: Birincisi; Türk dilinin sadeleştirilmesi, konuşma dili
ile yazı dili arasında birliğin ve uyumun kurulması. Konuşma, yazı ve ilim
dilimizin, belli kurallar dâhilinde, tarihi metinlerden ve yaşayan halk
lehçelerinden taramalar, derlemeler yapılarak bir kelime ve terim hazinesinin
oluşturulması.

İkincisi; Tarihî araştırmalarda
belge değeri olan eski veya ölü dillerin belli kurallarla incelenmesi ve
karşılaştırmaların yapılması suretiyle, Türk ve Türkiye tarihine kaynaklık eden
bütün eski diller üzerinde düzenli bir araştırma yapılması.

Bu amaçlar doğrultusunda 26
Eylül-6 Ekim 1932 tarihleri arasında Birinci Türk Dil Kurultayı toplanmış,
kurultayın son gününde Cemiyet’in bundan sonraki çalışmalarını belirleyen bir
çalışma programı hazırlanmıştır.

Çetinoğlu: Programda neler
vardı?

Dr. Bayar: Programın ana hatları kısaca şu şekildedir:

1-Türkçe gerek Sümer, Eti gibi en
eski Türk dilleriyle, gerek Hint-Avrupa, Sami dilleriyle mukayese edilmelidir.

2-Türkçe’nin gelişimi tespit
edilmeli ve mukayeseli grameri hazırlanmalıdır.

3-Türk lehçelerindeki kelimeler
derlenerek lehçeler lügati, daha sonra esas Türk lügati, terim lügati ve Türkçe
sarfı, nahvi yapılmalıdır.

4-Türkçe’nin tarihî grameri
yazılmalıdır.

5-Doğu’da ve Batı’da dilimizle
ilgili çıkan eserler toplanmalı, gerekli olanlar Türkçe’ye tercüme edilmelidir.

6-Cemiyet gerek kendi
çalışmalarını, gerek dışarıdan Türk dili ile ilgili çalışmaları bir mecmua ile
yayınlamalıdır.

7-Gazetelerde dil çalışmalarına
özel yer verilmelidir.

Atatürk’ün kurultayda üzerinde
durulmasını istediği bir konu da halk dili ile aydın dilinin birleştirilmesi
yönünde yapılacak çalışmalardır. Kurultayca seçilmiş olan Yönetim Kurulu bu
konuda yapılacak çalışmaları da bir program şeklinde düzenlemiştir.

DEVAM EDECEK

19 Mayıs Üzerine Düşünmek!

İsyan Kuşun Kanadında

0

Hareket; insanla, Allah’ın terkibidir diyor Fransız düşünür Blondel.
Varoluş ile varlık birbirinden tamamen farklıdır. Varoluş; tanımlanamaz
benzetilebilir ancak. Örneğin yanmak gibidir. Yanma bitti mi kül olursun.
Yanmak ayrı, kül ayrı… Koşmak gibidir. Koşmak bittiğinde durursun, durmak
ayrı koşmak ayrı…  Yolculuk gibidir. Vardığında
menzile yolculuk biter. Varmak ayrı, yolculuk ayrı.

Benzetmeler bitmez lakin söz biter maksat hâsıl olduğunda. “Bizim Allah’ımız isyanın Allah’ıdır
derken Büyük mütefekkir Nurettin Topçu İsyanın kuşun kanadında olduğunu bilerek
söylüyordu bu sözünü.

İnsanın Hamuru, İsyan mayası ile karılmıştır. Zannedilmesin
Allah aciz, Âdem’in ne yapacağını bildiği halde engellemek istese engelleyemesin.
Tam bir Hürriyet içerisinde kendi iradesiyle yaptığında seçimini harekete
geçmişti içindeki isyan. Ve Âdem’in gerçekliği başlamıştı. Madem yeryüzünün
halifesi olacaktı, belirli bir süre yerleşme ve geçim vardı kaderinde. İsyan
ederek dönecekti aslına. Varoluşunu seçebilen yegâne varlıktır insan. İsyanı, İnsanı
insan yapan şeyler her ne ise onlara doğru yapılan bir hamledir. Hamle menzile
varınca biter… Ya menzil sonsuzlukta ve Allaha varmaksa, durmaya ne hacet…

İsyan kuşun kanadında…

Çırpınmasa uçamazsın, tutsan varamazsın. Demem o ki…

İsyan bir harekettir durduğunda Sen İnsan değilsin…

Misal; Namaz kılarken Kula kulluğa isyan halindesin

Durduğunda sen insan değilsin!

Malından verirken, Dünya malına isyan halindesin

Durduğunda sen insan değilsin!

Zulme karşı dururken, Zalime isyan halindesin

Durduğunda sen insan değilsin!

Fakiri doyurduğunda, Çaresizliğe isyan halindesin.

Durduğunda sen insan değilsin. Her gün, her an her nefeste her
şeye isyan edip her isyanında yeniden doğacaksın

Beyninde isyan edecek dilinde isyan edecek, elinde isyan edecek,
cebinde isyan edecek, Sen sana isyan edeceksin, isyandan isyana koşarak kendi
tek gerçekliğini yaşayacaksın.

YANİ NE KADAR İSYAN, O KADAR INSAN…

Velhasıl İsyanında, insanlığında kuşun kanadında…

 Çırpınışın durduğunda.
Sen durmayacaksın Hayat duracak…

Taşeron Sırrı

0

İYİ Partinin,
daha çok aydınlanmacı ve ulusalcı tavrıyla, kendi ayakları üzerinde durmasını
ve yükselmesini savunan bir yurttaş olarak, Sn. Akşener’in,

en net bir
şekilde, HDP yi PKK ile birlikte konumlandırması beni oldukça sevindirmişti.

Arkasından Sn.
Akşener,   “Memleket Masası” önerisini,
kamuoyuna sundu.

Aslında bu, gerçekten
memleket hayrına olarak, siyaseten reddedilmesi çok zor bir öneriydi ve
iktidarı sıkıştırmıştı.

İşte tam bu
sırada, Sırrı Süreyya Önder; bir takım iddialarda bulundu.
Ben bunu Sırrı Süreyya Önder üzerinden tartışmak isterim.

Kendisi, her
kalkışmayı devrim sanan bir devrim budalası ya, bu yolda, kendisine verilen
tarihi bir rolde, bir oyuncu olarak, kendisini PKK’nın tarihini yazıyor sanıyor
ve herkes kendine hayran, kibir kibir dolaşıyor ya.

Bu tarihi
yolda, legal üs HDP nin karizması çizilince, 
fena halde, şöyle bir fırça yedi her halde.

“Oğlum Sırrı,
noluyo, sana bahşedilen bu tarihi rolün kıymetini bil ve hemen yönetmenliğe
geç, yaz bir senaryo, hem bizi rahatlat, hem de MASA yı dağıt, hadi oğlum benim”

Bunları şundan
yazdım. Sırrı Süreyya Önder’e hiç saygı duymuyorum. Niye;

Vaktiyle bir
tarihte, kendileri, çok önemli bir mekânda, çok önemli bir kişinin, “siz
Türk değil misiniz” sorusu üzerine, yılışarak, “Türküm ama tedavi
oluyorum” yanıtını vermişti. Karşılığını da soranın gülümsemesiyle
almıştı. Bunu biliyordu, yoksa bu yanıtı veremezdi.

Ve iktidardan,
sonra hediye çekine dönüşecek puanını almıştı.

Ben ise,
çüşşşşş, yuuuuuuuuh, demiştim.
Çünkü bana göre, bir insan sadece kendinden utanır ve hiç bir normal akıl ve
ahlak, bu yanıtı veremez. Bu net olarak bir ahlâki yoksunluktur.
Ey, Adıyamanlı Türkmen kökenli hemi de İstanbullu,
Sırrı Süreyya Önder, Senin Kürt lehçen, bizim İzmir, Egede yaşayan tanıdığım Kürt
kökenli arkadaşlarımda bile yok.

Bu nasıl iş yahu? Bir insan
bu kadar da “kopyala yapıştır” olur mu?

O yüzden bu iddian bana “yellen,
yellen ipe diz” geliyor.

Ses ve öfke

Kesin İnançlılar’da Eric Hoffer’in sözünü tekrarlayayım:
Allah’sız hareket olur ama şeytansız hareket olmaz. Komünizm Allah’sızdı. Ama
kapitalistler ve emperyalistler diye bir değil, iki şeytanı vardı ve ikisine
birden Faşist derlerdi.

Düşman lazım. Hedefe konacak, taşlanacak şeytan lazım. Yoksa
insanlar bizi dinlemeyecek. Dinlememekle kalsalar neyse, ters giden işleri de
bizden bilecekler. Hâlbuki bir düşman, ne olur, hiç olmazsa bir tanecik düşman
bulsak! Ben yapmadım, o yaptı der, rahatlarız.

Bulur gibi de olduk. Virüsün Rockefeller’in parasıyla Çin’in
Wuhan’ında imal edildiği yazıldı muhafazakâr basınımızda. Hatta polisin, Rockefeller’in
adamlarını dünya çapında “aldığı“nı da yazdık. Yani tutuklandığını.
Fakat yemediler. Hâlbuki iyi numaraydı. Bir vuruşta hem Çin, hem Rockefeller,
hem doğu, hem batı halloluyordu. Ne oldu bilmiyorum? Bizim Çin Teali Cemiyeti
müdahale mi etti? Hani Doğu Türkistan’daki Uygurların dünyanın en mutlu
Uygurlarıdır, 1 ilâ 3 milyon Uygur’un bedava yatılı kolejlere gönderildikleri
için ne kadar teşekkür etseler azdır diye yazan arkadaşlar.

Rockefeller olmadı Bill Gates verelim

Rockefeller ile Çin tutmayınca başka bir hedef bulduk.
Virüsü Bill Gates imal etmiş. Ve ortalıkta gizli videolar dolaşmaya başladı.
Gates, bilmem kaç yıl önce büyük bir salgından bahsediyor. Ne salgınından,
“Korona Virüsü salgınından!” Bu da mı gol değil?

Benim yakın dostlarım bile bana videoyu göndermeye,
paylaşmaya başladı. Dilim döndüğünce anlattım, şu anda boğuştuğumuz virüs yeni
ama Korona Virüsü eski. SARS, MERS ve daha en az dört cinsi var. COVID-19
yedincisi galiba. SARS ve MERS daha öldürücüydü ama şimdiki kadar bulaşıcı değildi.
Korona, yani “Taç” virüsün cins ismi. Elektron mikroskopta ilk poz verdiği
zaman- eski elektron mikroskoplarda- taca benzetmişler. Şimdi daha iyi elektron
mikroskoplarımız var ve aslında eski fotoğrafların belden yukarısını
gösterdiğini, muhteremin aslında eski model deniz mayınına benzediğini biliyor
ve her yere öyle resmediyoruz. Gates’in bahsettiği de muhtemel bir yeni Korona
mütasyonu salgını. Ve dediği gibi de oldu. Uzak görüşlü adam. Uzak görüşlü
olmasa sıfırdan dünyanın en büyük şirketi olmaya şu kadar yılda erişir miydi?
Beş yıl önce Gates şöyle diyor: “Önümüzdeki yirmi yılda, bir sebepten on
milyon insan ölecekse, o sebep muhtemelen buna benzemeyecek. Buna benzeyecek.

Birinci “buna“da perdeye atom bombasının mantar bulutu yansıyor. İkinci
buna“da kocaman bir Korona Virüsü görüntüsü. Bu çok gizli konuşma TED
konuşmalarında yapılmış, milyonlarca kişi izlemiş ve hâlâ YouTube’da
duruyor: https://youtu.be/6Af6b_wyiwI

CIA sağolsun, bize iç yazışmalarını CC’ler.

Madem gerçek böyle, virüsü Rockefeller çıkardı, Gates
çıkardı, CIA, MOSSAD, FSB (KGB’yi devralan firma), MSS (Çin’inki) çıkardı
diyenler niçin yılmadan öyle demeye devam ediyorlar? Çünkü dünyada insanları
harekete geçirmede nefret kadar kuvvetli bir duygu yoktur. Bir şeytan
yaratabilirseniz, rahatlarsınız ve arkanızdaki aptallar birlik ve beraberlik
içinde sımsıkı birbirlerine ve size kenetlenir ve şeytanın üzerine
yürürler. Kesin İnançlılar‘da Eric Hoffer’in sözünü
tekrarlayayım: Allah’sız hareket olur ama şeytansız hareket olmaz. Komünizm
Allah’sızdı. Ama kapitalistler ve emperyalistler diye bir değil, iki şeytanı
vardı ve ikisine birden Faşist derlerdi. Nazizm belki tam Allah’sız değildi ama
çok Allah’lı da değildi. Fakat onun da kapı gibi şeytanı vardı: Yahudiler.

Bir an durup sorulmaz mı, yahu bu CIA, MOSSAD ve diğerleri
bizim büyüklerimize, kanaat önderlerimize gizli yazışmalarının birer kopyasını
mı gönderiyor? Sormazlar. Çünkü sormaya vakitler yoktur. Nefret edilecek,
taşlanacak bunca şeytan dururken akılla, gerçekle oyalanılmaz. Gerçeklerle
kafamızı karıştırmayın.

Gerçek ceketini giyene kadar yalan dünyayı dolaşır diye bir
söz vardır. Şimdi sosyal medyadan toplanan bilgiler bunu tasdik ediyor. Tekrar
edeyim: En çok paylaşılan ve en hızlı yayılan paylaşımlar nefret, düşmanlık
paylaşımlarıymış.

Shakespeare ile Atsız

Bugün, yarın, evinizdeki ekranda, size nefret hedefleri
gösteren; düşmanlara, şeytanlara hakaretler yağdıran birini görürseniz, William
Shakespeare’nin Macbeth’indeki şu satırları hatırlayınız:

Sön, kısa mum, sön!
Hayat yürüyen bir gölge, kötü bir oyuncu
Sahnede kibirle mızmızlayıp saatini dolduruyor.
Sonra da ebediyen susacak,
Bir ahmağın anlattığı, ses ve öfke dolu anlamsız hikâye.

Gereğinden fazla anlam yüklemeye çalışmayın. Çünkü anlamı
yok.

Bugün 3 Mayıs, Türkçüler günü. Yukardaki Shakespear ile
Atsız’ın şu dörtlüğünü alt alta yazıp ben de sahneyi terk edeyim:

Beşeriyyet denilen fertlerde
Var mıdır olmayan ahmak ve alık
Bu hayat sanki salaş bir sahne
Ve piyes maskaralık, maskaralık

(Alıntı: Milli Düşünce Merkezi)

Alt Akıl-Üst Akıl

Yol kenarında Selvi
olamazsan, Sazlıkta bir saz ol. Ama sazların en yücesi sen ol
!

Dayım, hangi konuda olursa olsun
kesinlikle aza kanaat etmezdi. Görevi icabı ata binmek zorundaydı ve
emsallerinin içinde en iyi ata o biner, en iyi elbiseyi o giyerdi. Eğitim
konusunda da öyleydi. Her sene sonu benim karnemi görmek ister, sınıf birincisi
neden olamadım diye kendisinden fırça yemeden kurtulamazdım. Zaten tahsil
yapmak için ilçe de Almanya’ya giden iki kişiden biri kendi oğluydu.

Bu kısa hikâyeciği neden
anlattığıma gelince, biz istesek te istemesek te dünya bir milletler mücadelesinden
ibaret. Eğer bu evrende ilelebet yaşamak istiyorsanız, sınıfınız, rütbenizi makamınız ne
olursa olsun dünyanın en iyisi olmak için çaba sarf etmek zorundasınız. Bir asker
konulu dizi filmde komutan sürekli uyarırdı askerlerini: “Uyursan ölürsün!” Evet, uyursak ölürüz, tıpkı Suriye, Irak, Libya
gibi.

O halde! O halde çalışacağız
ilimde, fende, hukukta ve hatta spor ve güzel sanatlarda. Okumuş ama okuduğunun
farkına varmayan zavallı Prof.’un şu sözünü: “Fiziği Matematiği okusan ne olacak yarın ahirette sana onlarımı
soracaklar
” dediği gibi düşünmeyeceğiz.

Ekonomik yönden bu günkü perişan
halimize rağmen, gene de tabii ki bizi kıskananlar, ayağımıza çelme takmak
isteyenler olacak… Eğer bu problemli coğrafyada yaşamak istiyorsak, bütün
bunları zamanında görüp, kartımızı ona göre almamız icap eder.

Bakın Avrupa’nın gelişmiş
devletlerine, hepsinin devlet kurumlarının geçmişi en az yüz yıl geriye gider.
Eğer Almanya bu gün COVİD-19 nalet virüsünde başarılıysa, bunu 1896 yılında
Robert Coch enstitüsünün ayakta olmasına borçlu.  Biz ise daha 1928 de kurulan Refik Saydam
Hıfzıssıhha enstitüsünün çanına ot tıkadık. Aynı zamanda Avrupa’nın arkasında
Fransız Devrimi ve Rönesans gibi iki aydınlanma dönemi var ki, bütün enerjisini
oradan alıyor.

Sovyet Rusya, Çarlık döneminden
beri üç defa rejim değiştirmesine rağmen, hala Deli Petro’nun vasiyetine uyup sıcak
denizlere inme hayalini taşıyordu ve Suriye meselesiyle indi bile.

Ya bizler! Yanmış yıkılmış bir
imparatorluğun küllerinden gencecik bir devlet kurmuşuz ama daha yüz yılını
dahi doldurmadan orasından, burasında çekiştire çekiştire ne bu devleti
kuranlara saygımız kalmış, nede onların kurduğu kurumlara. Bu devleti
kuranların hedefleri vardı, büyük Atatürk’ün gösterdiği hedef: “Çağdaş uygarlık seviyesi”nin en zirvesiydi,
ya şimdi? Nato’ya kızıldı kâh duvarın öte tarafı gösterildi, Kâh Şangay beşlisi
veya her gelen hükümetin Avrupa Birliği hayalleri. Avrupa Birliği hayalleri
tamam güzel de, Avrupa Birliği’nin bazı ölçütleri var, hangisini yerine
getirdik bunların? Türk Hukuku ne âlemde, ya eğitim, demokrasimiz tam işliyor
mu, ya devlet kurumlarındaki rüşvet olayları… Bütün bunlara bakıp açık
yüreklikle her şeyimiz tamamdır diyebiliyor ‘muyuz?

Kaleminden başka bir silahı
olmayan gazeteciyi, mapus damlarında çürütüyoruz da: “listemde temizlenecek elli kişilik isim var, hatta
bu listenin içinde bir kısmı da komşularım
” diyen kişiye, bırakın
savcıları, RTÜK dahi soruşturma açamıyorsa Avrupa Birliği hayalden öteye
gidebilir mi?

Çok değil ABD de 1860’lı
yıllarında IQ seviyesi 80’leri gösteriyordu, şimdi 105 ve Türkiye de bunu
söylemeğe utanıyorum ama IQ ortalaması: 90. Avrupa ortalaması 105

Bu tablolara bakıp, alt akıl-üst
akıl tartışmalarını yapmanın bir gereği var mı? Vay efendim Türkiye’yi
dışarıdan bir üst akıl yönetiyormuş, Türkiye’ye müdahale varmış. Hayır, efendim
biz kendi kendimizi yönetemiyoruz, kurumlarımız yönetilemiyor yönetilemeyen bir
demokrasinin kurbanlarıyız millet olarak. Başkalarının müdahalesine zaten gerek
kalmıyor ki!

Eğer bir devletin yöneticileri, sürekli
kendi yaptıklarını kendinden öncekilerle kıyaslıyorsa, inanın o yöneticiler,
halkına yalan söylüyor, başarısızlıklarını geçmişle kıyaslayarak örtmeye
çalışıyorlardır. AKP iktidarı 2002 de iş başına geldiğinde Türkiye ekonomik
açıdan Güney Kore ile aynı seviyedeydi, şu anda Güney Kore nerede biz neredeyiz,
kıyaslamayı neden dış ülkelerle yapmıyoruz?

Sırf popülist zihniyetle gerekli
alt yapı hazırlığı yapılmadan, öğretmen kadrosunu tamamlamadan her vilayete bir
üniversite açarsanız, ne açtığınız okul okul olur, ne de oralardan yetişenler,
doğru dürüst meslek sahibi. Keşke okullarımız eski haliyle kalsaydı, hiç
değilse o zaman dünyanın en iyi 500 üniversite sıralamasında bir iki tane
üniversitemiz vardı, şimdi o da yok.

Her vilayete bir Üniversite
yerine adam gibi mesleki teknik okullar açılsaydı, hem fabrikalarımızın
kalifiye adam ihtiyacı karşılanır, hem de üniversitelerimizden adam gibi
adamlar yetişirdi. Malum: “Hepimiz
kaptan olamayız, tayfa olmaya mecburuz
!”

Kalın sağlıcakla.

Ya Tabiyet ya Fetret

Millî hâkimiyet, demokrasiyi getirir. Demokrasi,
insanları tebaa olmaktan çıkarır, vatandaş yapar. Her birini diğerine eşit
kılar. 

Kardeşlik, eşitlik, adalet tek tek fertler arasındadır.
Biri, diğerinin yerine geçebilenler fertlerdir. Gruplar değil. Halk içindeki
etnik veya dinî gruplar, kabileler, aşiretler değil. Demokrasi deyip
egemenliğin bölüşülmesini isteyenler, “ortak vatan”cılar, “anayasal
vatandaşlık”çılar ve bazı Batılı dostlarımız bunun tersini savunur. Bunlar
sanki, Orwell’in 1984’ündeki ikidillilikle konuşuyor: Hürriyet esarettir. Doğru
yanlıştır. Demokrasi diktatörlüktür! 

Fransız İhtilalinde  Vatandaşlık

İhtilal sonrasında Fransız Meclisi, Yahudiler, Protestanlar
ve aktörler, cellatlar gibi “aşağılık” toplulukların akıbetini tartışıyordu. 27
Aralık 1789 günü, yani Bastil’in kırılmasından henüz beş ay geçmişken
Clermont-Tonnerre Kontu Meclis’te şu nutku irat etti:

“Fakat diyorlar Yahudilerin kendi hâkimleri ve kanunları
var. Cevabım şudur: Bu sizin hatanız. Müsaade etmemelisiniz. Millet olarak
Yahudilere her şeyi reddetmeliyiz ve fert olarak Yahudilere her şeyi
vermeliyiz. Hâkimlerini tanımayı bırakmalıyız; sadece bizim hâkimlerimiz
olmalı. Judaik teşkilâtlarının kanunlarının temadisine hukukî destek vermeyi
reddetmeliyiz; devlette kendilerine has bir siyasî hükmî şahsiyet veya düzen
kurmalarına müsaade edilmemelidir. Her biri tek tek vatandaş olmalıdır.
Bazıları diyecek ki, ama onlar vatandaş olmak istemiyor. Tamam öyleyse! Eğer
vatandaş olmak istemiyorlarsa bunu söylesinler ve biz de onları sürelim. Bir
devletin içinde herkes gibi vatandaş olmayan öbekler, millet içinde bir başka
millet, iğrenç bir şeydir… Özetle efendiler, bir ülkede yaşayan herkesin farz
olunan statüsü vatandaşlıktır.”

Avrupa bu gerçeğin yüzyıllar önce farkındaydı. 

Şimdi de farkındadır. Fransa’ya Korsikalılar’a Korsika dili
ile eğitim hakkı verilsin dendiğinde Fransa’nın cevabı, “Fransa’da sadece
Fransızlar vardır!” oluyor. Clermont-Tonnere Kontu’nun sözleri hâlâ
kulaklarında küpe. Almanya ve İngiltere, “Çok kültürlülük ölmüştür!” diyor.
Tekrar olacak ama 2010 yılında Merkel, “ “Çok kültürlülük ‘Multikulti’ tamamen
başarısız olmuştur”  derken Merkel’in siyasî ortağı Horst Seehofer de “İki
parti de hâkim Alman kültüründe kararlıdır, çok kültürlülüğe karşıdır… Göçmenler
Almanca konuşmaya mecbur edilmelidir. Yalnız öğrenmeli değil, konuşmalıdırlar
da. Yalnız sokakta değil, evlerinde de Almanca konuşmalıdırlar.” dediği nutku
atıyordu. 

Milliyetçilik İmparatorlukların Aleyhine Milletlerin Lehinedir

Fakat aynı ülkeler, kendilerinde öldürdüklerini bizde
diriltmeğe çalışıyorlar. Neden etmesinler ki? Multikulti Almanya için,
İngiltere için, Fransa için kötü. Alman, İngiliz, Fransız gözüyle baktığınızda
Türkiye için hiç kötü değil. Türkiye’de uygulanmak şartıyla ABD, Rusya ve Çin
için de kötü değil. Hatta pek iyi. İmparatorluklar başkalarının multi-kultisini
sever. 

Biz Fransız ihtilaline imparatorlukken yakalandığımızdan,
milliyetçiliği imparatorluğu bölen “mikrop” olarak gördük. Gökalp, Türkçülüğü
savunurken, “Bu mikrop bugüne kadar bizim aleyhimize çalıştı. Biraz da bizim
için çalışsın!” der. 

Azar Gat’ın izahıyla, kendi egemenliklerine sahip çıkacak
güçleri olmayan milletler, bir imparatorluğa tabi olurlar. İmparatorluğun
merkezinde tabilerden daha güçlü başka bir millet bulunur. İmparatorluk tarihin
bir döneminde zayıflarsa, hâkim devlet, tabilerini bir arada tutamaz ve onlar
bağımsızlıklarına kavuşup millî devletler hâline gelir.

İhmal ettiğimiz bir olgu var: Milliyetçilik Osmanlı
İmparatorluğu için ve bütün imparatorluklar için bölücüydü ama aynı
milliyetçilik Almanya ve İtalya için birleştiriciydi. Bunların parça bölük
şehir devletleri,  feodal siyasî devletçikleri, kontlar, dükler,
prenslikler, milliyetçilik sayesinde, millî egemenlik anlayışı sayesinde,
millet devletler hâlinde birleşti. 

Millet Devleti’nden Sıkıldınız mı? 

Tarihin bize gösterdiği şu: Millî devleti bırakıp başka bir
yere göç etmek niyetindeyseniz, tutabileceğiniz iki rota var: 

BİR: Ya egemenliği aşiretler, etnisiteler, kabileler, feodal
otoriteler arasında bölüşeceksiniz; ki eskiden böyleydi. Avrupa’nın 18., 17.
asırdan öncesinde… Veya daha yumuşak bir tarza, Türklerin 15. asırdan önceki
boyların eşitliğine döneceksiniz: Hani Osmanlı’nın başlangıcı için, “Osmanlı,
eşitler arasında birinciydi” derler ya… Bu boylar, aşiretler rekabeti düzeni
zaman zaman güçlü bir boy veya aşiret etrafında birleşse de bu birleşme ancak
birkaç nesil sürüyor. Sonra hâkimiyet başka bir güçlüye geçiyor. Bu düzene
isterseniz “fetret ~ anarşi” diyelim.

İKİ: Yahut da bir imparatorluğun emir-kumandasına
gireceksiniz. Adı ister imparatorluk olsun ister AB veya Yeni Dünya Düzeni veya
başka bir şey. Ama millî egemenlikten vaz geçeceksiniz. 

Ya anarşi ya imparatorluk. Seçenekler bunlar. 

Yukardakilerin ikisi birden de olabilir. Önce bölünürsünüz…
Sonra parçalarınızı toplarlar. Dünyada imparatorluk mu yok. 

Böldüğünüzde, Avrupa’nın millî devlet öncesi haline
gerilersiniz. Osmanlı, Babür, Safevî, Memluk çağında bizde kıta çapında
devletler varken Avrupa parça parçaydı. Avrupa’da 1500 yılında 500 bağımsız
siyasî otorite sayılıyor. Bunlar bir orduyu besleyecek güce bile sahip değildi.

Nitekim, o tarihte daimî ordusu olan tek devlet
Osmanlı’ydı. 

Millî devletten sıkıldınız mı? Çağı çoktan mı geçti? O halde
kendinize bir manda beğenin. (Alıntı: Karar Gazetesi)

Anne Olma Sanatı-2

“Bana okuduğum kitapların en
güzelinin hangisi olduğunu sorarsanız, söyleyeyim: Annemdir.”             Abraham
Lincoln

 

 

 

Anne
aile, yuva, birlik olma, paylaşma, mutluluk devşirme demektir. Annenin var
olduğu evde zenginlik, şatafat o kadar önemli değildir. Çünkü anne; zenginlik,
huzur, dayanışma, hayata tutunma, yaşama sevinci demektir.

Bazen
de anne demek; hüzün, çile, keder, meşakkat, heder olma, kendini feda etmenin
adıdır. İtilip kakılmanın, hakaretin, aşağılanmanın, değersizleştirilmenin,
küçük düşürülmenin, özgürlüğünün ipotek altına alınmasının, şiddetin, bazen de
canını vermenin adıdır anne olmak.

 Çocuklarına daha güzel bir dünya kurma adına
hayatını feda etmenin adıdır anne. Temizliğe gitmek, gündelikli en zor
koşullarda çalışmak, sokaklardan çöp toplamak da annenin yaşam biçimidir bazen.

Çünkü
o yemez yedirir, giymez giydirir. Kendine zaruri ihtiyaçlarını almaz, evladı
rencide olmasın diye en kalitelisini ona almaya çalışır. Okusun “adam olsun”
diye çalıştırmaz, hırpalatmaz, yormaz, kendine yardım dahi ettirmez.

Böyle
annelerden de, evlatları asla utanmamalı, durumunu gizleyerek zengin ve farklı
gözükmeye çalışmamalıdır. Böyle çocuklar durumuna uygun makul giyinmeli,
ailesini daha fazla sıkıntıya sokacak markalı ve pahalı giyim kuşam, ayakkabı,
çanta, telefon vb. eşyaları almaktan kaçınmalıdırlar.

Anne
alın teriyle, onurluca, dürüst ve helalden kazanıyorsa, çalıştığı işin
utanılacak hiçbir yönü yoktur, olamaz da. Hatta bu özveriden gurur duyulmalıdır.

Geçen
gün haberlerde; bir çöpçünün kızı, babasının görev başında gizlice fotoğrafını
çekerek, “babam beni okutmak uğruna çöpçülük yapıyor, onunla gurur duyuyorum”
söylemiyle medyada paylaşmıştı. Bizler de gurur duyduk.

 

            Yüce
İslam dinimizde de annenin önemi ve hakkı örneklerle önemle anlatılmaktadır.

Hadis-i
şerifte buyuruldu ki: Annesinin ayağını öpen, Cennetin eşiğini öpmüş olur. Anne
hakkı önemlidir. 

Hazret-i
Musa, Cennetteki komşusunun kim olduğunu Hak Teâlâ’dan sorup öğrendikten sonra
yanına gider. Bu bir kasaptır. Kasap, bir parça et pişirir. Asılı zembili aşağı
indirir, çok zayıf bir kadına et ve su verir. Üstünü başını temizleyip, zembile
koyar. Kasap, “Bu annemdir. Yaşlanıp bu hale girdi; sabah-akşam böyle bakarım”
der. O sırada kasabın annesinin, “Ya Rabbi oğlumu Cennette Musa aleyhisselama
komşu eyle” dediğini Hazret-i Musa da işitir. Kasaba, “Müjde, Allah-ü Teâlâ,
seni Musa aleyhisselama komşu etti” buyurur.

Veysel
Karani’nin kavuştuğu bütün ihsan ve derecelerin, anasına yaptığı iyilik
sebebiyle olduğu bildirilmektedir.

“Anam-babam
çok şefkatsiz, onlara nasıl itaat edeyim” diyen bir kimseye, Resulullah
efendimiz buyurdu ki: “Anan seni 9 ay karnında gezdirdi. 2 yıl emzirdi. Seni
büyütünceye kadar koynunda besledi ve kucağında gezdirdi. Şimdi nasıl olur da,
şefkatsiz olur? Bundan daha büyük ve kıymetli şefkat olur mu?”

“Ya
Resulallah, yaşlı anama elimle yedirip içiririm. Abdestini aldırır, sırtımda
taşırım. Hakkını ödemiş olur muyum?” diye soran kişiye buyurdu ki: “Hayır,
yüzde birini bile ödemiş olamazsın. O sana, yaşaman için hizmet ediyordu, sen
ise, ölümünü bekleyerek hizmet ediyorsun. Ancak Allah-ü Teâlâ, bu az iyiliğine
karşılık çok sevap ihsan eder.”

Bir zat sual
etti ki:

“Ya Resulallah
cihada gitmek istiyorum.”

“Annen var mı?”

“Evet var.”

“Ona hizmet et,
Cenneti, onu razı etmekle kazanırsın!

Cihada gitmek
için gelen başka birine de, “annenin yanından ayrılma! Cennet onun ayağı
altındadır” buyuruldu.

 

Her
makam ve meslek sahibi, annesi sayesinde bir yerlere gelmiştir. Anne, milleti
oluşturan her ferdin mihenk taşıdır. Yeri geldiğinde işçidir, askerdir,
polistir, hemşiredir, doktordur, mühendistir, öğretmendir, Kaymakamdır,
Validir, genel müdürdür, vekildir, bakandır başbakandır.

 Bütün bunların hem öğretmeni, hem annesidir.
Yani anne “millet” demektir, vatan demektir, bayrak demektir, namus demektir,
haysiyet ve şeref demektir. Bu yüzdendir kıymeti, bu yüzdendir ayağının altının
öpülmeye layık görülmesi.

Öyleyse
bir ülkenin felakete gitmesinin, ya da yükselmesinin sebebi annedir. Çünkü anne
geleceği inşa edecek olan biricik çocuklarımızın yetiştiricisi, hayata
hazırlayıcısı ve mimarıdır.

Değerli
erkekler, eşleriniz, kız kardeşleriniz de birer annedir. Annenizle birlikte
onlara gerekli değeri ve ihtimamı göstermek gerekir. Kalplerini kırmaktan,
üzmekten, kaba davranmaktan ne olur titizlikle sakınınız. Bir bayanın kalbi
duyguları narin ve hassastır. Çabuk kırılır, cam vazo misali tamiri asla mümkün
değildir.

Mukaddes
dinimizin emirleri, köklü sayın ve değerli bir millet olarak geleneklerimiz,
göreneklerimiz, onurlu bir insan olarak taşıdığımız; merhamet, değer verme,
sevgi. hürmet vb. gibi hasletlerimiz, görgü kurallarımız anneye gerekli
saygıyı, değer vermeyi, sevmeyi, kırp incitmemeyi emretmekte.

Annenin
gönlünü, rızasını kazananların, duasını alanların sırtı yere gelmez. İşleri
kolay, kazancı helal, bol ve bereketli, yüzü güleç, hayatı dertsiz belasız,
kazasız olur. Ömrü huzurlu ve mutlu geçer. Rabbim cümlemizi bu nimetlere
kavuşanlardan eylesin.

Vakarlı,
özverili, merhamet timsali, sevgi çağlayanı, ömrümüzde açan eşsiz çiçeklerimiz.
Nefesimiz, suyumuz, ömrümüzün anlamları, yüreklerimizin huzuru, hanelerimizin mutluluk
kaynağı, ecemiz, gündüzümüz ve gecemiz.

Her
gününüz mutlu, sağlıklı ve esen geçsin… İyi ki varsınız…Bizler bir hiçtik
sizler olmasaydınız…

Hep
var olun, sevgiyle kalın…

Nerde Kalmıştık Ülenn?

Hayat normale döndü mü?
Nooldu meselâ Hatay sınırında? İdlip’ten kaçıp ta oraya yığılan 1 milyon kişiye ne oldu? Rusya ve Esad Ateşkese uyuyor mu, şu bizim garantörlüğümüzdeki HTŞ’liler
Türk Askerini vuruyor mu?

            Mesela Fırat’ın
Batısındaki Münbiç’te işler
normalleşti mi? YGP/PKK’lı teröristler
orayı boşaltıp Fırat’ın Doğusuna
yaylandılar mı yoksa Münbiç’i de kantonlaştırmak
üzereler mi?

            Türkiye – Suriye
Sınırının 15 + 15 km. derinliğindeki
YPG/SDG unsurları daha aşağılara mı
indiler yoksa korona tedbirleri
kapsamında sosyal mesafe onlarca
kilometreden 1-2 metreye mi düştü?

            Hani bir Süleyman
Şah Türbesi
vardı (dizisi değil); Şah-Fırat
Operasyonuyla (filim gibi) sınıra 200 m.
mesafeye getirmiştik. O nooldu? 40 km. güneydeki
eski yerine ne zaman götürüyoruz? Yoksa 100
km.
güneydeki en eski yerine mi götürmeye karar verdik?

            Türkiye’deki 4
milyon Suriyeliye
vatandaşlık verme
işi nooldu? Yoksa biz maskeyle, ‘kaç öldü – kaç kaldı’yla uğraşırken o iş aradan çıkarıldı mı?

            Di mi? Koronal vetire
göl, orman, havalimanı, sit alanı; ne kadar rantsal ihale varsa hepsini maskelemeye
yetti mi?

            Yunan Sınırındakiler nooldu? Ordalar mı,
gittiler mi, döndüler mi? Yunanistan 18 ada 2 kayalığı 27’ye çıkarmış, doğru mu? Daha doğrusu
biz ne yaptık cevaben; naapıyoruz?

            Gazze’de, Batı Şeria’da ne var, ne yok? İsrail
evrensel virüs tehdidi karşısında tövbe mi etti yoksa abluka tam yol devam
ediyor mu? Filistinlilerin kendi öz
yurdundaki Mülteci Kampı hayatları Oruç Ayında hafifledi
mi yoksa bizim doğalgaz faturaları
gibi tam gaz mı?

            Hani bir Myanmar
vardı, orda Müslümanlara eziyet
ediliyordu, o nooldu? Eziyet edilecek
adam kaldı mı Myanmar’da?
Yoksa Bangladeş’te
Mülteci olarak berbat koşullarda hayatı idameye çalışanlar yıl hesabında bir elin parmaklarını aşıyor mu?

            Hani her Ramazan
Çinliler
bizim Doğu Türkistanlılara
oruç, namaz, başörtüsü yasağı falan getirirdi. Virüsün kaynağı kendi derdiyle
uğraşırken bizim soydaşımızı / dindaşımızı unuttu mu? Yoksa evlerde erkek bırakmadı mı? Ebeveynleri
Toplama Kamplarındaki
çocuklar kreşlerde,
yurtlarda
küçük yaşta Mankurtlaşmaya
mı tâbi tutuluyor? Geride kalan
kadınlar ve yaşlılara hane başına kaç
Çinli dağıtıyor
acaba Devlet bedava olarak?

            Şu bizim konfetili
Barzani
neediyo Kuzey Irak’ta?
Yeğeni Cumhurbaşkanı, oğlu Başbakan oldu mu? Bağımsızlık ilânına gerek var mı? Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’yle ticari ilişkilerimiz nasıl; alâ mı,
fevk’al alâ mı?

            S-400’ler nooldu
meselâ? Nisan’da aktif edildiler mi? Yoksa Pandemi-Yasak
kapsamına mı alındılar? Haaa; F-35’ler
mi vardı bir de?

            En çok birlik ve beraberliğimize ihtiyaç duyduğumuz
zamanlardaki toplumsal dayanışmamıza
nooldu?
Hepimiz hâlâ aynı gemide
miyiz
meselâ; yoksa Cağapeliler ambardaki siyahî kölelerin yanında kürek
çekerek
gemiye yani ülkeye bağlılıklarını her daim ıspatlamak mı
zorundalar?

            Ha bu arada Apo
nooldu? İyice semirdi mi? Bi
sıkıntısı kaldı mı; maskesi-kolonyası
yeterli mi
? Bi yerden maaşı var mı? O lüks
cezaevinin yatarı pahalıdır
; ödeme zorluğu çekiyor mu?

            HDP’liler hem PKK’yla organik bağa hem de TC’den millletvekili maaşına devam
ediyorlar mı? Sırrı Süreyya’yla Kürkçü’ye harcırahları zamanında
ödeniyor mu?

            Koçtaş’dan matkap
alanın darbe imasına
soruşturma
var da “Bir oda cephaneliğim var”, “50 kişiyi götürürüz”, “Mermi
manyağı yaparım
” diyenlere de TCK
işletiliyor mu
?  

            Adamın elinde kalemi,
gazetesi
var; herkesin bildiği sırrı ifşaya
ortak
oldu diye hapiste.
Öbürünün evinde silahla vurulmuş ve
adlî tıbba göre tecavüz edilmiş
yabancı uyruklu bir kadın var; Meclis’te.
Bu adamlar trampa edildi mi yani yer değiştirdiler mi?

            Orwell Emice’nin
Hiçbir şey yasadışı değildi, çünkü
artık yasa yoktu
” sözü uçtu mu, yasallaştı ?

            Mehmet
Cengiz
naapıyor; ebemize nikâh
düşürmeyi sürdürüyor mu? Vergi-mergi
diye sıkmasın canını, dönem kötü.

            Adnan
Hocaefendi
hâlâ niye içerde, sokağa çıkma yasağı günlerinde kedicikleri kim doyuracak ki? Bari Bayramı görseydi.

                                    Alp Er Tunga öldü mü hakikaten?

                                    Issız Acun ne yaptı Survivor’da?