23.1 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 481

Umut Adına Martı Olmak

0

Ahmet Bilgehan Arıkan’ın hazırladığı kitabın geliri. 52 kişiden
oluşan yazar kadrosu ve Uyanış yayınevi tarafından Ömer Fâruk Morkoç’un tedâvisine bağışlanmıştır.

13,5 X 21 santim ölçülerinde 469
sayfalık, Umut Adına Martı Olmak
isimli eserin ilk yazısında Ömer Faruk Morkoç anlatıyor:

20 yaşında bir lise talebesiyim. 2007
yılında 7 yaşında iken geçirmiş olduğum trafik kazası sebebiyle tekerlekli sandalyeye
mahkûm oldum. 13 yıldır hayat mücadelesi veriyor ve nice zorluklarla karşılaşıyorum.
Çocukluğu ve oyuncakları elinden alınan biriyim.  Çocukluk yapmayalı çok uzun zaman oldu. Fakat
artık ümidim var.

Bu durumdan kurtulmam için bir tedavi varsa
da bedelini karşılayacak imkânım yok. Sizlerden para istemiyorum. Bir şiir
kitabı yazdım, adı: ‘Aşikâr’ Sizlerden isteğim bu kitabı tanıtmama yardımcı
olmanızdır. Tedavimi karşılamam için 50.000 adet kitap satışı yapılması lâzım.
Lütfen bana bu kitabı tanıtmamda yardımcı olup, çocukluğumu geri verin. Yürümek
sizin için çok büyük bir şey olmayabilir. Benim ise en büyük hayalimdir. Ben
sizlerden yastığımın altında sakladığım ve bir daha hiç oynamadığım bilyelerimi
istiyorum. Ben sizlerden süremediğim için gözümün önünde çürüyen bisikletimi
istiyorum. Eğer bu konuda bana yardımcı olursanız ömrüm boyunca sizlere
minnettar olacağım. Her şey için şimdiden teşekkür eder, engelsiz yarınlar için
sizleri en kalbî duygularımla selâmlarım. Sevgiyle ve engelsizce kalın…
(s:7-8)

Bu dâvete icabet etmemek, insanî
duygulardan mahrum olmak demektir. ‘Aşikâr’ (ödemeli olarak) bana ulaştırılırsa
mutlaka gereği yapılacaktır.

Kitapta, eseri yayımlayan Uyanış
Yayınevi hakkında verilen bilgiden sonra kurucusu Yaman Arıkan’ın hayat
hikâyesi veriliyor. Yaman Arıkan, gönlü ve aklı; insani, İslâmî ve millî
değerlere hizmet arzusuyla dolu, bu uğurda ömür boyu mücadele etmiş bir kâmil
insandır. 83 yaşında ve sağlık problemleriyle başa çıkmaya çalıştığı şu
günlerde bile imkânların elverdiği ölçüde hizmetlerine devam etmektedir.  O’nun hayrü’l-halef Ahmet Bilgehan Arıkan’ı
da bu hayırlı teşebbüsü sebebiyle tebrik ediyorum. Baba-oğul, Peygamberimiz
sallahü aleyhi vesellem Efendimizin;  ‘İnsanların
en hayırlısı insanlara faydalı olandır
.’ Hadis-i Şerifi’nin gereğini
yapmak için yarış hâlindedirler. Cenâb-ı Allah hayırlarını dâim eyler inşallah.

***

Eserdeki her bir yazı, emek
ürünüdür, göz nûru, el emeğiyle meydana gelmiştir. Tahmin edilir ki, yüzlerce
yazı arasından titizlikle seçilmiştir. Hepsinden kısa da olsa birer örnek cümleler
vermek, bu sayfanın hacmini aşacağından mümkün değildir. Birkaçından alınacak
örnek ise, diğerlerine haksızlık olur. Kitaptaki hikâye, deneme, hâtıra nev’indeki
her bir yazı,  özellikle yazar adayları
için örnek ve ilham alınabilecek kalem ürünleridir.

Burada, yazarların her birinin
ismi ve kalem ürünlerinin başlığının verilmesiyle yetinilecektir.

Adevviye Şeyda
Karaslan:
İlla Aşk’la / Ahsen Özgan:
Hoşça Kal /

Alçin Fatma Akçiçek:
Tek Kişilik Kalabalık / Ayşe Güvenç:
Kâinat BİR Noktadan BAŞLAR / Ayşegül
Yalçın:
Sevgi Üzerine / Berrin
Sevilmiş Kaya:
Sihirli Ses /

  Burak Kılıçaslan: Ruhunu MakineleşmeyeTeslim Etmiş Olan İnsanlık /

Burcu Çınar:
Hayatı Yaşa / Bünyamin Çoban: Sonsuz
Duâ / Büşra Kaya: Kadının Adı Var / Canan Cihan Ekti: Bir Varmış Bir Yokmuş
/ Cansu Tıraşoğlu: Sana Kırgın
Olmayan Yanımla / Cemil Güneş: Gece
Kuşu / Elif Ekşi Zorer: Dua Kuşu / Elif Erel: GÖR’ün DUY’un BİL’in / 

Elif  Sena Güçtaş Şakar: Doğu Ekspresi / Emine Tanırgan: 21. Yüzyıl Masalı /

Esra Akdoğan:
Yazgı / Esra Balkan: Şiir Kelâmı
Mıdır Lâzım Olan? /

Fatma Gülşen Koçak:
Anadolu Kadını / Fatma Vardan Soyer:
Ben Kimim? /

Ferda Udül Kayci:
İçimdeki Çocuğa Çağrı /

Filiz Aldemir:
Ellerime Koştu Çocukluğum, Haydi Büyüt Beni /

Gençosman Denizci:
Ünlü Hikâyeci / Gonca Çiftçioğulları:
Sevgi Çemberi /

Gökten Çağrı Aktan:
Anafor / Gülay Tuncay: Hamal Olmak
Mı? Hemhâl Olmak Mı? /

İbrahim Özgün:
Ait Olmak / İnci Geçkil: Neden Ben /
Kader Keskin: Mucize /

Kevser Demet: Kod
Adı Sabahat / Mahmut Bıyıklı: Cömertlik.
Aşk Bahçesine Götüren Teleferik / Mehmet
Aydın:
Ahmakıslatan / Mehmet Güven:
O Semtin Aşkı /

 Meltem Parlak Aydın: Neye Bu Telaş? / Meltem Küçük Konar: Kelebeğin Vazgeçişi /Muharrem Dere: Beterin Beteri Var / Nurhan Işkın: Yalnızlığım /

Ogün Peçenek:
Kaybolan Defter / Ömer Faruk Morkoç: Ruh
Sıkışması /

Özdenur Aydın:
Karahindiba / Sadettin Turhan: Aşk /

Selda Balaban Baykan:
Acıyla Yaşamak / Sevda Taş:
Hasret /

Sibel Karagöz:
Karanlığa Meydan Okuyoruz  / Şiir Ceketli Adam: Rüya /

Tuğçe Erdal:
Yorgan Altı / Turan Yalçın:
Mahmatlılı / Ümmügül Gök: Eylülün
Hikâyesi / Yasemin Balcı: Beyaz Kent
Yavuz
Selim Pınarbaşı:
Hakîki Dostunum Diyen Buyursun / Hayırlı teşebbüste emeği
olan herkesi tebrik ediyor, hizmetlerinin dâim olmasını diliyorum.

UYANIŞ YAYINEVİ: Ticârethâne Sokağı
Nu: 41/14 Sultanahmet, Fâtih, İstanbul

Telefon:
0.212-527 29 49
www.uyanıs.com.tr

 

AHMET BİLGEHAN ARIKAN:

     Aslen Manisa’nın Sâlihli ilçesindendir.
1980 yılında doğdu. Lise mezunudur. Tanınmış mütercim yazar ve filolog,
Uyanış Yayınevi’nin kurucusu Yaman Arıkan’ın oğludur. 52 yıllık müesseseyi
yeni iş sahâları ile geliştirerek Bilgehan Arıkan yönetmektedir.

     Uyanış Yayınevi; millî, dinî, edebî,
fikrî, içtimaî mevzularda neşrettiği ve neşretmeye devam edeceği telif ve
tercüme eserlerle Müslüman-Türk evlerini bir edebî mektep hâline getirmeyi
hedef olarak belirlemiştir.

     Uyanış Yayınevi şemsiyesi altında
faaliyet gösteren ikinci marka, Tasarım
Konağı
etiketi ile faaliyet göstermektedir. Çalışma yelpâzesinde:
müessese kimlik-tanıtım ürünleri ve baskı öncesi hazırlık işleri
bulunmaktadır.

 

 

 

DERKENAR:

ÖDÜN KELİMESİ…

Tâviz’ yerine kullanılıyor.
Ödün kelimesinin yapılış şeklini îzah etmek mümkün değildir. Eski Türkçe
devresinden gelen ve 11. asır metinlerinde de geçen bir ‘öd’ kelimesi var ise de bu ‘zaman
mânâsına gelmektedir. Bundan türetilen ‘ödün
de ‘zamanla’ mânâsını ifâde eder ki,
bu ‘tâviz’ ile ayni mânâya gelen bir
kelime olamaz.

Ödemek fiilinden ise ödün kelimesi meydana getirilemez, olsa olsa ‘öden’
teşkil edilebilir. Dilimizde ‘ödümek
diye de bir fiil bulunmadığına göre, ödün kelimesinin kökü ve eki belli olmayan
bir kelime olduğu ortaya çıkar.

Tâviz’i beğenmiyorsak onun yerine ‘karşılık,
yerine konan şey
’ diyebiliriz. Bunun için uydurmacılığa tâviz vermeğe lüzum
yoktur sanıyorum.

Prof.
Dr. Fâruk Kadri Timurtaş: Yeni Kelimeler Sözlüğü. Umur Kitapçılık.
İstanbul 1979. s: 64

 

KUŞBAKIŞI:

GÜNLER
AKARKEN:

Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 168 sayfalık,
ikinci baskısı yapılan Günler Akarken
isimli eserinde; iktisâdî meselelerden, insanların huzur, güven ve saadetinden,
hatâlı tüketim alışkanlıklarından, çağın ritminden, Batılıların
entrikalarından, Müslüman Batılılardan, yeni fetih ordularından, konuşmanın
sıcaklığından ve her zaman olduğu gibi çevre kirliliğinden bahsediyor. Her bir
makalede meseleler; efrâdını câmi, ağyârını mâni ölçüler içerisinde, kelimeleri
kumpas ile öçlüp, kuyumcu terâzisinde tartarak tatlı sert ifâdelerle ele
alıyor.

Prof. Gürdoğan’ın rakamlardan ibâret olduğu
zannedilen iktisat ilmini ele alışı klasik ölçülerin haydi dışında.
İktisâdiyatın rakamlarla ifâde edilmeyen insânî boyutunu ön plâna alıyor.
Meselenin özetini; ‘Gecenin başında ve
sonunda câmiye giden Müslümanlar için, korkmadan sokağa çıkmanın önemi, kişi
başına düşen millî gelirden çok daha büyük olmalıdır
.’ Cümlesiyle veriyor.    

Makalelerde yer yer, entelektüel olamamış
kişilerin ‘aforizma’ dedikleri, yerli
ve millî ifâde ile ‘özlü sözler
dikkati çekiyor. Bunlardan birinde; ‘Ölüm
geri dönüşü sözkonusu olmayan bir dünyaya doğumdur. O dünyanın şuurunda
olmayanlar, ölünce uyanırlar. İnsan binlerce kişi arasında olsa da tek başına
ölür. Yalnız uyunduğu gibi yalnız da ölünür. Hiçkimsenin başkası yerine ölmesi
de uyuması da mümkün değildir.

Hayat
da uyku ve ölüm gibi olmasına rağmen, insanlar çoğu defa kendileri olma yerine
başkaları olmaya özenirler. Başkası yerine ölmek mümkün olmadığı gibi, kendi
olmak yerine başkası olmak da mümkün değildir
.’ Diyor.

Daha pek çok alâka çekici yazılar var:
Manhattan’ı merak edip görmek isteyenler, ‘Gökdelen
Ormanı
’ isimli bölümü okuyabilirler. Görmekle kalmayacaklar, havasını da
teneffüs edeceklerdir. Hattâ târihini de öğreneceklerdir. Ve bu bölümün özlü
sözü: ‘Dünyanın her yerinde olmasını
bilmeyenler, hiçbir yerde olamıyorlar. Yeri geldiği zaman New York’ta
yürümesini başaramayanlar, Ankara’da, Tahran’da ve Bişkek’te kimseyi ayağa
kaldıramazlar
.’

Manhattan nerede, Tunus nerede? Prof.
Gürdoğan bir sonraki yazısında okuyucuyu Tunus’a götürüyor. Barbaros’un
Müslüman Türk’e aziz armağanı Akdeniz’in engin mâviliklerinde dolaştırırken İbn
Haldun ve ‘Mukaddime’si hakkında bilgilendiriyor.

Bilgi atlası sonraki sayfalarda da devam
ediyor. Gezinin durak noktaları arasında karakteristik özellikleriyle Anadolu
şehirleri var. Sonra Buhara ve Kasr-ı Ârifân… ‘İstanbul’un kalbi Eyüp Sultan ise, Buhara’nın kalbi de Kasr-ı Ârifân’dır.’ Denildiğinde
Yahya Oğuz’u hatırlarsınız ve aynı zamanda Mihverdeki Mürşid-i Kâmilleri…
Kasr-ı Ârifân şerefli bir mekândır. Oraya şeref kazandıranlar Şâh-ı Nakşibendî
Hazretleri ve O’nun yetiştirdiği talebeleri: Alâaddin Attar, Ali Emir Külâl ve
diğerleri… Evveliyatı da ihmal edilmemeli. İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik,
Hasan-ı Basrî İbrâhim Ethem ve diğerleri…

Gürdoğan Hoca’da söz de bitmez, gezdiği-gördüğü
mekânlar da… Hepsini kulaklarınıza değil, gözünüze ve gönlünüze anlatır.
Anlattığı mekânların huzurunu dinleyenlere yaşatır. Bu bölüm ruha inşirah veren
bir müjdeyle sona eriyor: Kasr-ı Ârifân’da okunan Kur’ân, Ezan ve Namazla
birlikte, sohbet halkaları, Saraybosnayı da içine alacak bir şekilde genişliye
genişliye, bütün dünyayı aydınlatacak bir sevgi çağlayanına dönüşüyor.

Yahyâ Kemâl’in  keşfettiği sır da bu bölümde açıklanıyor: Anadolu
Savaşı yıllarında, İstanbul’dan niçin çıkarılamadığımızın sebebi; ‘Yavuz Sultan
Selim Han’ın Mukaddes Emânetleri İstanbul’a getirildiği gün, henüz yol
yorgunluğundan kurtulmadan başlattığı Topkapı Sarayı’nda her gün ve kesintisiz
olarak günün 24 saati boyunca okunan Kur’ân-ı Kerim’dir.’

İZ YAYINCILIK:                                                                                                                                                   
Litros Yolu, Fatih Sanayi Sitesi 12/280,
Topkapı,İstanbul Telefon: 0.212-5207210

Belgegeçer: 0.212- 511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr  //  www.iz.com.tr 

 

HELÂLLER
VE HARAMLAR:

İmam Gazali ‘Helaller ve Haramlar’ isimli eserinde dinimizin günlük hayat içinde
uygulamamız gereken emirlerini incelikli ve detaylı bir biçimde bize anlatıyor.

Kitabın birinci bölümünde; helâli aramanın
önemi ve değerleri, fazileti, haramın kötülüğü, helâl ve haramın dereceleri
hakkında bilgi veriliyor. İkinci bölümünde; şüphelilerin mertebeleri, bunların
kaynağı, haram ile helalden bunların ayırt edilmesi irdeleniyor. Üçüncü
bölümünde; araştırma, sorgulama, bunların üzerine gitme ve ihmal durumlarının
incelenmeleri aynı zamanda bunların helâl ve haram sayılma sebepleri
araştırılıyor. Dördüncü bölümünde; tövbekâr olan kimsenin yapmış olduğu malî
zulümlerden arınma meselesi inceleniyor. Beşinci bölümünde devlet büyüklerinin
verdikleri maaşlar, hediyeler bunların helâl ve haram olma sınırları tartışılıyor.
Altıncı bölümünde; devlet büyükleriyle birlikte bulunmak, onlarla oturup
kalkmanın kişi üzerindeki etkileri ve hükümleri inceleniyor. Yedinci ve son
bölümde ise; farklı meseleler ve çözümlerine yer veriliyor.

ÇELİK YAYINEVİ: Ticarethâne Sokağı Nu: 19/A
Sultanahmet, Fatih 34110 İstanbul.

 Telefon:
0.212-511 28 11 Belgegeçer: 0.212-511 28 12

e-posta: info@celikyayinlari.com  www.celikyayinlari.com 

 

 

SUDANLI ZENCİ MUSA

1981 Kahramanmaraş doğumlu, Boğaziçi
Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde lisans,
Selçuk Üniversitesi’nde Yüksek Lisans eğitimini tamamlayan ve hâlen doktora
çalışmalarına devam eden Hârun Çolak,
Kuşçubaşı Eşref’in1 emir eri Zenci Musa’yı, telif ettiği târihî
romanında anlatıyor. Bir Osmanlı mücâhidi olan Zenci Musa, Sudan’da doğmuş,
Girit’te bulunmuş, Osmanlı Ordusu’nda her cephede savaşmış, Üsküdar’da Özbekler
Tekkesi’nde vefat etmiştir.

Roman, İstanbul’un işgal günleri ile
başlıyor. Musa, İstanbul’a gelir gelmez Karakol Cemiyetine katılmıştır. Burada,
ümitsiz ve yılgın Osmanlı askerlerini mücâdeleye katılmaları için
cesâretlendirmeye çalışıyor. Çok önemli bir vazifesi vardır: Kumandanı Eşref
Bey’i düşmanın elinden kurtarmak… İngilizlerin plânı ise farklıydı: Musa’yı
diri olarak yakalamak ve ikna ederek İngiliz ordusunda kullanmak… Vazife yeri
bile belirlenmişti: Afrika.

Bu maksatla vazifelendirilen Fransız
ordusunda istihbarat subayı Yüzbaşı Henry, yükselme hırsını disiplin altına
alamayan bir tiptir. Komutanı olan general ile Zenci Musa’yı bir araya
getirdiğinde, Musa, sözleri ve davranışları ile generali küçük düşürür.
Generalin kendisinden intikam alacağından endişelenen Henry, hayallerini
gerçekleştiremeyeceğinden endişe ederse de madalya almak ve yükselmek azminden
vazgeçemez

Musa ise kendisini mimleyen, generali
öldürmeye yemin eder.

Yüzbaşı Henry de kararlıydı. Musa’yı
İngiliz ordusuna hizmet için ikna edebilmek maksadıyla hakkında araştırmalarına
devam eder. Neticeye daha çabuk ulaşabilmek için Anna’yı devreye almayı kararlaştırır.
Anna, Zenci Musa’yı İstanbul’a getirten Ali Said Paşa’nın konağında
vazifelendirilmiş bir casustur… Yazarın belirttiğine göre her tarafta casuslar
vardır. Osmanlı ordusunda İngiliz, İngiliz ordusunda Türk casuslar…

Kadın
ve ‘casusluk’ meselesi devreye
girdiğinde Roman renklenir, hareketlenir ve heyecanlı sahnelerin kapısı
aralanır.

Okuyucunun merak duyguları tahrik ederek
sayfalar hızla çevrilmeye başlanır…     

………………………..

1Kuşçubaşı Eşref: (1873-1964) Harp Okulu’ndan mezun
oldu. Teşkilat’ı Mahsusa* bünyesinde çalıştı, İngilizlerle savaşırken yarlı
olarak esir düştü, Malta’ya sürgün edildi. Sürgünden sonra Millî Mücâdele’ye
katıldı. Savaştan sonra İzmir’deki çiftliğine yerleşti.  
                                                                                                                           *Teşkilat-ı Mahsusa: İttihat ve Terakki Cemiyeti
bünyesinde Enver Paşa’ya bağlı olarak kurulan istihbarat teşkilatı. Türkçü ve
İslâmî siyâsî görüşler istikametinde faaliyet gösterdi.                                                                                                                                             2Karakol Cemiyeti:
İstanbul’da 1919 yılında kurulan Osmanlı istihbarat teşkilâtı. Mütâreke
döneminin ilk gizli direniş grubudur. 
İstanbul’un işgalinde sonra millî uyanışın başlaması ile mensupları ayrı
ayrı gruplar oluşturdular.

MİHRÂBAD YAYINLARI:

Prof.
Dr. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi Nu: 8 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-514
28 28

Belgegeçer:
0.212-528 24 01
bilgi@mihrabadyayinlari.com  www.mihrabadyayinları.com

 

KISA KISA… / KISA KISA…

1-ABARTMA TOZU: Şermin Yaşar / Tâze
Kitap.  

2-OSMANLI’DA
SOSYALİZM:
İlhâmi  Yangon / Bilgeoğuz Yayınları.

3-TÜRK SİYÂSÎ
HAYATINDA AZINLIK HÜKÜMETLERİ:
Dr. Fuat Uçar / Berikan Yayınevi.

 4-TANIDIKLARIM:
Hüseyin Câhit Yalçın. Yayına Hazırlayan Göktürk Ömer Çakır / Ötüken
Neşriyat.

5-KAHRAMAN VE VAHŞİ
ORMAN GRUBU:
Tom
Kniht – Mert Gürel / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

COVİT 19 Büyük Salgini ve Görünmez Kahramanları

2020 yılı başında Çinde başlayıp tüm dünyayı saran Covit-19
(taç virüs 19)  büyük salg
ını  DOĞAL Afetler karşısında insanların günümüzde de çaresiz
kalabildi
ğini göstermiştir. Yine gördük ki bu tür durumlarda sistemin iyi çalışması,imkânların yeterli olması yanında hizmeti yürütenlerin
bilgi,beceri ve gayretinin ba
şarıda en önemli etken olduğudur.

            Bu
bula
şıcı hastalık salgınının insanlara gösterdiği,hatırlattığı bir durum hekim ve hakimliğin,sağlık hizmetinin ne kadar önemli olduğudur.İnsanların hastalanıp,çaresizleştiği o zayıf anında hekimin ve sağlık hizmeti kurumlarını
ne kadar önemli ve vazgeçilemez hizmetler yapt
ığıdır. Böyle bulaşıcı bir hastalığın varlığında herkes birbirinden kaçarken  sağlık çalışanlarının canları pahasına, çaresizliğe düşmüş 
o insanlara hizmet verip  sa
ğlıklarına kavuşmaları yönündeki
gayretlerinin bir kahramanl
ık olduğunu hep beraber görmekteyiz.

            Hekimlik
ve sa
ğlık hizmetleri
son y
ıllarda daha çok kolay para kazanma ve bunun karşılığı yap

Aydın, Bilim İnsanı ve Eleştiri

1970’li yıllar Türkiye’de “Sol-
Sağ çatışmalarının”
yaşandığı yıllardı. Önce fikri planda başlayan tartışmaların
daha sonra kavgalara ve sonunda silahlı çatışmalara döndüğü bu dönemde
üniversite tahsili yaptım.

Fakülteme 1973’de
başladığımda daha liseden “ülkücü” olarak fakülteye gelmiş, “devrimci
sayısının çok olduğu Kimya Fakültesinde birlikte okuyordum. Fakültemdeki ve
diğer fakültelerden edindiğimiz ülkücü arkadaşlarımızla kendimizi
“geliştiriyor”, devrimci arkadaşlarımızla sürekli fikir planında “mücadele”
ediyorduk.

Ülkücü gençler Ziya
Gökalp’ten, Alpaslan Türkeş’e milliyetçi kaynak kitaplardan, devrimci gençler
de Marx’tan, Mao çizgisine kadar buldukları “devrimci/ sosyalist” kitaplardan
besleniyordu. Karşı grupların hedefi “yapılan tartışmalarda rakibini yenmek”
ve onları kendi gruplarına dâhil etmeye çalışmaktı.

Oysa ileride öğrenecektim
ki, tartışmalarda yenmek, haklı çıkmak değil, hakikati aramak önemli
idi. Zaten tartışmada yendiğiniz insanı ikna etmeniz de mümkün
değildi.

Ben de bu ortamda, büyük bir
açlıkla, bir yandan bulduğum kaynak kitapları okuyor, bir yandan da milliyetçi
kanadın bilim adamı ve siyasetçilerinin katıldığı konferans, açık oturum gibi
faaliyetlerde bilgimi artırmaya çalışıyordum.

İstanbul Üniversitesi
çevresinde Kubbealtı Cemiyeti’nde Türk Müziği çalışmalarına katılmaya
başlayınca, burada yapılan konferansların da müdavimi oldum. Burada çok sayıda
bilim, sanat ve siyaset adamını tanımak benim tahsil hayatımın önemli
kazançlarından biri oldu.

Galiba 1975 yılıydı. Milliyetçi
profesörler arasında ismi geçen, lisede iken edebiyat dersimizde kitabını
okuduğum, Türk Dili ve Edebiyatı Profesörü, Edebiyat Tarihçisi Prof.
Dr. Mehmet Kaplan
da Kubbealtı’nda bir açık oturumda konuşmuştu.

Bu konuşmada öğrendiğim
diğer bilgileri bugün hatırlayamam ama Prof. Mehmet Kaplan Hoca’nın bir tavrını
unutamadım. Çünkü iki soruya karşı verdiği cevaplardan hayatımın en önemli
derslerinden birini almıştım.

******************************

Prof. DR. Mehmet Kaplan’dan Hayat Dersi

Prof. Dr. Mehmet Kaplan Hoca konuşması içinde Ziya Gökalp’i bir konuda eleştirmişti. Bir
başka bölümünde de “her türlü ideolojilere, doktrinlere tabi olmaya karşı
olduğunu, ideolojilerin ve doktrinlerin hür düşünce ve fikri gelişmeleri
önlediğini”
anlatmıştı. Bu sözleri bana göre, Cemil Meriç’in “İdeolojiler
yol gösteren birer harita değil, idrakimize giydirilen deli gömlekleri”
tespiti
ile aynı kapsamda idi.

Dinleyiciler arasındaki iki
ülkücü üniversite öğrencisi şiddetli tepki gösterdi.

Birincisi “sen nasıl olur
da Türk Milliyetçiliğinin fikir babası Ziya Gökalp’i tenkit edersin?”
diyerek,
“haddini bil” anlamına gelen bir soru ile tepkisini ortaya koydu.

Diğeri ise “Türk
Milliyetçiliği fikriyatı ve MHP’nin 9 Işık Doktrini” de karşı olduğunuz
ideoloji ve doktrinlerden mi? diye sordu.

Mehmet Kaplan Hoca son
derece sakin bir şekilde şu mealde cevaplar verdi:

“Evladım, Ziya Gökalp Türk
Milliyetçiliğine ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesine muhteşem
katkıları olmuş büyük bir düşünce adamıdır. Ben de kendisinden çok şeyler
öğrendim. Ziya Gökalp 1924’de 48 yaşında iken vefat etti. Ben ise şu anda 60
yaşındayım ve yıllardır bilim camiasının içindeyim. Benim bazı konularda Ziya
Gökalp’ten farklı düşünmem ve O’nu eleştirme hakkım
vardır. Sizin de
beni eleştirme hakkınız var.

Ayrıca bilim devamlı
değişir ve yeni bilgilerle gelişir.
Mesela Gökalp Türk Müziği’nin
kökeninin Bizans olduğu
kanaatinde idi. Çünkü elindeki kaynaklar yeterli
değildi. Sonradan yapılan araştırmalarda bulunan eserlerden ve ses sistemleri
üzerine yapılan tetkiklerden görüldü ki, Türk Müziğinin kökeni Orta Asya
Türkistan coğrafyasıdır.
Bu bilgiler o dönemde yoktu. Ziya Gökalp ölmeden
önce bu bilgilere erişmiş olsaydı önceki fikrini değiştirirdi” dedi.

İkinci soruyu soran genç
öğrenciye ise yine mealen, “ideoloji ve doktrin kavramlarının sınırları
ile milliyetçilik ideolojisi ve 9 Işık doktrini kavramının muhtevasının
nerelerde örtüştüğü, nerelerde ayrı alanlarda kaldığını zihnimde netleştirmem
için biraz daha düşünmeye ihtiyacım var. 3 gün sonra üniversitedeki odama
gelirsen bu konuyu birlikte tartışalım” diye cevap verdi.

******************************

Cemil Meriç’in Aydın Tanımı

Gerek sağın, gerekse solun aydın
konusundaki görüşlerini eleştiren Cemil Meriç, entelektüel’i, “zamanının
irfanına sahip olan, ülkesinin dilini, edebiyatını, tarihini bilen, dünyadaki
belli başlı düşünce akımlarına yabancı olmayan ve peşin hükümlere iltifat
etmeyen, olayları kendi kafasıyla inceleyip değerlendiren”
bir kimlik
olarak tanımlar.

Devam eder, “entelektüelin
başlıca vasıflarından biri dürüstlük, bir diğeri uyanık ve cesur
olmaktır. Bir bilgi hamalı değildir entelektüel. Hakikat uğrunda
her savaşı göze alan bağımsız bir mücahittir. Entelektüellerin bir diğer
ayırıcı niteliği de, yaşadığı dünyayı beğenmemektir” der.

TV kanallarında hergün “bilim
adamı, yazar, gazeteci, siyasetçi” sıfatlı kişilerin birer paralı propaganda
aracına dönüştüğünü, kendilerine verilen sınırlar içinde yorumlar yaptığını,
muktedirlerin yağcılığını yaptığına şahit oluyoruz.

Bunları izledikçe Türkiye’nin
en önemli meselesinin gerçek aydın kıtlığı ve gerçek aydına
itibar eden devlet adamı kıtlığı (kaht-ı rical) olduğunu düşünüyorum.

Milliyetçilik ve demokrasi

Hâkimiyet milletinse, bunun başka yolu yok. Hâkimiyetin
milletten başka birinin olduğuna, gökyüzünün onu birilerine verdiğine de bugün
kimseyi inandıramazsınız.

Hâkimiyet milletinse, demokrasiden başka yönetim tarzı
düşünülemez.

Hâkimiyet milletin değilse kimindir? Aramızda süpermen mi
var? Bir prens falan mı tanıyorsunuz? Demokrasi tramvayından indiğinizde
bineceğiniz aracı lütfen açıklar mısınız?

Hâkimiyeti Tanrı birilerine mi vermişti?

Fransız ihtilali’nin 14. Lui’si öyle söylüyordu, Bilge Kaan
da. Bütün hanedanlar, yetkiyi Tanrı’dan aldığını söyler, belki de inanırlardı.
O zamanın insanları da inanırdı. Bizimkiler mavi gökte kut bulur, Çinliler
gökten yetki (manda) alırdı.

(Sizde de öyle mi oldu? Okulda Millî Mücadele’de mandacıları
anlatırlarken kimse bize bu kelimenin anlamını öğretmedi. Benim ilk aklıma
gelen sütünden kaymak yaptığımız halka boynuzlu koca hayvandı. O, İngiliz veya
Amerika’da yetiştirilmişi!)

Bizde çezaropapizm

Peki şimdi? Yetkisini Tanrı’dan aldığına inandığınız biri
var mı? Reformdan önce Papa, imparatora, krala taç giydirirdi. Hükümdarı olan
ülkelerde taç giydirme işinde hâlâ papazlar istihdam ediliyor. Fakat artık
ülkeyi taçlar yönetmiyor. Bugün hükümdarlar egemenliğin sembolü gibi. Millî
bayrağın işlevine yakın bir görevleri var.

Bizim mahallede hiç taç giydiren Papa veya papaz olmadı.
Şeyhülislama büyük hürmet gösterilir, fermanlar Bab-ı Meşihat’tan geçerdi ama
tıpkı günümüzdeki Merkez Bankası Başkanı’nı gibi laf dinlemezse değiştirilirdi.
Devlet din adamlarına hâkimdi. Buna siyaset biliminde “Çesaropapizm” deniyor.
Hakanın din teşkilatını da yönetmesi…

Altmışlarda, yetmişlerde arabaların camlarına “Hâkimiyet
Allah’ındır” yazarlardı. Erbakancıların sloganıydı. Rahmetli Dündar Taşer
ağabeyimizin buna cevabı vardı. Genel olarak “teokrasi”ye, yani Tanrı
idaresine: “Ben teokrasi taraftarıyım. Kim itiraz edebilir ki Tanrı’nın
idaresine? Ancak, vekil kabul etmiyorum. Bunlar ‘Hâkimiyet Allah’ındır’
dedikten sonra, ‘Biz de onun vekiliyiz, itaat edin bakalım!’ diyorlar.

Tıpkı kralların, hakanların iddiası gibi!

Yazılım değişti- donanım hep aynıydı

Fransız ihtilalinde ne oldu? Hâkimiyetin ilahî hakları
olduğunu iddia edenlerin bu iddiasına artık kimse inanmaz oldu. Ne kralların,
ne de kontların veya düklerin. Siyasette hâkimiyet asıl sahibine teslim edildi:
Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir! (O kadar çabuk değil tabi. Sırada
Napolyon falan var… Diyelim ki bu teslim, tesellümün süreci başladı.)

Millet ve milliyetçilik Fransız ihtilali ile doğdu denir.
Yanlış denir. Fransız milleti 13 Temmuz gece yarısına kadar yoktu da 14 Temmuz
1789 Bastil Günü uyanıp, “Ha ben Fransız milletiymişim!” mi dedi? Bu konuda
doğru olan siyaset bilimci Azar Gat’ın tespitidir: Devlet varsa millet
de vardır.
 Gat bu hipotezini zaman ve mekân içinde, eski Mısır’dan
milat öncesi Çin’e kadar uzun bir dünya turuyla ispatlar. Bu turda Babür
devletine, Osmanlı’ya da uğrar ve bunların Türk egemenliğine dayanan
imparatorluklar olduğunu gösterir. Bizde egemenlik Hakan’la fiile geçer.

İşte Fransız ihtilalinin yaptığı, temsil işini, prensten,
kraldan, hakandan alıp doğrudan asıl sahibine, millete vermekten ibaretti. Bunu
yaptığınız anda da demokrasi, yani halk, yani millet iradesi mecburi hâle gelir.
Ama on, ama yirmi yıl sonra demokrasiye gidersiniz. Osmanlı da Meşrutiyet’le
oraya yönelmişti, İngiltere daha önce oraya varmıştı.

Millet donanım gibiydi. Ona hükmeden “yazılım”,
hükümdarlıktı. Fransız ihtilali ile donanım değişmedi. Yoktan da var edilmedi.
Sadece idare şekli, yani yazılım değişti.

Birbirinin yerine geçebilen vatandaşlar

Millî hâkimiyet, demokrasi, insanların tebaa olmaktan çıkıp
vatandaş olmalarıdır. Her birinin diğerine eşit olmasıdır. Sosyolog Gellner bu
hâli, “Biri diğerinin yerine geçebilen fertler” diye tarif ediyor. İşte
Fransız ihtilaline kadar mevcut olmayan şey buydu. Louis, Albert’e eşit midir?
Olur mu canım. Biri kral, öbürü esnaf. Peki George, John’a? Ne münasebet, o
kont öbürü adî vatandaş. Veya o papaz, öbürü serf.

Ve işin püf noktası: Eğer millet vatandaşlardan ibaretse ve
bu vatandaşların her biri yekdiğerine eşitse; biri diğerinin yerine
geçebiliyorsa… İktidar da öyle olmalı. Bir iktidar vatandaşların çoğunluğunun
desteğini kaybettiğinde, onun yerine bir başkası geçebilmeli. Popper’in dediği
gibi demokrasinin mihenk taşı seçimle gelmek değil, seçimle gitmektir.
Hâkimiyet milletinse, bunun başka yolu yok. Hâkimiyetin milletten başka birinin
olduğuna, gökyüzünün onu birilerine verdiğine de bugün kimseyi
inandıramazsınız.

O zaman tek çare var. Belli aralıklarla ve eşit şartlarda
yapılacak seçimlerle, o bir birine eşit ve biri diğerinin yerine geçebilen
vatandaşların, biri diğerinin yerine geçebilen iktidar taliplileri arasında
seçim yapması. Seçim demokrasinin gerek şartı ama yeter şartı değil. İki seçim
arasında iktidar ve muhalefetin hakları, hürriyetleri, basın ve adalet gibi
kurumların hürriyetleri ve daha bir dizi gereklilik var.

Yoksa dünyada ne seçimler gördük, aslında yoktular. (Alıntı:
Milli Düşünce Merkezi)

 

Aziz arkadaşlarım:

0

Bilimin Yıldızları
başlıklı bir konferans hazırladığımı daha öce sizlere belirtmiştim… Bu
hazırlık sırasında karşılaştığım (Prof. Dr. Mümtaz Turhan) bazı bilgileri
sizlerle paylaşarak gönüllü olarak üstlendiğimiz sorumluluğun gerekleri
üzerinde birlikte düşünelim istiyorum. Batı tarafından “aklı ermeyen çocuk
muamelesi”  görmekten fevkalade
rahatsızlık duyuyoruz.  Saygılarımla.11
Mayıs 2020

Durmadan İlerlemek Prensibi

Mümtaz Turhan, Niçin Milliyetçiyiz? Başlıklı makalesinde
“Türk milletinin en ileri medeniyetli ve tam bir millet haline gelmesini
milliyetçiliğin hedefi olarak gösterir. Bilimin ilerletici imkânlarını kullanma
gereğini vurgular. Ona göre milliyetçilik, toplum kurumlarını modern
ihtiyaçlara göre yapılandırma bilinci ve o yolda gösterilen çabadır. S.43

Bugün Batılı milletler öyle bir teşkilat geliştirmiş
bulunuyorlar ki dünya siyasetiyle temasa gelen hiçbir millet, o tür bir teşkilat
kurmadan ayakta kalamaz ve ileri denilen milletlerle eşit konuma gelemez.
Batılı milletlerin gücünü oluşturan, endüstri, ticaret, tarım, bankacılık,
sağlık, ordu, kültür siyaset

kurumları bilimsel araştırmalara dayanarak ilerleme yolunda
müthiş bir dinamizm kazanmıştır. 

İçeride müreffeh,
dışarıda güçlü olmak

Bilimin imkân verdiği en verimli teşkilatı ve teknolojiyi
kullanma, bu kurumları sürekli gelişmeye ayarlamıştır. Durmadan ilerlemek adeta
prensip olmuştur. Bilimsel araştırmalara dayanma ve böylece toplumun kendi
amaçlarına göre sürekli artan bir verimlilikle çalışmasını sağlama, bu
prensibin gereğidir. Toplumun kurumları dıştan ve keyfi müdahalelerle
değiştirilmiyor. Bilimsel araştırma verilerine ve toplumun temayüllerine göre
değişiyor. Deneme yanılma yoluyla, düşe kalka yürümeye çalışılmıyor. Bilimsel
araştırmaların ortaya koyduğu gerçeklere değer veriliyor. Ve toplumun
temayülleri büyük bir duyarlılıkla takip ediliyor. Sonuçta toplum kurumları
kendi iç dinamizmiyle sürekli gelişiyor. Bu durum batılı milletleri içeride
müreffeh, dışarıda güçlü yapmıştır.(*)s.46

Mümtaz Turhan bunları
60 yıl önce yazdı. Slogancıların, ateşli nutukçuların, sözde şairlerin peşinde
koşanlar,  acaba Mümtaz hocaya niçin
kulak vermediler. Niçin söylediklerini bayraklaştırmadılar. Nutuklarla, boş
sözlerle milleti oyalayan, geleceğini karartan, kurumlarını bırakın
güçlendirmeyi, adeta körelten yönetimlere ne demeli?

Barajlar kıralı mı
görmedik, devrimci-halkçı umut tacirleri mi, nutuk milliyetçileri mi, İslâm
İslâm deyip boş atanlar mı kimleri görmedi ki bu ülke…

Sonuç ortada…

Durmadan ilerleme
prensibinden şaşmayanlar…  ve milletin
yıllarını heba eden şark kurnazları. Çelik çomak oynayan sözde aydınlar, yahut
bizim köyün Molla Bekirleri…(**)

Yazımızı
bilimin-teknolojinin ehemmiyetini en güzel ifade eden büyük düşünür Mümtaz
Turhan’ın sözleri ile bitirelim:

“Bilim, bu milletin en
çok muhtaç olduğu faaliyettir.”

“Bu ülkede bir bilim
hayatı kurmaya çalışın.”

 

Bilimi kavramak

Bilimi kavramak, bilimsel araştırmaları her alanda gelenek
haline getirmek, bilimin milletçe benimsenen sosyal bir kurum olmasına
çalışmak, yerli bilimin yerli ihtiyaçlara göre yapacağı araştırmalarla toplumu
bütün kurumlarıyla verimliliğe ve etkin bir teşkilata kavuşturmak, dünya
şartlarının talep ettiği sürekli ilerlemeyi bir iç dinamizm halinde toplum
yapısına kazandırmak, işte bütün bunlar, ileri milletlerin ortaya çıkışıyla
“geri kalmış” duruma düşen bütün milletlerin baş davası olmuştur.

Tarihteki başarıları, inançları ne olursa olsun, bu
milletler, bilimi toplumsal bir kurum haline getirip onun nimetlerini toplumun
bütün hayatına yaymadıkça ve böylece toplumu güçlendirmedikçe, Batı karşısında
aciz kalmaya mahkûmdur. S.48

Geçmişte bilim olmadan da güçlü bir devlet olmak ve yüksek
seviyeli müreffeh bir hayat meydana getirmek mümkündü ama bugün farklı bir
dünyada yaşıyoruz. Sadece geçmişte sahip olduğumuz nitelikleri yeniden
kazanmaya çalışarak emelimize erişemeyiz. Çünkü bugünün problemleri başkadır.
En azından eskiden karşımızda bilim ve teknolojiyle donanmış bir Batı ve Kuzey
yoktu. Onun için eskiye dönmek isteyen gelenekçiler de, eskiden bizde ne var
idiyse onların hepsinin bizi bu hale düşürdüğünü sanan inkılapçılar da dünya
gerçeğine sırt dönüyorlar.

Gücü temsil eden
bilim ve teknolojidir

Ne Osmanlı imparatorluğu din ve gelenekleri yüzünden battı,
ne de Türkiye sırf din ve geleneklerle bugün ihtiyaç duyduğu güce erişebilir.
Osmanlı İmparatorluğu bilimi kavrayamadığı ve ondan yararlanamadığı için gücünü
koruyamadı. Bütün mesele bu yeni bilim faktörünün önemini ve etkilerini
kavrayabilmek noktasında düğümlenir. 
Topluma, devlete verimlilik ve etkinlik kazandırmak ancak bilme ve
yapabilme gücü ile sağlanır. Bu gücü zamanımızda en yüksek başarıyla temsil
eden, bilim ve teknolojidir.

Aklı ermeyen çocuk
muamelesi…

Bugün Türkiye ve
İslâm ülkeleri, manevi değerler ile bilim ve teknoloji kombinasyonunun ortaya
koyamadığı için Batılı ülkeler tarafından, bilmeyen ve beceremeyen, hatta aklı
ermeyen bir çocuk muamelesi görmektedir.

Bilim ve teknolojiye, manevi değerlerimizin de hakkını
vererek dört elle sarılmamız ve milletimizi onur kırıcı muamelelerden kurtarırken
İslamiyet’in üzerine düşen gölgeyi de kaldırmamız lâzım. S.48-49

(*) Batılılaşma Meselesi ve Mümtaz Turhan . Yılmaz
Özakpınar. Kubbealtı  Neşriyatı. 2. Baskı
1997  İstanbul

(**) “Bizim köyün en akıllısı Molla Bekir. O da değirmene
yoğurt öğütmeye gider…”

Yıktın Perdeyi Eyledin Viran

0

“Rusya’da
‘gerçek’ için iki kelime vardır; ‘Pravda’, insanoğlunun gerçeğidir. ‘Istina’,
Tanrı’nın gerçeğidir. Ama aynı zamanda ‘nepravda’ (gerçek olmayan) vardır ve bu
liderin kullandığı silahtır. Çünkü ne yapmadıklarını biliyor. Gerçek, o ne
derse odur.” (Fargo, S3, E4)

           

            “Sen de herkes gibi bir köle olarak doğdun. Dokunamadığın, tadamadığın
ya da koklayamadığın bir hapishanedesin. Beyninin içi bir hapishane. Ne
yazık ki, Matrix’in ne olduğu kimseye anlatılamaz. Bunu kendin görmek
zorundasın. Bu senin son şansın. Bundan sonra, bir geri dönüş olmayacak. Mavi
hapı alırsan, bu hikâye sona erer, yatağında uyanırsın ve istediğin her
neyse ona inanırsın. Kırmızı hapı alırsan Harikalar Diyarı’nda kalırsın.
Ben de sana tavşan deliğinin gittiği yerleri gösteririm. Unutma… Sana vaat
ettiğim tek şey gerçek, fazlası değil…” (Matrix)

 

            Siyasi
tarih, kitlelerin gerçeklik algısının yönetenler tarafından iğfal edildiği
örneklerle doludur. Kitleler tarih boyunca gerçeğe değil, liderin önce
kendisinin gerçek olduğuna inandırılıp sonra da söylediği şeye inanmışlardır;
“Biz dünyanın en harika elbisesini dikeriz ama diktiğimiz elbiseyi aptallar
göremez!”

 

            Bir
önceki yazımızda Türk siyasetinin iktidarıyla muhalefetiyle tek merkezden
dizayn edildiğini ve bu yönüyle adeta hayal perdesinde sahnelenen bir
Karagöz-Hacivat oyunu olduğunu iddia etmiş ve Hayali’ye yani perde arkasındaki
asıl aktöre işaret etmiştik. Aşağıda kısa bir tarih yolculuğuyla bu Hayali
Efendi’nin kim olduğunun izlerini sürmeye çalışacağız.

 

Kısa Bir Tarih Gezintisi

 

            Türkiye’nin Demokrat Parti
iktidarıyla ve NATO üyeliğiyle birlikte ABD’nin güdümüne girdiği söylenir ama
bu büyük bir yanılsamadan ibarettir. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte ABD
menşeli şirketlerin Türkiye’de pek çok yatırım yaptıkları; demiryolu inşaatı,
kibrit üretimi ve hatta limanların işletme tekelinin bile ABD şirketleri
tarafından yapıldığı bir gerçektir. Yaklaşık 20 yıldır aralıksız savaşan,
elindeki nitelikli insan gücünü bu savaşlarda kaybeden ve nihayetinde ekonomisi
darmadağın olmuş bir ülke için gayet normal bir durum bu. Ancak ekonomideki bu
ABD hegemonyası, II. Dünya Savaşı’nın tüm dünyada meydana getirdiği
ekonomik-sosyal çöküş ve ABD’nin birden bire dünyanın patronluğuna yükselişiyle
birlikte Türkiye’de ekonomiden sonra siyasete de tahakküm etmeye başladı.

 

            Ülkede güçlü bir tek parti otoritesi
hâkim olmasına rağmen, otoritenin başındaki İsmet Paşa’nın nasıl olup da –kendi
partisinden ayrılan muhalif grup tarafından- bir muhalefet partisinin kurulmasına
izin verdiği ve 1950’de gerçekleştirilen seçimi kaybedip nasıl olup da hiçbir
sorun çıkarmadan iktidarı Demokrat Parti’ye devrettiği hususları benim için
hala büyük bir soru işaretidir! Bunun sebebini İsmet Paşa’nın son derece
demokrat kişiliğine bağlayanlar var ama bu soru işaretinin ardındaki cevabın o
kadar basit olmasına ihtimal vermiyorum.

 

            Antrparantez, yeni geçilen iki
partili sistemde partilerin adlarının ABD’deki gibi Cumhuriyetçiler ve
Demokratlar çağrışımı yapmasını bir kenara not edelim.

 

            Demokrat Parti’nin iktidarının son
dönemlerinde Rusya’yla yakınlaşmaya başlaması kendileri adına sonun başlangıcı
oldu. Stalin döneminde Türkiye’den toprak talebinde bulunmaya kadar işi
vardıran ve iki ülke arasında gerilimi artıran SSCB’nin Stalin’in ölümünden
sonra bu taleplerinden vazgeçmesi gerilimi düşürmüştür. İlerleyen zamanlarda
iki ülke arasında ticari anlaşmalar gerçekleştirilmesi, bölgeye ilişkin
konularda dış işleri bakanı seviyesinde –kapalı kapılar ardında- görüşmeler
yapılması ve nihayet 1960 Temmuz ayı için Başbakan Adnan Menderes’in Moskova ve
hemen ardından da Hruşov’un Türkiye ziyaretlerinin planlanması bardağı taşıran
son damla oldu. Bu eksen kayması teşebbüsü Demokrat Parti’nin darbeyle
devrilmesi sonucunu meydana getirdi.

 

            1960 sonrası kurulan ikinci
Cumhuriyet de iki partili sistemle devam etmeye çalıştı. Artık Demokrat
Parti’nin yerinde Adalet Partisi vardı. Ancak Türkiye’deki sağ ve sol arasında
seçmen sayısı yönünden ciddi bir kuvvet dengesizliğinin olması sağı bölme
ihtiyacını hasıl etti. 27 Mayıs’ın önde gelen isimlerinden Alparslan Türkeş
milliyetçi, başarılı bir mühendis olan ve aynı zamanda Adalet Partisi Genel
Başkanı Süleyman Demirel’in okul arkadaşı olan Necmettin Erbakan da siyasal
İslamcı birer parti kurdular.

 

            1974 yılında Kıbrıs Türklerine
yönelik saldırılara bir son vermek amacıyla Türkiye’nin Ada’ya yaptığı müdahale
ambargoyla sonuçlandı. Birileri Türkiye’ye ekonomik sopa atarak siyaseti
yeniden dizayn etme yolunu seçtiler. Ekonomik sopa yeterli olmayınca, 1980’de
üçüncü Cumhuriyet’i kurdular. Artık siyaset sahnesinde yeni yüzler, yeni
anlayışlar vardı!

 

            90’lar hem ekonomik hem de siyasi
olarak gerçek bir kaos dönemidir. 90’lardaki bu siyasi ve ekonomik kaos dönemi
devrin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın Siirt’te (!) bir miting yaparak
şiir okuduğu için hapse atılmasıyla sona erdi. Siyasal İslamcı gelenekten gelen
bu Büyükşehir Belediye Başkanımız eski dava arkadaşlarıyla birlikte parti
kurdu, ABD ve İngiltere’de aralarında George Soros’un da bulunduğu finans
dünyasından isimlerle görüşmeler yaptı, 11 Eylül saldırılarından sonra dünya kamuoyunda
daha bilinir hale gelen Büyük Ortadoğu Projesi için “Ben BOP’un eş başkanıyım”
açıklaması yaptı, 2015 yılında kendisine
Anti-Defamation
League

tarafından “Courage to Care Award” verildi. Sonrasında olan biten her şeyi
zaten biliyorsunuz.

 

Aşk Olsun Hayali Efendi!

 

            Ey Hayali Efendi!


            Onyıllardır toprak sahibinin
marabalarını çekip çevirdiği gibi koca dünyayı ve beraberinde bu ülkeyi de
çekip çeviriyorsun. Koca ülkenin yönetimini istediğin gibi dizayn ediyorsun.
Bunu bazen nahif bir şekilde bazen ekonomik yoldan sopa atarak bazen darbe
yaparak bazen de işgal ederek yapıyorsun.

 

            Önümüze bir hayal perdesi kurdun ve
onyıllardır bu hayal perdesinde Karagöz-Hacivatlar çıkartıyor ve onları
istediğin gibi konuşturuyor birbirleriyle kavga ettiriyorsun. Biz safderunlar
da bu gölge oyununa kanıyor ve bu kavgada adını sosyalist, devrimci, ülkücü,
İslamcı, liberal vs. de koysak kimimiz Karagözcü oluyoruz kimimiz Hacivatçı.
Biz hayal perdesindeki kavganın tarafı olup birbirimize girerken sen arkadan
“parsayı” topluyorsun.

 

            Öyle görünüyor ki en son oynadığın
oyunun da miadı doluyor ve sen de eski figürleri perdeden kaldırıp yeni
figürlerle yepyeni bir oyun sahneye koymanın planlarını yapıyorsun. Ve öyle
görünüyor ki her oyunun sonunda olduğu gibi Karagöz’ün eliyle ortalığı yıkıp
Hacivat’ın ağzından söylediğin şu sözleri söylemene çok az kaldı;

 

            “Yıktın
perdeyi eyledin viran,

            Varayım sahibine haber vereyim
heman”

“Bindik Bir Alamete, Gidiyoruz Kıyamete” mi?

0

Sürü, tür bakımından topluluk
ismidir. Çokluk kadar, değersizliği de ifade eder. Sürü aklı, tek tek ele
alındığında inkişaflar yapan kişilerin bir araya geldiklerinde dirayetlerini
kaybettiklerini anlatır.

“İleri gitme asılırsın, gelir
kalma basılırsın.” sözü biraz da sürüye uymayı, sürüden biri olarak kalmayı
telkin eder. Sürüdeki bireylerden biri olmak, farklılıklarını inkâr veya terk
etmeyi gerektirir. Sürü, güdülen çokluk demektir, edilgenliktir.

Rahatlık, huzur, konfor
isteniyorsa sürüden biri olmak tercih edilebilir. Rahatlık ve huzurdan ne
anladığına bağlı. Kendini gerçekleştirememek bence en büyük huzursuzluk.
İnsanlık, yaptığı icat ve keşifleri, geldiği medeniyet seviyesini konforunu
terk eden insanlara borçlu. Uykusuz, aç, susuz yaşamak; irade ortaya
koyanların, sürüye dâhil olmak istemeyenlerin kaderi. Siz, bu tiyatroda hangi
rolü oynuyorsunuz?

İddia şu: İnsanlık,
sürüleştirilmek isteniyor. Ben de inanıyorum, bu iddiaya. İsteniyor ki insanlık
ortak dilde, ortak dinde, ortak değerlerde buluşsun. ”Küreselleşme” adı konmuş
buna. Toplumları millet yapan tarih unutulsun, ülküler olmasın. Hal yaşansın,
geçmiş ve gelecek muhal kalsın. Hazlar tatmin olsun, duygular körelsin. Akıl,
zaten insandaki yaramaz çocuk. İmalat, tamam; ürün, seküler sürü. Çoban, hazır;
değneği, eksik. Heyhat, burası çıkmaz sokak!

İnsanlık için tek yönetimden, tek paradan, tek fikirden
bahsediliyor. Yapay zekâ ile yönetilecekmişiz. Kolumuza takılacak mikroçip ile
hayatımız kolaylaşacakmış. Yaptıklarımız bilinecek, yapacaklarımız bize telkin
edilecekmiş. Kimse, mikroçipteki programı yazanı sorgulamıyor. Yaşadığımız ve
uzun süre yaşayacağımız bu kargaşa, insanları söz konusu projeyi hayata geçirip
sürüleştirme ve senaryodaki büyük beyni kamufle etme çabasından başka bir şey
değil. Geçti Bor’un pazarı…

Onların bir hesabı varsa Allah’ın
da bir hesabı var. Allah’ın sopası yok ki, der halkımız. Allah, hesabını
kulları vasıtasıyla görür. Büyük düşünen, ileriyi gören, herkes cambaza
bakarken cambazı oraya çıkaran gerçek gücü teşhis edebilen ilim, irfan, rikkat
sahibi insanlara ihtiyaç var. Kendisini sürünün dışına atarak “Durun
kalabalıklar!” diyebilecek insanlara ihtiyaç var.

Ünlü bir futbolcu, karısını
öldürmekle suçlanır, yakalanır.  Karısının
cesedi ortada yoktur. Amerikan filmlerindeki gibi, futbolcu mahkemede sanık
sandalyesinde oturmaktadır. Kucak dolusu parayla tuttuğu avukatı, jüriyi ikna
etmeye uğraşır. Konuşmaya başlar:  “Sayın
jüri üyeleri müvekkilimin suçsuz olduğuna yürekten inanıyorum. Buna az sonra
siz de inanacaksınız. Neden mi? Bakın, şimdi 1’den 10’a kadar sayacağım ve
müvekkilimin, öldürdüğü iddia edilen karısı bu kapıdan içeri girecek. .. 1, 2, 3,
4, 5, 6, 7, 8, 9, 10 !..”  Bütün jüri kapıya döner, ancak kimse
girmez içeri. Avukat, bir savunma dâhisidir, öldürücü hamlesini yapar: “Bakın
siz de kadının öldüğüne inanmıyorsunuz. Çünkü hepiniz “içeri girecek” diye
kapıya baktınız. İşte kararı buna göre vermenizi talep ediyorum.” Jüri kararını
açıklar, ünlü futbolcuyu suçlu bulduğunu bildirir, dava bu şekilde sonuçlanır.
Mahkeme çıkışında avukat, bayan jüri başkanına: “10’a kadar saydığımda siz
de diğer üyeler gibi kapıya bakmıştınız, neden böyle bir karara imza attınız?”
“Doğru!” der jüri başkanı; “Ben de kapıya baktım; ama müvekkiliniz
kapıya bakmıyordu.”

 

Bakış açınızı ne kadar
geniş tutarsanız, doğruya ulaşmanız o kadar hızlı olur. En iyi analist, herkes
bir noktaya bakarken, o noktaya yönelen bakışları izleyen kişidir. İnsan
yığınları hep koronayı görüyor, konuşuyor. Sürü psikolojisi bu. Koronayı gündeme
getiren ve gündemde tutanlardan bir türlü bahsedilmiyor. Bugün korona, yarın
başka bir şey. İnsanlık, tam sürüleşene kadar. Bu böyle gitmez, gitmemeli.

 

“Yaşamak toplumsal, hesap
bireysel.” derim hep. Öldükten sonra hesap vereceğimiz inancı, önemli bir
motivasyon bizim için. Öyle ya bireysel hesap için neler yaptın? “Bindik bir
alamete, gidiyoruz Kıyamet’e.” düşünme tembelliği ile sürüye mi uydun, yoksa
“Ne ekersen onu biçeceksin.” inancıyla kendin için tasarlayıp yürüdüğün yol
haritasında hesabını kolay verebileceğin gerçek bir “insan” mı oldun? Ölüm,
gerçek anlamıyla hem bir doping hem bir uyanıklık hem bir temizlik; ama
kaçınılmaz müthiş bir hakikat. Sen nereden bakarsan bak. Bizi sürüleştirmek isteyenler,
“Keşke biz de bu hakikati anlayabilseydik!” diyecekler; lakin iş, işten geçmiş
olacak.

 

Geçecek bu günler.
İnancımız; maddi ve manevi değerlerimiz, insani kıymetlerimiz, en büyük
gücümüz, hazinemiz. Bize yakışan; cümlede özne, medeniyet inşasında rehber,
tarih çağlarında kurucu, gökte kutup yıldızı olmaktır. Bineceğimiz gemi belli,
seyir yapacağımız okyanus belli, demir atacağımız liman belli.

 

Senden başka, dünyadaki her yaratığın senden ısı
ve ışık aldığı güneş olabilmek, ne güzel!

Neden Sorun Olsun ki?

0

Batının; hiç teknoloji üretmeyen, rekabet gücü
olmayan, bağımsızlık ve demokrasi diye, anayasa ve hukuk diye bir derdi olmayan,
dışa bağımlı İslam ülkeleriyle ne sorunu
olabilir ki. Hele de bu bir hanedanlık, krallık ya da bir emirlikse tadından
yenmez. Ne güzel işte, süper güç imparatorluğu daha ne yapsın. Bundan daha iyisi
ne olabilirdi.

Katar-El-Udeyd hava üssü, 13 bin ABD askerini
barındırmakta. Zaten iki milyon kadar nüfusu var. El insaf yani. Bu, adı
konulmamış ahlâksız bir işgal değil
mi?  Katar yönetimi bundan utanacak mı? Ya
da böylesi şaibeli üslere “go home!”
diyebilecek ve bizi şaşırtacaklar mı?. Öyle bir onurlu yönetim olsaydı,  üssü inşa etmekle kalmayıp üsse 1.8 milyar
dolar daha ek ödenek verir miydi? Yanılmayı
çok isterdik. Görünen o ki onlar artık “seleyi
suya vermiş
”ler. Onur ve haysiyetin takası-tekrarı olmaz. Bir kez giderse
gerisi “bir kereden bir şey olmaz” anlayışıdır.

 

Kuveyt mi? Onun sicili
daha da bozuk. Çorum kadar bir ülkede 13 bin askerin işi ne. İşgalse evet
postmodern kıvamında bir işgal. Ta bilmem kaç bin fitten uçarak okyanus aşıp
geleceksiniz. Babanızın çiftliği gibi üslere. Hiç bir uluslararası hukuk
tanımadan yerleşip ortalığı darmadağın edeceksin. Sonra da kırıp döktüklerini
onlara toplatacaksın. Ne âlâ değil mi?  Emperyal
güçler için böyle “münbit ortam
neden sorun olsun ki?. Niza çıkarmaya değer mi?. Hem ne gerek var. “Otur” dersen
oturur, “kalk” derse kalkar. Zamanı gelince “sürün!” derse kim bilir, belki o
da olur maazallah.    

 

Sormak lazım, cevabı
asla verilmese dahi; “ yahu, ilahî kitabımızda vatan mukaddes değil midir ki
toprağınızı ehli salibe teslim
ediyorsunuz?” diye. “Peygamberimiz köleliğe, tefeciliğe, evlat katliamlarına,
hukuksuzluğa karşı cihanşümûl bir onur mücadelesi vermedi mi?. Dâvâsından bir
milim geri çekildi mi, hayır. Size ne oluyor?” diye bu efendilere sormak lazım.
Halkının geleceğini ipotek ettiklerini tarih kaydediyor. Demokrasi, seçim,
sandık, anayasa bilmeyen bir anlayışa oturup özgürlüğü anlatmak mümkün mü?. Yani
arap lisanıyla; “kellûm kellûm lâ-yenfa! (konuş konuş faydasız)”.

 

İşte
Bahreyn’de 7 bin davetli asker. Hepi topu 1,5 milyon (iki yüz kişi başına bir
paralı coni). Orta Doğu’nun en büyük deniz gücü 5. Filo mevzilenmiş durumda. Kısaca;
Birleşik Arap Emirlikleri’nde 5 bin, Ürdün’de 3 bin, S.Arabistan’da 3 bin,
Suriye’de 8 yüz,  Afganistan’da 14 bin
Amerikan askeri yerleşmiştir.

Bu üsler kimi koruyacak?
-Onları davet edenleri. Kime karşı? – Bir başka müslüman ülkeye karşı. Hangi
güç ile? -Yine onlardan satın aldıkları savunma gücüyle. “Kuşatma” şöyle işliyor: önce müttefik
ve hâmî kılığındadır ve oraya yerleşir.
Sonra bir siyasî pürüz oluşturur, kaos çıkartır. Etnik ya da mezhep ayrılığını
körükler. Sonrası malûm, bilinen serüven: Başı sıkışan ülkeyi koruma hamlesi
aslında bir “altın vuruş”tur. Artık
bir daha iflâh olmaz. Konuşlandığı ülkeye de silah sistemleri satışıyla bütçesini
çökertir (yani ikinci vuruş). Benzer bir parti de “karşı yaka”daki –sözde- hasım
düşmana yüklü bir koli yapar, etti
üç. Sonrası malûm; “Allahû ekber, ve boommm!”.  Bir seri katil düşünün, puslu havada katliam
yapıp, cenazede hüzünlü duruş göstererek humaniter
dualar
yapar. İşte öyle.

Takdir edersiniz ki, sabah-akşam
Amerika düşmanlığı ile yatıp-kalkarak hamâset yapmak değil derdimiz. Ayrıca bir
despot yönetimin kötülüğünü halkına mal etmek kalaycılığı da değil. Bunu
acizlik sayanlardanız. Zaten emperyalizmin zulmü yeni değil ki, dün de vardı.
Mazlumun ahları dün de gök kubbeye yükselmişti. Vahşetin kol gezdiği, kızıl
hıçkırıkların insanlığı sağır ettiğine tarih şahittir, tanıktır. Asıl
üzüntümüz; i
slam dünyasının,
şûrâ, istişâre ve işbirliği” gibi kur’anın
temel ilkelerini takip edemeyişleridir. Bir peygamber evladı Hüseyn’in o
izzetli, onurlu duruşundan bir dirhem de olamaz mıydı? Ne yazık ki yoktu. Elbette
bunun birçok sebepleri analiz edilmektedir. Ancak görünen o ki, son yüz yıldan
bu yana ortadoğu İslam dünyasındaki siyasî akımlar ve içtihat kargaşaları, bu
günkü kaosa zemin hazırlamıştır.

Bir safiyane düşünce
akımından da söz etmek lazım, dolaşıp duruyor; dünya islam birliği (ittihad-ı
islam tesîsi). Ticari ilişkileri olmayan, siyasi birlikleri asla uyuşmayan, mezhep
taassubuyla egemen güçlere payanda olan hangisiyle bu hayâl kurulabilir. Mümkün mü?. Daha dün Yemen’i, mümkün olsa
ceziret-ül arab’dan kazımak isteyen bir vahabî hiddetiyle mi?, Hakîm güce sadık ve eğitilmiş bir Mısır rejimiyle
mi? Vladimir rejimine teslim olan Baasçı bir Suriye ile mi, henüz yaralarını
saramayan Irak, Afganistan, Sudan, Libya ve diğerleri ile mi islam birliği?.
Ayetullah kurumsal kimliğini putlaştıran despot fars rejimiyle mi?. Yapmayın
arkadaşlar.

Meşrûiyetçi olmadan,
demokratik hukuk esasına dayalı yazılı metni olmayan ve aslında demokrasiden nefret eden ve putlaşan bu
krallıklarla “amaçta-gayede-işte birlik” nasıl olsun ki. Şu Yemen’e ölüm
yağdıran bir anlayışla, Hucurat-10’u yan yana koyabilir misiniz? (müminler
ancak kardeştir). Allahtan korkmak lazım. İnanın emperyalist kızıl çinle bile sınırlı
birlik kurulabilir “sen kazan, sen kazan” teorisiyle.

 

İslâm barış demektir, selam kökünden geliyor.
Barışla husumeti bir arada tutmak, eşyanın tabiatıyla uyuşmaz. Ya doğrudan, ya
da dolaylı zulme vasıta olmak var. Kaldı ki, zulümden rahmet çıkaran
olmamıştır. Abâd olan da. Bunu iyi okumak lazım. Ömrümüz böyle yere basmayan
ütopik hayallerle geçti. Yapmayın! Dönüp-dolaşıp aynı nağmeyi terennüm etmek
biraz sıkıcı sanki. Hani adama anlatırsınız; işte Mecnun’un sevgilisi için
neler çektiğini. Adeta çöllerde süründüğünü falan. Sonra dönüp size der ki; “
..tamam da, şimdi bu Leyla Mecnun’un nesi olur?” diye. İşte onun gibi.

Sonuçta, “derdi bizi mi
aldı” deyip geçemiyoruz. Aldırıyoruz. Kaldı ki, bu vahim gidişat insani bir
durumla, bağımsızlıkla ilgili. Ülkelerin Müslüman olmaları batıyı pek rahatsız
etmez. Neden olsun ki. 

‘Libya’da Neler Oluyor?’ Strateji Uzmanı SUAT GÜN ile Konuştuk.

0

Oğuz Çetinoğlu: Libya’da yeni
hareketlenmeler var. Türk basını Koronavirüs salgını sebebiyle ilgilenemedi.
Siz yakından ilgileniyorsunuz. Son durumu özetler misiniz?

Suat Gün: Trablus Hükümeti gayrimeşru Hafter güçlerine karşı 7
cepheden savaş açarak ilerlemesine devam ettiğini bildirildi. Bunları okuyunca
kuvvet üstünlüğü tesis etmeden, sıklet merkezi yapmadan, hasmı sâhip olduğu
kaynaklardan mahrum bırakacak hamleler yapmadan kuvvetlerin niçin bu kadar
dağıtıldığını aklım almadı. Trablus Hükümeti yayınladığı bildiride harekât
planının hedeflerini şöyle açıkladı: ‘Bir
hafta içinde Tarhuna’yı ele geçirdikten sonra Çad ve Nijer sınırlarında
kontrolü sağlamayı plânlıyoruz. Güneyde bize karşı koyabilecek reel bir güç yok,
güneydeki halk ile iletişim hâlindeyiz ve Tarhuna harekâtının sonucunu
bekliyorlar. Ülkenin güneyinde yer alan El Jufra şehrinin ardından Millî
Mutabakat Hükümeti (MMH) ile Hafter güçleri arasındaki savaş Libya’nın
doğusundaki Ecdebiya’ya taşınacak. Ülkenin orta bölgeleri ve petrol hilal
bölgesinin kurtarılmasından sonra son savaş Racma’yı (Hafter’in ana
karargâhının olduğu şehir) ele geçirmek için olacak. Ramazan ayında askerî
cuntanın düşeceğini bekliyoruz
.’

Çetinoğlu: Mümkün mü?

Gün: Değil.

Çetinoğlu: Niçin?

Gün: Bir defa bu hedeflere ulaşmak Trablus güçlerinin imkân
kabiliyetlerinin çok üstündedir.  Böyle
kapasite üstü uçuk kaçık planların başarı şansı yoktur. Bir defa 6 ay ile bir
yıl içinde Hafter güçlerini Libya’dan sürüp çıkartacağız gibi hedef koyulmuş
olsa bu plan makul karşılanabilirdi. Tunus hududundan Mısır sınırına kuş uçuşu
mesafe 1300 Km’dir. Sahil boyu dolaşarak giderseniz bu mesafe 2000 Km’yi
bulabilir. Libya’nın Kuzey Güney derinliği 1400 Km civarındadır. Bu kadar geniş
mesafeleri savaşarak günde 30-40 Km ilerleyerek nasıl kontrol altına
alacaksınız? Hafter bile bu geniş alanları 2-3 yıllık sürede kontrol altına
alabildi. Anlaşılıyor ki Trablus Hükümetinin askerî uzmanları stratejiden-taktikten
haberdar değiller.

Çetinoğlu: Dış destek var. En azından
Türkiye belli ölçüde destek veriyor…

Gün: Evet, Türkiye meşru hükümetin Libya’nın tamamına hâkim olması
için destek veriyor. Ancak yeterli olduğu söylenemez. Birlik göndermek lâzım.
Libya’dan asker ve subay getirip eğitmek lâzım. Bu birlikleri Türk TMK (Teçhizat
Malzeme Kadrosuna) göre şekillendirmek lâzım. Komutayı bir Türk generale vermek
lâzım. Bunların hepsini yapmak lâzımdır. Cesaretle hareket etmek lâzımdır.
Atatürk’ün zamanında 1936’da Habeşistan’da İtalyanlara karşı savaşmak üzere
Türk ordusundan gönüllü subaylar gönderilmiştir.

Çetinoğlu: Desteğin artırılması gerekli’ mi diyorsunuz?

Gün: Var gücü ile desteklemesi gereklidir. Her türlü askerî yardım
sonuna kadar verilmelidir, icat ettiğimiz bütün silahlar gönderilmelidir. Buna
büyük çaplı birlik intikalleri de dâhildir. Libya halkının ABD, Fransa ve
Almanya’daki  (Deutsche Bank) hak ve
menfaatlerinin koruması için Libya’da tek hükümet olmalıdır. Tek otorite
olmalıdır. Türkiye Libya’nın Batının kontrolüne düşmemesi için elinden geleni
yapmalıdır. Askerî yardım sâdece silâh vererek, askerî eğitim yardımı yaparak
yapılamaz. Karadan ve havadan ateşle desteklenerek yapılamaz. Güçler dağıtılırsa
gayretler boşa gider. Askerî yardım aynı
zamanda stratejik yardımdır.
Fikir, bilgi ve taktik yardımıdır. Türk kurmay
heyetinden müteşekkil bir karargâh burada görev yapmalıdır. Kuvvetlerin israf
edilerek kullanılmasına mâni olunmalıdır. Subaylarımızın muharebe tecrübesi
kazanmaları çok önemlidir. Gerekirse belli bir dönüşümle herkes burada kursa
gitmelidir. Libya en son elimizden çıkan vilâyetimizdir. Türkiye’nin büyük güç
hâline gelmesinin yol haritasıdır. Büyük düşünmenin çıkış noktasıdır. İçine
kapanarak bir yere varamayız. Türk devlet geleneği büyük düşünme geleneğidir.
Corona gibi konjonktürel olaylara takılarak gözümüzü hedeften ayıramayız. Ya büyük olacağız ya da büyük olacağız
başka bir yol yok…
Bu iç çatışmayı batı dünyasının körüklemesinin temel
sebebi ise Libya’nın alacaklarının üstüne yatmaktır. Onlar bu menfaatler uğruna
kardeşimiz, akrabamız, soydaşımız Libya halkının boş yere kanının dökülmesinden
sevinç duyacaklardır. Bu yüzden kesin sonuç alınacak yerlerde çok güçlü olarak
ortaya çıkmak, sıklet merkezi yapmak, önemsiz cephelerde kuvvet tasarrufu yapmak
çok önemlidir. Unutulmamalıdır ki ‘kesin
sonuç yeri kuvvete doymaz.’

Çetinoğlu: Sizin tespitlerinize
göre nasıl bir strateji tatbik edilmeli?

Gün: Trablus Hükümeti birinci öncelik olarak Tunus sınırını tamamen
temizlemelidir. Trablus’un 300 Km çevresi her türlü silahlı güçten temizlenmeli,
başşehir tam emniyete alınmalıdır. 
İkincisi; Sahil şeridi boyunca Türk Deniz ve Hava Kuvvetlerinin de
desteğini alarak Sirte, Bin Cevad, 
Ecdebiye, Bingazi, Beyda, Topruk istikametinde ilerleyerek Hafter
güçlerini çöle sıkıştırıp imha etmelidir. Bu plânın yürümesi için Bingazi ve
Beyda gibi sahil şeritlerine çıkartma harekâtları icra edilerek Hafter
güçlerinin bütünlüğü parçalanabilir. Özellikle Bingazi’nin sahilden çıkartma
ile ele geçirilmesi Hafter güçlerinin varlığını tamamen ortadan kaldırır. Moral
üstünlüğünü kaybettirir. Sudan ve Çad’dan gelen paralı askerler Trablus hükümeti
tarafına geçerler. Başkent ve çevresi tam emniyete alındıktan sonra sahil
boyunca doğuya Doğru ilerlenmelidir. Libya’nın stratejik yol ve limanları
buralardadır. Libya’nın kan kaybetmeye ve güç israfına tahammülü yoktur. Bu
savaş 6-8 ay içinde bitirilmelidir. Kesin sonuç yeri sahil boyudur.

Çetinoğu: Teşekkür ederim Suat
Bey. Mevzu dahilinde tamamlayıcı bilgilerle alakalı birkaç sorum daha olacak.
Birincisi: Türkiye, Libya resmî hükümetine destek vereceğini açıklamıştı. Bu
desteğin kapsamı nedir? Askerî gönderdik mi? Yoksa Strateji tespiti için kurmay
heyet mi gönderildi?

Gün: Bir tabur kadar birlik göndermiş
olsaydık, bütün dünyanın haberi olurdu. Benim bildiğim teknik yardımın dışında
bir şey yapılmadı.

Çetinoğlu: Teknik yardımdan kastınız nedir?

Gün: İnsansız hava araçları ve bir takım hava savunma silahları ve
bunları kullanmayı öğreten teknik personel gönderilmesi. Buraya ayrıca
istihbarat ağı kurup muharebe istihbaratı desteği de vermek gerekiyor. Bu ağ
kurulursa Libya’nın kaderin bütün zamanlar boyu kontrol altına alabiliriz.

Çetinoğlu: Harekât devam ediyor
mu? Son durum nedir?

Gün: Çatışmalar dağınık bir şekilde devam ediyor. Libya MMH güçleri
Mitiga Havaalanı çevresindeki Hafter milislerini dahi henüz
temizlemiş değil. Öncelikle Tunus Hududu ve Trablus’un batısından Hafter
güçleri çıkartılmalıdır. Hafter güçleri hâlen Trablus ve Mitiga Havaalanını
ateş altına alabiliyorlar.

Çetinoğlu: ABD, Libya
meselesinin neresinde yer alıyor?

Gün: Bölünmesi için her iki tarafı da destekliyor.

Çetinoğlu: Petrol kuyuları
kimin elinde? Tam güvenlik sağlanabildi mi?

Gün: Petrol ihracatı durmuş durumda, Libya’nın petrol parası
alacaklarını idâre eden ABD bankaları Hafter Ordusunun maaşlarını bile bu
paradan ödüyor.

Çetinoğlu: Dağın taşı ile çayın
kuşunu vuruyorlar… Peki Efendim, Osmanlı Devleti olarak Libya 394 yıl
hâkimiyetimiz altında kaldı. Orada soydaşlarımız var mı? Nüfusu biliniyor mu?

Gün: Libya’nın iç harp çıkmadan önce nüfusu 7 milyon civarı idi. Şu
an toplam 5,5-6 milyon insan kaldı. Gerisi kaçtı, halk dağıldı.

Bu nüfusun 1 milyon civarı Türk
asıllıdır. Mesela Bingazi şehrinin ismi orayı İspanyol korsanlarına karşı
savaşan bin gazimizden almıştır. Misrata şehrinin adı ‘Mısır Ata’dan geliyor. ‘Atası
Mısır’dan gelen
’ demektir. 1400-1500’lü yıllarda Yavuz, Mısır’ı alıncaya
kadar Mısır’ı Kölemenler yönetiyordu. Mısır Devleti’nin (Kölemenlerin) devlet
adı ‘Devlett-i Et Türk’ idi. Tarihte
Türk ismi ile anılan (Göktürklerden sonra) ikinci devletimizdir. Misrata tipik
bir Anadolu şehridir. Bir Konyalı, bir Kütahyalı bir Tokatlı, bir Erzurumlu,
bir Diyarbakırlı oraya gitse kendi şehrinin havasını orada bulur. Bu şehir
hemen hemen tamamen Türk asıllıdır. Libya meşru hükümetinin esas kara gücünü
Misrata Milisleri oluşturuyor. HAFTER güçlerini mağlubiyete uğratan ve İŞİD’i
şehirden kovan güçler Misrata Milisleridir. Misrata vatan savunması emsalsiz
kahramanlık ve destanlık hikâyeleri ile doludur. 21. Yüzyılda Misrata
kahramanlığı tıpkı Gazi Antep, Kahraman Maraş kahramanlığı gibi olmuştur.
Misrata emperyalist güçlere karşı savaşmaya devam etmektedir. Türklüğünü mili-İslâmî
çizgisini azimle devam ettirmektedir.

Osmanlı öncesi Anadolu Selçuklu
döneminden başlayarak 16. Yüzyıla kadar denizlerde İspanyol ve Venedik
korsanlarına karşı savaşmak üzere asırlar boyu asker toplanmış, Garp Ocakları
adını verdiğimiz teşkilât hâlinde, vilâyetlerimiz olan Libya’ya yerleştirilmiştir.
Daha 1920’lere kadar iki tane Trablus vilâyetimiz vardı. Biri Libya’da
Trablusgarp öteki Suriye’de Trablusşam’dı. Şeyh Ahmet Sünisi Hazretleri
Türkiye’nin ‘Millî Mücadelesine’ destek vermek üzere Anadolu’ya gelmiş 2 sene
kalmıştır.

Çetinoğlu: Millî güvenlik
sınırlarımız nerede başlar nerede biter?

Gün: Siz biliyorsunuzdur. Bilmeyenlere hatırlatmak için umumi mahiyette
cevap vereyim: Bizim Ortadoğu meselelerine bakışımız şudur:  ‘Biz
Türk’üz Ortaasya’dan geldik. Türklüğü oralarda arayalım. İleriye bakmayalım
şeklindedir
.’ Bu anlayış ciddî şekilde yanlıştır. Bu gün bile ileri doğru
gidiyoruz; Almanya, Fransa, Belçika her yerde varız. beş milyon nüfusumuz
Avrupa’da…. Sudan’da bile en az on beş milyon Türk asıllı soydaşımız var. Bu
gün Batılıların Suriye’de kurdukları uyduruk yönetimlere ait olduğunu
sandığımız Rakka, Halep, Lazkiye, Deyrizor vilâyetleri ezici Türk nüfusa sâhiptir.
Hama, Humus gibi vilâyetlerimiz Türk asıllıdır, dilleri Arapçalaşmıştır.
1918’de Cidde, Medine gibi şehirleri Osmanlı coğrafyasının her tarafından gelen
göçmenlerin oturduğu kozmopolit şehirlerimizdi, Osmanlı Türk kimliği önde idi.
Osmanlı coğrafyasının bütün dilleri konuşuluyordu.

1935’de Fransızlar Şam’da bir
meclis toplanmasına karar veriyorlar. Şehirde hâkim dil Arapça olmadığı için
meclis Türkçe konuşularak açılıyor. Vekiller Türkçe konuşuyorlar. 1950’li
yıllara kadar Kahire’de Türkçe gazete ve dergiler çıkıyordu. Mısır Bayrağı Türk
Bayrağı idi.

Kahire’nin bu gün nüfusunun en az
yarısı Türk asıllı veya Çerkez’dir. Ürdün böyledir. Filistin kesinlikle Arap
değil Osmanlı bakiyesidir. Filistin, Birinci Dünya Savaşı boyunca ordumuzu portakallarla,
elmalarla, narla beslemiştir. Mahallinden desteklemiştir. Bu sebeple Filistinli
kardeşlerimize sâhip çıkmaya mecburuz. Onlar İsrail’e karşı, Kahraman Maraş
Ruhu ile Gazi Antep ruhu ile Şanlı Urfa, 1878’deki Osmanlı Rus Savaşı’nda
Erzurum Tabyaları’ndaki millî mücadele ruhu ile savaşıyorlar. Hâlen aynı ruhla
direnmeye devam ediyorlar. Bizce Birinci Dünya Savaşı henüz bitmemiştir,
Filistin bu savaşı bu direnişi bizim adımıza devam ettiriyor.

İngiliz ideolojisi olan
BAAS’çılık Türkiye’nin Ortadoğu’daki bağlarını sökmeye yönelik bir ideoloji
olarak Hıristiyan asıllı bir Arap olan Mişel Eflak tarafından kurulmuştur. Bu
ideolojinin en azılı temsilcisi sırasıyla Nasır, Esat ailesi, Kaddafi, Saddam
vs’dir. Bunların vazifesi Ortadoğu’da Türklüğün izini silmek, soydaşlarımızı ve
İslâm dinini asimle etmektir. Cihanşümul İslam’dan uzaklaşarak kabile
kimliğinin biraz gelişmiş hâli olan ulus milliyetçiliğini hâkim kılmak
dolayısıyla İslam’ı parça parça etmektir.

Çetinoğlu: Mısır hakkında da
söyleyecekleriniz olmalı…

Gün: Nasır, Mısır’ın ay yıldızlı Türk bayrağını değiştirmiştir.
Nasır 1956 da Mısır’ın bayrağını yeşil, siyah ve beyaz çizgilerden oluşan boru
trampet bandosu flamasını andıran acayip bir çaput simgesi ile değiştirdi.
Gerekçe şu idi: Osmanlı ve İslamiyet Mısır’ı geri bıraktı. Arapların Hz.
Peygamber öncesi tarihi çok şanlı idi. Ona geri döneceğiz dedi. Peygamber
öncesi putperest Arap kültürünü canlandırmaya karar verdi. Firavun devri Mısır
ile övünmeyi milliyetçiliğin temeli yaptı. Türklüğe ve İslâm’a dair bütün
izleri silmeye kalktı. Cenab-ı Hak 1967 savaşı ile bu kibrin cezasını
verdi.  Saddam’da aynı küstahlığı yaptı.
Dönemin Başbakanı Yıldırım Akbulut’a gösterdiği saygısızlığı unutmadık. Bu gün Esat’da
aynı yolun yolcusu.

Çetinoğlu: Libya ile alakalı
olarak genel bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Gün: Libya bizimdir,
vatanımızın ayrılmaz bir parçasıdır.
Barbaros Hayrettin Paşaların yurdudur.
Mustafa Kemallerin, Enver Paşaların, Halil Paşaların savaştığı bu topraklara
sâhip çıkacağız. Batının hegemonyasına mahkûm olmasına izin vermeyeceğiz.
Anadolu ile bütünleşmesini sağlayarak Doğu Akdeniz’i kontrol altına alacağız.

Çetinoğlu: Peki, şimdi de Umumi
bir değerlendirmenizle mülâkatımızı bitirelim…

Gün: Bir hafta kadar önce, 3 Mayıs günü, Türkçülük Bayramını kutladığımız
günlerde Türk Dünyası’nın Kamçatka Yarımadası’ndan Adriyatik Denizi’ne, Baltık
Denizi’nden Güney Afrika’ya Hindistan Delhi’den Kazablanka’ya, Ankara’dan
Berlin’e, Brüksel’e Atlas Okyanus’a kadar uzanan geniş alan olduğunu
hatırlıyoruz.  Candan aziz milletimize
büyük düşünmeye mecbur olduğumuzu söylüyorum. Ecdadımızın bize miras bıraktığı
büyük düşünme ufkuna erişmemiz gerektiğini düşünüyorum. Millî şuurumuzu aslî
kimliğimizi, unutulmuş değerlerimizi yeniden harekete geçirmeliyiz,
geçireceğiz.

Türk tarihinin derinliğini;
Amerikan yerlilerinden başlayarak bütün küre boyunca, İslâm’ın yüceliğine Hz.
Âdem’den başlayarak Hz. Peygambere kadar uzanan süreç boyunca arayacağız sâhip
çıkacağız, temsil edeceğiz, bizim için gerçek millî yol gerçek millî kimlik
yolu bu yoldur.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim
Suat Bey. Adı geçen bölgelerdeki şehitlerimiz bizden Dua beklerler…  Âmin, âmin,
âmin..Ve Taha ve Yâsin ve selamün alel mürselin vel hamdülillahi rabbil alemin…
el Fatiha!

 

SUAT GÜN:

     Malatya Battalgazi’de doğdu. Atatürk İlk
Okulu’nu ve Kubilay Orta Okulu’nu Malatya’da bitirdi. 1973’de Kuleli Askeri
Lisesi’ne girdi. Topçu ve Füze Okulu’nu bitirdi ve orduya katıldı. İstifa
ederek ordudan ayrıldı.

     1987’de İstanbul Üniversitesi Siyasal
Bilgiler Fakültesi’nden diploma aldı. Aynı fakültenin Uluslararası İlişkiler
Bölümü’nde Uluslararası Politika alanında yüksek lisans yaptı. İlk yazılarına
1987 yılında Türk Yurdu ve Malatya’nın Sesi Dergisi’nde başladı.

     2002 yılından sonra Önce Vatan Gazetesi’nde
köşe yazıları 2009 yılına kadar aralıksız yayınlandı. Sarı basın kartı
sahibidir. Şafak Gazetesi, 34 Gündem Gazetesi, İş Gündem Dergisi, Marmara’nın
Sesi Gazetesi ve İstanbul Times Gazeteleri yazılarını yayınlamaktadır.

     Flaş TV’de ‘Kim Haklı’ programına
katıldı. Mesaj TV’de ‘Fikir Penceresi’ programını 50 hafta, MPL TV’de
‘Satranç Tahtası’ programını 200 hafta sundu. Ülke meseleleriyle ilgili
olarak Ülke TV, Kanal 7, Çay TV, Bengisu TV, Kanal 9, ‘Türkiye’nin Sesi
Programı’nda’, Meltem TV, Mesaj TV, Kanal 5, TRT, TRT Arapça, Akid TV, Uzay
TV, Kanal G, TGRT, 1AN Tv gibi televizyon kanallarında tartışmalara katıldı.
Bu çalışmaları hâlen devam etmektedir. Çeşitli dergi, gazete ve internet
sitelerinde (Hicret Haber Com, Kudusde.org ) yazıları çıkmaktadır. Günlük
köşe yazıları Önce Vatan Gazetesi’nde yayınlanmaktadır. Yazı arşivi gazetenin
sitesi olan www.oncevatan.com ‘da bulunmaktadır.

     Strateji ve dış politika üzerine 12 tane
yayınlanmamış, ‘Filistin Savunması İnsanlık Dâvâsı’ adı ile yayınlanmış
kitabı mevcuttur. Ayrıca (Ahi Evren, Kıyamet, Küçük Bilgin İmamı Azam,
Selman-ı Farisi Yük Taşıyan Vali, Ashab-ı Kehf, Gazneli Mahmud’un Şükür
Secdesi) isimli 6 adet senaryo bir adet tiyatro eseri yazmıştır. Son 10 yıl
içinde 2000’in üzerinde makalesi gazete, dergi ve çeşitli internet
sitelerinde yayınlanmıştır. Marmara Üniversitesi’nde takdimini yaptığı; ‘Anayasa Felsefesi’ ne Giriş”, “Türk
Devlet Felsefesi” isimli sunumları bulunmaktadır.

     Assam’ın 2017 yılında tertiplediği
Birinci İslam Birliği Zirvesinde ‘İslam Birliği İçin Bir Vizyon Teklifi’ adlı
sunumunu yapmıştır.

     İstanbul Yazarlar Birliği’nin üyesidir.
DÜBAMDER ‘Dünya Basın Mensupları Derneği’ kurucu üyesidir. MABAMDER
‘Malatyalı Basın Mensupları Derneği’ üyesidir. ‘İstanbul Düşünce Enstitüsü’nünkurucu
üyesidir.

     Avrasya Bir Vakfı’nda Müdürlük
yapmıştır. Ensar Vakfı Akiller Divanı’nda her hafta ‘Haftalık Stratejik
Raporu’ sunmaktadır. ASDER’e ve Ensar Vakfı Fatih Şubesi’ne üyedir. 50
civarındaki dernek ve vakıfla bağlantılıdır.

     2015 yılında kurulan Milletlerarası
Kudüs Derneği’nin Genel Başkanıdır.

 

Sokağa Çıkma Yasağı Konulanların Maruz Kaldığı Mağduriyetler

0

İki
aya yakın bir zamandan beri sokağa çıkma yasağı uygulanan 65 yaş üstündeki
vatandaşlara verilecek olan sokağa çıkma müsaadesi bir aydır gündemin en mühim
meselesi idi.

Nihayet,
henüz uygulamaya başlamamakla beraber, diğer
bütün vatandaşların sokağa çıkma yasağı olduğu bir günde olmak şartıyla,
haftada 4 saat sokağa çıkma izni verildi. Ancak bu iznin yürüme mesafesinde
kullanılması icap etmekte olup, araba ile gezip dolaşılması yasaktır. Böylece,
amiyane tabirle dağ fare doğurmuş bulunmaktadır.

Şimdi
kendisine 4 saat sokağa çıkma müsaadesi
verilen 65 üstü bir vatandaş, her tarafın kapalı olduğu, sokaklarda inlerin
cinlerin top oynadığı bir zamanda ne yapabilir ve nereye gidebilir ki?  

Dün,
İstanbul da ikamet etmekte olan 65 üstü bir arkadaş ile konuşurken, 4 saatlik
izinde ne yapacağını sordum. Verdiği cevap şu oldu:  “Bu
kadar kısa bir sürede, üstelik de her taraf kapalı, iken, nereye gidebilirim
ki? Ancak bankamatiğe kadar gidip, günlerdir bankadan alamadığım parayı çekip,
Mübarek Ramazan günlerin de bir takım yerlere yapmam icap eden ödemeleri
yapacağım. Tabii ki, o da bankamatik de para kalırsa.”
dedi. Ayrıca “araba ile çıkmamıza izin verilmiş olsaydı
hiç olmazsa arabaya binip,  bir şehir
turu yapardık. Fakat o imkânımız da olmadığı için eve dönüp, evde oturmaya
devam edeceğim”
diye söylendi.

Âcizane
kanaatime göre, verilen 4 saatlik izin hiç değilse çarşının pazarın
açık olduğu günlerden birinde verilse daha iyi olurdu
diye düşünüyorum.
Zira yaşlılar iki aya yakın bir zamandan beri, devamlı olarak evde oturmanın
vermiş olduğu büyük sıkıntı bir tarafa, hiçbir işlerini halledemiyorlar.
Haliyle haklı olarak böyle bir uygulamaya maruz kalmaları da onları ziyadesi
ile üzmektedir. Ayrıca gün geçtikçe bir takım psikolojik problemler de meydana gelmeye
başlamış bulunmaktadır.

Diğer
taraftan verilen 4 saatlik sokağa çıkma
müsaadesi esnasında
araba kullanmaya
yasak getirilmesinin
manasını anlamakta zorlanıyorum. Şöyle ki, madem bütün
vatandaşlara sokağa çıkma yasağı var, yani sokaklar bomboş, böyle bir durumda
yaşlılar arabaları ile sokağa çıksalar kime ne zararı olabilir?  Kaldı ki, 
öyle tahmin ediyorum ki,   yaklaşık
6-7 milyon kişi olan 65 yaş üstü vatandaşlar arasında bulunan yüz binlerce
vatandaş tek başına sokağa çıkıp gezecek durumda değildir. Araba ile çıkmak
serbest olsa da aylardır apartman dairesinde oturmaktan sıkılmış ve bunalmış
olan bu durumdaki yaşlıları oğlu- kızı veya torunu arabaya bindirip şöyle bir
iki saat de olsa etrafı dolaştırıp gezdirse, gönülleri hoş edilse güzel bir şey
olmaz mı?

Bunu
yapamıyorlar. Çünkü araba ile sokağa çıkmak yasak. Araba ile çıkmak serbest olsa
dahi bu defa arabayı kullanacak olana sokağa çıkmak yasak olduğu için bu da işe
yaramayacaktır.. Bu suretle adeta yaşlılara bir nevi zulüm yapılmaktadır. Yaşlılar bu kadar rencide edilmemeli. Unutulmasın ki, Allah ömür verirse herkes
bir gün yaşlanacaktır.
. Öyle tahmin ediyorum ki, belki bugün dahi yaş
sınırını doldurmaları sebebi ile 65 yaş üstü grubuna dâhil olan çok sayıda
insan olabilir.

 

65 yaşın üstünde bulunan tahminen,
6 -7 milyon insanın hepsinin birden sokağa çıkması, mahzurlu görülüyorsa, o
takdirde, kimlik numaraların son rakamına göre her gün bir gruba izin
verilebilir. Bu suretle, sokağa çıkacak yaşlı sayısı bir günde azami olarak,
hiçbir zaman bir milyonu geçmeyecektir… Bu yaşlı grubun bir çoğunun  da kırsal kesimde olduğu nazar-ı itibara
alınacak  olursa,  meselenin kolayca halledilebileceğini
düşünüyorum.

Bir
de 20 yaş altında olanlara konulan
sokağa çıkma yasağı var ki, bu da ayrı bir mesele. Bu husus ile alakalı olarak
diyeceğim şudur ki, hangi ilmi araştırma veya anket çalışması yapılmışta mı bu
20 yaş sınırı tespit edilmiştir.  İlmi
bir gerekçesi yoksa, farzımuhal  20 yaş
yerine 18 yaş denilse ne olurdu sanki? Bu suretle en azından hiç değilse
milyonlarca genç çalışma hayatından koparılmamış olurdu. Bundan da Memleketimizin
herhangi bir zararı olmadığı gibi, üstelik kârı olurdu.

 Bir de şu hakikattir ki, 20 yaş altında
bulunanlara sokağa çıkma yasağı getirilmiş olduğu için  belki sayıları milyonları bulunan çocuklu
genç anneler çocuklarını, çocuk arabasına bindirip, sokağa çıkamıyorlar.. Zira
çıkardıklar takdirde, muhtemelen 3.150.oo Tl para cezası ödeyecekledir.
Bunların çocuklarını evde bırakacakları kimseleri de yoksa, hiç şüphesiz,
dolaylı olarak onlara da sokağa çıkma yasağı getirilmiş bulunmaktadır..

Şu
hususu da ifade edip yazımı bitirmek istiyorum. O da şudur, Yukarıda 65 yaş
üstü olanlara verilecek olan 4 saatlik izin, diğer vatandaşlara konulan sokağa
çıkma yasağının olduğu bir günde olmak kaydıyla verilmektedir. Es kaza., diğer
vatandaşlara sokağa çıkma yasağı konulmağı takdirde, 65 yaş üstü olanlar yandı
demektir. Çünkü haftada alacakları 4 saatlik nefes alma izni, onlara konulacak
yasağa bağlı bulunmaktadır. Böyle bir duruma
maruz kalmamak için de yaşlıların, kendileri haricindekilere sokağa çıkma
yasağı konulması için gece ve gündüz dua etmeleri icap etmektedir.

Bu
anlattıklarımı çok bariz bir şekilde ortaya koyan, bir sosyal medya paylaşımını
bilgilerinize arz ediyorum:

Sokağa Çıkma Yasağı
 ile  Alakalı 
Bir  Röportaj

Muhabirlerimizden Selim ( S ) , sokağa çıkma yasağı ile
ilgili olarak 68 yaşındaki Ayşe Teyze ( A ) ile röportaj yaptı. Ancak, Sonu pek
iyi bitmedi.

S : Ayşe Teyze iyisin yine, pazar günü 11.00 – 15.00 arası
dört saat sokağa çıkabileceksin.
A : Aman iyi oldu oğlum . İsmet Abin ile arabaya atlayıp, şöyle bir sahile
ineriz inşallah.
S : Araba yasak, ama arabanıza kadar yürümek serbest tabi.

A : O zaman Torunum Melis’i alıp, yürüyerek parka gideriz
artık.
S : Torun kaç yaşında
A : Beş yaşında
S : Olmaz, Melis haftaya çarşamba günü 11.00 – 15.00 saatleri arasında sokağa
çıkacak.

A : Oğlum Annesi , babası çalışıyor. Zaten gündüzleri ben
bakıyorum. Tek başına nasıl çıksın dışarı?
S : Çıkmayacak o zaman…

A : Aaa, yazık çocuğa ayol, bir aydır evde kapalı garibim.
O zaman büyük kızdan olan torunum Ezgi ‘ ye söyleyeyim, o çıkarsın bari
dışarıya.
S : Ezgi kaç yaşında
A : 16 yaşında
S : Olmaz o zaman , Ezgi Cuma günü 11.00 – 15.00 saatleri arasında sokağa
çıkacak.

A : Oğlum bak git, gerdin beni . Peki üst katımızda oturan
80 ‘ li yaşlarda Ayten Ablamız var ama tekerli sandalyeye mahkum. Onu ara sıra
oğlu dışarıya çıkarıyordu. Şimdi oğlu onu gezdirebilir mi?
S : Oğlu kaç yaşında?
A : 50 falan vardır.
S : Olmaz o zaman .Çünkü, oğlunun  Pazar
günü sokağa çıkması yasak…
A : Ne olacak o zaman?
S . Bu konuda yeni bir karar alınmazsa, Ayten Teyze evde kalacak .

A : Böyle bir sokağa çıkma yasağı  uygulaması dünyada var mı acaba?
S : Dünyada emsali belki  yok ama, biz de
böyle uygulanıyor Ayşe Teyze…,

Bu itibarla, Değerli Bilim Kurulu Üyelerimizin
yukarıda arz edilen ve buna benzer   diğer konular da karar verirlerken biraz daha
dikkatli ve hassas olmaları hususun hasseten istirham ediyorum.