26 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 482

Anne Olma Sanatı-1

 “Anne elinden tüm dünyaya tutunur insan, o eli bir bıraksa bir
ömür yutkunur insan.

 

Hani derler ya
lideri şartlar mı ortaya çıkarır. Yoksa lider mi doğulur? Annelik de böyle bir
şey. Her kadın anne olarak dünyaya gelir. Fakat sosyal çevre eğitim bu kavramı
estetik hale getirir. Daha bir doyulmaz olur anne duygusu.

            Bir kere anne olabilmenin “olmazsa
olmazları” vardır. Bu duygu ve davranışlar onlara özgüdür ve doğuştandır:

“Merhamet,
sınırsız sevgi, koruma kollama duygusu, şefkat, sahiplenme, inanılmaz bir
bağlılık ve özveri,  empati, değer verme,
samimiyet, halden anlama, yardımlaşma, paylaşma, yaşama sevinci, olumlu
davranışları kazandırma azmi ve isteği, özenme, gıpta etme, gurur duyma, özlem,
sorun çözme, rehabilite etme becerisi, vb.”

Aklımıza
gelebilenleri saymamıza rağmen, yine de anne sözcüğüne içerdiği değeri
tanımlayan değerli söylemleri yükleyemediğimizden eminiz. Çünkü bir anne
bunlardan çok daha fazla güzelliklere, bulunmaz eşsiz hazinelere maliktir. Yani
annelik bunlardan da öte, erişilmesi, anlaşılması ve anlatılması çok zor fakat
en zevkli, nadide bir sanattır.

Bu
zikredilenler evladına karşı normal koşullar içinde hissettikleri ve
yaptıklarıdır. Fakat hayat denen uzun ve meşakkatli yol, her zaman düz
gitmemektedir. Yokuşlarla, hendeklerle, bin bir güçlükte, hüzünlü engellerle ve
tehlikelerle doludur.

İşte
anne, yüreğinde biriktirdiği bu güzelim hasletlerle evladını yoğurabilmek için,
yaşam yolundaki engelleri de aşmak zorundadır. Özellikle de ülkemizde annenin
işi daha bir güçtür.

Geçim
sıkıntısı, eşiyle uyumlu ve sağlıklı bir yuva kurabilmenin mücadelesi, kaynana,
görümce, çekişmeleri, komşuluk ilişkileri vb. sorunlar da annenin yüreğinde
onulmaz yaralardır.

Çoğu
zaman babaların yapması gereken işler de anneye havale edilmektedir. Çocukların
eğitimi, veli toplantıları, oyun oynamaları, gerek duydukları bir takım
yardımlar(ödev, proje hazırlama, gözlem, kitap okuma vb.) bunlara örnek
verilebilir.

Babadan
da yeterince yardım alamayan anne, bazen yapayalnızdır bu sorunlarla baş
etmede. Buna rağmen O, çocuğunu itinayla besler, üstünü başını giyeceklerini,
yiyeceklerini eşyalarını özenle seçer yıkar ütüler. Zaman ayırarak ninniler
söyler, masallar anlatır, kitap okur. Çocuğunun odasını toplar, temizler. Okula
hazırlar, gezdirir, isteklerini karşılar.

Bu
kadar mı? Asla, sorunlarını dinler, moral verir, teselli eder. Üzüntülerine,
acılarına, can sıkıntılarına, tebessümle, tatlı söylemlerle, okşamalarla merhem
olur, mutlu olmasını sağlar.

 Çocuğunun arkadaşlarına kapısını, yüreğini
açar, misafirperverlik yapar, değer verir, ikramlarla, jestlerle evladının on
öre olmasını, gurur duymasını sağlar. Kendisi ile arkadaşları ile, çevresi ile
barışık içinde yaşamasına katkıda bulunur.

Bazı
babaların vurdumduymazlığı karşısında, çocuğunun baba özlemini ve sevgisini
telafi etmeye çalışır. Babaların hatalarına kırılan biricik evlatları, yine
anneler teselli eder. Babaya karşı menfi duygular beslemesine mani olucu,
yapıcı nasihatlerde bulunur.

 “Baban aslında seni çok seviyor, fakat işi
ağır, zaman bulamıyor.” “Sen babanın aldırmazlığına bakma, seni çok seviyor
fakat belli etmiyor. “Hadi yakışıksız söylem ve tavırlarından ötürü babandan
özür dile. Bu günlerde işi yoğun biraz, o yüzden sinirli.”  Baban seni elbette ki anlıyor, zamanı olunca
seninle bolca ilgilenecektir.”

Türden
konuşmaların mimarı yine annedir. Annelerin bu yapıcı birleştirici ve sevilen
imajları olmasa çoğu evde baba evlat kavgalarının ve kırgınlıklarının sonu
gelmeyecektir.

Belli
yaşlarda babaya açılmayan konular yine anneye iletilir. Bir gruba katılma, bir
istek, karşı cinsle kurulan arkadaşlıklar. Hatta evlilikler önce anneye açılır.
Babanın hoşuna gitmeyen taraflar, anne tarafından yumuşatılarak ikna sebepleri
hazırlanır ve babaya götürülür. Evlat haksız da olsa anne yanındadır. Savunur,
ortamı yumuşatır, tarafları ikna eder.

Gurbete
düşen evlatların ilk aradığı annedir. Özlenen, aranan yüreğe kederi, özlemi düşen
annedir. Yemekleri, gülümsemesi,  ilgi ve
iltifatı, oh çektiren bal tatlısı söylemleri evladın can simididir. İster ki
konuşmalar hiç bitmesin. Bilinen fakat duyulması mutlu eden anılar tekrar
tekrar paylaşılır. Zihinlere depolanır, gözlerde sevin taneciklerine,
gönüllerde huzur çiçeklerine dönüşür.

O
yüzden kötü ve çirkin anne yoktur. Bütün anneler evlatların gözünde nadide
çiçek, miskler kokan manolya, pırlantaların aciz kaldığı en değerli hazinedirler.
Onlar biricik, vazgeçilemez, uzak kalınamaz, müstesna kahramanlar, her sıkıntı
ve gamı bir tebessümle bertaraf eden en seçkin psikologlardır.

Bu
yüzden çocuklar her yaşta, hala annenin gözünde çocukturlar. Üstünün örtülmesi,
üşütmemesi, ihmal etmemesi gerekenler bir çırpıda anne tarafından sıralanır.
Kaç yaşında olması hiç önemli değildir evladın. Hala minicik, narin, bazen
yaramaz, ihtimam isteyen korunması gereken bir çocuktur o.

Yıllar
önce annemi kaybettim. En çok özlediğim yanı cömertliği ve merhametiydi. Bir de
gönülden, eşi benzeri olmayan duaları. Vefatında, hiç tahmin etmediğim yüzlerce
kişi arayarak kendilerine yaptıkları iyilikleri anlatıp, gözyaşı dökmüşlerdi.
Bu iyiliklerin hiçbirisinden haberimiz yoktu oysa.

Bir
seferinde annemi memlekete göndermek için otobüse bindirmiştim. Elini öperek
aşağıya indim. Az sonra otobüs hareket etti. Biraz gittikten sonra durdu,
içinden bir bey indi.

“Şu
numarada oturan annenin oğlu kimdir” diye seslendi. Birden telaşlandım, dediği
koltuk annemindi. “Benim” diye heyecanla sordum. Gülerek, “korkma beyefendi,
annen gayet iyi. Ben yakınındaki koltukta oturuyorum. Elimde olmadan kulak
kesildim; öyle bir dua edişi vardı ki hayretle, gıptayla “teyze kime böyle dua
ediyorsun” diye sordum.

“Beni
uğurlamaya gelen oğluma” dedi. “Sizi tanımak için otobüsü durdurdum. Allah
aşkına söyleyin, annenize ne gibi iyiliklerde bulunuyorsunuz ki böylesine içten
eşi emsali olmayan dualar ediyor. Bana böyle bir dua edilmesi için inanın bütün
servetimi verirdim. Sana gıpta ediyorum” dedi. Rahatlamıştım, gülerek, “o hep
böyledir, iyilik yaptığımdan değil, sevgisinden ve gönül zenginliğindendir” dedim.
Adam beni tebrik ederek otobüse bindi. İşte anneler böyledir.

 

İşte
onun için anneler özlenir. Dudaklarından sessizce süzülen yumuşacık ve tatlı
duaların huzuru özlenir. Kendi açtığı üstünün, annesi tarafından ihtimamla,
özenle şefkatle örtülmesi özlenir. Azıcık üşütmüş olduğu halde, durumun
abartılarak telaşlanması hali özlenir. Gülümsemesi, okşaması, sarılması,
ninnileri özlenir.

Biricik,
vefakâr, merhamet timsali, sevgi okyanusu, yüreklerimizde açan nadide
çiçeklerimiz. Hayatımızın anlamları, ömrümüzün huzuru, hanelerimizin direği,
baş taçlarımız.

Her
gününüz huzurlu, sağlıklı ve mutlu geçsin… iyi ki varsınız… Bizler ne yapardık
sizler olmasaydınız…

Sevgiyle
kalın…

Asırlık Hayal Perdesi: Türk Siyaseti

 

            Her Ramazan geleneksel kültürün bir
parçası olarak bizlere sunulan Karagöz-Hacivat dediğimiz gölge oyunu hepinizin
malumu. Bir perdeye (hayal perdesi) arkasından ışık yansıtıp önünde deriden
yapılmış kuklaları bir sopaya bağlayıp oynatmak suretiyle icra edilen bir
sanattır gölge oyunu. Tarihte ilk defa Cava’da (Endonezya) icra edildiği ve
oradan Dünya’ya yayıldığı söylenir. Bize de Mısır’dan gelmiştir. Bu sanatın
bizdeki piri Şeyh Küşteri’dir. Deve derisinden yaptığı Karagöz ve Hacivat
kuklalarını hayal perdesine yansıtan Şeyh Küşteri aynı zamanda ilk kukla
oynatıcıdır. Kukla oynatıcılara gölge oyununda “Hayali” veya “Hayalbaz” denir.

            Karagöz-Hacivat, geleneksel Türk
tiyatrosu olan orta oyununun da ilham kaynağıdır. Orta oyunundaki kavuklu ve Pişekâr
Karagöz ve Hacivat’ın bir rolle canlandırılarak sahneye uyarlanmış halleridir.

            Tüm bu açıklamalardan sonra ifade
edelim ki bu yazı hayal perdesine, gölge oyununa, Karagöz-Hacivat’a veya Şeyh
Küşteri’ye değil Türk siyasetine dairdir. Çünkü Türk siyaseti asırlık bir hayal
perdesinden, bir gölge oyunundan başka bir şey değildir.

 

Yar Bana Bir Eğlence Medet

 

            Bizim geleneksel gölge oyunumuzun
başkarakterleri olan Karagöz ve Hacivat (Haci İvaz) Efendiler’e bir bakalım.
Karagöz tam anlamıyla halk adamıdır, eğitimli değildir. Ağzına ve aklına geleni
direkt söyleyen yarı patavatsız biridir. Hacivat ise aksine iyi eğitim almış,
diplomatik dil kullanmayı bilen, konuşmada erkâna riayet eden biridir. Hacivat
ve Karagöz arasındaki bu eğitim farkına rağmen, aralarında geçen sohbetlerde
daima Karagöz galip gelir. Karagöz’ün hem laflarıyla hem de zaman zaman direkt
Osmanlı tokadıyla Hacivat’ı dövdüğüne şahit oluruz. Karagöz’ün ağzından çıkan
laflar konuyla pek alakalı olmamasına rağmen izleyicileri güldürür ve
Karagöz’ün gerek bu saçma sapan laflarla gerekse direkt Osmanlı tokadıyla
Hacivat Efendi’ye geçirmeleri izleyicide prim yapar. İzleyicinin favorisi
Karagöz’dür.

            Karagöz, Türk siyasetindeki iktidar
cephesinin perdedeki karşılığıdır, Hacivat ise muhalefetin… Şahıs olarak kimin
kime benzediğini ise sizlere bırakıyorum.

            Hayal perdesinde sadece bu ikilinin
atışıyor olması zamanla seyirciyi sıkar, bu defa sahneye yeni karakterlerin
çıkması zarureti hâsıl olur. Bu defa Hayali (kukla oynatıcı) sahneye yeni
karakterleri sürer. Tuzsuz Deli Bekir, Beberuhi, Zenne, Acem vs. Sahneye çıkan
her yeni karakter, Karagöz ve Hacivat ekseninde dönen oyunun seyircide daha
derin etkiler uyandırmasını sağlar.

 

Hayali Kim?

 

            Türk siyasetinin 1945’den, hatta
belki daha eski tarihlerden beri tek merkezden dizayn edildiğini düşünüyorum.
Ülkeyi istediği gibi yöneten tek parti iktidarının nasıl olup da bir muhalefet
partisinin kurulmasına müsaade ettiğine hep hayret etmişimdir. Asıl büyük
şaşkınlığım ise 1950’de seçimleri kaybettiğinde nasıl olup iktidarı bu
muhalefet partisine hiç sorun çıkarmadan devrettiklerine dairdir. Çoğu kişi bu
hususu İsmet Paşa’nın demokrat kişiliğine bağlar ama bence bunun arkasındaki
cevap çok daha kompleks.

            1960’ta ordu içinde bir cunta
tarafından darbe yapılıp Demokrat Parti’nin iktidardan devrilmesi de ilginçtir.
Adnan Menderes ve diğer DP’lileri Yassıada’da yargılayan mahkeme başkanının
sanıklara söylediği “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” sözü manidardır.
Sahi, bir cuntaya darbe yaptırıp Menderes’i ve diğer DP’lileri oraya “tıkan
güç” kimdi?

            Demokrat Parti’den sonra “sağcı”
Adalet Partisi’nin kurulmasından sonra Türkiye’de sol ve sağ arasında bir
dengesizlik olduğunu ve bu dengesizlik nedeniyle solun Türkiye’de asla iktidar
olamayacağını görenler bu defa sağı bölerek bir denge sağlamaya çalıştılar.
Nitekim 27 Mayıs Darbesi’nin sözcülüğünü yapan Alparslan Türkeş’in milliyetçi,
başarılı bir mühendis olan Necmettin Erbakan’ın da Siyasal İslamcı birer parti
kurup sağ seçmenin ciddi bir kısmını Adalet Partisi’nden koparmaları Türk
siyasetine “istenen” dengeyi getirdi.

            Yakın tarihe baktığımızda 27 Nisan
2007 tarihinin Türk siyasetinin dizaynı bakımından ayrı bir dönüm noktası
olduğunu görüyoruz. Birkaç ay sonra yapılacak olan seçimlere Demokrat Parti
çatısı altında birleşerek girme planları yapan ve seçimlerde barajı
geçeceklerine kesin gözüyle bakılan DYP ile ANAP’ın kimden gelen talimatla
Meclis’e girmeyerek 367 tartışmalarına meze oldukları, barajın altında kalarak
siyasi tarihin çöplüğüne gittikleri ve kendi seçmenlerini olduğu gibi AKP’ye
hediye ettikleri hala bir muamma!

            Yine 2015 Haziran seçimlerine kadar
iktidara çok sert muhalefet yapan MHP’nin seçim akşamında itibaren 180
derecelik bir dönüş yaparak iktidara yanlaması ve AKP’ye tek başına iktidarın
tüm olanaklarını sunan bir iktidar ortağı haline gelmesi ise ister istemez “bu
projenin arkasında kim var?” sorusunu akla getiriyor? Türk siyasetindeki tüm bu
aktörleri hayal perdesine kim taşıyor, bunları perdeden kim indiriyor?
Senaryoyu kim yazıyor? Gerçekten de Türk siyasetinin “Hayali”si veya “Şeyh
Küşteri”si kim?

İçimizde Hoşgörü, Dilimiz Sevgi Dolu

       Koronalı günlerimiz başlayalı neredeyse iki ay oldu. İlk aşamasını
başarıyla geçtiğimiz bu dönem sonrasında ikinci döneme ilk adımı, 7 Mayıs
itibariyle attık.

     İkinci
dönemin adı: ‘’Kontrollü Sosyal Hayat’’.

      İlk
dönemi başarıyla atlatan ülkemiz, bu yeni dönemden de başarıyla geçecektir.

      Anlaşılan
o ki, artık hayatımızın normaline dönem, dönem geçeceğiz ama bundan sonraki
yaşamımız hiçbir zaman Koronalı günlerden önceki gibi olmayacak…

      Ardımızda kalan zaman dilimi, yaşam
şartlarımızı olduğu kadar, hayata bakış açımızı da değiştirdi!

       Toplum olarak, yaşamımıza değer katanların
kıymetini daha çok anladık. Sokağa çıkma kısıtlamalarının uygulandığı günlerde
hayatımızda olup da, farkında olmadıklarımızın daha çok farkına vardık!

        Ev
içerisinde geçen uzun saatler; bizlere doğayı, doğal yaşamı, her daim yapıp da
bu uzun süreçte yapamadıklarımızın hasretini daha çok hissettirdi…

       En çok da televizyonların karşısında kaldık!

        İzlediğimiz her televizyon programı Koronaya
odaklıydı. Ekrana çıkan bilim insanlarımızın anlattıklarıyla her birimiz adeta
Korona uzmanı olduk.

        Sosyal medyaya odaklandık. Ülke genelinde
olup bitenleri buradan da takip ettik, gündeme ilişkin fikirlerimizi bu
platformda paylaştık.

      
Korona mücadelesinin başkahramanları sağlıkçılarımızla gururlandık ama
bu salgın nedeniyle vefat eden binlerce yurttaşımızın acısıyla hüzünlendik.

        Ülkemiz böylesine büyük bir salgını yaşarken,
toplum olarak bir ve beraber olduk, yardıma ihtiyacı olan milyonların etrafında
kenetlendik.

         Başta ülkemizi yönetenler olmak üzere, belediyeler,
sivil toplum kuruluşları, hayırsever yurttaşlarımız Korona denen bu yangınla
kavrulanların yanında oldu, yardımına koştu.

        Siyaseti,
ekonomiyi, eğitimi, ticareti, turizmi, dış ilişkileri adeta unuttuk. Yaşamımızı
Koronaya göre ayarladık, bu hastalığı önlemek adına saflarımızı sıklaştırdık.

       İlk aşamada başarılı önlemler aldık; bu
önlemlerimizle pek çok ülkeye örnek de olduk.

       Hayatımızı
alt üst eden, yaşamımızı tehdit eden bu süreç; tüm olumsuzluklarının yanı sıra;
bizlere çok önemli bir kazanç da sağladı!

        Ülkemizin
iç siyasetini geren sivri dil, çevremizi dolduran türlü kötülükler, içi boş
çatışmalarla dolu sen ben kavgaları; Koronalı günlerin gölgesinde kaldı, adeta yok
oldu!

      Bu
olumsuzlukların yok oluşuyla birlikte, kendimizi bambaşka bir yaşamın içinde
bulduk.

      Şu iki aylık dönemde yaşananları bir düşünün
bakalım!

       Aynı apartmanda oturup da yıllardır birbirini
görmezden gelen ama bu süreçte birbirine selam vermeyenimiz, hal hatır
sormayanımız kaldı mı?

      Sokağa
çıkamadığımız günlerde belki de yıllardır sesini duymadığımız akrabalarımızı,
dostlarımızı arkadaşlarımızı arayıp, nasılsın diye sormadık mı? Bir ihtiyacın
var mı demedik mi?

      Korona vurgununu yiyerek; işsiz, aşsız, aç
açıkta kalan milyonların yardımına koşmadık mı?

      Devletimiz, belediyelerimiz, hayırsever
yurttaşlarımız milyonlarca insanımıza destek olmadı mı? Hala olmuyor mu?

      Bu
sıkıntılı dönemi atlatabilmek adına yoksula, yardıma muhtaç yaşlılarımıza
yardım eli uzatmadık mı?

     Tüm bu
yardımlaşmayı canı gönülden büyük bir coşkuyla yaptık, yapamaya da devam
ediyoruz.

      Hiç
şüphesiz Koronalı günlerden sonra başlayacak yeni hayatımız, bundan böyle çok
farklı olacaktır.

    Çünkü böylesine kritik bir dönemde neleri,
nasıl yapabileceğimizin farkına vardık. Artık o eski günlerde kalan adam
sendeciliği, bana ne demeyi, sen ben kavgasını, sevgisizliği, hoşgörüsüzlüğü
bir an olsun hatırlamayacağız.

    Evet,
önümüzdeki dönemde geçim sıkıntılarıyla dolu günler bizi bekliyor ama bu
sıkıntılı dönemi de aşacağız.

     Evet,
eğitimde, ticarette, sporda, eğlencede, sokaklarda, kırlarda, tatilde, alış
verişte; kısacası bundan sonra hayatımıza yön veren her ne varsa; hiçbir şey
eskisi gibi olmayacak!

    Ama bundan böyle siyasetten ticarete,
eğitimden spora, alışverişten sokaklara, eğlenceden tatile; evlerimize
kullandığımız dil sevgiyi, gönüllerimizdeki duygu hoşgörüyü taşıyacak.

Çünkü
hoşgörü;

  Değer vermek, kusurları görmemek, uyumlu
olmaktır.

Çünkü
hoşgörü;

  Tahammül etmektir, affedici olmaktır.

Çünkü
hoşgörü;

   Ayıpları kapatmak, alay etmemek, anlayışlı
olmaktır.

Sevgi ise
insan ruhundaki en değerli, en olumlu yetenektir. Sevgi dilinin çözemeyeceği
hiçbir şey yoktur.

     İşte
bizler Korona salgınının yaşattığı tüm sıkıntıları aşarken; milletçe en önemli
değerlerimizden ikisini bir kez daha hatırladık.

    Çünkü
bu süreçte her ne yaptıysak; içimizdeki hoşgörüyü, sevgi dilini kullanarak
yaptık.

Bildirilmeyen Kovid-19 Ölümleri

Gerçekten, resmî rakamlardakinden fazla Kovid-19 ölümü
var. Önceki yılların defin rakamlarıyla bu yılınki karşılaştırılınca bu sonuç
çıkıyor. 

Bu doğru mu? Doğru. Kastî mi? Büyük çapta hayır. 

Ölüm sebebi Kovid-19 ‘dur demek için hastanın
hastaneye başvurması, testinin pozitif çıkması ve hayatını muhtemelen hastanede
kaybetmesi gerekiyor. Bu metotla salgından öldü denilen hastaların neredeyse
 yüzde 100’ü gerçekten salgından ölmüştür.  Fakat bunlar, salgından
ölenlerin tamamı mı? Hayır. Kabaca yarısı. 

Yalancı Negatifler

Tıpta bir şey var mı diye test yaptığınızda iki hata
mümkündür. Ya olmayan bir şeye var deyip yanılırsınız… Buna yalancı pozitif
denir. Yahut da olan bir şeyde yoktur sonucunu alırsınız. Bu da yalancı
negatiftir. Kovid-19 testlerinde yalancı negatif çok. Öyle görünüyor ki numune
alıştan kaynaklanan hata daha büyük. Hastanın boğazından, burnundan,
balgamından ve ender hallerde akciğerinden numune alınıyor. Nasıl alınırsa
alınsın, eğer virüs varsa, numunenin yeterli sayıda virüsü yakalaması lazım.
Amerikan Tıp Cemiyeti’nin bir yayınında, en fazla başvurulan numune alma metodu
burun sürüntüsündeki yalancı negatif %37. Boğaz numunesi daha kötü,  yüzde
68 yalancı negatif veriyor. Bu yüzdendir ki “Yok dediler, sonra bir daha
yaptılar var dediler” şikâyetlerini duyuyoruz. Yine bu sebepten, hastaya
iyileştin demek için birden fazla test yapılıyor. 

Testin kendisinin de yalancı negatifleri var. Fakat
araştırmalar, hatanın çoğunun numune almadan kaynaklandığına işaret
ediyor. 

Yalancı negatiflerden başka sebepler de var. Hayatını
kaybeden bütün hastaların hastaneye müracaat edecekleri sağlam bir varsayım
değil. Bütün dünyada yalnız yaşayan, bakım evlerinde kalan ve oralarda hastalanıp
ölen hastalardan söz ediliyor. 

Her hastanede test yapılmıyor. Belli sayıda test
merkezi var. Numune merkeze gönderilip sonuç gelene kadar hastanın ölümü
halinde ölüm raporuna salgın yazılmayabiliyor. 

Nihayet, salgından ötürü ertelenen tedaviler var. Az
da olsa bu ertelemeler de ölüm sebebi olabilir.

Kastî gizleme? O da şu sebeple mümkün: Özel
hastanelerin Kovid-19 hastalarından ücret almaması! Özel hastane
yöneticisisiniz, hastanızı kaybettiniz. Kovid derseniz para yok, zatürre
derseniz alacaksınız. Bu şartlarda eğiliminiz ne olur?

Dünyada?

Çin’in Wuhan’ından bildirilen rakamlarda bir tuhaflık
gözledik. 13 ve 14 Şubat’ta günlük vaka sayısı, daha önceki en yüksek rakamı
ikiye katladı. Hem de salgın inişe geçmişken. Sonra açıkladılar: Bugüne kadar
test sonuçlarına göre raporluyorduk. Şimdi vaz geçtik. Klinik belirtilere göre
bildiriyoruz.

New Scientist dergisinin 29 Nisan sayısında çıkan bir
incelemede şu olgular bildiriliyor: 24 Avrupa ülkesinde, geçen yılların Nisan
aylarında haftada toplam 50 bin kişi ölürken bu yılın aynı ayında haftada 90
bin kişi ölmüş. 40 bin fazlalık var. Hâlbuki aynı ülkelerin bildirdiği Korona
kaynaklı ölümler bu rakamın yarısı kadar. Aynı makale, İtalya’da 18 Nisan’a
kadar 52 bin kişinin salgından öldüğünün tahmin edildiği belirtilmiş. Hâlbuki
ölüm raporunda Korona yazılan rakam bunun yarısı. Financial Times, 21 Nisan’a
kadar İngiltere’de virüs sebepli ölümlerin 45 bini bulduğunu tahmin ediyor
Resmî rakam 17 bin. Yale Üniversitesi, ABD’de salgının yoğun yaşadığı
bölgelerde gerçek Korona ölümlerinin bildirilenden yüzde 50 daha fazla olduğunu
belirlemiş. 

Şüphe Aklın Gereğidir

Bütün dallarda bilim insanları önce kendi kendilerini
yanlışlamaya çalışır. Becerebildikleri kadar kendilerini tenkit edip vardıkları
sonuçları açıklarla. Sonra bütün bir bilim camiası varılan sonuçları eleştirir.
Tıp da öyledir, yalnız biraz daha çok öyledir. Çünkü tıp birçok dalın uğraştığı
sistemlerden daha karmaşık bir sistemle uğraşır: İnsanla ve toplumla. Üstelik
tıpta hekimin, “Tüh olmadı, bu denemeyi çöpe atıp bundan sonrakine bakalım”
deme lüksü yoktur. Çünkü o “deneme” bir insanın hayatıdır. İncelemesinden
varacağı sonuç ise yüz binlerce, milyonlarca hayatı etkiler. 

O yüzden tıbbî makalelerde kanaat açıklanırken “tedavi
eder”, “kesin iyi gelir” gibi laflara rastlanmaz. Böyle laflar duyarsanız,
bilin ki konuşan hekim değil şarlatandır. “Yardımcı olduğu düşünülmektedir”,
hatta daha beteri, “yardımcı olacağını düşünmemize yol açacak sebepler mevcut
gibi görünmektedir” gibi sözler duyarsınız. 

Bilim böyle. Popülistlik öyle değil tabi. Onlar her
şeyi bilir ve her şeyi yüzde yüz ve kesin bilir. Onların ne yalancı negatifi,
ne yalancı pozitifi vardır. Ama dün ak dediklerine bugün kara, dün kara
dediklerine bugün ak diyebilirler. Tereddütsüz. Göz kırpmadan. (Yok, bazen göz
de kırpıştırıyorlar.)

Peki, kesin sonuç? Kesin sonucu Bertrand Russel
söylemiş: “Dünyanın bütün sıkıntısı şu: Aptallar ve fanatikler kendilerinden
eminken aklı başında insanlar şüphe ve tereddüt içinde.” İşte bu hüküm kesin.
Hiç tereddüdüm yok! (Alıntı-Karar Gazetesi)

Ahlak Polisleri ile Düşünce Polisleri Görevde

İran’da gördüğüm “Ahlak
Polisi”
uygulaması ve George Orwell’in 1984
romanında
okuduğum “Düşünce Polisi”
kavramları bana hep çok ürkütücü gelmiştir.

Modern hukuklarda inanç
ve ifade özgürlüğü
kavramları, ürkütücü Ahlak Polisi ve Düşünce Polisi uygulamalarının ilacı gibi görünür.

İnanç özgürlüğü “herkesin
düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahip olması”
şeklinde tanımlanır. Herhangi
bir dini inanca, felsefi görüşe inanma,
inandığını açıklama ve yaşama özgürlüğünü de kapsar.

“Herkes, düşünce ve
kanaat hürriyetine sahiptir”
şeklinde özetlenen düşünce ve ifade özgürlüğünün kapsamına da “düşünce ve düşündüğünü ifade etme, açıklama ve yayma özgürlüğü” dâhildir.

Bu kavramların Anayasalara yazılmış olması vatandaşlar
için ciddi bir teminat gibi görülse
de pratikte bazen bu güvence işe yaramıyor.

İnanç, düşünce ve ifade
özgürlüğü kavramlarının en kuvvetli bir şekilde Anayasasında güvence altına
alındığı ülkelerden biri Türkiye’dir.

Fakat Türkiye’de virüs
salgını ve ekonomik krizin
at başı koşturduğu ortamda tartışılan konulara
bakınız:

Birileri önce insanların cinsel tercihleri konusunda kopardıkları fırtına ile “ahlak polisi” rolüne soyundular.

Akabinde muhalefet temsilcilerinin “iktidarın düşeceği,
kendilerinin iktidar olacağı ve bunun gerçekleşmesi halinde yapacaklarına” dair
sözlerinden “darbe” anlamı çıkarak “düşünce polisi” rolünü oynadılar. Sözlerin
sahipleri “hayır öyle kastetmedim” diye açıklama yapsalar da “darbe demek istedin” diye linç
kampanyası yaptılar.

Üstelik de bunları yapanlar iktidarlarını “başörtüsü özgürlüğü” kampanyalarına
borçlu olanlardı.

****

Bu zihniyet yüzünden Türkiye, 2020 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksinde 180 ülke
arasında 154’üncü sırada bulunuyor.

Uluslararası Af Örgütü (UAÖ), Covid-19 krizi vesilesiyle Türkiye’de basın özgürlüğüne yönelik
baskılara yenilerinin eklendiğini,
ülkenin dört bir yanında gazetecilerin
yanlış haberlerle mücadele bahanesiyle hedef alındığını belirterek “Covid-19’la
ilgili haber yaptıkları, hatta tweet attıkları gerekçesiyle ceza
soruşturmalarına uğruyor ve gözaltına alınıyor” uyarısında bulundu.

Anayasa Mahkemesi ve AİHM’nin inanç özgürlüğü ile ifade özgürlüğüne dair çok değerli kararları
vardır.

Mesela ifade özgürlüğüne dair AİHM
kararlarında
halkı ilgilendiren konularda aşırıya kaçmanın, hatta provokasyona başvurmanın basının
işleri sayılacağını
;
Basın özgürlüğünü tarif eden AİHS’nin
10.maddesinin
sadece olumlu karşılanan fikirleri değil, rencide
eden/şoke eden/rahatsız eden fikirleri de kapsayıp koruma altına aldığını

ifade ediyor. Saldırgan
ifadelerin bile bir stil (üslup) olarak kullanılabileceği
açıkça vurgulanır.

Bazı “muhterem Müslümanlar” bu kararları görmezden
gelebilir. Ama hiç olmazsa İslam’ın yüzakı, abide şahsiyet İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin ifade özgürlüğü ile ilgili yaklaşımını Mevdudi’den
dinlesinler:
(Karar Gazetesinde Mehmet Ocaktan’dan okudum.)

“Ebu Hanife ifade özgürlüğünü o
denli benimsemiştir ki, yönetici meşru
dahi olsa aleyhinde konuşulabileceğini
söylemiştir. Hatta bir adım ileri
giderek, meşru bir yönetici hakkında
argoyla bezeli kötü sözler söyleyerek hakaret edenlerin, hatta halifeyi ölümle
tehdit edenlerin bile tutuklanmasına cevaz vermez.

Sadece sözlerini eyleme döküp silahlı isyana kalkışan veya toplum huzurunu bozanlar, bu hususta
cezalandırılabilir.” (İslam Siyasi Düşünceler Tarihi, A. Çaylak- A. A.
Bakacak)

*****************************

Sağlık Bakanı ve Bilim Kurulu Futbola Karışamıyor

Virüs salgının verilerinde bir iyiye
gidiş gözlendiği için alınan tedbirlerde biraz gevşetilmeler başladı. Berber,
kuaför, güzellik merkezi ve AVM’ler açılmaya başladı. Gözler “diğer sosyal faaliyetlerde de normalleşme
olabilir mi?”
diye Sağlık Bakanı ve
Bilim Kurulu’nda.

Fakat ilginç bir şey oldu.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, koronavirüs salgını kapsamında yaptığı
açıklamada liglerin devamı ve futbol
maçlarının
oynanması konusunda sorumluluğun Futbol Federasyonunda olduğunu
söyledi. Futbol tabiriyle resmen topu
taca attı.
 

Bakan Koca, “özellikle futbol hassas bir konu. Geniş
kitleleri ilgilendiren bir alan ve burada kararı
vermesi gereken federasyonun kendisidir.
Federasyon özgür iradesi ile
kararını verebilir. Bakanlık olarak asla
öneri, yaklaşım ve katkıda bulunmak istemiyoruz.
 Bundan sonraki sorumluluk da federasyonundur.
Liglerin devamı konusu Futbol
Federasyonumuzun kendi iradesi ile alacağı bir karardır”
dedi.

Küresel bir salgın söz konusu. Çok boyutlu
etkileri olan bu olağanüstü durumun kriz
yönetiminin
lokomotifi Sağlık Bakanı
ve Bilim Kuruludur.

Bilim Kurulunun ve Sağlık Bakanlığının tavsiyeleri
doğrultusunda bugüne kadar hayal dahi edemediğimizi olağanüstü tedbirler
alındı.

Uluslararası ve illerarası seyahat kısıtlaması, milyonlarca insanın sokağa çıkma yasağı, yüzbinlerce işyerinin kapatılması, Milli Eğitime bağlı okulların, üniversitelerin,
ibadethanelerin
kapatılması gibi
ağır kararların mimarı olan Sağlık
Bakanı (ve Bilim Kurulu) konu futbol olunca asla sorumluluk almak istemiyor.

Ne yani? Şimdi kimin seçtiğini bilmediğimiz,
isimlerini dahi bilmediğimiz bir federasyon
yönetimi
Türkiye’de virüs salgınını
hortlatabilecek kararlar almaya tek yetkili midir?

Bakan hadi şöyle dese, “bu kararı almaya Sayın
Cumhurbaşkanımız yetkilidir. Biz makama görüşümüzü sunduk/ sunacağız, karar
kendilerinindir.” Bunu anlayabiliriz.

Ama “Bakanlık
olarak bu konuda asla öneri, yaklaşım ve katkıda bulunmak istemiyoruz,
sorumluluk federasyonundur”
sözünü anlamamız mümkün değildir.

Federasyonun alacağı maçlara devam kararı ile salgın
tekrar büyürse vatandaşın gözünde sorumluların Sağlık Bakanı ve Cumhurbaşkanı
olacağı açıktır.

Bunu Bakan Fahrettin Koca bilmez mi? Elbette bilir.

O halde bu açıklamanın arkasında bizim bilmediğimiz
bir şeyler var.

Kavm-i Acîb-i Arab

Aslında Kur’anEşeddu Arab’ tâbirini
kullanmakta: “Arapların Küfrü ve Nifakı
Şiddetlidir. Ve elverişlidir sınır tanımamaya; Allah’ın Elçisine indirdiği
şeylerde
/ El-Arâbu eşeddu küfren ve nifâka. Ve ecdâru ellâ ye‘lemû hududa
mâ enzelellahu alâ resûlih” (Tövbe 97)

            Küfür; inkâr etmek, gerçeği örtmek ve nifaksa
bozgunculuk, dağıtmak. Peki bizim Kavm-i
Necîb-i Arab
’a (Soylu/Asil Arap Milleti) ne oldu? O bir Osmanlı Ramazan
eğlencesi
olarak kaldı. Kur’anı
bilmeyen ve anlamına muttali olmayan ecdadımızın Kur’an dilinin Arapça ve Elçilerin
Sonuncusu
’nun (Hatem’ül-Enbiyâ) Arap
Halkına gönderilmiş olmasından
kaynaklanan bir eziklik.

            Diğer Hak/Semavî Dinlerin Kitapları Arapça mı? Değil: İbranîce (Tevrat) ve Âramîce
(İncil). Onlar niye kutsanmıyor? En çok
Nebi/Resul İsrailoğullarına
gönderilmiş; niye onları Kavm-i Necîb-i Beni İsrail diye anmıyorsun?

Çünkü
biz Müslümanız, yani kendi Dinimizdekilere torpil yaparız. İyi de
kardeşim, Kur’an-ı Kerîm’e rağmen mi: “Ve geldiler özürcü Araplar, kendilerine izin için. Ve oturdular,
Allah’a ve Resûlüne yalan söyleyerek

Ve câe’l-muazzirûne min’el-Arâbi liyu‘zene lehüm. Ve ka‘ade’l-lezîne
kezzebûllahe ve’r-resûleh” (Tövbe 90).

Tabii
muhterem Elmalılı (Kur’an-ı Kerîm
Renkli Kelime Meâli, Asır Ajans, İstanbul 2013) Arapçadan Türkçeye aktarımda bütün ‘Arab’ kelimelerini ‘Bedevi
diye çevirmiş oysa Bedevî sadece yerleşik olmayanları kapsıyor, hepsini
değil. Gerçi hakkını yemeyelim; Elmalılı
Hamdi
eski mealinde ‘Arabîler’ demiş.
Demek ki ‘Renklendirerek Yayına Hazırlayan’ Prof. Mustafa Özel (DEÜ İlâhiyat) orijinaline sadık kalmaya gerek
duymamış.

93 Martından beri farklı mealler okurum. Hâl-i hazırda da en sağlamı diye
E. Hamdi Yazır’ınkinin üzerinde –
telefon ve bilgisayardaki birkaç Kur’an
Programından yararlanarak ve yer yer
onlarca çeviriyle de karşılaştırarak – elde kalem tekrar okuyup yazmaya gayret
ediyoruz. Misâl; bir kısmı bu meal gibi Bedevi
demiş (25). Bedevi Araplar diyen (8)
var, çölde yaşayan Araplar veya Çöl
Arapları
diyen (4) var. Aslına
sadık kalarak yalnızca Arap diyen (4) de var. Hatta birileri İngilizceye çevirirken bile Nomads (Göçebeler) demiş.

Neyse
sözü fazla uzatmayalım ve iki âyetle
sadede gelelim; hazır Ramazandayken
ve evlere yarı tıkılı vaziyette, bol vaktimiz varken: “Ve Araplardan kimi infak ettiğini zarar sayar ve sizin için fırsat
gözetirler
/ Ve min’el-Arâbi men yettehızu mâ yunfiku mağremen ve yeterebbesu
bikümü’d-devâir” (Tövbe 98).

Ve Arapların kimi de Allah’a iman eder ve
Ahıret Gününe; infak ettiğini yakınlık sayar Allah indinde ve Resûle desteği.
Bilesiniz, onlarınki gerçekten yakınlık
/ Ve mine’l-ArÂbi men yu‘minu
billahi ve’l-yevm’il-âhıri ve yettehızu mâ yunfiku kurbâtin indellahi ve
salavâti’r-resûl. Ellâ innehâ kurbetün lehüm” (Tövbe 99).

Demek
ki neymiş: Kur’an, soyca bir kavmi toptan yüceltmez (örnek;
Araplar) ve soyca bir topluluğu da lânetlemez (örnek; Yahudiler). Ya? Kur’an ilkeleri verir ve
bu ilkelere uyan ister Arap, ister
Türk, ister Yahudi, ödüllendirilir; uymayanlarsa
(kim olursa olsun) cezalandırılır.
Uymama konusunu AK-CHP-HDP-MHP-İYİ-SP vs. diye; muhafazakâr (yada İslamcı), lâik
(yada Atatürkçü), milliyetçi (yada
Türkçü), solcu (sosyal demokrat) – sağcı (liberal) veyahut feminist-komünist yada Kürtçü-Ermenici diye; Karadenizli, Doğulu/Güneydoğulu, Egeli, Trakyalı, Çukurovalı vs. diye; Nurcu, Süleymancı, Nakşî/Halidî, Kadirî, Rufaî,
Alevî, Menzilci, Hakyolcu vs. diye de tefsir
edebilirsiniz.   

Aslında
bir Ültimatom olan Tövbe/Tevbe Sûresi’nin 101 ve 120. âyetleri mevzuyu çok güzel açıklıyor: “Ve etraftaki Araplardan münafıkları ve şehir halkından nifakta
inatlaşanları bilmezsin; Biz biliriz. Onlara azâbı ikiye katlayacağız
/ Ve
mimmen havleküm min’el-Arâbi munâfıkûn. Ve min ehl’il-medîneti meredu alen’n-nifâkı
lâ te‘lemuhum. Nehnu ne‘lemuhum. Senuazzibühüm merreteyn.”

Ne şehir halkına ne etraftaki Araplara
Allah’ın Resûlünden geri kalmaları ve onunkinden önce kendi nefislerini tercih
etmeleri yakışmaz
/ Mâ kâne liehl’il-medîneti ve men havlehum min’el-Arâbi
en yetehallefû an resûlillahi velâ yerğabû bienfüsihim an-nefsih.”

 Başlıktaki acayipliğe değil Ültimatoma dikkat!

Prof. Dr. Süreyya Ülker

     Lâtince’den
Türkçe’ye, Türkçe’den Lâtince’ye “Ülker Tıp Terimleri Sözlüğü” gibi olmazı
olmaz yapan bir ilim adamı. Türkçe’ye anıt bir eser kazandırmıştır.

     Eser ne kadar
büyükse, onu ortaya koyan azim de o derece yüksektir. Çünkü o azim, o cehd
olmasa idi; bu anıt eser / yapıt ortaya çıkmayacaktı.

 

     Yazan da büyük
emin ol kardaş, yazılan da.

     Çünkü, büyük sır
gizli kalemle kazılanda.

 

     Ferhat’ın dağları
delmesi, Mecnun’un çölleri aşması, Dağcıların Everest’e tırmanışından hakikaten
daha zor bir işi başarmış. Âdeta iğneyle kuyu kazmış. Karınca yürüyüşü ile yola
koyulmuş.

     Kelimeleri sindire
sindire hafızasına almış. Zihninde öğütmüş. Dimağında yoğurmuş. Türkçe’deki
yerlerine bir güzel oturtmuş. Tıp terimleri sözlük arenasında, ben de varım
demiş; Türkçem her şeyi kucaklayacak, karşılayacak, ifade edebilecek kapasiteye
sahiptir diyerek, zorlu bir bilim yolculuğuna çıkmış.

     Her evrede Türkçe
kelimeler bularak; yabancı kelimelerin karşısına dikilmiş. İlmî / bilimsel bir
yükün altına çekinmeden ve isteyerek girmiş. Geleceğin Tıp talebeleri için,
istikbâlin hekim ve doktorları için, yarınların tababet / tıp ilmini Türkçe kelimelerle
karşılayacak bir sonucun tohumlarını, bıkmadan usanmadan ekmiş. Azmiyle
sulamış. Sevgiyle bakmış. Ülküyle kanat germiş. Kendi kültür toprağımızda boy
atmasını sağlamıştır.

     X

     “Türkçe bilim dili
olmaz, yetersizdir!” hezeyan, iddia ve savında olanların ortalıkta cirit attığı
bir hengâmda, Türk ilim âleminden biri çıkıyor. Böyle diyenlere meydan okuyor.

     Kim demiş Türkçe
ilim dili olmaz diye? İşte isbatı, bal gibi olur. Hem olmuştur. Nitekim buna
Doç. Dr. Fikri Öztop Ege’nin dediği gibi: “Ülker Tıp Terimleri Sözlüğü” ile
“Yeterlidir.” yanıtı veriyor.

X

     Sn. Süreyya
Ülker’i öğrenciliğinden beri çok iyi tanıyan Prof. Dr. Orhan Bumin onu ve
yaptığını ne güzel anlatır:

     Patolog Dr.
Süreyya Ülker, “Ülker Tıp Terimleri Sözlüğü” adlı kitabı ile beni görmeğe
geldiği zaman, büyük bir kıvanç duydum. Tıp Fakültesi’nin 4. sınıfından beri
kendisini tanırım.

     …Türkçe’nin
özleşmesine ve üstünlüğüne yürekten inanmıştı. Bu, tutku hâlindeki çabası,
sonunda sonuç vermiş ve adı geçen yapıt, basılacak hâle gelmişti.

     Geniş bir terim
sayısı olan ve her gün yenileri eklenen hekimlik alanında, binlerce yıllık
geçmişi olan güzel dilimizde, her Lâtince sözcüğe bir karşılık bulmanın mümkün
olduğunu, Dr. Süreyya Ülker, bu yapıtı ile göstermiş bulunmaktadır. Bu konuda
Prof. Dr. Muzaffer Altınkök şunu söyler:

     Tıp alanında geniş
bir Türkçe kılavuza ya da sözlüğe gereksinme vardır. Bu açığı kapatmağa yönelik
güzel sözlüğü yazdığı için Dr. Süreyya Ülker’i kutlarım. Bir sözlük yazabilmek
için çok çalışmış olsa gerek. Bu çalışma erkesini yitirmemesini, daha nice nice
yapıtlar yazmasını dilerim.

     Doğaldır ki bir ön
çalışma olan bu sözlükteki bazı sözcükler değerini hiçbir zaman düşürmez.

     Tekrar Prof. Bumin
hocamıza dönüyoruz: Bundan sonra hekimlik alanında, yazarlara ve çeviri
yapanlara düşen görev, yabancı dildeki terimleri, dilimize, Türk Alfabesi ile
olduğu gibi aktarmak değil, ufak bir gayretle Süreyya Ülker’in sözlüğüne
başvurarak Türkçe karşılığını bulmak veya aynı temellere dayanak bulunacak bir
Türkçe terimi kullanmaktır.

     Bu büyük çabanın
Dr. Süreyya Ülker tarafından sürdürüleceğine ve yapıtın, bundan sonraki
basımlarında daha üstün bir düzeye getirileceğine inanıyorum.

     Üstün başarısı
nedeniyle Dr. Süreyya Ülker’i candan kutlarım.

O s m a n l ı B a r ı ş ı Çok Kültürlü Yapı ve Mardin’de Birlikte Yaşama Kültürü

0

Dünya tarihinin en medenî ve en büyük
siyasi teşkilâtlarından biri ve Türk milletinin tarih boyunca sahip olduğu en
büyük ve en uzun ömürlü devlet, Osmanlı Cihan Devleti’dir.  ‘Osmanlı İmparatorluğu’ isimlendirmesi yanlıştır.
Devlete ait kayıtlarda ‘İmparatorluk
isimlendirmesi bulunmadığı gibi, Osmanlı Devleti’ni yöneten padişahların
hiçbiri ‘İmparator’ unvanını
kullanmamıştır. Resmî kayıtlardaki adı: ‘Osmanlı
Devlet-i Maliyesi’
dir. Günümüz Türkçesiyle: ‘Osmanlı Yüksek Devleti’ olarak ifade edilir. ‘Osmanlı Cihan Devleti’ isimlendirmesi de uygun olur.

Osmanlı Cihan Devleti’ne ‘en büyük’ ve ‘en uzun ömürlü’ hususiyetlerini kazandıran unsur, şüphesiz âdil
yönetim ve birlikte yaşama kültürüdür. ‘Âdil
yönetim ve birlikte yaşama kültürü
’ İslâmiyet’in insanlığa armağanıdır.
Batı dünyası bu kavramların çok uzağında olan düzenlemelerin ilkini 1215
yılında Magna Carta Sözleşmesi ile tanıdı. Söz konusu sözleşme ile İngiltere
Kralının bazı yetkileri sınırlandırılıyor, derebeylere küçük bazı haklar
tanınıyordu. Köylülerle ve sade vatandaşlarla alâkalı hiçbir hüküm yoktu.

Birleşmiş Milletler Teşkilâtı
İnsan Hakları Komisyonu tarafından hazırlanan İnsan Hakları Beyannamesi ise
1948 yılında imzalandı. Buna rağmen Amerika Birleşik Devletleri’nde zencilerin
1831 yılında başlattıkları insanca yaşama hakkına sâhip olma mücadeleleri,
İngiliz asıllı beyaz bir annenin, Kenya kökenli Müslüman zenci olan bir babanın
evlâdı olan Barak Hüseyin Obama’nın 2008 yılında devlet başkanı seçilmesiyle
kat’i neticeye ulaşabildi.

Osmanlı Devleti, iki cihan
serveri peygamberimiz (sav) Efendimizden tevârüs ettiği devlet yönetimi
anlayışı ile batı medeniyetine önderlik etmiştir.

Tarihçi, siyaset bilimi ve
milletlerarası ilişkiler uzmanı Mehmet Fâtih Can, 13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 76 sayfalık; çok derin araştırmaların ve yorucu çalışmaların
ürünü olan eserinde, Osmanlı’nın çok kültürlü yapısının ve âdil yönetim
tarzının ihtişamını gözler önüne seriyor.  Eserin 
ismi; ‘Pax Ottomana / Osmanlı
İmparatorluğu’nda Multi Kültürel Yapı ve Mardin’de Birlikte Yaşama Kültürü’

olarak belirlenmiş. Bu belirlemenin; eserin projesini hazırlayan ekibin, yayın
koordinatörünün, editörün ve sanat yönetmeninin tercihi olduğu düşünülebilir.
Eserin fizikî hacmini çok çok aşan muhtevası; İslâmî’dir, yerlidir ve millîdir.

Okullarımızda okutulan tarih
kitaplarında, Osmanlı’nın ihtişamını görmek mümkün değil. Bilakis 1980’lere
kadar yazılan ders kitaplarındaki bilgi kirliliği yüz kızartıcıdır. O
kitaplarla yetişen Osmanlı aleyhtarları, fırsat buldukça kirliliği
yaygınlaştırıyorlar. Batı hayranlığının dozunu kaçırıp, kelimenin iki mâniası
ile de ‘batıcı’* olanlar, hayran
oldukları batılı yazarları okuma zahmetine katlanamazlar. Mehmet Fâtih Can,
onlara, kaynak belirterek mükemmel imkânlar sunuyor. Okumalılar.

Müellif Can’ın kitabından birkaç
örnek:

-Alman tarihçi Franz Babinger,
ünlü kitabı Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı’nda;

Padişahın İmparatorluğunda herkes kendi halinde bahtiyar olabilirdi.
Mutlak bir dini hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu veya bu inanca sahip
olduğundan dolayı bir zorlukla karşılaşmazdı.’ demekteydi
.’

-Türklere karşı menfi bakışı
bilinen Gibbons’un, zorlanarak da olsa kaleminin yazmak mecburiyetinde kaldığı
satırlar yine aynı türden itirafları içeriyordu:

‘Evvelki Osmanlıları, Bizanslılar ve Balkan
Yarımadası’ndaki sair unsurlarla mukayese ettiğimiz zaman, Osmanlıların daha
barışçı olduklarını kabul ve beyan etmemiz icap eder. Geniş bir Hıristiyan
kitlesini teb’a edinen Orhan, zorla din değiştirme teşebbüsünde bulunmayacak
kadar akıllı idi.’

‘Mutaassıp tabiri, dinî gayret ile müteheyyiç
olmak ve dinini hayatta en birinci ve evvelki gaye yapmak mâniasına alınırsa
Osman mutaassıptı. Fakat ne kendisinin ne de doğrudan doğruya haleflerinin
müsamahakârlığına söz söylenemez. Eğer bunlar, Hıristiyanlara eza etmeye
kalkışmış olsaydı, Rum Kilisesi, yeni bir hayat nefhasına mazhar olacak ve
Osman, Osmanlı ırkını meydana getiren yeni muhtedileri kazanamayacaktı.’

‘Yahudilerin toptan öldürüldüğü ve
engizisyon mahkemelerinin ölüm saçtığı bir devirde Osmanlılar, idaresi altında
bulunan çeşitli dinlere bağlı kimseleri barış ve ahenk içerisinde
yaşatıyorlardı. Onların müsamahakârlığı, ister siyaset, ister hâlis insaniyet duygusu,
isterse lakaydi neticesi meydana gelmiş olsun, şu vakaya itiraz edilemez ki,
Osmanlılar, yeni zaman tarihinde milliyetlerini tesis ederken, dinî hürriyet
umdesini temel taşı olmak üzere vaz’ etmiş ilk millettir
. (s: 52, 53)

Mehmet Fâtih Bey, başka misaller
de veriyor. Eserinin mahdut hacmi sebebiyle iktibas edemediği diğer bilgiler
için İsmail Hami Danişmend’in  ‘Garp Menbalarına Göre Eski Türk Seciye ve
Ahlâkı
’ isimli eserine bakılabilir. (İstanbul Kitabevi, 1982)

Osmanlı Devleti’nin vatandaşı
olmak bir şanstı ve mazhariyetti. Gürcü kralının aşağıdaki mektubu, bu hakikatin
tescilli belgesidir:

Öteden beri Devlet-i Aliyye’nin bir kölesi ve teb’asıyım. Ve Gürcistan,
Osmanlı topraklarının bir parçasıdır. Bütün Gürcistan halkının, Osmanlı
devletinin sâyesinde şakin bir hayat yaşadığı da gün gibi ortadadır. Fakat
birkaç yıldır türlü hileler ile Ruslar, Gürcistan topraklarına ayakbastılar.
Bendeniz de Padişah uğrunda mal, mülk, çoluk çocuğumu terk ederek ecdadımızın
da sığınağı olan Devlet-i Aliyye’ye iltica etmiştim. Hâlen bütün Gürcistan
halkı bayram yapmakta ve Padişah’a dualar etmektedir. Ancak Ruslar antlaşmalara
aykırı olarak bazı bölge ve kalelerden çıkmamaktadır. Gerek ben gerek Gürcistan
halkı, Ruslar kendiliğinden bu topraklardan çıkmadığı takdirde, çıkarmaya hazır
ve bu hususta Padişah’ın emrine âmâda bulunmaktayız
.’ (s: 57)

Gürcistan ileri gelenleri ve
halkı da Padişah’a bu mealde bir mektup göndermişlerdi. (s: 57)

Aynı akıbeti yaşayan Bulgarlar da
1862’de Osmanlı himâyesinde olmak istediklerini bildiren mektuplar
göndermişlerdi. (s:
58)
(Mektuplar,
Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde görülebilir.)

………………..

*batıcı: 1-Kayıtsız şartsız
akıl, mantık ve iz’an dâhil, müşahhas ve mücerret bütün varlıklarını batının
emrine verenler, 2- İğne gibi batıcı olanlar.

DİCLE KALKINMA
AJANSI GENEL SEKRETERLİĞİ:

Yenişehir
Mahallesi, Kızıltepe Caddesi Nu: 6/1 Artuklu, Mardin. Telefon: 0.482-212 11 14

Belgegeçer:
0.482-213 14 95 e-posta:
info@dika.org.tr                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       

 

MEHMET FÂTİH CAN

     1965 yılında Ankara’da doğdu. İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü mezunudur. Siyaset Bilimi ve
Milletlerarası İlişkiler Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisans yaptı.

      Tarih ve Medeniyet ile Tarih ve Düşünce
dergilerinin genel yayım yönetmenliğini, Tarih ve Düşünce Dergisi’nin neşirliği
görevlerini üstlendi. Cine5 TV’de program yapıcısı olarak görev yaptı.

Yazarlık ve
editörlük sürecinde muhtelif araştırmalarda ve akademik projelerde
yönetmenlik yaptı. Tarih ve siyaset bilimi alanında makaleleri yayınlandı.

     İyi derecede Arapça ve Osmanlıca, orta
seviyede İngilizce biliyor.

     Evli ve üç çocuk babasıdır.

     Yayınlanmış
Eserleri:

Er Meydanı: (THY, İstanbul 2013); Türklerin Hataları: (Kirpi Yayınları,
İstanbul 2016); Fatih Sultan Mehmed: (Kirpi Yayınları, İstanbul 2019);
Osmanlı İmparatorluğu’nda Çok Kültürlü Yapı ve Birlikte Yaşama Sanatı: (DİKA,
Mardin 2018)

 

 

DERKENAR:

Adlarda
Yapılan Yanlışlıklar

AYDİL EROL

(Geçe haftadan
devam))

Bir zamanlar
İstanbul’da ‘Karacehennem İbrahim Sokağı’nın adı, mahalle sakinlerinin
isteğiyle değiştirilmeye kalkışılır… Hafızamız ihanet etmiyorsa, Şehir
Mektupçusu Osman Nuri Ergin, Karacehennem’in tarihî kişiliğini anlatıp sokak
adını değiştirilmekten kurtarır; kurtarır ama, bu gün, adı geçen sokağı
Sultanahmet’te aramaya kalkmayınız; çünkü sonradan yine değiştirilmiştir!..

Yeşildirek’teki
bir sokağa, anarşi kurbanı bir gazetecinin adı verilir. Bir meslektaşımızın
hatırasına gösterilen bu saygıdan onur duyarız ama, 80 yıllık bir geçmişe sahip
Türk Ocağı Caddesi’nden başka sokak mı yoktu Istanbul’da, sorusunu sormaktan da
kendimizi alamayız… Bakırköy’de tiyatrocu Toto Karaca’nın adı ‘Tayyareci Sadık Bey’
sokağına verilir… Bu kararı veren Bakırköy Belediye Meclisi üyeleri ‘Tayyareci
Sadık Bey’i (Tenekeci Sadık Bey) mi sandılar?!! General Şükrü Kanatlı
Sokağı’nın ise yalnızca ‘Kanatlı’sı kalmıştır.

Göztepe’deki ‘Tütüncü
Mehmet Efendi Sokağı’ uğradığı saldırıyı, basınımızın yüz aklarından Zeynep
Göğüş’ün himmetiyle atlatır…

Yanlışlıklar
bununla da kalmaz. Başa güreşen gazetelerden biri aynen şöyle yazar: ‘Külekler
şehri (rüzgârlar şehri) Azerbaycan’…

Etimoloji
(kökenbilim) alanındaki tartışılmaz otoritesiyle tanınan dilci bir prof. da
kasıla kasıla şöyle yazmaktan çekinmez: ‘Benim bildiğime göre… Alayunt,
Kütahya’ya bağlı bir köydür… ‘ Bunu okuyan da sanacak ki, Türkiye’de bir tek
Alayunt var. Oysa Prof. Dr. Faruk Sümer, TİREBOLU TARİHİ adlı eserinde tam 5
Alayunt sayar… Hem de yalnızca Tirebolu’da…

Atatürk’e saygısızlık

İstanbul’dan
örnekler vermeye devam ediyoruz: Atatürk’ün hatırasını taşıyan Halâskâr
[Kurtarıcı] Gazi Caddesi’nde bir yürümeye kalkın: Yabancı dillerden alınma
firma adları öylesine çoktur ki, Türkçe olanları parmakla sayılacak derecede
bile değildir… Her konuşmasına ‘Türk’, ‘Türklük’ diye başlayan o büyük insanın,
o büyük Türk’ün ruhunu inciten böylesine bir saygısızlığa ne denir,
bilemiyoruz… Beyoğlu’nda (lütfen bağışlayınız) genelevlerin bulunduğu sokağın
adı Abanoz idi… Sanki dünyada başka ad kalmamış, sanki Türkçe adlar tükenmiş
gibi, adı, akla hayale gelmedik bir biçimde değiştirildi: ‘CONKBAYIRI’… ‘Garbın
cebîn-i zâlimi’ne, ‘tek dişi kalmış canavar’a, karşı göğsünü siper edenlerin,
onların gözü kara kumandanı Mustafa Kemal’in, bize bu toprakları bırakmak
uğrunda canlarını feda edenlerin aziz hatıralarına karşı gösterilen bu
davranış, en hafif ifadeyle ‘densizlik’ değilse nedir? Böyle bir davranışı, bu
memlekette işgal ordularının bile yapamadığını rahatlıkla söylemek mümkündür.

Ad verirken gösterilecek dikkat

Yalnız sevgili
yavrularımıza değil; evlerimize, sokaklarımıza, malımıza, mamullerimize, firmalarımıza,
mahallelerimize, köylerimize, kentlerimize, illerimize, obalarımıza,
çayırlarımıza, yazılarımıza, yabanlarımıza, ırmaklarımıza, göllerimize de
Türkçe ad vermenin boynumuza borç olduğuna inanıyoruz.

Radyolarımızdan,
televizyonlarımızdan, çocuklarımızın çiğnedikleri çikletten yedikleri
bisküviye, çikolataya; içtikleri gazoza varıncaya dek birçok nesne, ne kadar
acıdır ki, yabancı adlar taşımaktadır. Sanki bir nesneye yabancı ad vermek
marifet veya maharetmiş gibi!..

Bir sağanak
hâlinde gelen bu yabancı kelime hayranlığı karşısında ‘yaya kaldırımı’ gitmiş,
yerine (tretuar) gelmiş, ‘cankurtaran’ yerini (ambulans)’a bırakmıştır. İnsanın
bu durumda ‘Cankurtaran yok mu?’ diye avazı çıktığı kadar bağırası geliyor.

Tıp’ta Destan Yazan Yiğit

     Prof Dr. Süreyya
Ülker’in tek başına hazırladığı:

     “Ülker Tıp
Terimleri Sözlüğü” destanımsı bir çalışmanın ürünüdür.

     Destan sayılması
gereken, görkemli bir anıt gibidir. Alanında çok değerli, eşsiz bir yapıttır.

     93.000 Tıp
teriminin Türkçe karşılıklarını içermektedir. Tıpla ilgili sözcükleri
barındırmaktadır.

 

     Sanki Türkçenin
göz alıcı Tıp Koru’sudur bu çalışma bize.

     Yabancı kelimeleri
bir bir Türkçeyle ne güzel getirmiş dize.

 

     İşte bu dev eser
sevindirdi bizi hem de delice.

     Bu çığırdan
yürüyecek kimseler olur daha nice.

 

     Geleceğe bu
ümitlerle bakarken; geleceği hazırlayacak dokundurmalara eğilelim biraz:

     İlaç kutularındaki
içerik bildiren, kullanışı anlatan, yan etkileri belirten tarif-nameler;

     Hemen hemen
tamamiyle Lâtince kelimelerden oluşuyor. Anlayana aşk olsun.

     Bu kapalılıkla, bu
anlaşılmazlıkla, acaba Tıpçılar kendilerinin kıymetini arttırmış mı oluyorlar?

     Yoksa bilinmezlik
perdesi arkasına sığınarak, değerlerini ortaya koymuş mu bulunuyorlar?

     Sanki böyle
yapmazlarsa, yüzlerine bakılmayacak.

     Sanki böyle
yazmazlarsa, gözden düşecekler.

     Sanki böyle meçhûllük
arzetmeseler, yüzlerine bakılmayacak mı sanıyorlar?

     Böyle düşünmeseler
bile, bu durum bizleri öyle düşünmeğe sevkediyor.

     Oysa bu görüntü
çok yanlış! Çok yersiz! Hiç bunlara lüzum yok.

     Doktor, hekim,
tabip ne dersek diyelim onlar;

     Her zaman en
değerli, en lüzumlu, en önemli kişiler olagelmiştir.

     Öyleyse bu yersiz
meçhullük / bilinmezlik perdesini aradan çekip çıkaralım.

     İlaç kutularının
içindeki tarif-namelerin,

     Açık seçik Türkçe
olması lâzım geldiğini açıkça kabul edelim.

     Çünkü bunları
okumakla ne doktor olunur ne de eczacı.

     Öyleyse niye bu
yabancı kelimelerin arkasına sığınma saplantısı içindeyiz.

     Niçin Lâtince
kelimelerin ardına saklanma ihtiyacı duyuyoruz?

     Anlaşılmaz
kelimelere sarılmak bir gereksinim mi acaba?

     Oysa ilaç
kutularının üstündeki yazılar ve içindeki açıklayıcı cümlelerle;

     Ne doktorluk elden
gider, ne eczacılık mesleği.

     Ama Türkçe’de
bulunmayan kelimelerle tarif-nameleri doldurmak,

     Güzel Türkçemizin
kan kaybına sebep oluyor.

     Her geçen gün,
dirilik ve zindeliğin zayıflamasına yol açıyor.

     Bizleri
birbirimize bağlayan bağlar gevşiyor, inceliyor!

     Bu gidişle,
zamanla kopacak hâle gelmeleri bile, mümkün ve olası.

     Üstelik milleti
millet olmaktan çıkarır, birbirine yabancı yığınlar hâline getirir.

     Bu biraz da,
Tıbbın kaynağı olarak, sırf Batı’nın bilinmesi yanlışlığından ileri gelmekte.

     Oysa, Avrupa
Ortaçağ karanlığında bunalıp dururken ve bu zincirleri kırmağa çalışırken;

     Hemen yanı başında
Endülüs Emevî Devleti’nde ve bunların devamı İslâm devletlerinde Tıb;

     En makbul bir ilim
olarak zirvedeydi.

     Avrupalı gençler
tahsil için Endülüs’e / İspanya’ya koşuyor.

     Hattâ ortaçağ
papazları gençlik elden gidiyor diye dövünüyorlardı.

     Çünkü Avrupalı
gençler, ilim için Müslüman Endülüs’e koşuyor.

     Arapça öğreniyor.
Papazları çileden çıkarıyorlardı.

     Yani demek
istiyorum ki, Tıbbın temelinde sırf Batı yok. Sadece Lâtince var değil.

     Eski Yunanda
canlanan Tıp ilmini, Müslüman Tıp âlimleri yanlışlıklarından ayıklayarak,

     Doğru temele
oturttular. Tıbba, doğru akış verdiler. Doğal sürecini başlattılar.

     Haçlı seferlerinin
doğurduğu ilişkiler, Sicilya ve Endülüs kanalı

     Ve hatta Osmanlı
ülkesinden öğrendikleriyle, Tıp ilmi Batı’da filizlenmeğe başladı.

     Ve kaldığı yerden
Batılılar Tıp ilmine katkılarda bulundular. Gelişmesini sağladılar.

     Öyleyse yersiz
aşağılık komplekslerden sıyrılalım. Her ilim gibi Tıp da,

     İnsanlığın
müşterek malıdır. Kimsenin inhisar ve tekelinde değildir.

     Elbette güzel Türkçemizin
her şeyi ifade imkân ve yeteneği vardır.

     Türkçeyi ihmal
etmeyelim. İkinci plâna itmeyelim. Türetmeye elverişli olduğunu bilelim.

     Yabancı
kelimelerin sayısını; hiç olmazsa en aşağı seviyeye indirelim.

     Bunun mümkün
olacağına inananların son ve en büyük halkasını

     Sn. Prof. Dr.
Süreyya Ülker hocamız gerçekleştirmiştir. Öyle bir çığır açmıştır ki,

     Arkadan
geleceklerin, onu izleyeceklerin sayısı hep artacak, inanın hiç
eksilmeyecektir.

     “Sebep olan yapan
gibidir.” hükmünce Sn. Süreyya Ülker hocamız;

     Kendisinden sonra
yapılacakların da yapıcısı sayılır. Ne mutlu ona.

     Ve ne mutlu bu
millete ki, böyle çalışkan kişileri, arasından çıkarmasını bilmiştir.

     Öyleyse Sn.
Süreyya Ülker hocamıza en yerinde teşekkür şu olmalı:

     Tıp mensupları
ister akademik personel, ister öğrenci olsun eserine sahip çıkmalılar.

     Tıbbın başucu
eseri olmaya lâyık bu yapıtı almalı va aldırmalıdırlar.

     Tabii ki, Türkçe
âşığı kimselerin de esere bigâne / lâkayt

     Ve kayıtsız
kalmamaları içten temennimizdir.

     Unutmayalım ki “Marifet,
iltifata tâbidir. İltifatsız meta’ zâyidir.”

     Hocamızın daha da
verimli olması; bilelim ki, bizlerin elindedir.

     Bizlerin ona sâhip
çıkmasına bağlıdır.

     Bizlerin ona sâhip
çıktığımızı bu şekilde göstermekle kabildir.

     Akan bir çağlayanı
akmaz kılacak davranışlardan kaçınmak da

     Üstümüze düşen
hayatî / yaşamsal bir vazife ve görevdir.

Bir Mutluluk Öyküsü

        ‘’Korona’lı günlerin başlangıcıydı, bir
sabah erkenden kapım çalındı. Hiç tanımadığım genç bir delikanlı karşımda
duruyordu. Olsa, olsa 25 yaşındaydı…

       ‘’Günaydın Ali Bey Amca… Ben zemin
kattaki komşunuz Murat, taşınalı bir yıl oldu. Biliyorum ki, beni hiç
görmediniz çünkü ben hem çalışıyor, hem de okuyorum. Tıp fakültesi son sınıf
öğrencisiyim…’’

       Bu sözlerle tanıtıverdi kendini, gülümseyen
çehresiyle daire kapıma 2 metre mesafedeydi, ağzında da maskesi…

       Şaşırmıştım!

      Çünkü uzun bir zaman olmuş, kapım hiç böyle çalınmamıştı!

  
‘’Merhaba evlat ne istemiştin?’’ diye mırıldandım!

     O ise;

   ‘’Asıl siz bir şey istiyor musunuz diye gelmiştim.
Biliyorsunuz 65 yaş ve üstü sokağa çıkamıyor da…’’  Diyerek cevapladığında şaşkınlığım bir kat
daha artmıştı!

  ‘’Teşekkür ederim, çok mutlu oldum arayıp,
sormanıza’’, diyebilmiştim…

   ‘’Tamamdır amcacığım, az önce 5 numaradaki
teyzeden evde yalnız yaşadığınızı öğrendim. Apartman görevlisi de yok. Bakın bu
benim telefon numaram, bir şey lazım olduğunda, ya da acil bir durumda beni
hemen arayınız lütfen. Ben en kısa zamanda gelirim. Şimdilik hoşça kalın, yine
uğrayacağım yanınıza…’’

      Gülümseyen
çehresi ile selam verip ayrıldığında, elimde küçük bir not kâğıdına yazılmış
telefon numarasıyla ardından bakakalmıştım.

    Kapıyı kapayıp da içeriye girdiğimde, çok
şaşırmıştım. Yıllardır yalnız yaşadığım evimin kapısı ilk kez bir ihtiyacınız
var mı? Denerek çalınmış, gülen yüzlü bir genç çıkmıştı karşıma…

      Sonraki günlerde de bu hal hatır soruş,
ihtiyaç karşılayış devam edip gitmişti. Öylesine alıştırmıştı ki o gülen
çehresiyle daire kapısından da olsa yanıma uğrayışlarına…

       Bir hafta kadar sürüp giden bu hal hatır
sormalar, ‘’Bir ihtiyacın var mı Ali Bey Amca’’ demeler, sonra birden
kesiliverdi!

      Sanki
o genç doktor adayı aniden kayboluvermişti!

     Bir,
iki gün daha onu merak edişimle geçtikten sonra…

     İhtiyarlık işte unutmuşum! Bana verdiği
telefon numarası aklıma geliverdi birden…

     Hemen aradım. Telefonuma genç bir kadın sesi
cevap vermişti!  Öncelikle çok şaşırdım,
içim bir tuhaf olmuştu!

      Ağzımda gevelediğim sözcüklerle zar, zor;

   ‘’Doktor Murat Bey Oğlumu aramıştım!’’ Dedim.

     Karşımdaki genç kadın;

   ‘’Ben Doktor
Zeynep, Murat’ın nişanlısıyım. Ne yazık ki, Murat şu anda yoğun bakımda’’
dediğinde, telefon bir yana, ben bir yana olduğum yere yıkılıp kalmıştım.

     Az sonra telefonumun uzun, uzun çalması ile
kendime geldim.

     Telefonun ucunda Murat Bey oğlumun
nişanlısı Dr. Zeynep vardı. Murat’a Korona virüsünün bulaştığını, bir haftadan
beri tedavi gördüğünü, mutlaka bu hastalığı yeneceğini, hastaneden çıkar,
çıkmaz birlikte gelip elimi öpeceklerini söylediğinde az da olsa teselli
bulmuştum.

     Bu
arada Doktor Zeynep, Murat Bey oğlumun benden çok bahsettiğini, altı ay önce trafik
kazasında kaybettiği babasına çok benzediğimi, bu nedenle de bana çok değer
verdiğini söyleyince, titreyen sesimle;

    ‘’Ne
olursun ona bir şey olmasın olur mu doktor kızım’’ diye yalvardım.

     Bu
konuşmamızın üzerinden iki hafta geçmişti ki, telefonum uzun, uzun çaldı…

   ‘’Alo, buyurun’’, diyerek açtığımda;

     Telefonun
ucunda ki ses, Doktor Murattan başkası değildi. Bir an nutkum tutuldu! Avazım
çıktığı kadar; 

    ‘’Nasılsın Murat Bey Oğlum?’’ diye bağırdım.

    ‘’Çok iyiyim Ali Bey Amcam. Sesin çok gür
geliyor, anlaşılan sen de iyisin. Hastaneden çıkmama az bir zaman kaldı ama
sana çıktıktan iki hafta sonra uğrayacağım. Malum hastalık sonrası takip ve
kontrol bu süreci gerektiriyor. Hem gelirken Nişanlım Zeynep’i de getireceğim.
O da sizinle tanışmayı çok istiyor. 6 ay sonra da düğünümüz var. Nikâh
şahidimiz olur musunuz?’’

    Dünyalar benim olmuştu. ‘’Sesini duyduğuma çok
sevindim evlat. Tabii ki, nikâh şahidiniz olurum. Seve, seve’’; diye
cevapladım.

    Telefonu kapattığımda öylesine şaşkındım
ki!

    5 yıl önce Güneydoğu’da askerliğini
yaparken, eli kanlı PKK’lı teröristlerin yola döşediği mayının patlamasıyla
şehit olan oğlumun yerine sanki bir evlat daha vermişti Yüce Rabbim. Oğlumun
vefatından sonraki yılda hayat arkadaşımı kaybetmiş, yapayalnız kalıvermiştim.

    Korona salgını nedeniyle eve kapandığım
sıkıntılı süreçte yaşadığım bu gelişmeler; ıssız gecelerimi aydınlatmış, derin
yalnızlığıma büyük bir mükâfat olmuştu. Rahmetli Kıvancımın mürüvvetini
görememiştim ama şimdi Murat oğlumunkini görecektim. Hem bir de gelinim, kız
evladım olacaktı…’’

   Değerli okur;

  Yukarıda anlatmış olduğum bu hayat hikâyesi,
çok değer verdiğim bir dostuma ait. Onun anlattıklarını canlandırıp, yazıya
döktüm.

   Unutmayalım ki, hayatımızın en karanlık,
en umutsuz günlerinde dahi hiç beklemediğimiz güzel bir olayın mutluluğunu
yaşayabiliriz. Yeter ki, yaşam umudumuzu kaybetmeyelim.

     Kim bilir? Yukarıda anlatmaya çalıştığım bu
mucizevi olay gibi, ne güzel şeyler yaşanıyor ama çoğu duyulmuyor…

      Ancak bazılarımız için hayatın güzellikleri bir
kapı zilinin çalınmasıyla; ‘’Bir şeye ihtiyacınız var mı?’’ sorusuyla yeniden başlayıp,
böylesine mutlu bir sonla bitebiliyor.

     Hem de
Koronalı günlerin umutsuzluğu içinde bocalarken…