Hey Koca Gazi!

35

     1974’de Rumlar
yenildi. Kıbrıs bölündü. Türkler kuzeye çekildi. Rumlar güneyde kaldı.

     Yeni bir Türk
devletinin temeli atıldı. Daha sonra da KKTC resmen kuruldu.

     Türkiye bunu
tanıdı. Rumlar ve dost bildiğimiz devletler tanımadılar! Hâlâ da tanımıyorlar!

     Tanıyacakları da
yok!

     Aslında Türkiye için Kıbrıs davası 1974’de
neticeye bağlanmıştır. Yapılacak iş yaraları sarmak.

     Kendi işimize
bakmak.

     Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin gölgesinde, Yavru Vatanı koruyup gözetmek.

     Daha ileri
gitmesini sağlamaktır.

     Efendim dünya
tanımıyormuş! Tanımasın! Çok mu umurumuzda olmalı? Paşa gönülleri bilir.

     Şimdi onlar
tanımıyor diye Kıbrıs’tan vaz mı geçelim?

     Dökülen onca şehit
kanlarını heba mı edelim?

     Onca gazilerin
yaptıkları hiçe mi gitsin?

     Efendim otuz
senedir halledilmemişmiş!

     Önümüze hep Kıbrıs
meselesi çıkıyormuş!

     A benim bazı
sabırsız resmî zevatım!

     Aklınızı başınıza
devşirin.

     Kıbrıs sorunu
bizim için değil, onlar için var.

     Kıbrıs sorununu
halledemeyen aslında onlar…

     Hazmedemeyen
onlar…Kabul edemeyenler onlar…

     Kısmen de olsa,
Kıbrıs’ın asıl sahipleri olan Türklerin eline geçmesini  çok gören onlar.

 

     Kuzum sana ne
oluyor?

     Dur da düşün Allah
aşkına.

     Otur oturduğun
yerde,

     Verme ruh gücünü
taşkına.

 

     “Men sabere
zafere.” Zafer, sabredenindir.

     Zafer, hasmından
bir saniye fazla dayananındır.

     Bir anlık
gevşeklik, bir anlık gaflet, bir saniyelik duraklama ve gecikme;

     Zaferi rakîbe
kaptırmaya yeter de artar bile.

 

     Bak Rumlara,
vazgeçiyorlar mı hiç?

     Bunca zaman geçti
diyorlar mı hiç?

 

     Sen nasıl dersin?
Ümidi kes yok artık sevinç!

     Sen nasıl dersin?
Niçin gösterilir bu direnç?

 

     Evet, Rumlar
diyorlar mı hiç? Otuz yılı aşkın uğraşıyoruz!

     Bu davada bir yere
varacağımız yok! Artık bu işe bir son verelim.

     Çünkü çok iyi
biliyorlar ki, millî davalar birkaç senede halledilecek cinsten değildir.

     Bir insan ömrü, bu
sonucu görmeye yetmeyebilir.

     Böyle davalar
asırlar da alabilir. Hem bırakınız milletlerin tarihini bir yana;

     Dünya tarihinde
insanın ömrü nedir ki?

     Nitekim Yunanlılar
haksız da olsalar; doğru metot ve siyaset uyguladılar. Ve hep kazandılar.

     Yunan tarihine göz
atanlar bunu çok iyi bilirler.

     Şimdi de Yunan ve
Rum ikilisi; AB ve ABD’nin çifte himaye kanatları altında bıkıp usanmadan,

     Haksız davalarının
peşinde, yılmadan adım adım ilerliyorlar.

     Sonuçtan eminler.
Ama hemen olmayacakmış. Olmasın. Yeter ki yolda olsunlar.

     Biliyorlar ki,
yolda olana netice müyesser olur.

     Yani yolda olan
bir gün mutlaka maksut ve isteğine erer.

     Ama bu, şu veya bu
iktidara nasip olurmuş. Olsun.  Hiç
önemli değil.

     Onların gözünde
önemli olan, Yunan ve Rum millî menfaat

     Ve çıkarlarının
gerçekleşecek olmasıdır.

     Nitekim haksız
davalarında hiç yılgınlık göstermediler. Hiç ümitsizliğe kapılmadılar.

     Az da olsa hep ilerlediler. Hâlen de
ilerliyorlar. Çünkü biliyorlar ki,

     Tekkeyi bekleyen
çorbayı içer.

     Unutmayalım ki,
bâtıl / haksız bir davayı, doğru ve yerinde metotlar; er geç sonuca ulaştırır.

     Türkiye’de ise AB
pirincine giderken, evdeki bulgurdan olmak da var.

     Yazık ki kimsenin
hatırına gelmiyor. Cehlin bu kadarına pes doğrusu. Belki de:

     “AB sürecini
Kıbrıs sürtüşmesine kurban etmeyiz.” dediklerine göre,

     Cehlin bu kadarı,
o denli kolay olmasa gerek.

     Acaba Vural Ahı’nın
dediği gibi :

     “Kıbrıs’ı AB
süreci için kurban etmek zorundayız!” mı demek istiyorlar? 

     Aslında noktayı
KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş koymuştur.

     17 Aralık Brüksel
Zirvesi’nden çıkan Kıbrıs kararına ilişkin görüşlerini

     Bilvesile
belirtirken şöyle der:

     “Kıbrıs,…AB
yolculuğu nedeniyle gözü kararmışlık karşısında bence kaybedilmiş bir dâvâdır!”

     (Ortadoğu, 03. 01.
2005)

 

          Biz de deriz
ki, Hey Koca Gâzi Rauf Denktaş!

          Bekle, gün
doğmadan neler doğar be arkadaş.

Önceki İçerikKapitalizmin sonu mu?
Sonraki İçerikEmekli Din Görevlisi AHMET YÜTER Hoca ile Ramazan ve Bayram Hakkında Konuştuk.
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.