22.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1062

Arus – ı Saltanat

0

 

Bazı vatandaşlarımız  – ne hikmetse-  Türk Milleti’nden bahsederken. Türk Tarihi söz konusu olurken. Türkler  şöyle kahraman, Türkler böyle yiğit bir millet derken. Alınıyorlar! Türk adı yanında bizim milliyetimizin de anılması gerekmez mi? Diye, kanaatlarını belirtiyorlar. Türkler, İslâmın bayraktarıyken ya bizler neciydik? Bizler de onlarla beraberdik diyorlar.     Doğru gibi görünen ve bir samîmiyetin ifadesi olan. Biraz da  -yersiz olarak-  ikinci plâna itilmişliği ve kırılmışlığı ihsas eden / hissettiren bu gibi itiraz ve sanki hak arayışlarını tahlîl etmek, çözmek lâzım.  Yanlış anlayış ve düşünceleri düzeltmek; bu kardeşlerimizi rahatlatmak  gerek.

Öncelikle şunu iyice bilelim ki, millet bir ırktan oluşmaz. Başlangıçta öyle olsa bile zamanla doğuş değil oluş esas olur. Aynı potada kaynaşan insanlar bir milleti oluştururlar. Aynı vatanda yaşayanlar, aynı ortak dili konuşanlar, aynı dine bağlı olanlar ancak; bir milleti teşkîl ederler.

Kimsenin bunlara bir şey dediği yok. Elbette, milleti teşkîl edenlerin bir kısmı farklı menşe, ayrı orijinlerden gelir. Ama zamanla yanında ve içinde yer aldığı milletin diliyle konuşarak, o başı çeken milletle aynîleşir. Hele dîni de birse aynı milletin ayrılmaz parçası olur.

Bütün mes’ele, benim adım niye zikredilmiyordan çıkıyor. Oysa bunda alınganlığa hiç lüzûm yok. Başı çeken milletin ismi tabii olarak, o milleti oluşturan bütün kavimleri temsîl eder. Her ne kadar önceleri ismin asıl sâhiplerini gösteriyorsa da; zamanla aynîleşen, bütünleşen, bir ve bütün olan tüm kavimleri bünyesinde toplayan sembol bir isim hâlini alır.

Bu sonuç; istekle, seçimle olmuş değildir. Tarihsel bir süreç sonunda, zorunlu olarak gelinen doğal bir netîcedir. Bunda sun’ilik / yapaylık aramamalı. Yapay olarak  bu mânevî oluşumu bozmaya kalkışmamalı.

Çünkü bu takdîrde, benim ismim de zikredilsin diyen kavim; bu istek ve arzusuyla öyle bir taşı yerinden oynatmış olur ki, arkasından sökün edecek taşlar altında; değil sâdece kendisi topyekûn bütün millet ezilip yok olur!

Türkiye öyle bir ülke ki, -tarih boyunca- müslüman oldukları için zulme, soykırıma uğramış kılıç artığı bir çok kavimlerin ve hatta Hristiyan ve Yahudilerin ilticâ ettikleri, sığındıkları bir kurtuluş adası, bir kurtuluş yuvası ve bir emniyet adası olmuştur.

Türk Milleti’nin ismen yanında benim ismim de olmalı diyen kimse; bir de bakar ki, yanında sayısız kavimler var. Onların biz neciyiz? Tarih boyunca bizler de Türklerin safında Türklerin yanında değil miydik? O halde bizlerin de adı Türk Milleti zikredilirken zikredilmesi, anılması gerekmez mi? Derler. Ve bu husûsta, yerden göğe kadar da haklı olurlar.

X

Böyle bir konuşmanın, böyle bir adlandırmanın, böyle bir söylemin ne pratikte imkânı var. Ne de tatbikte, uygulamada ve telâffuzda.

Öyleyse kaderin bir cilvesi olarak başı çeken milletin adının her kavimce benimsenmesi;     ki o, tarihin ileri sürdüğü, tarihin ortaya koyduğu kaçınılmaz bir netîce, reddolunmaz bir kolaylık ve tabii en çıkar yoldur.

Bildiğiniz gibi  “Türkiye”  adı bile bu vatana; Batılılar tarafından verilmiştir. Bunda Türk Milleti’nin başı çekmesinin rolü büyük. Öyleyse bunu mes’ele yapmamak; Türk Milleti’ne karşı  -bu kelimeyi kullanmak istemiyorum ama-  haset içinde olmamak îcab eder. Bil’akis yaptıklarıyla övünmek, ona gıpta etmek. Ve yanında yer alarak; aynı şerefi, aynı gururu, aynı ulvî hizmeti paylaşmak gerek.

2077

Çünkü tarihteki bu hizmetlerinden dolayı; Türk Milleti’nden memnûn ve mesrûr olmak yani bu yaptıklarına sevinmek; bizlere düşen insanî bir duygudur be dostlar!

Sonra unutmayalım ki, hepimizin bedenleri farklı olmasına rağmen, hepimizin rûh sâhibi olması, insan diye nitelenmemizi nasıl gerektiriyorsa; aynı vatanda, farklı kavimlerden olmamıza rağmen, aynı rûhu taşımamız. Yâni aynı dîne bağlı oluşumuz ve aynı dili konuşmamız. Mânen birliğimizin en sağlam göstergesi ve temel taşlarıdır.

Bu îzahın en vecîz ifadesi şu olsa gerek: Milliyetimiz  İslâmiyet, aklımız Kur’an’dır. Kavmî yapımız, hepimizin müşterek rûhu ve aklı olan İslâmiyete birer kale hükmündedir. İslâmiyetin emrinde ve onun koruyucusudur. Çünkü o mânâ hem üst kimliğimizi hem alt kimliğimizin devamını sağlıyan tek garantör.

Yine biliyoruz ki, dünyada arı milletten oluşan, tek bir ırktan ibaret devletler az ve sayılıdır. Hele bizim gibi dünyanın en stratejik bir yerinde vatan tutan milletin tek bir ırktan, tek bir kavimden oluşması mümkün değildir.

Türkler; medeniyetler beşiği olan Anadolu’da devletlerini kurarken, şüphesiz eski sakinlerinden de yararlanmış. İnsanlarını da saflarına almış. Onlara hâmi ve koruyucu olmuş; müslümanları ise din kardeşi bilmiştir.

Zaten İslâmiyette ehliyet asıl olduğu ve onları da insan olarak kardeşi saydığı için kabiliyetli olan herkesin önünü açık tutmuş. Devlet Başkanlığı hâriç , her mevki ve makama gelmelerinde bir beis ve sakınca görmemiştir.

X

Konuyu somut bir örnekle bağlıyalım:

Bir ordu düşünelim. Ve onun Başkomutanını. Tabii ki, Başkomutan; tüm orduyu temsil eder. Orduyu teşkil eden bölükler, taburlar, alaylar vd. her biri dese ki, ben de kendi komutanımın Başkomutan olarak Başkomutanın yanında yer almasını istiyorum. Çünkü ben de orduyu teşkil edenlerden biriyim!

Her birim böylece Başkomutanın yanına kendi komutanını yerleştirerek, onların hepsi birlikte komuta yetkisini kullanmalı dese! Bakın nasıl bir curcuna çıkar ortaya:

Bunu da somut bir örnekle açıklığa kavuşturalım:

Bir komutan binlerce askerden oluşan orduyu gayet güzel sevk ve idare edebilir. Ama birden fazla komutan  -aynı anda-  bir askeri bile idare edemez.

X

Bu örneklerden anlaşılıyor ki,

Bir devletin tek ismi olur.

Bir milletin tek adı bulunur.

Bir milletin tek bayrağı dalgalanır.

Aksi hâlde Bir elden sudûr etmeyen, Bir elden sâdır olmayan, Bir elden çıkmayan emirler ve işler akaamete uğrar. Sonuçlandırılamaz. Çünkü birbirine zıt ve ters istekler; işleri çıkmaza sokar. Karar alınamaz! Alınsa da birbirine zıt olur.

Sonuç olarak deriz ki:

“Arus – ı  saltanat şerik kabul etmez!”

Saltanat gelini ortak istemez!

Takdîr edersiniz ki; bir kadın , birkaç erkekle aynı anda evli olamaz.

Aksi hâlde, bu durumda nasıl bir çıkmaza düşüleceği îzahtan vârestedir. Açıklamayı gerektirmeyecek kadar açık bir vaziyettir.

 

 

2078 – 2080

 

 

 

Abim Damat Oldu, Sırada Diğer Abime Geldi

0

Başlıkta yazdığım gibi Yasin Abim evlendi. Bugün evlendirdik…Yani 09.09.12 tarihinde.. Bende size bu olayı sabahtan başlayıp akşama kadar anlatmak istiyorum. Umarım okurken sıkılmazsınız.

Trabzon’dan gelen misafirleri anneannemlerde ağırladık. Biz annem babam ve ben 1 gün önceden Hereke’den  Adapazarı’na gitmiştik. E haliyle önemli misafirler geliyor, iyi ağırlamak lazım.

Yoldan geç geldiğimiz için ben hemen kuzenim Feyza’nın yatağında uyumuşum. Veee sabah  oldu. Feyza’nın kardeşi Enes odaya girmiş sabahın 9 unda “ablaaa ayşegüll ablaa” diye bizi uyandırmaya çalışıyordu. Feyza ise yanında top patlatsan uyanmaz cinsdendir. Bende hemen uyandım, haliyle çok kızmıştım “noldu Enes sabahın köründe niye bağırıyorsun?!”dedim. O da “Sizin dünürler erken gelecekmişler ondan ” dedi. Bende hemen Feyza’yı uyandırmaya koyuldum. Zor bela kalktı, kahvaltı yaptık ve hemen evi düzenlemeye başladık.

Sonra misafirler geldi ve gelirken Trabzon’da olan düğünümüzün CD’sini almışlar onları izledik. Zaten hemende akşam olmuştu. Yol yorgunu misafirler erken yatmak isteyince biz de erken yattık. Yatmak için yan ev olan dayım ve büyükyengelerin(ben büyükanne diyorum) oturdukları eve gittik.

..Ve biz kuzenlerle düğünü erken başlattık, daha doğrusu prova yaptık.Horon öğrettim onlara. 😀 Ve sonra  bizde yattık.Sabah,bu sefer diğer kuzenim olan Elif bizi uyandırıyordu.Ben kalkınca Feyza’yı uyandırmaya çalıştık.Zar zor uyandırdık.Ve hemen kahvaltı yapıp kuaföre gittik. Kuaförde de işimiz bittikten sonra üstümüzü filan giyindik.

Sonra düğünümüzün olcağı yer (Bahçesaray’a) geldik. Gülşah Halamlar erkenden gelmişler, bizi karşıladılar. Sonra Aybala’yla etrafı gezindik ama pek de kolay olmadı. Çünkü gelen bütün misafirlere “hoşgeldiniz” diyorduk. Böylece salon dolmaya başladı. Bizde yani arkdaşımla beraber gelin odasına girdik. Ortam çok rahattı klimalı bir yerdi. Orda arkadaşımla beraber fotoğraf çekildik.

Tam çıktık gelin arabası ve yengem (gelin) girmek üzereydiler. Koşarak çıktık ordan.Sonra ise yemek filan yedik ve ben tanıdığım misafirlere hoşgeldiniz demeye devam ediyordum. Ve Kocaeli Aydınlar Ocağı grubuyla tokalaştık. Hasan Amca, ben, Aybala ve Ahsen Amca ile fotoğraf çektirdik. Fotoğrafımızın başlığı ise “Sitemizin Yazarları”.

Ardından nikah memuru geldi nikah kıyılmaya başlandı. Ve benim tek düşündüğüm şey yengemin abimin ayağına bascak mıydı yoksa basmıcak mıydı?merak içindeydim. Ve yengem herhalde abime kıymadı ve basmadı :D.

Sonra sahte pasta kesildi. Ondan sonra ise bir akrabamızın hocalığını yaptığı folklör ekibi gösterisini sundu. Ve gösteri bittikten sonra kemençe eşliğinde horon tepmeye başladık yani ekip ilk başta başladı biz aralara girdik. Ve oyun faslı başladı. Bir güzel kurtlarımızı döktük.Biz kurtlarımıza el sallarken giden misafirlerde bize el sallıyordu.Ve böylece 1 günlük eğlenceli ve yorucu günümüz bitti.   

Artık Hasan Amca bana, yazı yaz demekten bıktı. Çünkü bugün hiç yazı kelimesi duymadım. Hasan Amca diğer yazamadığım yazılar için gerçekten özür dilerim.Umarım bu diğerlerini telafi eder.

Saygılarımla

Sakin Öner’den Yürek Yanığı Şiirler

0

 

Değerli gönül dostları, yurt âşıkları,
Derin düşüncenin bittiği, duygunun doruğa çıktığı yerdeyiz. Bunun için nesrin sükûnetini nazmın coşkusuna bırakıyorum. İşte gönül pınarımdan son üç haftada taşan üç duygu selim. Sizin de aynı selin çağlayışını yüreklerinizde hissettiğinize inanıyorum. Bu sele kendini kaptıranlar gönül dostlarıyla paylaşırlarsa sevinirim. Biliyorsunuz acılar paylaşılınca azalır, coşkular-duygular paylaşılınca çoğalır, sel olur taşar, ummana ulaşır.

Ne Amerika, ne Rusya, ne Çin

Her şey Türk için, Türkiye için

A Z  K A L D I

Bu vatan bu ülke sahipsiz değil

Yerde de gökte de koruyanı var

Bölme hülyasıyla saldıran hain!

Az kaldı dünyayı edeceğiz dar

 

Bu yurdu bizlere Alparslan verdi

Fatih İstanbul’da Bizans’ı serdi

Bu Cumhuriyet’i Atatürk kurdu

Kim olduğumuzu tarihe bir sor

 

Bin yıllık kardeşlik ruhta yaşarken

Vatan-millet aşkı bizden taşarken

Her Mehmet askere toyla koşarken

Bu yurttan bir taşı koparmanız zor

 

Şuursuz dillere bakıp sevinme

İşbirlikçilere sakın güvenme

Cinayetlerinle coşup övünme

Vatan söz oldumu hepimiz bir kor

 

Sessiz at çiftesi bilirsin pektir

Bu yurdun banisi sahibi tektir

İstiklal denince halk tek yürektir

Vatan bizim için parçalanmaz yar

 

Bizi yönetenler yad ellerinde

Bölücü söylemler hep dillerinde

Şehitler ardarda yurt yollarında

Az kaldı bizim de sözlerimiz var

 

Sabrımız yakındır taştı taşacak

Her türlü engeli millet aşacak

Bilmem ki hainler nasıl kaçacak

Sonunda bu vatan onlara mezar

 

Hainler maşalar kandırılmışlar

Yalan bilgilerle doldurulmuşlar

Gaflet deryasına daldırılmışlar

Yurdun kaderiyle oynama kumar

 

Sonunda hepimiz görecek zarar

Sadece dış güçler görecek yarar

Sağduyuyla verin artık bir karar

Bu yolun sonunda bitiminiz var

 

Bin yıllık kardeşlik ruhta yaşarken
Vatan-millet aşkı bizden taşarken
Her Mehmet askere toyla koşarken
Bu yurttan bir taşı koparmanız zor

Şuursuz dillere bakıp sevinme
İşbirlikçilere sakın güvenme
Cinayetlerinle coşup övünme
Vatan söz oldumu hepimiz bir kor

Sessiz at çiftesi bilirsin pektir
Bu yurdun banisi sahibi tektir
İstiklal denince halk tek yürektir
Vatan bizim için parçalanmaz yar

Bizi yönetenler yad ellerinde
Bölücü söylemler hep dillerinde
Şehitler ardarda yurt yollarında
Az kaldı bizim de sözlerimiz var

Sabrımız yakındır taştı taşacak
Her türlü engeli millet aşacak
Bilmem ki hainler nasıl kaçacak
Sonunda bu vatan onlara mezar

Hainler maşalar kandırılmışlar
Yalan bilgilerle doldurulmuşlar
Gaflet deryasına daldırılmışlar
Yurdun kaderiyle oynama kumar

Sonunda hepimiz görecek zarar
Sadece dış güçler görecek yarar
Sağduyuyla verin artık bir karar
Bu yolun sonunda bitiminiz var

Sakin ÖNERSÖNDÜRMEYELİM

 

Ortalık toz duman, ufuk kapalı

Gönül ışığını söndürmeyelim

Vatan toprağının bir karışından

Türkün bayrağını indirmeyelim

 

Nefesler kesildi beklemedeyiz

Rotayı şaşırdık teklemedeyiz

Eğriyi doğruya eklemedeyiz

Kendi kendimizi kandırmayalım

 

Bayrağımız yerde, dilimiz nerde?

Düştük şehitlerle onulmaz derde

İndi gönlümüze gafletten perde

Bozkurdu çakala yendirmeyelim

 

Haçlı maşaları saldırıyorlar

Genç genç evlatları öldürüyorlar

Efendilerini güldürüyorlar

Yeter ocakları yandırmalım

 

Vatanımı bölme isteği açık

Ortada geziyor bir avuç uçuk

Yürekler yaralı ocaklar göçük

Zilleti sineye sindirmeyelim

 

Sabrın da bir sonu olmalı artık

Bir parça onur da kalmalı artık

Türklük şaha kalkıp gelmeli artık

Haine vurunca ondurmayalım

 

Öfkemden ne yazsam hıncım bitmiyor

Bu kadar acıya sözcük yetmiyor

Şehit hayalleri gözden gitmiyor

Düşmanı ülkeye kondurmayalım

 

Bu millet azizdir, bu vatan kutsal

Gücünü tarihten asil kandan al

Allaha sığın da haine bir dal

İstiklal aşkını söndürmeyelim

 

Dumanlar alsa da dağ başlarını

Analar dökse de göz yaşlarını

Asırlık düşmanın baykuşlarını

Vatanın düzüne indirmeyelim

Yeise düşüp de ümitsiz olup

Gönül ışığını söndürmeyelim

 

YÜREKLER BÖLÜNÜR VATAN BÖLÜNMEZ

– Aziz Şehitlerimize –

 

Her gün bayrak bayrak şehit kervanı

Öbek öbek ateş sarar dört yanı

İnsanın gerçekten yanıyor canı

Bu kadar acıya canlar dayanmaz

Yürekler bölünür vatan bölünmez

 

Emperyal güçlerin oyuncakları

Yakıyorlar yurtta tüm ocakları

Şehitler süslüyor Alsancakları

Bu kadar acıya canlar dayanmaz

Yürekler bölünür vatan bölünmez

 

Yurdu bölmek ister hain emeller

Hedef bizi millet yapan temeller

Kardeşlik bağını çözüyor eller

Bu kadar acıya canlar dayanmaz

Yürekler bölünür vatan bölünmez

 

İhanetin oku birliği deldi

Plandaki sıra bölmeye geldi

Analar ağladı düşmanlar güldü

Bu kadar acıya canlar dayanmaz

Yürekler bölünür vatan bölünmez

 

Vatanseverlerin elleri bağlı

Yazanın çizenin dilleri bağlı

Millet unutulmuş kolları bağlı

Bu kadar acıya canlar dayanmaz

Yürekler bölünür vatan bölünmez

 

Suskunluğumuzu hayra yormayın

Pişkinliğimize sakın vermeyin

Öfkemiz taşarsa önde durmayın

Bu kadar acıya canlar dayanmaz

Yürekler bölünür vatan bölünmez

 

Hainler dehşete vahşete kanmaz

Sanmayın uyuyan canlar uyanmaz

Türklük şahlanırsa kimse dayanmaz

Şehitler verilir, vatan verilmez

Yürekler bölünür vatan bölünmez

 

 

 

 

 

 

Çin´den ve Doğu Türkistan´dan geliyorum

 

27 Ağustos ve 5 Eylül 2012 tarihleri arasında Çin’in başkenti Pekin ve Doğu Türkistan’ın tarih ve kültür şehirlerine yaptığımız10 günlük geziyi tamamlayarak önceki gece sabaha yakın 10 saatlik bir uçak yolculuğu ile Türkiye’ye döndüm. Çin’e bu benim ikinci kez gidişimdi. Çin’e yaptığımız ilk ziyaret 2006 yılının Nisan ayında gerçekleşmiş, 12 gün Çin’in doğusundaki Pekin’den yola çıkarak Şangay, Şian, Guanzo, Şenzen ve Hong Kong’u gezerek belgesel çekimleri yapmıştık.

Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi’den yola çıkıp Turfan, Taklamakan Çölü içerisindeki Hotan, kültür merkezi Yarkent, Pamir ve Tanrı Dağları eteğindeki ilk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılar’ın kurulduğu Kaşgar’ı adım adım gezerek Devri- Alem belgesel programı olarak tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık.

Doğu Türkistan illeri ve Çin’in başkenti Pekin ile ilgili geniş çaplı bir yazı serisini önümüzdeki günlerde sizlerle ayrıntılı olarak paylaşacağız. Ancak bugün özetle Doğu Türkistan ve Çin gezimiz ile ilgili özet bilgileri sizinle paylaşmak istiyorum.

Doğu Türkistan ve İpek Yolu kültür coğrafyamızın önemli bir parçası. En büyük hayalim İpek Yolu güzergahını baştan başa gezmek. Çin’den başlayan ve İstanbul’da sona eren İpek Yolu’nu gezip belgesel çekmeye bir ömür yetmez. Ama parça parça da olsa biz İpek Yolu’nu gezerek belgesel çekmeye çalışıyoruz. Bu kapsamda Pakistan, Afganistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Doğu Türkistan, Moğolistan ve Çin’de belgesel çekimleri yaptık.

Japonların 80’li yıllarda çektiği ve TRT’de siyah-beyaz olarak yayınlanan ünlü İpek Yolu belgeseli, gönüllerimize taht kurmuştu. Benimde belgeselci olmama İpek Yolu belgeseli yön göstermiş ve teşvik etmişti. Bu konuda daha önce bu köşede yer alan Geçmiş zaman olur ki yazımı www.gebzegazetesi.com sitesindeki  http://www.gebzegazetesi.com/Koseyazisi-743-Gecmis-zaman-olur-ki!.html adresinden okuyabilirsiniz.

Hayaldi gerçek oldu
Doğu Türkistan’a gitmek bizim için sadece hayaldi. Hayallerimiz nihayet gerçek oldu. Bir grup dostun organize ettiği özel Doğu Türkistan coğrafyası ve İpek Yolu turuna bizleri de davet ettiler. 27 Ağustos 2012 gece saat 01.00’de Çin Havayollarına ait uçakla İstanbul’dan Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi’ye uçtuk. 27 ağustos günü öğle saatlerinde  Urumçi’ye indik. Ve Türkiye ile Çin arasındaki zaman farkı ortalama 6 saat. Türkiye’den Çin 6 saat ilerde. Türkiye ile Çin arasındaki uçuş  yaklaşık 10 saat. Hiç durmadan 10 saat  uçak yolculuğu yapmak hem sıkıcı hem de biraz ürkütücü ve korkutucu. Ama yolculuk, kültür ve medeniyet coğrafyamız, gönüller diyarımız Doğu Türkistan’a olunca vız geliyor. 10 gün süren Doğu Türkistan ve Çin gezimizin ana hatlarını sizlerle özetle paylaşmak istiyorum. 
Urumçi’den Turfan’a 
Çin Havayollarının CZ 680 sayılı İstanbul – Urumçi tarifeli direk seferi ile 27 ağustos 2012 günü 01: 45’de Urumçi’ye hareket ettik. Aynı gün 13: 00’te Urumçi’ye varışta karşılamayı takiben;  yerel rehberimiz tarafından karşılandık ve özel aracımızla 3 saat  sürecek TURFAN yolculuğuna başladık ve geceyi Turfan’da geçirdik. Urumçi ile Turfan arasında mesafe yaklaşık 180 kilometre. Tanrı Dağlarını seyrederek üzüm bağları arasından Turfan’a geldik. 
Turfan’dan Urumçi’ye gidiyoruz

28 Ağustos sabahı, sabah kahvaltıyı takiben, güne Turfan turumuzla devam ettik. Kariz yer altı su sisteminin belgesel görüntülerini çektik. Turfan’da emin minaresi olarak bildirilen Emin Camii’ni ziyaret ettik. Uygur Türklerinin ilk yerleşik hayata geçtiği, 2000 yıl önce kurdukları şehir kalıntılarında Türk tarihini yeniden yaşadık. Turfan’ın asma bahçelerinden doya doya üzüm yedik. Turfan’dan ayrılmadan önce Uygur  mutfağına özgü öğle yemeği azığımızı  aldık, ardından Urumçi’ye doğru yolculuğumuz başladı.  Varışı takiben,  panoramik  Urumçi şehir turunda, Urumçi Büyük Cami ve Şanhi Cami’lerini gezip, Tayyip Erdoğan’ın namaz kıldığı Urumçi Camii’nde biz de namaz kılarak Tanrı Dağları’nın buzlarıyla yapılan Uygur ayranından içip yorgunluk attık. Urumçi Kulesi’nden Uygur şehrini doya doya seyredip İpek Yolu kervanının Urumçi’de uğradığı tarihi Kapalı çarşı da Uygur Türkleriyle görüşüp sohbet ettik. Kültür tarihimizin muhteşem geçmişini doya doya gezip Doğu Türkistan tarihini  yaşayarak Urumçi Oteli’nde  konakladık. 
Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi

Urumçi, Çin´in kuzeydoğusunda yer alan, Doğu Türkistan adıyla da bilinen, Sincan Uygur Özerk Bölgesi´nin başkenti. 2,5 milyon nüfuslu bir şehir olup 10.989 km²´lik bir alan kaplıyor. Mançu İmparatorluğu 1884 yılında, Doğu Türkistan istilasını gerçekleştirdiğinde şehre Çince (Dihua) adını vermişlerdi. 1955 yılında, daha öncelerden Eyalet statüsündeki Doğu Türkistan´ın, Sincan Uygur Özerk Bölgesi olması ile birlikte, başkentin adı da tekrar Ürümçi olmuş. Çin´in batıya açılan en önemli güzergahlarından. Demiryolu taşımacılığında önemli bir geçittir.174,53 kişi/km² düşmekte.

Urumçi’den Hotan’a

29 Ağustos günü Urumçi’ye veda ettik.Sabah erken kalkarak, havalimanına geçtik. Doğu Türkistan’ın önemli kültür merkezi Urumçi’den Hotan’a hareket etmek için geldik. Uçağın penceresinden Taklamakan Çölü, karlı Tanrı Dağları’nı seyrederek çöl ortasındaki Hotan’a geldik.  Havalimanında karşılanmayı takiben, yerel rehberimizin eşliğinde, özel bir organizasyon ile, Taklamakan Çölü’ne  yolculuk başladı. Taklamakan Çölü’nde deve safarisi gerçekleştirerek İpek Yolu kültürünü doya doya yaşadık. Taklamakan Çölü’nde tıpkı atalarımız gibi  deve sırtında  gezerek tarihi İpek Yolu’nda yolculuk yaptık.

Taklamakan Çölü, Rub´ul Hali´den sonra dünyanın 2. büyük aynı zamanda Çin´deki en büyük kum çölüdür. Taklamakan Çölü Sincan eyaletinin aşağı yukarı üçte ikisini kaplar. Alanı ortalama 300.000 kilometrekaredir. Büyük bir  kısmı 100 metre kumla kaplıdır, hatta bazı beyanlarda 300 metreyi bulduğu söylenmektedir.

Taklamakan Çölü’ndeki deve turumuzu tamamladıktan sonra tekrar Hotan’a  dönüp, tanrı dağlarından gelen Yeşim Irmağı’nda Yeşim taşı arayan Uygurlarla sohbet edip biz de yeşim taşı aradık. Yeşim taşı Çinliler için de çok kıymetli. Çoluk çocuk herkes yeşim taşı arıyor. Hotan Şehri’nin muhteşem gece  manzarasını  doya doya seyrederek Hotan’da Uygur Türkleriyle birlikte üzüm asması altında oturup hem şiş kebap yedik, hem de Hotan’ın güzelliklerini ve İpek Yolu´nu konuştuk.

 

 

 

Altan Deliorman

 

Türk milliyetçiliği fikriyatının güçlü yazarı, tarihçi ve yayıncı Altan Deliorman, 22 Temmuz 2012 tarihinde, 77 yaşında iken İstanbul’da tedâvi görmekte olduğu Şişli Etfal Hastânesi’nde  vefat etti. Doğumu: Babası Mahmut Necmettin Deliorman’ın Milliyet Gazetesi’nin Balkanlar muhabiri olarak bulunduğu Bulgaristan’ın başşehri Sofya, 25 Haziran 1935.

Her biri yekdiğerinden değerli 30’a yakın kitap, binlerce makale ve başta Türkçü Dergi ORKUN olmak üzere, pek çok dergi yayınladı. Aziz ve necip Türk milletine, candan aziz vatanımıza üstün hizmetler gerçekleştirdi. Doğru, güzel ve temiz Türkçesiyle verdiği konferanslar, gerçekleştirdiği sohbetler, dinleyenlerin kulağındadır. O; kültürümüze katkılarıyla, bıraktığı eserlerle, kendisiyle görüşen herkese karşı nâzik ve mütevâzı tavırlarıyla, tanıyanlarının gönlünde taht kurmuştu. Vazifesini hakkıyla yapmış insanların huzuru içerisinde ebedî âleme intikal etti. Mekânı cennet olur inşallah.

Babasının aldığı soyadından da anlaşılacağı üzere Bulgaristan’ın;  aşağı Tuna Ovası’nda yer alan ve halkının çoğunluğu Müslüman-Türk olan Deliorman bölgesinden, Türkiye’ye göç eden bir ailenin evladıdır.

İlk yazısı, 13 yaşında iken Çocuk Sesi Dergisi’nde yayınlandı. 1950 yılında Haydarpaşa Lisesi’ne başlayınca, Hüseyin Nihat Atsız’ın öğrencisi oldu. Bu tanışma, Altan Deliorman’ın liseden mezun olmasından sonra dostluğa dönüştü ve Atsız’ın 11 Aralık 1975 tarihinde vefatına kadar kesintisiz devam etti. Necmettin Deliorman’ın temelini attığı fikrî yapı, vatan sevgisi ve millet aşkı bu dostlukla gelişti, kemâle erdi.

Lise son sınıfta iken okuyucusu olduğu Edebiyat-Fikir ve Sanat Mecmuası Türk San’atı’nın açtığı hikâye yarışmasına katıldı,  93 kişi arasından birinci oldu ve derginin yazı kadrosuna alındı.

Cemiyet çalışmaları; Lise 10. sınıfta iken kurucusu olduğu Edebiyat Kolu başkanlığı ile başladı. Pek çok dernekte kurucu, yönetici ve aktif üye olarak devam etti. 2000 yılında Orkun Vakfı’nı kurdu.

İstanbul Hukuk Fakültesi’nde bir yıl okuduktan sonra aynı üniversitenin Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu.

Tan, Akşam, Bab-ı Âli’de Sabah, Tercüman, Orta Doğu gazetelerinde, babasıyla birlikte yayınladığı Türk Dünyası Dergisi‘nde; Ocak, Millî Yol, Millî Işık, Boğaziçi, Bayrak dergilerinde ve son olarak da kendisinin yayınladığı Orkun Dergisi‘nde makaleler yazdı.

İlk kitabı; mezuniyet tezi olarak hazırladığı Bulgaristan’da Türkçe Basın 1865-1945 isimli eserdir. Bu eser, 2009 yılına kadar olan dönemi de kapsayacak şekilde genişletilerek ve yeniden düzenlenerek 2009 yılında basılmıştır.

Yayınlanmış diğer kitapları:

Mustafa Kemal Balkanlarda: (1959-2009), Atatürk’ün Hayatındaki Kadınlar: (1961-2008), Türklere Karşı Ermeni Komitecileri: (1973’te ilk, 2011’de 4. baskı), Lise 1 ve Lise 2 Tarih: (Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu ile birlikte. 1976’da ilk, 1977’de 2. baskı), Tanıdığım Atsız: (1978’de ilk, 2000’de 2. baskı), Üç Makale: (1988), Tarih Lise 1, Lise 2 ve Lise 3: (1990), Genel Türk Tarihi Lise 1, Lise 2 ve Lise 3: (1993), Tarih 1 ve Tarih 2: (1994), Osmanlı Tarihi 1 ve Osmanlı Tarihi 2: (1995), Millî Tarih 6 ve Millî Tarih 7: (1996), İlköğretim Sosyal Bilgiler 6 ve İlköğretim Sosyal Bilgiler 7: (1997), Sessiz Bir Ses: (1997), Kırık Kanatlı Jön-Türk: (1997), Işıklı Hayatlar: (2004), Türk Yurdunun Bilgeleri: (2008), Türk Kültüründe Bozkurt: (2009), Tarih Boyunca Türkçülük: (2010), Osmanlılardan Önce Türkler: (2010), Osmanlı Çağı: (2011).

Altan Deliorman, yeri zor doldurulacak önemli bir kültür adamıydı. Millî ve mânevî hassasiyetleri yüksek bir neslin yetişmesinde büyük hizmetleri oldu..

İnsanlar, son nefeslerini verdiklerinde değil, adları anılmadığı zaman vefat etmiş olurlar.  O; eserleri ve eserleriyle yetişen gençlerin vatana ve millete hizmetleriyle hep yaşayacak.

 

 

AB’nin Amigolarına Ne Oldu?

 

Acaba müzakere süreci ne alemde? Hangi fasıldayız, hangi fasılda oyalanıyoruz?
AB konusu son yıllarda ısrarla gündemden kaçırılan bir konu olmuştur.

Türkiye’nin AB macerası ve tek taraflı aşkı hiçte iyi gelişmedi. Siyasi tarihimizde kamuoyunun yansıtıldığı ve bunda maalesef Türkiyeli basının başrolde yer aldığı konuların başında AB üyeliği gelir.

Medeniyet projesi diye takdim edilen, allanıp pullanıp tek yol olarak gösterilen teslimiyet projesi ülkemizde son yıllardaki karışıklıkların ve karmaşa ortamının hatta terörün artışına yardımcı olmuştur.

Ekranlarda AB amigosu ünvanlı veya ünvansız aydın sıfatlı hokkabazlara artık rastlanmıyor. Yazık oluyor topluma, artık bilgilendirilemiyoruz!

Kendimizi tam bir ortaklığa atalım, sırtımızı AB’ye dayayalım her şey anında düzelecek zannedenler askeri vesayetten şikâyet edipte Brüksel’in vesayeti altına girmekten utanmayan fikir soytarıları ekranlarda AB’nin faziletlerini, AB cennetini bize artık anlatamıyorlar.

Efendim AB istediği için değil; vatandaşımız buna layık olduğu için AB istekleri kabul edilmeliymiş.

Üye olup olmamak önemli değilmiş. AB bir milliyetçilik projesi değilmiş. Neden milli menfaatler korunmuyormuş. AB yolunda devlet değil; vatandaş kazançlı çıkacakmış.

KKTC; üyelik önünde engelmiş. Zaten Kıbrıs’ında stratejik önemi kalmamış. AB bütünleştirir bölmezmiş. (İspanya’yı tam üyelik acaba bütünleştirdi mi, yoksa 17 bölgeye ve eyalete mi bölüyor.)

Kıbrıs’ ta sorun çözülecekmiş. Şu halde KKTC ile Rum kesimi ayrımına gerek yokmuş. TSK ve Kemalistler pozitifleştirilmeliymiş. Atatürk’ün resimleri kaldırılmalıymış. Etnik gruplara özerklik sağlanmalıymış. Milli sınırlar ve milli devletler ortadan kalkıp tek devlete geçilecekmiş.

Şu halde milli menfaatleri korumaya da bölücülük yapmaya da ne gerek varmış?

Kamuoyu araştırmalarına göre türlü aldatmacalara, şaşırtmalara ve milli olamayan sermaye ile basının önemli bir bölümüne rağmen AB’ ne bakış değişmektedir. %55 destekten %30’lara ve günümüzde de %17’lere gerileyen destek ile bazıları suçüstü yakalanmıştır.

Bir ara Guardian isimli İngiliz gazetesinde ilginç bir yorum vardı. Bir yazara göre Avrupa ne Türkiye ile evlenmeye niyetli nede ondan ayrılmaya gönüllüdür. Metresiyle ne evlenmeyi ne de onu kaybetmeyi göze alabiliyor.

Bu yorumda da olduğu gibi Türkiye devamlı oyalanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine karşı olanlar ister sınıf çatışmasına bel bağlamış aşırı sol; ister milliliği reddeden sağın milliyetsiz, milli devletsiz, milli kimliksiz kesiminin AB taraftarlığın da nasıl birleştikleri unutulmamalıdır.

Küresel gücün oyuncağı olan bu farklı çevrelerin küresel patronun emrinde oldukları bir gerçektir. Gözlerden kaçırılan gerçek çatışmanın milli yerli kalabilenlerle dışarıdan yönetilenler arasında oluşudur.

Ancak laik-anti laik kutuplaşması ile toplum oyalanmakta asıl kamplaşma göz ardı edilmektedir.

06 Ekim 2004 AB ilerleme raporu daha tercüme edilmeden Sayın Başbakan olumlu ve dengeli ifadesini kullanmıştı. Ancak rapor Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkarıyor yeni etnik ayrılıklar yaratıyordu.

O dönem de basındaki bazı manşetler utanç vericiydi;  “Çok güzel oldu, artık dönüş yok Avrupalıyız”, “Artık niye değil yolun açık olsun Türkiye”  “biz değil çocuklarımız kazandı”  “Bastır Türkiye, merhaba Avrupa biz geldik”  “Başbakan konuştu Avrupa dinledi” “Başbakanımız birde İngilizce bilseydi. Yine vücut dilini kullandı”  “KKTC yardım paketi hazırlanıyor. Ambargolar kalkacak”  “Brüksel de nikah Ankara’da düğün”

Bu manşetler basın için önemli eksilerdir.

O tarihlerde Yeniçağın manşeti ise  “Satışımız Toptandır ” idi.

Türkiye için iç ve dış güvenlik konusu haline gelen ve son yıllarda uyutulan bu macerayı daha çok ele alacağız.

 

 

Türkmenlerin Siyasi Tarihinden Bir Yaprak Türkmenlerin Dünü Bugünü ve Yarını

0

 

Suriye’de aynı oyunlar, Türkiye’nin desteğinde aynı uygulamalar devam etmekte… Muhalefet içinde, “Suriye’nin  dostları” toplantıları içinde Türkmenler yok; onlara yer verilmemiş; nasıl ki yıllar önce Irak Türkleri Saddam’ın insafına bırakıldılarsa, Suriye Türkleri de Türkiye’nin SIFIR SORUN politikası gereği Suriye’de oluşacak yönetimin insafına bırakılmış.

Tarihi seyir içinde  geçmişten ders alarak Türkmenlerin siyasi tarihini incelediğimizde, genel olarak Mezopotamya (bugünkü Irak) özel olarak Türkmenlerin çoğunlukta yaşadığı toprakları hiçbir ayrım yapmadan, dini ön planda tutarak ve diğer dinlere her türlü özgürlüğü veren  Osmanlı,  1. Dünya savaşından önce  1990 yılına kadar adı Irak olan ve bugün Federe devlet olarak resmiyet kazanan bu toprakları üç idari bölge şeklinde idare ediyordu,  Basra, Bağdat ve Musul vilayetleri.

Türkmenlerin geçmişini ve yarınını ele aldığımızda, yaşadıkları topraklar üzerinde siyasi geçmişlerini kısaca gözden geçirmenin konumuz bakımından hem yararlı hem de aydınlatıcı olacaktır.  Geçmişi bilmeden, o dönemin şartlarını tarafsız olarak irdelemeden bugünü kavramak anlamak  güçleşir,  beklide tam olarak anlatmak mümkün olamaz. Bu düşünce içerisinde dünlerini  anlatıp bugünlere gelmek istedik.

Türkler (Türkmenler) Telafer’den Mendeli’ye  kadar uzanan topraklarda  Sümerler ve Akatlardan beri  yaşıyorlardı, yaşıyorlar.    400 bin nüfuslu Telafer,  Musul’un çevresinde bulunan onlarca yerleşim yeri,  köyler kasabalar,  Erbil,  Kerkük ve çevresinde bulunan kasabalar, köyler, Mendeliye kadar uzanan verimli sulu bağlar bahçeler,  2.5-3 milyon  Türkün  yaşadığı, medeniyetler ve devletler kurdukları  topraklarıdır.

Bu topraklar üzerinde Türk kimliğine, Türk kültürüne ait binlerce eser,   Türklere ait Edebiyatı, müziği, mezar taşları, hanı, hamamı.    Bütün bu tarihi ve kültürel eserler dağdan gelenler tarafından inkar edilmekte,  saptırmakta, yalan tarih uydurulmakta, hukuk çiğnenmekte, uygulayanlara  1959’da Türklere yaptıkları katliamın    hatırlatılması ve sorgulanması  gerekirken hatırlatılmak istenmemekte, siyasi kardeşlik bozulmasın diye.

1908 yılında İstanbul’da Kürt Teavün Cemiyeti,  İngilizlerin yardımı ve desteğiyle kurulur.   1913 yılında Mahmut Şevket Paşa Sadrazamdır, durup dururken o zaman küçük bir emirlik olan ve daha henüz Petrol yatakları işletilmemiş iken,  nedeni bugüne kadar araştırılmamış ve üzerinde durulmamış,  Kuveyt’i karşılıksız olarak İngilizlere verir,  verildikten sonra Basra Körfezinde ve Umman Denizinde bulunan İngiliz donanması bu limana yerleşecek ve yakın olan 1.ci Dünya Harbinde Irak’ın işgal girişimini oradan başlatacaktır(1

Hatırlanacaktır ki ABD. 1. Körfez savaşını’da  Kuveyt’ten başlatmıştı Irak’ın işgalini,  tarihten ders almayanlara, tarih acı dersler verir, bugün tekrarlanan budur. İngilizlerin Kuveyt’te yerleştikten,  hazırlıklarını yaptıktan bir yıl sonra 1. Dünya Savaşı başlar, tarih 1. Ağustos 1914.  5 Kasım 1914 yılında Osmanlı İmparatorluğu savaşa girer.  Hiçbir mukavemetle karşılaşmayan İngiliz kuvvetleri 22 Kasım’da Basra’ya bağlı  FAV Kasabasının KURNA limanını işgal eder ve oradan Irak’ın içlerine ilerleyecektir. İşgal başlamıştır.

Kuveyt,  Irak işgalinin ilk adımının atıldığı yer, yıllar sonra 1990, 1. Körfez savaşında önce, Saddam Kuveyt’e niçin, hangi amaçla, para için mi veya  kim istedi de hem kendini hem de ülkesini böldürdü, perişan ettirdi, bu konu bugüne kadar tam olarak belli değil! Konuşmadan da  darağacına götürüldü!

1915 yılında BASRA’DAN Irak’ın içlerine ilerleyen İngiliz kuvvetleri  12 – 14  Nisan 1915 yılında Basra’dan 15 km. uzaklıkta bulunan “ŞUAYYIBE(Şuaybe) ve BERCESİYE” mevkilerinde İngilizlere karşı savaşan Süleyman Askeri Bey komutasındaki Türk askerinin yanında, UCEYMİ SADUN PAŞA vardır. Aşireti Türk askerinin yanında kahramanca savaşırken diğer Arap aşiretleri ya yok veya İngilizlerin yanında yer almışlar. U. SADUN paşa daha sonraları Türkiye’ye gelir ve Atatürk tarafından himaye edilir.  Süleyman Askeri hıyanete ve yenilgiyi  kabullenmediği için intihar edecektir. (1)

Komutan Nurettin paşanın yerine gelen Halil paşa 29 Nisan 1916 yılında Bağdada doğru ilerleyen İngiliz askerlerini KUT-ÜL AMAREDE karşılar, şiddetli çatışmalardan sonra İngiliz komutan General Tavzınd (Tawshend),  13 general, 481 subay, 7.bin Hintli ve 13.000 İngiliz askeri  mühimmatları ile teslim olurlar. General Tavzınd İstanbul’da adada misafir edilir ve Mondros Mütarekesinin imzalanmasında aracı olacaktır. Bu antlaşmanın imzalatılması ile de esaretinin intikamını almış olacaktır.

KUT- ÜL AMARA savaşından sonra  takviye alan İngiliz askerleri 10 Şubat 1917 yılında  “KUT- ÜL AMARE” de  Türk askeri ile tekrar karşılaşır, şiddetli çatışmalardan sonra İngilizler savaşı kazanır, Türk askerleri çekilir ve İngilizler  11 Mart 1917 yılında Bağdadı işgal eder.

Kerkük, 14 Mayıs 1918 İngilizler tarafından işgal edilir, halkın tepkisi karşısında ancak “18 gün Kerkük’te kalabilir” (2).  Ve Osmanlı Ordusu 9 Kasım 1918 de tekrar Kerkük’e halkın büyük coşku ve sevinci ile karşılanarak girer. Fakat ne hikmetse 23 Ekim 1918 de  Hemrin (tepecikler!) dağında bulunan Ali İhsan paşaya bağlı birlikler Musul’a çekilir,   25 Ekim’de  İngilizler ikinci defa Kerkük’ü işgal eder. Mütarekeden önce işgal edilen Kerkük’ün  kaderi belirlenmiş olur.(1 ).

30 Ekim 1918 Mondros ateşkes (mütareke ) imzalanır, İngiliz birlikleri Musul’a yakın bir mesafede beklemektedir, bu arada Ali İhsan Paşa ister sadrazamdan aldığı emir gereği, ister komutan olarak kendi inisiyatifini kullanmaması olsun, hiçbir mukavemet göstermeden Musul dan çekilmesi,  Musul vilayetinin kaderini ve kaybının ilk adımını atmış olur. Tarih 15 Kasım 1918, bu tarih Musul’un kaybedilişinin siyasi ve askeri yönden ilk adımıdır. (Nutuk cilt: 3)

1919 yılında İstanbul da Kürt Teavün Cemiyeti kurulmadan önce İngilizlerle,  26 Ocak 1915 tarihinde  İbni-Suud ve 3 Kasım 1916 tarihinde Katar Şeyhi ve ayni tarihlerde de Faysal ile,   harp sonunda  hükümet kurma sözleri karşısında  Osmanlı ve ilan edilen Cihada  karşı anlaşmalar imzalarlar.

Mondros ateşkes antlaşması,  Türkü ve Türk hükümranlığını ortadan silme, Türk topraklarını bölme paylaşma  antlaşmasıdır. Ama ne yazık ki Osmanlı adına  Osmanlı Ricalı bu antlaşmayı  imza etmişler. (1)

Mütarekeden sonra Mütarekenin “7” maddesi bahane edilerek Musul’dan sonra 16 Mart 1920 tarihinde  Ermeni ve Rumların büyük tezahüratı, çiçeklerle karşıladıkları işgal kuvvetleri İstanbul’a girer, İstanbul işgal edilir, Meclisi Mebussan kapatılır, Malta sürgünü başlar.

10 Nisan 1920 tarihinde İtalya’nın Akdeniz kıyılarında bir sahil yerleşim yeri olan San Remo’de, San Remo Konferansında 1.dünya savaşanın  galip devletleri, başta İngiltere olmak üzere toplanır, alınan kararlar Osmanlının parçalanması, Ermeni ve Kürt devletlerinin kurulması,   10 Ağustos 1920’de toplanacak  Sevr antlaşmasının alt yapısının ve maddelerinin tespiti kararlaştırılır. Damat Ferit Paşa  alınan kararların uygun olduğunu itirazlarının olmadığını beyan edecektir!

Ve 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr sulh anlaşması yüce Atatürk ve Türk milleti tarafında kabul edilmeyerek ret edilir.

9 Eylül 1922,  düşman orduları  İzmir’de denize dökülür, İzmir kurtarılmış, Yunan ve İngilizler antlaşma peşinde.

6 Ekimde Refet Bele Paşa komutasında Türk askeri İstanbul’a girer ve düşman askerleri her hangi bir mukavemet göstermeden geldikleri gibi  İstanbul’u terk ederek gidereler.

11- 13. Ekim 1922,  İsmet Paşa başkanlığında düşmanın yenilgisinin ilanı mahiyetinde olan MUDANYA Ateşkes antlaşması imzalanır, Yunan yenilmiş, İngiliz bu yenilgiyi sindirememiş ve bıraktığı yerden yine başlamış sinsi oyunlarına ve işbirlikçilerin kışkırtmalarına……

1 Kasım 1922 Saltanat kaldırılır ve 17 Kasımda Vahdettin İstanbul’dan ayrılır ve 18 Kasım da’da ABDULMECİT HALİFE olarak seçilir veya tayin edilir.

Milli Kurtuluşun başarıları karşısında bitmeyen İngiliz’in para karşılığı oyunları, kışkırtmaları sonucu 14 Şubat 1921 tarihinde Haydar bey ve Ali Şan’nın, Kürt devleti kurma  kurdurma sözlerine sözde kanarak,  özde içlerinde yatan ve bugüne kadar devam etmekte olan Türk düşmanlığından kaynaklanan KOÇGİRİ isyanı başlar.

20  Kasım 1922 Lozan da 1. Lozan konferansı toplanır, Türk heyetinin Başkanı İsmet Paşa’nın İngiliz heyeti başkanı L. Curzon arasında MUSUL ağırlıklı geçen şiddetli tartışmalar sonuç Musul’u vermediği gibi,  İsmet Paşanın Musul’un Anadolu’nun bir parçası olduğu gerçeklere dayanan istekleri’ de kabul edilemez,  İngiliz delegeleri tarafından ret edilir,  böylece  4. Şubat 1923  tarihinde konferansa ara verilir, İsmet Paşa Ankara’ya döner, 16 Şubatta İstanbul’da yaptığı basın toplantısında “nihayet toprak meselesini bağladık” beyanatı anlamlı ve düşündürücüdür. (3)

Mecliste şiddetli tartışmalardan sonra İsmet Paşa tam yetkili olarak Üç ay sonra tekrar Lozan’a döner ve müzakerelerden sonra Musul konusu  10 – 11  ay içinde çözülmek üzere  Lozan barış antlaşması dışında bırakılır ve barış antlaşması 24 Temmuz 1923 yılında imzalanır. Lozan Türk’ün zafer belgesidir. Savaşa katılan devletler bunu kabullenmiş, tek kabul etmeyen ve  sınırlarımızı tanımayan sözde dostumuz, müttefikimiz ABD olmuş.  ABD bugün dahi Lozan’ı tanımamış, ama Sevr’i senatosundan geçirerek devlet politikası haline getirilmiş, sadece tanımamakla kalmamış yerine göre WİLSON ve daha sonra SEVRDE ön görülen toprak bütünlüğümüzün parçalama planını uygulamak için her gün yeni planlar yapmış, yapmaya devam etmektedir.

29 Ekim 1923 yılında EBED MÜDDET, SONSUZA kadar Türk’ün damarlarında bulunan asil kanla  Şanlı SEMAVİ BAYRAĞIMIZIN altında devletimiz kuruldu.

Ve 3 Martta Halifelik kaldırılır,  bir gün sonrada ABDULMECİT ve hanedanlar sınır dışı edilir.

19 Mayıs 2 Haziran 1924. Haliç Konferansı toplantısında İngilizlerle Musul konusunda bir antlaşmaya varılamaz, İngilizler ısrarla Musul’u vermemekte direnirler ve üstelik Türkiye’den bazı toprak parçaları isterler. konferans  dağılır ve konu İngilizler tarafından BM’lere götürülür, isyanlar kışkırtmalar devam ederken  Musul’a gidecek tahkikat komisyonu kurulur.  (1. 4)

Türkiye bu tarihlerde sınırda askeri harekat hazırlığı yapmış,  İngilizler bu hazırlıktan cidden tedirgin. İngiliz kamuoyu savaşa karşıdır.

7. Ağustos  1924’de Kürtlerinde içinde bulundukları Nesturi isyanı başlar, ne tesadüftür ki ayni tarihlerde Kerkük’te de ilk Türk katliamının  vuku bulmasıdır. Ve  arkasından 5. Şubat 1925’de  Musul’un kaybına sebep olan Şeyh Sait isyanı başlar, 8.2.1925’te PİRAN işgal edilir, subay ve askerler şehit edilir, 14.2. de  DARAHANİ İL merkezi işgal edilerek Vali ve Kaymakam esir edilir. Amaç; Kürt devleti kurmaktır ve sınırda hazırlık yapan Türk askerinin Musul’a girmesine mani olmaktır, isyanlarla uğraştırmak, İngilizlere iş birliği yapanlar Petrol zengini olan Musul’u Türkiye yerine İngilizlere verdirmektir, verdirdiler.  Şeyh Sait isyanı Musul’un kaybının en önemli nedenidir.   Anavatan o günden sonra Türkmenlerden istemeyerek uzak kaldı, Anavatanın  unutkanlığına uğradılar  ve Irak’ta kurulan Irak Krallığının hışmından kurtulmadılar. İngilizlerin politikası doğrultusunda bu hışım ve üvey evlat düşmanlığı bugüne kadar yalnızlıkları içerisinde devam etmektedir.

1926,   İngiliz Mandası altında olan Irak Krallığı, İngiltere ve Türkiye Cumhuriyeti arasında  Sınır ve Güvenlik antlaşması imzalanır (Ankara antlaşması).    Bu antlaşmada Brüksel de hazırlanmış dağlardan, nehirlerden geçen Irak Türkiye sınırları kabul edilir. Türkiye’nin o zor durumundan yararlanan İngiltere bu antlaşmayı dayatırken, Irak’ta kalan, kalmak ve bırakmak zorunda olan Türkiye,  Türk varlığının  (Türkmenler)   güvenceleri hakkında her hangi bir şerh koymamış  bu antlaşmanın maddelerine. Türk varlığı adeta kaderine terk edilmiş.

Musul konusu çözülür, çözülür çözülmesine ancak toprak ve Petrol İngiliz’e isyancıların sayesinde bıraktırıldıktan sonra. Bugün İngiliz’in yerine ABD’ye bırakıldığı gibi.

24 Şubat 1955 yılına Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve İngiltere arasında Bağdat Paktı kurulur, bu paktan sonra Türkiye dolaylıda olsa Irak Türklerinin varlığını his etmeye başlamış olur. Şunu da burada hatırlatmakta fayda var; 1948’lerden sonra Türkiye’ye tahsil için gelen  öğrenciler,  Anavatanda onları birçok kimsenin tanımadığının üzüntüsü içerisinde kendilerini tanıtma etkinliğinde bulunmuşlar. O dönemleri yakından bilirim, yaşadım. Ve  1958 yılına da   İstanbul’da bulunan öğrenciler tarafından  Irak Türklerinin  (Türkmenlerin) ilk kuruluşu olan Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği kurulur. 1959 Kerkük’te bugün gözü Türklerin toprağında ve kimliğinde olanlar tarafından yapılan soykırımı, Derneğin kurucularından ve Başkanı olan Merhum Enver Yakupoğlu ve derneğin asıl kurucuları mahiyetinde olan o meçhul öğrenciler tarafından duyurulmaya çalışılmış, ama ne yazık ki buna izin verilmemiştir. (2)

1958,  Irak’ta Abdulkerim Kasım tarafından kanlı askeri darbe, Kral ve Nuri Sait gibi bir çok ileri gelenlerin ölümü, Molla Mustafa’nın af edilerek Irak’a dönmesi ve 14 Temmuz 1959,  dünyada eşine az rastlanan bir katliam, Kerkük soy kırımı,  Kürtler ve az sayıda da olsa komünist Araplar tarafından yapılır, Molla Mustafa Barzani’nin iplerle silahlarla donatıp hazırladığı tezgahladığı,  Türk düşmanlığının kanlı,  Türk kanının döküldüğü ŞUM 14 Temmuz. Türkiye bihaber, dünya suskun.

Kerküklüler yani ÖZ TOPRAKLARINDA yaşayanlar bu kanlı  günü hiçbir zaman unutmadılar, unutmayacaklar.

1970 yıllara gelindiğinde, Kürtler palazlanmış, Türklerin,  özellikle Baas Partisinin iktidara el koymasından sonra ne malları nede canlarının güvencesi kalmış.  Anavatan Kerkük Türklerini görmemekte, nitekim 1976 yılında Kerkük’ün adı “El- Temim” olarak değiştirildiği gün Merhum Sayın İhsan Sabri Çağlayangil Kerkük’te  idi, bu haberi o zaman yazdık, dert yandık ama kimse sonucunun bugünkü duruma geleceğinin üzerinde durmadı, durmadı ve elim sonuçların ortaya çıkmasının önü alınmadı.

1980’de İKİ MECZUP’UN, ne için, neden, kimin uğruna veya çıkarına  İki Müslüman ve komşu devletin savaşını başlattılar, bu savaşta en çok ön saflarda savaşan iki ülkede yaşayan  Türkler karşı karşıya geldiler,  getirdiler.

1990, Saddam Kuveyt’i işgal edecek ve olanlar ondan sonra biri birini takip ederek   BOP.sinin  Irak’ın işgali  ile fiili uygulamasına geçilerek. Geçilmiş oldu.  Irak’ın işgali bu projenin başlangıcı olduğu gibi, arkasından Arap Baharı, Libya’nın demokrasisi, insan hakları içindeki perişan halı,  Suriye’de daha önce Irak’ta oynan oyunların aynısı  ve  Türkiye kendi iç meselesi yokmuş gibi komşuları ile sıfır problem politikasının ON’DA  ON  problem haline getirilen tutumu!

1.Körfez  savaşında,   yapay  olarak  GÖÇ yaratıldı,  yaratılan Irak Muhalefeti desteklendi, Kürtlere yarayan şekilde silahlandırıldı, arkasından Güvenli Bölge, İncirlikten kalkan uçaklarla korundu  ABD’nin sevk ve idaresinde çekiç güç kuvvetleri ve ABD’nin  Wilson prensiplerinde istediği Sevr’de senatosundan geçirilen  Kürdistan’ın temelleri atılmış oldu.  Atıldı,  Suriye’de aynı oyunlar, Türkiye’nin desteğinde aynı uygulamalar. Muhalefet Suriye’nin dostları toplantıları içinde Türkmenler yok, onlara yer verilmemiş, nasıl ki yıllar önce Irak Türkleri Saddam’ın insafına bırakıldıysa,  Suriye Türkleri de Türkiye’min  SIFIR politikası gereği  Suriye de oluşacak yönetimin insafına bırakılmış.

1990 – 2003 yılları arasında Kürtler bu süreçte alt yapılarını Türkiye’nin de himmeti ile tamamlamayı başardılar.

Türkmenlere gelince, 1990 yıllarda kurulan Milli Türkmen Partisi Kerkük Türkleri (Türkmenler) tarafından memnuniyetle, umutla, sevinçle karşılandı. Kurucuları kutlandı, hemen, hemen bütün Türkmenlerin desteğini aldı.  İlk kurultay  Ankara da  16-17  Nisan 1993 yılında  yapıldı bu Türkmenlerin ilk kurultayı idi, büyük üzüntü yaratan Merhum Turgut Özal’ın ölüm haberi 17 Nisan’da kurultayda duyuldu.

25 Nisan 1995  yılında  diğer siyasi kuruluşlarında tek çatı altında hizmet etmeleri amacı ile Devletimizin öncülüğü ve isteği doğrultusunda  merkezi  Erbil’de   İTC. (Irak Türkmen Cephesi) kuruldu. ( 7 ).

Irak muhalefeti içinde yer alan CEPHE, istenilen siyasi kazanımları elde edemediği gibi (İNC) Kürtlerin hakimiyeti altında bulunan toplantılarına tam anlamıyla katılamadılar veya katılmalarına izin verilmedi. Birçok toplantıdan adeta dışlandılar. Halbuki o dönemlerde Türkiye bölgede ve bir çok gelişmelerde söz sahibi idi.

2003 yılında İKİNCİ Körfez savaşı,  çok tartışılan ve bizim şahsi kanaatimiz,  milli menfaatimiz, Türkmenlerin varlığı ve Türkiye’nin Irak’ta siyasi alandaki mevcudiyeti, PKK şer odağının Barzani himayesinde ve kontrolünde olan Kandilde yerleşmemesi, PKK’nın  ikmal yeri olan Mahmur kampının yaratılmaması alt, alta konulduğunda BİR MART TEZKERESİNİN RET  edilmemesi gerekirdi, ama ret edildi, zaten ABD ve Kürtler Türk askerini Irak’ın Kuzeyinde olmasını istemiyorlardı.

Türk askerini dört gözle bekleyen Türkmenler bir kere daha yalnızlığa itilmiş oldular.

Irak’ın işgali -9 Nisanda Bağdat- 10 Nisanda Kerkük  Kürtler tarafından işgal edildi.  ABD. Yerine bu görevin Kürtlere verilmesi manidardır!  Türkiye’nin kırmızı çizgileri silindi, ama üzerinde durulmadı! Neden ABD. Yerine Kürtler!

Hazırlıklı olan Kürtler Kerkük’ün bütün resmi dairelerine el koydular,  Tapu, Nüfus dairelerini yaktılar yağmaladılar.

İTC’nin    Merkezi 2003 yılında  Erbil’den  Kerkük’e taşındı ve Türkmenelinde 13 Eylül 2003 yılında  ilk Türkmen Kurultayı büyük bir katılım ve halkın inanılmaz coşku ve sevinci içerisinde umut ettikleri beklentilerinin gerçekleşeceği inancı ile kurultaya destek verdiler.

2003 – 2012  süre içerisinde bir kurultay daha yapıldı, yapılan  ilk genel seçimlerde Türkmenler ciddi bir başarı sağlayamadılar. Yerel Yönetim seçimlerinde de Kürtler çoğunluk sağlarken Türkmenler  azınlıkta  kaldı.   Son genel seçimlerde, kendi kimlikleri yerine başka partilerden aday olup bir anlamada Türkmen toplumu kendi kimliğinin zafiyetini kabullenmiş oldu.

Yine bu süreç içerisinde  olumlu gelişmelere şahit olmaktayız ve halk tarafından desteklenen özlemlerin oluştuğu oluşumları  sevinçle görmekteyiz,  Türkmen Kadınlar Kolu, Gençler Birliği, Spor Kulüpleri, Aşiretler toplumu, Öğrenciler Birliği ve Erbil’de yeniden açılan İTC Merkezi, Telafer’de aynı çizgide gelişen kuruluşlar. Bütün bu olumlu gelişmeler karşısında istenilen SİYASİ BİR HAK ELDE EDİLEMEDİĞİ,   gasp edilen yerlerinin iade edilmemesi ve Kerkük’e daha sonra yerleşenlerin ortaklıkları hatta hak sahibi olduklarının bazı Türkmen siyasetçiler tarafından dile getirilmesi,  güvenliklerinin olmayışı karşısında Türk varlığının yarını hakkında kuşku yaratmaktadır.

TÜRKMENLER YÜCE ATATÜRK’ÜN PEYGAMBER OCAĞINDA YETİŞEN MEHMETLERİNİ BEKLEMEKTEDİR…

“Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük ve Adaları alacağım. Selanik de dahil Batı Trakya’yı Türkiye hudutları içine katacağım.”  Diyen Ulu ÖNDER Atatürk 16. 3. 1923 tarihinde Adana Esnaflarına;  “Memleketimiz sizindir,  Türklerindir,  bu memleket tarihte Türk’tü. O halde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.” ( 5 )  Kerküklüler Atalarından aldıkları ilham ve öğütle; “KERKÜK  TÜRKTÜR TÜRK KALACAK” tır inançlarını yitirmemişler.

Yüce Atam,  Kerkük’ü, Türkmenleri ve Türk Dünyasını hiç unutmadı, ömrü vefa etmedi,  Türkmenler Atamdan sonra Anavatanda tanınmaz oldular, bugüne gelindiğinde, bazı yazarların, ne istiyor bu Türkmenler çocuklarının okutuyoruz hastalarını tedavi ettiriyoruz, hiç olmasa onlarda Türkiye’nin beynelmilel, BOP’SİNİ ve genişletilmiş anlamadaki Demokrasi,  insan hakları uğruna üstlenen Kürtler üzerinden yürütülen Türkiye’nin Irak politikasını benimsesinler ve ortaya konulan Kültürel haklarla yetinip büyük devletlerin Kürt politikası ve Kürdistan kurulma girişimlerine katkıları olsun, olsun  ki iyi komşuluğun SIFIR politikasını başaralım. Varsın Kerkük’te her gün ölümler patlamalar, adam kaçırmalar, arazi, mal mülk gaspları olsun, Kerkük’te Türklere ait TİSİN’de bulunan evleri yıktıran adil ve ABD’de  terbiye görmüş iyi yetişmiş  Vali var.  Kürt Belediye Başkan var, Polis Müdürü var, var oğlu var ve birde Suya sabuna dokunmayan sözde milli eğitimci Türkmen var…. Evet bunlar var, ama gel gelelim Türkmenlerin hali  ahvali necedir, ona çok fazla dokunmayalım, gündeme mümkün olduğu kadar getirilmesin.

Bütün bu ahval ve şerait karşısında:

Türkmenler Türklük varlıklarını KİMLİKLERİNİ hiç kimseye el açmadan korumak mecburiyetindedirler,  dinine sarılarak çevrelerini görmeyen, tehlikenin Irak’ın Güneyinden veya Kuzeyden geldiğini sağır sultanlar gibi idrak etmemek ne zamana kadar devam edecek, bir toplum için büyük tehlike yöneticilerinin çelişkili amaçsızlığı, kendini bilmemesi, toplumunun sevgisini ve güvenini kazanmaması, kimliğini önde tutarak kaos içinde bulunan,  kuvvetlinin söz sahibi olan, olabilen Irak gibi bir ortamda açıktan, açık olarak kardeşlik, din inancına ve kardeşliğine sığınarak istemesi. Bu tutum ve davranış kendini ve inananlarını  aldatmaktan oylamaktan başka vakit geçirmektir. 2003 yılından bu yana Türkmenlere hiç bir  siyasi hak verilmediği gibi, Türkmen bölgelerinde de güvenlik sağlanamadı. İş yok, aş yok, ölüm her an, her yerde kol geziyor, merkezi hükümet ortada yok, halkın şikayetlerini duymaz, Irak’ın Kuzey yönetimi bu olup bitenler karşısında yüzünü çevirip gülmekte, Türkiye Türk varlığını ticaret zihniyetine bağlamış.  Türk varlığı bu ortam içerisinde çıkış yolu bulmak için çırpınmakta,  sol avucunu Anavatana, sağ avucunu yüce rabbinden dua ederek medet beklemekte ve tren kaçmak üzere!

Ne yapmalı:

1.    Ortak bir ülkü çevresinde toprak ve milli kimliğin nasıl, hangi şartlarda korunacağı hakkında Türkmen siyasi parti ve ileri gelenlerinin bir an önce ortak bir ulusal merkez oluşturmaları, toplanmaları. Bu girişime İTC. Öncülük etmelidir. Edemediği takdirde, idrak içinde olan halk bunu yapar, yapmalıdır.(6)

2.    Irak anayasasında adlarının yazılması için gerekirse toplu olarak  direnişe, gösteriye geçilmeli. Ve EV, EV dolaşarak  imza kampanyaları başlatılmalı.

3.    Amaç, toprağın korunması, gasp edilenlerin geri alınması, Dilin korunması, geliştirilmesi, Irak Federe yapısının Türkmenleri de  kapsayacak  şekilde yeniden yazılması için çalışılmalı.(6)

4.    Kraldan fazla kral olmadan vazgeçilmeli, Irak toprak bütünlüğü ısrarını  oluşmuş  şartlara göre yeniden gözden geçirilmeli.

5.    Güvenlik, Kuzey bölgesinin bir sıkıntısı yok, Güneyin kendi evini koruyacak teşkilatı yok, Türkmenler bu durumda kendilerini koruyacak, gelecek tehlikeleri önleyecek tedbir ve önlem almalı. Zira ülkeler ve toplumlar Irak’ta olduğu gibi lafla, başkalarından medet bekleyerek korunamaz ve haklarını elde edemez. Gücün yoksa,  hakkın yok.

6.    Nüfus sayımı, BM’ler ve Türkiye’nin gözetiminde yapılması üzerinde durulmalı.

7.    Türkiye’yi Irak politikasının yeniden gözden geçirmesini İstenmeli.

8.    Erbil Türklerinin, ki sayıları    -200- Binden az değil, istekleri: Türkmen Camilerinde Kürtçe okunan hutbe yerine Türkçe hutbe okunması,  Kürtçeye değiştirilmiş sokak, mahalle ve tarihi isimlerin eski  isimlerinin yeniden verilmesi. Bunlar istemekle olmaz, ya resmi mercilere toplu halde başvurulacak, olmadı verilmedi, o zaman ya halkın isteğini yansıtan eylemler, imza toplamalar v.s. ve her şeyden önce, mademki Irak’ın Kuzey bölgesi İki unsurdan oluşmakta, istenilenlerin başında Bölgenin Anayasasında Erbil Türkmenlerinin adlarının da  tescilidir,  ısrarla istenilen bu olmalıdır.

9.    Türkmeneli TV. programlarını Türk varlığı, istekleri önde tutularak yayın yapması istenmeli. Türkmen siyasi partilerin bu konuda ciddi girişimleri olmalı.,

10.          Çok önemli,  Siyasi parti veya kuruluş  başkanlarının ayni anda birden fazla kuruluşta başkan olması, istenilen yararı sağlamadığı tartışılan bir konu. Gündeme getirilmeden bu konu yükümlü olanlar tarafından çözülmesi ve bir yönetime talip olması Milli hizmet açısından yararlı olacaktır. Umarım bu düşüncemiz art niyet olarak yorumlanmaz.

**************************************************

1.    Musul’un Siyasi Tarihi, İQ, yayın evi, 2011, 2. Baskı, Nefi Demirci

2.    Dünden Bugüne Kerkük, Renk Ofset, 1990, Nefi Demirci

3.    Musul’un Siyasi Tarihi..S: 193.

4.     Sönmeyen Ateş, Dinmeyen Hasret KERKÜK, Ural Yayıncılık ve Pazarlama. 2. Baskı. 2011.

5.    Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak yayınları.

6.    Sayın Dr. Cüneyt Mengü,  Bir çok Sitede yayınlanmış son makalesi.  Bu önemli makaleyi, yalnız Türkmenler ve Türkmenlerin siyasi kuruluşları başta İTC  ve Türk yetkililerinde okumasını ve üzerinde düşünmelerini temenni ederin ve beklerim.

7.    Bir çok sitede ve Türkmeneli İnsan HAKLARI sitesinde yayınlanan makale.

Kaynak: TÖRE DERGİSİ: SAYI: 3

 

 

 

Alan Daraltmak

 

Galatasaray’ın, Avrupa’da UEFA Şampiyonluğunu hatırlıyorsunuz değil mi? Kendisinden çok güçlü rakipleri devirmişti. Yani az imkanla, çok iş başarmıştı. Burada futbolcuların özverili rolü kadar Fatih Terim’in oyunu bozan taktiklerinin de önemli rolü vardı. Bu taktiklerin en belirgini, rakibe nefes aldırmayacak şekilde oyun sahasında “alan daraltmak”tı. Bir topun peşinde 5 – 6 Galatasaraylı futbolcu koşuyor, top rakibin ayağındayken yine aynı sayıda oyuncu topu rakibin ayağından çalmak veya rakibin topla oynamasını engellemek için tam saha pres uyguluyordu. Rakipler ne kadar güçlü olursa olsun, Galatasaraylı oyuncuların çabası ile rakibin oyunu, zorla bozulmuş oluyordu.

Bugün Türkiye ve çevresi yüzyıllardır olduğu gibi yine bir mücadele sahasıdır. Türk Milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bu sahada çok güçlü rakipleri vardır. Türk Milleti, bu güçlü rakipleri ancak Galatasaray’ın UEFA Şampiyonu olurken uyguladığı ve oyunu zorla bozma esasına dayanan “alan daraltma” taktiği ile yenebilir.

Koşullar yetersiz ve imkanlar sınırlıdır. Medya desteği yok denecek kadar azdır. Üniversiteler ve STK’lar işgal altındadır. İç ve dış düşmanlar, hiç bir boşluk bırakmadan saldırı halindedir.

Girilemeyen ve satın alınamayan tek yer; işin farkında olan aydın insanlarımızın aklı ve ruhudur.

İşte bu insanlar büyük bir özveri ile mücadeleyi kazanmak için amansızca saldıran rakiplere karşı “alan daraltma” stratejisini uygulamalıdır.

Türk aydını; hiç kimseden medet ummadan, yardım beklemeden, istikbal kaygısını terk ederek, bulunduğu her yer ve zamanda, Türk Milletine ve Türk Devletine amansız bir saldırı içinde olan rakiplerine karşı, akılcı ve planlı bir mücadele içinde olmalıdır.

Türk Milletinin, karşı karşıya kaldığı sorunlar, hepimizin canını sıkmakta ve tereddüte düşürmektedir. Artık sorun tespitinden ziyade kendimizi tanıma ve çözüm üretme sürecine geçilmesi gerekmektedir. Henüz toplu çözüm üretmede zaafiyetler bulunduğundan, ilk önce ferden her alanda özverili bir mücadele içine girilmelidir.

Rakiplerin amansız mücadelesine örnek olarak size Johns Mool adlı kişinin Londra’da 1913’ten sonra verdiği konferansa ilişkin çıkartılan “Anadolu’da Türkiye Yaşayacak mı?” adlı kitaptan bir alıntı vereyim: “Anadolu’nun bugünü ve geleceği yalnız “Anadolu Türk’ünün” değildir. Bu kıta için emek, akıl, para, gemi, asker feda eden ve birçok siyasi buhranlar geçiren İngiltere’nin de bir hissesi vardır.” Rakip veya rakipler bu düşünce ve mantık içinde hareket etmektedir.

Türk Milleti farkındasızlık, ruhsal sıkıntılar ve asırlardır oluşan algılar nedeniyle bir umursamazlık içinde olabilir. Ancak Türk aydını veya kendini aydın yerine koyan insanlarımız, UEFA Şampiyonu Galatasaray gibi oynayarak rakiplerini yenmelidir.

Yine bu kitapta, milletimizin yüzyıl önceki hali, bizi bizden iyi tanıdığı anlaşılan insanların ağzından tasvir edilirken; Türk Milletinin kaygısız olduğu, gelişmelere kayıtsız kaldığı, kendisini yönetenlerin kuruluş, iktidardan düşüş ve seçimiyle ilgili görünmediği ve dönemin en önemli hadiseleri olan Balkanlar ve Yemen’den haberdar bile olmadığı ortaya çıkıyor. Özellikle bireysel sorunların öne çıktığı ve anlatanların “biz köylerinin haricinden bahsettik mi derhal kaçınıp, dinlemiyorlar” ile “bu niçin böyle diyen olmadığı gibi sebeplerini sorduğumuz zaman cevap veren yok. Sebebini dinleyene ise tesadüf edemezsiniz” vurguları da bugün içinde bulunduğumuz buhrana ışık tutuyor. Yine Johns Mool soruyor “Anadolu Türk’ünün bu lakaytlığı ortadan kaldırılabilir mi?”

İçinde bulunduğumuz sıkıntıların bertaraf edilmesi mümkündür. Galatasaraylı oyuncular alan daraltarak bunu başarmıştır. Bizlerde Türkiye’nin ve Türk Milletinin oyuncuları olarak Galatasaraylı futbolcular gibi müthiş bir özveri ile performans gösterirsek, rakipleri darmaduman edebiliriz. Bunun için Allah’tan başka kimseden medet beklemeyin, bulunduğunuz her ortamda sizi yenmek için üzerinize gelen rakiplerin alanlarını daraltın, şikayet etmeyin ve mazeret üretmeyin ve bir an için durup tefekkür edin; neyi ve nasıl başaracağız diye

Boğazımıza sarılıp nefesimizi kesmeye çalışanlara karşı; Türk Aydınlarının onurlu mücadelesine, tarihte bir çok kez olduğu gibi, Türk milletinin yine ihtiyacı var. Gelin o zaman alan daraltalım…

 

 

 

İslam’da Ticaret Ahlakı (I)

Yüce dinimiz İslam, helal kazanç elde etme konusunda meşru olma prensibini esas almış, hileli alışverişle kazanç elde etmeyi yasaklamıştır.

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helak etmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir ﴾Nisâ, 4/29﴿ buyurarak mü’minleri haksız kazanç elde etmekten sakındırmış, karşılıklı rızaya dayalı, dürüst ticaret yoluyla meşru kazanç sağlamaya teşvik etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, “Kazancın en iyi ve temiz olanı hangisidir?” diye sorulması üzerine “Kişinin el emeği ve aldatma bulunmayan meşru ticaret ile elde edilen kazançtır” cevabını vermiştir. (Ahmed, IV, 141)

İslam’ın meşru kabul ettiği kazanç yollarından biri de alışveriş, yani ticarettir. Kur’an-ı Kerim’de, “Allah, alışverişi helal, ribâyı haram kıldı” (Bakara, 2/275) buyrularak ticaretin, alışverişin meşrû bir kazanç yolu olduğu ifade edilmiştir. Allah Resûlü (s.a.s.) de, peygamberlikle görevlendirilmeden önce ticaretle meşgul olmuş, her işin de olduğu gibi ticarette de doğruluğu, dürüstlüğü ve güvenirliği ile insanlığa en güzel örnek olmuştur.

Burada Hz. Peygamber’in çok önem verdiği alışverişteki güven üzerinde kısaca durmak gerekir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, alışverişin özü karşılıklı güvendir. Alışverişte güven ortadan kalktığı ve güvensizlik yaygınlaştığı zaman insanlarda her şeyi şüphe ve ihtiyatla karşılama duygusu gelişir. İnsanlar arasındaki manevî bağlar zayıflar. (…) Kendisini aldatan veya aldatmaya çalışan insana karşı kimsenin sevgi ve saygı duymayacağı ve hatta nefret edeceği kesindir. İnsanlar, sözüne ve işine güvenilmeyen kimselerle irtibat kurmaktan çekinirler. Şayet bu kişi ticaretle uğraşıyorsa alışveriş yapmaktan, müşteri ise mal vermekten, sanatkâr ise iş sipariş etmekten kaçınır. Dolayısıyla bu tür kişilerin mallarına ve çalışmalarına rağbet azalır, kazançları artmaz. İşte Peygamber’in “hainlik fakirlik getirir” sözündeki incelik burada yatmaktadır. Ama tersi olursa, yani herkes birbirine güvenirse kazanç, üretim ve tüketim artar. Bu da bolluğa ve zenginliğe vesile olur.

Ticaretle uğraşanların topluma yaptığı hizmetler inkar edilemez. Çünkü herkes malın üretildiği yere kadar gidip ihtiyacını karşılayamaz. Nitekim Hz. Peygamber ticaret erbabının kişiye ve topluma yaptığı hizmetler nedeniyle büyük manevî mükâfatlara erişeceğini müjdelemiştir. Her türlü aldatmayı, hileyi ve karşıdaki insana zarar vermeyi yasaklamıştır. (Prof. Dr. İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, 272-274)

Kur’an-ı Kerim’de ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hadislerinde ticaret ile ilgili haram ve helal sınırları belirtilmiş, ticaret ahlâkı ile ilgili her Müslümanın uyması gereken genel ilkeler konulmuştur. İslam’ın uygun gördüğü bir ticaret hayatın oluşması ve alışveriş yoluyla helal kazanç elde etmek için dikkat edilmesi gereken hususları şöyle sıralayabiliriz:

1.Doğruluk ve dürüstlükten ayrılmamak, yalan konuşmamak: Doğruluk ve dürüstlük İslam’ın temel prensiplerindendir. Ticarette de asıl olan doğruluktur. Mü’min, sözüne, işine güvenilen insandır; bundan dolayı doğruluktan asla ayrılmamalı, yalan konuşmamalı, işini sağlam ve güzel yapmalı, kalitesiz ve hatalı üretim yapmamalıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “Allahu Teâlâ, bir iş yaptığınız zaman onu sağlam ve güzel yapmanızı sever” (Beyhakî, Şuabü’l-İman, 4/334) buyurmuştur.

Güzel ahlâkın en önemli özelliklerinden olan güvenilirlik, aynı zamanda peygamberlerin genel niteliklerindendir. Hz. Peygamber, gençliğinden itibaren güvenilir olarak tanınmıştır. İslam dininin başarıya ulaşmasında Hz. Peygamber’in güvenilir oluşunun payı büyüktür. Şayet davranışlarıyla güven vermeyen birisi olsaydı insanlar O’nun etrafında toplanmazdı. Hz. Peygamber, iman ile güvenilir olmak arasında sıkı bir bağ bulunduğunu bildirmiştir: “Mü’min, insanların kendisine güvendiği kimsedir. Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların sâlim olduğu kişidir…” (İbn Hanbel, III, 54) [Prof. Dr. İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, 272-274]

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadis-i şerifinde ticaretine hile karıştırmayan, helal-haram sınırlarına riayet eden dürüst ve güvenilir ticaret erbabını şöyle müjdelemiştir: “Güvenilir ve dürüst ticaret yapan, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle beraber olacaktır.” (Tirmizi, Buyu, 4)

(Haftaya devam edecek)

İrfan Pazarı’mızın Fethi Bey’i(*)

Daha Kilis ortamektep talebesi(1959) iken Türkçe ders kitaplarında okumaları bulunan ediplerimizin eserlerini almayı bir itiyat haline getirmiştim. İlçemizde bulunmayan kitapları da ilimiz Gaziantep’e giderek tedarik ediyordum. İşte Vasfi Mahir Kocatürk’ün Namık Kemal adlı eseri bunlardan biriydi. Aradım, Milli Eğitim Kitabevi’nde mevcudu yoktu.

Maarif’in köşesindeki modern İrfan Pazarı Kitap ve Kırtasiye dükkanına girerek bu kitabı sordum. Burada da bulamaz isem biraz ilerdeki Rahmet Pazarı’na gidecektim. İrfan Pazarı’nın sahibi Abdülbaki Özsimitçi hemen çay ısmarladı, hal hatır sordu. Kitabı ne yapacağımı öğrenmeye çalıştı. Anlattım. Bu eserin yanında bazı kitapları da hediye etti. Gerekçesini de memleket ve dünya meseleleri hakkında görüşlerimizin olması gerektiğini, dolayısıyla okul kitapları dışında da yayınları takip etmemiz icap ettiğini anlattı. Mezun olduğumuzda da bu öğrendiklerimizin büyük yardımlarını göreceğimize dikkat çekti. Gaziantep’te Lise öğrencisi akranlarımı, başta Nazım Gökçek olmak üzere çağırarak beni tanıştırdı. Çok mutlu olmuştum. Komünistlerce daha sonraki günlerde şehit edilen merhum Abdulbaki Özsimitçi kekemeydi, ancak öyle güzel konuşuyorduki hiç fark edilmiyor ve sohbetini keyifle izliyordum.

ÖĞRENCİLERİ ŞARTLANDIRIP KUTUPLAŞTIRMAK

Eve döndüğümde ilk işim “irfan” kelimesinin manasını bularak , öğrenmek oldu. Lügatlerde irfan “bilmek, anlamak, varmak, sezmek, gerçekleri kavramak, kültür, bir feyiz olarak kainatın sırlarını bilme kudreti” biçiminde açıklanıyordu. Demek “irfan” böyle bir şeydi. İrfan Pazarı’na daha sonraları lise talebesi olarak da gitmeyi sürdürdüm. Yeni yayınların ve fikirlerin yanında yeni muhit ve dostlar, ağabeyler de edinmiştim.

1960 Askeri Darbesi sonrası okullarda bazı öğretmenler talebeleri şartlandırıp, kutuplaştırıyordu. Hele görüşlerini açıklayanlar olursa bundan hiç kurtuluş yoktu. Bunlardan biri de bendim. Edebiyat derslerinde bazı arkadaşlarımın ödevlerini ben hazırlardım, ancak öğretmenlerimiz onlara benden daha fazla not verir, benimkini en aza indirirlerdi. Bu uygulamadan aynı görüşü savunduğumuz arkadaşlarım da nasibini aldı, ya ikmale kaldı, ya da mecburi tasdikname yoluna gidildi. Arkadaşlarım beni temsilci seçtiler ve gelişmeyi anlatmak etmek üzere bir lise öğrencisi olarak Başkente gittim. O günlerde üç otobüs değiştirmek durumundaydı yolcular; Kilis’ten Gaziantep’e, buradan Çukurova’ya, Adana’dan da Ankara’ya, o yaşıma rağmen bunu becerdim.

İNSANA NEZAKETLE BEY OLMUŞTUM

Doğru Milli Eğitim Bakanı özel katına çıktım. O yıllarda bu kata çıkmak öyle zor falan değildi herhalde ki, beni özel kalem müdürünün odasına aldılar. Odada benden başka bekleyenler de vardı. Özel Kalem Müdürü’nün masasında beyaz kristal bir kalemlik üzerinde “İrfan Fethi Gemuhluoğlu” yazıyordu. Benimki gibi uzun bir ismi olması hoşuma gitmişti. Ancak ilk isminin “irfan” olması beni daha da mutlu etmişti. İrfan’ın manasını öğrenmiştim artık.Madem ismi “irfan”dıo halde bilecekti, beni anlayacaktı, kavraması büyük olacaktı, sezgisi önemliydi, kültürlü ve sırları keşfeden biriydi mutlaka. Kendimi buna inandırmıştım her nasılsa. Sekreteryası içeri girip çıkıyor, oturanların beklediği evrakları veriyordu. Biraz sonra odaya tombik, ortaboylu, bıyıksız, ancak uzun ve gür saçlı, kalın çerçeveli gözlükleri olan, şık giyinmiş biri girdi. Gözgöze geldik. “Hoş geldiniz Mehmet Bey” dedi. Bu “bey”i bana ilk kullanan bu özel kalem müdürü olmuştu. Çok sevinmiştim. Bizde beyi sadece kaymakamlara, valilere, belediye başkanlarına, müdür ve memurlara kullanırlardı. Ben de biranda bey olmuştum. Kendime güven geldi, heyecanımı yendim, kekelemeden anlatmaya başlayacaktım ki çaylarımız tazelendi. Önce İrfan Fethi Bey konuştu;

ARAPKİRLİ TÜRKMEN’DEN KİLİSLİ TÜRKMEN’E

-Mehmet Bey Kilis bir Türkmen bölgesidir. Halep Türkmenleri ağırlıklıdır bölgede. Siz de bir Türkmensiniz. Kilis mantıkçıları ve şairleri ile ünlüdür. Tahsil için bölgenin merkezi konumundadır Kilis. Okuyanı ve yazanı çoktur memleketinizin. Kilisli Muallim Rıfat Bey, Necip Asım Yazıksız, Şıh Vakıf Tazebay Kilis’in yetiştirdiği önemli insanlardır.

Kilis’i çok iyi tanıyor İrfan Fethi Bey, ama daha benim meselemi dinlemediği için bilmiyor. Kendisi devam etti;

-Siz kimlerdensiniz, size Kilis’te kimgil derler söyle bakalım, bir tanışalım önce Mehmet Bey! Türkmen olduğunuz her halinizden belli.

Heyecanlandım. Ama çok da mutluyum bu yaşta “bey” olmaktan. “Bize Karagil derler. Hatta Katırcıkaragil. Lakabımız öyle. Ailem tarım ile uğraşır. Ben lisede okuyorum. Dört kardeşiz.” Dedim, daha sözümü bitirmemiştim ki “Sonu gil ile biten bütün aileler Türkmendir Mehmet Bey. Şimdi anlat bakalım”dedi.Geç farketmiştim ama bize bilgilenmeyi öğretiyordu esasında. Hemen başladım anlatmaya;

GURBETE ÇIKAN LİSE ÖĞRENCİLERİ

-Efendim askeri darbeleri destekleyen bizim lisedeki solcu öğretmenler sağcı öğrencileri taciz ediyor, bilsin bilmesin kırık not veriyor, adil davranmıyorlar. Bazı arkadaşlarımıza mecburi tasdikname verdiler. En çok da muhafazakar, Demokrat Partili ailelerin milliyetçi gençleri buna maruz kalıyor. Edebiyat Öğretmenleri, talebeleri kendi görüşleri doğrultusundaki gazete ve dergileri okumaya mecbur ediyorlar. Hatta abone yapıyorlar. Şimdi bir solculuk modası başladı. İstiklal Savaşı’na katılmamak için hanımlar gibi kara çarşafla dolaşan soğan erkekleri şimdi aydın olmak için solcu geçiniyorlar. Bunların başında da bazı öğretmenlerimiz var!

Artık rahatlamıştım. Beni dinleyen biri vardı karşımda. Dinlemeyi ve anlatmayı da öğreniyordum esasında, farkında değildim. Kilis’e döndüğümde arkadaşlarım beni kahramanlar gibi karşıladılar. Oysa kahraman olanlar kendileriydi. Çünkü çoğuna mecburi tasdikname verilmiş ve başka liselere sürülmüşlerdi. Ama eğitim hakları ellerinden alınamamıştı. Tümü gurbette de olsa hem liseyi, ardından da değişik fakültelerden mezun olarak hayata atıldılar. Kimi hekim, kimisi hukukçu, kimisi finansçı ve öğretmen oldu. Ben mecburi tasdikname almadan teyzemlerin atama ile gittikleri önce Tekirdağ Çorlu Lisesi’ne, ardından İstanbul Vefa Lisesi’ne kaydoldum, buradan da diploma aldım.

Şikayetimize gelince sözkonusu öğretmenlerden biri o yıllarda birkaç bin nüfuslu olan BağazlıyanOrtamektebi’ne vekaleten müdür olarak atanmıştı. İrfan Fethi Gemuhluoğlu böylece tarafları tasarruflarıyla mutlu etmişti. Üstelik Bakana olayı aksettirip, büyütmemiş, kendi yetkisini kullanmıştı. Öğrenci arkadaşlarım tahsillerini zor şartlarda da olsa sürdürmüş, darbe döneminde bile diplomalarını alabilmişlerdi. Her iki tarafı da birbirine ezdirmemişti. İnsanlık galip gelmişti. Beşeriyetin nasıl kuçaklanması gerektiğini öğrenmiştim. Belki fikir hürriyetine bir kapı aralanmış, birlikte yaşamanın, birbirine tahammül edebilmenin ipuçlarını elde etmiştik bununla.

Ben İrfan Fethi Gemuhluoğlu’nu böyle tanıdım.

ÜNİVERSİTELİ GENÇLER ARASINDA BİR MÜDÜR

27 Mayıs Askeri Müdahalesine İstanbul Üniversitesi ve gençlik teşkilatları TMTF, MTTB, TMGT ve İÜTB’nin katkısı çok fazla olmuştu. Gençlik liderlerinin tümü askeri darbenin yansımasıyla CHP çizgisinde ve sol tandanslı kişilerdi, üstelik sağ görüştekilere hayat hakkı da tanımıyorlardı. Sağ-sol kavgası da artmıştı. Üniversiteler sol görüşün kurtarılmış bölgesi gibiydi. İstanbul Üniversitesi bunlardanbiriydi.Halbuki öğrencilerin genelde çoğu muhafazakar ailelelerin çocuklarıydı. Bunu farkeden İstanbul Hukuk Fakültesi Öğrencisi Rasim Cinisli ve arkadaşları talebe derneklerinin tümününbağlı olduğu MTTB’yi militan öğrencilerden kurtarmanın planını yaptılar. Toplantı Harbiye’deki Spor ve Sergi Sarayı’nda gerçekleşiyordu. Gençler darbe hükümetinin gölgesi üzerlerinde olmasına rağmen karşılıklı stratejiler uyguluyorlardı MTTB için. Kongreyi yöneten divan başkanının yetkisi fazlaydı. Rasim Cinisli yaptığı konuşmayla dengeleri değiştirdi, gelişme milliyetçi öğrenciler lehine oldu.

Toplantı dağıldığında Rasim Cinisli’nin yanına gelen bir beyefendi kendisini tebrik etti; “Konuşmanız çok etkileyici ve güzeldi. Memleketsever bir gelişme gençlerimizin böyle bir noktada olması ülkemiz adına sevindirici olmuştur. Dilerim sonuç hayırlı olur. Sizi tebrik ederim. Duamız sizinle!” Bu anektodla ve bu dik duruşla sahiplenmeyi öğretti üniversite gençliğine bu meçhul ziyaretçi.

Gençler merak ettiler. Hiç tanımadıkları biri gelip kendilerini kutladı ve duada bulundu. Belki de kimseye farkettirmeden gelişmenin içindeydi bu meçhul insan! Sonradan kutlayan kişinin Spor ve Sergi Sarayı Müdürü İrfan Fethi Gemuhluoğlu olduğunu öğrendiler.

“SENİ YILLARDIR BİR YUMAĞA SARIYORUM BİTMİYORSUN”

İrfan Fethi Gemuhluoğlu ile zaman zaman görüşüyorduk. Daha çok da Ergun Göze’ninrolantiye aldığı avukatlık bürosunda oluyordu bu birliktelik. Bir gün bana sordu “Sen hiç aşık oldun mu Mehmet Bey?” Hem de nasıl aşıktım. Dizlerim titriyordu heyecandan. Yoksa bir bilgisi mi vardı? Ayıp bir şey miydiaşık olmak? Ne yapayım aşıktım işte. Ders çalışmak istesem kitabın içinde o’nu görüyordum. Bir gölge gibi benden hiç ayrılmıyordu. Hep yanımdaydı sanki. Nereye gitsem benimle birlikte gidiyordu adeta. Soframda bile karşımda oturuyordu. Tabakların içine giriyor, çatalın ucuna geliyordu. Şarkılar o’nu hatırlatıyor, okuduğum şiirler sanki O’nu tarif ediyordu. Geçtiği yolları arşınlıyor, O’na şiirler bile yazıyordum. Hangi resme baksam sanki o çerçeveden bakıyordu bana. Gözlerimi kapatsam, önümde duruyor, kollarımı uzatsam O’nu yakalayacak gibi oluyordum.

Hele Ümit Yaşar Oğuzcan, Turhan Oğuzbaş ve Şemsi Belli’nin şiirlerini okuyunca da benim için sürekli sardığım bitmeyen bir yumak oluyordu. Aşıktım. Konuşurken hiç renk vermediğimi hatırlıyorum bana göre. Ne evet diyebildim, ne hayır. Öylece kaldım. O haleti ruhiyemden çok şey anlamış olsa gerek ki üzerime gelmedi. Aykırı sualiyle de bana, her şartta nasıl soru sorulabileceğini öğretiyordu nereden bakarsanız bakınız.

YURTDIŞI İÇİN TEKLİF GELİYOR

O yıllarda ben de Ergun Göze ile birlikte Tercüman’da çalışıyordum. Hep dertleşirdik. Müsahhih odasına her gelişinde uğrardı Ergun Göze. Tercüman’da bir yalnızlık yaşıyordu adeta. Hazırladığım 163 isimli çalışmamın önsözünü yazmıştı. Kitap çalışmam dini inançları yüzünden mağdur edilen mazlum insanları anlatıyordu. Ergun Göze araştırmamdan İrfan Fethi Gemuhluoğlu’na da bahsetmiş.

Bir gün Ergun Göze’ninNuruosmaniye Caddesi’nin Cağaloğlu Meydanı girişinde sağdan üçüncü işhanının girişin üzerindeki ofisine uğradım. İrfan Fethi Gemuhluoğlu da oradaydı. Beni kucakladı. Tebrik etti 163 adlı araştırma kitabımla alakalı olarak. Sonra sordu “Seni bir yurtdışına gönderelim Mehmet Bey! Ne dersin? Hem mesleki bir tecrübe edinir, hem bir batı dilini daha iyi kazanırsın. Biliyorsun yabancı dil bilen gazeteci sayımız çok az. Ne dersin? Mesela Almanya’ya..hem orada çok sayıda Türk çalışanımız mevcut. Onların meseleleriyle de ilgilenirsin.”

Çok sevindim. Büyük bir sürprizdi bu benim için. Ancak yeni asistan olmuş bir arkadaşım yurt dışı için burs arıyordu. Aklıma o geldi. İstanbul’da yıllarca aynı evi paylaşmıştık onunla. Üniversiteyi seçmiş, akademisyen olmak istiyordu. Bunu hatırlattım İrfan Fethi Gemuhluoğlu’na. Bu asistanın kim olduğunu sordu. Anlattım Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde, kimyacı genç bir asistan.

-Senin hemşehrin Muhtar? Doç. Mehmet’in oğlu. O da Türkmen. Tamam ona da bir Amerika bursu veririm. Doktora çalışmasını yapsın. Ama bu, sana yeni bir burs vermeyeceğim anlamına gelmez. Senin hakkın baki, istediğin zaman senin bursun da hazır. Bilesin.

FETHİ AĞABEY BİR MARKA

Mutluluğum katlanmıştı. Zaten Muhtar Kocakerim de burs için müracaat etmiş, cevap bekliyormuş. Muhterem Başkan isimli biyografik çalışmamı yine Ergun Göze bahsetmiş. Kitapta islamcı politik hareketleri Prof.Dr.Necmettin Erbakan’ın şahsında anlatmaya çalışmıştım. Galiba pek sıcak olmadı bu çalışmama “Herkese ve her şeye dost ol ama politikaya dost olma, paraya, mala dost olma”dedi. Ergun Göze de “Keşke bu çalışmandan haberim olsaydı!” demez mi? Her ikisinin de mekanları cennet olsun. Allah’ıma şükürler ki politikanınkendisi  bana dost olmadı, mala ve paraya da ben dost olamadım.

İrfan Fethi Gemuhluoğlu bizim neslin simgesi bir isimdi. O’nu tanımayan, sadece ismini duyunlar bile uzaktan saygı duymak ihtiyacı hissederdi. Gemuhluoğlu’nu tanıyabilmek ve algılayabilmek için yaşadığı döneme bir göz atmak gerekir. Ailesi, yani ata dedesinin köyleri Gemuhlu zaman zaman Elazığ, zaman zaman da Malatya sınırları içinde kalmasına rağmen, sahipleneni çoktur. Bu bir onurdur nereden bakılırsa bakılsın. Aile İstanbul’a göçüyor, İrfan Fethi Gemuhluoğlu Kadıköy Göztepe’de doğuyor(1922 veya 1923). İstiklalimizin savaşı kazanılmış, yeni ve genç bir cumhuriyet olan Türkiye kurulmuştur.

Artık onca ihanete, isyana, yangına, tefrikaya, fitneye, ikiyüzlülüğe ve batının bizans oyunlarına dayanamayarak çözülen Osmanlı Cihan Devleti yoktur. Düşman da dost da henüz kesin ve kat’i çizgileriyle daha belli olmamışken Türkiye Cumhuriyeti kopyacı ve değerlerine ters bir batı politikası içinde bulmuştur kendini. Maziyle olan bütün irtibatlarını koparmaya yönelik yeni bir strateji izlenmiştir.

Zaman zaman hatadan dönüşler olsa da ana eksen batılılaşma olmuştur. Din ve dindarlara karşı ciddi bir mesafe konulmuş, kurumları kapatılmış, yerine yenisi konulamamış, camiler, vakıf malları, tarihi dokusu olan çok yapı satılmış, korunmamış, öyleki tarihi devlet belgeleri bile vagonlarla Bulgarlara satılırken fark edilerek bir kısmı ancak kurtulabilmiştir.

YAŞANAN DÖNEMİN ÖZELLİKLERİ

Görüş ve düşüncelerini açıklayan aydınlar tutuklanmış, kanaat önderleri zindanla tanıştırılmış, kurumlar ya kapatılmış ya da devre dışı bırakılmıştır. Herşey onca tutuklamalara karşılık merkezi hükümetin rızası dahilinde ve istediği biçimde gerçekleşmiştir.Türk ve İslam Coğrafyası ilişkileri hızla sıfıra doğru düşürülürken, batı ve Sovyet rejimi de bu ülkeleri kuşatmaya başlayarak kaynaklarını ülkesine taşımıştır.

Türkiye’de partiler kapatılıyor, yeni partiler kuruluyordu. Ancak hakim olan tek parti yönetimiydi ve her dediğini ders gibi kabullenmek gerekiyordu. Tersini savununca açıkta kalıyordunuz. Tarih, düzeltilmesi ciddi zaman alınacak hatalarla öğretiliyordu. Kimliğimizin çözülmesi belli zaman içinde programa alınmış ve uygulanmaya geçilmişti. Memur olmak tamı tamına bir ayrıcalıktı. Valiler partinin il başkanıydı. Ekmek karne ile dağıtılıyor, halk fakirlikten güçsüz düşmüş, mecalsiz kalmıştı. Eğitim tek tip öğrenci yetiştirmek üzere planlanmıştı. Aykırı fikirlere tahammülü yoktu sistemin.

İrfan Fethi Gemuhluoğlu bu şartlarda eğitime başladı, yetiştiği çevre, iç dürtüleri ve aile terbiyesi yanlışları kabullenmesine mani oluyordu. Halveti tanışıklığı ve Şabaniye ekolü resmi mekteplerin öğrettiklerini tekzip ediyordu. Haydarpaşa Lisesi’nde bütün tepkilere rağmen Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in Bir Adam Yaratmak’ını oynarken hem öğrendi ve hem de öğretti vecd içinde. Ahmet Emin Yalman ve Hamdullah Suphi Tanrıöver’in evrenselliğe uzanan Kopenhag Dünya Devletleri Fikri’ni öyle bir çürütmüştü ki,cevabı marmaratör olarak bir halk üniversitesi mesabesindekiKüllük’te epeyi süre tartışıldı.

EYLEMLER İÇİNDEKİ BİR İRFAN KİŞİ

Türk Kültür Ocağı’nın endişelerini taşıdı. Demokrat Parti iktidarının yurt sathına yayılmış çok sayıdaki şubesiyle birlikte kapattığı İstanbul’daki Milliyetçiler Derneği’nin kurmaylarından oldu. Devletinden ve milletinden yana bir yol izledi. Gençlik eylemlerinin öncüsüydü. Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenazesinde (1950) devlet radyolarının eğlenceye devam etmesi üzerine, gelişmeyi İstanbul Harbiye’deki Radyoevi önünde kınayan protesto mitingindeki konuşması biranda yayıldı. Hukuk Fakültesi öğrencisi’ nin bu konuşması Üniversite gençliğini galeyana getirdi. Aktivistliği daha o günlerde su yüzüne çıkmıştı. Ankara hükümeti tedbir almak durumunda kaldı.

Askerlik sonrası öğretmenlik yaptı. İstanbul Harbiye’deki Spor ve Sergi Sarayı Müdürlüğü görevinde bulundu. 37 yaşında iken 1959 yılında Dr.Suzan Hanım ile İstanbul’da evlendi. Mehmet Ali ve Veli Selman adında iki oğlu oldu. 27 Mayıs Askeri Darbesi sonrası iktidara gelen Adalet Partisi’nin Milli Eğitim Bakanlarından Orhan Dengiz’in özel kalem müdürü olarak, çok sorunu havale etmeden çözdü. Bakan yetkisinde müdürdü. Türkiye Odalar Borsalar Birliği TOBB’da hizmet verdi, tahsisatları adil uyguladı. Hakk’ı olana önceliği verdi.

“Türkiye’nin muhtarı” İrfan Fethi Gemuhluoğlu Türk Petrol Vakfı’nda(1969) “Yarınki Türkiye’nin yöneticilerini, yaşama şevkini bırakıp; yaşama aşkına gönül verenleri, sabırlı, azimli, lakin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan sulh cephesinin maden işçileri”ni yetiştirmek üzere “Anadolu’nun toprağından kaynayan bir kan, cemaat için harcanan bir emek, bin yıllık bir tarih, otoriteli bir devlet ve ebedi olduğuna inanmış bir ruh” ile insana yatırım yaptı, yurtiçi ve yurtdışı için burs, kredi verdi, master, doktora ve yabancı dil çalışmalarına katkı sağladı. Hatta bu gençleri kendisi aradı ve buldu.Bursiyerlerin hepsi adeta örnek birer evladı olmuştu.

ŞEHİRLİ MÜSLÜMAN OLMAK

Ergun Göze’nin olduğu bir toplantıda vakfın muhasebecisi verilen burslara bir nida koyuyor! Oysa burs ve kredi alarak mezun olup göreve başlayan her genç Türk Petrol Vakfı yöneticilerini mutlu ediyordu. İnsana yatırım yapılıyor, insan endeksli politika üretiliyordu. Buna müjdeler almış gibi sevinen İrfan Fethi Gemuhluoğlu’nun itirazı şöyledir ” Anadolu’nun muhtelif yerlerinden gelen iyi aile çocukları, çalışkan, kabiliyetli, üretken, saygın, sevilen, paylaşabilen, sorumluluğunun farkında olan, burs ve kredi verdiğimiz, yurtiçi ve dışında yetişen bu gençlerimiz yarın bu ülkenin yönetiminde söz sahibi olacaklar. Kimisi vali, kimisi diplomat, kimisi akademisyen, kimisi işadamı, kimisi politikacı, kimisi dışilişkilerde uzman, kimisi finansçı, kimisi mühendis-mimar, kimisi çiftçi, kimisi kanaat önderi olarak hizmet verecekler. Memleketsever yeni bir nesil ortaya çıkacak. Bunun neresinde yoruma muhtaç bir husus var ki?”

Türk Petrol Vakfı’nın muhasebecisi düşündüren bir yaklaşımla konuyu açıyor; “Sayın Gemuhluoğlu, dediklerinizin tümü doğru ve güzel bir hizmet. Ancak bu gençlerimizin şehirli olabilmesi için üç nesil geçmesi gerekecek aradan. Onların torunları dedelerinden belki daha fazla bu ülkeye hizmet götürecekler. Bu hizmeti hemen istiyorsak; şehirli müslüman kimlik daha önde olmalı. Bilmem yanılıyor muyum?! Köylü kafasıyla şehirde yaşamak şehirli olmak anlamına gelmez. Zaman gerektir.” Düşündüren insan, şimdi kendisi düşünüyordu.

Çağı yakalamış, insan fidanlığının hizmetkarı, yekpare bir aydın olan İrfan Fethi Gemuhluoğlu böyle bir yaklaşımdan mutlu oluyor ve istifade edileceğinin altını çiziyor; köyden kente içgöçün metropollere ve yurt dışına hızlandığı bir zaman diliminde şehirli müslüman olabilmek. Her kesimden insanla tanıştır artık. Dosttur. Çizgisi, hattı sağlam herkes bu yumağın içinde sarılmaktadır.

AİLENİ TESLİM EDEBİLECEĞİN DOSTUN VAR MI?

Deyişleri bir fikir örgüsünün dil vurulan tarafıdır “Önce selam, sonra kelam!.önce refik, sonra tarik, önce yolda yoldaş, sonra yol!. Bunları hatırlattıktan sonra kırk yıl söz, yirmibeş sene de yazı orucu tutmasaydı keşke. Üstelik Almanya’da gazeteciliği var. Tabii ki “Dost ol kişidir ki, öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede peygamber-i ekberin yatağında yatar.”

İrfan Fethi Gemuhluoğlu’na göre yanlışlıkların sebebi  dost olmamak.. fikre dost olmamak..insana dost olmak, fikre dost olmak, coğrafyayadost olmak, tarihe dost olmak, kendi vücuduna dost olmak, uzuvlarımıza dost olmak, komşuya dost olmak gibi kademe kademe , ama entegre bir bütün içinde bütün dostluklar söylenmeye mecburdur..kurda kuşa dost..görünen ve görünmeyene dost..her an kendi raksı üzere olan madde zannettiklerimize dost..her şeye dost olalım, uykuya dost olmayalım..insanın uykuya sırt çevirmesi lazım.. hırsı mal ve hırsı cağa dost olmayalım..ölüme dost olalım..kendileriyle barışa varamayanlar, gayrı ile barışa varamazlar..kaldı ki savaş yoktur, dünya; dostluk üzerine halk edilmiştir..kainat, eflak aşk üzere, dostluk üzere halk edilmiştir.. hiç bir şeye düşman olunmaz.. her şey gönülde cereyan ediyor..insanları gönül döllüyor..yol evladı oluyor, bel evladı olmuyor..

Türkiye’deki yanlışlık tenkid fikrinden başlıyor.. İslam’da tenkid yok (burada Bediüzzaman Said Nursi ile görüşleri paralellik taşıyor)..batılı adamdadır bunalım..batılımuallaktadır.. doğu adamının, gerçek mü’minin ve müvahhid kişinin bunalımı olmaz..mü’min kişi yerinmenin ve sevinmenin ötesindedir..çünkü gerçekçidir.. ve bizim hüznümüz Allah’adır.. ben hayatın cezbe ve şevk üzerine bina edildiğine kaniim..hani ilk defa Kelime-i Şehadet getiriyor gibi getirmedikçe  Kelime-i Şehadet olmaz.. ilk defa aşık oluyor gibidir, ilk defa gönül çarpmış gibidir..insanoğlu, Hakk’ın ayali olan halka hizmet ile mükelleftir..

ÇATIRDAMIŞ DİREKLERDEKİ ÇİVİLER

İrfan Fethi Gemuhluoğlu İslam Peygamberini çok iyi tanıyan bir Abdullahtır. Şiir ve şair ile değil sadece, edebiyat, siyaset ve sohbet deyişleri de onu alakadar ediyor. Not defterindeçatırdamış çizgideki Büyük Reşit Paşa’dan Bülent Ecevit’e, Mithat Paşa’ya,  Ajanlar Ali Suavi ve Prens Sabahattin dışında dostlar, Yunus Emre, Eşrefoğlu, Ömer’ül Halveti Aziz, Yahya Kemal, Süleyman Nazif, Vala Nurettin, Neyzen Tevfik, Melul Meriç, Ahmet MünipDıranas, Süleyman Yalçın, Ergun Göze, İsmail Hakkı Akyüz, Yaşar Kemal isimlerini görmek mümkün.

İrfan Fethi Gemuhluoğlu Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin Cağaloğlu’ndaki lokalindeki konuşmasında(1975) şöyle diyor;

-Beyefendiler, günahlarınız bile şevk içinde olsun. Eğer günah işleyecekseniz şevki seçiniz.Aşkı seçiniz. Ben aşksız insanlar görüyorum. Huzur içinde uyuyorlar. Gidiyorlar, gülüyorlar, vitrinlere bakıyorlar, hala büyük pazarlıklar peşindeler, hala büyük ihalelere giriyorlar. Türkiye’nin içinde bulunduğu felaketi idrak etmiyorlar.Huzur içindeler. Onun için onlara küskün, onun için onlara kırgınım. Onun için kırgınlıkta bir feyz buluyorum.

Aynı konuşmada şöyle bir de hatırlatması vardı İrfan Fethi Gemuhluoğlu’nun;

-Tarihe dost değiliz. Coğrafyaya da dost değiliz. Coğrafyaya dost olmadığımızı göreceksiniz.Türkiye bir iç harbin eşiğindedir. Bir doğu-batı meselesi çıkabilir. Anadolu Beylerbeyliği’ni bile size çok görürler!.

SAHRAYI CEDİDDE BİR BİLGE KİŞİ

Benim de izlediğim ve istifade ettiğim sözkonusu bu konuşma çok tartışılmış ve yankı uyandırmıştı. Vefat ettiğinde(1977) Fatih Camii’ndeki cenaze namazının ardından Erenköy’de Sahrayı Cedid Mezarlığı’nda defnedilmişti. Cenaze namazı bir kaaat önderinin veyahut bir devlet adamının vefatındaki alakaya mazhar olmuştu. Daha sonra da yine Aydınlar Ocağı’nda bir toplantıyla anılmıştı.

Bir toplantıya katılsaydı rahmetli İrfan Fethi Gemuhluoğlu söze şöyle başlayacaktı sanırım;

-Önce selam, sonra kelam..yine önce refik, sonra tarik derim ve Allah’ın selamı üzerlerinize olsun derim.Ve görüneni ve görünmeyeni selamlarım; ve ahiri ve zahiri ve batini ve sahib-i hakikiyiselamlarım; ve rical’ülgaybi selamlarım, selamlarım, selamlarım, selamlarım!..

Bende sözde ve gözde dahi aydınlık, görsellik ve estetik arayan İrfan Fethi Gemuhluoğlu’naittibaen kendisi gibi selamlayarak bitiriyorum dostlarım, hakiki dostlarım selam, kelam, refik, tarik, sağlık ve dua ile kalınız. Uykuyu sevmeyiniz, ölüme dost olunuz.

(*)Elazığ ve ilçeleri Agın ve Eğin’de yerel yönetimlerin katkısı ile bölgenin yetiştirdiği münevverlerimiz İrfan Fethi Gemuhluoğlu, Niyazi YıldırımGençosmanoğlu, Ahmet Kabaklı ve Nurettin Topçu için 31 Ağustos-03 Eylül 2012 tarihleri arasında program düzenlenmiştir. Söz konusu etkinliğe Şerif Aydemir, Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Yrd. Doç. Dr.Necmettin Turinay, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Mehmet Nuri Yardım konuşmacı olarak katılacaklardır. Toplantılara ayrıca bölgeden 12 şair, yazar ve sanatçı da iştirak ederek çalışmalarından örnekler sunacaklar.(ESKADER)